BIM 2 3 2004-06-16T08:15:00Z 2004-06-16T08:15:00Z 44 31222 177966 TBMM 1483 355 218554 9.3821 0 6 nk 6 nk 0

DÖNEM : 22        YASAMA YILI : 2

 

 

 

T. B. M. M.

TUTANAK DERGİSİ

 

CİLT : 51

 

95 inci Birleşim

1 Haziran 2004 Salı

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

  I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 II. - GELEN KÂĞITLAR

III. - BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1. - Sinop Milletvekili Cahit Can'ın, Sigarasız Bir Dünya Gününe ilişkin gündemdışı konuşması ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın cevabı

2. - Muğla Milletvekili Ali Arslan'ın, Muğlalı sebze ve narenciye üreticilerinin sorunlarına ve alınması gereken önlemlere ilişkin gündemdışı konuşması ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'in cevabı

3. - Kırklareli Milletvekili Ahmet Gökhan Sarıçam'ın, Sokak Çocuklarına Şefkat Haftası münasebetiyle gündemdışı konuşması

B) TEZKERELER VE ÖNERGELER

1. - Yükseköğretim Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında 5171 sayılı Kanunun, bazı maddelerinin bir kez daha görüşülmek üzere, geri gönderildiğine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi (3/575)

2. - Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç'ın Almanya'ya yapacağı resmî ziyarete katılacak milletvekillerine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/576)

IV. - ÖNERİLER

A) DANIŞMA KURULU ÖNERİLERİ

1. - Gündemdeki sıralama ile çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesine ilişkin Danışma Kurulu önerisi

V. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

1. - Çanakkale Milletvekili Ahmet Küçük ve 64 milletvekili ile Edirne Milletvekili Ali Ayağ ve 23 milletvekilinin; orman köylülerinin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve (10/69, 118) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 450)

2. - Samsun Milletvekili Haluk Koç ve 24 milletvekili ile Samsun Milletvekili Cemal Demir ve 23 milletvekilinin, Samsun'da kurulma aşamasındaki mobil santralların ihale ve yer seçimi süreçleri ile çevre ve insan sağlığına muhtemel etkilerinin araştırılması amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/29,31) (S. Sayısı: 297)

VI. - SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, din eğitimine,

Baskıya dayalı din propagandasına,

İlişkin soruları ve Devlet Bakanı Mehmet AYDIN'ın cevabı (7/2394, 2395)

2. - Tunceli Milletvekili Hasan GÜYÜLDAR'ın, bir eğlence kulübünde işlenen cinayete ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı Abdülkadir AKSU'nun cevabı (7/2400)

3. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, Sabancı suikastı sanığına ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah GÜL'ün cevabı (7/2413)

4. - Antalya Milletvekili Feridun Fikret BALOĞLU'nun, Antalya İlinde reklam ve ilan panolarına yönelik eleştirilerine ilişkin Başbakandan sorusu ve İçişleri Bakanı Abdülkadir AKSU'nun cevabı (7/2422)

5. - Bursa Milletvekili Kemal DEMİREL'in, Uludağ'daki Volfram madeni ve işletmesine ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mehmet Hilmi GÜLER'in cevabı (7/2428)

6. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, Kütahya-Emet-Eğriboz Beldesinin sınırına ilişkin Başbakandan sorusu ve İçişleri Bakanı Abdülkadir AKSU'nun cevabı (7/2452)

7. - Denizli Milletvekili Mehmet Uğur NEŞŞAR'ın, yurt dışında işadamlarımızın karşılaştıkları sorunlara ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah GÜL'ün cevabı (7/2456)

8. - İzmir Milletvekili Muharrem TOPRAK'ın, üniversitelerdeki araştırma görevlisi kadrolarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali ŞAHİN'in cevabı (7/2473)

9. - Diyarbakır Milletvekili Mesut DEĞER'in, 1975 Diyarbakır-Lice depremzedelerinin konut sorunlarına,

- Muğla Milletvekili Ali ARSLAN'ın, Muğla İlinin karayolu yetersizliğine,

- Bursa Milletvekili Kemal DEMİREL'in, Aksaray-Akçakent Kasabasında yaşanan sel felâketi mağdurlarının konut sorununa,

- İstanbul Milletvekili Gürsoy EROL'un, yabancı uyruklu kişilerin ülkemizde edindikleri mülklere,

İlişkin soruları ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Zeki ERGEZEN'in cevabı (7/2476, 2477, 2478, 2479)

10. - Kilis Milletvekili Veli KAYA'nın, kaybolan bir Türk vatandaşına ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah GÜL'ün cevabı (7/2480)

11. - İstanbul Milletvekili Emin ŞİRİN'in, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının AB ülkelerinde vizesiz dolaşabilme haklarına ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah GÜL'ün cevabı (7/2481)

12. - Diyarbakır Milletvekili Mesut DEĞER'in, 1999-2004 yılları arasındaki yakıt tüketimine ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mehmet Hilmi GÜLER'in cevabı (7/2505)

13. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, İsrail'in elinde nükleer bomba olduğu iddiasına ve BM nezdinde uyarılıp uyarılmadığına ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah GÜL'ün cevabı (7/2520)

14. - Iğdır Milletvekili Dursun AKDEMİR'in, sağlık personeli ihtiyacına ilişkin sorusu ve Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ'ın cevabı (7/2528)

15. - Adana Milletvekili N. Gaye ERBATUR'un, madde bağımlıları için açılan tedavi merkezlerine ilişkin sorusu ve Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ'ın cevabı (7/2547)

16. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, tinerci olarak adlandırılan madde bağımlılarının rehabilitasyonuna ilişkin Başbakandan sorusu ve Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ'ın cevabı (7/2551)

17. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, Yunanistan'daki Türkiye'ye yönelik bazı faaliyetlere ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah GÜL'ün cevabı (7/2555)

18. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, bir İtalyan parlamenterin DEP davasındaki davranışlarına ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah GÜL'ün cevabı (7/2556)

19. - Adana Milletvekili N. Gaye ERBATUR'un, et satışının denetimine ilişkin sorusu ve Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ'ın cevabı (7/2565)
I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 15.00'te açılarak üç oturum yaptı.

Erzurum Milletvekili İbrahim Özdoğan, Erzurum'un tarih, kültür ve tabiat güzellikleri ile turizm potansiyelinin değerlendirilmesine,

İstanbul Milletvekili Mehmet Sekmen, İstanbul'un fethinin 551 inci yıldönümüne,

İlişkin gündemdışı birer konuşma yaptılar.

İstanbul Milletvekili Mehmet Ali Özpolat'ın, Bakırköy Sümerbank İşletmesi çalışanlarının özelleştirmeden doğan sorunlarına ve alınması gereken tedbirlere ilişkin gündemdışı konuşmasına, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin cevap verdi.

Adana Milletvekili Atilla Başoğlu'nun (6/709),

Balıkesir Milletvekili Sedat Pekel'in (6/1088), (6/1089),

Esas numaralı sözlü sorularını geri aldıklarına ilişkin önergeleri okundu; soruların geri verildiği bildirildi.

Gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının:

2 nci sırasında bulunan, Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun Tasarısının (1/521) (S. Sayısı: 146),

3 üncü sırasında bulunan, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının (1/523) (S. Sayısı: 152),

4 üncü sırasında bulunan, Kamu İhale Kanununa Geçici Madde Eklenmesine Dair Kanun Teklifinin (2/212) (S. Sayısı: 305),

Görüşmeleri, daha önce geri alınan maddelere ilişkin komisyon raporları henüz gelmediğinden;

5 inci sırasında bulunan, Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun Tasarısının (1/731) (S. Sayısı: 349) görüşmeleri, ilgili komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadığından;

Ertelendi.

1 inci sırasında bulunan, Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun Tasarısının (1/238) (S. Sayısı: 428), görüşmelerini müteakiben elektronik cihazla yapılan açıkoylamadan sonra,

6 ncı sırasında bulunan, Afyon İli Sincanlı İlçesinin Adının "Sinanpaşa" Olarak Değiştirilmesine Dair Kanun Teklifinin (2/89) (S. Sayısı: 337), yapılan görüşmelerden sonra,

Kabul edilip kanunlaştıkları açıklandı.

1 Haziran 2004 Salı günü saat 15.00'te toplanmak üzere, birleşime 23.33'te son verildi.

 

 

İsmail Alptekin

 

 

 

Başkanvekili

 

 

Yaşar Tüzün

 

Suat Kılıç

 

Bilecik

 

Samsun

 

Kâtip Üye

 

Kâtip Üye

 

 

Türkân Miçooğulları

 

 

 

İzmir

 

 

 

Kâtip Üye

 

                                              No. : 138

II. - GELEN KÂĞITLAR

28 Mayıs 2004 Cuma

Raporlar

1. - Samsun Milletvekili Haluk KOÇ ve 24 Milletvekili ile Samsun Milletvekili Cemal DEMİR ve 23 Milletvekilinin, Samsun'da Kurulma Aşamasındaki Mobil Santrallerin İhale ve Yer Seçimi Süreçleri ile Çevre ve İnsan Sağlığına Muhtemel Etkilerinin Araştırılması Amacıyla, Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci Maddeleri Uyarınca Birer Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/29,31) (S. Sayısı:297) (Dağıtma tarihi: 28.5.2004)

2. - Ankara Milletvekili Yakup KEPENEK ve 44 Milletvekilinin, Yasama Dokunulmazlığı Konusunda Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/70) (S. Sayısı:332) (Dağıtma tarihi: 28.5.2004)

3. - İstanbul Milletvekili Ali Rıza GÜLÇİÇEK ve 20 Milletvekili ile Ordu Milletvekili Eyüp FATSA ve 26 Milletvekilinin; Yurtdışında Yaşayan Vatandaşlarımızın Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci Maddeleri Uyarınca Birer Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/8,48) (S. Sayısı:335) (Dağıtma Tarihi: 28.5.2004)

4. -  Çanakkale Milletvekili Ahmet KÜÇÜK ve 64 Milletvekili ile Edirne Milletvekili Ali AYAĞ ve 23 Milletvekilinin; Orman Köylülerinin Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci Maddeleri Uyarınca Birer Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/69,118) (S. Sayısı:450) (Dağıtma tarihi: 28.5.2004)

 

 

                                         No. : 139

31 Mayıs 2004 Pazartesi

Cumhurbaşkanınca Geri Gönderilen Kanun

1.-Yükseköğretim Kanunu ve Yüksek Öğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında 13.5.2004 Tarihli ve 5171 Sayılı Kanun ve Anayasanın 89 ve 104 üncü Maddeleri Gereğince Cumhurbaşkanınca Bir Daha Görüşülmek Üzere Geri Gönderme Tezkeresi (1/819) (Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 28.5.2004)

Raporlar

1. - Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı ile Moldova Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı Arasında İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/786) (S. Sayısı: 459) (Dağıtma tarihi: 31.5.2004) (GÜNDEME)

2. - Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Oman Sultanlığı Hükümeti Arasında Uluslararası Karayolu Taşımacılığı Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/790) (S. Sayısı: 460) (Dağıtma tarihi: 31.5.2004) (GÜNDEME)

Sözlü Soru Önergeleri

1. - Hatay Milletvekili Gökhan DURGUN'un, TBMM'deki güvenlik çalışanlarına ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanından sözlü soru önergesi (6/1106) (Başkanlığa geliş tarihi: 11.5.2004)

2. - Mersin Milletvekili Hüseyin GÜLER'in, Mersin-Tarsus İlçesinde doğal afetlerden zarar gören buğday ve bağ üreticilerine ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından sözlü soru önergesi (6/1126) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.5.2004)

3. - Balıkesir Milletvekili Sedat PEKEL'in, SSK hastalarının özel hastanelerden yararlanma projesine ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından sözlü soru önergesi (6/1127) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

4. - Kars Milletvekili Selami YİĞİT'in, sağlığa zararlı ürünlerin Türkiye'ye girişini engelleyici mevzuata ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından sözlü soru önergesi (6/1128) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

5. - Kars Milletvekili Selami YİĞİT'in, Ziraat Bankası'nın kullandırdığı tarımsal kredinin faiz oranına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından sözlü soru önergesi (6/1129) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

Yazılı Soru Önergeleri

1. - Ankara Milletvekili İsmail DEĞERLİ'nin, soru önergelerine verilen cevaplara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2712) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

2. - Bursa Milletvekili Ali DİNÇER'in, dul ve yetimlere bağlanan maaş ile şehit maaşına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2713) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

3. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, yarım kalmış yatırımların ülke ekonomisine etkisine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2714) (Başkanlığa geliş tarihi: 17.5.2004)

4. - İstanbul Milletvekili Emin ŞİRİN'in, özel bir televizyonda yayınlanan ayin törenine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2715) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.5.2004)

5. - İstanbul Milletvekili Emin ŞİRİN'in, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde görev yapan koruculara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2716) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

6. - Iğdır Milletvekili Dursun AKDEMİR'in, SSK ve BAĞ-KUR emekli maaşlarıyla ilgili basında yer alan haberlere ilişkin Maliye Bakanından yazılı soru önergesi (7/2717) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

7. - İstanbul Milletvekili Kemal KILIÇDAROĞLU'nun, Gazi Üniversitesi Muhasebe ve Finansman Öğretmenliği Programı mezunlarına ilişkin Maliye Bakanından yazılı soru önergesi (7/2718) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

8. - Isparta Milletvekili Mevlüt COŞKUNER'in, 19 Mayıs töreninde imam hatipli bir öğrencinin konuşma yapmasına ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2719) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.5.2004)

9. - Denizli Milletvekili Mustafa GAZALCI'nın, ders kitaplarına ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2720) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.5.2004)

10. - Ankara Milletvekili İsmail DEĞERLİ'nin, imam hatip lisesi mezunlarına ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2721) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

11. - Sinop Milletvekili Engin ALTAY'ın, Sinop İli karasularındaki avcılığa ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2722) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.5.2004)

12. - İstanbul Milletvekili Kemal KILIÇDAROĞLU'nun, veteriner ve ziraat teknisyenliği kadrolarına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2723) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

13. - İstanbul Milletvekili Emin ŞİRİN'in, Marmaray Projesine ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2724) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.5.2004)

14. - Sinop Milletvekili Engin ALTAY'ın, internette dialer programlarının kullanımında TÜRK TELEKOM'un sorumluluğuna ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2725) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.5.2004)

15. - Hatay Milletvekili Abdulaziz YAZAR'ın, Karayolu Taşıma Yönetmeliği uygulamasına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2726) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

16. - Iğdır Milletvekili Dursun AKDEMİR'in, bir şirketin katıldığı ihalelere ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısından (Mehmet Ali ŞAHİN) yazılı soru önergesi (7/2727) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

17. - İstanbul Milletvekili Bihlun TAMAYLIGİL'in, Yedikule Hisarı'nın kiraya verilmesine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/2728) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

18. - Yalova Milletvekili Muharrem İNCE'nin, Yalova-Elmalık Gölet Projesine ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2729) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2004)

 

 

                                         No. : 140

1 Haziran 2004 Salı

Tasarılar

1. - Türkiye İstatistik Kanunu Tasarısı (1/820) (Adalet ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.5.2004)

2. - Tarım Ürünleri Lisanslı Depoculuk Kanunu Tasarısı (1/821) (Adalet; Tarım, Orman ve Köyişleri ve Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabiî Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.5.2004)

Teklifler

1. - Samsun Milletvekili Mustafa Çakır'ın; Muhtarların Ödenek ve Sosyal Güvenlik Yasasında Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/293) (İçişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 17.5.2004)

2. - Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri Ankara Milletvekili Salih Kapusuz, Bursa Milletvekili Faruk Çelik ve 3 Milletvekilinin; Optisyenlik Hakkında Kanun Teklifi (2/294) (Adalet ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 25.5.2004)

3. - Tekirdağ Milletvekili Tevfik Ziyaeddin Akbulut ve Yalova Milletvekili Şükrü Önder'in; Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun Teklifi (2/295) (Adalet ve İçişleri Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 26.5.2004)

Tezkereler

1. - Cumhurbaşkanlığı 2003 Malî Yılı Kesinhesap Cetvelinin Sunulduğuna İlişkin Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Tezkeresi (3/572) (Türkiye Büyük Millet Meclisi Hesaplarını İnceleme Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 27.5.2004)

2. - Mardin Milletvekili Süleyman Bölünmez'in Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/573) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi: 27.5.2004)

3. - Tokat Milletvekilleri Orhan Ziya Diren ve Feramus Şahin'in Yasama Dokunulmazlıklarının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/574) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi: 27.5.2004)

Raporlar

1. - Harp Araç ve Gereçleri ile Silah, Mühimmat ve Patlayıcı Madde Üreten Sanayi Kuruluşlarının Denetimi Hakkında Kanun Tasarısı ve Millî Savunma Komisyonu Raporu (1/561) (S. Sayısı: 458) (Dağıtma tarihi: 1.6.2004) (GÜNDEME)

2. - Dahiliye Memurları Kanunu, İl İdaresi Kanunu, İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ve Devlet Memurları Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve İçişleri Komisyonu Raporu (1/802) (S. Sayısı: 461) (Dağıtma tarihi: 1.6.2004) (GÜNDEME)

3. - Türkiye Cumhuriyeti ve Lübnan Cumhuriyeti Arasında Konsolosluk Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/804) (S. Sayısı: 462) (Dağıtma tarihi: 1.6.2004) (GÜNDEME)

4. - Savunma Sanayii Güvenliği Kanunu Tasarısı ve Millî Savunma Komisyonu Raporu (1/562) (S: Sayısı: 464) (Dağıtma tarihi: 1.6.2004) (GÜNDEME)

5. - Suçtan Kaynaklanan Gelirlerin Aklanması, Araştırılması, Ele Geçirilmesi ve El Konulmasına İlişkin Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/779) (S. Sayısı: 465) (Dağıtma tarihi: 1.6.2004) (GÜNDEME)

Süresi İçinde Cevaplandırılmayan Yazılı Soru Önergeleri

1. - Hatay Milletvekili Züheyir AMBER'in, Başbakanlık binasında yapılan değişikliklere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2387)

2. - Diyarbakır Milletvekili Mesut DEĞER'in, AİHM'ne Türkiye aleyhine yapılan başvurulara ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/2389)

3. - İstanbul Milletvekili Emin ŞİRİN'in, kısa zamanda fon alacağının tahsiliyle ilgili yöntemlere ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısından (Abdüllatif ŞENER) yazılı soru önergesi (7/2392)

4. - Yalova Milletvekili Muharrem İNCE'nin, bir yayın grubunun mal varlıklarına el konulmasına ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısından (Abdüllatif ŞENER) yazılı soru önergesi (7/2393)

5. - Denizli Milletvekili Mustafa GAZALCI'nın, "Trafik Güvenliği Ödülü 2004" önerisinde bulunan bir vatandaşa ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2398)

6. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, Zeugma Antik Kenti mozaiklerinin İstanbul'a taşınmasına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/2402)

7. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, Zeugma mozaiklerinin sergilenmesine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/2403)

8. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, 2863 sayılı Kanuna aykırı davrandığı iddiasına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/2404)

9. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, Zeugma mozaiklerinin korunmasına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/2405)

10. - Adana Milletvekili Atilla BAŞOĞLU'nun, Zeugma mozaiklerinin sergilenmesi amacıyla bir müze kurulmasına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/2406)

11. - Hatay Milletvekili Züheyir AMBER'in, Avrupa'dan gelip Ortadoğu ülkelerine giden araçların transit geçişlerine ilişkin Devlet Bakanından (Kürşad TÜZMEN) yazılı soru önergesi (7/2412)

12. - Hatay Milletvekili Züheyir AMBER'in, yatırım teşvikiyle ilgili kriterlere ilişkin Devlet Bakanından (Ali BABACAN) yazılı soru önergesi (7/2415)

13. - İstanbul Milletvekili Emin ŞİRİN'in, bir bakanın Mavi Akım Projesiyle ilgili açıklamasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2417)

14. - İzmir Milletvekili Muharrem TOPRAK'ın, ülkemizdeki ekonomik duruma ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2420)

15. - Ardahan Milletvekili Ensar ÖĞÜT'ün, gelir dağılımındaki düzensizliğin önlenmesine ilişkin Başbakan yazılı soru önergesi (7/2425)

16. - İzmir Milletvekili Ahmet ERSİN'in, Çin mallarının ithalatıyla ilgili bazı iddialara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2426)

17. - Konya Milletvekili Atilla KART'ın, BOTAŞ eski Yönetim Kurulu Üyesi bir şahısla ilgili iddialara ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2429)

18. - Antalya Milletvekili Feridun Fikret BALOĞLU'nun, Antalya'da elektrik hatlarının yeraltına alınmasına ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2430)

19. - İstanbul Milletvekili Emin ŞİRİN'in, enerji piyasasına ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2431)

20. - Denizli Milletvekili Mustafa GAZALCI'nın, dış kaynaklı projelere ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2437)

21. - İzmir Milletvekili Ahmet ERSİN'in, taksi şoförlerinin can ve mal güvenliklerinin sağlanmasına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2439)

22. - İzmir Milletvekili Erdal KARADEMİR'in, kamu bankalarının yeniden yapılandırılmalarıyla ilgili uygulamalara ilişkin Devlet Bakanından (Ali BABACAN) yazılı soru önergesi (7/2441)

23. - Ankara Milletvekili Yılmaz ATEŞ'in, Ankara-Çamlıdere Pelitçik Köyü çevresinde bulunan fosilleşmiş ormana ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/2442)

24. - Malatya Milletvekili Ferit Mevlüt ASLANOĞLU'nun, kamu kurum ve kuruluşlarına verilen Hazine Garantilerine ilişkin Devlet Bakanından (Ali BABACAN) yazılı soru önergesi (7/2446)

25. - Niğde Milletvekili Orhan ERASLAN'ın, esnafın Halk Bankasından kullandığı kredinin faiz oranlarının düşürülüp düşürülmeyeceğine ilişkin Devlet Bakanından (Ali BABACAN) yazılı soru önergesi (7/2468)


BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.00

1 Haziran 2004 Salı

BAŞKAN : Başkanvekili Nevzat PAKDİL

KÂTİP ÜYELER : Mevlüt AKGÜN (Karaman), Yaşar TÜZÜN (Bilecik)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 95 inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yetersayısı vardır; görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce, üç sayın milletvekiline gündemdışı söz vereceğim.

Konuşma süreleri 5'er dakikadır. Hükümet, bu konuşmalara cevap verebilir; hükümetin cevap süresi 20 dakikadır.

Gündemdışı ilk söz, Dünya Sigara İçmeyenler Günü nedeniyle söz isteyen, Sinop Milletvekili Sayın Cahit Can'a aittir.

Sayın Can; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

III. - BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1. - Sinop Milletvekili Cahit CAN'ın, Sigarasız Bir Dünya Gününe ilişkin gündemdışı konuşması ve Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ'ın cevabı

CAHİT CAN (Sinop) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 31 Mayıs Sigarasız Bir Dünya Günü nedeniyle gündemdışı söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, siz sayın milletvekillerimizi ve tüm halkımızı saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, her yıl, ülkemiz dahil dünyadaki bütün ülkelerde, 31 Mayıs gününde, sigara konusunda halkı bilinçlendirmek ve sigarayı bırakmaya teşvik etmek için etkinlikler yapılmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü, dünyanın bir numaralı, önlenebilir sağlık sorununun sigara olduğunu saptamıştır. Dünya Sağlık Örgütüne göre, sigara, bir yılda, Türkiye'de 100 000, dünyada 5 000 000 insanın ölümüne sebep olmuştur. Yani, her yıl, ülkemize 1, dünyaya 50 atom bombası atılması anlamına gelmektedir.

Değerli milletvekilleri, bilimadamları, sigaranın, akciğer kanseri, gırtlak kanseri, kalp ve damar hastalıkları, kronik bronşit başta olmak üzere 50'den fazla hastalığa neden olduğunu ispatlamışlardır. Bütün bu hastalıklar, toplumumuzda sakatlanmaya ve ölüme yol açan ve çoğunlukla tedavisi mümkün olmayan hastalıklardır ve aynı zamanda, büyük miktarlarda sağlık harcamalarına da neden olmaktadırlar. Sigara, kullananlara verdiği zararla halk sağlığını tehdit eden en önemli silahlardan biri olarak kalmayıp, aynı zamanda doğrudan ve dolaylı olarak yol açtığı harcamalarla da ülke ekonomisine büyük zararlar vermektedir.

Değerli milletvekilleri, bugün, Türkiye'de, 20 000 000'dan fazla sigara tiryakisi vardır. Tiryakilerin günde ortalama 1 paket sigara içtikleri varsayımına göre, her gün, 20 000 000 dolardan fazla paramız sigara alımı için harcanmaktadır; yani, her gün, 20 000 000 dolarımız duman, kül ve izmarit olarak çöpe atılmaktadır. Bu rakam, yılda 6 500 000 000 dolara ulaşmaktadır. Her yıl 6 500 000 000 doları çöpe atıyoruz, sonra da nereden kredi bulacağız diye düşünüp duruyoruz. Üstelik, bu paraların büyük çoğunluğu yabancı marka sigaralara, dolayısıyla yurtdışına gitmektedir.

Son yıllarda, ülkemizde üretilen yerli sigaralarda, yerli tütünden daha çok ithal tütünlerin kullanılması da, yerli tütün üreticimiz için endişe verici boyutlardadır.

Bütün bu kayıplara ilave olarak, vatandaşlarımızın sigara nedeniyle kaybettikleri sağlıklarına, yani, sigaranın sebep olduğu hastalıklara, her yıl, 2 milyar doların üzerinde harcama yapılmaktadır.

Ek olarak, tüm yangınların yüzde 46'sının sigaraya bağlı olduğunu biliyoruz. Sadece sigara nedeniyle çıkan yangınlar sonucu yıllık kaybımız 25 milyar doların üzerindedir. Dolayısıyla, doğrudan ve dolaylı olarak, ülkemiz, sigara nedeniyle her yıl 30 milyar dolardan fazla para yitirmektedir.

Bilindiği gibi, sigara dumanında, keyif verici ve bağımlılık yapıcı nikotinden başka, 50'si kanser yapıcı olmak kaydıyla 4 000'den fazla zehirli kimyasal madde tespit edilmiştir.

Sigara içmediği halde pasif olarak sigara dumanına maruz kalanlar da, sigaranın yol açtığı kanser, kalp ve damar hastalıkları ve kronik bronşit gibi hastalıklara yakalanmaktadırlar. Dünyada her yıl sigaraya bağlı olarak ölenlerin yüzde 20'si hiç sigara içmemiş; fakat, uzun yıllar sigara içilen ortamda yaşamış olan pasif içicilerdir.

Son zamanlardaki kötü ve sinsi bir salgın da nargiledir. Uzmanlar, bir nargilenin 50 sigaraya denk zarar verdiğini ifade ediyorlar. Nargilenin içinde tütün olduğu ve bağımlılık yaptığı için, sigaraya başlamanın birinci basamağıdır. Zehir tacirleri, son yıllarda, nargile sayesinde ülkemizde ve özellikle Asya ülkelerinde gençlerde ve bilhassa lise talebelerinde sigara bağımlılığını artırmaya çalışmaktadırlar.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Can.

CAHİT CAN (Devamla) - Nargileli kahvehanelerin reklamları, yasa kapsamına girmesine rağmen rahatlıkla yapılabilmektedir.

Değerli milletvekilleri, sigara, çağımızda gelişmemişliğin ve geri kalmışlığın sembolüdür. Gelişmiş ülkeler, kendi ülkelerinde sigara içilmesini, tüm kapalı yerlerde, hatta sokaklarda bile yasaklarken, bu zehri az gelişmiş ülkelere pazarlamaktadırlar.

4207 sayılı Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanun, ülkemizde sigara konusunda yapılan mücadele açısından büyük bir adım olmuştur. Ülkemiz, bu kanunla, birçok gelişmiş ülkenin önüne geçmiştir. Ayrıca, Formula-1 yarışlarının, sigara reklamı yapılmaması koşuluyla ülkemizde başlayacak olması da dünya kamuoyunun takdirlerini toplamıştır; fakat, Sigarayla Mücadele Kanununu etkisiz hale getirmek için bazı çevrelerden baskılar gelmekte, öte yandan çeşitli girişimlerle reklam yasakları delinmeye çalışılmaktadır. Özellikle televizyon ve sinemalardaki dizi ve filmlerde, sevilen sanatçıların sürekli olarak sigara içer şekilde gösterilmesi, son zamanlarda en çok başvurulan reklam yolu haline gelmiştir. Ek olarak, gerekli yönetmeliklerin eksikliği nedeniyle, Sigarayla Mücadele Yasasında öngörülen cezaların tahsilindeki zorluklar, yasanın uygulanmasında sorunlara neden olmaktadır.

Değerli milletvekilleri, sonuç olarak, yüzbinlerce insanımızın ölmesine ve hastalanmasına, milyarlarca dolar paramızın yanıp kül olmasına neden olan ve ülkemize, getirisinden çok götürüsü olan bu zehirden ve bu ekonomik silahtan, millî bir mücadele başlatarak, toplu halde kurtulmamız lazımdır.

Zehirden medet umup, maddî ve manevî menfaat beklememeliyiz. İthal tütünlerle zaten perişan hale gelmiş tütün üreticimize de alternatif tarım imkânları sunmalıyız. Bütün gelişmiş ülkelerde bilimin ışığında ne uygulanıyorsa biz de onu uygulamalıyız. Biz de, onlar gibi, yasaları uygulanabilir hale getirelim ve hepsinden önemlisi, milletimize örnek olalım; sigara aleyhindeki bütün eğitim ve kampanyaları destekleyelim.

Bütün milletvekili arkadaşlarımızı ve bizleri dinleyen halkımızı, toplu halde sigarayı bırakmaya davet ediyor, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Can.

Gündemdışı konuşmaya, Sağlık Bakanı Sayın Recep Akdağ cevap verecektir.

Sayın Akdağ, buyurun.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle, Dünya Sigarasız Günüyle ilgili olarak, Kıymetli Milletvekilimize, dile getirdiği hususlardan dolayı, Yüce Meclisimizin huzurunda şükranlarımı arz etmek istiyorum.

Gerçekten, sigara konusu, aslında, ülkemiz açısından üzerinde çok hassasiyetle durmamız gereken bir konudur. Sayın Milletvekilimiz bu meselenin önemli boyutlarına işaret ettiler, onun için, ben meselenin bu noktaları üzerinde fazla durmayacağım; ancak, şunu ifade etmek isterim: Ülkemizde, sigara sebebiyle, yılda ölen yaklaşık 100 000 kişinin, yaşları 35 ile 70 arasındadır. Tabiî, bu, ülkemizde, geride bırakılan aileleri, geride bırakılan yavruları, geride bırakılan perişanlığı ifade etmektedir. Ne acıdır ki, bu kişiler hayatlarının en verimli yirmi yirmibeş yılını sigaraya bağlı hastalıklardan dolayı kaybetmiş oluyorlar.

Değerli milletvekilleri, tütün tüketim oranları, gelişmiş ülkelerde, son yıllarda hızla azalırken, maalesef, ülkemizde son yirmi yılda yüzde 80 oranında artmış durumdadır. Türkiye'de erkeklerin yüzde 60'ı, bayanların ise yüzde 20'si sigara içiyor.

Bu arada, konunun başka bir ilginç yanı, ülkemizde, kişilerin eğitim durumları ve statüleri yükseldikçe sigara içme oranları artmaktadır. Özellikle bayanlarda sigara içme oranları son yıllarda hızla artıyor ve bu oran, enteresan bir biçimde bayan sağlık personeli ve bayan öğretmenlerde erkeklerle aynı düzeye yükselmiş durumda. Oysa, topluma özellikle sigaranın zararlarını anlatma açısından bu iki grup çok önemli bir yer tutuyor; yani, bayan sağlık personeli -ki, bunların içerisinde ebelerimiz ve hemşirelerimiz var- ve öğretmenlerimiz, çocuklara meselenin zararlarını anlatmaları itibariyle çok önemli. Dolayısıyla, Millî Eğitim Bakanlığımızla birlikte gerçekten bu konunun üzerinde ciddî çalışmalar yapmak üzere planlamalar yapmış durumdayız.

Ülkemizde, ilköğretim çocuklarımızın yüzde 10'u sigaraya başlıyor.

Bütün bu gerçekleri gözönüne alan Hükümetimiz, önemli bir çabaya destek olma anlamında, Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesiyle ilgili görüşmeleri, Dünya Sağlık Örgütü nezdinde yürütmeye devam etmiştir. Geçtiğimiz ay, bizzat ben New York'a giderek, Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesini imzaladım. Bu çerçeve sözleşme, Yüce Meclisimizin de kabulünü beklemektedir. Bu sözleşmeyle, hükümetler kendi ülkelerinde sigara içimini azaltmaya yardımcı olacak, kapsamlı ve kanıta dayalı politikaları uygulamayı taahhüt etmektedirler. Aslında, ülkemizde, gerçekten, 1996 yılında yürürlüğe giren 4207 sayılı Kanunla; yani, Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanunla önemli adımlar atmış durumdayız.

Bildiğiniz gibi, Türkiye'de, gençlere sigara satılması ve sigara reklamı yasaktır. Dikkat ederseniz, başlangıçta, cezalar öngörülmüş olmasına rağmen, toplu yerlerde sigara içilmesine bu kanuna rağmen devam edilmiştir; fakat, son yıllarda, artık, otobüslerde, sinemalarda, salonlarda ve benzeri kapalı mekânlarda sigara içilmemektedir. Bu, bu hususta halkımızın bilinç düzeyinin geçmişe oranla arttığını da bize göstermektedir.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, hedefimiz sigarasız bir Türkiye'ye ulaşmaktır. Bu hususta, ilgili kurumlarımızla ve gönüllü sivil toplum kuruluşlarımızla birlikte yapacağımız çalışmalara büyük önem veriyoruz.

Benim en samimî temennim, çocuklarımızın, gençlerimizin ve bütün insanlarımızın, alkol ve diğer madde bağımlılıkları yanı sıra sigara bağımlılığından da korunması ve uzaklaşması hususunda, gelecekte daha olumlu verileri sizlerle paylaşmaktır. Bu hususta, siz, değerli milletvekillerimizin, bizzat, sağlığımızı, genç nesillerimizin geleceğini ve ülkemiz ekonomisini ilgilendiren bu konudaki desteklerinin, geçmişte olduğu gibi bundan sonra da devam edeceğine dair inancımı belirtiyor; hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Biz de, insanlarımızın en kısa zamanda bu kötü alışkanlıktan vazgeçmelerini temenni ediyoruz.

Gündemdışı ikinci söz, Muğla İlinde narenciye yetiştiren ve seracılık yapan çiftçilerin sorunlarıyla ilgili söz isteyen, Muğla Milletvekili Sayın Ali Arslan'a aittir.

Sayın Arslan, buyurun.

2. - Muğla Milletvekili Ali ARSLAN'ın, Muğlalı sebze ve narenciye üreticilerinin sorunlarına ve alınması gereken önlemlere ilişkin gündemdışı konuşması ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali ŞAHİN'in cevabı

ALİ ARSLAN (Muğla) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Muğla İlindeki sebze ve narenciye üreticilerinin sorunları hakkında gündemdışı söz almış bulunuyorum; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Muğla deyince, tabiî -özellikle ilçeleriyle- turizmde bir dünya markası akla geliyor; ancak, Muğla bir de öteki yüzü var. Muğla'nın nüfusunun yaklaşık yüzde 61'i kırsal alanda oturuyor ve ülkemiz tarımına da önemli katkıları olan bir il aslında Muğla.

Değerli arkadaşlarım, Muğla'da tarım ve hayvancılık yapan aile sayısı 81 000 civarında ve gerçekten büyük sorunlarla boğuşuyorlar.

Değerli arkadaşlarım, 2002 verilerine göre 12 500 000 dolayında zeytin ağacımız var, 2 500 000 civarında narenciye ağacımız bulunmakta, açıkta 170 000 ton ve seralarda da 275 000 ton domates üretilmekte; bunun yanında, diğer sera ürünlerinin üretimi de yapılmaktadır. İhraç edilen ürünlerimizin başında limon, mandalina, bal, su ürünleri ve turfanda sebze gelmektedir.

Değerli arkadaşlarım, tarımsal eğitim düzeyinin düşüklüğü, tarım sektörünün önemli, genel bir sorunu; bu, Muğlamızda da var. Bu alanda ihtiyacı karşılayacak ciddî organizasyonlar, bugüne kadar gerçekleştirilememiştir. Eğitim alanında, yörenin kendi birikimlerinden de yararlanılarak başarılı çalışmalar yapılabilir kanısındayım.

Seracılığın önemli sorunlarından biri, toprak analizinin yapılmamasından kaynaklanan bilinçsiz gübre kullanımıdır. Bu, topraklarda tuzlanmaya neden olmakta, verim ve kalitede önemli düşüklükler gerçekleştirmektedir.

Değerli arkadaşlarım, seracılıkta önemli miktarda girdi maliyeti vardır. Maalesef, neredeyse bütün girdiler ithaldir ve o nedenle çok masraflıdır. Seracıya, bu alanda, mutlaka devlet desteği gerekmektedir. Pazarlamada büyük sorunlar vardır. Ürün bazında arz ve talebin dengesiz olması, fiyat dalgalanmalarına neden olmaktadır. Ürünün kalitesine göre değil, komisyoncunun isteğine göre fiyat belirlendiği için, üretici sıkıntı çekmektedir. O açıdan, üreticilerimizin, mutlaka, pazarlama noktasında da devreye girmesi gerekmekte, söz sahibi olması gerekmektedir.

Değerli arkadaşlarım, geçtiğimiz günlerde elmada ve patateste yaşadığımız gibi, ihracatçının değil, tarımda üretimin asıl desteklenmesi gerekiyor; sanıyorum, Türkiye'de yapacağımız önemli anlayış değişikliklerinden birisi de bu olmalıdır.

Dışpazar olanaklarının araştırılması, pazarın istek ve ihtiyaçları doğrultusunda, yeterli miktar ve kalitede üretim yapılması, dışsatımla ilgili mevzuat tıkanıklıklarının giderilmesi ve bürokrasinin azaltılması gerekmektedir.

Değerli arkadaşlarım, narenciye üreticilerimizin de çok büyük sorunları var. Narenciye, dünyada en çok üretilen meyve türü biliyorsunuz. Dünyada narenciye üreticisi durumunda bulunan 80'i aşkın ülke içinde Türkiye 12 nci sırada, Akdeniz havzasında da 5 inci sırada bulunmakta. Muğla İlimizin narenciye ihracat miktarı, 2000 yılı verilerine göre 2 208 ton olarak gerçekleşmiştir. Muğla İlinin Türkiye üretimi içindeki payı yüzde 5'tir.

Değerli arkadaşlarım, sera üreticilerinin benzer sorunları, aynen, narenciye üreticilerinde de devam ediyor. Bu konuda -sanıyorum sürem yeterli olmayacak- tek tek sıralamak yerine, global bir yaklaşımla sorunu çözmeye çalışacağım.

Değerli arkadaşlarım, günümüzde özellikle Avrupa Birliği ülkelerine yaptığımız yaş sebze ve meyve ihracatında önemli ölçütlerden biri de, ürünün sağlık bakımından standardıdır. Kullanılan ilaçların ve gübrelerin kimyasal özellikleri, serada üretilen sebzelerin kalitesini etkilemektedir. Avrupa Birliği standartlarına uygun olmayan sebze kalitesi ölçüm standartları sonuçları, ihracatçılarımız için de sorun yaratmaktadır. Aynı sorun, narenciye üretimi için de geçerlidir. Toprağın hazırlanıp kullanılmasından, ürünün yetiştirilip pazarlanmasına kadar olan süreç izlenmelidir. Özellikle bitkilerin yetiştirilmesi sırasında tüketilen hormonların ve ilaçların ihtiyaca uygun ve doğru kullanımı takip edilmelidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Aslan.

ALİ ARSLAN (Devamla) - EUROGAP uygulamasına bir an önce geçilmelidir, Muğla İlimiz bu konuda öncülük edebilir. Tarımsal üretimde danışmanlık hizmetlerinin verilmesiyle ilgili, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı gerekli hazırlık ve planlamaları yapmalıdır. Üreticinin kullandığı hormon, ilaç ve tohumların çoğu yurt dışından alınmaktadır. Bakanlığımız, yerli üretim için bir an önce gereğini yapmalı ve ar-gelerini kurmalıdır.

Dünyada organik tarıma dönüş başlamıştır. Ürünün ne kadar üretileceğinden çok, sağlığa ne kadar uygun üretileceği beklentisi öne çıkmıştır. Organik tarımın yapılmasına en uygun coğrafyanın Muğla'da olduğuna inanıyorum. Henüz toprağımız kirlenmemiştir ve çevresel olarak da organik tarıma uygundur. Bu nedenle, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Muğla çiftçisini organik tarıma yönlendirmeli ve bu konuda desteklemelidir.

Çiftçilerimiz güç koşullarda üretim yaparken, devlet tarafından ödenmesi gereken paralarını zamanında alamamaktadır; 2003 yılı doğrudan gelir desteklerinin tamamının ödenmesi hâlâ bitirilmemiştir. Çiftçilerimizin doğrudan gelir desteklerinin tamamı yılın başında ödenmelidir.

Değerli arkadaşlarım, köylümüzün, çiftçimizin sorunlarını saymakla bitirmemiz mümkün değil. Bu vatandaşlarımız bizim ekmeğimizi, aşımızı üretiyorlar. Tarımda tasarruf olmaz. Çiftçilerimizin desteklenmesi gerekir. Çiftçilerimize tüccar mantığıyla bakamayız. Tarım, pahalı ve gereksiz yatırımdır diye düşünemeyiz. Çoğumuz köylü çocuğuyuz ve bu insanlarla birlikte yaşadık, sıkıntılarını yakından biliyoruz. O nedenle, parti ayırımı gözetmeden, köylülerimizi temsil eden dernek ve birliklerle işbirliği içinde, bu yurttaşlarımızın sorunlarını çözmek bu Meclisin en önemli görevidir diye düşünüyorum; Yüce Meclisi, yeniden, saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Arslan.

Sayın Bakanım, buyurun.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Muğla Milletvekili arkadaşımız Sayın Ali Arslan'ın, Muğla İlindeki narenciye yetiştiriciliği ve seracılık yapan çiftçilerin sorunları hakkında yapmış olduğu gündemdışı konuşmayla ilgili bir değerlendirme yapmak için huzurunuzdayım; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Muğla İlinin yüzölçümü 1 724 000 hektar olup, bunun 260 000 hektarı üzerinde tarımsal üretim yapılmaktadır. İşlenen tarım arazisinin yüzde 39'u fiilen sulanmakta, diğer alanda ise kuru tarım yapılmaktadır. Ülkemizde üretilen örtüaltı domatesin yüzde 14'ü, tarla domatesinin yüzde 3,9'u, narenciyenin yüzde 4,3'ü ve zeytinin yüzde 8,2'si Muğla İlinde üretilmektedir. 

Muğla İlimizde turunçgiller yetiştiriciliği en önemli üretim dallarından biridir. Köyceğiz İlçesi başta olmak üzere, Ortaca, Dalaman, Fethiye, Milas, Bodrum İlçelerinde turunçgiller yetiştiriciliği yapılmaktadır. İldeki toplam narenciye ağacı 2 700 000 adet olup, portakal, limon ve mandalina yetiştiriciliği yaygındır. İlde 2003 yılı narenciye üretimi toplam 120 000 ton civarında gerçekleşmiştir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye toplam limon üretiminin -biraz önce Sayın Arslan'ın ifade ettiği gibi- yüzde 5,5'i, portakal üretiminin de yüzde 4,2'si Muğla İlinde gerçekleşmektedir. İlimiz narenciye üretiminin 5 000 tonu, yani, sadece 4,2'si ihraç edilebilmektedir. Bu ihracat rakamının yüzde 50'den fazlasını da limon oluşturmaktadır. İhracatın istenilen düzeyde olmamasının nedenleri arasında, turunçgiller paketleme entegre tesislerinin yetersiz ve kapasitelerinin düşük oluşu -ayrıca, şunu da ifade etmek durumundayım: Tesislerin yetersizliği nedeniyle bunun 2 katı miktarda ürün komşu illerde, örneğin İzmir'de işlenmektedir- ayrıca, nakliye problemi, yetiştirilen limon çeşidinin depolamaya uygun olmaması da ifade edilebilecek başlıklardır.

Ayrıca, ihracatın yetersiz olması, üretici fiyatlarının düşük olmasına da neden olmaktadır. 2002-2003 yılı üretimi limon piyasası, 2003 yılı eylül ayında bahçede kilo başına 600 000 ilâ 700 000 Türk Lirası olarak açılmış olmasına rağmen, ihracattaki tıkanıklık sonucunda, ileriki zamanlarda, bu rakam kilogram başına 350 000 ilâ 400 000 lira olarak, maalesef, gerilemiştir. Portakal da kilogram başına 350 000 ilâ 400 000 Türk Lirası olarak şu anda piyasa bulmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, Muğla İlimizde Fethiye, Ortaca, Dalaman, Milas, Bodrum, Datça, Marmaris, Ula, Köyceğiz İlçelerinde toplam 127 köyde yaklaşık 15 000 çiftçi ailesi tarafından, 33 000 dekar alanda örtüaltı sebze yetiştiriciliği yapılmaktadır. Ürün çeşitleri ilçeden ilçeye değişmekle birlikte, ağırlıklı olarak domates yetiştiriciliği yapılmaktadır. Toplam örtüaltı domates üretimi 280 000 ton civarındadır. Muğla İlimizde Türkiye örtüaltı domates üretiminin yüzde 14'ü -biraz önce de ifade etmiştim- yapılmaktadır. Bu üretimin yaklaşık yüzde 10'u ihraç edilmekte, geri kalan kısmı ise içpazarda tüketilmektedir.

İhraç miktarının az oluşunun nedenleri arasında, ürün standardının sağlanamaması, paketlemede tesislerin yetersizliği, iç ve dışpazardaki tüketicinin sera ürünlerine olan güvensizliği, fiyat rekabetinin yeterince sağlanamaması sayılabilir.

2004 yılında sera ürünü domates kilo başına 1 000 000 ile 1 200 000 Türk Lirası arasında alıcı bulabilmiştir; ancak, bugün itibariyle -havaların ısınmaya başlaması sebebiyle, hasada geçilmiş olması, domates miktarının artması dolayısıyla- çiftçilerimizin eline geçen fiyat, kilogram başına, şu anda -en son alınan bilgi- 300 000 ile 400 000 Türk Lirası arasında değişmektedir.

Değerli arkadaşlarım, Muğla İlinde toplam nüfusun yüzde 38'i şehirde yaşamakta olup, geri kalan nüfus köylerde oturmaktadır. Köylerde yaşayan nüfus Türkiye ortalamasının hayli üstündedir. Bunun en önemli nedeni olarak, köylerdeki sosyal düzeyin diğer illerimize nispetle biraz yüksek olması gösterilmektedir.

Diğer taraftan, Muğla İlimizde örgütlenme durumu ülke geneline göre oldukça iyi düzeydedir. İlde, 23 000 ortaklı 158 adet tarımsal kalkınma kooperatifi, 2 300 ortaklı 18 adet sulama kooperatifi, 1 359 ortaklı 23 adet su ürünleri kooperatifi bulunmaktadır. İlde, ayrıca, ormancılık, su ürünleri ve köy-koop. konularında üst birlikler bulunmakta, bunlara bağlı toplam 147 adet birim kooperatif yer almaktadır.

Değerli arkadaşlarım, Tarım Bakanlığınca rutin olarak devam eden çiftçi eğitimi ve yayım çalışmalarının yanı sıra, ayrıca, turunçgil yetiştiriciliğinde anazararlı olan turunçgil unlubitine karşı biyolojik mücadele büyük bir hızla yapılmaktadır. Böylece, hem doğal denge korunmakta hem de ilaca ödenecek döviz ülkemizde kalmaktadır. 2004 yılında bu çalışmalar artarak devam etmektedir.

Örtüaltı yetiştiricilikte temel sorunlardan birisi olan kalıntı sorununun çözümüne yönelik olarak, Tarım Bakanlığınca, 27 Aralık 2003 tarihinde kontrollü örtüaltı üretiminin uygulanmasına ilişkin yönetmelik yayımlanmış ve hızlı bir şekilde seralarımızın kayıt altına alınması işlemi başlatılmıştır. Bu kapsamda, bugün itibariyle, Muğla'da, Fethiye İlçemiz dışındaki ilçelerde seralarımız kayıt altına alınmış olup, en kısa zamanda Fethiye İlçesinde de sera kayıt işlemi bitmiş olacaktır. Tüm seralarda kayıt işlemi bittikten sonra sera ürünlerinde barkot sistemine geçilmiş olacak ve böylece, iç ve dışpazarlarda sera ürünlerinin önü büyük ölçüde açılmış olacaktır. Bu konuyla ilgili yoğun eğitim çalışmalarımız ve seralardan tesadüfî örneklemeyle domates ve diğer sebze numunelerinin analiz çalışmaları devam etmektedir.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, diğer taraftan, Muğla İlimizde, İl Tarım Komisyonunca, iyi tarım uygulamalarının hayata geçirilmesine yönelik kararlar alınmış ve uygulama alanı olarak, Fethiye İlçesi Kumluova, Karadere, Çaykenarı ve Karaçulha Beldeleri pilot bölge olarak seçilmiştir. Bu yörelerde Sağlıklı Tarımsal Ürünler Yetiştirme Projesi uygulamaya konulmuştur. Ayrıca, kaliteli sebze tohumluğunun kullanımının sağlanması amacıyla, Tarım Bakanlığınca, 2004 yılında yeni bir projeyi uygulamaya koymuş bulunuyoruz. 2004-2008 yılları arasında 7 trilyon Türk Lirası bütçeyle 5 araştırma enstitüsü, 5 üniversite ve 20 özel sektör kuruluşunun katılımıyla yürütülecek olan Türkiye F1 Hibrit Sebze Çeşitleri Geliştirme Ve Tohumluk Üretim Projesiyle, kamunun ve özel sektörün birbirini tamamlayacak olan birikimleri ve güçleri bir araya getirilmiştir. Bu işbirliği içinde, başlangıç olarak, 8 sebze türünde, hibrit çeşit geliştirmek, tohumluk üretmek ve ülke içine ve dışına pazarlama yapmak amaçlanmıştır.

Değerli arkadaşlarım, yurt çapında uygulamaya konulmuş bulunan tarımsal destekleme politikaları Muğla İlimizde de uygulanmakta ve üreticilerimiz bu programlar çerçevesinde desteklenmektedir. Biraz önce Sayın Arslan da değindiler; yapılan bu uygulamalar arasında yer alan doğrudan gelir desteği kapsamında, Muğla İlimize, 2003 yılı üretimi için toplam 23,6 trilyon Türk Lirasının birinci dilim doğrudan destek ödemeleri tamamlanmış olup, ikinci dilim ödemelerine ise ağustos ayından itibaren başlanılacaktır. Ayrıca, Muğla İlimize, 2003 yılında birinci dilim mazot desteği olarak 2,9 trilyon Türk Lirası ödenmiştir; ikinci dilim ödemelerine ise 3 Mayıstan itibaren başlanılmış olup, ödemeler tamamlanmıştır. İlde ayrıca, kütlü pamuk ve zeytinyağı primi olarak 2003 yılında üreticilerimize toplam 5,3 trilyon Türk Lirası ödenmiştir. 25 Şubat 2004 tarih ve 25384 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı çerçevesinde, üreticilerimize düşük faizli tarımsal kredi kullanma imkânı getirilmiştir. Bu çerçevede, çiftçilerimize, toplam 2 katrilyon Türk Lirası, düşük faizli kredi kullandırılacaktır. Kararname kapsamında, çiftçilerimiz, kontrollü örtüaltı yetiştiriciliği, damızlık süt sığırı yetiştiriciliği, organik tarım, sertifikalı tohumluk kullanımı, su ürünleri yetiştiriciliği ve ar-ge konularında düşük faizli kredi kullanabileceklerdir.

Değerli arkadaşlar, Muğla İlinde yetiştiricileri bir çatı altında toplayan kooperatif çalışmaları bölge için büyük önem arz etmektedir. Bu çerçevede, 2003 yılında, 2 tarımsal kalkınma kooperatifine seracılık konusunda toplam 488 milyar Türk Lirası destekleme yapılmıştır.

Diğer taraftan, 2004 yılı programı kapsamında, Muğla'da, seracılık ve soğukhava deposu rehabilitasyonu konularında olmak üzere, 3 kooperatife 1,9 trilyon Türk Lirası destek sağlanmıştır. Ayrıca, diğer kooperatifçilik faaliyetleri için 9 kooperatife toplam 2,9 trilyon Türk Lirası destek sağlanacaktır.

Değerli arkadaşlarım, kuşkusuz, alınan bu tedbirler, üreticilerimizin sorunlarını tamamıyla çözecek boyutta değildir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından soruna köklü çözüm bulabilmek için, Hükümetimizin programında kısa vadede yapılması gereken yasal düzenlemeler içerisinde yer alan Üretici Birlikleri Yasası Tasarısıyla ilgili olarak kurumların görüşleri alınmış, tasarı hazırlanmış ve Başbakanlıkça Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderilmiştir. Üretici Birlikleri Yasası Tasarısı 19 maddeden oluşmaktadır ve Meclis tatile girmeden önce yasalaştırmayı düşündüğümüz tasarılar arasında sayılabilir. Böylece, üreticilerin, üretimden pazarlamaya kadar etkin görev yapacakları şekilde örgütlenmelerinin önü açılmış olacaktır.

Diğer taraftan, bu yıl da birçok ilimizde meydana gelen sel, dolu veya don zararından dolayı çiftçilerimizin önemli gelirler kayıplarına uğradığı hepimizin malumudur. Çiftçilerimizin zararlarının karşılanması için en etkili yol, tarım sigortası uygulamasıdır. Bu konuda hazırlıkları tamamlanan tarım ürünleri sigortaları hakkında kanun tasarısı, şu anda Başbakanlığa sunulmuştur ve imzalar tamamlandığında Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderilecektir.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, tarım sektörünün yıllardır çözüm bekleyen birikmiş sorunlarını, bir iki yıl gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde çözmenin zorluğunu sizler de takdir edersiniz. Ancak, bu dönemde sağlanan siyasî istikrar, uyguladığımız politikalar, aldığımız tedbirler ve tarıma verdiğimiz destekler, tarımdaki iyileşmeyi zamanla daha belirgin hale getirecektir.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinize saygılar sunuyorum; iyi bir çalışma diliyorum efendim. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Gündemdışı üçüncü söz, Sokak Çocuklarına Şefkat Haftası münasebetiyle söz isteyen Kırklareli Milletvekili Ahmet Gökhan Sarıçam'a aittir.

Sayın Sarıçam, buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

3. - Kırklareli Milletvekili Ahmet Gökhan SARIÇAM'ın, Sokak Çocuklarına Şefkat Haftası münasebetiyle gündemdışı konuşması

AHMET GÖKHAN SARIÇAM (Kırklareli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; her yıl, 24-30 Mayıs tarihleri arasındaki günlerin Sokak Çocuklarına Şefkat Haftası olarak değerlendirilmesi nedeniyle gündemdışı söz almış bulunuyorum.

Sokak çocukları konusu, değerli milletvekillerimiz tarafından gerekli hassasiyet gösterilerek, yaklaşık bir ay önce Genel Kurula getirilmişti. Böylece, çocuklarımızı sokağa iten nedenlerin tespiti, yasal boşlukların doldurulması ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlamak amacıyla bir Meclis araştırması komisyonu kurulmuştu. Böylece, Yüce Meclis, milletin önemli bir sorununa değinmiş ve aynı zamanda, toplum vicdanının sesine de kulak verip tercüman olmuştu.

Benim tekrar bu konuyu gündeme getirmemde amil olan sebeplerin başında, bu haftanın, Sokak Çocukları Haftası olarak değil de, Sokak Çocuklarına Şefkat Haftası olarak isimlendirilmesinin dikkatimi çekmesi gelmektedir. Ayrıca, bir internet sitesinde yapılan bir araştırmada gözüme ilişen bazı sonuçlara göre, şefkatin, sevginin, sokak çocuklarının sokağa itilmesinde ve onların tekrar kazanılmasında ne kadar büyük bir etmen olduğu da çok çarpıcı geldi.

Çeşitli sivil toplum örgütlerinin sosyal uzmanlarla yaptıkları çalışmalar sonucunda, sokak çocuklarının tamamına yakınında görülen uçucu madde bağımlılığının sebepleri olarak şunlar tespit edilmiş:

Sokaktaki şiddete karşı durabilmek ve dayak yediklerinde acı hissetmemek.

Sokaktaki soğuğa dayanabilmek.

Yaşadığı zorluklara karşı, bedensel ve duygusal güç oluşturabilmek; yani, kendilerini güçlü ve cesaretli hissedebilmek.

Halüsilasyonlar görüp güzel şeyler hayal edebilmek.

Utanma duygularını yok ettiği için, rahatlıkla başkalarından yemek isteyip dilenebilmek ve özgürce konuşabilmek.

Bunun dışında, sokaktaki grupların ortak yaşam biçimine ayak uydurarak gruba kendini kabul ettirebilmesi ve tiner, bali gibi maddeleri ucuza, kolayca bulabilmeleri ve diğer etkenler, bu çocukların uyuşturucu madde bağımlılığına geçişte en önemli etmenler olarak uzmanlar tarafından tespit edilmiştir.

Sayılan bu sebepler, sokak çocuklarının tehlikeli boyuta ve topluma zarar verir hale gelmesinde son aşama olan madde bağımlılığına geçişte, sevgisizlik, şefkatsizlik, toplumsal dayanışma ve desteksizliğin ne kadar önemli bir etken olduğunu göstermesi bakımından çok çarpıcıdır.

Her ne kadar, Anayasamızda, Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir devlet olarak tanımlanıp, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alma ve ilgili kurumları ve kuruluşları kurma görevi devlete verilmiş olsa da, bu konuya toplumun her kesiminden yeterli hassasiyet gösterilmezse, netice alınamayacağı inancını taşıyorum.

Bugüne kadar, sokak çocuklarıyla ilgili yapılan tüm çalışmalar göstermektedir ki, çocuğu sokağa iten etmenlerin hepsinin temelinde çocuk, aile ve toplum arasındaki sevgi, şefkat ve dayanışma eksikliği veyahut da yokluğu yatmaktadır.

Dünyada, özellikle sanayi devrimiyle başlayan ferdiyetçilikle beraber, sokak çocukları sorunu da başgöstermiştir. Toplumsal dayanışma ve insanî hassasiyetlerin kaybolmadığı, dejenerasyona uğramadığı yoksul ülkelerde sokak çocukları sorunu yok denilecek kadar az iken, gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde bu sorunun yoğunluk kazanması, bizi bu düşünceye itmektedir. Ayrıca, sosyal destek sağlayacak güçlü kurumların yer aldığı, ekonomik gelişmişliklerini tamamlamış ülkelerde de, her şeye rağmen sokak çocuklarının olması, bizi, maddî boyutun biraz ötesine bakmaya zorlamaktadır.

Sokak çocukları sorununun çözümü, toplumun bilinçlenerek, bu soruna sahip çıkmasına bağlıdır. Toplumun bu çocukları sahiplenmediği, sorunu görmezden geldiği ve sorunun çözümüne şefkat ekseninde yaklaşmadığı bir yerde çözüm üretilemez. Bu durumda, toplumun sokak çocuklarına bakışı büyük önem kazanmaktadır. Son yıllarda, toplumda, şefkat merkezli çözüm yollarına destek olma bilinci uyandırılmaya çalışılsa da, çoğunluk, bu çocukları, uzak durulması gereken yaratıklar olarak görmeye devam etmektedir. Yer yer şiddet uygulayarak, sokak çocuklarını ıslah veya yok etmeye çalışanları da üzüntüyle görmekteyiz.

Yine, sokak çocuklarını, yaşının rolünü yaşayamayan, başka bir deyişle oyun oynama, okula gitme, akşam, evinde anne, baba ve kardeşleriyle birlikte olma gibi doğal gereksinimlerinin karşılanamadığı bir ortam olan sokakta yaşayan ve her türlü tehlike ve istismara açık bir ortamda yaşayan, gelecekte suça atılma riski yüksek olan çocuklar olarak tanımlayabiliriz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Sarıçam.

AHMET GÖKHAN SARIÇAM (Devamla) - Bu tanımlamadan da anlaşılacağı gibi, çocuğun yaşının gereklerini yaşayamamasından başlayan, aile ortamının getirdiği sevgi, güven, dayanışma ve diğer değerlerden yoksun yetişmesiyle devam eden ve sokak gibi her türlü tehlikenin potansiyel olarak var olduğu bir ortamda küçük yaşta korumasız olarak bunlara maruz kalabilmesiyle devam eden bir zincirden bahsediyoruz. Bugüne kadar yaşananlar da göstermektedir ki, normal bir çocukta, dehşet içinde konu edebileceğimiz tiner kullanma, hırsızlık yapma, cinsel ilişkilerin yaşanması gibi problemler, bu çocuklar için yaşamın bir parçası olmuştur. Bu çocukların sokakta yaşamlarını sürdürmelerinin ya çete mensubu olma ya da kendilerini cinsel meta olarak satmalarıyla sonuçlandığı gözönüne alınırsa, bu problemin çözümünde gecikilen her anın sonuçta yaratacağı faturanın yüksekliğini de anlamak mümkün olacaktır.

Bu acı tablolarla karşılaşılmaması ve sokak çocukları sorununun çözümü için kurumlar ellerinden geleni yapıyor ve yapacaklardır; ama, bunun yanında, aileleri bakabilecekleri ve koruyabilecekleri kadar çocuk yapmaları konusunda bilinçlendirecek, onlara sosyal destek ve yardım sağlayacak sivil toplum örgütlerinin oluşması konusunda da toplumumuzun şefkat ve hassasiyet göstermesi önem arz etmektedir.

Şu an sokakta yaşayan çocukların sokak ortamında her türlü ihmal ve istismara karşı korunmalarını sağlamak, hepimizin öncelikli görevi olmalıdır. Bu çocukların sokak ortamından çekilerek aile ya da bir kurumda bakım ortamına alınmasına, onların eğitime veya vasıflı çalışma ortamlarına yönlendirilmesine ağırlık verilmeli ve çalışılmalıdır; ancak, çocukların ailelerinden uzaklaşmasına ve sokağa düşmesine neden olan etmenlerle mücadele, hepsinden önce gelen, maddî-manevî maliyeti çok daha düşük, önleyici ve etkili bir çalışmadır. Unutmayalım ki, geriden gelen geç kalmış bir hizmet, hiçbir zaman zamanında verilen hizmet kadar olumlu sonuç vermez.

Sokak çocuklarını sokağa iten etmenlerin başında sevgi ve şefkatsizliğin geldiğini, bunun, Yüce Meclisimiz ve Yüce Milletimiz tarafından çok iyi algılandığını bilmeme rağmen, bu konunun "şefkat" boyutunun altını bir kez daha çizmek üzere söz almış bulunuyorum.

Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Sarıçam.

Sayın milletvekilleri, güncel bir konuyla ilgili olarak, yerinden çok kısa bir açıklama yapmak isteyen, Ensar Öğüt Beye söz vereceğim.

Buyurun Sayın Öğüt.

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) - Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Efendim, iki gün önce Ardahan'da büyük bir sel felaketi yaşandı. Öncelikle, buradan, Ardahanlı hemşerilerime geçmiş olsun diyor; ölenlere rahmet, kalanlara da başsağlığı diliyorum.

Efendim, 2003 Temmuz ayında Kura Nehrinin taşmasıyla Ardahan'da bir felaket yaşandı, köprüler yıkıldı. Daha bunun yaraları sarılmadan, iki gün önce de, 29-30 Mayısta, Ardahan Merkez Kaptanpaşa Mahallesinde, Alabalık Deresinin taşmasıyla, 100'e yakın ev hasar gördü, 1 ev yıkıldı; ancak, onun dışında, Ardahan merkeze bağlı 23 köy çok büyük hasar gördü. Köylerdeki evler kerpiçten yapıldığı için, şiddetli yağan yağmurlar o toprak evlerde yaşayanları çok zor durumda bıraktı; toprak evlerin bir kısmı çöktü, insanlar şu anda dışarıda; birkısım ahırlar da çöktü, hayvanlar dışarıda. Ahırlarda çok hayvan telef oldu. Zaten, hayvancılıkla geçinen insanlar; hakikaten, mağdur oldular.

Merkez Çamlıçatak Köyümüzde, 40 yaşında bir anne ve 4 yaşındaki kızı olmak üzere 2 kişi vefat etti. Bununla ilgili, ben, yetkililerden rica ediyorum; Ardahan'a, hemen, acilen bir yardım yapılsın ve Ardahan afet bölgesi kapsamına alınsın; çünkü, Ardahan'ın köyleri genelde toprak evlerden oluşmaktadır. Toprak da şiddetli yağmurlara dayanmadığı için çökmektedir.

Ben, Afet İşleri Genel Müdürünü aradım, Sayın Bakana da bilgi verdim; ayrıca, Kızılay Genel Başkanını aradım. Şu anda, Tunçoluk Köyünün bazı ahırlarında ve aşağı yukarı her köyde 5'er 10'ar hayvan telef olmuş durumdadır. Buralarda, derhal hasar tespitleri yapılarak, oradaki insanlara hayvan verilmesini, evlerinin ve ahırlarının çatı sistemiyle yapılmasını öneriyorum.

Ben, Kızılay Genel Başkanıyla da görüştüm. Kızılay Genel Başkanı da hemen harekete geçti. Eğer, çadır gerekiyorsa, çadır göndereceğini söylediler. Bu anlamda, hakikaten, zor durumda olan bölgemiz, halen, kışı atlatmış değil. Buradaki köylerimizden Tepesu, Kocaköy, Yaylacık, Küçüksütlüce, Büyüksütlüce, Alagöz, Gölgeli, Taşlıdere, Samanbeyli, Kuşuçmaz, Ölçek, (Hoçuvan) Hasköy, Tunçoluk, Otbiçen, Lehimli, Binbaşar, Bayramoğlu, Yayla Karakolu, Hacıali, Beşiktaş, Dağcı, Çalabaş, Çobanlı Köylerinde 10'ar 15'er ev yıkılmış, ahırların tamamı yıkılmış, hayvanlar perişan durumdadır. Bu nedenle...

BAŞKAN - Sayın Öğüt, lütfen, son cümlelerinizi alabilir miyim; yani, konu anlaşılmıştır. Lütfen...

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) - Toparlıyorum, toparlıyorum...

BAŞKAN -  "Toparlıyorum" değil, lütfen, son cümlenizi alayım, sözünü kesmeyeyim; lütfen efendim, lütfen...

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) - Hemen bitiriyorum.

Yollarımızı sel götürdüğü için, köprüler de yıkılmıştır; şu anda köylere ulaşılamıyor. Ben, Sayın Başbakan Yardımcımızdan da rica ediyorum, istirham ediyorum, acilen, bir talimat verilsin, Ardahan'ın köylerinin yolları ve köprüleri yapılsın, oradaki insanların da yaraları sarılsın.

Hepinize teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Öğüt.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) - Sayın Başkanım, yerimden kısa bir açıklama yapabilir miyim.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Bakan.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) - Sayın Başkanım, çok teşekkür ederim.

Milletvekili arkadaşımız Sayın Ensar Öğüt, Ardahan'da meydana gelen sel felaketi sebebiyle oradaki durumla ilgili bir değerlendirme yaptı. Dün, Bakanlar Kurulumuzun önemli gündem maddelerinden bir tanesi de, işte, bu sel felaketi, dondan dolayı yaşanan zarar ve tabiî afetlerden zarar gören çiftçilerimizin durumları olmuştu. Dün, Bakanlar Kurulu toplantımızda, üç bakan arkadaşımızdan oluşan (Tarım ve Köyişleri Bakanımız, Maliye Bakanımız ve Sanayi ve Ticaret Bakanımız) bir komisyon kuruldu. Bu hafta içerisinde, felaketlere uğrayan bu illerimizde hasar tespitlerini kısa sürede yaptırarak "Hükümet olarak bu vatandaşlarımızın yaralarını nasıl saracağız" sorusunun cevabını arayacaklar. Bakanlar Kurulu olarak gündemimizdedir. Üç arkadaşımız bu konuyla ilgili görevlendirilmiştir. Çok kısa sürede, felakete uğrayan vatandaşlarımızın hizmetine koşulacaktır.

Bu münasebetle, Ardahan'da bu sel felaketini yaşayan vatandaşlarımıza da geçmiş olsun dileklerimizi bilvesile ifade ediyorum.  Hükümet olarak konunun üzerindeyiz.

Sayın Öğüt'e de ilgisi ve hassasiyeti sebebiyle teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Biz de, ölenlere Allah'tan rahmet, kalanlara başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz.

Sayın milletvekilleri, Başkanlığın Genel Kurula diğer sunuşları vardır.

Cumhurbaşkanlığının bir tezkeresi vardır; okutup bilgilerinize sunacağım.

Kâtip Üyemizin sunumunu oturduğu yerden yapmasını oylarınıza arz ediyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Tezkereyi okutuyorum:

B) TEZKERELER VE ÖNERGELER

1. - Yükseköğretim Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında 5171 sayılı Kanunun, bazı maddelerinin bir kez daha görüşülmek üzere, geri gönderildiğine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi (3/575)

                                        28.5.2004

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi: 13.5.2004 günlü, A.01.0.GNS.0.10.00.02-5562-18845 sayılı yazınız.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca 13.5.2004 gününde kabul edilen 5171 sayılı "Yükseköğretim Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun" incelenmiştir:

1- İncelenen Yasanın, 1 inci maddesiyle değiştirilen 2547 sayılı Yükseköğretim Yasasının 6 ncı maddesinde,

"Yükseköğretim Kurulu; tüm yükseköğretimi düzenleyen, yükseköğretim kurumlarının kendi aralarında ve Millî Eğitim Bakanlığı ve diğer ilgili kuruluşlarla olan ilişkilerinde koordinasyonu sağlayan, yükseköğretim kurumlarının faaliyetlerine yön veren, bu Kanunla kendisine verilen görev ve yetkiler çerçevesinde, özerkliğe ve kamu tüzelkişiliğine sahip yükseköğretim üst kuruluşudur.

Yükseköğretim Kuruluna; Yükseköğretim Denetleme Kurulu, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi ile gerekli planlama, araştırma, geliştirme, değerlendirme, bütçe, yatırım ve koordinasyon faaliyetleriyle ilgili birimler bağlıdır.

Yükseköğretim Kurulu,

a) Cumhurbaşkanınca rektörlük veya öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış ya da yapmakta olan profesörlere öncelik verilmek suretiyle doğrudan seçilen beş,

b) Bakanlar Kurulunca seçilen  beş,

c) Üniversitelerarası Kurulca profesörler arasından seçilen beş,

d) Genelkurmay Başkanlığınca seçilen bir,

Üyeden oluşur. (b), (c) ve (d) bentlerine göre seçilenlerin üyelikleri Cumhurbaşkanının onayı ile kesinleşir. Bu bentlerde belirtilenlerin seçimleri bir ay içinde, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmayanların yerine yeni adayların seçimleri ise iki hafta içinde yapılmadığı takdirde, Cumhurbaşkanınca doğrudan atama yapılır.

(b), (c) ve (d) bentlerinde belirtilen üyelerin seçimleri, ilgili makam ya da kurumun kontenjanındaki üyenin üyelik süresinin bitimi tarihinden bir ay önce, süresinden önce boşalma olması halinde ise en geç bir ay içinde tamamlanır ve seçilen üyeler onay için Cumhurbaşkanına sunulur.

İlk toplantısını en yaşlı üyenin başkanlığında yapan Kurul, üyeleri arasından bir başkan seçer. Başkan, Kurul üyeleri arasından bir başkanvekili seçer. Diğer başkanvekili Kurul üyeleri arasından, Kurul tarafından seçilir. Başkan ve Kurul üyelerinin görev süresi dört yıldır. Kurulun başkan ve üyeleri daimi statüde görev yapar.

Başkan, Kurulun ita amiridir ve Kurulu temsil eder. Başkan, bulunmadığı durumlarda, kendisine vekâlet etmek üzere başkanvekillerinden birini görevlendirir. Başkan, Kurula karşı sorumlu olup, Kurul kararlarının uygulanmasını sağlar.

Kurul, üyelerinin en az üçte 2'sinin katılımıyla toplanır ve katılanların salt çoğunluğuyla karar alır. Millî Eğitim Bakanı Yükseköğretim Kurulu toplantılarına katılabilir ve katıldığı toplantılara başkanlık eder. Yükseköğretim Kurulu, üyelerinin salt çoğunluğunun isteğiyle olağanüstü toplanabilir.

Üyeler, Yükseköğretim Kurulu Başkanı tarafından verilecek istisnaî görevler dışında hiçbir kamu kuruluşu veya özel kuruluşta ücretli ya da ücretsiz çalışamaz. Bir yıl içerisinde yıllık izin, hastalık ve mazeret izinleri hariç bir ay hizmete devam etmeyen üyeler görevinden ayrılmış sayılır.

Kurul Başkan ve üyelerinin ücretleri, birinci derecenin son kademesindeki profesörlerden rektörlüğe atananlara ödenen aylık (ek gösterge dahil), taban aylığı, makam tazminatı, temsil tazminatı ve üniversite ödeneği ile idarî görev ödeneği toplamının brüt tutarının iki katını geçmemek üzere Bakanlar Kurulunca tespit edilir. Kurul üyelerine (özel veya kamu kurumlarınca telif hakları kapsamında ödenenler hariç) ayrıca herhangi bir ücret ödenmez. Kurulda görev alan kamu personelinin her türlü özlük hakları saklı kalır ve kurumlarından aylıksız izinli sayılır.

Kurul, çalışmalarında verimlilik sağlamak amacıyla kendi içinde komisyonlar oluşturabilir.

Yükseköğretim Kurulunun çalışma usul ve esasları Yükseköğretim Kurulunca çıkarılan yönetmelikle düzenlenir."

Denilerek, Yükseköğretim Kurulunun oluşumu yeniden düzenlenmektedir.

a- Maddenin üçüncü fıkrasının (b) bendinde, Yükseköğretim Kurulunun beş üyesinin Bakanlar Kurulunca seçileceği belirtilmiş; ancak, bu beş üyenin hangi nitelikleri taşıyacağına ilişkin herhangi bir kurala yer verilmemiştir.

Böylece, Bakanlar Kurulu, Yükseköğretim Kuruluna üye seçme konusunda mutlak bir takdir yetkisiyle donatılmıştır.

Oysa, Anayasanın 131 inci maddesinin ikinci fıkrasında,

"Yükseköğretim Kurulu, üniversiteler ve Bakanlar Kurulunca seçilen ve sayıları, nitelikleri, seçilme usulleri kanunla belirlenen adaylar arasından rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörlere öncelik vermek sureti ile Cumhurbaşkanınca atanan üyeler ve Cumhurbaşkanınca doğrudan doğruya seçilen üyelerden kurulur."

Denilerek, Bakanlar Kurulunca, Yükseköğretim Kuruluna seçilecek adayların rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörler arasından olması öncelikli nitelik olarak belirtilmiş, diğer niteliklerin yasayla düzenlenmesi öngörülmüştür.

Nitekim, yürürlükteki düzenlemede, kendisine, üst düzeydeki devlet görevlileri ya da emeklileri arasından Yükseköğretim Kuruluna üye seçme yetkisi tanınan Bakanlar Kurulunun bu yetkisi, seçeceği kişilerin mesleklerinde "temayüz etmiş" olmaları koşuluna bağlanmış; ayrıca, yargıç ve savcı sınıfından olanların seçiminde ise, Bakanlığın ve kendilerinin "muvafakatlarının" alınması zorunlu kılınmıştır.

İncelenen yasada Bakanlar Kurulunca Yükseköğretim Kuruluna seçilecek üye adayları için hiçbir nitelik öngörülmemiş olması Anayasanın 131 inci maddesiyle bağdaşmamaktadır.

Öte yandan, akademik yaşamı planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma etkinliklerini yönlendirmek gibi önemli görevleri bulunan Yükseköğretim Kuruluna seçilecek kişilerde kimi niteliklerin bulunması ve bunların yasayla belirlenmesi zorunludur.

Yükseköğretim Kurulu üyesi olmak için hiçbir nitelik aranmayan ve dolayısıyla, görevin gerektirdiği asgarî nitelikleri taşımayan, hatta, kamu görevlisi bile olmayan kişilerin politik yaklaşımlarla bu göreve atanmalarının olanaklı kılınmasının sakıncaları açıktır.

Bu nedenle, Yükseköğretim Kurulu üyeliğine, Bakanlar Kurulunca yapılacak üye seçiminde herhangi bir ölçütün getirilmemiş olmasında kamu yararı da bulunmamaktadır.

b- Maddenin üçüncü fıkrasının (d) bendinde, Yükseköğretim Kuruluna Genelkurmay Başkanlığınca da bir üye seçilmesi öngörülmüştür.

Anayasanın 131 inci maddesinin ikinci fıkrasında 7.5.2004 günlü, 5170 sayılı Yasayla yapılan değişiklikle, Yükseköğretim Kuruluna Genelkurmay Başkanlığınca üye seçilmesine ilişkin kural Anayasadan çıkarılmıştır. Söz konusu değişiklik 22.5.2004 günlü, 25469 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Anayasanın 131 inci maddesinin yürürlükteki kuralına göre, Yükseköğretim Kuruluna, ancak, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve üniversitelerce üye seçilmesi olanaklıdır.

Bu durumda, incelenen yasanın, 2547 sayılı Yasanın 6 ncı maddesini değiştiren 1 inci maddesiyle, Yükseköğretim Kurulunun oluşumunda Genelkurmay Başkanlığınca da bir üye seçileceğinin öngörülmüş olması, Anayasanın, yasaların Anayasaya aykırı olamayacağına ilişkin 11 inci maddesine açık aykırılık oluşturmaktadır.

2- İncelenen yasanın,

- 5 inci maddesiyle değiştirilen 2547 sayılı Yasanın 45 inci maddesinin (a) bendinde,

"a. Yükseköğretim kurumlarına, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezinin yapacağı sınavla girilir. Bu sınava temel teşkil etmek üzere, Millî Eğitim Bakanlığı genel ortaöğretim ve meslekî-teknik ortaöğretim kurumlarının program/alan/kol/bölümlerini; sözel, eşit ağırlık ve sayısal olmak üzere üç grupta toplar. Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı da yükseköğretim programlarını; sözel, eşit ağırlık ve sayısal olmak üzere üç puan türünde gruplandırır ve hangi ortaöğretim program/alan/kol/bölümünün hangi yükseköğretim programına karşılık geldiğini bu suretle ilişkilendirir. Adayların ortaöğretimdeki başarıları; Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından geliştirilecek bir yöntemle ortaöğretim başarı puanı olarak hesaplanır ve bu puan yükseköğretim kurumlarına girişteki öğrenci seçme sınavı puanlarına eklenir. Herhangi bir genel veya meslekî teknik ortaöğretim kurumu mezunu, öğrenci seçme sınavında ortaöğretimdeki kendi program/alan/kol/bölümünü tercih ederse, hesaplanacak olan ortaöğretim başarı puanı (0,80) katsayısıyla çarpılır. Ortaöğretimdeki program/alan/kol/bölümü sözel olan öğrenciler eşit ağırlığa dayalı bir yükseköğretim programını tercih ederse ortaöğretim başarı puanı (0,60) katsayısıyla, sayısala dayalı bir yükseköğretim programını tercih ederse (0,45) katsayısıyla çarpılır. Ortaöğretimdeki program/alan/kol/bölümü eşit ağırlık olan öğrenciler sözel ağırlığa dayalı bir yükseköğretim programını tercih ederse ortaöğretim başarı puanı (0,45) katsayısıyla, sayısala dayalı bir yükseköğretim programını tercih ederse (0,60) katsayısıyla çarpılır. Ortaöğretimdeki program/alan/kol/bölümü sayısal olan öğrenciler eşit ağırlığa dayalı bir yükseköğretim programını tercih ederse ortaöğretim başarı puanı (0,60) katsayısıyla, sözele dayalı bir yükseköğretim programını tercih ederse (0,45) katsayısıyla çarpılır. Dil sınavı ve puan türüyle bu adayların yerleştirilmesine ilişkin esaslar ise Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenir.

Sınav soruları, yükseköğretime girişteki puan türleri dikkate alınmak suretiyle genel ortaöğretimin tüm müfredatı gözetilerek hazırlanır.

Yükseköğretim kurumlarına girişle ilgili diğer usul ve esaslar, Millî Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulunca birlikte çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir."

7 nci maddesiyle 2547 sayılı Yasaya eklenen geçici 53 üncü maddesinde de,

"2004 öğrenci seçme sınavına mahsus olmak üzere kılavuzda alanları bakımından ortak olarak belirtilen yükseköğretim programlarına girişte ortaöğretim başarı puanı (0,80) katsayısıyla çarpılır.

2004 yılında birinci fıkradaki haktan yararlananlar ile 2003-2004 öğretim yılında aynı şartları taşıyan lise 2 nci sınıfta olan öğrenciler, 2005 yılında girecekleri öğrenci seçme sınavında aynı haktan yararlanırlar"

denilmektedir.

A- 2547 sayılı Yasanın 45 inci maddesinin (a) bendinde incelenen Yasanın 5 inci maddesiyle yapılan düzenlemeyle, yükseköğretime girişte uygulanan sistemin değiştirilmesi öngörülmekte, aynı yasaya, incelenen yasanın 7 nci maddesiyle eklenen geçici 53 üncü maddede de, 2004 ve 2005 yıllarında yapılacak uygulamaya ilişkin düzenleme getirilmektedir.

a-2547 sayılı Yasanın "Yükseköğretime giriş" başlığını taşıyan 45 inci maddesinin (a) bendinin yürürlükteki metnine göre, öğrenciler yükseköğretim kurumlarına, ilkeleri Yükseköğretim Kurulunca belirlenen sınavla girebilmektedirler.

1999 yılına kadar iki aşamalı olarak uygulanan giriş savanları, her iki aşama sınavlarının sonuçları ile elde edilen başarı arasında sıkı bir bağ bulunduğunun belirlenmesi üzerine ve Yükseköğretim Kurulu kararıyla tek aşamalı duruma getirilmiştir. Yine aynı kararla, sözel, sayısal ve  eşit ağırlıklı ortaöğretim başarı puanlarının hesaplanmasında farklı katsayı uygulamasına geçilmiştir.

Sınav sonuçlarının değerlendirilmesinde, adayların ortaöğretimdeki başarıları dikkate alınmakta; Yükseköğretim Kurulunun uygun göreceği ilkeler çerçevesinde hesaplanacak ortaöğretim başarı puanı, ekpuan olarak giriş sınav puanına eklenmektedir.

Ortaöğretim başarı puanının hesaplanmasında, ortaöğretimdeki alanlarla ilgili yükseköğretim programlarına yerleştirme yapılırken daha yüksek katsayı uygulanmaktadır.

Ayrıca, meslekî  ve teknik ortaöğretimi özendirmek için bir mesleğe yönelik program uygulayan liseleri bitirenlere, aynı alandaki yükseköğrenimi seçmeleri durumunda ekpuan uygulaması getirilmiştir.

Puanların hesaplanmasında uygulanan katsayıları ve "aynı alan"daki yükseköğrenim programlarını saptama yetkisi Yükseköğretim Kurulunundur.

İncelenen Yasanın 5 inci maddesiyle, Yükseköğretim Kurulunun,

-Ortaöğretim başarı puanının hesaplama yöntemini belirleme yetkisi kaldırılarak katsayılara yasa metninde yer verilmekte,

-Ortaöğretim kurumuyla "aynı alan" içinde sayılacak yükseköğretim  programlarını belirleme yetkisi kaldırılarak, bu yetki, Millî Eğitim Bakanlığının ortaöğretim kurumlarını  sınıflandırma konusunda yapacağı saptamayla "bağlı yetkiye"dönüştürülmektedir.

Çünkü, daha önce yalnızca ortaöğretim kurumlarının program/alan/kol/ bölümlerini belirleme yetkisine sahip olan Millî Eğitim Bakanlığına, yapılan düzenlemeyle, yükseköğretimdeki gruplandırmaya esas olacak biçimde, bu program alan/kol/bölümlerin sözel, sayısal ya da eşit ağırlıklı alanlardan hangisine gireceğini belirleme yetkisi de verilmektedir.

Oysa "sözel", "sayısal" ve "eşit ağırlıklı" gibi terimler, herhangi bir ortaöğretim kurumunun alan/bölüm/kol programını nitelendirmeyip, yükseköğretime giriş sınavında adayın bilgi ve yeteneğini tam ve doğru ölçmek için kullanılan araçların adıdır.

İncelenen yasayla getirilen düzenlemede, tersi olması gerekirken, yükseköğretim ortaöğretime göre biçimlendirilmeye ve yönlendirilmeye çalışılmaktadır.

Bunun nedeninin de, meslekî teknik ortaöğretim kurumlarını, bu bağlamda özellikle imam-hatip liselerini bitirenlerin kendi alanları dışında bir yükseköğretim programına girmek istemeleri durumunda, aynı gruptaki genel liselerle eşit katsayıdan yararlandırılmalarının sağlanması olduğu açıktır.

Böylece, gençlerin imam-hatip liselerine yönlenmelerinin özendirilmesi amaçlanmaktadır.

b- Ülkemizde eğitim ve istihdamla ilgili sorunların büyümesinin nedeni, meslekî teknik ortaöğretim yerine, yalnızca yükseköğretime hazırlayan genel ortaöğretime ağırlık verilmesidir.

Çağdaş ülkelerde, ortaöğretim içindeki meslekî teknik ortaöğretim kurumlarının oranı yüzde 65, liselerin oranı ise yüzde 35 iken, ülkemizde bunun tam tersi geçerlidir.

Oysa, meslekî teknikeğitim, sanayi ve ticaret sektörünün can damarıdır. Gelişmiş birçok ülkede yüzde 50'lerin üzerinde payı olan meslek yüksekokullarının ülkemizde yükseköğretim içindeki payı, alınan önlemlere karşın çok düşüktür. Bu kadar düşük meslekî teknikeğitim oran ve sayılarıyla Türk sanayiinin gelişmesinin güç olduğu, gelişmiş ülkelerin sanayileriyle rekabet edilmesinin tek yolunun sayıca ve nitelikçe üstün ara işgücünün yetiştirilmesinden geçtiği tartışmasız kabul edilmesi gereken bir gerçektir.

Bu nedenle, alınacak önlemlerle meslekî tekniköğretimin her yönden niteliğinin artırılması ve mezunlarına istihdam olanaklarının yaratılması, böylece öğrencilerin bu okulları tercih etmeleri ve alanlarında yükseköğrenim yapmaları konusunda özendirilmeleri gerekirken, bu tür liseleri bitirenlerin kendi alanları dışındaki yükseköğretim kurumlarına yönlendirilmeleri, ülke kaynaklarının israf edilmesi, yükseköğretim kurumlarının verimsizliğe ve başarısızlığa itilmesi gibi kamu yararıyla bağdaştırılamayacak sonuçlar yaratacak niteliktedir.

Türk eğitim sisteminde meslekî tekniköğretimin geri planda bırakılması, bu okullardaki eğitim-öğretimin kalitesini de olumsuz yönde etkilemektedir.

Genel ortaöğretim kurumlarıyla karşılaştırıldığında, meslekî teknikeğitim veren ortaöğretim kurumlarında, edebiyat, tarih, coğrafya, matematik, biyoloji, fizik, kimya, felsefe gibi temel kültür derslerinin yeterli düzeyde verilmediği görülmektedir.

Ortaöğretimde yeterli temel eğitimi alamayan öğrencilerin kendi alanları dışındaki yükseköğretim programlarına girmeleri akademik öğretimde nitelik yitimine yol açmaktadır.

Ayrıca, katsayının eşitlenmesi, hiçbir meslekî öğrenimi bulunmayan ve tek çıkış yolu yükseköğretim görmek olan genel ortaöğretim kurumunu bitiren gençler yönünden de haksızlık yaratmaktadır.

Öte yandan, meslekî teknik ortaöğretim, genel ortaöğretime oranla çok daha pahalı bir eğitimdir. Her bir meslek lisesi öğrencisi için, genel lise öğrencisine oranla yaklaşık 6 kat daha fazla kaynak kullanılmaktadır.

Sanayi sektörüne ara eleman sağlanması amacıyla oluşturulan meslekî teknik liseleri bitirenlerin, bu amaca yönlendirilmeyip, üniversiteye girmelerinin özendirilmesi, kaynak israfı ve üniversite öğretim kalitesinin düşmesinden başka bir sonuç yaratmamaktadır.

Bu nedenle, yapılan düzenlemede, her yasanın genel amacı olması gereken "kamu yararına uygunluk" bulunmamaktadır.

c- "Meslekî teknik ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin farklı katsayı uygulaması sonucu haksızlığa uğradıkları" savı gerçeği yansıtmamaktadır.

Çünkü, bir kez, meslekî teknik ortaöğretimi bitirenler, kendi alanlarında bir yükseköğretim programını tercih ettiklerinde büyük avantaja sahiptir.

İkinci olarak, meslekî teknik ortaöğretimi bitirenlerin, kendi alanları dışındaki yükseköğretim programlarında okumaları kesinlikle engellenmemiştir. Başarılı öğrencilerin alandışı yükseköğretim programlarını kazanmaları ve bu programlarda öğretim görmeleri olanaklıdır. Nitekim, uygulamada bunun pek çok örneği görülmektedir.

Üçüncü olarak, meslekî teknik ortaöğretimi bitirenler, sınavda başarısız olmaları ve istemeleri durumunda, bitirdikleri programın devamı niteliğinde ya da buna en yakın meslek yüksekokullarına ya da Açıköğretim Fakültesi önlisans programlarına sınavsız yerleştirilebilmektedir.

Dördüncü olarak, sınavsız geçişle meslek yüksekokuluna yerleşen öğrencilerin, bu okulları bitirdikten sonra dikey geçiş sınavıyla yine aynı alanda lisans programlarında okuma olanakları bulunmaktadır.

Beşinci olarak, meslekî teknik ortaöğretimi bitirenlerin, hiçbir yükseköğretim programında okuyamasalar bile, kendilerine ortaöğretim kurumlarının kazandırdığı mesleklerinde çalışma olanakları vardır.

Altıncı olarak, eşit katsayı uygulaması, asıl adaletsizliği, imam-hatip lisesini bitirenler ile diğer meslekî teknik liseleri bitirenler arasında yaratmaktadır. Ortaöğretimde görülen derslerin program ve yoğunluğu arasındaki fark, sınavlarda meslekî teknik lise mezunları yönünden haksızlığa neden olmaktadır.

Son olarak, Yükseköğretim Kurulunun, 1999 yılından başlayarak yükseköğretim kurumlarına öğrenci seçme ve yerleştirmede uygulanacak esasların belirlenmesine, bir başka anlatımla, farklı katsayı uygulanmasına ilişkin 30.7.1998 günlü, 98.8.90 sayılı kararının, haksızlık ve eşitsizlik yarattığı gerekçesiyle iptali istemiyle açılan davaların tümü Danıştay 8. Dairesince reddedilmiş; bu kararlar, yapılan temyiz incelemesi sonucunda Danıştay İdarî Dava Daireleri Genel Kurulunca onanmıştır.

Yukarıda açıklanan gerekçeler, farklı katsayı uygulamasının haksızlığa neden olmadığını, tam tersine, adaletli bir düzen kurduğunu göstermektedir.

Üstelik, incelenen Yasanın gerekçesinde yer verilen, farklı katsayı uygulaması ve alanları dışındaki yükseköğretim programlarına katılmalarının zorlaştırılması nedeniyle meslek okullarına ilginin azaldığı yolundaki sav da gerçeği yansıtmamaktadır.

Millî Eğitim Bakanlığı verilerine göre, yıllar itibariyle meslekî teknik liseler ile imam-hatip liselerindeki öğrenci sayıları aşağıdaki gibidir.

 

Öğretim Yılı

Meslek Liseleri

İmam Hatip Liseleri

 

1998-1999

-

192 786

 

1999-2000

-

134 224

 

2000-2001

902 715

95 718

 

2001-2002

947 358

77 389

 

2002-2003

981 224

71 100

Yukarıdaki veriler incelendiğinde açıkça görüleceği gibi, farklı katsayı uygulaması nedeniyle meslekî teknik ortaöğretim kurumlarının öğrenci sayıları azalmamış, tersine artmıştır. Azalma yalnızca imam-hatip liselerinde olmuştur.

İncelenen yasanın gerçek amacı da, imam-hatip lisesini bitirenlerin alanları dışındaki yükseköğretim programlarına girişlerini kolaylaştırmak ve imam-hatip liselerini yeniden çekici duruma getirerek bu okulların öğrenci sayısını daha da artırmaktır. Oysa, bu okullarda bugün bile gereksinimden çok fazla sayıda öğrenci bulunduğu bilinen bir gerçektir.

Millî Eğitim Bakanlığı verileri, 2003 yılı itibariyle, Türkiye'de 536 imam-hatip lisesinin bulunduğunu, bu liselerde 105 000 öğrencinin okuduğunu göstermektedir. Yıllık imam-hatip gereksinmesinin 5 000 olmasına karşılık, bu liseleri bitirenlerin sayısı 25 000'i bulmaktadır. Yapılan araştırmalardan , 2003 yılı itibariyle imam-hatip lisesini bitirenlerin sayısının 511 000'i aştığı anlaşılmaktadır

Bu sayılar, eğitim düzeninde yaratılan çarpıklığı ve ülke kaynaklarındaki önemli israfı, başka bir yoruma gerek bırakmayacak biçimde ortaya koymaktadır.

d- İncelenen Yasanın katsayıları belirleyen 5 inci maddesinin gerekçesinde,

"Anayasanın 130 uncu maddesinin dokuzuncu fıkrasındaki yükseköğretime girişin kanunla düzenlenmesine dair amir hüküm gereğince, yükseköğretime giriş yeniden düzenlenmiştir.

Bu düzenlemeyle, yükseköğretime girişte görülen birtakım eşitsizliklerin giderilmesi ve haksız uygulamaların önlenmesi amaçlanmış, genel lise ve meslekî ve teknik lise mezunları ile fen ve anadolu liseleri arasındaki farklı katsayı uygulamalarının giderilmesi amaçlanmıştır."

denilmektedir.

Oysa, Anayasanın 130 uncu maddesinin dokuzuncu fıkrasındaki "yükseköğretime giriş" anlatımı, yetkili organı belirlemeye değil, hangi koşulları taşıyan öğrencilerin yükseköğretime girebileceğinin yasayla belirlenmesine yönelik bir anlatımdır. Yükseköğretime giriş ilkelerinin belirlenmesi bir ortaöğretim etkinliği değildir. Okutacağı öğrencinin bilgi düzeyini, yeteneklerini çeşitli yöntemlerle saptayarak en uygun öğrenim birimine yerleştirmek Anayasayla Yükseköğretim Kuruluna verilmiş bir yetki ve görevdir.

Öte yandan, ülkenin, öğrenim çağındaki gençlerinin bilgi ve yeteneklerine göre ve ülke gereksinimleri de gözönünde tutularak uygun alanlara yönlendirilmeleri, ülkenin geleceği ve gelecekteki ekonomik, kültürel, sosyal gelişmesini çok yakından ilgilendirdiği, bu gelişme ve kalkınmayı derinden etkileyeceği için iktidarların siyasal tercih ve değerlendirmelerine bırakılmayacak kadar önemlidir.

Anayasanın 130 uncu maddesi uyarınca, üniversiteye giriş esasları ve koşullarını belirleme yetkisinin yükseköğretim organlarının bilimsel değerlendirmelerine bırakılması gerekmektedir.

Başka bir anlatımla, Anayasanın 130 uncu maddesine göre, üniversiteye girişin yasayla düzenlenecek olması, yasa koyucunun, Anayasanın 130 ve 131 inci maddelerindeki diğer kuralları ve bu konuda yükseköğretim organlarının yetkilendirildiğini gözardı ederek dilediğince düzenleme yapabileceği, bu yetkiyi başka organlara bırakabileceği anlamına gelmemektedir.

Nitekim, Anayasanın 131 inci maddesinde, "yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek" görev ve yetkisi Yükseköğretim Kuruluna verilmiştir.

Bu bağlamda, hangi ortaöğretim programlarını bitirenlerin yükseköğretimin hangi programlarına, hangi ölçütler kullanılarak girebileceği, Yükseköğretim Kuruluna tanınan bir yetkidir. Ölçütlerden biri olan ortaöğretim başarı puanı uygulamasıyla, adayların ortaöğretimdeki öğretimleri sırasında okudukları derslerden olanaklar ölçüsünde yararlanarak iyi not almaları özendirilirken, aynı zamanda, ortaöğretimdeki ders programının gereği gibi kavranması ve bilgi birikiminin sağlanmasıyla adayların yükseköğretimdeki öğrenimlerinin kolaylaştırılması, böylece öğretimin kalitesinin artırılması amaçlanmaktadır.

Bu nedenlerle, incelenen Yasanın 5 inci maddesinin, Anayasanın 130 ve 131 inci maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmaktadır.

e- İmam-hatip lisesini bitirenlerin kendi alanları dışındaki yükseköğretim programlarında okuyabilmelerine olanak sağlayan düzenlemenin Anayasadaki laiklik ilkesi yönünden de incelenmesi gerekmektedir.

Anayasanın 130 uncu maddesinde, üniversitelerin kuruluş amacının, çağdaş eğitim ve öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde ulusun ve ülkenin gereksinimine uygun insan yetiştirmek olduğu belirtilmiştir.

Anayasanın 42 nci maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında ise, eğitim ve öğretimin, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı, bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim kurumları açılamayacağı belirtilerek, laiklik ilkesine uygun eğitim ve öğretim öngörülmüş, eğitim ve öğretim özgürlüğünün Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmayacağı vurgulanmıştır. 42 nci maddenin amacı, kapsamlı ve nitelikli öğretim programlarıyla toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmaktır.

Devletin eğitim ve öğretimdeki gözetim ve denetim görevi, laiklik ilkesine aykırı etkinlik ve öğretim yapılmasına izin verilmemesi görevini de kapsamaktadır. Eğitim ve öğretimde böylesine önemli yer tutan laiklik ilkesinin anayasal içeriğinin irdelenmesinde yarar bulunmaktadır.

aa - Anayasanın 1 inci maddesinde, Türkiye Devletinin bir cumhuriyet olduğu belirtilmiş; 2 nci maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin, başlangıçta yer verilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu vurgulanmış; 4 üncü maddesinde de, 1 ve 2 nci maddelerdeki "cumhuriyet"in ve "cumhuriyetin nitelikleri"nin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin önerilemeyeceği belirtilmiştir.

Böylece, Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinden olan laiklik, anayasal içeriğiyle güvence altına alınmıştır.

Anayasanın 176 ncı maddesine göre, Başlangıç Bölümü, Anayasa metnine dahildir. Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içeren Başlangıç Bölümü, maddelerin amacını ve yönünü belirten bir kaynaktır. Madde gerekçesinde de, Başlangıç Bölümünün Anayasanın diğer kurallarıyla eşdeğer olduğu vurgulanmıştır.

Anayasanın Başlangıç Bölümünde,

Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasanın, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda anlaşılması, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanması gerektiği,

-Hiçbir etkinliğin Atatürk ilke ve devrimleri karşısında koruma göremeyeceği,

-Laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı,

belirtilmiştir. Böylece, cumhuriyetin niteliklerinin en önemlisi ve diğer niteliklerinin temeli olan laiklik, Anayasaya yön veren ilkeler arasındaki yerini almış ve anayasal tanımını bulmuştur.

Bu tanıma göre laiklik, dinin, sosyal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını önleyen temel ilkedir. Bu işlevine uygun olarak Anayasanın 24 üncü maddesinde de,

-Devletin, sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağı,

-Dinin ya da din duygularının yahut dince kutsal sayılan şeylerin, siyasal ya da kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla kötüye kullanılamayacağı,

açık biçimde kurala bağlanmıştır.

Anayasanın 13 üncü maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin laik cumhuriyetin gereklerine uygun olarak yasayla sınırlanabileceği; 14 üncü maddesinde de, Anayasada yer verilen hak ve özgürlüklerin laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan etkinlikler biçiminde kullanılamayacağı belirtilmiştir.

Böylece, temel hak ve özgürlüklerin laik cumhuriyeti zedeleyecek biçimde kötüye kullanılması önlenmiş, gerekirse laik cumhuriyeti korumak için temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması kabul edilmiştir.

bb- Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi, coğrafî yönden tekil devlet yapısını; yönetsel yönden laik, demokratik, sosyal, hukuk devletini; siyasal yönden tam bağımsızlık ilkesini; ekonomik, sosyal, kültürel ve sanatsal yönden de çağdaş bir Türkiye'yi hedeflemektedir.

Atatürk devriminin amacı, aydınlanma çağını yakalamak ve Türk toplumunu çağdaşlaştırmaktır. Bu amaç, Anayasanın Başlangıcında "çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak", 174 üncü maddesinde de "çağdaş uygarlık düzeyini aşmak" biçiminde anlatımını bulmuştur.

Devrimin temeli, amacına bağlı olarak laiklik ilkesidir. Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyetini oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır. Anayasada benimsenen laiklik ilkesinin, yukarıda belirtilen amaç bağlamında değerlendirilmesi ve yorumlanması zorunludur.

Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi, laiklik, ülkelerin içinde bulunduğu tarihsel, siyasal, toplumsal koşullara ve her dinin bünyesinin gerektirdiği isterlere bağlı olarak ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir.

Bu farklılığa bağlı olarak, her ülkenin laiklik anlayışı o ülkenin anayasasına yansımıştır. Türkiye için özellik taşıyan laiklik de Anayasada benimsenen ve korunan içerikte bir ilkedir.

Laiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullardan ve her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullar ile özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların laiklik anlayışına yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır. Dini ve din anlayışı tümüyle farklı ülkelerde laiklik uygulamasının, aynı anlam ve düzeyde benimsenmesi beklenemez.

Anayasa Mahkemesinin 1961 ve 1982 Anayasaları dönemlerinde verdiği çeşitli kararlarında, laikliğin hukuksal, sosyal, siyasal tanımları ve ulusal değeri geniş biçimde ele alınıp özenle korunması gereken bir ilke olduğu vurgulanmıştır. Bu kararlara göre, laiklik ilkesi, şu öğeleri içermektedir:

-Din, devlet işlerinde egemen olamaz.

-Din, bireylerin manevî yaşamına ilişkin olan inanç bölümündeki yerinde, sınırsız özgürlük tanınarak anayasal güvenceye alınmıştır.

-Dinin, bireyin manevî yaşamını aşarak, toplumsal yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkilemesine izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir; dinin kötüye kullanılması ve sömürülmesi yasaklanabilir.

-Devlete, kamu düzeninin koruyucusu sıfatıyla, dinsel hak ve özgürlükler üzerinde denetim yetkisi tanınmıştır.

Bu tanım, devlete, dinsel hak ve özgürlükler üzerinde denetim yetkisi tanırken, devrimlerin, dinin toplumsal görevlerinden sıyrılıp, vicdanlara bırakılması doğrultusundaki amacına koşut bir anlam içermektedir.

Buna göre, Atatürk devrimlerinin hareket noktasında laiklik ilkesi yatmakta ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturmaktadır. Laiklikten verilecek en küçük ödün, Atatürk devrimlerini yörüngesinden saptırarak yok olması sonucunu doğurabilecektir.

Laiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığıyla gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir.

Anayasa, bireyin inanç alanında kaldığı sürece din ve inanç olgusuna sınırsız bir özgürlük tanımakta, buna karşın toplumsal yaşamı etkilediğinde, açığa vurulduğunda kamu düzenini koruma amacıyla bu özgürlük sınırlanabilmektedir. Bu bağlamda, devlet, dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini önleyecek önlemleri alacaktır.

Genel olarak laikliğin din işleri ile dünya işlerinin ayrılması anlamına geldiği söylenmektedir. Bu, laikliğin dar ve klasik tanımıdır. Bununla anlatılmak istenen, yalnızca devlet içinde din ve dünya işleriyle ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal yaşamın, eğitimin, aile, ekonomi ve hukuk alanlarının din kurallarından arındırılarak, zamana, yaşamın gereklerine göre saptanmasıdır.

Laiklik ilkesi, din ve mezhep ayrılıklarını bireyin özel yaşam alanına sokarak siyaset dışında tutmayı amaçlamıştır. Böylece, din siyasallaşmaktan kurtarılmış, yönetim aracı olmaktan çıkarılmış, gerçek saygın ve kutsal yerinde tutularak, bireylerin vicdanına bırakılmıştır.

Laiklik, Türkiye Cumhuriyetinde "ümmet"ten "ulus"a geçmenin itici gücü olmuştur; kişileri ve toplum kesimlerini birbirine güvenle bağlayan, uluslaşmayı, ulusal birliği ve ulusal dayanışmayı sağlayan ve güçlendiren içeriktedir.

Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi, gücünü laiklikten almakta, demokrasi, her şeyden önce laikliğe dayanmaktadır; çünkü, demokrasinin iki önemli öğesi olan özgürlük ve eşitlik, ancak dinsel zorlamaların olmadığı laik toplumlarda gerçekleşebilmektedir.

Laiklik, tüm özgürlüklerin, bu bağlamda, din ve inanç özgürlüğünün de güvencesidir; çünkü, yalnız laik düzende, insanlar, inanıp inanmamakta, din seçiminde ya da dinsel uygulamalarda özgürdürler.

cc - Anayasanın 174 üncü maddesinde, Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacı güden devrim yasaları tek tek sayılarak anayasal güvenceye alınmıştır.

Bu yasalar, maddede de belirtildiği gibi, laiklik ilkesiyle doğrudan ilgili bulunmakta, cumhuriyetimizin laik niteliğini somutlaştırmakta ve ona içerik kazandırmaktadır. Bu nedenle, Anayasanın 174 üncü maddesi, Başlangıcı ile 2 nci ve 24 üncü maddelerinden ayrı düşünülemez ve onları tamamlayıcı niteliktedir.

Ayrıca, 174 üncü maddede yer verilen ve cumhuriyetin kuruluş yıllarında yeni rejimi oluşturmak amacıyla çıkarılan yasaların "inkılap yasaları" olarak anılmaları, bu yasaların, Türk devrimi ve Atatürk ilkelerinin gerçekleşme aracı olduğunu göstermektedir.

Bundan da anlaşılmaktadır ki, laiklik, tüm anayasal kurallara egemen bir ilkedir. 

Anayasa koyucu, Atatürk devrimlerinin temel felsefesinin önemini, devrim yasalarını, 174 üncü maddesiyle korumaya alarak vurgulamak istemiştir. Gerçekten, 1982 Anayasanın "İnkılap kanunlarının korunması" başlıklı 174 üncü maddesinin gerekçesinde,

 "Atatürk inkılaplarının, Atatürk'ün amaç olarak gösterdiği Batı uygarlık düzeyine varıştaki önemleri tartışılmayacak kadar açıktır. Türk Milleti, bu inkılapların bilincine varmış ve onlarla ilgili değerlendirmelerini, etrafında toplandığı fikirler nüvesine katmıştır.

Ancak, zaman zaman, Atatürk inkılaplarının anlamını kavrayamayanların belirdikleri görüldüğünden, inkılapları Anayasanın himayesine alan 1961 Anayasasındaki hükmün yeni Anayasada korunması yerinde görülmüştür"

denilerek, devrimlerin Anayasanın korunmasına alındığı belirtilmiştir.

dd- Ülkemizde laik öğretime geçiş, Anayasanın 174 üncü maddesiyle korumaya alınan 3 Mart 1924 günlü, 430 sayılı Öğretim Birliği Yasasıyla gerçekleştirilmiştir. Bu Yasayla,

- Türkiye'deki tüm okullar, Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmış,

- Şeriye ve Evkaf Bakanlığı ile vakıflarca yönetilen medreseler ve dinî eğitim veren okullar kapatılmış,

- Diyanet uzmanları yetiştirmek üzere ilahiyat fakülteleri, imam ve hatip gibi din hizmetlerini yürüteceklerin yetiştirilmesi amacıyla okullar açılması için Millî Eğitim Bakanlığına görev ve yetki verilmiştir.

Öğretimbirliği ilkesinin amacı, akla ve bilime dayalı programlarla çağdaş uygarlık hedefine yönlendirilmiş yurttaşlar yaratmaktır.

İkili öğretim, yani bir yanda akla ve bilime, öte yanda dinsel öğretiye dayalı öğretim toplumda ikiliğe yol açacak kaos ve karmaşa yaratacaktır. Bunun çağdaşlaşma hedefine ve ulusal birliğe zararı açıktır.

Öğretim Birliği Yasasının gerekçesinde,

"Bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında ulusun düşünce ve duygu bütünlüğünü sağlamak için öğrenim birliği en doğru, en bilimsel ve her yerde yararı ve olumluluğu görülmüş bir ilkedir. 1839 Gülhane Fermanından sonra açılan Kutlu Düzenleme (Tanzimatı Hayriye) döneminde öğretim birliğine başlanmak istenmişse de, bunda başarılı olunamamış ve tam tersine bu alanda bir ikilik yaratılmıştır. Bu ikilik eğitim ve öğretim açısından birçok olumsuz sonuç yaratmıştır. Bir ulus bireyleri, ancak bir eğitim görebilir. Bir ülkede iki türlü eğitim, iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu, düşünce ve dayanışma birliği amaçlarını tümüyle yok eder. Yasa önerimizin kabulü durumunda, Türkiye Cumhuriyetindeki her çeşit eğitim-öğretim kurumlarının bağlanacakları tek yer Eğitim Bakanlığı olacaktır. Cumhuriyetin kültür politikasından ve kültürümüzü duygu ve düşünce birliği içinde ilerletmekte görevli olan Eğitim Bakanlığı, müspet ve bütünleşmiş bir eğitim politikası uygulayacaktır."

denilerek, öğretimbirliği ilkesinin önemi vurgulanmış ve temeli atılmıştır. Öğretimbirliği ilkesi, laik eğitimin vazgeçilmez koşulu olarak laiklik ilkesinin önemli alanlarından birini oluşturmaktadır.

Öğretimbirliği Yasasında, imam-hatip yetiştirecek okulların kurulmasının öngörülmesinin amacı, din kültürünü bilimsel ortamda edinmiş, aydın, toplumu batıl inançtan kurtarabilecek din adamları yetiştirmektir.

 Bu amaç, imam-hatip liselerinin imamlık, hatiplik ve Kur'an kursu öğreticiliği gibi alanlardaki dinî hizmetleri yerine getirmek amacıyla, öğrencileri bu mesleğe hazırlayıcı programlar çerçevesinde eğitim ve öğretim verilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

ee- 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Yasasının 32 nci maddesinde, öğretimbirliği ilkesine uygun olarak, imam-hatip liseleri, imamlık, hatiplik ve Kur'an kursu öğreticiliği gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli elemanları yetiştirmek üzere, Millî Eğitim Bakanlığınca açılan, ortaöğretim sistemi içindeki öğretim kurumları olarak tanımlanmıştır.

Madde gerekçesinde,

"İmam-hatip okulları, imamlık ve hatiplik gibi din hizmetlerinin ifasıyla görevli kimseleri yetiştirmek üzere açılan okullardır. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu, amaçları dolayısıyla din öğretimine mecburî dersler arasında geniş ölçüde yer ve önem verilen bu okulların, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 'ayrı mektepler' olarak açılmasını amirdir.

Tevhidi Tedrisat Kanunu, Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden bir konu olarak, Anayasanın 153 üncü maddesinde (1961 Anayasası) yer almış bulunmaktadır.

Bu defa 31 inci madde (32 nci madde olarak yasalaştı) Tevhidi Tedrisat Kanununun ilgili maddesi hükmünü yerine getirmek, imam-hatip okullarının millî eğitim sistemi içindeki yerini açıklamak ve 8 yıllık temel eğitime dayalı ve meslek icabı yalnız erkek öğrencilere mahsus ayrı meslek okulları olduğunu belirtmek amacıyla getirilmiştir. İmam-hatip okullarını bitirenler, bugün olduğu gibi, kendi alanlarında yükseköğrenime geçebileceklerdir"

denilmektedir.

Gerekçeden de açıkça anlaşılabileceği gibi, bu okullar, yalnızca dinadamı yetiştirilmesi için erkek öğrencilerin öğretim görmeleri ve bunların da ortaöğretim sonrasında kendi alanlarında yükseköğrenime devam edebilmeleri amacıyla kurulmuştur.

Yapılan incelemeler, sonraki düzenleme ve uygulamalarla imam-hatip liselerinin amacından saptırıldığını göstermektedir. Geçen zaman içinde, imamhatip liseleri, genel liselere alternatif öğretim kurumları durumuna getirilmiş, ikili eğitim-öğretim sistemi yaratılarak eğitim birliği ve laiklik ilkesine aykırı düşecek önemli uygulamalar yapılmıştır.

İmam-hatip liseleri, ülkenin dinadamı gereksinimini karşılamak amacıyla kurulduklarına göre, bu liselerin hem okul hem öğrenci sayısı olarak ülke gereksiniminin gerektirdiği düzeyde tutulması öğretimbirliği ve laiklik ilkelerine uygun düşecektir.

ff- Türk millî eğitiminin genel amacı, Türk Ulusunun tüm bireylerini, Atatürk ilke ve devrimlerine ve Anayasada anlatımını bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Anayasanın başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları yaşamında uygulayan yurttaşlar olarak yetiştirmektir.

Yasa koyucu, kişiler yönünden hak, devlet yönünden ödev olan öğrenim ve öğretim hakkını düzenlerken, toplumun gereksinim duyduğu insangücünün yetiştirilmesi, böylece, toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmanın sağlanması gibi hususları gözetmek zorundadır.

Türkiye'de laikliğin, siyasal, toplumsal ve ekonomik gelişmelere ve bu gelişmelere öncülük edecek eğitim seferberliğine dayalı olarak yerleştirilmesi öngörülmüştür.

Eğitimin siyasal ve toplumsal bilinçlenme ile bu bilinçlenmeye öncülük yapabilmesi için öğretimbirliği ilkesine bağlı kalınması zorunludur. Tersi durumda, öğretimbirliği ilkesi uyarınca kapatılan okulların yerine yenileri açılmış olacaktır.

Bunun dışına çıkılarak, imam-hatip liselerinin genel lise statüsüne yükseltilmesi ya da bu liseleri bitirenlerin genel liseleri bitirenler gibi yükseköğretim hakkından yararlanmasının sağlanması, eğitimin laikleşmesini amaçlayan öğretimbirliği ilkesiyle, laiklik ilkesiyle, demokratik, laik, eşitlikçi, adil, işlevsel ve bilimsel temellere dayalı eğitim anlayışıyla, kısaca Anayasanın Atatürk ilke ve devrimlerini temel alan ruhuyla bağdaşmamaktadır.

B- 2547 sayılı Yasanın 45 inci maddesinin incelenen yasanın 5 inci maddesiyle değiştirilen (a) fıkrasının son bendinde, yükseköğretim kurumlarına girişle ilgili diğer usul ve esasların, Millî Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulunca birlikte çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği kurala bağlanmıştır.

Anayasanın 131 inci maddesinde, yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek ve denetlemek amacı ile Yükseköğretim Kurulu kurulacağı belirtilmiştir.

Bu kuraldaki Yükseköğretim Kurulunun kuruluş amacının öğeleri, aynı zamanda Kurulun görev ve yetki alanını da belirlemektedir. Buna göre, yükseköğretimin planlanması, düzenlenmesi, yönetilmesi ve denetlenmesi yetkisi Yükseköğretim Kuruluna verilmiştir. Bu yetki, yükseköğretim alanının düzenlenmesine ilişkin yönetsel düzenleyici işlemleri de kapsamaktadır.

Oysa, incelenen yasanın yukarıda belirtilen kuralında, yükseköğretim kurumlarına girişle ilgili diğer usul ve esasların bir yönetmelikle düzenlenmesi ve bu yönetmeliğin Millî Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulunca birlikte çıkarılması öngörülmektedir.

Böylece, yükseköğretim alanında yapılacak bir yönetmelikte Yükseköğretim Kurulu yanında Millî Eğitim Bakanlığı da eşdüzeyde yetkili kılınmaktadır ki, bu durum Anayasanın 131 inci maddesiyle bağdaşmamaktadır.

3- İncelenen yasanın 6 ncı maddesiyle 2547 sayılı Yasaya eklenen "Özel statülü devlet üniversitelerine atama" başlıklı  ek 30 uncu maddede,

"İkili uluslararası anlaşmalarla kurulan özel statülü devlet üniversitelerinin mütevelli heyet başkan ve üyeleri ile denetleme kurulu üyeleri Millî Eğitim Bakanlığının önerisi üzerine müşterek kararname ile atanır"

denilmektedir.

Uluslararası sözleşmelerle kurulan ve mezunları Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerini bitirenlerle aynı haklara sahip olan iki özel statülü devlet üniversitesi bulunmaktadır. Bunlar, Kazakistan'daki Hoca Ahmet Yesevî Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi ile Kırgızistan'daki Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesidir.

Her iki üniversiteye ilişkin uluslararası sözleşmeler ve bunların ayrılmaz parçası olan tüzükler, yöntemine uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası hukuk metinleridir.

Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Tüzüğünün 4 üncü maddesinde, mütevelli heyetinin, Üniversitenin genel yönetimini sağlamak amacıyla ortak işletme-ortak yönetim ilkesinden hareketle, iki ülkenin atayacağı sekiz kişiden oluşacağı; heyet başkanı ve üç üyenin Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince ortak kararnameyle atanacağı; ortak kararnamelerin Türkiye Cumhuriyeti Yükseköğretim Yürütme Kurulunun önerisi üzerine Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığınca hazırlanacağı belirtilmiştir.

Aynı Tüzüğün 6 ncı maddesinde de, denetleme kurulu üyelerinin taraf hükümetlerce mütevelli heyet atama yöntemiyle belirleneceği kurala bağlanmıştır.

İncelenen yasanın 6 ncı maddesiyle 2547 sayılı Yasaya eklenen ek 30 uncu maddede, ikili uluslararası sözleşmelerle kurulan özel statülü devlet üniversitesinin mütevelli heyet başkan ve üyeleri ile denetleme kurulu üyelerinin atama yönteminin değiştirilmesi öngörülmektedir.

Yapılan düzenlemede, Yükseköğretim Kurulu aradan çıkarılarak, mütevelli heyet başkan ve üyeleri ile denetleme kurulu üyelerinin, Millî Eğitim Bakanlığının önerisi üzerine ortak kararnameyle atanmaları kurala bağlanmaktadır.

Bu durumda, uluslararası sözleşme eki tüzük ile incelenen yasanın 6 ncı maddesiyle getirilen ek 30 uncu madde kuralları çelişmektedir.

Anayasanın 90 ıncı maddesinin son fıkrasında, yöntemine göre yürürlüğe konulan uluslararası sözleşmelerin yasa hükmünde olduğu belirtilmiştir.

Adı geçen üniversitelere ilişkin ikili uluslararası sözleşmeler, yöntemine uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası metinlerdir. Uluslararası sözleşmelerin eki olan tüzükler ise, hiç kuşku yok ki bu alanı düzenleyen özel hukuksal işlemlerdir.

Yasa kurallarının çatışması durumunda "sonraki tarihli yasa" ilkesi uygulanabilir ise de, devletlerarası ilişkilerde geçerli olan "ahde vefa" ilkesi uyarınca bunun doğru olmayacağı açıktır.

Ayrıca, Anayasanın 131 inci maddesinde, yükseköğretimi planlama, düzenleme, yönetme ve denetleme görev ve yetkisi Yükseköğretim Kuruluna verildiğine göre, ikili uluslararası sözleşmelerle de kurulmuş olsa, bir yükseköğretim kurumunun mütevelli heyet başkan ve üyeleri ile denetleme kurulu üyelerinin atanmasında Yükseköğretim Kurulunun devreden çıkarılması uygun görülmemektedir.

4- İncelenen yasanın 7 nci maddesiyle 2547 sayılı Yasaya eklenen geçici 50 nci maddede,

"Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte; Yükseköğretim Genel Kurulu ve Yükseköğretim Yürütme Kurulu Başkan ve üyelerinin görevleri sona erer, ancak bu kişiler yeni Yükseköğretim Kurulu Başkan ve üyeleri göreve başlayıncaya kadar görevlerine devam eder. Görevi bu şekilde sona eren Yürütme Kurulu Başkan ve üyeleri yeni bir kadroya atanıncaya kadar, eski kadrolarına ait aylık, ekgösterge ve her türlü zam ve tazminatlar ile diğer malî haklarını almaya devam eder. Bunların atandıkları yeni kadroların aylık, ekgösterge, her türlü zam ve tazminatlar ile diğer malî hakları toplamının net tutarının, önceki kadrolarına bağlı olarak en son ayda almakta oldukları aylık, ekgösterge, her türlü zam ve tazminatları ile diğer malî hakları toplamının net tutarından az olması halinde, aradaki fark giderilinceye kadar atandıkları kadrolarda kaldıkları sürece herhangi bir kesintiye tabi tutulmaksızın tazminat olarak ödenir. Ancak bu madde uyarınca yapılacak ödemenin süresi, bu maddeye göre görevi sona erenlerin Yükseköğretim Genel Kurulu ve Yükseköğretim Yürütme Kurulu Başkan ve üyeliğinde tamamlayamadıkları süreleri aşamaz."

denilmektedir.

Görüldüğü gibi, 2547 sayılı Yasaya eklenen geçici 50 nci maddeyle, yasanın yürürlüğe girdiği günde Yükseköğretim Genel Kurulu ve Yükseköğretim Yürütme Kurulu Başkan ve üyelerinin görevleri sona erdirilmekte; ancak, bu kişilerin, yeni Yükseköğretim Kurulu Başkan ve üyeleri göreve başlayıncaya kadar görevlerini sürdürmeleri öngörülmektedir.

a- Anayasanın 131 inci maddesinin birinci fıkrasına göre, Yükseköğretim Kurulu, tüm yükseköğretimi düzenleyen ve yükseköğretim kurumlarının etkinliklerine yön veren 2547 sayılı Yasa kuralı uyarınca, özerkliğe ve kamu tüzelkişiliğine sahip bir anayasal kuruluştur.

Yükseköğretim Kurulunun anayasal kuruluş olarak örgütlenmesi, anayasa koyucunun, özerklik ve kamu tüzelkişiliğiyle donattığı yükseköğretim kurumlarına verdiği önemin sonucudur.

Özerklik, belirli sınırlar içinde serbestçe karar alıp, bu kararları uygulayabilmeyi; bir başka deyişle, verilen görev alanı içinde kalmak koşuluyla, diğer yönetsel birimlerin ve siyasal otoritenin karışması olmadan, işleyişine ilişkin kuralları kendisinin düzenleyebilmesini gerektirir.

Bu niteliğiyle özerklik, bu tür kuruluşlarda görev yapan kamu görevlilerinin, karar alma süreçlerinde herhangi bir baskı, telkin ya da tavsiyeyle etki altına alınmalarını engelleyerek, yansız görev yapabilmelerini sağlamakta ve görevden alınma kaygısı taşımadan görevlerini yürütebilecekleri bir hukuksal güven ortamı yaratmaktadır.

Anayasanın 2 nci maddesinde, cumhuriyetin temel nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti "insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, bütün işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlet"tir.

Hukuk devleti ilkesi, hukuk güvenliğinin ve adaletin sağlanmasına yönelik hukuk anlayışını yansıtmaktadır.

"Adalet" ve "hukuk güvenliği" kavramları ile "istikrar" ve "özerklik" arasında sıkı bir bağ bulunmaktadır. Adalet ve hukuk güvenliği, çağdaş kamu yönetimi anlayışında, istikrar olgusunun temel taşlarını oluşturmaktadır.

Hukuk güvenliği, kamu görevlileri yönünden önemli bir güvencedir. Bir anayasal kurumun seçilip atanmış üyeleri söz konusu olduğunda, bu güvence daha da önem kazanmaktadır. Hukuk güvenliği ilkesi, tüm kamu görevlileri için, somut neden olmadan keyfî biçimde işlem yapılmasına engel oluşturmaktadır.

İncelenen Yasa ile 2547 sayılı Yasaya eklenen geçici 50 nci madde, Yükseköğretim Genel Kurulu ile Yükseköğretim Yürütme Kurulunun Başkan ve üyelerinin, bu Yasanın yürürlüğe girdiği günde, görevlerinin sona ereceği kuralını getirmektedir. Madde gerekçesinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisindeki görüşmelerde bu düzenlemenin hangi gereksinimden kaynaklandığı açıklanmamış, gerekçesi somut biçimde ortaya konulmamıştır.

Anayasanın 7 nci maddesinde, yasama yetkisinin Türk Ulusu adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ilişkin olduğu belirtilmiştir. Ancak, yasama organı, yasama etkinliklerinde hukukun evrensel kurallarıyla ve anayasal kurallarla bağlıdır.

Bir anayasal organda, kamu hizmeti sürerken bu hizmeti yürütenlerin görevlerine hiçbir haklı neden olmadan son verilmesi hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturmaktadır.

b- Hukukun bilinen genel ilkesi uyarınca yasalar, genel, nesnel ve soyut olmak zorundadırlar.

Yasaların genelliği ilkesi, özel, güncel ve geçici bir durumu gözetmeyen, belli kişi ya da kişileri hedef almayan, kamu yararına olarak  geleceği düzenleyen, soyut ve nesnel hukuk kurallarının getirilmesini zorunlu kılmaktadır.

İktidar gücünü elinde bulunduranların keyfî ve kişisel kararlarına karşı, yasanın genelliği en etkili koruyucudur. Kişilerin keyfîliğe karşı korunması, ancak önceden düşünülüp oluşturulmuş genel nitelikte yasalarla olanaklıdır.

Kişilerin hukuksal statüsünün güvencesi olarak öngörülen genellik öğesi, bu özelliğiyle "hukuk güvenliği" kapsamında hukuk devletinin temelini oluşturmaktadır.

Hukukun ana ilkelerine dayanmayan, devletin amacı  ve varlık nedeniyle bağdaşmayan ve yalnızca Parlamentodaki çoğunluğun sağladığı oy gücüyle çıkarılan yasalar toplum vicdanında olumsuz etkiler yaratmaktadır. Bu tür yasalar hukukun üstünlüğünü temsil etmemekte ve hukuk devleti işlemi niteliğinde kabul edilmemektedir.

İncelenen yasadaki, mevcut üyelerin statüsüne son veren, bir başka deyişle belli kişileri hedef alan düzenleme, yasaların genelliği ilkesiyle de bağdaşmamakta ve bu yönden de hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturmaktadır.

Yayımlanması yukarıda açıklanan gerekçelerle uygun görülmeyen 5171 sayılı Yükseköğretim Kanunu  ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, 1, 5, 6 ve 7 nci maddelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisince bir kez daha görüşülmesi için, Anayasanın değişik 89 ve 104 üncü maddeleri uyarınca ilişikte geri gönderilmiştir.

                        Ahmet Necdet Sezer

                               Cumhurbaşkanı

(CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Bilgilerinize sunulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutup, bilgilerinize sunacağım.

2. - Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç'ın Almanya'ya yapacağı resmî ziyarete katılacak milletvekillerine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/576)

                                        31.5.2004

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç'ın, Almanya Federal Meclisi Başkanı Wolfgang Thierse'nin davetine icabetle, beraberinde bir parlamento heyetiyle Almanya'ya resmî ziyarette bulunması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında 3620 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi uyarınca, Genel Kurulun 11.11.2003 tarihindeki 16 ncı Birleşiminde kabul edilmiştir.

Anılan kanunun 2 nci maddesi uyarınca, heyetimizi oluşturmak üzere siyasî parti gruplarınca bildirilen isimler Genel Kurulun bilgilerine sunulur.

 

 

 

Bülent Arınç

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi

 

 

 

Başkanı

Heyet Listesi:

 

 

 

Nevzat Pakdil

(Kahramanmaraş)

AKP

 

Ahmet Küçük

(Çanakkale)

CHP

 

Mehmet Daniş

(Çanakkale)

AKP

 

İbrahim Hakkı Aşkar

(Afyon)

AKP

 

Hüseyin Bayındır

(Kırşehir)

CHP

 

BAŞKAN - Bilgilerinize sunulmuştur.

Danışma Kurulunun bir önerisi vardır; okutup, oylarınıza sunacağım.

IV. - ÖNERİLER

A) DANIŞMA KURULU ÖNERİLERİ

1. - Gündemdeki sıralama ile çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesine ilişkin Danışma Kurulu önerisi

Danışma Kurulu Önerisi

No: 80                  Tarihi : 1.6.2004

Daha önce 28.5.2004 tarihli gelen kâğıtlar listesinde yayımlanan ve dağıtılmış bulunan 450, 297, 335 ve 332 sıra sayılı Meclis araştırması komisyonları raporlarının, gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmının 1 inci, 2 nci, 3 üncü, 4 üncü sıralarında yer alması ve görüşmelerinin, Genel Kurulun 1.6.2004 Salı günkü (bugün) birleşiminde yapılması, ayrıca, bu birleşimde "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" ve "Sözlü Sorular" dışındaki diğer denetim konularının görüşülmemesi,

Gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 27 nci sırasında yer alan 447 sıra sayılı kanun tasarısının bu kısmın 5 inci sırasına, 29 uncu sırasında yer alan 449 sıra sayılı kanun teklifinin 6 ncı sırasına, 24 üncü sırasında yer alan 431 sıra sayılı kanun tasarısının 7 nci sırasına, 30 uncu sırasında yer alan 455 sıra sayılı kanun tasarısının 8 inci sırasına, 28 inci sırasında yer alan 448 sıra sayılı kanun tasarısının 9 uncu sırasına alınması ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesi,

2.6.2004 Çarşamba günkü birleşimde, sözlü soruların görüşülmemesi ve çalışma süresinin 431 sıra sayılı kanun tasarısının görüşmelerinin bitimine kadar, 3.6.2004 Perşembe günkü birleşimde de 448 sıra sayılı kanun tasarısının görüşmelerinin bitimine kadar uzatılmasının,

Genel Kurulun onayına sunulması Danışma Kurulunca uygun görülmüştür.

 

 

 

Sadık Yakut

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi

 

 

 

Başkanı V.

 

Sadullah Ergin

 

Haluk Koç

 

Ak Parti Grubu Başkanvekili

 

CHP Grubu Başkanvekili

BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmına geçiyoruz.

Alınan karar gereğince, bu kısmın 1 inci sırasına alınan orman köylülerinin sorunlarının araştırılarak, orman köylerinin kalkındırılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci ve İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca kurulmuş bulunan (10/69,118) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonunun 450 sıra sayılı raporu üzerindeki genel görüşmelere başlıyoruz.

V. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

1. - Çanakkale Milletvekili Ahmet Küçük ve 64 milletvekili ile Edirne Milletvekili Ali Ayağ ve 23 milletvekilinin, orman köylülerinin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve (10/69, 118) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (S. Sayısı : 450)(X)

BAŞKAN - Komisyon?.. Burada.

Hükümet?.. Burada.

                             

(X) 450 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Sayın milletvekilleri, İçtüzüğümüze göre, Meclis Araştırması Komisyonunun Raporu üzerindeki genel görüşmede ilk söz hakkı önerge sahiplerine aittir. Daha sonra, İçtüzüğümüzün 72 nci maddesine göre, siyasî parti grupları adına birer üyeye, şahısları adına iki üyeye söz verilecektir. Ayrıca, istemleri halinde, Komisyon ve Hükümete de söz verilecek; bu suretle, Meclis araştırması komisyonu raporu üzerindeki genel görüşme tamamlanmış olacaktır.

Konuşma süreleri, komisyon, hükümet ve siyasî parti grupları için 20'şer dakika, önerge sahibi ve şahıslar için 10'ar dakikadır.

Komisyon raporu 450 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Rapor üzerinde söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum: Önerge sahibi olarak, Ordu Milletvekili Hamit Taşçı, Tekirdağ Milletvekili Erdoğan Kaplan; gruplar adına, AK Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili Nusret Bayraktar, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Çanakkale Milletvekili Ahmet Küçük; şahısları adına, Sakarya Milletvekili Hasan Ali Çelik, Giresun Milletvekili Mehmet ışık; Komisyon adına, İstanbul Milletvekili Nusret Bayraktar.

Önerge sahipleri adına ilk söz, Ordu Milletvekili Hamit Taşçı'ya ait.

Sayın Taşçı?.. Yok.

İkinci söz, Tekirdağ Milletvekili Sayın Erdoğan Kaplan'a ait.

Buyurun Sayın Kaplan. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

ERDOĞAN KAPLAN (Tekirdağ) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; (10/69,118) esas numaralı orman köylülerinin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu raporu hakkında söz almış bulunmaktayım.

Ülkemiz doğal kaynaklarının en önemlilerinden biri olan ormanlarımız, ülke yüzölçümünün yaklaşık yüzde 26'sını kaplamaktadır. Yenilenebilir bir doğal kaynak olan ormanlardan sürdürülebilir bir yararlanma, sürdürülebilir kalkınmanın olmazsa olmaz koşuludur.

Ormanlar, yüzyıllardır, verim gücünün üstünde ve bilinçsiz yararlanmalar ve olumsuz müdahaleler sonucu büyük bir yıkıma uğramış, kendisinden beklenilen işlevleri yerine getiremez duruma gelmiştir. Yaklaşık yüzde 99'u devletin olan ormanlarımızın yönetimi de devletçe yürütülmektedir; ancak, bugüne değin uygulanagelen ormancılık politikaları, kalkınma ve gelişmenin insan için olduğu yaklaşımını gözardı etmesi sonucu, ormanlarımız, nicelik ve nitelik olarak önemli kayıplara uğramış ve bu kaynağın yenilenebilirliği ile sürdürülebilirliğini tehlikeye sokmuştur. Sonuçta, kaynak, kendisinden beklenilen istemi karşılayamaz duruma gelmiş, orman örtüsünün yok olmasıyla da, büyük kayıplara yol açan erozyon, sel, heyelan gibi doğal afetler ve çölleşme olgusuyla yüz yüze kalmıştır. Kısaca açıklanan bu politikalar sonucu ortaya çıkan olumsuz gelişmeler, öncelikle, yaklaşık 19 000 yerleşim yerinde yaşayan 7 000 000 orman köylüsünü, daha yoksulluk ve yoksunluk içine düşürmüştür. Ormanlarımız, odun üretimi yanında, çeşitli odundışı ürünleriyle, yaşamsal öneme ve çevresel, sosyal, ekonomik ve kültürel işlevleri yerel ve ülkesel boyutta sağlayabilme özelliğine sahiptir. Ayrıca, çok zengin biyolojik çeşitlilik değerleriyle karbon biriktirme görevini yerine getirmektedir.

Orman kaynaklarının yönetimiyle ilgili ana sorunlar arasında, orman sınırları ve dolayısıyla alanlarının yasal olarak saptanması ve olumsuz baskılara karşı korunmasında yetersiz kalınması; orman kaynaklarının korunması ve yönetimiyle ilgili yetki ve sorumlulukların devlet orman örgütünce yüklenilmesi ve ilgili diğer toplum kesimleri ile kurum ve kuruluşların orman kaynaklarının yönetiminin karar ve sorumluluklarına katılmaması; orman kaynaklarından yararlanmada ağırlığın odun üretimine verilmesi, diğer ürün ve hizmetlere yeterli önem ve ağırlığın verilmemesi; toplumun en yoksul kesimleri içinde yer alan ve büyük bölümü ormanlarda aşırı ve uygun olmayan yararlanmalara bağımlı olmak zorunda kalan orman köylülerine devletin, kırsal kalkınma bütünselliği içinde bir yaklaşımda bulunmaması ve sıralanan bu ana sorunların başında, ormancılık örgütlenmesinin bugünkü yapısının yetersiz kalması ve işlevsel olmaması yer almaktadır.

Kısaca, genel yapısından bahsettiğimiz ormanlarımız ve orman köylülerimizin temel sorunlarını başlıklar halinde verdikten sonra, biraz da sorunların çözümlerine değinelim.

Ormancılık politikası oluşumunun dinamik ve kendini yenileyebilen bir süreç olduğu yaklaşımıyla, kararlı, ödün vermeyen tavrıyla devlet, uygulayacağı ormancılık politikalarında, hem yurttaşların hem de gelecek kuşakların orman kaynaklarından yararlanmasında birbirlerinin zararına sonuç doğurmayacak, sürdürülebilir bir orman kaynakları yaklaşımı içinde olmalıdır.

Orman kaynaklarının yönetimine, kırsal yoksulluğu ortadan kaldıracak, kırsal kalkınma bileşenlerinden biri olarak bakılmalı ve kırsal yoksullukla savaşımda uygulanacak projelerde tüm kamu ve demokratik kitle örgütleriyle birlikte kırsal toplum örgütlerinin de katılımı sağlanmalıdır. Kırsal kalkınmanın çokboyutluluğu gözönünde bulundurularak, kaynakların korunması, iyileştirilmesi ve geliştirilmesini önplanda tutan, örneğin, büyük ve küçükbaş hayvancılık, arıcılık, el sanatları, bitkisel tarım ve orman kaynaklarını kullanan, gelir getirici ve iş alanları yaratıcı projeler uygulamaya özen gösterilmelidir. Orman kaynaklarının kullanımında çok amaçlı, çok işlevli, planı tutan yönetim anlayışı benimsenmeli ve böylece, örneğin odun, ot ve yaprak üretimi, av ve yaban hayatı, su ürünleri ve benzeri alanlarda uygulanacak tekniklerle verim artışı sağlanmalıdır. Böyle bir verim artışı, ormancılık sektöründe, girdi bekleyen sektörlerde ekgelir sağlayacaktır. Bu da, kırsal yoksulluğun giderilmesinde etkili olacaktır.

Doğal kaynakların işletilmesi ve korunması önlemlerine ve bakışına katıldığımız, 1982 Anayasasının 169 ve 170 inci maddelerindeki orman alanlarının daraltılmasına olanak veren hükümlerin değiştirilmesi sağlanmalıdır. Bu bağlamda, orman-halk ilişkilerinin bozulmamasına, ormancılık teknik çalışmalarının istenilen boyut ve nitelikte gerçekleştirilmesine, gereksiz hukuksal sürtüşmelerin yaratılmasına yol açan orman sınırlarının belirsizliği sorunu, sosyal, ekonomik, teknik, hukuksal ve benzeri her türlü önlem alınarak çözüme kavuşturulmalı ve orman sınırları kesin olarak belirlenmelidir.

Bütün bu çalışmaların, sonuçta, insanımızın ve özellikle de orman içinde ve bitişiğinde zor koşullar içinde yaşama mücadelesi veren orman köylüsünün yaşam olanaklarının iyileştirilmesini sağlayacağını, olumlu katkıyı artıracağını belirtmeye gerek yoktur.

Orman köylülerinin sorunlarına ilişkin çözümlerin, öncelikle, kırsal yoksulluğun giderilmesine yönelik birleşik kırsal kalkınma projelerinin uygulanmasına bağlı olduğu ve bu sorunların salt ormancılık sektörünün çözebileceği boyutlarda olmadığı açıktır. Sorun, bir kırsal kalkınma projesi bağlamında ele alınarak, çözümlenmeye çalışılmalıdır. Bu kapsamda, köylü örgütlenmesinin özendirilerek yaşama geçirilmesi yanında, yasal, ekonomik ve eğitsel önlemler etkili olarak devreye sokulmalıdır. Orta ve uzun dönemde ve çok amaçlı ormancılık anaplanı yapılmalıdır.

Sayın milletvekilleri, ben, ormancı bir ailenin çocuğuyum; yani, orman memuru değil, ormanda çalışan, işçilik yapan ve odun ticareti yapan bir arkadaşınızım. Orman köylüsünün durumu içler acısıdır. Köylü pazar satışlarında orman köylüsünden orman işletmesi tarafından alınan rüsum bedeli, yani, tezkere bedeli geçen yıl yüzde 50'nin üzerindedir, zam yapılmıştır; bu yıl da aynı artışa devam etmektedir. Rüsum bedelinin çok yüksek olması, çok zor şartlarda yaşamını devam ettiren köylümüzü çok mağdur etmektedir. Enflasyonun yüzde 10 olduğunu, düştüğünü biliyoruz. O zaman, rüsum bedeline de yüzde 10 zam yapalım... Orman köylüsünün en büyük sıkıntısı budur.

Köylü, şu anda, odununu ormandan kaldıramıyor; piyasa yok. Beş yıldan bu yana odun fiyatları aynı; ama, tezkereye, her yıl, düzenli bir şekilde, yüzde 50 zam yapılmaktadır. Bir de, Bulgaristan ve Ukrayna'dan gelen ithal odundan dolayı köylünün odunu para etmiyor. Evine un alamayan, kahvede arkadaşına çay söyleyemeyen orman köylümüze uygulanan bu yüksek fiyatlı rüsum bedeli, bir devlet zulmüdür. Orman köylüsünün rahatlaması için, mutlaka, rüsum bedelinin düşürülmesi gerekmektedir.

Orman Araştırma Komisyonu olarak, bu konularla ilgili kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve temsilcileri değişik zamanlarda dinleyip, birlikte çözüm önerilerini tartışıp, sorunlara kalıcı çözümler ürettik. Ayrıca, komisyon olarak, bölgelere gidilerek, yerinde incelemeler yapıldı. Tespit edilen sorunlar, çözüm önerileriyle beraber, komisyon raporlarına yansıtılmıştır. Umarım ki, çözüm önerileri, bir an önce işlevselliğini kazanır, orman köylümüzün mağduriyeti bu şekilde çözüme kavuşmuş olur.

Hepinize teşekkür eder, Yüce Meclisi saygıyla selamlarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kaplan.

AK Parti Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Nusret Bayraktar; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA NUSRET BAYRAKTAR (İstanbul) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Çanakkale Milletvekili Ahmet Küçük ve 64 arkadaşı ile AK Parti Edirne Milletvekili Ali Ayağ ve 23 arkadaşının ayrı ayrı vermiş oldukları orman köylülerinin sorunlarının araştırılması hususundaki önergeler birleştirilerek bir araştırma komisyonu kurulmuştu. Bu araştırma komisyonunun kısa adı “Orman Köylülerinin Sorunlarını Araştırma” ama, uzun adıysa sadece araştırma değil... Alınması gereken önlemlerin tespiti konusunda bir komisyon kurulmuştu ve bu komisyonla ilgili raporumuzun görüşülmesinde, AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyor; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

(10/118) ve (10/69) esas numaralı önergeler birleştirilerek, (10/69,118) diye adlandırılan komisyon raporunun 450 sıra sayısıyla görüşülmesi bugün gündemimizde.

Komisyonumuzun Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve AK Parti Grubunun hem grup yöneticileri hem de komisyon üyelerinin tam bir mutabakatıyla yapılan merkezî ve yerel çalışmalarının sonuçlarını biraz sonra birlikte tartışmış olacağız. Öncelikle ilgili kamu kurum ve kuruluşlarından, sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşlarından belge ve bilgilerin toplanılması, daha sonra orman köylerinin ve orman köylülerinin sorunlarının tespiti doğrultusunda, Mersin, Muğla, Tekirdağ, Kırklareli, İstanbul, Trabzon, Gümüşhane, Rize, Artvin, Bolu ve Sakarya İllerinin il merkezlerinde, ilçe merkezlerinde ve en uzak köylerinde bizatihi yapılmış olan araştırmalarda, sivil toplum örgütleri, ilgili bölge müdürlükleri, muhtarlar ve orman köylerinde yaşayan köylülerimizden alınan bilgi, belge, duyduklarımız, bildiklerimiz, gördüklerimiz ve yaşadıklarımızın tümü özetlenerek rapor haline getirilmek suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuş bulunmaktadır.

Sözlerimin başında, bir kez daha altını çizerek belirtmek istiyorum ki, Cumhuriyet Halk Partisi ve AK Partinin değerli komisyon üyelerine, başta bu konunun gerçekten duayeni saydığımız, orman camiasında uzun yıllar emek ve hizmet vermiş olan Cumhuriyet Halk Partisi Giresun Milletvekili Mehmet Işık Beye ve komisyonun diğer üyelerine, teşekkürlerimi arz ediyorum; çünkü, komisyon çalışmalarımızın büyük bir bölümü kış kıyamete, buzlu ve karlı zamanlara rastlamış olmasına rağmen, karlı ve buzlu yollarda, sabahın erken saatlerinden gecenin ilerleyen saatlerine kadar, her programlanan, planlanan çalışmayı harfiyen yerine getirmekte azamî hassasiyet, titizlik ve dikkat gösterdiler, ciddî katkı sağladılar. Bu bakımdan, huzurunuzda, hem grubum hem şahsım hem de komisyon başkanı sıfatıyla, bu arkadaşlarımıza, uzman arkadaşlarımıza teşekkürleri bir borç biliyorum.

Konuşmamı iki bölümde özetlemeyi düşünüyorum; birinci bölümde, ormanlarla ilgili teknik bilgileri ve sorunların özünü, ikinci bölümde ise, orman köylülerinin taleplerini ve bu taleplerle ilgili çözüm önerilerimizi sunmak istiyorum.

Birinci bölümde teknik bilgilerden kısaca bahsetmek istiyorum: Kendini yenileyebilen kaynakların başında ormanlar gelmektedir. Ormanlar, sadece yakacak ve yapacak odun kaynağı olarak değer ifade etmezler. Ormanların fonksiyonel değeri, odun değerinin önüne geçmektedir. Ormanların, karbon emisyon fonksiyonu ve oksijen kaynağı olması, rekreatif kullanımı, savunma fonksiyonu, su kaynaklarıyla ilgili fonksiyonları gibi fonksiyonel değerleri vardır. Çevre bilinci geliştikçe fonksiyonel değeri daha da artacaktır. Ülkemizdeki ormanların tamamına yakını devlet mülkiyetindedir. Ormanların işletilmesi, korunması, gençleştirilmesi ve geliştirilmesiyle ilgili görevler kanunla Çevre ve Orman Bakanlığına verilmiştir.

Ormanın, ekoloji, ekonomi, politika, botanik ve buna benzer farklı bilim dallarınca, kendi bakış açıları ve ilgi alanlarına göre birbirinden farklı tanımları yapılabilmektedir. Bu farklı ve bilimsel ormancılık tanımları yanında, yürürlükteki 6831 sayılı Orman Kanununda, orman "tabiî olarak yetişen veya emekle yetiştirilen ağaç ve ağaççık toplulukları yerleriyle birlikte orman sayılır" diye tanımlanmıştır.

Ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik gelişmelerin hızlı olduğu günümüzde orman, ağaç topluluklarının bulunduğu mekân olma yanında, başta odun hammaddesi olmak üzere çok değişik ürünler ve hizmetler üreterek topluma fayda sağlayan, kendi içinde birtakım dengeleri olan, canlı, dinamik ve karmaşık yapıda, karasal ekosistemler içinde en büyük paya sahip olan, çok boyutlu bir sistem ve yenilenebilir özellikte bir doğal kaynaktır. Devamlılık ve istikrarlılık bu sistemin temel özelliğidir.

Orman ekosistemleri, yeryüzündeki sistemlerin en karışık ve ilgi çekici olanıdır. Orman ekosistemlerinin bir noktasına yapılacak olası bir müdahale, tüm sistemde etkisini göstermektedir. Müdahalelerle ortaya çıkan olaylar zincirinin olumlu veyahut olumsuz etkileri, başta orman ekosistemi olmak üzere havzadaki tüm kaynakları etkileyebilmektedir. Bu nedenle, ekosistemi oluşturan elemanlar arasındaki doğal dengenin korunması, orman kaynaklarının varlığının ve dolayısıyla faydalanmanın sürekliliği açısından zorunludur. Orman ekosisteminin bu özelliğini dikkate almayan politikalara göre yapılan ormancılık yönetimi, kaynağın tahribine yol açmaktadır.

Orman ekosistemleri, sürdürülebilir kalkınma sürecinin odak noktasında bulunmaktadırlar. Bu sürecin temel öğesi orman olup, başta odun hammaddesi olmak üzere, diğer bütün üretimler ve faydalar buna bağımlıdır. Sistemde, toprak, meralar, ormaniçi sular, rekreasyon alanları, yaban hayvanları, bitkiler, yeraltı mineralleri ve buna benzer diğer öğeler de yer almaktadır. İşte, sayılan bu öğelerin tümünü birden, orman kaynakları kavramıyla ifade etmek uygun olacaktır.

Şimdi, belki düşünebilirsiniz ki, orman köylülerinin sorunları araştırılırken, ormanla ilgili bilgilerin bu şekilde detaylı verilmesi uygun mu değil mi. Aslında, direkt olarak, orman köylüsü ile Türkiye'nin, hem genel yapımız itibariyle hem orman köylüleri itibariyle, en yakın, ilintili olduğu bölüm orman ve ormancılık olduğu için, başta, orman ve ormancılıkla ilgili olan konuları biraz daha detaylandırmanın faydalı olduğu düşüncesiyle, bu konunun derinliklerine iniyorum. Daha sonra, asıl konunun sorunları ve çözüm önerilerini de birlikte tartışmış olacağız.

Ormancılık, orman kaynaklarına, toplumun refahı doğrultusunda bilinçli müdahale etmektir. Bunu yaparken, toplum taleplerini, ormancılık sektörünün diğer sektörlerle, bölgeyle ve makroekonomik yapıyla olan ilişkilerini, ülke ve sektör kısıtlarını dikkate almak, parasal faydaları diğer faydalarla dengelemek, ekonomik, sosyal ve biyofizik sonuçları farklı olan alternatifler üretmek ve çok ölçütlü karar verme tekniklerini kullanarak aralarından seçim yapmak, çağdaş ormancılık anlayışının gerekleridir.

Ormancılık, doğal şartlara açık bir arazi işletmeciliğidir. Her şeyden önce, toprağa bağlı, yenilenebilen biyolojik bir varlık söz konusu olduğu için, her türlü risk faktörü önem arz etmektedir.

Ormancılıkta, sadece bugünkü nesillerin ihtiyaçlarını karşılamak yeterli değildir; gelecek nesillerin ihtiyaçlarını da bugünden gözetmek gerekir. Bu anlayış, devamlılık ilkesini doğurmuştur.

Sürdürülebilir kalkınmanın temelinde, ekonomi ve ekolojinin birbirini dengeleyecek şekilde uyumlaştırılması yer aldığından ve de ormanlar kara ekosistemleri içerisinde büyük paya sahip olduğundan, sürdürülebilir kalkınmanın yolunun sürdürülebilir ormancılıktan geçtiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle, ormancılıkta kısa vadeli yaklaşımlar yerine, sürdürülebilir yaklaşımların esas alınması zorunludur.

Ülkemizde kişi başına düşen orman alanı 0,31 hektar olup, gelişmiş ülkelere göre düşük bir düzeydedir. Yaklaşık yüzde 25'i ağaçlandırmayla verimli hale getirilmesi mümkün görülen ormanlarımızın, 3 500 000 hektarı, aynı zamanda, ormanüstü ve ormaniçi mera niteliğindedir. Bozuk ve verimsiz karakteri ağır basan ormanlarımız, biyolojik çeşitlilik ve miktar olarak da ülke düzeyinde dengeli dağılım göstermemektedir.

Türkiye'de, ormancılık, ulusal kalkınma planlarına göre, tarım sektörü içinde bir alt sektör olarak yer almaktadır. Ormancılık çalışmalarında en önemli kısıt, insan faktörüdür. Ormanlar, insanlar tarafından, ısınma, ısıtma, satma, kullanma, açma, yerleşme amacıyla yapılan usulsüz kesim ve yakma eylemlerine, ağaçlandırma sahalarında usulsüz otlatmalara tabi tutularak, önemli miktarda tahrip edilmektedir. Ormanlar üzerinde meydana gelen bu tür usulsüz kesme, açma ve yakma faaliyetleri, ekseriyetle ormanların içinde ve bitişiğindeki yerleşim yerlerinde yaşayan insanlar tarafından yapılmaktadır. Orman Kanununda, bu yerleşim birimlerine ormaniçi ve orman bitişiği köy, bu köylerde yaşayanlara da orman köylüsü denilmektedir. Dolayısıyla, orman köylüsünü sosyal, ekonomik ve kültürel yönden geliştirmediğimiz sürece, ormanları tam olarak korumamız mümkün değildir. Bunun için, öncelikle, orman köylüsü korunmalı, korunan orman köylüsüyle azamî işbirliği sağlanarak, ormanlar korunmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; ülkemizin, 2000 yılı nüfus sayımına göre, 7 302'si ormaniçi, 13 128'i orman bitişiği olmak üzere, toplam 20 430 adet orman köyü mevcuttur. Bu köylerde, 7 585 849 orman köylüsü yaşamaktadır. Orman köyleri, ülkemizin en fakir, en çilekeş insanlarını barındırmaktadır. Bu kesimin, devletin her türlü yatırım ve hizmetlerinden en son ve en az payı almakta olduğunu görmekteyiz. Maalesef, Türkiye'de, fert başına millî gelir ortalama 3 000 dolar düzeyinde olmasına rağmen, ormaniçi ve orman kenarı köylerde yaşayan vatandaşlarımızın büyük bir bölümünün, fert başına 50 dolar ile 300 dolar arasında, millî gelirden pay aldığını görüyoruz. Bunu, bizatihi, istatistikî verilerle, yaptığımız araştırmalarda bölge valilerinden ve bölgelerden aldığımız son bilgilerle de teyit etmiş durumdayız.

Orman köyleri, eğitim, ulaşım, sağlık ve haberleşme gibi hizmetlerden yeterince istifade edememekte, sürekli göç vermekte, terk edilen köylerde olduğu gibi, göç edilen kentlerde sorunlar daha da artmaktadır. Bu köylerimizin, arazileri kıt, verimsiz, parçalı ve engebelidir. Arazilerin yüzde 15'i tarıma elverişli olup, yüzde 60'ından fazlasında eğim yüzde 30'un üzerindedir.

2003 yılı sonu itibariyle sağlanan verilere göre, ülkemizin toplam orman alanı 20 763 247 hektardır. Bu miktar, toplam ülke yüzölçümünün yüzde 26,6'sını teşkil etmektedir. Orman alanları içerisinde normal koru ve normal baltalık ormanlar 10 027 568 hektarla, toplam ormanlık alanın yüzde 48,3'ünü, çok bozuk koru ve çok bozuk baltalık ormanlar ise 10 735 679 hektarla, toplam ormanlık alanın yüzde 51,7'sini oluşturmaktadır. Toplam 20 700 000 hektar olan ülkemiz ormanlarının hemen hemen tümü, yani, yüzde 99,98'i devlet ormanıdır. Toplam ülke orman alanlarının yüzde 0,086'sına tekabül eden 277 özel orman ile yüzde 0,017'sine tekabül eden 51 adet hükmî şahsiyeti haiz amme müessesesine ait ormanların toplam alanı 161 933 724 metrekareye ulaşmaktadır.

3116 sayılı Orman Kanunuyla, devlet ormanlarının devlet tarafından, devletten başkasına ait ormanların da devletin denetim ve gözetimi altında işletilmesi hükmü getirilmiş ise de, 1945 yılında çıkarılan 4785 sayılı Kanunla tüm ormanlar devletleştirilmiştir.

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de ormanlar yok edilmekte, ama, ülkemizdeki nedenler ile dünyadaki nedenler tam paralellik göstermemektedir. Dünyada ve ülkemizde genelde açma, kesme, yerleşme, yangın, kar, rüzgâr devriği, böcek tahribatı, asit yağmurları gibi birçok biotik ve abiotik nedenlerle yok edilen ormanlar, Anayasamızın mevcut güvencesine karşın, ülkemizde mülkiyete konu edilmesi için yaratılan nedenlerle de ayrıca tahribata uğratılmaktadır.

Genel hatlarıyla sorunlar ve taleplerin ne olduğunu da özetleyerek diğer konumuza geçeceğiz. Duyduklarımız, bildiklerimiz, öğrendiklerimiz, gidip gördüklerimiz, dinlediklerimiz ve yaşayanlardan da öğrendiklerimize göre, kamu kurum ve kuruluşlarından, sivil toplum örgütlerinden ve de meslek kuruluşlarından merkezde alınan brifinglerin değerlendirilmesi ve komisyonumuzun bizatihi taşrada bir aylık yapmış olduğu araştırmalar, geziler sonucunda illerde yaptığı incelemelerde ormancılık ve orman köylüleriyle ilgili aşağıda özet olarak belirteceğim sorunlar ve talepler tespit edilmiştir.

1. Orman kadastro sorunları:

1937 yılından günümüze kadar farklı tarihlerde orman alanlarının tanımını ve dolayısıyla ormanların sınıflandırılıp güvence altına alınmasını (tahdit ve sonra kadastro) doğrudan veya dolaylı biçimde etkileyen değişiklikler yapılmışsa da, orman-halk ilişkilerinin iyileştirilmesinde, mülkiyet ve kadastro sorunlarının çözülmesi hususunda beklenen sonuçlara ulaşılamamıştır.

Orman kadastrosu sorununun çözümünde yasal değişikliklere öncelik tanınırken, her yasal değişikliğin uygulanması, sorunu daha da karmaşık hale sokmuş ve yeni değişiklikler gündeme gelmiştir.

Daha evvel yılda 1 200 000 hektar olarak belirlenen yıllık kadastrosu tamamlanacak saha hedefi, personel yetersizliği ve çeşitli nedenlerle ancak 500 000 hektar civarında gerçekleştirilebilmektedir. Bu şartlarda kadastro çalışmalarının ancak 12-15 yıl içerisinde bitirilebileceği hesaplanmaktadır. Halen yürürlükte olan mevzuata göre mülkiyet, kadastro ve ormanlarla ilgili sahiplilik ve vasıf tayini konuları;

Anayasamızın 169 uncu ve 170 inci maddeleri,

3402 sayılı Kadastro Kanununun 18/2 nci maddesi,

6831 sayılı Orman Kanununun 1 inci maddesi ve istisna bentleri,

4785 sayılı Devletleştirme Kanunu,

5658 sayılı İade Kanunu,

1744, 2896, 3302, 3373 sayılı Kanunlarla değişik 6831 sayılı Orman Kanununun ilgili maddeleriyle,

İlgili bulunmaktadır.

Bu yasalara rağmen orman-halk ilişkilerinde ortaya çıkan problemler bugüne kadar çözümlenememiştir, hatta, daha da karmaşık hale gelmiştir, devlet-millet barışı yerine, âdeta devlet-millet çatışması haline gelmiştir.

Ormanlarımızın korunabilmesi ve mülkiyet durumunun hukukî yönden güvenliğinin sağlanabilmesi  bakımından orman kadastro çalışmaları büyük önem taşımaktadır. Ormanlarımızın bugüne kadar ancak yüzde 70'ine yakın kısmının kadastrosu tamamlanabilmiştir.

Ülkemizde, tarım, ormancılık, hayvancılık, endüstri gibi çeşitli sektörlerin çalışma alanları, tekniğine ve bilimsel yöntemlere dayanılarak kesin bir biçimde birbirinden ayrılamamış ve arazi kullanımı bir plana bağlanamamıştır. Bu yüzden, bir yandan verimli tarım toprakları yerleşme alanı veya endüstri işletmeleri için kuruluş yeri olarak kullanılmakta, öte yandan da, ormanlardan ve meralardan tarla açılarak tarım alanı kazanılmaya çalışılmaktadır. Maalesef, ülkemizde, yanlış arazi kullanımı sonucunda, toprak erozyonu, seller, taşkınlar ve heyelanlar tehlikeli boyutlara ulaşmakta, can ve mal kayıpları meydana gelmektedir.

İkinci konu, mülkiyet sorunları:

Ülkemizde, devlet orman mülkiyeti 3116 sayılı Yasayla başlamış, 1945 yılında çıkarılan 4785 sayılı Yasayla, ormanların devletleştirilmesinden günümüze kadar mülkiyet sorunları çözülememiştir. Ormanların devlet eliyle korunması amacıyla çıkarılan yasa amacına ulaşmamış, hatta, bazı bölgelerde ormanların aleyhine sonuçlar doğurmuştur. Bu orman sahipleri, yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde, uygun mülk edinme belgeleri (eski tapu) ile vergi kayıtları veyahut uyuşmazlık durumunda mahkeme belgeleriyle birlikte başvurmaları halinde devletleştirme bedelini alabilmekte, bir yıl içerisinde başvuru olmaması durumunda ise, bu haktan tamamen yoksun bırakılmaktadır.

1950 yılında yürürlüğe giren 5658 sayılı Kanunla, 4785 sayılı Kanunla devletleştirilen ormanlardan bazı şartları ihtiva edenlerin sahiplerine iade edilmesi hükmü getirilmiştir; ancak, o zamanki iletişim araçlarının yetersizliğinden dolayı, çok az sayıda orman köylerinde yaşayan insan bu yasalardan zamanında haberdar edilebilmiştir. Orman köylüleri, günümüzde bile, bu yasalardan önemli ölçülerde haberdar değildirler. Çoğunlukla kadastro çalışmaları sırasında halen kullandıkları arazileri...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Bayraktar, şimdi size 1 dakikalık eksüre vereceğim; çünkü, komisyon adına da konuşmanız var. Konuşmanızı tamamlayın, daha sonraki bölümde devam edersiniz.

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) - Sayın Başkan, birinci bölümü bitireyim, komisyon adına yapacağım konuşma süresinden kesersiniz.

BAŞKAN - Şimdi, 1 dakika içerisinde toparlayacak mısınız?

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) - Efendim, 20 dakikalık konuşmaya ne kadar eksüre vermeyi takdir ederseniz, ona bağlıdır.

BAŞKAN - Hayır, ben size şimdi 1 dakika eksüre vereceğim; konuşmanızın bu kısmını toparlayın, konuşmanızın 20 dakikalık kısmına sonra devam edersiniz tekrar.

Buyurun.

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) - Sayın Başkanım, izin verirseniz birinci bölümü bitireceğim, ikinci bölüm daha kısa olacak; dolayısıyla, toplam süreye eşit olacak.

BAŞKAN - O zaman, şöyle; inisiyatif kullanarak sürenizi çalıştıracağım, 20 dakikalık sürenizden keseceğim yalnız.

Buyurun.

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Çoğunlukla kadastro çalışmaları sırasında halen kullandıkları arazileri ellerinden alınınca (örneğin Rize İli Ardeşen İlçesi Işıklı Köyü) 4785 sayılı Yasadan haberdar olmaktadırlar. Nesilden nesile, yıllarca kullanılan bu arazilerde bir ev dahi yapacak tapulu mülke sahip olunmaması nedeniyle, kadastro çalışmalarına bile karşı çıkılabilmektedir. Özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinde kadastro yapılabilen yerlerde ormanların daha da fazla tahrip edildiği de gözlenmektedir. Bu yüzden, ormanların mülkiyet sorunları bugüne kadar bir türlü çözülememiş olup, günümüzde de ormancılığımızın başlıca sorunlarından birini oluşturmaktadır. Daha önce ormanla ilişiği olmayan köyler, şimdi ormanla iliştirilmiş gözükerek mahkemelerde süründüklerinden yakınmaktalar.

2/A ve 2/B alanları ile ilgili sorunlar:

Morfolojik ve topoğrafik yapı itibariyle afete maruz görülen köyler, tüm köylerin yüzde 20 sini teşkil ettiğinden, bu köylere herhangi bir yatırım ve altyapı yapılması ya çok pahalıya mal olmakta ya da tamamen imkânsız bulunmaktadır. Ayrıca, bu arazi yapısı, tarımı ve hayvancılığı da imkânsızlaştırmaktadır. 6831 sayılı Kanunun 13/B maddesine göre bulundukları yerlerde kalkındırılamayacağı anlaşılan köylerin, ormana ve orman toprağına zarar vermemeleri için başka yerlere nakledilmesi öngörülmüştür. Ancak, köy naklinin çok pahalı oluşu ve Türk köylüsünün gelenek ve hayat tarzına uymaması açısından bu konuların da uygun şartlarda yapılamadığı görülmektedir.

6831 sayılı Orman Kanununun 2/A maddesi kapsamına giren ve köy yerleşim alanları olarak düşünülen yerlerin altyapı hizmetleri, (elektrik, yol, içme ve sulama suyu gibi) imar hizmetleri, tarım alanlarının imar ve ihyası için, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğüne para aktarılması gerektiği halde, bugüne kadar bu konuda da kaynak aktarılamamıştır.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; bütün bunlarla birlikte bir de yasal sorunlar var ki, yasal sorunların yanı sıra da, çözümsüzlüğü en çok etkileyen konulardan biri, uygulama esnasındaki yanlışlıklar veyahut aksaklıklardır.

Yerinde kalkındırılamayan orman köylerinin kısmen veya tamamen nakledilerek yerleştirilmesi için orman sınırları dışına çıkarılacak araziler (2/A sahaları) ile orman özelliğini tamamen kaybeden araziler (2/B sahaları) Anayasamızda ve yasalarımızda birlikte ele alınmıştır. Bununla ilgili hükümler 1982 Anayasasının "Ormanların korunması ve geliştirilmesi" başlığı altında 169 uncu maddesinde yer almaktadır.

Madde 169'da aynen şöyle deniliyor:

"Madde 169. - Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi devlete aittir.

Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.

Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz."

Anayasanın bu hükmünün nasıl yerine getirileceği 6831 sayılı Orman Kanununun 2 nci maddesinde düzenlenmiştir ve madde 2'de şöyle deniliyor:

"Madde 2- Orman sayılan yerlerden:

A) Öncelikle orman içindeki köyler halkının kısmen veya tamamen yerleştirilmesi maksadıyla, orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde yarar olduğu tespit edilen yerler ile halen orman rejimi içinde bulunan funda ve makilerle örtülü yerlerden tarım alanlarına dönüştürülmesinde yarar olduğu tespit edilen yerler,

B) 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerlerden; tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık (antepfıstığı, çamfıstığı) gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları,

Orman sınırları dışına çıkarılır.

Orman sınırları dışına çıkarılan bu yerler, devlete ait ise hazine adına, hükmî şahsiyeti haiz amme müesseselerine ait ise bu müesseseler adına, hususî orman ise sahipleri adına orman sınırları dışına çıkarılır. Uygulama kesinleştikten sonra tapuda kesin tashih ve tescil işlemi yapılır.

Bu yerler dışında orman sınırlarında hiçbir suretle daraltma yapılamaz." denilmektedir.

Anayasamızın 169 uncu maddesi ve Orman Kanununun 2 nci maddesine göre orman sınırları dışına çıkarılmış ve çıkarılacak yerlerin nasıl değerlendirileceği yine Anayasamızın 170 inci maddesinde düzenlenmiştir ve madde şöyle diyor:

"Ormanlar içinde veya bitişiğindeki köyler halkının kalkındırılması, ormanların ve bütünlüğünün korunması bakımlarından, ormanın gözetilmesi ve işletilmesinde Devletle bu halkın işbirliğini sağlayıcı tedbirlerle, 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tamamen kaybetmiş yerlerin değerlendirilmesi; bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında yarar görülmeyen yerlerin tespiti ve" diğer konular devam ediyor.

Ben, sürenin yetmeyeceğini gördüğüm için bunları kısaltıyorum.

Bu, 2 Anayasa maddesine rağmen, 170 inci maddesindeki 2/A ve B sahalarının değerlendirilmesiyle ilgili 2924 sayılı Kanunun 1983 yılında yürürlüğe girmiş orman sınırları dışına çıkarılan 473 419 hektar alan içerisinde ancak 536 köydeki toplam 14 235 parsel yerin 6 701 hektarı yalnız tapusu verilebilerek devredilebilmiş, geri kalan kısımların tamamı, 2924 sayılı Kanuna göre 31.12.1981 tarihinde belediye olan yerlerdeki 2/B sahaları satılamadığından, 31.12.1981 tarihinden önce orman sınırları dışına çıkarılan tüm 2/B arazilerinin satışının Maliye Bakanlığınca yapılabilmesi için 29.6.2001  tarihindeki 4706 sayılı Kanunla düzenleme yapılmıştır. Bu kanuna göre herhangi bir işlem yapılmadan, Anayasa Mahkemesinin 2001/382 esas 2002/21 karar sayılı kararıyla, 4706 sayılı Kanunun 2/B sahalarıyla ilgili 3 üncü maddesi iptal edilmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.12.1997 tarih 1997/19-655 esas 1997/1018 sayılı kararında, bu iptal gerekçeleri gündeme alınarak, bu tip konuların, kanunların uygulanamaz niteliği ortaya konulmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçelerinde, 2/B ve 2/A arazilerinin özelliğinde kabul edilerek orman sınırları dışına çıkarılan yerlerin, yalnızca orman köyleri halkının nakli ve yerleştirilmesi amacıyla değerlendirilebileceği, yasa koyucunun, bu alanların kullanıcılarına veyahut başkalarına, hatta, ormaniçi köyler halkına satılmasını veyahut bu amaçla devredilmesini sağlayacak bir düzenleme yapması olanaklı değildir denilmektedir. Dolayısıyla, 2924 sayılı Kanunla ilgili hukukî boşluk olmasa bile, bu kanun, 2/A ve B sahalarının tapuda devir ve teslim işlemlerini, yani mülkiyet devrini esas aldığından, uygulanamaz hale gelmiştir. Dolayısıyla, bu anayasal ve yasal düzenlemelerin yeniden ele alınması gerektiği hususunu hatırlatıyorum. Diğer konuları da, komisyon olarak görüşlerimi anlatırken özetlemeye çalışacağım.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Bayraktar, bir dahaki konuşmanızın süresi 12 dakikadır; bilginize sunarım.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Çanakkale Milletvekili Ahmet Küçük; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA AHMET KÜÇÜK (Çanakkale) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; orman köylülerinin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca verilen Meclis araştırması önergesi üzerine kurulan (10/69, 118) esas numaralı Meclis Araştırma Komisyonu raporu hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına görüşlerimi ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygı ve sevgilerimle selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bugün konuşacağımız konu, Mecliste konuştuğumuz birçok konu gibi, elbette çok önemli; ama, bu konuyla ilgili, bu insanlar, bu ülkenin bu insanları, orman köylüleri, bu ülkenin en büyük sıkıntılarını yaşayan, bu ülkenin sıkıntılarını en yakıcı bir şekilde yaşayan insanları; 7 500 000 insanın sorunlarını konuşacağız. Aynı zamanda, Türkiye'nin ormanlarını korumayı, geliştirmeyi, büyütmeyi ve yarına, geleceğe, gelecek nesillere en iyi şekilde nasıl bırakacağımızı ve bu ormanlar ile onun içinde yaşayan, kenarında yaşayan insanların, nasıl birbirlerini seven, besleyen, gözeten bir konumda mutlu bir şekilde yaşamalarını sağlamakla ilgili hazırlanan komisyon raporunu, bu komisyon raporunun yeterli olup olmadığını ve bu komisyon raporunda işaret edilen, sözü edilen çözüm önerilerinin hükümetin politikalarında ne kadar etkili olup olmayacağını konuşacağız.

Değerli arkadaşlar, ormanlar, yaşamın kaynağı, ekosistemin en önemli varlıkları; kendi kendilerini yenileyebilen ve esas olarak ülkede oluşan medeniyetin, uygarlığın, insanların, yangınların, sanayileşmenin üzerine en çok baskı oluşturduğu, en kıskançlıkla korunması gereken doğal zenginliklerimiz. Onlara, gerçekten gözümüz gibi bakmalı ve yarınki kalitesi yüksek yaşamımızın garantisi olarak büyük bir kıskançlıkla sahip çıkmalıyız.

Ormanlar, öyle, kısa bir zamanda ekilip yetiştirilen ve ürününden faydalanılan varlıklar değil. Ormanlar, kendiliğinden meydana gelen veya ekilerek oluşturulan, en az yirmi yılda, zaman zaman ikiyüz yıla varan sürelerde ürün ortaya koyabilen ve yaşadıkları sürece, ürettikleri, meydana getirdikleri ürünün ötesinde, yaşama kaynaklık eden, önemli yaşam kaynaklarının oluşmasına neden olan ekosistemin en temel öğeleri.

Değerli arkadaşlarım, bugün, bir ormanda, bir kayın ağacı, 1 saatte 1,7 kilogram oksijen üretiyor ve bu, 10 kişinin bir günlük oksijen ihtiyacıdır ve yine, 40 kişinin çıkardığı karbondioksiti absorbe etme özelliğine sahiptir. Yetişkin bir ağaç, yaşama, kesilme değerine, yani, ürün değerine göre 2 000 kat daha fazla katkı veriyor. Yani, biz, varlık olarak, ormanın, emvalini, odununu, kerestesini, reçinesini ve diğer unsurlarını görürüz; ama, esas olarak, yaşamımıza kaynaklık etme fonksiyonunu genellikle gözden kaçırırız; onun için, buna özellikle işaret etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bugün ülkemizin yaklaşık yüzde 26'sı kadar, yani, 20 700 000 hektar civarında orman varlığı var. 20 700 000 hektar orman varlığının içinde ve kenarında da, nüfusumuzun yüzde 35'ini oluşturan, hemen hemen kırsal kesimin yarısı, 20 000 köyde yaşamlarını devam ettiriyor.

Alan, servet, artım ve diğer nitelikli, belli sınırları olan ve çeşitli nedenlerle yüzde 50'si bozuk olan orman varlığımızla, yaşam düzeyi toplumun en gerisinde bulunan, gelir düzeyi en düşük olan bu orman köylümüz, kişi başına yıllık 200, 250, 300 dolar geliri olan ve Afrika düzeyinde, açlık sınırının altında yaşayan insan gruplarımızı oluşturuyor.

Her ne kadar, ormanların işletilmesi ve diğer ormancılık faaliyetleri orman köylülerinin katkılarıyla oluyorsa da, içerisinde bulundukları sosyal ve ekonomik şartlar nedeniyle, orman-köylü ilişkileri olumsuz yönde etkilenmektedir. Normal yollarla gelir temin edemeyen orman köylüleri, asgarî şartlarda da olsa, yaşamlarını sürdürebilmek için, usulsüz kesim yaparak, tarla açarak, orman içerisine yerleşerek, hayvanlarını otlatarak, iş sahası temini veya açma yapmak gayesiyle yangın çıkararak ormanların aleyhine suç işlemekte, ormanlarla sorunlu hale gelmektedir.

Bu şekilde elde edilen topraklar, çok kısa sürede, maalesef, erozyonla kaybedilmekte ve daha büyük felaketlerin önü açılmaktadır

Değerli arkadaşlarım, orman köyleri yaklaşık 20 000 civarındadır; bunların 7 000'i içköy, yani, ormaniçi köy, 13 000'i orman bitişiği köydür ve bu  köylerde 7 500 000 insan yaşamaktadır. Bu köylerin nüfusu süratle azalmakta, bu insanların ormanla ilişkileri bozulmakta, dolayısıyla, bu köylerden göç eden insanlar, kent kenarlarında, varoşlarda yeni orman arazilerini işgal ederek, yeni sorunların kaynağını da oluşturmaktadır. O nedenle, süratle, orman içinde veya orman kenarında bu insanların, üretimle ilgili, yaşamla ilgili, yaşam kalitelerini artırmakla ilgili sorunlarını çözmek, onların her türlü altyapı gereksinimlerini karşılamak, yaşamlarının devamını sağlamakla ilgili kolaylıklar sağlamak ve mutlaka, göç etmelerini önlemek, ormanla beraber yaşamlarını devam ettirmelerini sağlamak durumundayız.

Değerli arkadaşlarım, tabiî, bununla ilgili olarak, bugüne kadar, birçok kurum kuruldu; Orman Bakanlığımız var, Orköy var, geliştirme ve destekleme genel müdürlüklerimiz var, çeşitli kurumlar var; ama, bugüne kadar, bu kurumlar aracılığıyla yaptığımız harcamalar, bunlara ayırdığımız  kaynaklar, hem yetersiz kalmış hem de maalesef, mutlu ve huzurlu bir ortam yaratamamıştır. İşte onun için, bu insanlar, 250-300 dolar civarında gelirle yaşamakta ve onun için, biz, bu sorunu Mecliste tartışmaktayız. Hepimiz, mutlaka, bu önergenin kabul edilmesi sonucu tespit edilmiş bu sorunları hükümet politikası haline getirmek ve bunların çözümüyle ilgili gereklerin yerine getirilmesini takip etmekle yükümlüyüz; bu insanlara borcumuz var.

Ormanlarda, hayvan, özellikle keçi otlatma, ormanları büyük ölçüde tahrip etmekte ve ormanların gelişimini büyük ölçüde engelleyen faktörlerin başında gelmektedir.

Diğer taraftan, temininin kolay ve ucuz olması nedeniyle, ormanlarımızdan, tahammüllerin çok üzerinde odun kullanıldığı, çeşitli araştırmalarla ortaya konulmuş bir gerçektir.

Orman köylülerinin içinde bulundukları ağır koşullar nedeniyle, ülke genelinde olduğu gibi, orman köylerinden de, kentlere ve yurt dışına yoğun göçler olmaktadır. Kırsal alanlardan kentlere olan gelişigüzel göçler ve  kentlerde bu göçleri karşılayacak gerekli alt ve üstyapı tesislerinin planlanmamış olması nedeniyle kentlerde, çarpık kentleşme meydana gelmekte ve bu, büyük sorunlara, telafisi zor ve pahalı yatırımlara neden olmaktadır.

Orman köylüsü, günümüzde, hiçbir toplumsal güvenceye sahip olmaksızın, ücretli köle durumundadır. Onbinlerce orman köylüsü, kadın, erkek ve çocuk, iş kazası ve meslek hastalığı oranı son derece yüksek olan orman işçiliğiyle uğraşırken, yeni Kamu İhale Yasası, karşımızda, bunları müteahhit konumuna getirmiş; ama, bereket, yapılan düzenlemeyle bu halledilmiş. Bu sevindirici durumu ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, orman köylülerinin bu sorunlarının çözümüyle ilgili oluşturduğumuz en büyük örgütlülük Orköydür; yani, orman köyü kalkınma kooperatifleri ve Orköy, oluşturduğumuz en büyük organizasyondur. Orköy aracılığıyla, bu insanların, orman ürünlerine mümkün olduğu kadar az ihtiyacı olmasını sağlamak ve orman içerisinde, bunların, değişik tarım ve el zanaatlarıyla ilgili becerilerini geliştirmesi, yatırım yapabilmesi için olanaklar sağlama arayışı içine girilmiş ve birtakım krediler kullandırılmış; ama, maalesef, bugüne kadar gerekli sonuçların alınabildiği, pek söylenemez, söylenememektedir.

Bakın, Orköy, bugüne kadar, 2 000 civarında orman kooperatifiyle birlikte hizmet vermekte ve buralardaki tarım işletmelerini üretebilir, yarışabilir ve sürdürülebilir bir kalkınma modeli olarak devamını sağlamaya çalışmaktadır.

Orman içindeki köylerde yaşam çok zordur. Bu insanlar, tabiî, tarımla geçinmektedir. Maalesef, Türkiye'deki işletme küçüklüğü sorunu, çok yakıcı bir şekilde, orman köylerinde çok daha fazla yaşanmaktadır. Orman köylerindeki tarım işletmelerinin büyüklüğü, maalesef, 1 ile 25 dekar arasında yoğunlaşmakta ve tabiî ki, bu alanlarda üretim yapmak ve buradan elde edilen ürünlerle yaşamını temin etmekte çok zorlanmaktadırlar.

Değerli arkadaşlarım, bugünkü orman amenajman planları, bir silvikültür planlamasından öteye geçmeyen klasik şeklinden kurtularak, yalnız orman aslî ürünlerinin planlaması şeklinde değil, orman tali ürünleri de dahil olmak üzere, ormanın ekonomik değerleri yanında, sosyal değerlerinin de, bu arada, ormanlar ve ormancılığımız ile iç içe bulunan orman köylülerinin sosyoekonomik kalkınmalarını kapsayacak havza kalkınma planı, bölge kalkınması şeklinde değerlendirilmeli ve bu planlar hazırlanırken orman köylülerinin de katılımı sağlanmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, bu küçük alanlarda, siz, eğer, geniş alanlarda yapılan tarım işletmeleriyle rekabet edebilecek bir yapıyı oluşturmaya çalışırsanız, baştan hayal kırıklığı ortaya çıkar. O zaman yapılacak olan, mutlaka, sorunun çözümüyle ilgili, havza çapında yaklaşmak lazımdır ve havza planlamalarıyla buralarda gerekli altyapı hizmetlerini tamamlayarak, katmadeğeri yüksek ürünlerin üretimiyle ilgili, ekolojiye uygun, özellikle meyve sebze üretimi yapmakla ilgili gerekli düzenlemeler, şekillendirmeler ve desteklemeler mutlaka yapılmalıdır.

Havza amenajman planlarının uygulanması, yetkililerce donatılmış bir kuruluşça, örneğin, Orköy Genel Müdürlüğünce yapılmalı, bu konuda orman köylüleri özel ödeneği finansman olarak kullanılacağından, özel ödenek kaynakları daha da güçlendirilmelidir.

Orman köylülerinin alt ve sosyal yapı yatırımlarına hız verilerek, bu insanların, özellikle yol, su, elektrik, okul ve benzeri ihtiyaçları süratle tamamlanmalıdır.

Ormancılık sektöründen sağlanan yararlar orman köylülerinin kalkınmaları için yeterli olmadığından, ormancılıkdışı sektörlere -hayvancılık, tarım, el sanatları ve bunun gibi- ilgili projeler uygulanmalı, düşük faizli yeterli krediler ve sübvansiyonlar mutlaka sağlanmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, bugüne kadar bunlar yapılmaya çalışılmıştır. Orköy, gerek ferdî kredi olarak gerek kooperatifler aracılığıyla özellikle önemli hayvancılık kredileri vermeye çalışmıştır. Her ne kadar bu kredilerin miktarı yetersiz olsa da, insanların buralarda kalmalarını temin edecek yapıyı oluşturmasa da, önemli krediler verilmiştir. Örneğin, bugüne kadar kooperatifler aracılığıyla 1974'ten bu yana, 2003 yılı fiyatlarıyla 252 trilyon kaynak aktarılmış. Bu büyük bir rakam gibi görülür; ama, otuz yıla bölerseniz, bunun çok komik bir rakam olduğu ortaya çıkar. Eğer nüfus 7 500 000 insan ve 2 000 kooperatifse ve bu, kredi otuz yılda kullandırılmışsa ve bu bugün için azalarak devam ediyorsa ve geçen yıl 5 trilyon olarak gerçekleşip 30 kooperatife kullandırılmışsa ve 1979 yılında, bu, 2003 yılı rakamlarıyla 40 trilyonsa, o zaman, bu İktidarın, bu hükümetin "orman köylülerinin sorunlarını çözeceğim" yaklaşımı inandırıcı bir durum ortaya çıkarmamaktadır.

Yine, 1974'ten bu yana, Orköy aracılığıyla 709 trilyon liralık ferdî kredi kullandırılmıştır; ama, bu 709 trilyon lira kredi, yine, otuz yılda 7 500 000 insana kullandırılmıştır ve bunda, bu yıl 37 trilyon hedeflenmektedir ve kesinlikle yeterli bir rakam değildir değerli arkadaşlarım.

Mutlaka, bu krediler doğru tespit edilmeli ve gerekli olan yerlere gerektiği miktarlarda verilmelidir. Mutlaka, bu insanların ürettikleri ürünlerin değerlendirilmesiyle ilgili altyapı çalışmalarına da yardımcı olunmalı, pazarlamalarıyla ilgili destekler de sağlanmalıdır. Örneğin, 2x100 hayvancılık kredisi bir süre uygulandı, şimdi 4x50 projesi uygulanıyor.

Şimdi, ben, 4x50'yle başvuran bir köyden neler istenildiğine baktım. Neler isteniliyor biliyor musunuz; sulanabilir arazi zorunluluğu. Neden; çünkü, hayvancılığın en temel problemi kabayem. Kabayem temini olmazsa, hayvancılık, kâr eden bir işletme olmaktan çıkıyor; doğru. Peki, ormanın ortasındaki, ormanın içindeki bir köye, siz, gölet yapmazsanız, sulama imkânıyla ilgili altyapı yatırımları yapmazsanız, o köy, sulanabilir araziyi nereden bulacak?! Arazi bulamamış, arazileri zaten sorunlu; mülkiyet sorunu var, sahiplenme sorunu var, miktar sorunu var, işletme küçüklüğü sorunu var... Bu kredi için sulanabilir arazi şartı aramak hangi akla sığar?!

Değerli arkadaşlarım, önce, gerekli altyapı hizmetlerini getirip sulama imkânını yaratırsınız, ondan sonra da, arazi istersiniz veya arazi verirsiniz. Bu, bu insanlara buralarda oturmayın demektir; meseleye olumsuz yaklaşmanın temelidir bu.

Değerli arkadaşlarım, bugünkü anlayışla bu işlerin çözülemediği görülmüştür. Bir mutluluk tablosu ortaya çıkaramadık; bu bellidir, bu ortadadır. O zaman, farklı anlayışları geliştirmek ve mutlaka, orman köylüsünün meselelerine bu anlayış çerçevesinde bakmak gerekmektedir. Böyle bakmazsak ve sorunlara böyle yaklaşmazsak, bu sorunları çözmemiz mümkün değildir.

Değerli arkadaşlarım, orman köylerinde kurulacak tesisler ve faaliyetlerde, vergi muafiyeti getirmek lazım, vergi indirimleri gibi teşvik tedbirlerini uygulamak lazım. Orman köylerinin hemen yakınlarında bulunan düşük verimli orman alanlarını, köy tüzelkişiliğine tahsis ederek, orman idaresi ve köylü işbirliğiyle imar ve ihya ederek, yakacak ihtiyacının buradan karşılanarak, köylünün verimli ormanlar üzerindeki baskısını azaltmak lazım; yoksa, ceberut bir anlayışla, dayatmacı bir anlayışla orman ile köylüyü barıştıramazsınız.

Orman köylerinde dam örtülüğü olarak kullanılan ve büyük orman tahribine neden olan "pedavra" denilen ahşap malzeme yerine galvanizli sac, kiremit gibi malzemeler faizsiz kredi yoluyla köylülere verilmelidir.

Yine, 31.12.1981 tarihinden önce orman niteliğini kaybettiği gerekçesiyle orman alanının dışına çıkarılmış bulunan 2/B, orman bütünlüğünü bozmamak kaydıyla, orman köylülerine, zilyetlik durumuna göre, işledikleri arazilerin tarımsal amaçlı kullanmak kaydıyla bedelsiz olarak verilmesi ve diğer alanların satışından elde edilecek gelirin ise, tamamen orman köylerinin kalkındırılmalarının desteklenmesi ve orman kadastrosunun tamamlanmasına harcanması gerekmektedir.

Değerli arkadaşlarım, ülkemizin kadastrosu yok; coğrafyamızın kadastrosunun nirengi taşlarını koyamadık. Tarif edemiyoruz coğrafyamızı. Ormanın kadastrosunu çıkaramadık; Sayın Başkan söyledi; sorunları böyle çözebilir miyiz?! Mülkiyet sorunu almış başını gitmiş. Köylü, ormanla kavgalı, davalı. Mutlaka, bu sorunu süratle çözmemiz lazım. Bu sorunu çözmezsek hiçbir şeyi çözemeyiz. Bir işin planı, programı olmazsa; planınız, programınız, kadastronuz yoksa, nirengi taşlarını koyamıyorsanız, nasıl çözeceksiniz?! Süratle kadastroyu bitirmek ve mutlaka, mülkiyet sorununu çözmek ve orman içinde yaşaması imkânsız olan, hiçbir üretme imkânı olmayan köylüleri düzenli bir şekilde orman dışına çıkarılmış arazilere yerleştirerek, onları bu mekânlarda yaşayabilir kılmak, ormanla kardeşliğini bozmamak durumundayız.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu sorun çok yakıcı ve çok önemli, belli. Bu sorunu çözmek lazım. Bu önergemin kabul edilmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum, başta, AKP Grubu Başkanvekillerine. İyi olmuştur; orman köylülerinin sorunlarının çözülmesiyle ilgili komisyon kurulması, araştırma yapması iyi olmuştur; ama, maalesef, yeterli olmamıştır. Bu iş, halk deyimiyle, gene, çamaşıra denk gelmiştir. Komisyon çalışmaları tam seçim zamanına gelmiş ve dolayısıyla, maalesef, komisyon yeterli çalışmaları yapamamış, yeterli diyaloglar kurulamamış ve bence, bu nedenle, gerekli, yeterli sonuçlar alınamayacaktır

Biz muhalefet partisiyiz, iktidara iyi işler yaptırmakla görevliyiz; iktidarı, halkın yararına, köylünün yararına, bu halkı, mutlu edecek işlere motive etmeliyiz, onun için bu önergeleri veriyoruz; ama, işin gelişinden, başlanışından belli olduğu üzere, AKP Gurubu ve hükümetin, bu sorunu çözmeye pek niyetli olmadığı anlaşılıyor. "Konuşalım, komisyon kuralım, tartışalım, geçsin" anlayışı içerisinde olduğu kanaati bende oluşmuştur. Neden?..

Bakın değerli arkadaşlarım, Nusret Bayraktar arkadaşımın kişiliğiyle, kimliğiyle ilgili hiçbir sorunum yok; ama, orman diyorsanız, orman köyü diyorsanız, Türkiye'de buna, bu soruna en uzak yer neresi diyorsanız, bu işle ilgili, en uzak yer, Türkiye'de kentleşmenin en yoğun olduğu ve kentleşmenin en dorukta, en eski olduğu yer Beyoğlu'dur. Siz -Ardeşen doğumlu bile olsa- siyaset geçmişinde Beyoğlu Belediyesi eski Başkanı kimliğiyle tanınan ve makine mühendisi olan bir arkadaşımızı, orman köylerinin sorunlarını araştırmakla ilgili komisyonun başkanı yaparsanız, ipe un seriyorsunuz, bu sorunu çözmeye niyetiniz yok, öyle, işi konuşup konuşup halletmek istiyorsunuz demektir. Bu böyle anlaşılır.

AHMET BÜYÜKAKKAŞLAR (Konya) - Sataşma var...

AHMET KÜÇÜK (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, sataşmıyorum, bir gerçeğin altını çiziyorum. AKP Grubunda hiç mi orman mühendisi, gerçekten bu işin içinde yaşayan, bu sorunu...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

(10/69,118) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI NUSRET BAYRAKTAR (İstanbul) - Ne yaptığımızı arkadaşlarınız biliyor; söylesinler. Ben orman köylüsüyüm.

BAŞKAN - Sayın Bayraktar, lütfen...

Sayın Küçük, lütfen, konuşmanızı tamamlar mısınız.

Size 1 dakikalık eksüre veriyorum.

Buyurun.

AHMET KÜÇÜK (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, Nusret Bayraktar arkadaşımın kimliğiyle, kişiliğiyle ilgili hiçbir sorunum yok. Onun doğum yerine de baktım, geçmişine de baktım; kendisi  Ardeşen doğumlu, bir orman köylüsü; ama, bakın, kamuoyunu ikna edemezsiniz.

RECEP KORAL (İstanbul) - İstanbul ormandan geçilmiyor.

AHMET KÜÇÜK (Devamla) - Beyoğlu Belediyesi eski Başkanı olarak tanınırsınız. Çıkın sokağa sorun, Nusret Bayraktar kim deyin, yüzde 90'ı Beyoğlu Belediyesi eski Başkanı, yüzde 10'u da AKP İstanbul Milletvekili der. Durum budur, konu budur. Meseleye, o zaman, siz, ormaniçi kentler gözüyle bakıyorsunuz demektir.

RECEP KORAL (İstanbul)- İstanbul'u görmemişsin!..

AHMET KÜÇÜK (Devamla) - O zaman siz olmalıydınız Recep Bey; çünkü, sorun sizde, Beyoğlu'nda değil.

Değerli arkadaşlarım, bizim gönlümüz, isteğimiz, arzumuz, bu sorunun çözümüyle ilgili hükümetin adım atmasıdır. Bunu alkışlamaya, desteklemeye hazırız. Bu konuyla ilgili hükümetin yapacağı her olumlu çalışmanın arkasındayız, takipçisiyiz, sonuna kadar da takipçisi olacağız.

Her şeye rağmen, bu çalışmayı yapan komisyona, değerli arkadaşlarıma, emeği geçenlere, herkese, tüm milletvekili arkadaşlarıma teşekkür ediyor, raporun sonuçlarının Meclise, ülkemize hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.

Saygılarımla. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Küçük.

(10/69,118) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI NUSRET BAYRAKTAR (İstanbul) - Sayın Başkan, sataşma var; söz istiyorum.

BAŞKAN - Sayın Bayraktar, biraz sonra konuşma hakkınız olacak, o zaman cevap verin.

(10/69,118) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI NUSRET BAYRAKTAR (İstanbul) - Ama, bu farklı bir şey.

BAŞKAN - Lütfen... İstirham edeyim!..

Şahsı adına, Sakarya Milletvekili Sayın Hasan Ali Çelik; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

HASAN ALİ ÇELİK (Sakarya) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; orman köylülerinin sorunlarının araştırılarak orman köylerinin kalkındırılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis araştırması komisyonu raporu üzerine şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben, daha önce Meclisimizin gündeminde olan bir maddeyi okuyarak konuşmamı yapacağım; bu da 6831 sayılı Orman Kanununun 2/B maddesi. "31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerlerden tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları orman sınırları dışına çıkarılır" deniliyor bu yasada; Anayasaya bağlı olarak. İfade edeceklerim ve örneklerim bunları içereceği için, önce bunu söylemek istedim.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ülkemizin en düşük gelir düzeyine sahip olan orman köylülerimiz, yaklaşık 20 000 köy, 7 500 000 insanı kapsamakta; bunlar, hakikaten hizmet beklemekteler. Ben teşekkür ediyorum kuruluşuna vesile olanlara; bize bu görevi verenlere ve görev alan arkadaşlara, huzurlarınızda baştan teşekkür ediyorum; çünkü, gittiğimiz yerlerde gördüklerimizi, dinlediklerimizi, anladıklarımızı, anlatılanları kısaca sizlerle paylaşacağım ve bu Meclisteki arkadaşlarım, gerek AK Partili gerekse Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarım da bunları izlediler. Nedir bunlar diye baktığımızda; bu uyumlu komisyonunun, olumlu komisyonun faydalı ve sonuç getirici bu komisyonun -inşallah, Meclis gündemine geldiğinde göreceğiz- bu çalışmalardan çok şey elde ettiğini beraberce müşahede edeceğiz.

Ne istiyorlar diye baktığımızda -dinlediklerimizden ifade ediyorum- orman köylümüz, en başta, mülkiyet sorununun hallini istiyor; en başta mülkiyet sorununun halli, kadastro, tapu... Tabiî, bununla birlikte şu önemli: Elimde bir dosya var; bu dosyadan bir iki numara söyleyeceğim tapuyla, mülkiyetle ilgili. Bu dava 1982 yılının davası ve 1986'da sonuçlanmış; ama, bugün, bizim gittiğimiz ziyaretlerde bizim elimize verilen dosya; Şile İlçesi Oruçoğlu Köyü; bize muhtarı bir raporla vermiş. Burada deniliyor ki: "Davacı, Orman Genel Müdürlüğü adına orman bölge şefliği. Davalı da, Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı Ankara, Maliye ve Gümrük Bakanlığı Ankara." Yani, kamu kuruluşları birbirlerini mahkemeye veriyorlar; arada ezilen vatandaş. "Bu yer benim" diyor; ekiyor, dikiyor ve hazine adına bu yeri işlemeye dair bedel veriyor; ama, bir bakıyorsunuz ki, bir zaman sonra "terk et bu yeri" diye devletin kurumları arasında bir anlaşmazlık var. 1980'li yıllar, 1990'lı yıllar; hâlâ sürüyor. Biz niye kurduk bu komisyonu; işte bunlar çözülsün diye kurduk. Bu mahkeme dosyaları arasında bu vatandaşları ezmekten, sürünmekten kurtaralım diye kurduk ve ilk defa kuruldu. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Şimdi, örneği buradaki bir dosyaydı; devam ediyorum: Sakarya, Düzce, Ordu, Giresun, Trabzon gibi fındık üreten Karadeniz illeri var. Ben de bunların bir tanesinde, Sakarya İlinde bir fındık üreticisiyim. Açma yapılmış; elli yıllık, seksen yıllık, belki, bir kısmı da yirmi yıllık. Evet, burada suç teşkil edecek durumda olanları da var; ama, görüyoruz ki, bütün bunlarla birlikte, biz, şimdi "yargı kararıdır" diyoruz, o fındık bahçesini sökmeye başlıyoruz. Arkadaşlar, yeryüzünde bunun başka bir yeri yurdu varsa, çoluk çocuğunu geçindirecek 1 dönüm yeri varsa elinden alalım, ağaç dikelim, çam dikelim, çınar dikelim, onun altında serinleyelim; ama, 1 dönüm başka yeri yok. Ne yapmak lazım geldiğini de elbette söyleyeceğiz. Bunları gördüğümüz için söylüyorum, birini suçlamıyorum; yani, insanların bize serzenişlerini, yalvarışlarını, yakarışlarını söylüyorum.

Bütün bunlar olurken, Muğla'ya gittik; baktık, Muğla'da ne gördük; Muğla'da fıstıkçamı var. Diyorlar ki: "Bununla geçiniyoruz, başka çaremiz yok; ama, Muğla'da bir başka çam dikemiyoruz, fıstıkçamı dikemiyoruz; dikersek, hava haritalarında yeşil alan görülür, orman görülür; yarın elimizden alınır diye." Ne yapacağız o zaman?!. Bu insanlar, bu fıstıkçamlarının kozalaklarını toplayıp, çıkarıp satıyorlar; geçimleri bu. Biz, bunların elinden burayı da alırsak "hayır, bu çamlar sizin değil" dersek, arasına bir tane daha ekin de hem ülke yeşil olsun hem bir çam daha elde edelim hem de siz, meyvesini satıp geçinin, iyi yaşayın demezsek, biz görevimizi yapmış olur muyuz?! O feryatları burada duyurmak istediğim için bunları söylüyorum.

Yine, Mersin'e gittik; Erdemli İlçesinde 7-8 katlı 4 tane blok gördüm -değerli arkadaşlarımız da gördü- ve her tarafı yerleşim yeri. Bu yerleşim yerindeki insanlarımız, çıkmışlar sabahın saat 8.00'inde, toplanmışlar; bizim yanımıza -komisyon olarak beraberdik- geldiler; dediler ki: "Bizi kurtarın...Tapumuz yok, bir kooperatif marifetiyle kredi alarak buraları yaptık; vergi vereceğiz veremiyoruz, ihtiyaçlarımızı gideremiyoruz, evimizdir diyemiyoruz, huzurumuz kaçtı; gelin bizi kurtarın. Bakın, şurası da tapulu, burası da tapulu; ama, biz, bu tapulu alanın ortasında, bu apartmanların altında orman görünüyoruz." Bu bizim işimiz değil de kimin işi?! Bu Meclis halletmeyecek de kim halledecek vatandaşın işini?!. Onun için, bu komisyona bin kere teşekkür ediyorum. Bu komisyon, Meclise bunları getirecek; inşallah, Meclis marifetiyle bunlar çözülecek. Ben, hükümetimize de, bu konuda inanıyorum ve güveniyorum.

Mersin'de, 400 metre rakımın altında, yani, denize yakın yerlerde, taşların üzerine teraslama yaparak,  taşıma toprakla 1 dönümlük sera yapmışlar. Ne kazanıyorsunuz dedik "8 milyar, 10 milyar kazanıyoruz buradan" dediler. Geçiniyor musunuz dedik "geçiniyoruz" dediler. Bir şey istiyor musunuz dedik "burası bizim olsun, başka hiçbir şey istemiyoruz; biz, bundan geçimimizi sağlıyoruz" dediler. Bizim işimiz ne arkadaşlar; yani, onu devletle kavgaya tutuşturup da, buradan çık deyip de, o taşın üzerinde bir tane keçiboynuzunu büyütüp de seyretmek mi?!. Biz buradayız ve ben inanıyorum ki, bütün arkadaşlarım da, bunları çözmek için var; zaten bunu söylüyoruz, söyleyeceğiz de.

Aynı şekilde, SİT alanlarıyla ilgili sorun var; Rize'nin Ayderinde var, Bolu'nun yaylalarında var. Bakın, ben, aynen ifadelerini yazmışım, diyorlar ki: "1987'de kadastro geçti; orman içinde kaldık. Yayladaki evlerimiz mühürlü, tamir edemiyoruz, çivi bile çakamıyoruz; bize bir çare." Bizim işimiz diye söylüyorum; biz, bunları çözmeliyiz ve çözeceğiz.

Aynı şekilde, bize, şunu söylemişler: "Orman işlerinde çalışanlara o esnada sosyal güvence getirin." İşte, süt inekçiliği, arıcılık, şunlar, bunlar, zaten talep ettikleri şeyler. "Geçiniriz biz; ama, bize, kredileri, biraz daha az faizli ve biraz daha boldan verin. Biz kendi ihtiyaçlarımızı görürüz" diyorlar.

Yine, sulama göleti; az önceki konuşmacıdan da dinledim; sulama göleti... "Yollarımız bozuk" demiş birisi. "Sulama göleti yapılmalı; suyumuz yok, yaylada cereyanımız yok" diyorlar. Buraya "2/B çalışmasını hızla sonuçlandırmanızı bekliyoruz" diye cümlelerini yazmışım.

Aynı şekilde, biri şunu söylemiş; ben de, burada, bizi dinleyenlere söylüyorum: "Nüfusumuz Mengen'e, ormanımız Devrek'e bağlı" diyor. Biri de şu lafı etmiş: "Akar bakar referansı istiyoruz" diyor; yani, hangi cephede, hangi dere bunun sınırını koyuyorsa... "Biz, bize sahip olalım" diyor. "Bir sepet odundan dolayı mahkemelerde dolaşıyoruz" diyen Rizeli anneyi unutmuyorum.

Ayrıca, bir cümle daha sarf edeceğim -sürem azaldı- o cümle de şudur: Yine, Rize'nin Ardeşen İlçesinde Fırtına Vadisindeyiz; köylüler ve biz, kooperatif başkanlarıyla, bir yerde toplandık; bir vatandaş, çıktı -manidardır- "bu ülkede kanunlar vatandaşın lehine, kararlar vatandaşın aleyhine" dedi. (AK Parti sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Bu anlayış artık düzelecektir, bu Parlamento bunu düzeltecektir. Biz bu işi burada gördük, beraberce bu işi gördük. İnşallah, bu sonuçlanırsa, ben inanıyorum ki, bu işler daha iyi noktaya gelecek. Diğeri belki teferruat; yani, ağaçların altına kekik diksin, nane diksin... Evet, diksin, buna da müsaade edilmeli; bu bizim çalışmamızda var, raporda sözünü ettik. Efendim, ağaçlar meyveli ise -kestane, ceviz, ıhlamur, defne- bunlardan yararlanılsın. Doğru, bunlardan yararlanılsın; bu, adamın hakkı. Nerede külfet varsa oradaki nimet de o insanın hakkıdır. Dışarıdan gelip de, şu alamaz bu alamaz deme görevi yok. Külfet nimetin karşılığı olmalıdır; ama, hukuk içerisinde olmalıdır, kanunlarla olmalıdır; bunu yapacağız.

Uzun lafın kısası, ben bitireceğim; ama bir de şunu görüyorum: Biraz yalnız bırakmışız; el sanatlarını biraz artırmamız lazım, insanımıza sahip çıkmamız lazım.

Daha birçok talep var, raporumuzda da var; ama, bu sorunları çözeceğiz arkadaşlar.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Çelik, size 1 dakika eksüre veriyorum, lütfen konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun.

HASAN ALİ ÇELİK (Devamla) - Bizim, Meclisteki kararlılığımızla, bütün parti gruplarıyla, hükümetimizin de gayretiyle çözemeyeceğimiz sorun yok.

22 nci Dönem Parlamentosu çözüm Parlamentosudur diyor ve bu uyumun sağlandığına da inanıyorum. Orman köylümüze çözüm üreten herkesi ve Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Çelik.

Komisyon adına İstanbul Milletvekili Nusret Bayraktar; buyurun.

(10/69,118) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI NUSRET BAYRAKTAR (İstanbul) - Sayın Başkan, müsaade edecek olursanız, önce, bir sataşmaya cevap vereyim; bunu süremden tenzil ediniz lütfen. Aslında, çok önemli bir komisyonun, çok önemli bir raporunu tartışıyoruz. Konu son derece detaylı ve derindir, öyle, birbuçuk saat içerisinde görüşülerek çözülecek tarzda değildir; ama, ne yazık ki...

Çanakkale Milletvekilimiz Ahmet Küçük Bey, gerçekten, aslında Komisyonun önem ve ehemmiyetini biliyorlar. Bir iki konuyu dile getirerek cevap vermek durumunda kaldım. Komisyonun kurulduğu günlerde, bir arkadaşımız, aynı konuyla ilgili böyle bir sataşmada bulunmuşlardı.

Değerli arkadaşlar, öncelikle şunu söyleyeyim: Biz, hepimiz, halkın hür iradesiyle seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesiyiz, milletvekiliyiz, vermiş olduğumuz önergelerle ilgili, kendi aramızdan, uygun görülen arkadaşlarla bir komisyon oluştururuz ve milletvekilleri kendi hür iradeleriyle başkanlarını seçerler. Burada, komisyonun adı ne olursa olsun, önergeyi veren ve komisyon üyeliğine seçilenler arasından birisinin başkan olması öngörülüyor. Bu başkanın ille ormancı olması şart değildir; iyi bir yönetici olması, iyi bir organizatör olması, bu işe sevdalı olması, bu işe gönül vermesi, bu iş için gece gündüz çalışması gerekir.

Bizim bu çalışmaları nasıl yaptığımızı, önce şu rapordan lütfen inceleyiniz, incelettiriniz, teknik uzmanlara incelettiriniz; raporun, gerçekten, orman köylülerinin sorunlarının ve orman mevzuatıyla ilgili karmaşık konuların çözümüyle ilgili bir anahtar rolü üstleneceğini göreceksiniz.

İkinci konu; komisyon çalışmalarının seçim öncesine rast gelmesi bir rastlantıydı, belki dezavantajdı; ama, daha önemlisi, kış şartlarına rastlaması dezavantajdı; çünkü, arkadaşlarımızın her biri, seçim bölgelerindeki çalışmalarını terk ettiler, bizimle beraber, sabahın erken saatlerinde başladığımız ve gece geç saatlere kadar süren programa katkı sağladılar. İçimizde orman mühendisi de vardı, ziraat yüksek mühendisi de vardı, bunların 4' ü Cumhuriyet Halk Partisinden arkadaşlarımdı, 3'ü burada, görüyorum. Nasıl çalıştığımızın, nasıl başkanlık yaptığımızın ve oybirliğiyle, hiçbirinin itirazı olmadan bu komisyon raporunun buraya nasıl geldiğinin bilincini takdirlerinize sunuyorum.

Benim, milletvekilinden ziyade, Beyoğlu Belediye Başkanı olarak anılmam, yöneticilik sıfatımın biraz üstün olduğunun bir göstergesidir. Beyoğlu'nda fert başına 0,75 metrekare olan yeşilalan düzeyini, ben belediye başkanlığını bıraktığım zaman, 6,5 metrekareye çıkararak "Kıbrıs Barış Ormanı" adı altında bir ormanı da tahsis ettiğimi gidip görsünler.

Üçüncüsü; ben, İstanbul Birinci Bölge Milletvekiliyim; Birinci Bölgede, Şile başta olmak üzere -Şile'nin 57 köyünün 57'si orman köyü, Beykoz'un 19 köyünün 19'u orman köyü, İstanbul'un 256 köyünün 157'si orman köyü- İstanbul'da il genel meclisi üyeliği ve grup başkanlığı yaptığım dönemlerde ormanlarla ilgili ciddî araştırmalar ve çalışmalar yaptığımı, lütfen, çalışmalarıma, arşivlerime baksınlar ve görsünler.

Diğer bir konu; evet, Rize-Ardeşen-Armağan Köyündenim. Ayder Yaylasının ve Fırtına Vadisinin, Artvin ve Trabzon İllerinin içinde bulunduğu yöredeki orman köylüleriyle yıllardır son derece iç içeyim, bölgede yaşıyorum, köyüm de orman köyüdür. Dolayısıyla, benim gibi bir şahsiyet için "ormanlarla ilgili araştırma komisyonu başkanı olması bir talihsizlik" diye ifade eden arkadaşımı, sizin yorumunuza, değerlendirmenize sunuyorum ve teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, bundan sonra, son derece önemli olan konuları özet olarak sunacağım.

BAŞKAN - Süreniz çalışıyor, 8 dakikanız kaldı Sayın Bayraktar.

Buyurun.

(10/69, 118) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) - Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkanım, bir başkan olarak konunun ne kadar önemli olduğunu vurguluyorum. Bu vesileyle, Ahmet Küçük Beyin ifadelerinin de yanlışlığını söylemek istiyorum.

BAŞKAN - Vakit nakittir Sayın Bayraktar, süreniz devam ediyor.

(10/69,118) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) - Teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlar, evet, konu, hem özeti itibariyle hem sunumu itibariyle son derece geniş. Orman köylülerinden dinlediklerimizin özetini, Hasan Ali Çelik Bey de sundular. Gerçekten, koruma-kullanma dengesiyle, yıllarca devletle milletin kavgalı olduğu dönemlerde, aslında "Allah devletime zeval vermesin" anlayışında olan halkımız, devlete karşı saygılıydı; devlet de milletine karşı saygılı ve adaletliydi; ama, ne yazık ki, öyle dönemler gelmiştir ki, ormanları korumak son derece hassas olmasına rağmen, orman köylüsü aynen şöyle diyor: "Ben ormanları yakmıyorum; ama, ormanlarda gördüğüm izmaritleri de ayağımla söndürmüyorum." Ne demek olduğunu anlayın siz! "Yakmıyorum; ama, yandığı zaman da söndürmüyorum." Niçin; beni baskı altına alıyorlar, baskı ve dayatmalarla, hak ve hukukun gerçek manada kullanılmamasıyla, ormanların korunması görevini bana verdiğiniz takdirde, ben bu halimle ne yaparım

O halde, devlet ve milletin yeniden barışabileceği yasal ve anayasal düzenlemelerle uygulamalardaki aksaklıkları mutlak surette gözden geçirme dönemi gelip geçmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde bu konuda ciddî bir konsensüs sağlanmıştır. Bu konsensüs vasıtasıyla, hükümetimiz başta olmak üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri       -bölgelerimizde yapmış olduğumuz çalışmalardan da anlaşılacağı üzere- sivil toplum örgütleri ve halkımızla işbirliği yapmak suretiyle, öne çıkan talep  ve sorunların mutlaka çözülmesi gerektiği hususundaki inancımı bir kere daha tekrarlıyorum ve özetini şöyle sunmak istiyorum:

Orman köylülerimizin talebini ve rapor çalışmalarımız sonucu ortaya çıkan sorunların, taleplerin öne çıkanlarını -uzmanlarımız bunu bir tablo haline getirmişler- sıralıyorum:

İlk sırayı 2/B uygulamalarının yapılması alıyor, orman ve kullanım kadastrosunun yapılması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yerine getirilmesi, içme ve sulama suları, Orköy kredileri ve ahır hayvancılığı, fennî arıcılık konusu, köy nakilleri -Muğla'nın Otmanlar Köyü, merkezden 65 kilometre uzakta, köyün mahalleleri arasında 25 kilometre mesafe var, bir mahalleden bir mahalleye uzaklık 25 kilometre; 8 mahallesi bulunan bir köy; kalkınması mümkün olmayan bir köyün, mutlaka, Pınar Köyü örneğinde olduğu gibi, kalkınması mümkün olan yerlere aktarılması konusu- orman tali ürünlerinin değerlendirilmesi, orman ve köy yollarının yapılması, doğrudan çiftçi desteği uygulamalarından orman köylüsünün de yararlandırılması, mera alanlarının tespiti, orman işçiliğinde uygulanan düşük vahidi fiyatların düzeltilmesi, orman işçiliğinde çalışanların sosyal güvenceye kavuşturulması, ormaniçi çöp dökme yerlerinin tahsisi ve kanalizasyon hizmetlerinin ve çevrenin düzenlenmesi, özel mülkiyetteki kızılağaç, ıhlamur ve kestane ağaçlarıyla ilgili sorunların çözülmesi, av ve yayla turizminin geliştirilmesi, mevcut projelerin tamamlanması, su kaynaklarının korunması ve diğer önemli unsurlar.

Hatta, orman köylüleri o kadar mağdur ki "ne olur, benim yalnız odunumu temin et, ben mutluyum" diyor; o kadar sorunlarla iç içe ki. Oysa, elde edeceği gelir ancak yılda 100-150 dolardır; buna rağmen, devletin zabitleri, orman zabiti ve jandarma bana güler yüzle baksın, beni fazla baskı altına almasın, sırtımda taşıdığım bir tutam odun için beni karakola almasın; ben, yine mutlu olacağım diyor. Bu kadar basit şeylerden mutlu olacak orman köylülerinin, gerçek sorunlarının ne denli önemli olduğunu, tabiî ki takdirlerinize sunuyorum.

Çözüm önerileri ve taleplerin karşılanması hususunda, yine, özetle; orman kadastrosu sorunları çözülmeli, orman kadastrosu çalışmalarıyla birlikte tapu kadastrosu da mutlaka bitirilmeli, ormana yeni müdahaleler önlenmeli, mevcut kadastro komisyonları yeterli sayıda teknik elemanla takviye edilmeli, bunlar belirli bir süre teorik ve arazide uygulamalı bir şekilde eğitildikten sonra, bilgi teknolojisinin etkin bir şekilde kullanılması ve komisyonların son teknolojik araç ve gereçlerle donatılması sağlanmalıdır.

Mülkiyet Sorunlarının Çözümü:

1945 yılında çıkarılan 4785 sayılı ormanların devletleştirilmesiyle ilgili kanun yeniden irdelenmeli, bu kanuna göre mağdur olanların mağduriyeti giderilmelidir.

1950 yılında çıkarılan 5658 sayılı ormanların devletleştirilmesiyle ilgili iade kanununa ek bir madde ilave edilerek, bu kanunun kapsamı genişletilmeli ve bundan yararlanacak olanlar mutlaka haberdar edilmelidir.

Bu durumda olup da mahkemesi devam edenlere, bu kanundan dolayı var olan hakları hatırlatılarak, mahkemelerin bir an önce bitirilmesi sağlanmalıdır. Bu kanundan doğan haklar, orman kadastrosu çalışmaları sırasında da dikkate alınmalıdır.

Çağımızda temel artı değer üretim aracının, toprak başta olmak üzere, hâlâ doğal kaynaklar olduğunu bilmeliyiz. Üretim araçlarının verimli işleyebilmesinin, sıkıntıların bir an evvel çözülmesine bağlı olduğunu biliyoruz.

Bu suretle, orman kadastrosu ve 2/B uygulamaları, şeffaf ve hukukî yollarla hızla sonuçlandırılmalıdır; ancak, bu süreçte, hukuka ve Anayasamıza aykırı olmama ilkeleri, hem yasama hem de yürütme aşamalarında temel alınmalıdır. Mülkiyet sorunları kesin ve şeffaf bir şekilde mutlaka çözülmelidir.

Orman Köylülerinin Sorunlarıyla İlgili Diğer Çözümler:

Potansiyel kaynaklarına göre yeniden sınıflandırma yapılmalıdır. Köylerarası dengesizlik, bölgelerarası farklılık olduğu gibi, aynı durumdaki köyler ve ilçeler arasında da ciddî farklılıklar olduğunu görüyoruz; bu şekilde, yeniden tasnifi son derece önemlidir.

Yerinde kalkınması mümkün olmayan köyler, araziler tahsis edilerek mutlaka nakledilmeli ve terk edilen köyler mutlaka ağaçlandırılmalı.

Biraz önce, Hasan Ali Çelik Beyin belirttiği gibi, 1 dönüm veya 2 dönüm seradan elde edebileceği gelirin 20 milyar lira olduğunu söyleyen vatandaşımız "bana 2 dönüm verin, 20 dönüm orman alanını ben ağaçlandırayım" diyor; yani, mübadele usulüyle, aslında, verdiğinizden fazlasını ağaçlandırmaya hazır olan halkımızla işbirliği yapılması gerekir.

2/A alanları ve 2/B alanlarıyla ilgili hukukî konuları söyledim.

Yerinde kalkındırılması mümkün olan köylerle ilgili alternatif projeler ve destekler, Orköyün koordinasyonu çerçevesinde, mutlaka hızlandırılarak geliştirilmeli.

Orman Sınırları Dışına Çıkarılmış Arazilerin Değerlendirilmesi:

Anayasanın 169 uncu maddesi ve 6831 sayılı Orman Kanununa göre 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman özelliğini yitiren arazilerle ilgili -bugüne kadar olan kısmıyla- yapılan uygulamanın çok düşük olduğunu görüyoruz. Bunlar, bir an önce, süratle yeniden düzenlenmeli ve orman tahdidi hızla bitirilmeli.

2/B kavramı çalışmaları, artık, ormancılık gündeminden çıkarılmalı.

Bu uygulamalardan elde edilecek gelirler bir fonda toplanmalı ve belirli bir kısmı, orman köylülerinin kalkındırılmasında, orman kadastrosunun yapılmasında, ağaçlandırma çalışmalarında ve nakledilecek orman köylerinin yerleştirilmesinde kullanılmalı ve bu konu, Anayasa ve yasalarla güvence altına alınmalıdır.

Korunan alanlarla ilgili, yasaklamayla korumanın olmayacağını belirtiyorum; yeni planlamalarla mutlaka kullanma ve kollama dengeleri sağlanmalı...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Bayraktar, 1 dakika, mühendislik tartışmaları için; 1 dakika da eksüre veriyorum; 2 dakika içerisinde lütfen konuşmanızı tamamlayınız.

(10/69, 118) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) - Teşekkür ediyorum.

Saygıdeğer milletvekilleri, rapor sizlerde, detayını sizler inceleyeceksiniz; ama, biz de, özet olarak, Meclis gündeminde bunları konuşmayı arzu ederdik, zamanımız yetmiyor.

Diğer sorunların çözülmesiyle ilgili detaylar yine raporumuzda var.

Orman köylerinde, enerji tasarrufu, ısı yalıtımına yönelik yapılaşmalara azamî hassasiyet gösterilerek, estetik verilere uygun, orman köylüsünün arzu ve ihtiyaçlarına cevap verecek yapılaşma çalışmalarına yardımcı olunmalıdır diye düşünüyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; işin özünü şöyle toparlayalım: Komisyonun merkezde ve taşrada yapmış olduğu çalışmalar sonucu, bahsettiğimiz konuşmalar paralelindeki detaylarla birlikte, orman kadastrosu ve mülkiyet, orman sınırları dışına çıkarılan yerler, koordinasyon ve finansman yetersizliği, korunan alanlar ve diğer konularla ilgili sorunlar, insan, zaman ve sermaye kaynaklarının verimli bir şekilde kullanılmadığı, yeterli kaynak aktarılmadığı, aktarılan kaynakların verimli ve etkin bir şekilde kullanılmadığı ve taleplerin zamanında karşılanmadığı, zaman içinde gerekli yasal düzenlemelerin yapılmadığı tespit edilmiştir.

Orman köylülerinin sorunlarının çözümü için, orman köylerinin toprak sınıflandırması yapılmalı, entansif tarımla ilgili tedbirler alınmalı, kadastro ve mülkiyet sorunları çözülmeli, orman tahdidi hızla bitirilmeli, 2/B uygulamaları bitirilmeli; bunlarla ilgili olan anayasal ve yasal düzenlemeler yapılmalı; orman köyleri ekonomik bakımdan sınıflandırılmalı, yerinde kalkındırılması mümkün olan ve olmayan köylerle ilgili projeler uygulanmalıdır.

Orman köylüleriyle ilgili bu raporun detaylarını bir an önce Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerlendirmeye alması, aslında, olayın ciddiyetini göstermektedir. Bundan sonra, hükümetimizin de konuyla ilgili hassasiyeti göstereceği ve Meclis çalışmalarına katkı sağlayacağı düşüncesiyle, bu raporumuzun, orman köylülerimizin ve ülkemizin sorunlarına çözüm üretmeye katkı sağlayacağına inanıyor; Komisyon çalışmalarımız sırasında, değerli Komisyon üyelerimizin ve uzmanlarımızın göstermiş oldukları üstün gayretlere, incelemede bulunduğumuz illerdeki vali, bölge müdürleri ve her seviyedeki bürokrat ve görevlilere, Çevre ve Orman Bakanımıza, cefakeş ve vefakâr orman köylülerimize, sivil toplum örgütleri temsilcilerine, buradan bir kez daha teşekkürlerimi sunuyor, sizleri ve Yüce Milletimizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bayraktar.

Hükümet adına, Çevre ve Orman Bakanı Sayın Osman Pepe; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI OSMAN PEPE (Kocaeli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; orman köylülerinin sorunlarını araştırmak üzere kurulmuş olan araştırma komisyonu raporunu görüşüyoruz.

İktidar ve Anamuhalefet Partisinin değerli mensuplarının vermiş oldukları araştırma önergeleri birleştirilmiş olarak bir araştırma komisyonu kuruldu. Türkiye'nin en önemli sorunlarından birinin araştırılması ve bu konunun çözüme kavuşturulması, bu konuyla alakalı ileri adımların atılması noktasında tavsiyelerini, tekliflerini ve düşüncelerini burada bizimle ve kamuoyuyla paylaşma imkânını bulan değerli parti sözcülerine ve bu konuda, bize, Bakanlık olarak yol haritası çizme noktasında gayretleri olan, emekleri olan Komisyonun Değerli Başkan ve üyelerine ve bir araştırma komisyonu kurulmasına karar veren değerli milletvekillerine teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin yüzde 27'si ormanlarla kaplı. Bunu, artık, zannediyorum, milletvekillerimiz, oran olarak aşağı yukarı ezberlemişlerdir. Ancak, bu yüzde 27, dünya ölçeğinde değerlendirildiği zaman, Türkiye'nin orman zengini bir ülke olmadığını, Türkiye'nin mevcut orman varlığının önemli bir kısmının verimli ormanlardan müteşekkil olmadığını, Türkiye ormanlarının içinde veyahut da civarında takribî olarak   7 500 000-8 000 000 orman köylüsünün yaşadığını, bunların Türkiye ormanları üzerinde fevkalade olumsuz baskılarının söz konusu olduğunu, bu insanların, Türkiye ortalamasının -millî gelirde- ancak onda 1'i kadar pay aldıklarını, en yoksul kesimleri teşkil ettiklerini... 1985 senesinde Türkiyede orman köylerinde yaşayan nüfus genel nüfusun yüzde 23'üyken, bugün, takribi olarak yüzde 15'ler civarına düşmüş. Demek ki, orman köylerindeki nüfus hızla azalmaktadır. Peki, azalan bu nüfus nereye gidiyor; azalan bu nüfus, büyük kentlerin varoşlarına gidiyor, gecekondulara gidiyor, sağlıksız yerleşim yerlerine gidiyor.

İşte, burada, sosyal devletin gereği olarak bu soruna çok acil ve ivedi tedbirler almak mecburiyetimiz vardır. Ülkenin en ciddî sorunlarından birisi olan bu konuda, İktidar ve muhalefetin, mutlaka ve mutlaka bir uzlaşma anlayışı içerisinde objektif bir bakış getirmeleri, aklıselimin ve bilimin göstereceği çözüm noktasında da ittifak etmeleri şarttır. İşte, bugün, huzurlarınıza takdim edilmiş olan ve değerli sözcü arkadaşlarımızın değerlendirmelerinden gördüğümüz, edindiğimiz izlenim, iyi bir fotoğraf çekildiği. Çekilen bu fotoğrafta, sorunlar, hakikaten, tam yerinde ve objektif bir şekilde, hiçbir siyasî mülahaza olmaksızın ortaya konulmuştur. Burada, muhalefetin ve İktidarın değerli üyelerine gerçekten teşekkür ediyorum.

Bakın, Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili arkadaşımız Erdoğan Kaplan'ın, rüsumlarla alakalı bir değerlendirmesi oldu; dedi ki: "2004 yılında takribî yüzde 50 civarında rüsumlar artırılmıştır." Yüzde 50 civarında artırılmadı; yüzde 15 civarında artırıldı. Rüsum şudur: Orman köylüsünün zatî ihtiyaç olarak pazara çıkaracağı ve ormandan kesmiş olduğu emval karşılığında, sterine ödemiş olduğu bedeldir. Bu ne kadar; geçen sene 9 950 000 liraydı, bu sene, takribî olarak 11 500 000 liradır. Peki, sterine 11 500 000 lira ödemiş; orman köylüsü pazarda kaça satıyor; şu anda, takribî olarak tonu 120 000 000 liradır. Steri, takribî olarak 500 kilogram hesap ederseniz, orman köylümüzün, ton başına, neredeyse, 100 000 000 civarında bir kazancı olmaktadır.

Tabiî, kazanç, sadece bundan ibaret değildir. Bizim, orman köylüsüne mutlaka ve mutlaka kaynak transferi yapmamız lazım; asgarî hayat standartlarını temin edebilecek şartları onlara sağlamamız lazım; ama, bütçenin ve ülkenin durumunu da nazarı itibara aldığımız zaman, bu konuda klasik bütçe imkânlarına dayalı çözümlerin gerçekçi çözümler olamayacağını, mutlaka ve mutlaka, yeni kaynakların, yeni imkânların seferber edilmesi gerektiğini, öyle zannediyorum ki, herkes, bizimle birlikte paylaşacaktır.

Ancak, bu fasılda bir hususun altını çizmekte fayda görüyorum. Bizim, 2003 yılı içerisinde orman köylüsüne toplam olarak aktarmış olduğumuz rakam, 598 trilyondur. Bunun içerisinde, orman köylülerine ferdî kredi olarak vermiş olduğumuz ve bu yıl da takribî olarak 50 trilyonu bulacak ferdî krediler yoktur. Geçen sene 35 trilyon civarındaydı, bu sene, bunu 50 trilyonun üzerine taşıyabiliyoruz. Orman köylüsüne direkt olarak intikal eden bu 598 trilyonluk kaynak şu kalemlerden oluşmaktadır: Üretim işçiliğinden 222 trilyon; yatırım, ağaçlandırma çalışmalarından takribî olarak 126 trilyon; yangın ve kadastro işçiliğinden 103 trilyon. Bunları da topladığımız zaman, 598 trilyondur. 7 000 000-7 500 000 orman köylüsünün almış olduğu bu rakam yeterli midir; elcevap, yeterli değildir; ancak, ben, bir hususun üzerinde durulmasını faydalı mütalaa ediyorum.

Onbeş gün önce, Finlandiya'ya, Finlandiya Tarım ve Orman Bakanının konuğu olarak gitmiştim. Finlandiya'nın orman alanları ile Türkiye'nin orman alanlarını mukayese ettiğiniz zaman, rakam olarak, hektar olarak karşınıza aynı rakam çıkıyor; ama, Finlandiya, yılda 15 milyar dolar, sadece ormancılıktan, gelir elde ederken, Türkiye bunun onda 1'i kadar bile gelir elde edemiyor. Niçin elde edemiyor; çünkü, Finlandiya'nın ormancılık politikası, anlayışı, tarzı, sistematiği ile bizim ormancılığımızın bütün anayasal, yasal dayanakları arasında müthiş bir fark var, 180 derece fark var; çünkü, Finlandiya'da verimli ormanların tamamı aile işletmelerine veriliyor. Aile işletmeleri, bu verimli ormanlardan bu üretimi sağlıyor. Verimsiz ormanları devlet alıyor, onları rehabilite ediyor, verimli hale getirdikten sonra elinde tutmuyor, onları da özel sektöre veriyor.

Bizim ormanlarımızın yüzde 99,9'u kamunun, devletin. Yaklaşık 200 000 dava dosyası mahkemelerde derdest. Siz, yıllardan bu tarafa, vatandaşı ile orman idaresini mahkeme kapılarında süründüre süründüre, dedesinden torununa miras kalan orman davaları mizah konusu, film konusu, senaryo konusu olurken; biz, burada oturup, bir araştırma komisyonu raporunu değerlendiriyoruz... Öyle zannediyorum ki, Türkiye'nin bazı şeyleri değiştirmesi lazım; ama, bizim, bu konuda bazı şeyleri ortaya koymamızın da, artık, zamanı geldi. Burada, ideolojik kaygıları "her şey devletin olmalıdır" anlayışını, dünyanın gelmiş olduğu bugünkü şartlarda, piyasaya ekonomisinin konuşulduğu ortamda özel sektörün dinamizminden, heyecanından, bilgi birikiminden, her sektörde ve her kesimde istifade etmek aklın gereği iken, dünyanın gittiği yol iken, biz, hâlâ ormanlardan üretimi, orman köylüsünün -affedersiniz- mandalarıyla, öküzleriyle sürütme suretiyle yaparken, dünya fiyatlarıyla mukayese etmek, dünyadaki gelişmeleri yakalamak imkânı olabilir mi; olamıyor işte! Onun için, Finlandiya 15 milyar dolar alıyor, biz, onun onda 1'ini bile alamıyoruz; çünkü, üretim ve yönetim tarzını değiştirmemiz lazım. Bugünkü Anayasadaki, bugünkü yasalardaki mevcut hükümlerle Avrupa Birliğine girmemiz mümkün değildir. Bu, benim şahsımın değerlendirmesi değildir. Avrupa Birliğinin bu konuyla alakalı yapmış olduğu değerlendirmeler herkesin malumudur, objektif bir şekilde muhtelif yayın organlarında da zaten yerini almaktadır.

Şimdi, bizim, 1937 senesinde çıkarılmış olan orman kadastrosuyla ilgili kanun, Türkiye'de beş yıl içerisinde orman kadastrosunun bitirilmesini amir iken; yani, 1937 -1942 arasında bitecekti; ama, geldik 2004'e... 2004'e geldiğimizde, arkaya dönüp baktığımızda gördüğümüz nedir; gördüğümüz şudur: Üçte 2'sini ancak bitirebilmişiz, üçte 1'i duruyor. Peki, ne yapmamız lazım; evet, Hükümet olarak, Bakanlık olarak programımıza koyduk, gereğini yaptık, 150 tane komisyon oluşturduk, 2004 ve 2005 yılları için gerekli ödenekleri ayırdık, 2004 ve 2005'te bu işi bitireceğiz; bunun ötesi yok.

Kamuoyunda, elbette ki, bizim daha önce bu kürsüde sizin huzurunuza getirmiş olduğumuz Anayasanın 169 uncu ve 170 inci maddelerindeki değişikliklerle alakalı olarak birtakım endişeler ve kaygılar var. Orman kadastrosu bitmiş olsaydı, bu meselelerin çok daha kolay halledileceğini ben de kabul ediyorum. Keşke bitirilmiş olsaydı; ama, takdir edersiniz ki, orman kadastrosu teknik bir konudur ve en zor bölümleri kalmıştır. Bunları iki yıl içerisinde bitirmek hiç de kolay değil; ama, biz, bugün en ileri teknolojileri (uydu imkânlarını, uçak imkânlarını) kullanarak bu meseleyi de inşallah çözmüş olacağız. 

Burada, bir de, Sayın Ahmet Küçük Orköyle alakalı 4x50 projesinden bahsetti. Bu, bizim projemiz değil, Tarım Bakanlığının projesi. Yine, Sayın Küçük "halkı mutlu etmek istiyoruz" dediler. Elbette ki, burada bulunmamızın sebebi hikmeti odur. Milletvekili, milletin vekili olarak, elbette ki, halkın isteklerine uygun hareket etmek, halkı mutlu etmek, devletin çıkarları, milletin çıkarları doğrultusunda hareket etmek hepimizin görevidir.

İnanıyorum ki, bu konuda belli bir uzlaşının sağlanması daha bir kolay. Bu araştırma raporunun objektif değerlendirilmesi yapıldığı zaman, İktidar ve Anamuhalefet milletvekili arkadaşlarımızın ittifakla yazmış oldukları bu rapor, önümüzdeki süreçte, bizim de, Türkiye'nin de önünü açacak bir rapor olarak benim tarafımdan algılanıyor; değerlendirmemiz bu şekildedir. Onun için, değerli arkadaşlarıma gerçekten teşekkür ediyorum.

Sözlerimi toparlıyorum. Yine, Türkiye'de, ormanlarla alakalı, Türkiye'nin orman varlığı azalıyor mu, çoğalıyor mu diye muhtelif platformlarda tartışmalar yapılıyor. Türkiye'nin orman varlığı azalıyor... Global ısınma, küresel ısınma, küresel ısınmadan dolayı çölleşme, erozyon; tabiî, bunların tartışılması, bunlara sivil toplumun katkı koyması, milletvekilinden ülkenin entelektüellerine, yazarlarına, aydınlarına, herkesin bu konuda endişelerini kamuoyuyla paylaşması, hakikaten fevkalade önemli adımlardır, fevkalade önemli gelişmelerdir. Bunlar, yapacak olduğumuz proje ve çalışmalarda, bize güç veriyor, cesaret veriyor. Ancak, şunu ifade edeyim, Türkiye, dünyada, son otuz yıl içerisinde orman varlığını geliştiren nadir ülkelerden birisidir. FAO'nun rakamları...

Şimdi, burada, çok enteresan bir şeyi daha ifade etmek istiyorum. Sinop, Kastamonu, Muğla, yani, orman varlığının yoğun olduğu illerden büyük kentlere yaşanmış olan göçler neticesinde, pek çok orman köyü, oralardaki tarlalar, bağlar, bostanlar, bugün artık orman haline gelmiştir.

Şimdi, şu kadastro çalışmasını bitirdiğimiz zaman, Bakanlıktaki uzman arkadaşlarımızla yapmış olduğumuz değerlendirmede, orman varlığı -Türkiye'nin orman varlığı yüzde 27 olarak gözüküyor ya; bu, global bir değerlendirmedir, takribi bir ifadedir- yaklaşık olarak yüzde 30'ları bulacaktır.

Son otuz yıl içerisinde, Türkiye, orman varlığını 500 000 hektar artırmıştır. Geçen sene 110 000 hektar yeni orman diktik, bu sene, bu, 120 000 hektarın üzerine çıkıyor. Bu, elbette ki, Türkiye'de yapılabilecek olan çalışmalar noktasında, bizim, imkânlar ölçüsünde yapabildiğimiz, gerçekleştirebildiğimiz bir çalışma; ama, zannediyorum, şu rakamları bilmekte de fayda var: Türkiye'de, 1992 ile 2002 yılları arasında, ortalama yıllık 35 000 ilâ 40 000 hektarlık yeni orman alanı üretilebilmiştir. Biz, iki yıl içerisinde, bunu, yaklaşık olarak, 230 000-240 000 hektara taşıdık. Bunu yaparken, 120 000, 130 000, 150 000 hektara doğru yürürken, bunun daha fazlasını yapmak için ne olması lazım; kaynak olması lazım. Burada, bu turizm tesislerine tahsis edilen arazilerden, tahsis bedelinin yanında, bir de, Orköy Destekleme Fonu adı altında bir pay daha alıyoruz. Biz, uzun yıllardan bu tarafa, bu konuda, savsaklanmış ve tahsil edilememiş fonların olduğunu, yaptığımız çalışmalarda gördük. Buradan, şu anda, takribî olarak, bir 13 trilyonluk rakam daha alacağız. Bu 13 trilyonluk rakamı ne yapacağız; bunu, direkt olarak, işte, orman köylüsünün ferdî kredilerle desteklenmesi, kalkınması yönünde kullanacağız. Ancak, şunu söyleyeyim: Türkiye'nin, ormancılık politikasında, 7 500 000-8 000 000 orman köylüsü ormanlarda yaşamaya devam ettiği müddetçe, bu alanda istediği ileri adımları atması ve de başarılı olması mümkün değildir.

Bu orman köylülerini, insanca yaşayabilecek oldukları, 6831 sayılı Orman Kanununun 2/A maddesine göre, yani, 2/A alanlarına taşıyarak onlara yeni bir hayat sunmamız lazım, onları hayata yeniden başlatmamız lazım. Onları ayaklarının üzerinde durması için, onlara yeni iş imkânları, mutlaka ve mutlaka, oluşturmamız lazım. Onlar, aile tipi işletmelerle, küçük atölyelerle, ferdî krediler noktasında destekleyerek, onların, mutlaka ve mutlaka, kentlerin, büyük kentlerin etrafındaki varoşlara kümelenmiş insanlar, sefaletin üyesi insanlar olması değil, üreterek, çocuklarının karınlarını doyuran, ülke ekonomisine de katkıda bulunan insanlar olmanın mutluluğunu yaşayan insanlarımızdan birileri olmalarını arzu ediyoruz. Bu konuda önümüzdeki günlerde atacağımız adımlarda, değerli milletvekillerimizin, İktidar ve muhalefet olarak, bize verecekleri katkılara şimdiden teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Son konuşmacı, şahsı adına, Giresun Milletvekili Sayın Mehmet Işık; buyurun. (Alkışlar)

MEHMET IŞIK (Giresun) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; orman köylülerinin sorunlarının araştırılması ve çözüm önerileriyle ilgili olarak kurulan Meclis Araştırması Komisyonumuzun raporu hakkında şahsî görüşlerimi belirtmek istiyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Burada, söze başlamadan önce, hak etmediğim kadar iltifatta bulunan Komisyon Başkanımız Nusret Beye teşekkür ediyorum.

Yalnız, bir konuyu da konuşmadan geçemeyeceğim. Biz, komisyon olarak, Nusret Beyin Başkanlığında, gayet huzurlu, fedakâr, özverili ve onun sağladığı olanaklarla fevkalade iyi şartlarda çalıştık. Sabah gün doğarken yola çıktık, gece yarılarına kadar çalıştık, hatta buzların üzerinde, zincir takma noktasına kadar giderek, çalışma yaptık. Bu, büyük bir huzurun sağlanmasıyla oldu, bir ekip çalışmasıydı ve bunu sağlayan da, bizim, Değerli Başkanımız Nusret Beydi. Arkadaşlarım adına da, burada, bu vesileyle, huzurunuzda teşekkür etme ihtiyacı duyuyorum.

Değerli milletvekilleri, hepimizin bildiği gibi, 20 000 civarında orman köyümüz var; bunun 13 000 kadarı orman kenarı köyler, 7 000 kadarı da ormaniçi köylerdir. Sorun, daha çok ormaniçi köylerden kaynaklanıyor. Yani, orman kenarı köyler, çoğu zaman, tarımda yeterli araziye sahip, üretim yapılabilen topraklara sahip köylerdir. Ormaniçi köyler ise, tamamen sarp arazide, verimsiz, genişletilemeyen, genişletildiği takdirde ormana zarar veren köylerdir; onu, bir defa birbirinden ayırmak lazım. Sorunu 7 000 köyün üzerinde yoğunlaştırırsak ve çözümleri de onun üzerinde yoğunlaştırırsak, bazı çözümlerin beraberinde yapılması mümkün.

Bu köyler, özellikle orman içinde yaşayan köyler, çoğu zaman birbirine çok uzak, 15-20 kilometre mesafelerde bulunan mahallelerden oluşan, dağınık, yerleşik, arazisi tamamen meyilli, hayvancılığa elverişli olmayan, merası bulunmayan, sulanacak arazisi bulunmayan köyler. Bunlara eğitim, sağlık, su, elektrik, telefon götürmek çok masraflı ve yapılamamış bugüne kadar, sorun da buradan kaynaklanıyor. Şimdi "geçmişte şu kadar az hizmet yapıldı, buralara götürülmedi, bu yüzden bu insanlar bu noktada" tarzında tartışmalara girmekte fayda görmüyorum. Durum bu; köylülerimiz, 50 ile 300 dolar arasında fert başına düşen gelirle yaşamak mecburiyetinde bırakılmış, bu yoksulluk beraberinde orman üzerindeki baskıları artırmış; ne ormanı koruyabilmişiz ne insanımızı orada mutlu edebilmişiz. Sorun burada. Bu komisyon da buna çözüm bulmak için çalıştı, bu bakış açısıyla çalıştı ve tahmin ediyorum, bazı arkadaşlarımız yeterli bulmasa da, özveriyle ve zamanı en iyi kullanarak çalıştı.

Anayasamızın 169 uncu ve 170 inci maddeleri, orman köylülerinin kalkındırılmasını devletimize görev olarak vermiştir. Diğer bakanlıklar yanında, bu görevin aslî yürütücüsünün Orman Bakanlığı olması lazım gelir; ancak, Sayın Bakanla, ben, pek ormancılık politikası konusunda anlaşamıyorum, onu da açıkça söyleyeyim; farklı bakıyoruz meselelere. Nitekim, işte, kızılağaçtı, 17 nci maddede yapılmak istenen değişiklikti, 2/B maddesi uygulamalarıydı; bunlar, bana şahsen -şahsım adına konuştuğum için şahsen diyorum- ters gelen, pek içime sindiremediğim, ormana zarar vereceğini düşündüğüm yaklaşımlar.

Ancak, beni üzen bir konuyu da burada belirtmek istiyorum. Araziden geldikten sonra, komisyon toplantısı yaptık. Sayın Başkanımız, Orman Bakanından bir randevu alıp, bizi Sayın Bakana götürecekti; bu sorunları bizzat kendisiyle de görüşerek anlatmak istemiştik. Zannediyorum, bu randevu sağlanamadı. Sayın Bakan, çok önemli işleri olması dolayısıyla olacak, ikibuçuk aydır bir randevu veremedi ve Sayın Başkan bizi oraya götüremedi. Bunu da, burada sitem olarak iletmek istiyorum; ama, Başkanımızdan kaynaklanan bir sorun olmadığını da biliyorum.

Yasalara göre, ormaniçi ve orman kenarındaki köyler orman köyleri olarak tarif ediliyor; ancak, orman köylüsü denilince genel bir tanım yapılmakta. Sanki hepsi aynı şartları taşıyormuş gibi, aynı ekonomik durumdaymış gibi bir mütalaayla orman köylerine yaklaşılıyor. Orman köylerinin içerisinde 50 ilâ 200-300 dolar gelirle yaşamak mecburiyetinde olan köylüler olduğu gibi, seracılığa başlamış, hayvancılığı gelişmiş, yeterli toprağa sahip orman köyleri de var, bilhassa bitişik köylerde. O bakımdan, orman köylerini incelerken öncelikle ve ivedilikle orman köylerinin ekonomik bakımdan sınıflandırılmasının yapılması gerektiğini düşünüyorum, ekonomik durumuna göre yeniden bir tasnife tabi tutulmalıdır. Bu tasnif üç şekle bağlanır:

Devlet desteğiyle, kredilerle, eğitimle yerinde kalkındırılabilecek köyler. 

İkincisi, zaten kalkınmış köyler. Biraz önce konuşan arkadaşlarımız örnek verdiler -onu, biraz sonra vereceğim bir örnekle ben de destekleyeceğim- kalkınmış, ekonomisi düzelmiş; ama, statüsü orman köyü olan köyler.

Bir de, ne yaparsanız yapın, içinde bulunduğu şartlarda yerinde kalkınması mümkün olmayan, devletin götürdüğü yatırımların da pek fayda sağlamadığı, dağınık olduğu, verimsiz olan köyler. O halde, orman köylerini yeniden bir sınıflandırmaya tabi tutup, neler yapılabileceğini ona göre tespit etmek gerekiyor.

Sayın Başkan izah etti, orman köyleriyle ilgili olarak çalışmaya başlamadan önce, Ankara'da bu işle ilgilenen tüm resmî ve özel kurumları, sözü olacak herkesi dinledik ve bu birikimlerle araziye gittik. Araziye giderken, araştırmamızda, ormanların yoğun olduğu ve kendine özgü şartları taşıyan bölgeleri ayırdık. Buralar, Akdeniz Bölgesi, İstanbul ve Trakya yöresi -tabiî, Muğla da dahil- Doğu Karadeniz Bölgesi, Bolu ve Adapazarı idi. Bunlar, ayrı coğrafî şartlarda, arazi yapıları ve yerleşim şekilleri farklı olan bölgelerdi. Bu bölgelere bizzat giderek -ama, köylere, en ücra köylere giderek- sorunları yerinde gördük, dinledik ve buna göre bu raporu tanzim ettik; ancak, özellikle Trakya yöresinde yeterli arazinin mevcut olduğunu, köylerin, kredilerle, yerinde kalkınabileceğini tespit ettik; onlar, eğitimle, desteklerle ve altyapı hizmetleriyle yerinde kalkındırılabilir.

Akdeniz Bölgesinde, sahile yakın orman köyleri seracılığa başlamış. Bu bölgede, ekonomik bakımdan, artık, belli bir seviyenin, hatta, Türkiye ortalamasının üzerine çıkmış yöreler de var; ama, bu yörelerde sera kurulan araziler de, hazineye ait araziler veya orman arazisi. Şu anda kurmaya devam ediyorlar. 2 dönüm seradan da 20-30 milyar lira gelir sağladıklarını söylediler.

Buradan başka bir noktaya geleceğim; onun için, bunları, önce, bilgi olarak sunuyorum.

Karadeniz Bölgesinde ve Akdeniz Bölgesinin yüksek kesimlerindeki köylerinde çok büyük bir sefalet var, açlık var. Gerçekten, buralarda yaşayan insanların, bugüne kadar, devlet nimetlerinden faydalanamamış olmasını, devletin onlara elini uzatamamasını, Türkiye Cumhuriyetinin bir eksiliği olarak burada belirtmek istiyorum.

Orman köylerinin durumlarına göre sınıflandırması yapıldıktan sonra, ikinci önemli sorun...

Sayın Başkan, zaman da azalıyor galiba. O zaman, kısa keseyim.

Derhal orman kadastrosu bitirilmeli, 2/B uygulamaları netleştirilmeli, 2/A bölgeleri; yani, köylerin taşınacağı tarıma elverişli topraklar tespit edilmeli, o yüksek dağ köylerinin; yani, yerinde kalkındırılması mümkün olmayan köyler süratle aşağı çekilerek verimli topraklara yerleştirilmeli.

Şimdi, Sayın Bakan diyecek ki, parayı nereden bulacağız, kaynak yok. 2/B maddesinden gelen paralar burada toplanmalı; bu paralar, kadastro için, ağaçlandırma için, köylerin kalkındırılması için, köylerin kalkındırılıp başka yerlere yerleştirilmesi için kullanılmalı. Bunun da yasal dayanağı bu Meclisten alınmalıdır. Bunun dışında, özellikle fakir, yoksul köylülerin 2/B maddesiyle sahip olduğu, halen kullandığı yerlerinden de para almamak şartıyla söylüyorum bu sözümü. Derhal tabiî; yasa gereği de o.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET IŞIK (Devamla) - Sayın Başkanım, teşekkür için 1 dakika eksüre istiyorum.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Işık.

MEHMET IŞIK (Devamla) - Boşaltılan köyler de süratle ağaçlandırılmalı ve yeni orman alanları da böylece kazanılmalı. Hem orman kurtarılmalı, orman üzerindeki baskı kaldırılmalı hem de yeni orman alanları kazanılmalıdır.

Bu komisyonun, ben içinde olduğum için söylemiyorum, gerçekten büyük bir özveriyle çalıştığını, önerilerinin gerçekçi olduğunu, uygulanabilir olduğunu; ama, işin zor olduğunu, yürek istediğini, cesaret istediğini, soluk istediğini, uzun vadeli bu çalışmanın planlanıp havza bazında planlanıp, uygulanması halinde bu sorunun, orman üzerindeki köylülerin baskı sorununun ve orman köylülerinin yaşam sorununun biteceğine inanıyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Işık.

Sayın milletvekilleri, orman köylülerinin sorunlarının araştırılarak orman köylerinin kaldırılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci ve İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca kurulmuş bulunan (10/69, 118) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonunun raporu üzerindeki genel görüşme tamamlanmıştır.

Sayın milletvekilleri, 2 nci sıraya alınan, Samsun'da kurulma aşamasındaki mobil santralların ihale ve yer seçimleri süreçleri ile çevre ve insan sağlığına muhtemel etkilerinin araştırılması amacıyla Anayasanın 98 inci ve İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca kurulmuş bulunan (10/29, 31) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonunun 297 sıra sayılı raporu üzerindeki genel görüşmelere başlayacağız.

2. - Samsun Milletvekili Haluk Koç ve 24 milletvekili ile Samsun Milletvekili Cemal Demir ve 23 milletvekilinin, Samsun'da kurulma aşamasındaki mobil santralların ihale ve yer seçimi süreçleri ile çevre ve insan sağlığına muhtemel etkilerinin araştırılması amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/29,31) (S. Sayısı: 297)

BAŞKAN - Komisyon?.. Yok.

Hükümet?.. Yok.

Sayın milletvekilleri, süremizin daralması nedeniyle "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" ile alınan karar gereğince, kanun tasarı ve tekliflerini sırasıyla görüşmek için 2 Haziran 2004 Çarşamba günü saat 15.00'te toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum.

 

Kapanma Saati : 18.52