BIM 2 0 2000-11-15T16:58:00Z 2000-11-15T16:58:00Z 117 86899 495329 TBMM 4127 990 608298 9.3821 Comments 0 6 nk 6 nk 0

 DÖNEM : 21                                            CİLT : 37                                     YASAMA YILI : 2

 

 

T. B. M. M.

TUTANAK DERGİSİ

 

119 uncu Birleşim

26 . 6 . 2000 Pazartesi

 

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

  I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 II. – GELEN KÂĞITLAR

III. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A)  OTURUM BAŞKANININ KONUŞMALARI

1. – TBMM Başkanvekili Murat Sökmenoğlu’nun, kamuoyunun sürekli gündeminde bulunan trafik sorununun, vakit kaybedilmeden çağdaş tedbirler alınmak suretiyle mutlaka çözülmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

B) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1. – İstanbul Milletvekili Mustafa Düz’ün, turizm bölgelerindeki hanutçuluğa ilişkin gündemdışı konuşması ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu’nun cevabı

2. – Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa’nın, Ordu İlinin ekonomik ve sosyal problemlerine ilişkin gündemdışı konuşması

3. – Ardahan Milletvekili Saffet Kaya’nın, Kırklareli ve Trakya yöresindeki çiftçi, esnaf ve sanayicinin sorunlarına ilişkin gündemdışı konuşması

IV. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

1. – Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının Sunulduğuna Dair Başbakanlık Tezkeresi ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (3/600) (S. Sayısı : 516)

V. – SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1. – Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın, Kırıkkale-İzzettin Köyünün kanalizasyonunun ne zaman yapılacağına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz’ın cevabı (7/2156)

2. – Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın;

Domuz yağı ve etinin gıda tüketiminde kullanılmasına,

– Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın;

Kırıkkale İzzettin Köyünün sellektör ihtiyacına,

– Kütahya Milletvekili Ahmet Derin’in;

Kütahya İline bağlı bazı ilçelerin veteriner hekim ihtiyacına ve bölgede görülen şap hastalığına karşı alınacak önlemlere,

– Şanlıurfa Milletvekili Mustafa Niyazi Yanmaz’ın;

GAP Bölgesinde seracılığın teşvik edilmesine ilişkin soruları ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp’in cevabı (7/2155, 2159, 2160, 2161)

3. – Sakarya Milletvekili Cevat Ayhan’ın, bakanlık müfettişlerince hazırlanan TTKK teftiş raporuna ilişkin sorusu ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp’in cevabı (7/2173)

4. – Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın, Karaman’da dolu afetinden zarar gören çiftçilere ilişkin sorusu ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp’in cevabı (7/2181)

 


I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 14.00’te açılarak beş oturum yaptı.

Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının (3/600) (S. Sayısı : 516) görüşmelerine başlanarak; 1, 2, 3, 4, 5 ve 6 ncı bölümlerinin görüşmeleri tamamlandı.

Alınan karar gereğince, Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının görüşmelerine devam etmek için, 26 Haziran 2000 Pazartesi günü saat 14.00’te toplanmak üzere, birleşime 01.07’de son verildi.

Nejat Arseven

Başkanvekili

            Mehmet Elkatmış        Şadan Şimşek

          Nevşehir                      Edirne

Kâtip Üye               Kâtip Üye

Melda Bayer

Ankara

Kâtip Üye

 

                                                                                                                        No. : 163

II. – GELEN KÂĞITLAR

26 . 6 . 2000 PAZARTESİ

Tasarı

1. – Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Kuruluş ve Teşkilât Kanunu Tasarısı (1/712) (Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.6.2000)

Teklifler

1. – Erzurum Milletvekili İsmail Köse’nin; Dahiliye Memurları Kanunu ile Devlet Memurları Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/564) (İçişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi : 19.6.2000)

2. – Ordu Milletvekili Sefer Koçak ve 9 Arkadaşının; Yükseköğretim Kurumları Teşkilâtı Hakkında 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair 2809 Sayılı Kanuna Bir Madde Eklenmesi Hakkında Kanun Teklifi (2/565) (Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi : 19.6.2000)

3. – Bursa Milletvekili Teoman Özalp’ın; Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Ait Tesislere ve Binalara Ad Verilmesi Hakkında Kanun Teklifi (2/566) (İçişleri Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 19.6.2000)

4. – İzmir Milletvekili Hakan Tartan’ın; 647 Sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 4. Maddesinin Üçüncü Fıkrasının Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi (2/567) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 19.6.2000)

5. – Ankara Milletvekili Uluç Gürkan’ın; Ankara İline Bağlı Olarak Çayırhan Adıyla Bir İlçe Kurulmasına İlişkin Yasa Önerisi (2/568) (İçişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi : 20.6.2000)

6. – Muğla Milletvekili İbrahim Yazıcı’nın; Muhtar Ödenek ve Sosyal Güvenlik Yasasının Bir Maddesinin Değiştirilmesine Dair Kanun Teklifi (2/569) (İçişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi : 26.6.2000)

Raporlar

1. – İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest’in, Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/518) (S. Sayısı : 471) (Dağıtma tarihi : 26.6.2000) (GÜNDEME)

2. – Sivas Milletvekili Mehmet Ceylan’ın, Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/519) (S. Sayısı : 472) (Dağıtma tarihi : 26.6.2000) (GÜNDEME)

3. – Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar’ın, Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/520) (S. Sayısı : 473) (Dağıtma tarihi : 26.6.2000) (GÜNDEME)

Sözlü Soru Önergeleri

1. – Adana Milletvekili  M.Halit Dağlı’nın, Adana-Karaisalı İlçesinde vakfiye kapsamı içerisinde kalan köylere  ilişkin Devlet Bakanından  (Yüksel Yalova) sözlü soru önergesi (6/747) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

2. – Şanlıurfa Milletvekili Yahya Akman’ın, Şanlıurfa’nın turizm potansiyeline  ilişkin Turizm Bakanından sözlü soru önergesi (6/748) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

3. – Şanlıurfa Milletvekili Yahya Akman’ın, Şanlıurfa Bağ-Kur hizmet binasına ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından sözlü soru önergesi (6/749) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

4. – Şanlıurfa Milletvekili Ahmet Karavar’ın, Şanlıurfa Bağ-Kur İl Müdürlüğü binası ve personel sayısına ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından sözlü soru önergesi (6/750) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

Yazılı Soru Önergeleri

1. – Hatay  Milletvekili Mustafa Geçer’in, İskenderun Limanı Konteyner Terminaline ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2266) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

2. – Hatay Milletvekili Mustafa  Geçer’in, deprem bölgesinde verilen ihalelere ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/2267) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

3. – Hatay Milletvekili Mustafa Geçer’in, Koç Üniversitesine kiraya verilen araziye ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2268) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

4. – Hatay Milletvekili Mustafa Geçer’in, A.O.Ç. arazilerine ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2269) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

5. – Bursa Milletvekili Teoman Özalp’in, organize sanayi bölgelerine tahsis edilen belediye arsalarına ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanından yazılı soru önergesi (7/2270) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

6. – Adana Milletvekili Mehmet Metanet Çulhaoğlu’nun, Nergizlik Barajı sulama kanalı projesine ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Başbakan Yardımcısından yazılı soru önergesi (7/2271) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

7. – Sivas Milletvekili Mehmet Ceylan’ın, Suriye’de bulunan Süleyman Şah Türbesine ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2272) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

8. – Gaziantep Milletvekili Mehmet Ay’ın, Gaziantep İline kültür merkezi kurulup kurulmayacağına ilişkin Kültür Bakanından yazılı soru önergesi (7/2273) (Başkanlığa geliş tarihi : 23.6.2000)

Meclis Araştırması Önergesi

1. – Ankara Milletvekili M.Zeki Çelik  ve 46 arkadaşının, Ankara İlinin ekonomik, sosyal, kültürel ve kentsel sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla  Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/138) (Başkanlığa geliş tarihi : 26.6.2000)

Süresi İçinde Cevaplandırılmayan Yazılı Soru Önergeleri

1. – Adana Milletvekili Ali Halaman’ın, Adana İli ve ilçelerinde yürütülen proje ve hizmetlere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2029)

2. – Adana Milletvekili Ali Halaman’ın, Adana İli ve ilçelerinde yürütülen proje ve hizmetlere ilişkin Millî Eğitim  Bakanından yazılı soru önergesi (7/2031)

3. – Adana Milletvekili Ali Halaman’ın, Adana İli ve ilçelerinde yürütülen proje ve hizmetlere ilişkin Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/2038)

4. – Adana Milletvekili Ali Halaman’ın, Adana İli ve ilçelerinde yürütülen proje ve hizmetlere ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2048)

5 – Adana Milletvekili Ali Halaman’ın, Adana İli ve ilçelerinde yürütülen proje ve hizmetlere ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısından (H. Hüsamettin Özkan) yazılı soru önergesi (7/2052)

6. – Ankara Milletvekili Saffet  Arıkan Bedük’ün, valiler dışındaki mülkî amirlere temsil tazminatı verilmemesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2069)

7. – Karaman Milletvekili  Zeki Ünal’ın, Avrupa’da Diyanete bağlı camilerde okunan cuma hutbelerine ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısından (H. Hüsamettin Özkan) yazılı soru önergesi (7/2078)

8. – Karaman Milletvekili  Zeki Ünal’ın, depremden zarar gören belediyelere ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/2079)

9. – Bursa  Milletvekili  Ertuğrul Yalçınbayır’ın, Bursa İli sınırları içindeki bazı yol projelerine ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/2082)

10. – Bursa  Milletvekili  Ertuğrul Yalçınbayır’ın, Bursa’daki  bazı yol projelerine ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/2083)

11. – Çankırı Milletvekili Hüseyin Karagöz’ün, ilçe cezaevlerindeki bayan gardiyan ihtiyacına ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/2097)

12. – Şanlıurfa  Milletvekili  Mehmet Yalçınbayır’ın, Şanlıurfa – Diyarbakır Karayolu projesine ilişkin  Bayındırlık ve İskân  Bakanından yazılı soru önergesi (7/2103)

13. – Sivas Milletvekili Abdüllatif Şener’in,  tutuklu bir bayanın yaralı olduğu halde hastaneye sevkedilmediği iddialarına ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/2107)

14. – Osmaniye Milletvekili Şükrü Ünal’ın, Osmaniye-Kadirli Anadolu Lisesi Vakfınca düzenlenen bir programa ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2108)


BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 14.00

26 Haziran 2000 Pazartesi

BAŞKAN : Başkanvekili Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER : Vedat ÇINAROĞLU (Samsun), Hüseyin ÇELİK (Van)

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 119 uncu Birleşimini açıyorum.

Toplantı yetersayısı vardır; görüşmelere başlıyoruz.

III. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) OTURUM BAŞKANININ KONUŞMALARI

1. – TBMM Başkanvekili Murat Sökmenoğlu’nun, kamuoyunun sürekli gündeminde bulunan trafik sorununun, vakit kaybedilmeden çağdaş tedbirler alınmak suretiyle mutlaka çözülmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

BAŞKAN – Affınıza sığınarak bir şeyi ifade etmek istiyorum efendim.

Sayın milletvekilleri, kamuoyunun sürekli olarak gündeminde olan çok önemli bir konuyu, bir kere daha altını çizmek ve değerli dikkat ve takdirlerinize sunmak istiyorum.

Zaman zaman yaptığımız kanun ve diğer mevzuat değişiklikleri ve düzenlemelerine rağmen, trafik sorunu, hepimizi derinden yaralayan kaza haberleriyle maalesef devam ediyor.

Evladını trafik kazasında kaybetmiş, yüreği evlat acısıyla yanmış bir baba, İstanbul'dan, Başkent Ankara'ya yürüyerek geliyor. Acılı baba Boray Uras'ın şahsında, trafik kazalarında kurban verdiğimiz bütün vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum.

Sayın milletvekilleri, her yıl binlerce insanımızı kaybediyoruz, binlerce insanımız sakatlanıyor; çok büyük maddî zarar meydana geliyor. Artık, bir an evvel, bu sorunu, çağdaş tedbirleri almak suretiyle mutlaka çözmemiz gerektiği açıktır. Daha fazla beklemenin, çalışmaları sürüncemede bırakmanın mazur görülecek hiçbir tarafı yoktur.

Sayın milletvekilleri, bu büyük sorunun acısını hepimiz hissediyoruz, sıkıntılarını hepimiz yakından yaşıyoruz. En acil sorunlarımızın başında yer alan, hemen hemen her gün yaşadığımız trafik kazalarının sonrasında, başta medya olmak üzere, her yerde, Trafik Yasasının günün şartlarına uygun hale getirilmesi gerektiğini konuşuyoruz; ama, nedense, bir türlü, yasayı hazırlayıp, sonuçlandıramıyoruz, hazırlanan yasayı da komisyonda bekletiyoruz.

Değerli milletvekilleri, Boray Uras, büyük acısını yüreğinde taşıyarak günlerdir yollarda yürüyor. Onun gibi, aynı acıyı paylaşan binlerce ana var, baba var; hepsi bizden, Türkiye Büyük Millet Meclisinden acil çözüm bekliyor. Trafik Yasası değişikliği kanun tasarısının bir an evvel Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulması gerekiyor.

Meclis gündeminde, sayın milletvekillerince verilmiş, trafik kazalarına neden olan hususlarla ilgili Türk Ceza Kanunundaki değişiklikler ile Karayolları Trafik Kanununda değişiklik yapan kanun teklifleri bulunmaktadır.

Bu konuyu, Meclisimiz tatile girmeden çözmemiz gerektiğini ve önemini yüce takdirlerinize sunuyorum.

Sayın milletvekilleri, sizlerle aynı hassasiyet içinde bulunduğumuzdan eminim; ama, eylemden emin değilim. Geliniz, milletle yüzleşmeye, özleşmeye, 1 Temmuzda çıkmayalım da, trafik canavarına, Azrail'e yol açan bu insafsız hadiselere Türkiye'yi daha fazla kurban etmeyelim. Geliniz, kanunu gündeme alalım. Geliniz, acılı babanın yaralı yüreğinin Türk Milleti adına yaptığı eyleme eylemle cevap verelim.

Her yıl binlerce insanımızı kaybediyoruz, binlerce insanımız sakatlanıyor, çok büyük maddî zarar meydana geliyor. Artık, bir an evvel, bu sorunu, çağdaş tedbirler almak suretiyle, mutlaka çözmemiz gereği açıktır. Daha fazla beklemenin, çalışmaları sürüncemede bırakmanın mazur görülecek bir tarafı yoktur.

Ayrıca, Selin'in acılı babasını yolda karşılayıp, gündemdeki Trafik Yasası yerine, Karayolları Yasasının 57 nci sırada olduğunu söylemek de hiç doğru değil sayın milletvekilleri. Hükümetten gelen bir tasarı olmamakla beraber, Sayın Ahmet Tan ve arkadaşlarının ve Anavatan Partisi Grubunun kanun teklifi Adalet Komisyonunda bekliyor. Geliniz, bunu hep beraber gündeme alalım ve gündeme aldıktan sonra da kalbi huzurla gideceğimiz yere gidelim diyor, en derin saygılarımı arz ediyorum efendim. (Alkışlar)

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Bir açıklama yapmama izin verir misiniz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bedük.

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) – Yapmış olduğunuz bu gündemdışı konuşmaya hükümet cevap verecektir Sayın Başkan.

BAŞKAN – Kim efendim?..

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) – Hükümet cevap verecektir.

BAŞKAN – Cevap değil, cevabı biz bulacağız; olur mu efendim!.. Bu, hükümet işi değil. Kanun var; biz istersek, çıkarırız.

Buyurun Sayın Bedük.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; trafik suçunun her sebebinin taksirli bir suç olarak kabul edilmesi kadar, aynı zamanda trafik kazasına maruz kalmış olan kişinin de bir kaderi olarak değerlendirilmemesi lazım trafik suçlarının. Onun için, Sayın Başkanın biraz evvelki duyarlılığına katılıyoruz.

Trafikle ilgili olarak Doğru Yol Partisi Grubunun vermiş olduğu bir kanun teklifi vardır. Bu kanun teklifi, Türk Ceza Kanununun ilgili maddelerinde, bilinçli taksirli suç adı altında trafikle ilgili olayların özellikle cezalandırılmasını öngörmektedir. Bilinçli taksirli suçtan maksat şudur:

1- Hız sınırını aşma.

2- Alkol sınırını aşma.

3- Trafik işaret ve levhalarına uymama.

Bunlar, aslında, zaten, trafik kazasının meydana gelmesine neden olacak en önemli unsurlardır. O itibarla, bununla ilgili, bilinçli taksirli suç adı altında Türk Ceza Kanununda değişiklik yapılması bir zaruret haline gelmiştir. Bu kanun teklifimizin bir an evvel Adalet Komisyonumuzda görüşülmesi, gerçekten, önemli bir meselenin çözümlenmesine vesile olacaktır.

Ayrıca, Trafik Kanunuyla ilgili olarak da, yine yaptığımız hazırlıklar vardır. Daha evvel verilmiş olan kanun tekliflerine aynen katılıyor ve ilavelerimiz var, bu ilavelerimizi yapmak suretiyle... Gerçekten, medenî bir ülkede böylesine fazla trafik kazasının olması, fevkalede ayıptır. O nispette de, devlet açısından alınması gereken tedbirleri süratle almak da, hükümetlerin ve kamu görevlilerinin görevidir. Ben buna inanıyorum ve Doğru Yol Partisi olarak da, getirilecek olan her türlü çalışmaya destek vermeye de hazır olduğumuzu belirtmek istiyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bedük.

Elimde, diğer partilerin ve diğer arkadaşlarımızın verdiği kanun teklifleri de var ve tahmin ediyorum ki, öbürsü gün, Türkiye Büyük Millet Meclisi Sayın Başkanı, Selin'in acılı babası Sayın Uras'ı kabul edecek. Ama, ben de diyorum ki, o kabulde Sayın Başkanı mahcup etmeyelim; bu tasarıyı, nasıl halledeceksek halledelim, komisyondan indirelim ve Sayın Uras geldiği zaman, Sayın Meclis Başkanı da bunun bu dönem çıkacağını...

Bakın, bir şey söyleyeyim: Kimse, Trafik Yasası bekleyebilir diyemez; çünkü, Azrail ile ilgili kimsenin de bir kontratı yok.

Teşekkür ederim. (MHP sıralarından "Bravo" sesleri)

"Bravo" demek değil, eylem yapacağız, burada bunu çıkaracağız. (MHP sıralarından alkışlar)

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, Avrupa normlarına göre, birkısım trafik suçlarıyla ilgili cezaî hükümleri, Trafik Yasasındaki değişiklikleri getirmek lazım; çünkü, Avrupa normlarına göre, özellikle Türkiye'deki Trafik Yasasındaki değişiklik halen ne tespit edilebilmiş ne de bir çalışma var; bir an evvel bu çalışmanın gündeme gelmesi gerek.

BAŞKAN – Vallahi, Sayın Bedük, bilmiyorum, Avrupa normları, Türk normları... Ama, neticede, buna, bir çareyi, Meclis tatile girmeden evvel bulmamız gerektiğine inanıyorum.

Sayın Kahraman da aynı şeyi söyleyecek; buyurun efendim.

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Başkanımızın bu konudaki hassasiyetine aynen iştirak ediyor, kendisine teşekkür ediyoruz.

Tabiî, geçen dönem çıkarılan Trafik Yasasının hedefi de, yine, bu anarşinin önlenmesiydi. Bu, bir kültür meselesi, topyekûn, bir yapı, doku, ahlak, anlayış meselesi. Kanunlarla aşacağımız bir konu olarak görmüş olmamız yanlıştır bence. Kanunun yanında, o kanunun işlerliğini sağlayacak yapılaşmayı da temin etmemiz, ona ait kültürü, ahlakı geliştirmemiz lazım. Hepimiz büyük acılar içerisinde kalıyoruz ve buyurduğunuz gibi, bu acıyı paylaşıyoruz.

Geçen dönem, çok derinlemesine bir inceleme neticesi Trafik Kanunu çıkarıldı ve çok seri çıkarıldı; yani, Meclisten seri çıkarıldı; ama, komisyonda derinlemesine incelendi. Sadece cezalarla bu hadise olmuyor. Buyurduğunuz bir kanun metnini çıkarmayla da, yine, neticeye gidecek değiliz. Bunu, ciddî olarak, teferruatıyla incelememiz, cidden üzerine eğilerek ele almamız bizim borcumuz. Bizim her katkıyı yapmaya hazır olduğumuzu tekrar beyan ediyorum.

Hassasiyetinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Efendim, tabiî, benim ifade etmek istediğim, bu yaralara bir merhem... Kafaların değişmesi lazım, o, ayrı; ama, arzu buyuruyorsa Yüce Meclisimiz, bir Meclis araştırması da yapabiliriz; ama, neticede, bu insanlara cevap vermemiz bizim aslî görevimiz.

Sayın Kahraman, teşekkür ediyorum size.

Sayın Çakan, buyurun efendim.

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; önce, Meclis Başkanvekilimiz çok hassas bir konuya değindiği için, kendilerine teşekkür ediyorum. Ayrıca, diğer konuşmacıların biraz önce belirttikleri hususlara da katılıyorum.

Ancak, 1 Temmuzda, Genel Kurulumuz büyük bir ihtimalle tatile girecek. Dolayısıyla, tatile girmeden önce görüşülecek olan yetki kanunu tasarısına, bir önergeyle, Genel Kurul tarafından bu katılım sağlanır ve dolayısıyla Bakanlar Kuruluna bu konuda yetki verilirse, konunun çözümlenmiş olacağı kanaatindeyim. Dolayısıyla, önümüzdeki günlerde, yarın veya öbür gün görüşülecek, 518 sıra sayısı almış olan bu yetki kanunu tasarısında, bir önergeyle değişiklik yapmak suretiyle, Genel Kurul, bu yetkiyi Bakanlar Kuruluna verir; dolayısıyla, bu mesele de çözümlenmiş olur ve bir an önce de, bu konu halledilir. Acısı dinmesi gereken, gerçekten, hepimizin katıldığı, trafikte yavrularını kaybeden analara, babalara da, ben, buradan, Anavatan Partisi Grubu adına başsağlığı diliyorum. Anavatan Partisi Grubu olarak, meseleyi böylelikle çözmüş oluruz diye düşünüyoruz.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Ben teşekkür ediyorum Sayın Çakan.

İşte, eylem başlamıştır. Maksat bu.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Efendim, bir dakika... Sayın Adalet Komisyonu Başkanına söz vereceğim.

Sayın Karaa, buyurun efendim.

EMİN KARAA (Kütahya) – Sayın Başkan, teşekkür ederim. Meclisin bu konuda gösterdiği duyarlılığa da teşekkür ederim.

Elbette, kızını trafik kazasında kaybeden bir baba yürüyor. Türkiye, sürekli, trafik teröründe vatandaşlarını kaybediyor. Tarafımızdan, bu konuda, Meclis Başkanlığına verilmiş olan, Türk Ceza Kanununda iki maddeyi değiştiren ve Karayolları Trafik Kanununda düzenlemeler yapan iki teklif vardır; ancak, takdir edilir ki, Meclisin çalışma sistemi içinde, bu iki yasa teklifi, Meclis Başkanlığı tarafından komisyonlara intikal ettirilmiştir. Ne var ki, ilgili bakanlıkların görüşü alınmak zorundadır. Adalet Bakanlığının ve İçişleri Bakanlığının bu konuda görüşleri henüz gelmemiştir. Dolayısıyla, bugünden yarına, bu tekliflerin hemen yasalaşması çok doğru bir hareket değildir. Bu konuda fitil ateşlenmiştir, gereken çalışmalar yapılmaktadır. Türkiye'deki ceza hukuku profesörlerinden görüşler alınacaktır, tartışmaya açılacaktır. Trafik konusunda yetkili uzmanların, derneklerin, sivil toplum örgütlerinin ve Bakanlığın görüşleri alınacaktır. Biz, bugünü değil, trafik terörü konusunda, Türkiye’nin yarınını da emniyet altına almak için, bir çalışma içerisindeyiz. O nedenle, bu işin aceleye getirilmesinin uygun olduğunu sanmıyorum.

Takdirlerinize sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Sayın Bedük; buyurun.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, Sayın Uras’ın acısını bütün millet olarak paylaşıyoruz ve zatıâlinizin de, biraz evvel, şu birleşimi açma noktasında gösterdiğiniz tepkiye de, gerçekten canı gönülden katılıyoruz.

Ancak, üzerinde durulması gereken nokta şu: Doğru Yol Partisi olarak Türk Ceza Kanununda değişiklik öngörmek suretiyle, bir teklif verdik.

Aslında, yetki kanunlarıyla, ceza tespit edilemez, ceza verilemez; Anayasa gereğidir. O sebeple, yetki kanununa bir madde ilave etmek suretiyle, trafikle ilgili bir konuda ceza getirmenin mümkün olmadığını dikkate almak suretiyle, Türk Ceza Kanununda yapılacak olan değişiklikle ilgili vermiş olduğumuz kanun teklifinin, Adalet Komisyonunun Sayın Başkanı tarafından gündeme alınması halinde, meselenin önemli ölçüde çözümlenmiş olabileceğini değerlendiriyoruz; çünkü, aşırı hız, alkol sınırını aşma ve trafik işaretlerine ve ışıklarına uymama gibi noktaları ihtiva ediyor. Sayın Başkanın, özellikle bütün kurum ve kuruluşlardan görüş almayla ilgili noktadaki değerlendirmesine katılıyorum; ama, bizim verdiğimiz kanun teklifi, Türk Ceza Kanunuyla ilgili tekliftir ve bu, Adalet Bakanlığımızda halen bulunmaktadır. Prof. Dr. Sayın Sulhi Dönmezer’in başkanlığındaki heyet tarafından hazırlanmış olan, Türk Ceza Kanunundaki değişikliğin bir parçasıdır. O sebeple, diğer kurum ve kuruluşların, özellikle, görüşünü beklemeden de öyle zannediyorum ki, görüşme imkânı olabilecektir şeklinde değerlendiriyor ve takdirlerinize sunuyorum; Sayın Başkan, sizin de takdirlerinize sunuyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim, hassasiyetinize de teşekkür ediyorum. Ben de, zaten, şunu ifade etmek istemiştim: Nasıl ki, bugün, Millî Güvenlik Kurulunda, olağanüstü halin -daha bir ay sonra gelecekse de- 31 Temmuz yerine, Meclis tatile gireceği için, tatilden evvel görüşülmesi kararı alınmışsa, onun da böyle bir eylemle olması gerektiğine inandığım için ifade ettim.

Yüce Meclise teşekkürlerimi arz ediyorum.

Efendim, gündemdışı birinci söz, turizm bölgelerindeki hanutçuluk hakkında söz isteyen, İstanbul Milletvekili Sayın Mustafa Düz’e aittir.

Buyurun Sayın Düz. (DSP sıralarından alkışlar)

B) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1. – İstanbul Milletvekili Mustafa Düz’ün, turizm bölgelerindeki hanutçuluğa ilişkin gündemdışı konuşması ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu’nun cevabı

MUSTAFA DÜZ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; turizm bölgelerimizde yaşanmakta olan bazı sorunlara değinmek üzere şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Türk turizminin yaşamış olduğu sorunları zaman zaman hepimiz tartıştık; tüm ilgili kurum ve kuruluşlarca sorunları ortaya koyup çözüm önerileri üretmeye çalıştık.

2000 yılında ülkemize gelen turist sayısında bir artış söz konusudur ve bu artışın devam edeceği beklenmektedir.

Türk turizminin krize girdiği dönemlerde, sektörde faaliyet gösteren işletmeler hemen devlete yüklenmekte ve her şeyi devletten beklemektedir; ancak, ben bu kısa süre içerisinde, turizmimizin genel sorunlarından çok, turizm bölgelerinde sıkça rastlanılan ve turistlere büyük rahatsızlık veren hanutçuluk uygulamasına değinmek istiyorum.

Bilindiği gibi, hanutçuluk, gelen turistlerin, daha çarşı pazar bakmadan, ayakçılar vasıtasıyla alışverişlerini yönlendirme olarak tanımlanan bir davranıştır. Bazı işletme sahipleri, ülkemize gelen turistlere, başka bir seçenek bırakmaksızın, ticarî faaliyetlerini kendi istedikleri yerlerden yaptırmaktadırlar; bu da, turistlerin ülkemize karşı kötü imaj edinmelerine neden olmaktadır. Şöyle ki: Turistlere, kendilerinin söyledikleri yerler dışında herhangi bir yerden alışveriş yapmamalarını, bunu yapmaları halinde kendilerinin kazıklanacaklarını ve mağdur olacaklarını ifade etmektedirler. Bunu yapmalarındaki amaç, kendi çıkarlarını gözetmek ise de, sonuçta bu davranış ülkemizin imajını zedelemektedir. Bu uygulama, her ne kadar, uzaktan bakıldığında pek önemli görünmese de, özellikle yabancı turistler bakımından son derece rahatsızlık verici olmaktadır. Hanutçuluk uygulamasına engel olamadığımız takdirde, Turizm Bakanlığı ne kadar tanıtım yaparsa yapsın, kendi yurttaşlarımızca oluşturulan bu kötü imajı silmek zor olacaktır. Üstelik, bu uygulamaya bazı yerel yöneticilerin de en azından göz yumduğuna dair iddialar vardır. Bu da, işin ayrı bir boyutunu oluşturmaktadır.

Hemen akla gelebilir ki, bu uygulamadan rahatsız olan var ise, kanunî yollara başvurabilir; ancak, hanutçunun turisti rahatsız eden davranışı, Türk Ceza Kanununda "takibi şikâyete bağlı suçlar" olarak tanımlanmıştır; fakat, muhatabın yabancı olması, Türk hukuk sistemi hakkında bilgi sahibi olmaması, ziyaret sürelerinin kısa olması, tatil amacıyla kullanacağı süreyi adlî tahkikatla geçirmek istemeyişi nedeniyle, şikâyetleri söz konusu olamamaktadır.

Değerli üyeler, şimdi, sizlere, asıl olarak hanutçuluğun ortadan kaldırılmasına yönelik yerel bir uygulamayı anlatmak istiyorum. Önemli bir turizm merkezimiz olan Marmaris'te, Kaymakam Sayın İsa Küçük, hanutçuluğun önlenmesiyle ilgili ciddî ve başarılı çalışmalar başlatmıştır; kendisini, içtenlikle kutluyorum. Tabiî, bu arada, Muğla Valimizi de unutmayalım; çünkü, onun onayıyla olmuştur.

Marmaris'te başlatılan uygulamalar kısaca şöyledir:

Öncelikle, Marmaris'te turizm sektöründe çalışan 4 500 kişi sağlık kontrolünden geçirilmiş, sonuçta, 40'a yakın turizm çalışanında bulaşıcı hastalığa rastlanmış ve bu kişilere çalışma vizesi verilmemiştir.

Sektörde çalışanlar, bir haftalık eğitime tabi tutulmuştur. Mart ayından itibaren başlatılan eğitim çalışmalarına, bugüne kadar 4 500 kişi, katılmıştır. Bu eğitim halen devam etmektedir.

Bu eğitim sonrasında, çalışanlara, "Turizm Sektöründe Çalışan Tanıtım Kartı" verilmiş ve bu kişilere, bir yıllık çalışma vizesi tanınmıştır. Çalışanlarla ilgili şikâyet olması halinde, vizelerinin bir sonraki yıl uzatılmayacağı kayda bağlanmıştır.

Burada, sizlere, turizm sektöründe çalışan ve eğitim alanlar için verilen tanıtma kartlarını göstermek istiyorum: (M) mutfak, (Yİ) yiyecek içecek, (Ş) şoför, (Y) yatçılık gibi konularda eğitim almışlar ve sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir; en azından çalışanlar için.

İşletmelerle ilgili şikâyette ise, 5 gün kapatma cezası, tekrarı halinde ise 10 gün kapatma cezası uygulaması getirilmiştir. Üçüncü tekrarı halinde ise, ruhsatın iptaline gidileceği, karara bağlanmıştır.

Bu uygulamayla, Marmaris'te görüntü ve gürültü kirliliği ortadan kalkmış, işletmeler ve çalışanlar kendilerine çekidüzen vermişlerdir.

Bu uygulamalarla, Marmaris esnafı arasındaki haksız rekabetin ortadan kaldırılması hedeflenmiştir.

Bu uygulamanın, diğer turizm yörelerindeki yetkililere de iyi bir örnek olacağı inancındayım.

Marmaris'te, Sayın Bakanın ve bütün sektör temsilcilerinin de katıldığı toplantıya bizzat katıldım. Turizm temsilcilerinin en büyük şikâyetleri, devletin, yeterince tanıtım ve reklam yapmadığı konusundaydı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

MUSTAFA DÜZ (Devamla) – Biliyorsunuz, iki senedir, turizm sektörü kötü bir darbe yedi; burada, hep devlet suçlandı. Halbuki, önce kendimizde hata aramamız lazım; yeterince hizmet veremedik. Burada da, turistlere, sanki ülkemize gelmeye mecburlarmış gibi davranılmış; yeterince hizmet verilmemiş, tesislerde gerekli onarımlar yapılmamış. Oysaki, işletmelerin, yeniden yapılanma için, yıllık amortisman paylarının ayrılmış olması gerekmektedir.

Bizler, dersimize iyi çalışamadık; yaşananlar hepimize ders olmalı. Öncelikle, iyi hizmet sunmalıyız; ardından, doğayı, güneşi, denizi, ormanı ve kültürümüzü sunmalıyız; bunları bir bütün olarak sergilemediğimiz zaman, turistlerin tercihlerinde değişiklik yapmalarını yadırgamamalıyız.

Burada hepimize görevler düşmektedir; bunların başında, eğitim, sağlık, temizlik, güleryüz ve rahatsız etmeme gibi konularda gereken hassasiyeti göstermek gelmelidir.

Sizler de takdir edersiniz ki, bu çalışmaların, Turizm Bakanlığının desteği ve denetimiyle, bütün turizm alanlarında daha kapsamlı bir çalışmayla uygulanması halinde, kısa sürede daha olumlu sonuçlar doğuracağı inancındayım.

Sayın Bakanımızın da, bu çalışmalara destek vereceğine ve bu vesileyle, ülkemize, 1 milyon dolar da olsa, katkıda bulunmanın hepimizin beklentisi olduğuna inanıyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Gündemdışı konuşmaya cevap vermek üzere, Turizm Bakanı Sayın Erkan Mumcu; buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

TURİZM BAKANI ERKAN MUMCU (Isparta) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerimin başında sizleri saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekili arkadaşıma, turizme ilişkin bir meseleyi Meclis gündemine getirdiği için çok teşekkür ediyorum. Gerçekten önemli bir meseledir; yalnız, bu mesele sadece Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde önemli bir mesele olagelmiştir. Türkiye'deki yansımalarına ilişkin olarak genellikle basında yer alan iddialar bir ölçüde abartılı iddialardır. Yani, Türkiye'de de, bizi rahatsız edecek, turizm kalitesini aşağı çekecek boyutlarda bir hanutçuluk hadisesi vardır; ancak, bu, bütün dünyada olageldiğinden çok daha büyük boyutta bir şey değildir.

Doğrusunu isterseniz, hanutçuluğa karşı kurumsal mücadele çok fazla mümkün değil. Çünkü, işletmeler ve özellikle rehberler arasında cereyan eden gizli sözleşmelerin, anlaşmaların içeriğine vakıf olabilmek, ona o an, orada müdahil olabilmek çok fazla mümkün olmuyor; ancak, yerel yönetimlerin bu konuda başlattıkları girişimler var, ilgili sektör örgütlerinin bölgelerde başlattıkları girişimler var. Bu girişimlerin çok pozitif sonuçlar vermeye başlamış olduğunu görüyoruz.

Yasaklayıcı, önleyici tedbirlerle konunun büsbütün halledilmesinin mümkün olmadığı dikkate alınırsa, başka bir yaklaşım geliştirmenin, belki yeni bir tedbire ulaşabilmek bakımından, bu konuda kaliteye ulaşabilmek bakımından bir çözüm olabileceği aklımıza geliyor; bu konuda bir hazırlık içerisindeyiz. Bu hazırlığımızı da, çok fazla zamanınızı almadan, sizlerle paylaşmak isterim. Bir kalite kurumu ve bir kalite kavramı geliştirmeye çalışıyoruz. Bu kalite kurum ve kavramı, turizm ürünlerinde yüzde yüz müşteri tatmini esası üzerine kurulmuş bir sistem olarak planlanıyor. Bu sisteme dahil olacak, bu kurumun markasını taşıyacak, ibaresini taşıyacak bütün işletmeler, konaklama işletmeleri olabilir, günübirlik işletmeler olabilir, restoranlar, eğlence yerleri ve satış yerleri olabilir. Buralardan yapılan alışverişin tamamının yüzdeyüz müşteri tatmini güvencesi altına alınacağı bir sistem geliştiriyoruz. Bu sistem içerisinde, tıpkı bir kredi kartını kabul eden işletmenin yaptığı gibi, o kalite kurumunun üyesi olduğunu gösterir bir markayı, bir ibareyi işletmeler kapılarına, görünür yerlerine asacaklar. Biz bunun tanıtımını yapacağız. Yani bu sisteme üye olan, bu sistemin içinde yer alan kuruluşlardan yapılacak alışverişlerin, yapılacak mal ve hizmet alımlarının tamamının tam bir müşteri güvencesi, müşteri tatmini güvencesi içinde olduğunu, bu sistemle alışveriş yapan insanların ilave olarak başka hizmetlerden de yararlanabileceklerini bütün dünyaya duyuracağız.

Sistemin finansmanı, sistemin üyeleri tarafından, yapılan alışverişlerin ya da yapılan mal ve hizmet satımlarının belli bir yüzdesini karşılamak, belli bir yüzdesinin sisteme aktarılması suretiyle olacak; yani, diyelim, halı satıyorsunuz, mücevher satıyorsunuz ya da konaklama hizmeti veriyorsunuz, faturanızın belli bir yüzdesini, belki yüzdeyle, belki bindeyle ifade edilecek bir kısmını sisteme aktaracaksınız ve bu sistem, oluşturduğu fonla, sistem içinde turizm ürününden yararlanan herkese yüzdeyüz bir tatmin güvencesi verecek. Bu, sanıyorum, dünyada, turizm sektöründe uygulanan ilk örnek olacak. Bu, değişik piyasalarda çeşitli kart uygulamalarında denenmiş ve başarılı bir olmuş bir model. Biz, bu modeli hayata geçirerek, kalite konusunda bir rekabeti başlatıyoruz. Piyasada, özellikle turizm ürününü geliştiren bütün işletmelerin kalite konusunda birbirleriyle rekabet edecekleri bir sistemi inşa etmeye çalışıyoruz. Bunun, hem bu şikâyetleri bertaraf edecek bir çözüm olabileceğine hem de, genel olarak, Türk turizm ürününün kalite imajını yükseltecek bir çözüm olduğuna inanıyoruz. Bu alanda uzmanlarımız çalışıyorlar. Sektörle yaptığımız temaslar, bu konunun, gayet heyecanla karşılandığını, müspet karşılandığını bize gösteriyor; yaşama umudu, yaşama şansı var. Önemli olan, bu kurumun işleyişini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek ve bu kurumun nasıl işlediğini, bu kavramın nasıl çalıştığını bütün dünyaya gösterebilmek, sanıyorum, önemli bir rekabet üstünlüğü sağlamamızda da bize yardımcı olacak diye düşünüyorum. Onun dışında, dediğim gibi, valiler marifetiyle, il turizm müdürlüğü personeli -ki, son derece sınırlıdır, biliyorsunuz, Turizm Bakanlığının taşra teşkilatındaki kadro imkânları- ve diğer kamu kuruluşlarının yardımlarıyla, bilhassa, yerel yönetimlerin ve sektör örgütlerinin yardımlarıyla, bu mücadeleyi sürdürüyoruz.

1999 yılı içinde yaşadığımız sorunlar, esasında, bize birçok şeyi öğretti. Hani, derler ya, bir musibet bin nasihatten hayırlıdır diye; geçtiğimiz yıl piyasada yaşadığımız daralma, çok şeyi bize öğretti. Bu yıl kendiliğinden bir pozitif gelişme var; ancak, şunu unutmamak lazım: Türkiye, turizm gelirlerinde, turist başına ortalama gelir istatistikleri oldukça yüksek kaydedilen bir ülke. Bunun en önemli sebebi, Türkiye'nin halı gibi, mücevher gibi, deri giyim eşyası gibi, kaliteli, kendine özgü ve mukayeseli olarak makul fiyatlarla sunulan mallarının olmasıdır. Ortalama turist harcaması, diğer Akdeniz ülkelerinde 700-800 dolar civarında hesap edilirken, Türkiye'de istatistikler 1 000 dolara yaklaşan bir harcamanın olduğunu gösteriyor.

Hiç şüphesiz, turizm, sadece konaklama, restoran ya da eğlence hizmetinin satılacağı bir sektör değil. Özellikle, değişik malların satılabilmesi, son derece önemli; çünkü, işin esası, ihracatta, mal ve hizmetleri eksport edip başka pazarlara sunarken, burada yaptığınız şey, tüketiciyi, mal ve hizmetleri ürettiğiniz ortama, tüketmek üzere getirmek. Dolayısıyla, burada maksimum tüketimi tahrik etmemiz gerekiyor. Bunun da kaliteli olması, hiç şüphesiz, çok önemli. Bir taraftan alışverişi teşvik etmemiz gerekiyor, bir taraftan turizmden yararlanan alışveriş sektörünün, genel olarak turizm sektörünün ihtiyaçlarının karşılanmasına, vergiler dışında başka yöntemlerle de, katkı sağlamasını  temin etmemiz gerekiyor. Bu, gerçekten, sistem olarak, çözülmesi zor bir sorun. Bizim bulabildiğimiz en iyi çözüm, zorlayıcı olmayan, ancak, sağladığı avantajlar dolayısıyla herkesin içinde yer almak isteyeceği bir kalite kurumunun, yine sektörün kendi finansman imkânlarıyla hayata geçirilmesi ve böylece, hem şikâyet edilen hususların önüne geçilmesi, turistlerin tam bir mal ve hizmet  tatminine kavuşturulması hem de genel olarak tüm turizm ürünlerinin, mal ve hizmetlerinin ürün kalitesine ilişkin imajı ve tabiî ki, Türkiye'nin bir turizm ülkesi olarak imajını yukarıya çekecek bir girişim olduğunu düşünüyorum.

Bu vesileyle, turizme ilişkin önemli bir meseleyi gündeme getirdiği için değerli milletvekili arkadaşıma, yeniden çok teşekkür ediyorum. Tabiî, Yüce Meclisin önünde, Türkiye'nin ihtiyaçlarına göre kurgulanmış çok önemli meseleler var; ancak, kürsüye gelmişken, bir hususun altını tekrar çizmek istiyorum. Yüce Meclis ve siyaset müessesesi, turizm meselesini yeniden ele almak durumundadır. Türkiye, turizmini yeniden planlama ihtiyacıyla karşı karşıyadır. Şu anda toplam döviz gelirlerimizin üçte 1'ine yakın bir kısmını turizm sektöründen elde ediyoruz ve turizm, bizim sahip olduğumuz en geniş rekabet avantajlarına sahip sektördür. Başka hiçbir sektörde turizmde sahip olduğumuz rekabet üstünlüklerine sahip değiliz. Bu alanın yeniden ele alınmaya, yeni yatırımlarla güçlendirilmeye ihtiyacı var. Yüce Meclisin  bu ilgisine turizm sektörünün mazhar olabilmesi, ben eminim ki, bir kalkınma aygıtı olarak turizm sektörünün Türkiye'nin geleceğine çok önemli katkılar sunabilmesine, sağlayabilmesine de vesile olacaktır, yardımcı olacaktır.

Bu vesileyle, Yüce Meclise yenide saygılarımı ve şükranlarımı sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Bakan, teşekkür ederim efendim.

Gündemdışı ikinci söz, Ordu İlinin ekonomik sorunları hakkında söz isteyen Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa'ya ait.

Buyurun Sayın Fatsa. (FP sıralarından alkışlar)

2. – Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa’nın, Ordu İlinin ekonomik ve sosyal problemlerine ilişkin gündemdışı konuşması

EYÜP FATSA (Ordu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ordu İlimizin ekonomik ve sosyal problemleriyle ilgili gündemdışı söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Ordu İli, Karadeniz Bölgesinin en fazla nüfus yoğunluğuna sahip ikinci ilidir. Türkiye genelinde, nüfus bakımından 19 uncu, ekonomik ve sosyal gelişmişlik açısından ise 56 ncı sırada bulunmaktadır. Bu bile, başka hiçbir şey söylemeden, ilimizde durumun vahametini ortaya koymaktadır.

Son yıllarda ülkemizde yaşanan enflasyonist baskılar, yatırımı iyice azaltmış, işsizlik ve ekonomik sıkıntılar had safhaya ulaşmıştır. Millî gelirden hak ettiği payı alamayan illerin başında gelen Ordu İlimiz de, bu kötü sonucun faturasını ağır bir şekilde ödemektedir. 54 üncü hükümet zamanında kalkınmada öncelikli yöreler kapsamına alınmış olması dahi, sosyoekonomik sıkıntıların ortadan kalkmasına yetmemiştir.

Değerli arkadaşlar, 1998 yılı itibariyle, Türkiye'de kişi başına millî hâsıla 3 200 dolar iken, Ordu İlimizde bu, 1 600 dolar seviyesindeydi. İlimizin bu dönemdeki büyüme hızı ise, eksi 5 dolaylarında gerçekleşti. Bu nedenle, köy kapsamına alınan Ordu İli, bu teşvik mevzuatıyla da yeterli kalkınmayı yapamayacağı anlaşıldığından, 4325 sayılı teşvik mevzuatı kapsamına da alınmıştır; ancak, gerekli finansman ve fizikî altyapı yetersizliğinden, arzu edilen gelişmeyi sağlayamamıştır.

Değerli milletvekilleri, Ordu, göç veren illerin başında gelmektedir. Ordu İlinin göç oranı her geçen gün bir kat daha artmaktadır. Göç, 1998 verilerine göre yüzde 53,76 seviyesine ulaşmıştır; buna mukabil, kentleşme oranı yüzde 40-50 seviyelerinde kalmıştır. Bu oran, Karadeniz Bölgesindeki üçüncü büyük kentleşme oranıdır.

Değerli arkadaşlar, nüfusun yüzde 80'i okuryazar olan ilimizde, üniversite mezunlarının oranı yüzde 3'tür; ancak, ilimizde istihdam alanı bulunmadığından, eğitilmiş insangücü ya atıl durumda kalmakta ya da beyin göcüyle ilimizi terk etmektedir.

Kamu yatırım harcamaları açısından 56 ncı sırada bulunan ilimizin mevcut iktisadî sorunlarını ve buna bağlı olarak sosyal ve kültürel sorunlarını aşabilmesi için, hızlı bir şekilde, gelir ve istihdam yaratıcı yatırımlara yönelmesi gerekmektedir. Meri teşvik mevzuatı kapsamında oluşturulmaya çalışılan imalat sektörü yatırımları, finansmanından enerjiye kadar büyük bir darboğazla karşı karşıyadır.

Değerli arkadaşlar, en son, TEDAŞ'ın Hazineyle uyuşmazlığından kaynaklanan problemler, yatırımcının sabrını iyice taşırmıştır. İki kurum arasındaki uyuşmazlık -teşvik kapsamında yatırımcıya uygulanan enerji indirimi belli bir süre uygulanmış; ancak, Hazine ve TEDAŞ arasındaki uyuşmazlık- yatırımcıya fatura edilmiş; icraî yollarla, bu zamana kadar yapılan indirim bedelleri de, faiziyle birlikte geri talep edilmektedir. Bu durum, zaten zor ayakta duran sanayiciyi tamamen yatağa düşürmüştür. Bu krizin en kısa sürede çözümlenmemesi, felçli olan yatırımcıyı ölüme terk etmek anlamına gelecektir. Hükümet, bu büyük sorumluluğun altında kalmamalıdır.

Uygulanan istikrarsız ekonomik politikaların vebalini vatandaş ödüyor. Çekler, senetler protesto oluyor; bankalar ihracatçıyı teslim aldı; esnaf kepenk kapatıyor; sanayi kuruluşları kapanma tehlikesiyle karşı karşıyadır; icradaki dosyalar dağ gibi yığılmıştır. İlimiz, her geçen gün, bir sosyal patlamaya doğru adım adım gitmektedir. Bu vebali, bu hükümet taşıyamaz.

Değerli arkadaşlar, diğer taraftan, eğitim ve kültür açısından zaruret haline gelen Ordu üniversitesinin de bir an evvel kurulması gerekmektedir. Kalkınmada öncelikli illerdeki öğretim görevlilerine verilen ek tazminat, ilimizde, fakülte ve yüksekokullarda görev yapan öğretim görevlilerine verilmediğinden, fakülte ve yüksekokullarımızda öğretim görevlisi sıkıntısı çekilmektedir.

Orduluların, sahil yolu problemi; Ordu havaalanı problemi vardır; bir asrı aşkın zamandır İç Anadolu'ya bağlanma sevdası vardır; ama, bu problemlerin tamamını unutturan, yatırımcıyı ve fındık üreticisini felçli yatağına düşüren 56 ve 57 nci hükümet uygulamalarının bir an evvel düzeltilmesi gerekmektedir. Fındık üreticisi, buğday üreticisine...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Fatsa, toparlar mısınız efendim.

Buyurun.

EYÜP FATSA (Devamla) – Fındık üreticisi, buğday üreticisine yapılan kötü sürprizle karşılaşmak istememektedir. Yeni sezon fındık fiyatlarının bir an evvel belirlenmesi zaruret haline gelmiştir.

Ayrıca, Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca uygulanması gereken bölgesel kalkınma projeleri de unutulmuştur. Bu unutulmuşluk, ilimiz insanlarının kaderi değildir, olmamalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; saydığım bu problemlerin, hükümet tarafından ciddiye alınacağı ümidiyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Fatsa.

Hükümet cevap verecek mi?.. Hayır, cevap vermiyorlar.

Gündemdışı üçüncü söz, Kırklareli'nin sorunları hakkında ve trafikle ilgili olarak söz isteyen Ardahan Milletvekili Sayın Saffet Kaya'ya aittir.

Buyurun Sayın Kaya. (DYP sıralarından alkışlar)

3. – Ardahan Milletvekili Saffet Kaya’nın, Kırklareli ve Trakya yöresindeki çiftçi, esnaf ve sanayicinin sorunlarına ilişkin gündemdışı konuşması

SAFFET KAYA (Ardahan) – Sayın Başkan, çok değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli Meclis Başkanvekilimizin açış konuşmasında gündeme getirdiği ve Meclisin dikkatine sunduğu olayda, acısını çileye çeviren, Bağdat Caddesinde kızını trafik canavarına kurban veren baba Boray Uras, tam 18 gündür yollarda ve Ankara'ya yaklaştığı haberleriyle birlikte, yarın Meclisimizi ziyaret edecekler.

Baba Boray Uras, İstanbul-Ankara arasını -sizler de biliyorsunuz- yürüyerek geliyor ve yarın Meclisin kapısına dayanacak; kamuoyundan destek alarak, arkasına binlerce insanı katarak, sizlerin, Meclisin huzuruna, trafik yasasının çıkması ve bazı düzenlemelerin yapılması noktasında, bu konuya -tüm kamuoyunu yönlendirme aşamasında- tüm milletvekillerimizin, tüm Parlamentonun sahip çıkmasını istiyor.

Bu vesileyle, ben, Doğru Yol Partisi adına, Kırklareli'nde ve Trakya bölgesinde, esnafımıza, çiftçimize yaptığım ziyarette, oradaki esnafımıza, tüccarımıza, sanayicimize söz vererek -Kırklarelimizin de çok değerli milletvekilleri olmasına nazaran- sorunları hakkında söz almış bulunmaktayım. Kırklareli'nde, gerçekten, cumhuriyet tarihinden bugüne kadar yaşanan en büyük kriz yaşanmakta. Yalnızca, Kırklareli'nde değil, Trakya'da, Edirne'de, Çanakkale'de, Balıkesir'de, çiftçi, çok ciddî sıkıntılarla karşı karşıya. Trakya'da, bu manada, çiftçimizin, esnafımızın çektiği çile, gerçekten, cumhuriyet tarihinden bugüne kadar çekmiş olduğu çilenin en acısı ve en zorlusu. Bugün çiftçimiz, gerçekten, kan ağlıyor; çünkü, çiftçimiz diyor ki: Bu hükümet, bize, buğday fiyatlarına yüzde 17 taban fiyatını reva gördü. Bizim yüzde 17'yi kabul edebilmemiz mümkün değil; çünkü, zaten, durumumuz perişan. Yüzde 17'yi kabul etmemiz mümkün değil; çünkü, gübre fiyatlarında yüzde 200 artış var. Yine, mazot fiyatlarında, akaryakıt fiyatlarında yüzde 200 artış var. Çiftçimizin, buğday fiyatlarını, IMF'ye söz vererek, Toprak Mahsulleri Ofisinin aldığı yaklaşık olarak 5 milyon ton buğdaya, hiç olmazsa, Ziraat Odasının taban fiyat olarak belirlemiş olduğu, en düşük fiyat olarak 130 000 lirayı Anasol-M hükümeti, bugünkü hükümet kabul etseydi, daha da müreffeh bir noktaya gelebilirdik, belki sıkıntılarımızı biraz daha giderebilirdik diye feryatları var.

Buradan, huzurunuzda, yalnızca Kırklareli, Trakya değil, gerçekten, tüm Türkiye'nin, buğdayla ilgili verilen fiyattaki huzursuzluğunu arz etmek istiyorum Yüce Parlamentomuza. Yine, oradaki çiftçi, oradaki esnaf diyor ki: Beş banka batarken 5 milyar dolar verildiğinde, 5 milyon ton buğdaya yüzde 30 zam verilseydi, hükümet, daha farklı olarak, yüzde 30'u fedakârlık yaparak bu çiftçiye verseydi, 150 trilyon lira hükümetin bütçesinden çıkacaktı veya kaynak olarak ayırmış olacaktı. Çitçiye 150 trilyon lirayı reva görmeyen hükümet, 57 nci hükümet, maalesef, görüyoruz ki, beş bankanın 5 milyar doları battığında, 5 milyar doları, maalesef, beş banka patronuna vermekten acze düşmüyor ve sevinerek verebiliyor.

Buradan, 57 nci hükümete, tekrar ve tekrar seslenmek istiyorum ve diyorum ki: Bugünkü koşullarda çiftçimiz, esnafımız, tüccarımız, memurumuz, gerçekten perişandır; cumhuriyet tarihinden bugüne kadar yaşanmış en büyük sıkıntıyla karşı karşıyadır.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, yine, Kırklareli'nde şunu söylüyorlar; Kırklareli'nde, vatandaşın hükümeti başarılı bulduğu yanlar da var; o da şu: Hükümet üç konuda başarılı. Birincisi, bizlere cezaevinde koğuş ayarladılar; bu sıkıntılara rağmen, borcunu ödeyemeyen çiftçilere bir koğuş ihdas ettiler.

İkincisi, Bağ-Kurlu diyor ki, bugünkü hükümetin yanlış ekonomik politikalarından dolayı, gerektiği zaman 10 milyonu, 100 milyonu ödeyemediğimiz için, bize, yine, cezaevinde koğuş ayarladılar. Bu, Kırklareli'ndeki ve Tekirdağ'daki vatandaşın, bize, bizzat söylediği ifadedir. Oraya giden arkadaşlarımız varsa, oradaki vatandaşlarımızın sıkıntısını zaten çok iyi biliyor.

Yine, bu hükümetin üçüncü başarısı olarak şunu diyor: Bize icra daireleri açtılar; çünkü, çiftçi, esnaf borcunu ödeyemediği için, burada iki tane icra müdürlüğü vardı, üçüncüsünü hükümet ihdas etti.

Evet, hükümetin bu manadaki başarısını böyle sıralamak lazım.

Kırklareli'nin talebi olarak, yine, bize iletilen notlarımda, Demirköy ve Kofçaz İlçelerinde gölet sayısının artırılması var.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MÜKERREM LEVENT (Niğde) – Sayın Başkan, Sayın Kaya üç aydan üç aya Meclise geliyor, siz de gündemdışı söz veriyorsunuz.

BAŞKAN – Yoo, Sayın Kaya her dakika gelir, her 15 günde de söz ister.

SAFFET KAYA (Devamla) – Değerli arkadaşım, bir milletvekili olarak size bu ifadenizi yakıştıramadım. Herhalde, siz, seçilmenin ulviyetini unutmuşsunuz. Sizi uyarıyorum.

BAŞKAN – Biliyorsunuz, Sayın Kaya, aynı zamanda İdare Amirimiz.

Buyurun efendim.

SAFFET KAYA (Devamla) – Diğer şekliyle, herhalde arkadaşlar çok rahatsızlar. Tabana çıkmaktan, halka inmekten, çiftçiye, esnafa gitmekten çok rahatsızsınız.

BAŞKAN – Siz Genel Kurula hitap edin efendim.

SAFFET KAYA (Devamla) – O çiftçinin, o esnafın karşısına çıkamazsınız, çıkamazsınız! Dikkat edin buna; çünkü, gerçekten, bu 57 nci hükümet, cumhuriyet tarihinin en basiretsiz hükümetlerinden birisidir. Tekrar ifade ediyorum ki, çiftçi perişandır, memur perişandır.

Ben, geliyorum, Kırklareli'ndeki vatandaşlarımdan aldığım bilgiyi arz ediyorum. Burada, Demirköy ve Kofçaz İlçelerinde gölet sayısının artırılması talebi var. Dereköy sınır kapısında, TIR trafiğinin açılması noktasında talepleri var halkımızın ve organize sanayi sitesindeki fabrikalarımızın faaliyete geçmesi noktasında, hükümetten destek bekliyorlar. Yine, Kırklareli'nden bir haykırış var.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Efendim, toparlıyorsunuz değil mi...

SAFFET KAYA (Devamla) – Sözlerimi tamamlıyorum.

O bölgenin coğrafyası gereği, hayvancılık ve çiftçilik, tarım sektörü ciddî manada sıkıntılar içerisindedir. IMF'nin güdümünde olan bu uygulamaları ve o bölgenin hakkının... Bugün, Amerika'da çiftçiye düşen pay 7 000 dolardır, Avrupa Birliğinde 5 000 dolardır, bizde 150 dolardır. IMF politikalarını bir an önce lağvedip, çiftçimizin ve esnafımızın sorunlarına, Kırklareli'nin sorunlarına ve Trakya'nın sorunlarına gerçekten göğüs germek lazım.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaya.

İHSAN ÇABUK (Ordu) – Kırklareli milletvekillerine sataştı.

BAŞKAN – Sataştı mı? Yok, belki sataşmadı da, Ardahan'dan gelip oraya karıştı. Onu gördük efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Bir şey mi söyleyeceksiniz?.. Yerinizden efendim, buyurun.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, Ardahan milletvekili milletin vekilidir.

BAŞKAN – Ben de onu söyledim efendim. "Sataşma var" deyince, onu ifade ettim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sadece Ardahan'ın değil, Türkiye'nin geneliyle ilgili görev ve sorumluluğu vardır. Sadece bölgesel milletvekilliği veya temsilciliği yeterli değildir.

BAŞKAN – Efendim, bendeniz de onun için söz verdim zaten. Ona muttali olmasam, kalkıp da gündemdışı söz verecek halim yok.

NECDET TEKİN (Kırklareli) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Buyurun efendim.

NECDET TEKİN (Kırklareli) – Mikrofon açılmadı.

BAŞKAN – Bugünlerde elektronik cihaz biraz arızalı, açıl susam açıl diyeceksiniz ona.

NECDET TEKİN (Kırklareli) – Sayın Başkan, Sayın Kaya'ya teşekkür ederim. Ardahan'ın sorunları bitti demek istemiyorum. Kırklareli'nin sorunlarını gündeme getirdi; ancak, bir tane eksik var. ("Duymuyoruz" sesleri)

BAŞKAN – Efendim, elektronik bu kadar. Bizi mahcup etmeyin. Açıldı efendim. Açıl susam açıl diyecek dedik ya. Şifresi var...

NECDET TEKİN (Kırklareli) – Sözlerimi tekrarlamak istiyorum. Sayın Kaya'ya çok teşekkür ederim. Kırklareli'nin sorunlarını gündeme getirdi. Bu sorunlar, sadece Kırklareli'nin değil, ülkemizin temel sorunlarıdır. Ben demek istemiyorum ki, Ardahan'da bu sorunlar yok; ama, yine de teşekkür ederim.

Sadece bir düzeltme yapmak istiyorum. Kırklareli, 315 000 nüfuslu, küçük bir il. Bu sene 7 tane gölet yapıyoruz. Sırası gelmek üzeredir. Demirköy'deki göletlerimizin bir kısmını temizleyeceğiz, 2 tane de ilave yapacağız. Çalışma o yönlüdür.

İkinci söylemek istediğim -düzeltme değil- konu şudur: Büyük sanayi sitesinde, yaklaşık 20'ye yakın fabrikamız çalışır hale gelmiş durumdadır; ancak, ekonomik krizden dolayı, birkaç tanesinin gelişmeleri biraz aksadı. Onları da takip ediyoruz.

Kendisine teşekkür ederim, sağ olsun.

BAŞKAN - Ben teşekkür ederim Sayın Tekin.

Gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmına geçiyoruz.

SAFFET KAYA (Ardahan) – Sayın Başkan, ben, çok kısa bir saptama yapayım müsaade ederseniz.

BAŞKAN - Yapmayın efendim.

SAFFET KAYA (Ardahan) – Çok kısa...

BAŞKAN - Hayır, yapmayın; lütfen...

SAFFET KAYA (Ardahan) – Efendim, sataşma değil...

BAŞKAN - Sonra efendim, allahaşkına... Plana geçtim efendim.

SAFFET KAYA (Ardahan) – Sataşma değil ama, bakın bir şey söyleyeceğim.

BAŞKAN – Buyurun.

SAFFET KAYA (Ardahan) – Ben, konuşmamda, bölge milletvekillerine teşekkür ederek, onların bölgedeki duyarlılıklarını ifade ederek söyledim...

BAŞKAN - Sayın Tekin de öyle ifade etti, mikrofon açılmadığı için siz duymadınız efendim.

SAFFET KAYA (Ardahan) – Halbuki, ben, Hocamı çok iyi tanırım, çok saygı duyduğum bir insandır. Tekrar ifade edeyim...

BAŞKAN - Efendim, onu da söyledi.

SAFFET KAYA (Ardahan) – Bir yanlış anlaşılma olmasın diye tekrar ifade ediyorum.

BAŞKAN - Hayır efendim, yanlış anlaşılma yok, biz anladık.

Teşekkür ediyoruz efendim.

Efendim, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının tümü üzerindeki görüşmelere kaldığımız yerden devam edeceğiz.

IV. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

1. – Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının Sunulduğuna Dair Başbakanlık Tezkeresi ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (3/600) (S. Sayısı : 516) (1)

BAŞKAN - Komisyon?.. Burada.

Hükümet?.. Burada.

Sayın milletvekilleri, bugün görüşülecek bölümleri arz ediyorum:

Yedinci Bölüm, bölgesel gelişme hedef ve politikaları; Sekizinci Bölüm, sosyal ve ekonomik sektörlerle ilgili gelişme hedef ve politikaları; Dokuzuncu Bölüm, kamu hizmetlerinde etkinliğin artırılması; Onuncu Bölüm, ekonomide etkinliğin artırılması.

Sayın Bakan, hükümet adına konuşacak mısınız efendim?

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Sonra konuşacağım.

BAŞKAN - Öyle bir imkânımız yok.

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Başta yaptık Sayın Başkan.

BAŞKAN - Başta yapıldı; ama, şimdi isterseniz, bölümün başında konuşabilirsiniz.

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Sonunda cevap vereceğim.

BAŞKAN – Öyle bir cevap hakkınız yok; ama, teşekkür konuşmasıyla belki o olabilir. Artık, yarın sabahleyin o da; çünkü,  90 tane önergemiz var.

Söz alan üyelerin adlarını sırasıyla okuyorum efendim. Gruplar adına, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Isparta Milletvekili Sayın Ramazan Gül, Samsun Milletvekili Sayın Kemal Kabataş; Anavatan Partisi Grubu adına, Balıkesir Milletvekili Sayın Agâh Oktay Güner, İstanbul Milletvekili Sayın Aydın Ayaydın, İstanbul Milletvekili Sayın Yılmaz Karakoyunlu, Ankara Milletvekili Sayın Birkan Erdal; Demokratik Sol Parti Grubu adına, Bartın Milletvekili Sayın Cafer Tufan Yazıcıoğlu, Sakarya Milletvekili Sayın Ramis Savaş; Fazilet Partisi Grubu adına, Adana Milletvekili Sayın Ali Gören, Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan, Bursa Milletvekili Sayın Altan Karapaşaoğlu, Manisa Milletvekili Sayın Bülent Arınç; Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Ankara Milletvekili Sayın Mehmet Arslan, Erzincan Milletvekili Sayın Mihrali Aksu, Gümüşhane Milletvekili Sayın Bedri Yaşar, Erzurum Milletvekili Sayın İsmail Köse.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, Doğru Yol Partisi Grubu adına birinci konuşmayı Samsun Milletvekili Sayın Kemal Kabataş yapacaklar.

BAŞKAN – Efendim, oraya daha gelmedim. Müsaade ederseniz...

                               

(1) – 516 S. Sayılı Basmayazı 25.6.2000 tarihli 118 inci Birleşim tutanağına eklidir.

Şahısları adına, Konya Milletvekili Veysel Candan, Sıvas Milletvekili Cengiz Güleç, Adana Milletvekili Ali Tekin, Erzurum Milletvekili Aslan Polat, Tokat Milletvekili Bekir Sobacı, Rize Milletvekili Ahmet Kabil, İstanbul Milletvekili Bozkurt Yaşar Öztürk, Erzurum Milletvekili İsmail Köse söz istemişlerdir. Malumunuz, bunlardan yalnızca iki kişiye söz verebileceğim.

Şimdi, görüşmelere başlıyoruz.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Samsun Milletvekili Sayın Kemal Kabataş.

Sayın Kabataş, 1 saat süre almışsınız; doğru mudur efendim?

KEMAL KABATAŞ (Samsun) – Evet Sayın Başkan.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, Doğru Yol Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı Isparta Milletvekili Sayın Ramazan Gül, üçüncü konuşmacımız da Aksaray Milletvekili Sayın Murat Akın.

BAŞKAN – O yoktu efendim... Bir dakika... Üçüncü konuşmacı, Aksaray Milletvekili Murat Akın; tamam. Geri kalan süreyi, yarımşar saat olarak böleceğiz -ona göre, bilesiniz- değil mi?

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Onlar kendi aralarında ayarlarlar.

BAŞKAN – Yok, ben yarım saat yapayım da efendim; ondan sonrası kolay.

Sayın Kabataş, buyurun efendim.

DYP GRUBU ADINA KEMAL KABATAŞ (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında "İkinci Bölüm" başlığı altında yer alan konulara ilişkin Doğru Yol Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum. Sözlerime başlamadan önce, Yüce Heyetinizi, partim ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bugün, Türkiye için 1960 sonrası dönemde fevkalade önemli ve âdeta, Türkiye'nin 1960 sonrası ekonomik kalkınmasını, ekonomi yönetimini, ülke ekonomisi yönetimini, büyümesini, bir şekilde, ilkeleriyle, öncelikleriyle ve performans için ortaya koyduğu kriterlerle yönetmeye çalıştığımız planlardan sekizincisini tartışıyoruz.

Gerçekten, 1961 sonrası dönemde, o yıllarda, kalkınma planları, planın kalkınmaya bağlanması, planlı kalkınma meselesi, bütün dünyada güncelliği olan bir konu. Türkiye de, ihtilal sonrası dönemde, Türkiye'nin ekonomik açıdan yönetimini, kalkınmasını, büyümesini, geleceğini, planlı kalkınma ilkesine, modeline oturtmuştur.

Hepimiz, 1960 sonrası dönemin ünlü karma ekonomi politikalarını yakından hatırlıyoruz. Yani, bir tarafta devletçilik, bir tarafta özel teşebbüs olacak; Plan, her şeyin yönlendiricisi olarak devlet açısından bağlayıcı, özel sektör açısından da yönlendirici olacak. Bu politikalar, bu uygulamalar bugüne kadar devam etmiştir. Sadece, dünyadaki ekonomik konjonktür değişmiştir.

Değerli milletvekilleri, 1960'lar sonrasının karma ekonomi sloganı, 1970'lerdeki uygulamada, ithal ikamesine dayalı, dışa kapalı, Türkiye'de, Türkiye şartlarına uygun yeni bir tip, yeni bir model ithal ikamesine dayalı sanayileşme modelini gündeme getirmiştir ve bu model içinde Türkiye pek çok yatırım yapmış, belli sektörlerde ciddî korumalar yaratmış ve bir anlamda millî sanayi yaratma hamlesini, aşamasını bir şekilde başarıya da ulaştırmıştır.

1980'ler dünyası dışa açılma ve Türk ekonomisini ihracat yoluyla, dış ilişkilerdeki büyüme yoluyla büyütme ve dışa açma politikalarını öne çıkarmıştır. Bütün bunlarda, plan hep vurgulayıcı olmuştur; ama, ekonomideki genel yönelim, genel yöneliş, liberal, olabildiği kadar devletin müdahalesinden arındırılmış bir yapıda yürütülmek istenmiştir.

1980 sonrası dönemde, 1990'lardan sonra, dünya yepyeni bir yörüngeye oturmuş, dünyada artık globalleşme sürecinden, dünyada artık globalleşmenin etkilerinden, globalleşen ve birbiriyle entegre olan dünyadaki yeni gelişmelerden Türk ekonomi yönetimi, Türk plan yönetimi de etkilenmeye başlamıştır; ancak, şunu biraz üzüntüyle vurgulamak istiyorum: 2000 yılında, hâlâ, 1960'larda hazırladığımız planların modeli, genel yapısı, sistematiği dışına çıkabiliyor değiliz. Merak ediyorum, dünyada bugün, Türkiye'dekine benzer, kaç ülkede beşer yıllık planlar, bu planlarla bağlantılı yıllık uygulama programları bu kadar yoğun bir yapıda uygulamaya konuluyor; ama, büyük ölçüde de uygulanamıyor.

Değerli milletvekilleri, önümüzde bulunan plan metni, gerçekten, bugünün çağdaş değerlerine; yani, insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasinin ortak değerler olduğu hususuna vurgular yapıyor; bugünün dilini, terminolojisini kullanıyor; bugünün değerlerinden plan metnine güzel vurgular yapıyor; ama, özü itibariyle 1960'lardakinden çok değişmiş değil.

Plan metninde 2 088 tane paragraf var; bu paragraflar, Türkiye'nin 2001-2005 yılları arasında, Türkiye'deki ana konularda, ana sektörlerde, ana stratejilerdeki ayrıntılı, irili ufaklı, öncelikli önceliksiz pek çok konunun vurgusunu içeriyor.

Gerçekten, bu anlamda, 2000 yılının plan anlayışı bu mu olmalı; pek çoğu temenniden ve tespitten ibaret olan, böylesine 2 088 adet paragrafta vurgulanmış, öncelikleri ve sistematiği tartışmaya açık, kendi iç yapısı, iç dengeleri yönünden tartışmaya açık bir metin mi olmalıydı, konusunu gerçekten düşünmek durumundayız.

Benim temennim, bu yapıda, Türkiye'nin dokuzuncu plan hazırlamak durumunda kalmamasıdır; çünkü, bu plan -bizim çok değerli yetişkin bir planlama ekibimiz var- bu ekibin oluşturduğu ve pek çoğu temennilerden ibaret, kimin ne şekilde uygulayacağı, kimin hangi takvim içerisinde uygulayacağı belli olmayan ilkeler, temenniler, iyi niyetler setinden ibaret. Oysa, Türkiye'nin, gerçekten, 2000 yılının değerlerine uygun, yeni stratejilere, yeni önceliklere, yeni vurgulara ve bu vurgular içerisinde de ciddî iç tutarlılığı olan düzenlemelere ihtiyacı var. Getirilen metin, bu düzenlemelerden yoksun, çok iyi ve resmî bir dille anlatılmış, dünkü sorunların envanteri, sıralanması, yarına ilişkin sorunların da değerlendirilmesi ve bir şekilde -yönlendirici olmamak anlamında- tespit ve ileride yapılabilecek değerlendirmelerde de birer referans olması anlamında bir değer taşıyor; yani, şunu, öncelikle vurgulamak istiyorum:

Değerli arkadaşlarım, bugün, planı hazırlayan arkadaşlarımıza bile "Türkiye'nin her sektöründeki önceliklerden öncelikli 10 tane konusu ve çözümü nedir" sorusuna, bu geliştirilmiş metinde, 2 088 paragraftan oluşan metinde yer yok.  Oysa, Türkiye, artık, önceliklerini çok fazla detaylandırmadan ortaya koymak, bunları programlamak, genel yönelişini, çağdaki aradığı yeri bulma çabasını bunlara göre yönlendirmek zorunda. Plan, bu anlamda, bize,  bir açılım, bir  vurgulama, guidance (yönetme) görevi, maalesef, icra etmiyor.

Değerli arkadaşlarım, planın çeşitli bölümlerine bakarken, benim ilgimi çeken birkaç noktaya, daha önceki konuşmalarda değinildi; ama, ben de özetle değinmek istiyorum; çünkü, Sekizinci Planın çok önemli bir noktası, 2001-2005 dönemini yönetirken, 2001-2005 döneminin öncelik setlerini, temennilerini, vurgularını belirlerken; aynı zamanda, bir önceki planla ilgili, geçerli, doğru, objektif değerlendirmeler de yapmış olmasıdır. Planı, dört sene sonra konuşursanız, bunlar, güncel olmaktan çıkar; ama, 2001 yılını konuşuyorsanız, 2000 yılının gelişmeleri, 2000'den önceki beş yıllık gelişmeler, bugün, çok taze, çok yeni verilerle değerlendirilmiş vaziyette. Bunlara baktığımda, şunu görüyorum: Planda, 1996-2000 döneminin değerlendirmeleri, oldukça objektif, doğru ve yerinde tespitlerle ortaya konulmuş; Türkiye'nin, 2000 yılı dahil, geçmişte kalan beş yıllık ekonomik uygulamalarının, politika uygulamalarının bir eleştirisi, bir değerlendirilmesi verilmiş.

Değerli milletvekilleri, buradan, 2001 yılı uygulamalarına geçmek için bir, iki örnek vermek istiyorum: 1994'te, Türkiye'nin yaşadığı malî krizi, hep beraber hatırlıyoruz; ama, bu krizin özelliği şudur: Bu kriz, aşağı yukarı üç mevsimlik bir dönemde kontrol altına alınabilmiştir. 1994'ün ilk aylarında döviz piyasalarında başlayan kriz, 1994'ün sonbaharında aşağı yukarı kontrol altına alınmıştır.

Türkiye, 1995 yılından itibaren, normal seyrinde, normal trendine uygun olarak, büyüyen, gelişen, dışa açık yapısında hiçbir sorunu olmayan bir ülke haline gelmiştir. 1994'te alınan tedbirler doğrudur, 1994 sonrası uygulamalar doğrudur. Bu, 1995, 1996 ve kısmen de 1997'de devam etmiştir.

1995'te, baktığınızda, Türkiye'nin yüzde 6'lık, gerçekten herkesi şoke eden küçülmesinden sonra, yüzde 8,3'lük bir büyümesi vardı. Bu büyüme 1996'da da devam etmiş ve iki yılın ortalama büyüme rakamı 7,7 gibi, son yılların rekor denebilecek bir büyüme büyüklüğüne, yüzdesine ulaşmıştır; ancak, bu, sadece tek kalemden ibaret olumlu bir gelişme değildir; aynı şekilde, ihracat yüzde 10,2'lik bir artış göstermiştir, ödemeler dengesinde sorun yoktur, kamu dengesinde, bütçe açığının millî gelire oranı yüzde 4'ler seviyesine çekilebilmiştir; yani, Türkiye'de, hem üretim hem kalkınma hem büyüme hem dışticaret hem kamu dengeleri, yerli yerine oturan bir trendin içerisine, sağlıklı bir gelişme trendinin içerisine girmiştir.

Değerli milletvekilleri, 1997 ortalarından itibaren, hükümet değişikliğiyle birlikte, Türkiye'deki ekonomik politikalar ve uygulamalar, o günden bu yana ve bugünden itibaren de, 2000 yılı ortalarından itibaren de benzer bir yapı içerisinde sürüp gitmektedir. Nedir yapılanlar? Bunları hatırlamakta yarar var.

1997 ortalarından itibaren, hükümet, bugün yaptığının tersine, hızla, bilinen tüm KİT ürünlerine inanılmaz ölçüde zamlar yapmıştır ve enflasyon yüzde 99'lara çekilmiştir. İddia şudur: Önce yükseltelim, sonra aşağıya çekeriz; yani, hükümet, kamudaki tüm finansman açığını, ihtiyacını, KİT zamları yoluyla, vergiler yoluyla, kontrol altına almaya çalışmıştır. Bu trend, 1998'de devam etmiş, 1998 yazında, tüm ekonomik beklentileri altüst eden ünlü vergi düzenlemeleri gelmiştir.

Şimdi, bu iki strateji doğru idiyse, bugün de bunların sürdürülmesi lazımdı; ama, bu iki stratejinin yanlış olduğu kanaatindedir bugünkü hükümet. Ne yapmaktadır: 2000 yılındaki KİT zamlarını, hedeflenen enflasyon oranına endekslemiştir, KİT'lerin maliyetleri ile fiyat artışları arasındaki ilişkiyi koparmış, KİT'leri zarar üreten merkezler haline getirmiştir. Vergide geri adım atma düzenlemelerini hep beraber yaşadık. Bunun da, bu anlayışın da bir çıkar yol olmadığı konusunda, ortada, açık ve net bir tablo vardır.

Değerli milletvekilleri, tabiî, bu programa nasıl gelindiğine, 2001 yılında yürürlüğe girecek Sekizinci Plan hazırlıklarına nasıl gelindiğine işaret etmek anlamında şuna da bakmamız lazım: Türkiye, 1998 yılı yaz ortalarından itibaren, IMF'ye, bugünkü programın ana unsurlarını oluşturan, bir yakın gözetim anlaşmasını -staff monitaring agreement diye anlatılan ve bugünkü politikaların esasını teşkil eden politikalar setini- IMF tarafından, tek taraflı olarak izlenmek ve üç aylık değerlendirmelerle ortaya konulmak üzere yürürlüğe koymuştur; ama, maalesef, enflasyonu düşürme, Türkiye'yi daha düzenli bir yapıda büyütme hedefine dayalı bu programdan hiçbir sonuç alınamamıştır. Bu program, bir şekilde uygulanmış ve 1999 yılı başından itibaren, 1999 yılı ekim ve kasım ayından itibaren, bugün bildiğimiz, çok ünlü –artık, IMF'nin, dünyada da örnek göstermeye çalıştığı– stand - by anlaşması imzalanmıştır. Stand - by anlaşması, daha birinci yılının yarısındadır ve beş yıllık bir dönemi içerecek, 2005 yılına kadar sürecek programın, bizim resmî programımızın, bizim Parlamentonun onayından geçen beş yıllık planımızın iki yıllık bölümü, stand-by anlaşması içinde formüle edilen ve şu anda bütün şiddetiyle uygulanmakta olan programın ilkelerini içermektedir. Yani, beş yılın iki yılında, IMF'nin ve IMF yönetiminin açık ve net iddiaları ve programı vardır.

Bunun anlamı nedir, değerli milletvekilleri; pek çok defa konuşuldu; ama, ana vurgularına ben de işaret etmek istiyorum. IMF, 1998'den itibaren başlattığı programda ne diyor; diyor ki, Türkiye, enflasyonda bu büyüklüklerle ayakta kalamaz. Yüzde 70-80 ortalama enflasyon, Türkiye'yi, gerçekten, ekonomik yönden büyük bir çıkmazın içine itme riski taşımaktadır. Bu doğru bir tespittir; biz, bu doğru tespite katılıyoruz; ama, bu tespitle beraber getirilmiş politikalar vardır, dayatmalar vardır. Bunlar nedir –bu bir model, Güney Amerika ülkelerinde uygulanmış– enflasyon, üç yıllık bir dönemde tek haneli rakamlara inecektir. Ne olacaktır; yüzde 10'un altına inecektir. Peki, bu üç yıllık perspektifte 2000 yılının hedefi nedir; yüzde 25 TÜFE enflasyonu (tüketici fiyatları enflasyonu), yüzde 20 de TEFE enflasyonu (toptan eşya fiyatları enflasyonu.)

Değerli arkadaşlarım, tabiî, bu ana tespite dayalı alt tespitler var. Buna bağlı olarak, Merkez Bankası Başkanı, 2000 yılı kur artışını yüzde 18,3 olarak ilan etmiştir. Buna bağlı olarak, gelir politikaları tespit edilmiştir. Ne yapılmıştır; tarımda yaşadığımız büyük yangının, büyük feryadın, büyük acının uç noktası, kökü burasıdır; Hükümet, açık ve resmî beyanlarıyla, imzasıyla, bu gelir politikaları tanımında, tarımdaki 2000 yılı fiyat artışlarını –destekleme kapsamında olsun veya olmasın– bütün ürünlerde yüzde 25'le sınırlamıştır. Hükümet bununla da yetinmemiştir, KİT zamlarını yüzde 25'e endekslemiştir; bununla da yetinmemiştir, gayrimenkul sahiplerinin kira gelirlerini yüzde 25'e endekslemiştir; bu, kesin bir inancın, kesin bir dayatmanın, kesin bir iddianın kanıtı olarak ortaya konulmuştur. Denilmiştir ki: "Bu program, bütün bu yüzdelerle beraber uygulanacak ve inandırıcı bir yapı oluşturacak, güven oluşturacak; Türkiye de bu enflasyon meselesini böylece çözecek." Bakın, aşağı yukarı beş aylık dönem geride kaldı. Gerçekten, bu noktada mıyız, değil miyiz; bu rakamlar kendi içinde tutarlı mı, değil mi değerli milletvekilleri? Bunu, milletin vekilleri olarak her birimizin kendimize ve etrafımızda bu işte sorumluluk taşıyan herkese sorma yükümlülüğümüz var; çünkü, bu yüzdeler, magic dediğimiz, böyle olağanüstü anlatımlarla ortaya konulan yüzdeler, sistemi tanımlıyor. Bu yüzdelerin bugün itibariyle geçerli olup olmadığına hep birlikte bakmak zorundayız. Değerli milletvekilleri, bunlara bakmazsak, bunların sonuçları, inanılmaz ölçüde, ülke için, hepimiz için rahatsızlık yaratıcı, geleceğimizi karartıcı bir tablo ortaya çıkarabilir.

Nedir olay; beş aylık enflasyon, yüzde 18,3 toptan eşyada; 17,1 tüketici fiyatlarında. Yıl için hedefimiz nedir değerli milletvekilleri; 18 dediğimiz rakam için yüzde 20; 17,1 dediğimiz rakam için de yüzde 25. Arada daha yedi ayımız var. Yedi aylık dönemde, herhalde, hiç kimsenin, aritmetik olarak 18,1 rakamının yüzde 20'de kalacağına, yani, sadece yedi ayda enflasyonun Türkiye'de yüzde 1,9 artacağına, diğerinin de yedi ayda yüzde 8 seviyesinde kalacağına inanması mümkün değil. Eğer, buna inanıyorsak, bu, birbiriyle bağlantılı yüzdeler geçerli demektir; ama, yıl bazında bunlara bakıyoruz değerli milletvekilleri; tüketici fiyatları yüzde 62,7; yani, bu rakam yüzde 25'e inecek yedi aylık dönemde ve toptan fiyatlarda yüzde 59; bu da yüzde 20'ye inecek. Önümüzde sadece yedi ay var.

O halde, bundan çıkan sonuç şu: Kesinlikle, bu hedeflerin dışında kalacağız, üstünde kalacağız. Peki, üstünde kalırsak, ne olacak? Bunu, ben vermiyorum; dünyanın en saygın uluslararası rating kuruluşu S&P'nin (Standard and Poor's) verdiği rakam, 2000 yılı için, enflasyonda yüzde 50, IMF'nin verdiği rakam da, yüzde 46,5 değerli arkadaşlarım. Eğer, biz, yüzde 20 hedefine göre, her şeyi ortaya koyuyor, ölçüyorsak ve gerçek rakam yüzde  45-46 oluyorsa, o zaman, bütün diğer yüzdeler tartışılabilir, irdelenebilir bir noktaya geliyor demektir.

Peki, bunların sonuçları ne olacaktır? Teker teker bakalım. Evet, bir ülkede kur artışı yüzde 18,3 olur, enflasyon artışı yüzde 45 olursa değerli arkadaşlarım, Türk parasındaki yüzde 20-25'lik aşırı değerleme, Türkiye'nin ödemeler dengesini mahveder. Maalesef, bunun işaretleri var. İkibuçuk aylık, bizim, carî denge açığı dediğimiz açık, ödemeler dengesinin en önemli kalemindeki açık, 2,5 milyar dolar.

Değerli arkadaşlarım, yakın tarihimizde değil, hiçbir zaman, Türkiye'nin dış ödemeler dengesinde üç aylık carî açığı 2,5 milyar dolar olmamış. Bugüne kadar, kriz dönemleri dahil, 1993-1994 dahil, açığın gelebildiği en üst nokta 1,3 milyar dolar. Türkiye, ayda, ortalama 1,6-1,7 dışticaret açığı veriyor, ayda 1 milyar dolar düzeyinde de carî açığı var. Bunun anlamı şu: Türkiye, 2000 yılında, bu  kur politikasıyla; yani, sizin kur politikanız resmî olarak Merkez Bankasının yönetiminde yıllık 18,3'te, artışla kalacak, enflasyonunuz 45 olacaksa, ödemeler dengesindeki riski hesaplamanız lazım. Ödemeler dengesindeki risk ne demek; ihracatınız daralıyor demek değerli arkadaşlarım. İhracatınız yüzde 1,3 daralmış. İhracatın daralması ekonomide büyüme yok demek. İhracatın daralması, ödemeler dengesinin büyük risk altına girmesi demek. Buna karşılık neyimiz artıyor; ihracatımız artmıyor, ithalatımız artıyor. Üç aylık ithalattaki artışımız, yüzde 40. Dengede de üç aylık artışımız, açıktaki artışımız, 4,5 milyar dolar. Yani, 2000 yılı sonunda bu trend devam ederse, tedbir almazsak, 18-20 milyar dolarlık dışticaret açığımız olacak, 10-12 milyar dolar düzeyinde de cari açığımız olacak. Türkiye'nin, bu düzeyde açığı, dış dengede bu düzeyde bir açığı taşıması mümkün değil.

Peki, faizde ne yapıyoruz; faizde benzer yaklaşımımız var. Büyük bir şölenle ilan ettiğimiz faiz düşüşleri doğrudur. Faizin, bütçe üzerindeki dengesini önemli ölçüde düzeltiği doğrudur; ama, faiz, sadece bütçeye yük getiren bir unsur değil; ekonomide en temel enstrümanlardan birisidir. Gayet tabiî ki, bu faizler bu düzeyde olursa, dayanıklı tüketim malları, otomotiv ithalatı artar, kuyruklar oluşur; ama, ekonomi büyümez. Bu faizlerle, negatife yaklaşmış bu faizlerle, Türk insanının ortalama tasarrufu 4-5 milyar dolar olanın gözü, kur nedeniyle ucuzlatılmış otomobil ithalatında olur. Bunu, sağlıklı bir gelişme diye kabul etmek mümkün mü; değil. Türkiye büyümek zorunda. Türkiye'nin büyümemesi, işsizliğin artması demek. Türkiye'nin ihracatının artmaması demek, Türkiye'nin ödemeler dengesinde ciddî sorunlar yaşaması demek. Türkiye'de turizm gelirinin 2000 yılında 6 milyar yerine, 8 milyar dolar olması, 10 milyar dolar açık karşısında hiçbir şey ifade etmez değerli milletvekilleri.

Peki, tarımda ne yapıyoruz; ifade ettim, bu müthiş gelir politikası, yani yüzde 25 enflasyon olacak politikası, tarımda çalışan 30 milyon insanı ezmiştir değerli arkadaşlarım. Bakın, ezmeye de devam edecektir. Bu program devam ederse, 2001 yılında tarımdaki fiyat artışları yüzde 15'te kalacaktır. Hükümetin, IMF ile imzaladığı sözleşmede, açık ve net taahhüdü budur. Ne olmuştur 2000 yılında; tütündeki artış yüzde 25, buğdaydaki yüzde 24, çaydaki yüzde 25 -devam ediyor- ayçiçeğinde yüzde 25 olacaktır, fındıkta budur, pamukta budur, incirde budur, üzümde budur.

Değerli arkadaşlarım, peki, 2000 yılında devlet tarafından alımı söz konusu olan bu ürünlerde üreticinin maliyeti ne olmuştur; devletin resmî rakamlarına göre, yüzde 70'tir. Üretici maliyetinde ortalama yüzde 70 artış olan çiftçi, 2000 yılında bu ürünlerden elde etttiği artışın yüzde 25'in altında kaldığını görmüştür. 70 ile 25 arasındaki fark, tüketicinin cebinden alınmıştır ve vergidir bunun adı.

Peki, bu yüzde 25 ile 70 arasındaki farkı bu yıl aldık. Bu yılki enflasyon yüzde 45 olacak değerli arkadaşlarım. 2000 yılında, hükümet, çiftçiye vereceği artışı ilan etmiş durumda, yüzde 15. Yüzde 15 ile 45 arasındaki farkı, yüzde 30'u da 2001 yılında alacağız.

Peki, ne olacak; bu politikayla enflasyonu düşüreceğiz diyoruz; enflasyon düşmüyor. Niye düşmüyor; çünkü, Türkiye'deki 30 milyon çiftçinin, üreticinin millî gelirden aldığı pay yüzde 12'dir değerli arkadaşlarım. Siz, eğer satın alma gücünü kısacaksanız, insanları fakirleştirecekseniz, fakirler içinde en fakir kesimden başlamayın kesmeye; çünkü, çiftçinin gelirini keserek Türkiye'deki satın alma gücünü düşürme ve enflasyonu aşağıya çekme yaklaşımı, öncelikleri itibariyle yanlış bir yaklaşımdır. Çiftçinin gelirinden yüzde 45 alıyorsanız birinci yılda, ikinci yılda da yüzde 30 alıyorsanız, Türkiye'de çiftçiyi üretemez, Türkiye'de çiftçiyi perişan, Türkiye'de çiftçiyi sefil hale getirirsiniz.

Bu ülkede yaşayan 100 insandan 45'inin ekonomik şartlar itibariyle bu noktaya taşınmasını, siyaset olarak, siyasetçi olarak hiç kimse, kalkıp, burada savunamaz. Biz, istikrara karşı değiliz; ama, yapılan iş, ortada oynanan oyun yanlıştır değerli arkadaşlarım.

Şimdi, tarımda bu böyle, çalışanların durumu daha da zorda. Onların da, emeklilerin, memurların artışları da yüzde 25'e endekslenmiş; ama, orada hiç değilse bir küçük düzeltme için bir marj bırakılmış. Enflasyon bu oranları aşarsa, aradaki farkı öderiz diyoruz. Gerçekten de ödeme hazırlıkları devam ediyor. Burada yumuşatılmış bir düzenleme söz konusu; ama, hepiniz, etrafınızda, çoğu akrabanız, yakınınız olan emeklilerin halini görüyorsunuz, çalışanların halini görüyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, dolayısıyla, 2001-2005 arasını planlamak üzere ortaya koyduğumuz bu metnin iki yıllık dönemi -2001, 2002 ve kısmen 2003 yılı- üç yıllık dönemi, Türkiye'de ekonomiyi ne hale getireceğini izah etmeye çalıştım. Bakınız bu üç yıllık dönemin sonunda ortaya çıkan tabloyu bu plan, bu kadar geniş, 2 088 paragraf içeren bu metin, tartışmıyor değerli arkadaşlarım; hiçbir yorumu yok. IMF'nin kur politikasını, IMF'nin gelir politikasını, IMF'nin kamu dengesi politikasını, IMF'nin vergi politikasını satır satır aynen benimsemiş durumda. Bunu ciddiyetle bağdaştırmak mümkün değil değerli arkadaşlarım; çünkü, IMF'nin programının uygulanabilirliği, geçerliliği ve hedeflediği sonuca ulaşabilirliği tartışmalı. Plan, daha geniş bir perspektife, daha doğru bir stratejiye oturtulmak zorundadır. Eleştiri olarak, bu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, 2001 yılında yürürlüğe koyacağımız Sekizinci Beş Yıllık Plan, bir başka açıdan da çok özel bir dönemde hazırlanmış bir plan. Bu özel dönem de, 10-11 Aralık 1999 tarihinde Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ilişkilerinde başlattığı yeni dönemdir. Hiç şüpheniz olmasın ki, doğru hazırlanmış bir plan, beş yıllık plan, Türkiye'nin tam adaylık statüsüne kavuştuğu 10-11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesinde alınan kararlara göre, Türkiye'yi Avrupa Birliği tam üyeliğine hazırlama, bu uyumu sağlama, gerçekleştirme planı olmak zorunda idi; bunda hiç tartışma yok. Eğer mantıklı düşünüyorsanız, rasyonel düşünüyorsanız, Türkiye, önünde bir hedefi tutmaktadır. Bu hedefin kaç yıllık bir perspektifte gerçekleşeceği belirli değildir. 10-11 Aralık 1999 tarihinden itibaren, Türkiye, Avrupa Birliğine tam aday ülke statüsünü kazanmıştır. Bu ne demektir; Türkiye, bundan böyle, Avrupa Birliğine üye ülkelerin, genişleme sürecindeki ülkelerin tüm hak ve imtiyazlarından yararlanma konumuna getirilmiştir. Çok önemli bir olaydır ve Türkiye'nin hedefi, çok kısa sürede, Avrupa Birliği tam üyeliğine geçişin şartlarını, kriterlerini kazanmaktır. Bir şeyi planlamak için önünüzde bundan daha iyi bir hedef olamaz. Çağdaşlaşmanın hedefi bu, büyümenin hedefi bu ve medenî olmanın hedefi bu; çünkü, dünyanın en gelişmiş, en yüksek standartlarını haiz topluluğu, en büyük ekonomik topluluğu "buyurun hazırlığınızı yapın, sizi tam üye olarak kabul etmeye karar verdik" mesajıyla size bir statü kazandırıyor. Evet, Türkiye'nin Sekizinci Beş Yıllık Planının bu hedefe göre hazırlanması ve bu planın ana omurgası, 2000 yılından itibaren, Türkiye'yi, Avrupa Birliğine tam üye yapma stratejilerine, önceliklerine, normlarına, kriterlerine uygun şekilde yönetme ve bunu planlama, bunu stratejik olarak ortaya koyma hedefine dayanmalıdır; bu yok değerli arkadaşlarım planda. Akla gelen gelmeyen binlerce temenniden ibaret bir plan; ama, 2000 yılından itibaren, Türkiye'yi Avrupa Birliğine tam üyeliğe hazırlayacak bir içerikte değildir değerli arkadaşlarım. Bu, çok önemli bir fırsattı, bunu yapmadık.

Bakınız, iki gün önce burada konuşuldu, konuşulmaya da devam edilecek; Türkiye, Aralık 1999'dan Haziran 2000'e kadar, ancak 5-6 maddelik, Türkiye'nin şartlarına hiç de uygun olmayan, hiçbir şekilde Türkiye'nin meydan okuma iradesine, tarzına, tavrına uymayan bir genel sekreterlik oluşturma yarışına girdi. Maalesef, kurumlararası çekişme sürecinden Türkiye'yi daha büyük açılımlara taşıyamıyoruz; Başbakanlığa bağlı, Dışişlerinin yönetiminde, güdümünde bir genel sekreterlik kurarak, bu büyük hedefe ulaşacağız diyoruz.

Plan, sadece bu kadarını içeriyor değerli arkadaşlarım. Oysa, bakınız, Türkiye, bugün, gerçekten -ben, bunu eleştiri olarak söylemiyorum- IMF, Dünya Bankası mihveri etrafında büyük bunalım yaşıyor. IMF'nin, 3 yıllık -biraz önce ifade ettiğim- ağır fedakârlıklar getiren program karşısında Türkiye'ye verebildiği, sadece 4 milyar dolar. Evet, bu kredi değil, sadece, ödemeler desteği değerli arkadaşlarım; yani, Merkez Bankasının rezerve ihtiyacı olursa, bu hesaptan 4 milyar dolar kullanabilme imkânı, kredi değil.

Her sektörde bizi darboğaza sokan Dünya Bankasının kullandırmaya çalıştığı, sözde, ekonomik reformu destekleme paketi için verdiği destek, şu ana kadar 750 milyon dolar; daha 250 milyon dolarını kullanamadık. Oysa, bizim hedeflediğimiz Avrupa Birliğinde, konuşulan rakamlar, gerçekten bizim rüyalarımızı süsleyecek büyüklükte. Türkiye'yle tam üyelik yarışına girmiş, genişleme sürecinde tam üyeliğe aday ülke statüsü kazanmış 6 ülke için Avrupa Birliğinin 2000 yılında ortaya koyduğu plan, 2,2 milyar euroluk birinci seri destek, peşinden de 8,5 milyar euroluk kredi değerli arkadaşlarım.

Buradan, şuraya gelmek istiyorum: Türkiye, stratejik olarak, bir önemli yanlışın içinde. Avrupa Birliği tam üyeliğini hedef almak, artık, vargeçemeyeceğimiz, erteleyemeceğimiz bir hedef; ama, Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz, gerçek anlamda yönetilmiyor. Bunu yönetmek ve Avrupa Birliğinden, bu dönüşüm karşılığında, Türk ekonomisini, Türk sistemini, bir ortak üyelik statüsüne taşırken alacağınız fonları, dev kaynakları doğru hesaplamak zorundasınız. Bu ilişki, çok büyük ölçüde bir ekonomik ilişki; bu ilişki, çok büyük ölçüde bir malî ilişki. Buna dair, hükümetin önünde ve plan çerçevesinde ortaya konulabilmiş tek somut bir çalışma yok.

Geleneksel olarak, bu işin merkezinde bulunmuş olan Devlet Planlama Teşkilatımız, bugün, sadece, başka bir kurumun koordine edeceği bir kurum statüsüne dönüştürülüyor. O zaman, benim, şunu sormaya hakkım var: Türkiye'de, her biri birer köy görüntüsünde olan 3 227 mahallî idarenin, belediyenin altyapı ihtiyacı için fonu nereden bulacaksınız; ekonomik dönüşümün esası olan altyapıyı, size kim hazırlayacak?! Evet, bu bölgeye, bir birliğe ortak olacaksanız, işte, bu birlikten alacaksınız. Siz bir adım atacaksınız, doğru ve zamanında adım atacaksınız; karşılığında, destek alacaksınız. Türkiye, bu hazırlığı yapıyor mu? Değerli arkadaşlarım, Türkiye, bu hazırlığı yapamıyor; ama, yapmak zorunda.

İşte, plan, bütün bunlar için, gerekirse emredici, gerekirse zorlayıcı hükümler içermek zorunda. Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde, bu kadar stratejik, bu kadar önemli, bu kadar vazgeçilmez bir tabloyla karşı karşıya gelmedi; ama, çok üzülerek ifade etmek istiyorum; hükümet, olayı, sadece, bu aile fotoğrafında bir karenin içinde yer almak kadar yüzeysel görüyor. Buna tepki göstermek ve bu meseleyi Türkiye'nin birinci derecede gündemine taşımak, hepimizin görevi değerli arkadaşlarım. Biz ne yapıyoruz burada, neler yapıyoruz, gece saat 12.00'lere kadar çalışıyoruz. Kaç tane Avrupa Birliği bağlantılı gündem maddemiz var? Benim hatırladığım, ekspres, sadece, buradan bir şeyi geçirdik; Gümrük Kanununu -hazırlıkları bitmiş bir kanunu- gümrük birliğiyle uyum anlamında bir iki küçük düzenleme daha var, şimdi de bu muhteşem genel sekreterliği geçiriyoruz.

Değerli arkadaşlarım, soruyorum, Türkiye'de, KOBİ dediğimiz 4 milyon adet küçük işletme var. Bu küçük işletmelere, Avrupa'nın milyar dolarlık fonlarından, kim, hangi kaynağı getirecek, var mı bir hazırlık? Soruyorum, kendi bölgenizde, yani 10 kişiye, 20 kişiye, 50 kişiye ekmek veren, işveren konumundaki küçük işletmeci, Avrupa Birliğine hangi kanalları kullanarak erişecek, bir hesabı var mı Türkiye'nin? Yok değerli arkadaşlarım.

Türkiye, bu işin yönetiminde, inanılmaz bir kargaşayı yaşıyor; ama, planda, bu kanalları açacak, Türkiye'yi bu büyük değişime, büyük kaynakları kullanmaya, büyük bir ekonomik kurumla, birimle, entegrasyonla birleştirmeye yönelik, maalesef hiçbir önemli vurgu yok, hiçbir önemli tespit yok, hiçbir önemli strateji yok. (DYP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, plan üzerinde konuşmayı düşündüğüm bölümle ilgili değerlendirmelerime biraz az zaman kaldı; ama, bu konu, gerçekten önemli. Türkiye'nin, 2000 yılı ortalarında, IMF, Dünya Bankası eksenindeki sorunlarını ve Türkiye'nin gelecekte çıkış noktası olacak Avrupa Birliği üyeliği meselesini birlikte değerlendirmeden ve bu planla beraber ortaya koymadan, yaptığımız her değerlendirme yanlış değerli arkadaşlarım. Planı, biz, on ayrı versiyonda çıkarırız, hiç önemli değil; ama, önceliklerimiz ne, stratejilerimiz ne, bunlara bakmak zorundayız.

Şimdi, Türkiye'nin gündeminde, planın da gündeminde gayet iyi ifade edilmiş, kamuda yeniden yapılanma meselesi var değerli arkadaşlarım. Bu olay da, Avrupa Birliği meselesinin, Avrupa Birliğiyle paralel düşünme meselesinin, üyelikle paralel düşünme meselesinin vazgeçilmez bir unsuru.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, ekonomik aktivitenin ve ekonomideki payın yaklaşık yüzde 50'si kamuya ait; hepimizi çıldırtan, hepimizi bizar eden, hepimizi, gerçekten, şikâyet eder konuma getiren kamuya ait. Kamu, gerçekten, Türkiye'de küçülme değil, büyüme trendini devam ettiriyor; Kadrolarıyla büyüyor, teşkilatlarıyla büyüyor, verimsizliğiyle büyüyor.

Kamuda küçültme, kamuyu yeniden yapılandırma adı altında, ben, hükümete ve bugünkü yönetimin sorumluluğunu taşıyanlara sormak istiyorum, gerçekten, kamuyu nasıl küçülteceğiz, buradaki planınız nedir ve bu planda, bu konuda uygulanabilir olmak anlamında, gerçekten ne vardır? Temenniler vardır arkadaşlarım. Ben söyleyeyim, bugün, biz, kamuyu küçültme politikası olarak ne koyduk ortaya? Özelleştirme koyduk değerli arkadaşlarım. Ne yapıyoruz? Türkiye'de değeri olduğunu; yani, satarsak birazcık bize destek sağlayacağını düşündüğümüz herşeyi satışa çıkardık; güzel. Peki, ben, karşılığında şunu soruyorum: Türkiye'de zarar eden, senede 300 trilyon, 500 trilyon zarar eden kurumların yeniden yapılandırılması için hangi hazırlık içindeyiz değerli arkadaşlarım? Senede 300 trilyon zarar eden Devlet Demir Yollarını, Taşkömürü Kurumunu, Toprak Mahsulleri Ofisini, Şeker Şirketini büyük zararlardan kurtaracak hangi planınız var?

Biz, devletin verimli asetlerini, verimli kurumlarını olur olmaz iddialarla, çeşitli sıkıntılarla satmaya devam ediyoruz. Hükümette ortaya koyabildiğimiz, hükümet olarak tek strateji bu, özelleştirme. Devleti küçültüyoruz; ama, devletteki verimsizliği, devletteki zarar yaratma sistematiğini, zarar yaratan merkezleri düzeltme yönünde, gerçekten, bir stratejimiz yok değerli arkadaşlarım. Varsa, ben izliyorum, ortaya koyalım; ama, yok; bu, KİT bölgesinde. Aynı şeyi genel idare için de, mahallî idareler için de görmek mümkün. Bir şeyi ifade edeyim, daha önce de ifade ettim; yani, enflasyona endeksleme, beklenen enflasyon oranında artış yapma yaklaşımı içinde, KİT'lerin her türlü verimsizliği içeren maliyetlerinden doğan fiyat artışlarını engelliyoruz. Elektriği 5 sente mal ediyoruz; 2 sente, 2,1 sente satmaya çalışıyoruz; aylık 5,3 zam yapmamız gerekirken, yüzde 2,1 yapıyoruz. Ne yapıyoruz; zararı gelecek yıllara taşıyoruz.

Evet; Türkiye'nin en değerli asetlerini özelleştirerek, 2 milyar dolar elde ettiğimizde "kurtulduk" diyoruz; ama, sadece, bu fiyat yanlışlığı, bu maliyetlerin doğru yönetilmemesi nedeniyle, senede 2,5–3 milyar dolar zarar ediyoruz. Kamu bankaları eliyle 20 milyar dolar zarar yaratmışız, o zararın finansmanı için de, faizlerin bugünkü düzeyinde bile, senede 4–5 milyar dolar zarar ediyoruz. O halde, uyguladığımız program bir bütünlüğü ifade etmek zorunda. Yani, elektrik sektöründe, enerji sektöründe bu fiyatları uyguluyorsanız, bu maliyetleri aşağıya çekecek başka tedbirlerinizin olması lazım. Nerede o tedbirler; yok. Ne var; fiyat artışlarından doğan zararı gelecek yıllara ertelemek var; maalesef, yapabildiğimiz bundan ibaret değerli arkadaşlarım.

Şimdi, Türkiye, bir merkezî idare–mahallî idare çekişmesi içinde, hepimizi bunaltan bir çekişme içinde. Değerli arkadaşlarım, her türlü motivasyonla, her türlü gerekçeyle izah etmemiz mümkün; Türkiye'yi bir şehirler mozaiği olan, şehir tanımında olan bir ülke haline getirmeye çalışıyoruz, belediyeleri kuruyoruz, 3220 tane belediye var. Bu belediyelerin çok önemli kısmı, dünkü muhtarlıklardan devşirme organizasyonlar. Her birisinin altyapıda ciddî sorunları var; ama, bunları aşacak hangi planımız var?! Avrupa Birliğinden bunlara fon mu getiriyoruz?! Uluslararası kuruluşlardan fon mu veriyoruz?! Altyapılarını doğru yönetsinler diye bunları birlikte hareket etmeye mi zorluyoruz?! Hayır. Ne yapıyor bu belediyeler; tarihte yaşadığımız en büyük doğal afetten, onun sonuçlarını düzeltme arayışından kaynaklanan bir kanunun uygulamasında zorlamalar yaparak, birinin, olmayan parasını, diğerine aktarmaya çalışıyoruz değerli arkadaşlar. Yani, ayda sadece 3,5 milyar lira merkezî idareden geliri olan Havza'nın Bekdiğin Belediyesinin aylık gelir payından 1 milyar lirayı kesip -vaktiyle orada doğal afet olduğu gerekçesiyle- Samsun'un başka bir ilçesindeki belediyeye aktarıyoruz. Bunlar, tabiî ki, sempatik gelen yaklaşımlar, bizi üzen olaylar; ama, siyasette de olan uygulamalar; ama, hangi sorunu çözüyor? Bayındırlık ve İskân Bakanımızın emrine 40-50 trilyonluk bir küçük fon veriyoruz, siz bundan destek sağlayınız diyoruz. Sayın Bakan, bilebildiği ölçüler içerisinde sadece 3 milyar, 5 milyar dağıtıyor. Aynı şekilde İçişleri Bakanımıza "size de Mahallî İdareler Fonunu verdik beyefendi" diyoruz, o da kendi anlayışına göre liste oluşturup, her tarafa dağıtıyor; aynı şeyi Çevre Bakanımıza veriyoruz, o da kendi bölgesinde aynı şeyleri yapıyor.

Eğer biz, bunlarla mahallî idareler meselesini çözüyorsak, mahallî iderelerdeki kargaşayı önlüyorsak sorun yok; ama, önlemediğimiz kesin. Bu plandaki tedbirleri burada görmek istiyorum. Türkiye'deki 3 227 belediyeyi, bugünkü yönetim kargaşasından, bugünkü finansman konusundaki bataktan, bugünkü devlete, kamuya yakışmayan yapıdan kim kurtaracak değerli arkadaşlarım; bununla ilgili bir stratejimiz var mı? Yok. Aynı şeyi merkezî idarede de yapıyoruz. Merkezî idarelerin teşkilatlarını, görevlerini, yetkilerini sınırlayacağız, mahallî teşkilatlarını çalışır hale getireceğiz.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, bugün itibariyle, kamuda etkinliği, verimliliği, hızlı hizmeti teşvik edecek ciddî bir planımız var mı? Yok. Bir iyileştirme planımız var mı? Yok, oysa olmak zorunda. Türkiye'yi, 2000 yılından itibaren Avrupa Birliğine üye statüsüne taşıyacaksanız, bu ekonominin yüzde 45-50'sini teşkil eden kesimdeki bu verimsizliği, bu inefficciency, bu hantallığı yok etmek zorundasınız.

Değerli arkadaşlarım, İşte bunun için bize plan lazım, bunun için bize strateji lazım; ama, bu stratejinin, bu planın buralarda, maalesef, eseri yok; temennileri var. Ne güzel şey, yani, bu, rüya görmek gibi bir olay.

Temenni ediyorsunuz; kimin ne zaman yapacağı, hangi sorumlulukla, hangi yetkiyle yapacağı konusunda gerçekten elinizde hiçbir şey yok, hiçbir enstrüman yok; hiçbir takvim yok, hiçbir plan yok.

Bu kadar kötümser olmak için bir neden yok diyebilirsiniz; ama, gerçekten kötümser olmak için neden var, ben, bu kötümserliği vurguluyorum; çünkü, buradan bir çıkış yolu bulabiliriz, bu yönde harekete geçebiliriz, bu yönde bir temenniyi ortaya koymak, bu vurguyu ortaya koymak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, gerçekten, bunu, bizler yapacağız. Taşrada kime giderseniz gidin, şikâyeti ayyuka çıkan müflis belediye başkanından, devlet dairesinde bir işi için her gün kapı kapı dolaşan ve sonuç alamayan vatandaşa kadar herkes bizi hedef gösteriyor "siyasetçiler, ne yapıyorsunuz" diyorlar. Siyasetçilerin yapacağı bir şey yok; işte, biz, bunları, hazırlıyoruz; ama, gelin, bunları, işi çözmek anlamında hazırlayalım; temennileri sıralamak anlamında değil. Bunu yapabiliyor muyuz, bunu yaptığımıza inanıyor muyuz?

Evet, devlette yeniden yapılanmayı savunuyoruz değerli arkadaşlarım, sağlık konusunda Türkiye'nin karşı karşıya olduğu tabloyu hep beraber yaşıyoruz. Bir tarafta Sağlık Bakanlığı, bir tarafta üniversiteler; bir tarafta SSK, bir tarafta kurumların hastaneleri, bir tarafta belediyelerin hastaneleri;  bir tarafta yeşil kart, akla gelen tüm statüleri ilan etmişiz, akla gelen tüm kurumları kurmuşuz; peki, bu kargaşayı kim yönetecek değerli arkadaşlarım, bir planımız var mı? Maalesef, yok; ama, olmak zorunda; çünkü, Türkiye'yi, bu kargaşa içerisinde yönetmek bundan sonra çok daha zor olacak.

Peki, tarımda ne yapıyoruz? Değindim; iki şey yapıyoruz değerli arkadaşlarım "bu tarım, bu köylü, bu çiftçi, bu memleketteki ekonomiyi mahvetti, çözelim" diyoruz; nasıl çözüyoruz arkadaşlarım? Bu yıl için, adamın, maliyetiyle fiyatı arasındaki yüzde 40'ı bir şekilde elinden alıyoruz, yüzde 30'unu da gelecek sene alacağız; böylece, kamu finansman dengesindeki sorunu çözeceğiz!.. Değerli arkadaşlarım, bunun böyle ifade edilmesinden, bir milletvekili olarak, gerçekten hicap duyuyorum.

Bu memlekette 30 milyon insan üretimde, tarımda; sadece yüzde 12 geliri var, millî gelirden aldığı pay bu. Çaresiz insanlar, hepiniz görüyorsunuz, hepinizin yakınları bunlar; ama, bir vurguyu yanlış yapıyorsunuz "size verilen destekler bu memleketi batırdı" diyorsunuz ve haksızlık ediyorsunuz, yok böyle bir şey. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

Siz, Ziraat Bankasından, çiftçiye, fiyat desteklemesi için 3 trilyon lira kredi vereceksiniz, bir yılda bunu 3 katrilyona çıkaracaksınız, hesapları alt alta yazacaksınız, devleti işte bu 3 trilyon batırdı diyeceksiniz; ama, öbür tarafta, Ziraat Bankasında vaktiyle bu kaynağı temin edemediğiniz için hesaben yarattığınız 3 katrilyonu götürüp, çiftçiye verilen paradır diye ilan edeceksiniz. Değerli arkadaşlarım, buna inanmak mümkün değil.

Peki, ne yapıyoruz şimdi; topyekûn desteklemeden vazgeçtik; güzel... Bu, bir politika; ama, biz, Avrupa Birliğine üye olmaya adayız. Avrupa Birliği ne yapıyor bu konuda; Türkiye'nin yapmak istediğ ile Avrupa Birliğinin uyguladığı sistem arasında bir benzerlik var mı değerli arkadaşlarım; yok. Sayın Başbakan neyi vurguluyor; bundan sonra fakir çiftçileri daha çok destekleyeceğiz diyor. Ne yapacaksınız destekleyeceksiniz de; doğrudan gelir desteği sağlayacağız. Uluslararası literatürde direct subsidy dediğimiz olay; güzel... Değerli arkadaşlarım, bunun için, beş altı milyon üretici aileyi yakından tanıyacaksınız, toprağını, gelirini, giderini, ekimini, verimini, her şeyini ölçeceksiniz. Efendim, pilot uyguluyoruz; kim yapıyor pilot uygulamayı; efendim, Polatlı'daki Tarım Bakanlığının Ziraî Araştırma Enstitüsü uyguluyor.

Değerli arkadaşlarım, altı milyon işletmenin henüz toprak sorununu çözememiş bir ülkebu kadar ayrıntılı işletme hesaplarına girecek ve bunun için de, Tarım Bakanlığında bugüne kadar fonksiyonel olamamış bir idareyi kullanacak; sonra da, çiftçilere dönüm başına 5 dolar sadaka verecek!.. Değerli arkadaşlarım, bunlar, ciddiyetten uzak yaklaşımlar; bunlar, dışarıdan birilerinin bize dikte ettirdiği yanlış yaklaşımlar. Bunları dikte ettirenler, buradaki resmi benim gibi görmüyorlar. Ben, bu resmin tamamını görüyorum, Türkiye'nin her noktasını biliyorum, her noktasına ulaştım, her noktasındaki sorunu da biliyorum. (DYP sıralarından alkışlar) Evet, buyurursunuz, koyarsınız organizasyonu, devleti de yeniden yapılandırıyorsanız... Maliye Bakanlığındaki bürokratla, akşama kadar bütçeyle uğraşan bürokratla, Tarım Bakanlığında personel işiyle uğraşan ziraat mühendisiyle ortak bir yeniden yapılandırma kurulu kurduk; ee, peşinden ne yaptınız; ziraî araştırma enstitülerinde de pilot uygulamayı başlattık; tarımda destekleme modelini değiştiriyoruz, tamam; işte bundan sonra, çiftçilere, doğrudan gelir desteği vereceğiz. Girdi desteği vermeyeceksiniz, onları sıfırladınız; fiyatı da desteklemiyorsunuz, onları anladık. Bundan sonra, artık, ıspanak üreticisi, tütün üreticisi, piyasadaki sinyali görecek, ona göre ekim planı yapacak; ne güzel bir memleket!

Çiftçi nereye gitse batıyor değerli arkadaşlarım; adam, karpuz ekiyor, 10 000 liraya satıyor; dünyanın en iyi tütününü üretiyor, batıyor; fındığını üretiyor, batıyor; çayını üretiyor, batıyor. Peki, kim bunu yönetecek? İşte, devlette yeniden yapılanma burada bize lazım; ama, bu planda bunun yeri yok. İşte bunu planlamak zorundayız. İşte, bunu, Cottarelli ekibine bırakmayacak kadar, bu memlekette bilinçli, doğru ve haklı yaklaşmak zorundayız sorunlara değerli arkadaşlarım. (DYP ve FP sıralarından alkışlar) Bunu, hiç kimseyi eleştirmek için söylemiyorum, bir doğruyu tespit etmek için söylüyorum değerli arkadaşlarım. Hepimiz, bu ülkenin her köşesinden gelmiş, her seviyede insanı temsil ediyoruz; ama, bu memleketteki 30 milyon üreticiyi kahredecek politikaların doğruluğunu sorgulamak herkesten çok bizim görevimizdir; bunu vurgulamak istiyorum, sadece, çiftçi battı edebiyatı yapmak istemiyorum. Bir ucuz lafa burada tepki gösteriyorum değerli arkadaşlarım. Popülizm, olmayan şeylerden vaatte bulunmak, olmayan şeyleri konuşmaktır; ama, şimdi, biz, Türkiye'nin her noktasında feryat eden esnafı, çiftçiyi konuştuğumuz zaman, birtakım çevreler bize "popülizm yapmayın" diyorlar. Hadi, adına popülizm demeyin de; bunları kim konuşacak değerli arkadaşlarım? Başka bir kurumu, başka bir organizasyonu mu var bu ülkenin? Evet, bütün bu sorunları burada konuşmak zorundayız, burada da çözmek zorundayız.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de 4 milyon adet küçük işletme var. Bunlara verebildiğimiz kredi sadece 350 trilyon lira düzeyinde. Türkiye'nin yaklaşık 48-50 katrilyon lira düzeyinde kaynağı var, plase edilebilir kaynağı var. Ben şimdi şunu soruyorum: Biz, 300 trilyon lirayı 1,5 katrilyon liraya çıkarırsak -yani, aşağı yukarı bu ülkedeki gelirin yüzde 1'i- gerçekten, bu kesimi ekonomik olarak canlandırmış olmayız mı; oluruz. Ama, hiç şüpheniz olmasın, Cottarelli ne derse desin, biz, 1,5 katrilyon lirayla, bu ülkedeki kamu finansman dengesini alt üst etmeyiz arkadaşlar. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Niye yapmıyoruz bunu; önceliğimiz yok. Niye yapmıyoruz bunu; çünkü, bunun üzerinde, bu anlamda düşüncemiz yok, bu anlamda görüşümüz yok. Yüce Heyetinizi, hiçbir parti ayrımı yapmadan, bu konularda düşünce üretmeye, çözüm üretmeye davet ediyorum arkadaşlar.

Ben, uzun süre bürokraside görev yapmış bir arkadaşınızım. Türkiye'nin meseleleri, dışarıdan gelecek 7 kişilik heyet ile Türkiye'deki muhatabı 7 kişilik heyetin konuşarak çözebileceği kadar basit değil. (DYP sıralarından alkışlar) Niye değil değerli arkadaşlarım; bugün, Türkiye'de, Samsun'daki çiftçiden, Amasya'daki buğday üreticisine kadar, Trakya'daki ayçiçeği üreticisine kadar, herkes, IMF dersi alıyor. Yüce Heyetiniz de, bu olayın ne olduğu üzerinde düşünmek, çözüm üretmek ve bunları eleştirmek zorunda. Eleştirilemez çözümler yok dünyada arkadaşlarım. Yani, biz, kalkıp bu konularda konuşursak, bizim bürokrasideki değerli arkadaşlarımız, bu programın kredibilitesine hasar veriyorsunuz demeye getiriyorlar. Program önemli değil arkadaşlar. Benim vatandaşımın içerisinde bulunduğu durum, benim ülkemin stratejik olarak nereye gittiği konusu her şeyden önemli. Bakınız, bu önceliğimiz yok, bunları böyle tartışmıyoruz. Biz, program yapılamaz, programlara karşıyız demiyoruz; ama, yapılan programlar tartışılmalı ve sonuçları da görülebilmeli.

2001 yılı, 2000 yılını hep birlikte arayacağımız bir yıl olacak arkadaşlar. Eğer bu hatalı uygulamalar devam ederse, eğer bu düzeltmeler yapılmazsa, eğer bu ikazlar dikkate alınmazsa, 2001 yılında, çok zor olduğunu düşündüğümüz 2000 yılını arar hale geleceğiz.

Yalan yanlış düzeltmeler yapılmasın. Gelin, bu olayın düzeltilmesini, bu uygulamalardaki düzeltmeyi doğru bir stratejiye oturtalım, doğru düşünelim. Hepimiz komisyonlarda görev alıyoruz. Benim de görev yaptığım Plan ve Bütçe Komisyonu, gelen metinleri, ekspres, birkaç saatte tartışıp buraya getiriyor.

BAŞKAN – Sayın Kabataş, benden aldığınız süre doldu.

KEMAL KABATAŞ (Devamla) – Sayın Başkan, bağlıyorum.

İki noktayı tekrar vurgulayarak sözlerimi tamamlamak istiyorum. Değerli arkadaşlarım, 2001 yılından 2005 yılına kadar sürecek bu ekonomiyi planlama faaliyetlerinin içerisinde iki yıllık IMF planı vardır. Bu plana, lütfen, iyi bakın. Bundan sonrasında, Türkiye'nin planı, Türkiye'nin, medenileşmede, çağdaşlaşmada, bilgi toplumu olmada hedefi olan Avrupa Birliğine üyelik noktasından değerlendirilmek zorunda. Bu plan, bu çalışma, bu büyük göznuru, büyük emek ürünü olan bu değerli belge bunları içermiyor.

(Mikrofon otomotik cihaz tarafından kapatıldı)

KEMAL KABATAŞ (Devamla) – Bunu, burada ifade etmek benim görevim.

Bir saate yakın süre bu konularda beni dinleme sabrını gösterdiniz. Teşekkür ediyorum, saygı sunuyorum. Her şeye rağmen, bu planın, bu güzel ülkeye, bu büyük millete hayırlar getirmesini diliyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kabataş.

Efendim, Doğru Yol Partisi Grubu adına ikinci söz, Sayın Ramazan Gül'de.

Sürenizi yarım saat mi kullanacaksınız Sayın Gül?

RAMAZAN GÜL (Isparta) – Evet.

BAŞKAN – Buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA RAMAZAN GÜL (Isparta) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 516 sıra sayılı Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hakkında Doğru Yol Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi ve aziz vatandaşlarımı saygıyla selamlarım.

Sayın Başkan, değerli milletvekileri; Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık Plan hakkında görüşlerimi arz etmeden önce, malumunuz olduğu üzere, planlamayı, sınırlı olan ekonomik kaynakları en verimli şekilde, memleketin çıkarlarına uygun olarak kullanmak amacıyla yapıyoruz.

Şühpesiz, her kalkınma planının sadece ekonomik boyutu yoktur; planlama, aynı zamanda, bir sosyokültürel olaydır; bir ülkeyi tümüyle ele alıp değerlendiren ve yönlendiren bir belgedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; plan düşüncesi, ülkemizde yeni değildir. Büyük Atatürk'ün Millî Kurtuluş Savaşından sonra başlattığı ekonomik kalkınma hamlesi de planlarla yürütülmüştür. O yıllarda hazırlanan beşer yıllık sanayi planları ve kurulan Âli İktisat Meclisiyle ekonomiye yön verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti, o dönemdeki çok sınırlı kaynaklarıyla büyük atılımlar gerçekleştirmiştir. Daha sonra, çok partili hayatla birlikte, plan fikri daha da ağırlık kazanmış ve bugün, Devlet Planlama Teşkilatı artık anayasal bir kurum haline gelmiştir. Bugün Anayasamız, ekonomide, planlamayı öngören bir Anayasa konumundadır.

Değerli milletvekilleri, kalkınma planları, her şeyden önce tutarlı olmalı ve ülke kaynaklarının en verimli şekilde kullanımını sağlamayı amaçlamalıdır. Günlük siyasî çekişmelerin ötesinde, tutarlı, ekonomik ve sosyal, kültürel politikalar oluşturmalıdır. Ülkenin, gelecekle ilgili stratejilerini belirlemeli ve vatandaşlara daha güvenli, daha sağlıklı çalışan bir yapıyı oluşturmayı hedeflemelidir. Bunlar yapılmadığı takdirde, planların bir anlamı kalmayacağı da açıktır.

Değerli milletvekilleri, alacağımız her kararın özünde, insanımızın mutluluğu yatmalıdır. İnsanları mutlu etmeyen, onlara gelecek için güvence vermeyen bir sistem, planlı bir sistem olamaz; böyle de düşünülemez; çünkü, planlar daha mutlu bir toplumun geleceğini belirler, daha doğrusu belirlemelidir. Şimdi, izninizle Sekinci Beş Yıllık Kalkınma Planı dolayısıyla bazı düşüncelerimi ve gözlemlerimi sizlere sunmak istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; planlamanın, her şeyden önce insandan başlaması gerektiğini unutmayalım. İnsanı eğittiğimiz ölçüde, toplumda kalkınmayı sağlarsınız. Eğitilmiş toplumlarda demokrasi kök salar.

Bakınız, biz, eğitilmiş toplum yaratalım diye hemen hemen her ilimize bir üniversite kurmaya çalıştık, kalkınma planlarımıza bunu koyduk. Bu karara kadar her şey güzel; ancak, üniversite açmak demek bina demek değildir. Üniversiteler, birer kültür ve bilim yuvaları olmalıdır, burada ciddî bir öğretim kadrosu bulunması gerekmektedir; ama, buyurun gidin bakın, Anadolu'daki pek çok üniversitemizde hoca yoktur, öğretim elemanı sıkıntısı had safhadadır. Eğitim ve öğretim elemanlarının olmadığı bir üniversite olabilir mi? Bazı üniversitelerimize gidin, çoğu öğretim üyesi, profesör kadrosu almak için oralara gitmekte ve o kadroyu aldıktan sonra da tekrar büyük şehirlere geri dönmektedir. Böyle bir eğitim sistemi olamaz. Daha acı olanı ise, bugün bilim adamları üniversiteleri artık tercih etmiyor; çünkü, bir bilim adamına ödediğimiz ücret, onun insanca yaşamasına yetmemektedir, öğretim üyesi, öğrencilerine yeterli zaman ayıramamaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; üniversitelerimizin durumu fena da, diğer eğitim kurumlarımızın durumu çok mu iyi! Hiç kuşkunuz olmasın, ortaöğretimde de, ilköğretimde de ciddî sorunlar yaşamaktayız. Bakınız, biz, bu Parlamentoda, daha eğitimli bir toplum yaratmak için sekiz yıllık eğitimi kabul ettik ve çoğu okullarımızda, taşımalı eğitim dediğimiz uygulamayı başlattık. Peki ne oldu; açıkça söylemek gerekirse, maalesef, sonuç fiyasko olmuştur, istenilen sonuçlar elde edilememiştir.

Bırakınız ülke ekonomisini planlamayı, millî eğitimi bile planlayamadık. Bugün çok uzağa gitmeye gerek yok, Ankara'daki ilköğretim kurumlarına gidiniz, her sınıfta 70-80 kişilik yığılmalar göreceksiniz. Bu kadar çok öğrencinin yığıldığı bir eğitim sisteminin, sağlıklı bir eğitim olduğunu söyleyebilir miyiz?!

Yine, acı olmakla beraber, altının çizilmesinde yarar gördüğüm bir başka konuya da değinmek istiyorum. Anadolu'daki pek çok okulda, öğretmen açığı hâlâ kapatılamamıştır. O halde sormak gerekiyor, biz, neyin planlamasını yapıyoruz? Öğretmenini açlığa mahkûm eden bir toplum, geleceğe umutla bakamaz. Lütfen, bu gerçeği unutmayınız.

Biz, başlangıçta, aslında, güzel şeyler yapıyoruz, belli ideallerle hareket ediyoruz. Kalkınma planlarını okuduğumuzda, bu planlarda çok güzel şeylerin yazıldığını göreceksiniz. Bunu, şunun için söylüyorum: Bir dönem, bir Anadolu liseleri uygulaması başlattık; ama, sonra ne yaptık; bu kurumlarımızı yozlaştırdık. Yani, eğitimi, yaz boz tahtası haline getirdik. Bugün, neredeyse, eğitilmiş araelemanı yetiştiremez duruma geldik. Böyle bir eğitim sistemi olamaz ve olmamalıdır da.

Her şeyden önce şunu kabullenmek durumundayız: Lütfen, geliniz, eğitimde bir devlet politikası oluşturalım, çağdaş düşüncelere açık bir eğitim modelini benimseyelim. Bu yapılmadığı sürece, toplumsal yapımızın düzelmeyeceğini de bilmemiz gerekmektedir.

Mutlaka ama mutlaka, öğretmenliği, cazip meslek haline getirmek zorundayız. Yoksa, geleceğimizi, toplum olarak tehlikeye atmış oluruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizlere, yaşadığımız bir başka sorunu da sunmak istiyorum. Lütfen, söyler misiniz, planlı döneme geçtiğimizden bu yana, sağlıklı bir kamu personel politikası oluşturabildik mi? Aynı işi yapan kamu görevlileri, bugün, farklı farklı maaşlar almaktadırlar. Yan yana aynı masada çalışan görevlilere farklı statüler belirleyemezsiniz. Bunu yaparsanız, kamuda verim alamazsınız. Nitekim, bugün hepimizin şikâyet ettiği hantal devlet yapısının temelinde de bu yatmaktadır. Bunu biz düzeltemezsek, bu kalkınma planlarının hiçbir fonksiyonunun olmadığını da kabullenmemiz gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, olay, sadece, kamu görevlilerinin ücret sorunu değildir. Bugün, kamu hizmetlerinin sunumunda ciddî sorunlar vardır; aynı işi değişik kurumlar yaptıkları için, ciddî kaynak savurganlığı ortaya çıkmaktadır. Köy yolunu başka, çeşmesini başka, kent yolunu başka, suyunu başka kuruluş yaparsa, hizmette verim alamazsınız. Bunların önlenmesi gerekiyor. Bu, aynı zamanda, kaynak israfını da önleyecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sağlıkta da bir politikamız var mı?!. Sağlıkta kim ne yapıyor belli değildir. Söyler misiniz, Sağlık Bakanlığının izlediği politika nedir? Günlük politikaların içinde ezilen, geleceğe yönelik projeler üretmeyen bir bakanlığın fonksiyonu olabilir mi? Hastalar perişan vaziyettedir, sosyal güvenlik kurumlarının verdiği sağlık hizmetlerinin kalitesi ortadadır; bu, bizim yüreğimizi yakmıyor mu...

Sayın milletvekilleri, bizim, yasama görevi dışında en büyük görevimiz de, Ankara'ya hücum eden hastaları tedavi etmek için hastane hastane dolaşmak değil midir. Bir düşünün sayın milletvekilleri, bu insanlar, acaba, Ankara'ya niçin geliyorlar; çünkü, bulundukları illerde doktor yoktur; doktor var ise, tıbbî donanım yoktur. Peki, bu insanlar, o zaman ne yapıyorlar; zorunlu olarak Ankara'ya gelip, otel odalarında, doktor muayenelerinde sürünmektedirler. Yazık günah değil mi; bu insanların ayağına, bugüne kadar hizmet götüremeyen bir planlama olabilir mi...

Binlerce sağlık ocağı açmışız; ama, çalıştıramıyoruz. Tıp fakülteleri kurmuşuz; ama, iyi doktor yetiştiremiyoruz. Kadavra görmeden tıp fakültesinden mezun olan hekime biz canımızı nasıl teslim edeceğiz; böyle bir sağlık politikası olabilir mi?!.

Buradan sayın bakanlara bir çağrıda bulunmak istiyorum. Siz, devlet olarak, yaptığınız hastanelere hekim gönderemezseniz, lütfen, o koltuklarda oturmayınız; çünkü, sizin göreviniz vatandaşlara hizmet etmektir, hizmeti vatadaşın ayağına götürmektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sağlık konusunda ivedilikle yapılması gereken bir diğer şey de genel sağlık sigortasına geçmektir. Vatandaşları sağlık konusunda sınıflandırmaya hakkımız yoktur. Hekimle hasta arasına para ve menfaat girmemelidir. Doktorlara yeterli maaş verilmeli ve sağlık sistemi sil baştan yeniden düzenlenmelidir. Özel sağlık kurumları özendirilerek rekabet ortamı yaratılmalı ve köhnemiş uygulamalara son verilmelidir. Genel sağlık sigortasına geçişte, yeşil kart uygulaması da dahil edilmeli ve sağlığa ayrılan kaynaklar da bir havuzda toplanmalıdır. Bu yapılmadığı sürece sağlıkta da bir mesafe alamayız ve kaynak israfına  devam ederiz.

Değerli milletvekilleri, şimdi, izninizle, görüşmekte olduğumuz Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planından bir bölümü okumak istiyorum. Bakınız, Sekizinci Plan bir çarpıklığı nasıl belirtiyor: "Kırsal alanda bulunan köy ve köyaltı yerleşimlerinin tamamına elektrik ve yol hizmetleri götürülmüştür." 1999 yılı itibariyle bu yerleşmelerin yüzde 75'inde yeterli, yüzde 11'inde sağlıklı, ancak, yetersiz içmesuyu bulunurken yüzde 14'ünde sağlıklı içmesuyu bulunmamaktadır. Köylerin yüzde 7,5'inde ise kanalizasyon sistemi bulunmaktadır.

Avrupa Birliğine aday bir ülkenin 2000'li yıllarındaki bu tablosunun pek de iç açıcı olmadığını vurgulamak isterim. Böyle bir yapı içerisinde, kırsal kesime elbetteki sağlık hizmetini götüremezsiniz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin bir türlü aşamadığı sorunlardan biri de enerji; çünkü, kalkınmanın temeli enerjidir. Çok zengin doğal kaynaklarına rağmen, bu konuda Planlama başarılı olamamış ve Türkiye, enerji, darboğazını bir türlü aşamamıştır. Yüksek malumlarınız olduğu üzere, enerji sanayinin candamarıdır. Enerjisiz bir ülkeyi aydınlığa çıkarmak mümkün değildir. Türkiye, bu konuda, hızlı ve kararlı adımlar atmak zorundadır.

Nükleer enerjiden korkmamalıdır. Bu konuda kamuoyu sağlıklı bilgilenirilmeli ve nükleer enerjinin hiç de sanıldığı gibi ciddî bir tehlike oluşturmadığı kamuoyuna açıklanmalıdır. Bugün, bütün Avrupa Birliği ülkelerinde nükleer enerji vardır ve kullanılmaktadır.

Nükleer enerji dışında, bugün için, başka çıkış yolu yoktur. Bu gerçek gözardı edilirse, Türkiye, yakın bir gelecekte karanlıklara gömülebilir. Bu tehlikenin altını çizerek hükümeti uyarmak istiyorum.

Öte yandan, enerji yatırımlarına daha fazla kaynak ayrılmalı ve ayrılan kaynakların zamanında serbest bırakılması büyük önem taşımaktadır. Hatta, Türkiye'nin, enerji yatırımlarında, yap-işlet-devret gibi değişik yatırım modellerine de yönelmesi, kaynak sorununu daha rahat aşması açısından faydalı olacaktır.

Bakınız değerli milletvekilleri, enerjinin, bir ülke için hayatî önem taşıdığını hepiniz biliyorsunuz; ancak, geçmiş planlarda öngörülen yatırımların dahi yapılmaması bizi, bugün, oldukça zor duruma sokmuştur. Altıncı Plan döneminde 12 milyar dolar düzeyinde ögörülen plan hedefine karşılık, ancak 8 milyar dolar düzeyinde bir enerji yatırımı yapılmıştır. Keza, Yedinci Plan dönemi için öngörülen 18 milyar dolarlık yatırıma karşılık ise, dönem sonu itibariyle 11 milyar dolar düzeyinde bir yatırımın gerçekleşmesi beklenmektedir. Böylece, son iki plan döneminde öngörülen yatırımın ancak yüzde 60'ı ve 70'i gerçekleşmiş olmaktadır. Dileğimiz odur ki, Sekizinci Planla birlikte, bu ciddî soruna da kalıcı çözüm üretilmesi ve yeterli kaynak ayrılmasıdır, özellikle, özel söktörün özendirilerek, bu alanda yatırım yapması için yönlendirici politikalar oluşturulmasıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; adalet sistemimiz kan kaybetmektedir. Planlı dönemde cezaevleri yol geçen hanına dönmüştür. Bazı cezaevlerini 3 yıldızlı otel lüksünde yaparak, içeriyi yaşanılır kılıp, dışarıyı kendi haline bırakırsanız, sonucuna acaba nasıl katlanacağız?! Bu nasıl sistemdir ki, çeteler cezaevlerinde kendi otoritelerini kurmakta ve devleti, âdeta, yok saymaktadırlar. Hâkimler, savcılar görev yapamaz duruma gelmişlerdir. Yurt dışında yakalanıp hapse atılanlar, artık, gönüllü olarak Türkiye'ye gelmektedirler; çünkü, buradaki cezaevlerinde krallar gibi yaşıyor; ayrıca, bu kişiler cezaevlerini yönetmektedirler.

Şüphesiz, adalet sisteminin bu duruma gelmesinin temelinde kaynak yetersizliği gelmektedir. Uzun yıllar devam eden yargılama süreci yargıya olan güveni büyük ölçüde törpülmektedir. Bir toplumda adalet duygusunun yara alması, yurttaşın devlete olan güvenini sarsar. Maalesef, Türkiye, bugün bu durumdadır. Bu gerçeği, Sekizinci Plan da belirtmektedir. Bugün, ceza  infaz sorunları büyük boyutlara ulaşmıştır. Tutuklu ve hükümlülerin sahip olduğu asgarî hakların yasayla düzenlenmemiş olması, ceza yerine geçen diğer infaz yöntemlerinin yokluğu, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinin güvenliği alanında yaşanan çiftbaşlılık ve koğuş sistemi gibi büyük sorunlara yol açmıştır. Ceza infaz sisteminin acilen bütün boyutlarıyla ele alınması gerekmektedir.

Adalet hizmetlerinin sorunları çok büyük boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Bu sorunların başında yargıya olan inançsızlık gelmektedir.

Öte yandan, yargı sisteminin modern araç ve gereçlerle takviyesi sağlanmalı ve adalet hizmetlerinde aynen, tıpta ve teknolojide meydana gelen değişmelerden azamî ölçüde yararlanılmalıdır; çünkü, bilim ve teknolojide meydana gelen değişikliklere uyum, adalet hizmetlerinin sunumunda da  kaliteyi artıracak ve topluma  güven verecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; burada üzerinde durulması gereken  bir diğer konu da esnaf ve sanatkârlardır. Bu konuda izlenen politikaların sağlıklı yürümediği görülmektedir. 1980 sonrası izlenen politikalarla orta sınıf yok edilmiş ve toplum, ciddî sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Bugün orta ve küçük boy işletmeler, devletten yeterli destek görememektedirler. Halk Bankası, sanki KOBİ'ler için kurulmamış gibi, kaynaklarını daha çok başka alanlara kaydırmaktadır. Oysa, KOBİ'ler, bir ülkede işsizliğin önlenmesi ve ciddî ekonomik dönüşümlere rahat uyum sağlayabilmek açısından çok önemlidir. Birebir büyüklükleri kontrol edilebilen bu işletmelerdeki üretimler de, sanayie ciddî katkılar yapmakta ve düşük maliyetlerle üretim yapmaktadırlar.

Bugün, esnaf ve sanatkârlar siciline kayıtlı küçük işletmelerin sayısı 3,5 milyona ulaşmıştır. Sicile kayıtlı olmayan işletmelerle birlikte, bu rakamın 4 000 000'un üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Bu kesim, sosyal yaşamımızda önemli bir istikrar unsurudur. Merkezî hükümet, bu kesimin sorunlarına yeterince eğilmediği gibi, belediyelerin de, esnaf ve sanatkârların sorunlarına yeterince eğildiği söylenemez. Halk Bankası, bu kesimle ilgili duyarsızlığını korumaya devam etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Halk Bankası denilince, kamu bankalarının içinde bulundukları açmaz kendiliğinden gündeme gelmektedir. Bugün, bu bankaların zararları, tam olarak kamuoyuna yansımamaktadır; Yüce Parlamentonun önüne gelen bütçelerde de yoktur. Oysa, bu bankaların zararları, bugün için ciddî boyutlara ulaşmıştır. Açıkça söylemek gerekirse, siyasal iktidarlar, bu bankaların içini boşaltmıştır. Ziraat Bankası köylüye kredi açamaz duruma düşürülmüştür. Çiftçinin dostu olması gereken bu Banka, bugün, çiftçinin ulaşamayacağı bir yerdedir. Banka, bir borç batağındadır ve sorunları çözüm beklemektedir. Biz, Doğru Yol Partisi olarak, mutlaka özelleştirme yapılması gereken alanlardan birinin de bankacılık sektörü olduğuna inanıyoruz. Kamu bankalarının sık sık yolsuzluklara konu olması, bu bankaların sağlıklı denetlenememesi, öteden beri bir sorun olarak karşımızdadır. Bu bankaların, siyasî amaçlarla kullanılmamasının tek ve en sağlıklı çözüm yolu, kamu bankalarının özelleştirilmesidir. Kaldı ki, gerçekçi olarak söylemek gerekirse, finans kesimi, henüz oturmamıştır; malî kurumlarımız, henüz, kendi geleneklerini oluşturamamışlardır, bir başka anlatımla, özlediğimiz kurumsallaşma, henüz yeterince sağlanmış değildir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; planlı dönemde tam bir plansızlık örneği yaşayarak, devleti, bir borç çıkmazına sürüklediğimiz görülmektedir; bunun tek nedeni de, vergi toplayamamaktır ve kamu finansman açıklarıdır. Vergi toplayamayan bir ülke, kendi hayatî masraflarını bile karşılamak için borçlanma gereği duymaktadır. Bakınız, 2000 yılı malî bütçesinde, bir yılda toplanan vergilerin yüzde 70'e yakını, içborç faizi olarak ödenecektir. Böylesine vahim bir tabloyu, hiçbir kalkınma planının öngörmediğini biliyoruz. O halde, şu soruyu sormamız gerekiyor: Hiçbir kalkınma planı, böylesine çarpık bir borçlanmayı öngörmediğine göre, biz bu duruma, kalkınma planlarını ve yıllık programları gözardı ederek geldik. Bir başka anlatımla, burada konuştuklarımızın genelde bir anlam taşımadığı ortaya çıkmaktadır. Görüşülmekte olan bu kalkınma planının akıbetinin de, aynı olacağını belirtmek isterim.

1980'li yıllardan bu yana süregelen yüksek faiz ödemeleri, kamu kesiminin dengesini koruyamaz duruma getirmiştir. Türkiye, yüksek reel faizler ödeyerek, gelir dağılımını bozmuştur. Bunun, bir devlet politikası haline gelmesiyse, bir başka acı sorundur. Şimdi, hükümet, vergide tüm hedeflerin tuttuğunu söylemektedir. Aslında, bu, bir aldatmacadır. Vergide hedefler, ancak ve ancak Deprem Vergisiyle tutturulmuştur. Yoksa, bu hükümetin vergide hedeflerin gerisinde kaldığını herkes bilmektedir. Bunu, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı da söylemektedir. Bakınız, planın 315 nci paragrafında aynen şöyle denilmektedir: "Kamu vergi gelirlerinin gayri safî millî hâsılaya oranı, depremlere bağlı olarak uygulamaya konulan ekvergi ve vergi benzeri uygulamaların sona ermesiyle, plan dönemi sonunda 2000 yılına göre 0,5 puanlık bir düşüş kaydedecektir."

Bu da, gösteriyor ki, geçen yasama döneminde büyük propagandalarla çıkarılan ve vergi reformu olarak kamuoyuna sunulan yasa, tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Dileğimiz, ciddî kaynak sorunu yaşayan ülkemizin, sağlıklı kaynaklara kavuşturulması için, hükümetçe, daha ciddî ve daha tutarlı adımlar atılmasıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; burada üzerinde önemle durmamız gekeren bir diğer konu da kayıtdışı ekonomidir. Bu ekonominin çok ciddî boyutlarda olduğunun bilinmesine karşın, yeterli önlem alınmadığı da bilinmektedir. Karaparayla mücadele için kurulan kurulun varlığı tartışılır hale gelmiştir. Karapara aklamaları devam ediyor. Borsa siyasî oyunlar haline geldi, borsada vurgunlar devam ediyor; siyasîlerimizin beyanlarıyla bazı küçük tasarruf sahipleri ezilme noktasına gelmiştir. Sayın İçişleri Bakanının bu kurulun çalışmalarından duyduğu rahatsızlığı hepimiz biliyoruz.

BAŞKAN – Sayın Gül, size ayrılan süre bitmek üzere, çok az kaldı, toparlar mısınız. Tabiî, takdir sizin, onu bilemem, süreyi Sayın Akın'la paylaştığınız için söylüyorum.

RAMAZAN GÜL (Devamla) – Peki efendim... Dikkat edeceğim...

Bu da, açıkça gösteriyor ki, karapara ya da kayıtdışı ekonomiyle mücadelede ciddî adımları bilerek atmıyoruz; çünkü, hükümet, âdeta, kendi geleceğini kayıtdışı ekonomiye bağlamış durumda. Devlet Planlama Teşkilatı, ilk kez, kayıtdışı ekonomi konusunda bir özel ihtisas komisyonu oluşturmuş ve bu komisyon da, bir rapor düzenlemiştir. Sonuçlarını tam olarak bilmemekle birlikte, Planlamanın böyle duyarlı bir konuya eğilmesini saygıyla karşılıyoruz. Ancak, Maliye Bakanlığının bu konudaki duyarsızlığını sürdürmesini ise, doğrusunu söylemek gerekirse, hâlâ anlayabilmiş değiliz.

Geçen yasama döneminde, hükümetin yaptığı, yaptığını söylediği vergi reformunun en büyük amacı, kayıtdışı ekonomiyi önlemekti. Açınız Meclis tutanaklarını, açınız ilgili yasanın gerekçesini bunu göreceksiniz.

Şimdi, değerli milletvekilleri; yaptığınız alışverişlerde, size, fiş veyahut da fatura veren var mı? Kayıtdışı ekonomi nasıl daraldı ki, vergi gelirleri bir türlü reel anlamda artmıyor. Demek ki, yapılan tümüyle yanlış olmuştur. Kayıtdışı ekonomi önlenememiş, sistem, daha da hantal hale gelmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Gül.

RAMAZAN GÜL (Devamla) – Kayıtdışı ekonomiyi önleyeceğim diye, milyarlarca dolarlık kaynağın yurtdışına ve yastık altına kaçmasına zemin hazırlanmıştır ve açıkça söylemek gerekirse, ülkeye yazık edilmiştir.

Bu düşüncelerle, Sekizinci Kalkınma Planının ulusumuza, milletimize hayırlı, uğurlu olmasını diliyor; hepinize saygılar sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gül.

Şimdi, söz sırası, Aksaray Milletvekili Sayın Murat Akın'da.

Buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA MURAT AKIN (Aksaray) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı üzerinde, Grubum adına söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, çağımız -bilgi toplumu ve sanayiötesi dönümüşü diye isimlendirdiğimiz bu çağda- beraberinde karmaşık, ekonomik ve sosyal yapıların dinamik oluşumlarını gündeme getirmektedir. Bu dönüşümün baş köşesinde, küreselleşme sürecinde yaşanan hızlı değişim mevcuttur. Hizmet sektörünün egemen olduğu bu yeni yapılar içinde bölgesel bütünleşmeler, dışa dönük ihraç ekonomileri, KOBİ'ler, rekabet gücü, buna uygun olarak oluşan esneklik, özelleştirme ve yeni üretim ve yönetim teknikleri, kalite, verimlilik, çıkar birliğine dönüşmüş ve diyaloglara dayalı yeni işçi işveren ilişkileri söz konusudur. Bu çerçevede, uluslararası platformda küreselleşmenin yaşandığı bir dönemdeyiz. Ekonomik yaşamın, artık, mutlaka sosyal refahla pekiştirilmesi gereken günümüz dünyasında, bu tür plan dokümanlarının belirleyici olmaktan çok, yol gösterici karakterinin ağırlıklı olması gerektiğine inanarak, aynı zamanda, bu yol gösterici istikâmette, hükümetin, yeni, düzenleyici mevzuatlar tanzim etmesi gerektiğini ifade ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bu planı hazırlayan DPT'nin mümtaz kadrosuna ayrıca teşekkür etmeyi bir borç biliyorum; ancak, ufak bir sitemim olacak, bunu, konuşmamın sonunda, inşallah, belirteceğim.

Değerli milletvekilleri, Sekizinci Beş Yıllık Plana baktığımız zaman, gerçekten de, objektif bir bakış açısıyla hazırlandığına inandığımız bu plan dokümanının "Genel Durum Değerlendirmesi" bölümünün ikinci paragrafında, Yedinci Beş Yıllık Planın, DYP'nin iktidarda olduğu ilk 2 yılında, büyümenin ortalama 7,7 oranında artış gösterdiği, son 2 yılın düşük performansı nedeniyle -1998'de yüzde 3,9, 1999'da eksi 6,4'tür- Yedinci Beş Yıllık Planın ilk 4 yılının ortalama 3,1 büyüme oranında gerçekleştiğinin altını çizmek istiyorum.

Söz konusu genel değerlendirmenin ikinci paragrafına baktığımızda, aynen şu ifadeler yer almaktadır: "Yedinci Planın ilk 2 yılını oluşturan 1996-1997 döneminde gayri safî millî hâsıla büyüme hızı, yıllık ortalama yüzde 7,7 olmuştur." Yani, bugünkü hükümetin beğenmediği, iktidarı oluşturan partilerin beğenmediği, Doğru Yol Partisinin CHP ile hükümette olduğu ve daha sonra Refahyolla hükümette olduğu o dönemdeki, hatta Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planının son 1995 yılını da ilave ettiğimizde, Doğru Yolun hükümette olduğu 3 yıllık büyüme, ortalama 8,8 oranındadır. 1995 yılını Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planına dahil etmediğimizde, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında 7,7 oranındaki büyüme, 1998-1999 yılında da mevcut hükümet tarafından kullanılmak suretiyle 3,1 oranında gerçekleşmiştir.

Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı süre olarak daha bitmemiştir, 2000 yılı vardır. 2000 yılında da, mevcut hükümet artı büyümeyi temin edemezse -ki, edemeyeceği son uygulamalarla ortaya çıkmıştır- 2000 yılının ilk 3 ayında, büyüme olarak gösterilen rakamlar, yine 1999 yılında olduğu gibi, mayıs ve haziran aylarında eksiye doğru dönüşmüştür. Eğer, 2000 yılında da -temenni etmeyiz, arzu etmeyiz- eksi büyüme gerçekleştirilirse, işte, Doğru Yol Partisinin hükümette olduğu o büyümenin bir kısmını da 2000 yılında harcayacaksınız, tüketeceksiniz, belki 2001 yılının Ocak ayında, dört yılın büyümesi, bugünkü gibi ortalama 3,1 değil, belki 2'lerde gerçekleşmiş olacaktır.

İşte, sık sık, buralarda veya muhtelif yerlerde "Doğru Yol Partisi ne yaptı?.. Ne yaptı?.." diye sitem ettiğinizde veya "ülkeyi küçülttü" dediğinizde, kendi bakanlığınıza bağlı devletin resmî kuruluşu DPT'nin genel değerlendirme raporunu okuduğunuz zaman, bakacaksınız ki, Doğru Yol Partisi döneminde, ekonomide Türkiye 7,7; 1995 yılını da dahil ettiğimiz zaman 8,8 büyümeyi gerçekleştirmiştir.(DYP sıralarından alkışlar) OECD ülkeleri içerisinde en fazla büyümeyi gerçekleştiren bir ülke olarak, Doğru Yol Partisi buna damgasını vurmuştur.

Değerli milletvekilleri, bir ülkenin ekonomisinin büyüklüğü, bir yıl içinde, o ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin toplam değerini veren gayri safî millî hâsıla rakamıyla ölçülür. Ancak, gayri safî millî hâsıla, tek başına, o ülkedeki ekonomik performansı ölçmekte yetersiz kalmaktadır.

Örneğin, 1998 yılında, Hindistan 428, Rusya 338 milyar dolarla Türkiye'nin 200 milyar dolarlık gayri safî millî hâsılasından daha fazla mal ve hizmet üretmektedir.

Diğer yandan, Türkiye'nin, yaklaşık olarak yirmidörtte 1'i kadar bir yüzölçümü ve Türkiye'nin altıda 1'i kadar nüfusu olan Belçika'nın gayri safî millî hâsılası 259 milyar dolardır.

Bu nedenle, bir ülkenin ekonomik performansını değerlendirirken, yüzölçümü, nüfus, nüfus yoğunluğu, kişi başına düşen gelir ve gayri safî millî hâsılanın yıllar içinde gösterdiği gelişme eğilimine de bakmak gerekir.

Diğer yandan, bir ülkenin ekonomik performansını değerlendirirken, sadece, ulusal verilerle yetinmek doğru olmaz. Herkesin koştuğu bir yarışta, yürümekle yetinmemek için, uluslararası karşılaştırmaları da yapmak gerekir. Uluslararası kuruluşların sağladığı veriler, bu karşılaştırmaları yapmamıza imkân vermektedir. Bu çalışmada, Dünya Bankasının "Dünya Kalkınma Raporu 1999-2000" adlı çalışmasından ve Devlet İstatistik Enstitüsü verilerinden yararlanarak, Dünya Bankası, ülkeleri, gelir durumlarına göre, düşük gelirli, orta gelirli ve yüksek gelirli ülkeler olmak üzere üç ana gruba ayırmıştır. Kişi başına düşen millî geliri 3 000 doların altında olan ülkeler düşük gelirli, 3 000 ilâ 9 000 dolar arasında olanlar orta gelirli, 9 000 dolar ve yukarısında olanlar ise yüksek gelirli ülkeler olarak tanımlanmaktadır. Orta gelir grubundaki ülkeler de, kendi aralarında, alt orta gelir grubu ve üst orta gelir grubu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.

Türkiye, Doğru Yol Partisinin hükümette olduğu 1995, 1996 ve 1997 yıllarında, kişi başına düşen 3 255 dolarlık gelirle orta gelir grubunda yer alırken, 1998 ve 1999 yıllarındaki hükümetin icraatlarıyla, maalesef, kişi başına 2 800 dolarlara düşmek suretiyle, orta gelirin alt grubunda yer almıştır. İşte, 1998'de ve 1999'da mevcut hükümetlerin, ülkemizi getirdiği nokta, dolar bazında tespit edilen rakamlarla, orta gelir grubundan, fakir ülkeler, yani Asya'nın fakir ülkeleri seviyesine indirmiştir. İşte, Doğru Yol Partisinin hükümette olmadığı üç yıl içerisinde getirilen nokta, Türkiye'nin, fakir ülkeler grubunda yer almasını sağlamaktadır. Sadece Doğru Yol Partisi döneminde değil, mevcut hükümetin uygulaması, Adalet Partisinin hükümette olduğu 1980 öncesinde, bugünkü sayın hükümetin başı o dönemde de yine hükümet olmuştu; o dönemlerde ülkenin geldiği nokta ile şimdiki nokta aynı, birbirinin benzeridir; uygulamada ve neticede hiçbir farklılık yoktur. İşte, biz, diyoruz ki, Demokrat Partinin devamıyız, Adalet Partisinin devamıyız. Niçin diyoruz; bu ülkenin vatandaşının gelir seviyesini yükseltmek ve medenî ülkeler seviyesine çıkarmak sonucuyla övünüyoruz.

Değerli milletvekilleri, dünyada, en hızlı nüfus artış hızına sahip olan ülkelerin, genellikle, en yoksul ülkeler olmasının bir rastlantı olmaması gerekir; ama, nedenselliği de hemen kurmamak gerekiyor. Nüfus hızlı arttığı için mi bu ülkeler yoksul ya da yoksul oldukları için mi nüfus hızlı artıyor? 1998 yılında dünya nüfusu 5,9 milyardı. Bunların 3 milyar 515 milyonu, toplam nüfusun yüzde 59'u düşük gelir grubu ülkelerinde; 1 milyar 496 milyonu, toplam nüfusun yüzde 25'i orta gelir grubu ülkelerinde; 885 milyonu ise toplam nüfusun yaklaşık yüzde 15'i yüksek gelir grubu ülkelerinde yaşıyor.

Türkiye, 63 milyonluk nüfusuyla, dünyanın en fazla nüfusa sahip ülkeleri arasında, 15 inci sırada yer alıyor. Türkiye'nin dünya nüfusu içindeki payı yüzde 1,07. 1980 yılında 4 milyar 430 milyon olan dünya nüfusunun yüzde 56,6'sı, yani, 2 milyar 509 milyonu düşük gelir grubundaki ülkelerde yaşarken, yüzde 25,5'i, 1 milyar 132 milyonu orta gelir grubundaki ülkelerde, yüzde 17,8'ine karşılık gelen 789 milyonu ise yüksek gelir grubuna giren ülkelerde yaşıyordu. Görünen o ki, yaklaşık yirmi yıllık bir süre içinde, düşük gelir grubunda yaşayan insanların dünya nüfusu içindeki payları, yüksek gelir grubundaki ülkeler aleyhine artmış görünüyor. Bunun temel nedeni, nüfus artışları arasındaki farklardır.

Değerli milletvekilleri, bilhassa, Türkiye nüfusunun yüzde 45'i olan 30 milyon insanın geçimini tarımdan temin ettiği muhakkaktır. Bu nüfusun 20 milyonu, doğrudan, hububat geliriyle, üretim yapıp geçimini sağlamaktadır. Bu kadar geniş bir kitlenin tek geçim kaynağı olan hububat fiyatları, yüzde 24'lük bir artışla 102 000 lira olarak açıklanmıştır.

Çiftçinin karagün dostu olan Toprak Mahsulleri Ofisinin, açıkladığı bu fiyatlarla, Türk çiftçisinin değil, yabancı çiftçinin karagün dostu olduğu gösterilmiştir. Fiyatların açıklandığı günden bugüne kadar, konuyla ilgisi olanlar tarafından basına yansıtıldığı gibi, Türkiye Ziraat Odalar Birliği tarafından açıklanan hububatın maliyet fiyatının 122 000 lira, müdahale fiyatının da 158 600 lira olması gerekirken, 1999 yılı haziran ayında 82 000 liralık fiyatın üzerinde bir fiyatın, aylık gecikmeyle 102 000 lira olarak açıklanmış olmasıyla, Türkiye, tahılda da dışa bağımlı hale getirilmiştir.

Toprak Mahsulleri Ofisi, hasat döneminin başladığı bugünlerde, deposundaki 500 000 ton buğdayı, tonu 97 dolar, yani, 57 000 Türk Lirası bedelle, dahili işleme rejimiyle üç beş firmaya satmıştır. Böylelikle, hasat döneminde çiftçiye değil, sanayiciye destek vermiştir, çiftçinin rakibi olmuş, sanayicinin kasası ve deposu olma görevini üstlenmiştir.

Değerli milletvekilleri, yine karagün dostu olarak Toprak Mahsulleri Ofisi, FOB 96 dolardan tonunu, CIF 144 dolar/ton dış darı alımıyla, Türk çiftçisi malı yerine, yabancı çiftçinin malını destekleyen, alımını yapan bir kuruluş haline getirilmiştir. Yine, alımlarda maliyetin altında fiyat veren Toprak Mahsulleri Ofisi, 500 trilyon liralık krediyi, yerli tasarrufçular yerine, Cottarelli'nin talimatıyla, dış tasarrufçulardan sağlamıştır. Böylece, 300 trilyon liralık bir destek çiftçiden esirgenmiş, yerli tasarrufçuya kullandırılmamış, yabancı sermayeye aktarılmıştır.

Buğdaya verilen bu fiyatla, geçen yıl 1 kilogram buğdayla 2 ekmek, 2,560 kilogram gübre, 0,443 litre mazot alabilen çiftçi, bu sene aynı miktarda buğdayla 1 ekmek almaya mahkûm edilirken, 0,231 litre mazot, 1,397 kilogram gübre alabilir duruma getirilmiştir. Böylece, çiftçinin alımgücü yüzde 45 kaybettirilmiştir. İşte, Türk çiftçisine verdiğiniz destek budur!

Ayrıca, bu da yetmemiş, biraz önce Doğru Yol Partisinin sözcülerinin ifade ettiği gibi, Türk ekonomisini batıran Türk çiftçisiymiş gibi göstererek suçlamış bulunmaktasınız. Acaba, Türk çiftçisinin hak ettiği, sizin bu suçlamalarınız mı olacaktı?!

Değerli milletvekilleri, bankalarda kumar oynayanların borcunu bir gecede ödeme kararı alan hükümet, çiftçinin 300 trilyon lirayı aşan alacağını 10 ayda ödememiştir. Yine, sizlerin de bildiği gibi, son aylarda hükümet, bazı bankalara, borçlarıyla birlikte elkoymuş, bu bankalara 6 milyar dolarlık kaynak aktarmıştır. Türk ekonomisinin, Türkiye'de millî gelirin düşmesine ve ekonomik istikrar tedbirlerinin bozulmasına sebep olan bunlar değil de, bu ülkeye, yağmurda yaşta, güneşte çalışıp, emeğinin karşılığını alamayan -hatta bu verdiğiniz fiyatların belki yarısını verseniz, kendisini yine çalışmak zorunda hisseden- çiftçilerimiz, kendilerinin suçlanmasını bu Meclise, bu hükümete çok görmektedir; çünkü, bunların başka bir geçim kaynakları yoktur. Buğdaya 102 000 lira değil, 20 000 lira verseniz, bu insanların başka alternatif çalışma yolları, şekilleri yoktur; ama, belki, onlar, size, o fiyatı verdiğinizde bu kadar sitem etmezlerdi; suçlanmaları, hakir görülmeleri, zavallı görülmeleri, ne yazı ki, 20 milyon insanımızı, Türk çiftçimizi üzmüştür. Maalesef, sizler özür dilemiyorsunuz; ama, sizin adınıza ve hükümet adına ben, bu Türk çiftçisinden özür diliyorum. Bu Türk çiftçisi, her zaman, bu milletin efendisidir, bu Meclisin efendisidir, bu hükümetin efendisidir, bu şehirlinin efendisidir.

Değerli milletvekilleri, yetmişbeş yıllık cumhuriyet döneminde, her ilde bir üniversite kurmakla övünen Türkiye, bu hükümetle, ekonomisini, Cottarelli'ye muhtaç hale getirerek, kendi ekonomisini de küçük düşürmüştür.

Şekerpancarı, çiftçiyi, tarlaya ve köye bağlayan, ailenin tüm fertlerine çalışma imkânı ve istihdam sağlayan, yan ürünlerinin tamamının değerlendirildiği bir bitkidir. Ne yazık ki, Cottarelli'yle imzalanan iyiniyet mektubunun -10 veya 11 inci sayfasında- şekerpancarına ait bölümünde  "bu yıl, kotalar tespit edildi. 2001 yılında, bu yıl tespit edilen kotalardan daha aşağı pancar üretimi tespit edilecek" diye, Türk çiftçisini, şekerpancarı üreticisini bağlayıcı unsurlar vardır.

Değerli milletvekilleri, üretime kota koyarak üretimi kısmak, üretim fazlası diye, kotayı aşan kısmın düşük fiyatla alımı, üretimi baltalamaktır. Üretimin düşük olduğu yıllarda, ithalatımız büyük miktarlarda gerçekleşmiştir. 1991 yılında, ülkemizin kampanya başı şeker stok miktarı 416 000 ton iken; bu miktar, 1997 verilerine göre, 71 000 tona inmiştir. Ülkemizin şekerpancarı üretiminin artırılması zorunludur. Ülkemizin nüfus artış hızı ve şeker güvenlik stokları dikkate alındığında, ihtiyacın buna bağlı olarak artması kaçınılmazdır. Gerçek olan, ülkemizin ihtiyacının arttığı ve üretimin artırılması gereğidir. Bu nedenle, ülkemizin, gerek halkımızın ve sanayimizin ihtiyacının karşılanması gerekse güvenlik stokları bakımından üretim artışına ihtiyacı vardır.

Değerli milletvekilleri, bugün, şekerpancarında fiyat problemi yoksa, 1997 yılında, Doğru Yol Partisinin hükümeti tarafından; yani, onun Tarım Bakanı Sayın İsmet Attila ve Sanayi Bakanı tarafından, bir önceki yıla göre yüzde 150'lik artışla, şekerpancarı fiyatının, kilosu 4 400 liradan 11 000 liraya çıkarılması nedenine bağlamak gerekir. İşte, bugün, şekerpancarı üreticileri varsa, şekerpancarı üretebiliyorlarsa, o zor şartlar altında üretim yapabiliyorlarsa, Doğru Yol Partisinin, 1997 yılında iktidarda olduğu dönemde, şekerpancarı üreticilerine vermiş olduğu fiyat seviyesinde devam etmektedir.

Şimdi, siz, hangi şeyle hükümet olarak övüneceksiniz? Acaba hububatta verdiğiniz fiyatlarla mı? Şekerpancarı fiyatları daha açıklanmadı; ama, Cottarelli ile yaptığınız anlaşmaya göre, bu fiyatın 32 000-33 000 lira civarında olması gerekir. Halbuki, geçen sene 27 000-28 000 lira olan şekerpancarı fiyatının, bu sene 33 000 lira mı olması lazım?

Yine, buğdayda, geçen sene 80 000 lira olarak verilen fiyat bu sene 102 000 lira olarak verildi ki, bu fiyatlardan daha alım yok; Doğru Yol Partisi sözcülerinden Sayın Mehmet Dönen'in ifade ettiğine göre, Amik Ovasında 80 000 ilâ 90 000 lira arasında alınıyor. Zaten, Urfa'da kuraklık olduğu için, bilhassa kuru alanlarda arpa, buğday yok. Halbuki, geçen sene verdiğiniz 80 000 liralık fiyat, bu yıl 102 bin lira. Buğdayı 90 bin liradan alıyorsunuz... Geçen sene ile bu sene arasında, sadece çiftçinin girdilerinden mazota 133 kez zam geldi. Soruyorum sizlere; bir malın fiyatına, bir yılda 133 kez zam geldiğinde, geçen seneki fiyatın 10 000 lira, 15 000 lira fazlasına ürününü almak suretiyle mi bu çiftçiyi memnun ettiğinizi zannediyorsunuz? İşte, bu çiftçi, maalesef, hararetle, sandığın önüne gelmesini bekliyor. Şimdi bir şey söyleyemiyorum; çünkü, Karadenizlilerin ifadesiyle, çiftçinin diklenecek hali kalmamıştır, ayakta duracak hali kalmamıştır; tek istediği, önüne sandığın gelip, mutlaka, kendisini cezalandıran insanlara ders vermektir.

Değerli milletvekilleri, ayçiçeğinde durum aynı, tarım satış kooperatifleri ve birliklerinin özelleştirilmesinde uygulamalar, yine, Türk çiftçisinin aleyhine. Gübre destekleme uygulamasında, oranlama desteğine dönülmelidir; maalesef, hükümet bunu yapmamıştır. Bilhassa, gübre destekleme uygulamasında, daha önce uygulanan; yani, Doğru Yol Partisinin hükümette olduğu dönemde uygulanan yüzde 50 oranındaki desteklemenin yerini, gübre çeşidine göre, belli miktarda yapılan destekleme ödemesi almış, bu ödeme miktarları, artan gübre fiyatları karşısında erimiş, yüzde 50 olan bu destekleme, zaman içerisinde, yüzde 15'lere, yüzde 7'lere düşmüştür; desteklemenin etkisi azalmış, üretici, bu uygulamadan mağdur olmuştur. Bir tarafta, tekniğe uygun ve yeterli miktarda gübre uygulaması konusunda üreticiye yönelik eğitim çalışmaları yapılması gerekirken, bir yandan da, artan fiyatlarla gübre kullanımı engellenmiş ve bu destek verilmemiştir. Bu nedenle, en kısa zamanda, mevcut sistem terk edilerek, eskiden olduğu gibi, Doğru Yol Partisinin hükümetleri döneminde uygulandığı gibi, yüzde 50 destekleme uygulamasına geçilmelidir.

Tarım sigorta kanunu çıkarılmalı, tarımsal destekleme artarak devam ettirilmelidir. Ne yazık ki, Türkiye, Avrupa Birliğine gireceği için, mutlaka, Avrupa Birliği tarım politikasını uygulamak ve desteklemek zorundadır; ancak, bilindiği üzere, AB tarım politikası, IMF ile çelişkili. Kim en ucuza mal üretirse, gümrük duvarları bozulmadan, o fiyatlardan satılsın şeklinde bir öngörüşünün bulunduğu IMF, bu noktada, ülkelerinin üreticilerinin de desteklenmesini istemiyor. İşte, IMF ile yapmış olduğumuz iyiniyet anlaşması, maalesef, girmek istediğimiz Avrupa Birliği ülkelerinin tarım politikasına da aykırıdır.

Değerli milletvekilleri, açıkçası, IMF demek, ABD demektir. IMF istekleri de, ABD'nin talepleri olarak biliniyor. IMF, Dünya Bankası ve ABD üçgeninde, tarım reformuna ilişkin söylenecek şeylerden çok, fiilî durum, ABD'nin lehine işlemektedir. Bilindiği üzere, Amerika'da tarımsal girdiler, dünyanın en ucuz girdisi. Amerika'da petrol fiyatları bütün dünya ülkelerinden daha ucuz; bu nedenle, üreticiyi desteklemeye de ihtiyaç yok. Ayrıca, Amerika'da hane başına ortalama 2000 dönüm tarım arazisi var; bu rakam Avrupa'da 200, Türkiye'de ise 20 dönüm. Amerika'da verim Avrupa'nın 2 katı, bizim ise 3 katımız. Ayrıca, Amerika'da, Allah vergisi bir tabiat var, bir de finans sorunları yok. Bu avantajlara sahip olan ülke, tüm engelleri kaldırıp, tarımsal anlamda, dünya pazarlarını ele geçirmek istiyor. İşte, bu hükümetin Hazineden sorumlu  Bakanının, Türk tarımını, Türk çiftçisini havale ettiği, anlaşma imzaladığı IMF, ABD'nin bir malî politika aracısı, çiftçi ve üretim yolunda, tarım politikasını uygulamada bir araç. Ne yazık ki, biz, bu araçla, kendi Türk çiftçimizin amaçlarına ve Avrupa Birliği ülkelerinin de amaçlarına mugayir bir şekilde anlaşma imzaladık. Soruyorum size; biz, IMF'nin mi üyesi olacağız, Avrupa Birliğinin mi üyesi olacağız?

BAŞKAN – Sayın Akın, toparlar mısınız...

MURAT AKIN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, nasıl bir anlaşma yaptığımızı müdrik değiliz.

Şimdi, ufak bir sitemimiz olacak dedim. Bu sitemimiz, daha ziyade, DPT'nin çalışanlarına değil, bu hükümetin, bilhassa bu hükümetin iki kanadına, manevî değerlere ehemmiyet veriyoruz diyen MHP ve Anavatan Partisinin sayın yetkililerine. 2001 ve 2005 yılları içerisinde uygulanacak beş yıllık planda, bu ülkenin insanlarının yüzde 99,99'u müslüman olduğu halde, hiçbir bölümünde, hiçbir kısmında dinle, diyanetle ilgili en ufak bir ibare, bir cümle bulunmamaktadır. Türkiye, üçüncü bir bin yılın eşiğinde, hâlâ, bu toplumun dini nasıl zapturapt altında tutarız yaklaşımında bulunan bir ülke görüntüsüne mahkûm edilmemeli. Bir İslam ülkesi olmanın kendisine verdiği kavşak ülke, merkez ülke misyonunu, İslamla gerçekten sağlıklı bir ilişki geliştirerek üstlenmeli, İslamı azaltma projelerinin...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET EMREHAN HALICI (Konya) – Sayın konuşmacı, üç parti yok mu bu hükümette?

BAŞKAN – Efendim, Sayın Halıcı, haklı olarak alındı.

MURAT AKIN (Devamla) – Bunu telafi edeceğim.

BAŞKAN – Telafi ederseniz, bitirmenize müsaade edeceğim; etmezseniz, etmeyeceğim. Doğru söylüyor Sayın Halıcı. İki partiyi alakadar etmiyor bu.

MURAT AKIN (Devamla) – ...Türkiye'nin İslamla birlikte oluşan misyonunu yaralayacağını unutmamalıdır.

Sayın DSP Grubu da, tabiî ki, bu konuşmamın muhatabıdır; o da unutmamalıdır.

Türkiye'de bir gelenek var. Devlet mantığı, toplumu yukarıdan aşağıya bilinçlendirme, tanımlama geleneği üzerine oturmuş. O yüzden, devlet adına hareket edenler, tüm sivil alanı, din dahil, belirleyebileceklerini düşünüyorlar. Bu, devletin, halkın belirlediği çağdaş, demokratik yaklaşımlarla uyuşmuyor. Çağdaş, özgürlük ve insan hakları çerçevesinde, tepeden inmece yaklaşımlardan, bu hükümeti oluşturan üç parti de vazgeçmeli.

Bu programda, verilecek bir önergeyle, 65 milyonu Müslüman olan insanların diniyle ilgili, diyanetiyle ilgili ufacık bir ibareye yer verilmesi duygu ve düşüncesiyle, hepinizi saygıyla  selamlıyorum. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Efendim, çok teşekkür ediyorum.

Birleşime, 17.15'te toplanmak üzere, 15 dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati : 17.00

 


İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 17.15

BAŞKAN : Başkanvekili Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER : Vedat ÇINAROĞLU (Samsun), Hüseyin ÇELİK (Van)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 119 uncu Birleşimin İkinci Oturumunu açıyorum.

Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının tümü üzerindeki görüşmelere devam edeceğiz.

IV. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1. – Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının Sunulduğuna Dair Başbakanlık Tezkeresi ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (3/600) (S. Sayısı : 516) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerinde.

Gruplar adına konuşmalara devam ediyoruz.

Anavatan Partisi Grubu adına ilk söz, Balıkesir Milletvekili Sayın Agâh Oktay Güner'de.

Zatıâlinize 30 dakika talepte bulunmuşlar; doğru mudur efendim?

AGÂH OKTAY GÜNER (Balıkesir) – 40 dakika Sayın Başkan.

BAŞKAN – 30'du; peki, 40'a çıkaralım efendim.

BEYHAN ASLAN (Denizli) – Sayın Başkan, konuşmacı sayısını 3'e indirdik; 40'ar dakika olacak. Bu konuda dilekçe de verdim.

BAŞKAN – Şimdi düzeltiriz efendim.

Buyurun Sayın Güner. (ANAP sıralarından alkışlar)

ANAP GRUBU ADINA AGÂH OKTAY GÜNER (Balıkesir) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin sayın üyeleri; muhterem heyetinizi, Anavatan Partisi Grubu ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Plan müzakereleri başladığından beri, Meclisimizde grubu bulunan siyasî partilerimizin değerli temsilcileri, çok acı gerçekleri samimiyetle ifade buyurdular. Bu gerçekler ifade edilirken, sık sık, bir kavram, âdeta moda olmuş bir kavram da bu kürsüye taşındı: Globalleşme, küreselleşme. Hatta, biz, bölge planları yapımını bile, plan dokümanımıza göre, bu globalleşmenin bir sonucu veya bir zarureti olarak ifade ediyoruz.

Müsaade buyurursanız, globalleşme dediğiniz olay, en gelişmiş teknolojiye, en ileri üretim gücüne, ekonomiye sahip olan devletin dünya hâkimiyetinden ibarettir. 1980'lere kadar literatürde bunun adı emperyalizmdi. Şimdi, emperyalizm kavramı terk edildi, onun yerine, bilgisayar ve internet gelişmesi de kullanılarak, bir globalleşmeden bahsediliyor. Mutlaka kıymetli arkadaşlarım görmüşlerdir, eski Amerika Dışişleri Bakanı Brezinski'nin "Büyük Satranç Oyunu" adlı eserinde, globalleşmenin ne olduğu ve Amerika'nın dünyaya nasıl baktığı çok güzel ifade edilmektedir.

Aziz arkadaşlarım, globalleşme, küreselleşme, güçlü olana hizmet eden bir gelişmedir. 1960 yılında dünya nüfusunun yüzde 20'si en zengin memleketlerde yaşıyordu. Bunlar, dünyadaki 12 fakir memleketin -ki, onların nüfusu da yüzde 20'dir- gayri safî millî hâsılalarından 30 kat fazla gelire sahiptiler. 70'ten fazla ülkede fert başına gelir, yirmi yıl öncesine göre daha düşüktür ve bugün, dünya üzerinde yaklaşık 3 milyar insan, günde 10 franktan az parayla yaşamaktadır.

Şimdi, bu gerçeklerin daha acısı var. Dünya üzerindeki toplam servetin yüzde 4'ü olan 225 büyük serveti, yoksul ülkelerin yiyecek, içecek, su, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlarına tahsis edebilsek, bu insanların acıları son bulacak.

Diğer bir gerçek de, Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan ve Avrupa Birliğinde yaşayan insanların lüks bir tüketim maddesi olan parfüme ödediği yıldaki 13 milyar dolar harcama, yine, yoksul ülkelerin temiz su, ilaç ve eğitim masraflarını karşılıyacak; ama, bunu duyan ve bunu gören bir dünyadan uzağız. İşte, uzak olduğumuz için, kaynaklarımızı en iyi şekilde değerlendirebilmek amacıyla plan yapıyoruz. 1963'ten bu yana, yaklaşık kırk yıldır, plan çalışmaları Türkiye'de devam ediyor.

Avrupa Birliği dünya nüfusunun yüzde 2'sine sahip, dünya hâsılasından aldığı pay yüzde 26'dır. Amerika Birleşik Devletleri dünya nüfusunun yüzde 4,6'sını barındırıyor, dünya hâsılasından aldığı pay yüzde 25'tir. Japonya dünya nüfusunun yüzde 2,2'sini barındırıyor, dünya hâsılasının yüzde 16'sını alıyor. Almanya dünya nüfusunun yüzde 1,4'ü miktarında vatandaşa sahip, dünya hâsılasının yüzde 7,7'sini alıyor. Türkiye'nin dünya nüfusundaki payı yüzde 1,1; dünya hâsılasından aldığımız pay binde 7!

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de nüfusun en zengin yüzde 20'si gelirin yüzde 55'ini, en yoksul yüzde 20'si gelirin yüzde 5'ini alıyor. Türkiye'de gelirin tek başına yüzde 27,5'ini kullanan İstanbul'da en zengin 356 000 aile, gelirin yüzde 64'ünü alıyor ve hiç şüphesiz ki, o oranda da İstanbul vergi ödüyor. İstanbul'un en zengin ailesi ile en yoksul ailesi arasındaki gelir farkı 1 437 kattır. 1998 yılı itibariyle 39 milyon 650 bin 200 hesapta 6 katrilyon 427 trilyon lira bulunuyor; bunun yüzde 76,7'sine sahip olanlar ise, hesap açtıranların yüzde 2,9'u. Mevduatın yüzde 50'si Marmara'da, yüzde 33,5'i Orta Anadolu'nun kuzeyinde.

Şimdi, her zaman ifade ettiğimiz bölgeler ve zümreler arasındaki gelir dağılımındaki dengesizlik ve Türkiye'nin kendi içindeki pek çok ekonomik meseleyi çözememiş olmasının üç ciddî ifadesiyle karşı karşıyayız.

Değerli arkadaşlarım, iktisatçılar, sağlıklı bir ekonominin 3 unsuru var diyorlar: Gayri safî millî hâsılanın yüzde 3'ünü aşmayan bir kamu açığınız olacak; ne yazık ki, Türkiye'de kamu açığı yüzde 14! Gayri safî millî hâsılanızın bir yılda ürettiğiniz mal ve hizmet toplamının yüzde 60'ını aşmayan iç ve dışborç toplamınız olacak; şu anda, 150 milyar dolar iç ve dış borcumuz olduğuna göre, gayri safî millî hâsılamızın yüzde 79-yüzde 80'ine varmışız. Avrupa Birliği üyesi 15 ülke içerisinde enflasyon oranı en yüksek olan iki ülkenin enflasyon oranını aşmayan çizgide bir enflasyonunuz olacak; Avrupa Birliğinde şu anda en yüksek enflasyon yüzde 2 ve yüzde 3; Türkiye'nin üç yıllık hedefi de bu oran. Demek ki, Sekizinci Beş Yıllık Plan, şu anda, sağlıklı bir ekonomik yapıdan fevkalade uzak bir Türkiye'ye hitap ediyor.

Değerli arkadaşlarım, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planının hazırlanmasında ve uygulanmasında görev almış bir arkadaşınız olarak, plan çalışmalarının çilesini yakinen biliyorum. Değerli uzman arkadaşlarımıza, alt komisyon üyelerine, Planlamanın bütün kadrolarına teşekkür ediyor, bu planın, ülkemize saadet, sağlık ve huzur getirmesini niyaz ediyorum. Ancak, birkaç acı gerçeği, dost acı söyler ölçüsüyle ifade etmeyi de siyasî ahlak ve siyasette namus anlayışımın zarureti olarak ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Plan dokümanı, şu anda Planlamanın başında bulunan, yetişmesinde benim de emeğim olan çok kıymetli ve kendisinden çok büyük hizmetler beklediğimiz müsteşarımızın herhalde dikkatini aşmış olan bir maharetle yazılmış. Çünkü, plan, millî kalkınma arzu ve iradesinin ifadesi. Bu belge, önce, hitap ettiği milletin diliyle konuşacak, bu milletin diliyle yazılacak. Siz, millî bir kalkınma hamlesini, milletle bütünleşmeden gerçekleştiremezsiniz. Peki, siz, millete ne söylüyorsunuz; üzülerek ifade ediyorum, Türk dili açısından bu plan, tam bir felaket dokümanıdır; üstelik, birtakım bölümlerindeki bazı iddialara rağmen.

Planın 72 nci sayfasında 477 nolu bir ifadeyi nakledeceğim, Türkçenin felaketini anlayınız: "Bölgesel gelişmişlik farklarının azaltılması ve gerikalmış bölgelerin gelişmesinin sağlanmasında önem arz eden altyapı yatırımlarının nakit akış, ödenek yetersizlikleri gibi nedenlerle zamanında tamamlanamaması, bölgesel gelişmeyi olumsuz yönde etkilemeye devam etmekte ve özel sektörün kamu yatırımlarının yarattığı dışsallıktan yararlanmasını geciktirmektedir."

Değerli arkadaşlarım, ben, bunu on defa okudum ve anlamadım.

Diğer bir tedbir, 82 nci sayfada 566 sayıyla yer alıyor, aynen şöyle: "Hayvancılığın öncelikli faaliyet dalı olduğu illerde mera ıslahına ve mera yönetimi çalışmalarına önem verilerek önem verilecektir." Ne yazık ki, eğer, bugün, Türkiye'de "hâkim" ile "hakimi" ayıramayan Türkçe, zaman zaman bu Meclis kürsüsüne de geliyorsa, bunda, plan dokümanının çok büyük günahı vardır. Türkçenin fukara, uyumsuz bir dil haline gelmesinde, plan belgeleri, hep, bu dili tahrip eden zihniyetleriyle çok ağır günahlar işlemişlerdir. Bizim son ümidimiz, Sayın Devlet Bahçeli gibi millî kimlik ve millî şuur uyanıklığına sahip bir şahsiyete bağlı olan Devlet Planlama Teşkilatının, bu dil yıkımını, dil tahribatını mümkün olan en kısa zamanda önleyeceği yolundadır.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bakınız, plan, zaman zaman da, güzel Türkçe kullanıyor, diyor ki: "Anaokullarından başlayarak, eğitimin bütün kademelerinde, Türkçe'nin güzel kullanımını gerçekleştirecek müfredat programları uygulanacaktır." Ama, ben, huzurunuza bir acı gerçeği getireceğim: Talim ve Terbiye Kurulumuz, geçtiğimiz ay, anaokullarında İngilizce tedrisat yapılmasını ve ilkokulların birinci, ikinci, üçüncü sınıflarında İngilizce öğretilmesini kabul etti; Tebliğler Dergisinde yayımladı. Talim ve Terbiye Kurulunun çok onurlu iki üyesi, bu karara muhalefet ettiler. Birisi diyor ki, muhalefet şerhinde, "bu, Türk Milletinin millî varlığına ihanettir."

Değerli arkadaşlarım, Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosu buradayken, bu kadrolar buradayken, böylesine hayatî önemde bir karar, Mecliste müzakere edilmeden alınıyorsa, demek ki, Türkiye, önce dükkân levhalarında başlayan yabancılaşmayı, artık, devlet okullarında resmî politika haline getirecektir. Gönlümüz arzu ederdi ki, planın bir ruhu olsun, planın bir heyecanı olsun, planın bir aşkı olsun, bir şevki olsun.

Çok iyi bildiğiniz gibi, planlamayı, teorik ve pratik manada ilk uygulayan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğidir. Büyük devlet adamı De Gaulle, ünlü iktisatçı François Peroux'yu Moskova'ya gönderdi. Peroux, Moskova'da planlamayı inceledi, döndü, Fransa'ya geldi; demokratik planlamayı kurdular. Biz de, Planlama Teşkilatımızı kurarken, Fransız modelini aldık ve Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planında da, bu Fransız etkisi çok rahat görülür.

Değerli arkadaşlarım, 1961'de kurulan teşkilat, 1963'te ilk ürününü verdi. Birinci Plancı kadrosu, son derece katı ideolojik tutum ve tercih içerisindeydi. Devrin Başbakanı İnönü, onlara iltifat etmedi; o arkadaşlar da ayrıldılar. Sonra, Birinci Beş Yıllık Plan, Türkiye'yi bir tarım toplumu olarak ele alıyor ve 1963-1967 yılları arasında, tarımın modernleşmesini amaç ediniyordu.

1967'de, sorumlu kadrolar, politikada da değişti, Planlamada da değişti ve İkinci Beş Yıllık Plan geldi. İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Türkiye'yi şehir toplumu olarak ele alan ve şehirleşme, sanayileşme ufuklarına sahip olan bir plandır. Plan modeli görüşülürken, ünlü Hollandalı plancı Tinbergen Türkiye'ye davet edildi. Plan, kolokyumlarda tartışıldı; üniversite, basın, işçi sendikaları, çiftçi kuruluşları ve esnaf teşkilatına, ayrı ayrı, plan modeli anlatıldı ve bütünüyle, hem bürokrasi hem özel sektör hem bağımsız çalışanlar hem yazarlar hem çizerler, planı benimsediler ve bilindiği gibi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, 7,5 kalkınma hızı ve yüzde 5 enflasyonla, Türkiye'ye bir altın dönem yaşatmış olan plandır.

Şimdi, ne görüyoruz?.. Bu plan hazırlanıyor; Türkiye öylesine hareketli bir dönemdeki, Türk Milleti, ben Avrupa Birliğine aday olacağım diyor; Avrupa Birliğinin de hiçbir kuruluşunda temsil edilmeden, gümrüklerini açmış, gümrük birliğine üye olmuş ve sanayii, bütün yanlış politikalara rağmen direniyor buna ve Türk Parlamentosu, âdeta askerlerin mecburî yürüyüşüyle, gece gündüz demeden, önüne gelen, hükümetin getirdiği kanunları, uyum kanunlarını çıkarıyor.

Bin yıldır sahip olmadığımız bir baht ufku açılmış; 11 milyon kilometrekarede 300 milyon Türk, bağımsız yaşıyor ve bunlarla ilgili, kültür hayatında, ekonomi hayatında, ticaret hayatında, sanat hayatında çok büyük gelişmeler var; ama, ne yazık ki, üzülerek ifade ediyorum, bu büyük gelişme ve bu büyük sancıyı yakalayacak, yönlendirecek bir irade, bu plan dokümanında yok ve plan dokümanında, önce, birleştirici unsur olan dile, coğrafyaya, tarihe ve dine toplu bir kültür bakışı getiremiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, çoğunuzun çocuğu var ve ne yazık ki, bu çocuklar, artık, sokaklarda oyun oynayan, çelik çomak oynayan, topaç çeviren mutlu çocuklar değil. Ne yazık ki, bu çocuklar, evde dedelerinin kahramanlık hikâyeleri ve namaz kılan beyaz başörtülü ninelerinin dinî hikâyeler anlattığı bir zenginliğin çocukları da değil. Bunlar, sadece ve sadece, cahil hizmetçilere terk edilmiş, televizyon kültürüne mahkûm yavrular.

Batılı dizileri takip buyurunuz, hepsinde kilise vardır, hepsinde nuranî bir papaz vardır ve hepsinde, Hıristiyanlığın, o, çok sıcak ambalajı vardır; ama, bizim bir tek dizimiz yoktur. Rahmetli Tarık Buğra'nın Küçük Ağa'sı bu memlekette televizyon ekranına dizi olarak geldiği zaman, imam efendiler teravi namazını geç kıldırıyorlardı, Küçük Ağa'yı millet seyretsin diye. Bir nuranî veli tipi yok bizim dizilerimizde, bir hoca tipi yok. Hoca, kocaman göbekli, siyah sakallı, dişleri fırlamış, ağzından salyalar akan adam olarak hep karikatürlere çizildiği ve hep öyle anlatıldığı için, hafızalarının en güçlü olduğu 4 ve 7 yaş arasındaki çocuklarımızın ve dünya ilminin bugün geldiği, bizim dünkü Osmanlı eğitim sistemimizde, sübyan mekteplerine çocukların gittiği, 4 ve 7 yaş dönemi, tamamen Hıristiyan kültürüyle dolduruluyor.

Şimdi, siz, buna, bütün anaokullarının İngilizce eğitim yapmasını ve ilkokullarda da üçüncü sınıfa kadar İngilizce tedrisatın planlanmasını getirirseniz, millî hassasiyet, millî şuur ve kültür vermediğiniz bu yavruları kimler için yetiştireceksiniz, bunlar kimlerin çocuğu olacak? İşte, ben, huzurunuzda üzülerek görüyorum ki, Balkanlarda, Avrasyada büyük bir kültür savaşı yaşanırken, bizim plan dokümanımızda "biz, bu coğrafyada kültür merkezleri açacağız" gibi tek cümle ve tek tedbir de yok.

Aziz arkadaşlarım, eğer, biz, bu topraklarda millî kimliğimizle yaşayacaksak, millî değerlerimizle var olacaksak, bu tedbirler bizi felakete götürür. Uyanalım, her türlü siyaset endişesini bir  tarafa bırakarak, parçalanmak, bölünmek istenen bir vatan coğrafyasının, bir devletin vatandaşları olarak gerçeklere gözlerimizi açalım ve bu gerçeklerin ışığında halimizin bir muhasebesini yapalım: Biz neyiz, nereye gidiyoruz ve ne yapmak istiyoruz?

Değerli arkadaşlarım, planlar, ancak, inanç veren kadrolarla başarıya ulaşır. Bütün büyük mücadelelerin temelinde bir felsefe, bir inaç ve o inanç uğruna kendini aşmış kadrolar vardır. Bunu yapamazsanız; çok güzel dokümanlar hazırlarsınız, doktora tezlerine konu olur, lisans tezlerine konu olur; ama, millete hiçbir şey getirmez.

Türkiye'de, siyasî katılım olayını ve topyekûn katılım olayını, plan, teşvik etmelidir. Türkiye Parlamentosu, memleketin bin derdiyle uğraşırken, demokrasiyi bu çatının altına getirmeye, demokrasiyi siyasî partilerin yapısında daha geliştirmeye ve vatandaşın katılımını temin etmeye mecburdur ve Türkiye'de, her gün, milletvekili odalarına 15 000 vatandaş geliyorsa, bunun anlamı, Türkiye'nin, hızla, bir merkezî hükümet ve taşra teşkilatı reformuna muhtaç olduğudur.

Plan dokümanı başta olmak üzere, devletin bütün belgelerini, ancak ve ancak, iyi işleyen bir devlet teşkilatıyla uygulamaya intikal ettirebilirsiniz. Vatandaşa hizmet götürmek için 1 milyon lira masraf yapan devlet yapısıyla Türkiye nereye gidecektir?.. Gelebildiğimiz yer ortadadır.

Biraz önce, burada, değerli arkadaşlarımız "hükümetin IMF'ye teslim olduğunu" ifade ettiler; ama, eğri oturup doğru konuşalım, IMF'ye teslim oluşumuz, bir yıllık hükümetin günahlarından mı ibarettir?.. Acaba, bunda, topyekûn iktidarların hatası yok mudur?.. Diğer dünya devletleri, akıllı bir biçimde, ekonomileri huzurlu ve iyi işlerken IMF'yle kredi anlaşmaları yaparken, neden Türkiye, devamlı bir biçimde ekonomi arabasının tekerleri çamura gömüldüğü zaman IMF'ye gitmektedir?..

Türkiye tarımı, yılların ağır problemlerini yaşıyor. Türkiye, hâlâ, köye giren para ile köyden çıkan parayı dengeleyememiş ve Türkiye, tüketici rakamlarına göre alınan enflasyonun geçen yıl yüzde 62,9 olduğunu göz önüne alırsak, topyekûn tarım ürünlerine yüzde 30 zam vererek, köylüsünü, yarı yarıya yoksulluğa mahkûm etmiş.

Şimdi, bir darboğazdan geçiyoruz, bir istikrar paketinden geçiyoruz. Değerli arkadaşlarım, bu kürsüye "sizin tarım politikanız yanlıştır, doğrusu şudur ve finansmanı da budur" diyerek gelmelidirler. Finansman tablosunu düşünmeden, hayalî vaatlerle bir yere varamayız. İşte, vardığımız nokta budur.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin dışında, Avrasya'da, Ortaasya'da, Balkanlar'da, büyük ve müthiş baht imkânları doğarken, Türkiye'nin koalisyonlara mahkûm olması, Türkiye'nin güçlü siyasî iradeden mahrum kalması, büyük talihsizliği olmuştur ve üzülerek ifade ediyorum, bu talihsizlik, bürokrasiyi de perişan etmiştir. En gözde kurumlarda en kör yanlışlar olağan hale gelmiştir. Boyacıyı şoför yapmak, sekretere uzman kadrosu vermek gibi aklın alamayacağı işler, artık, bürokraside tabiî sayılmaktadır. Müsteşarlık gibi, genel müdürlük gibi, demlenmeyi, yetişmeyi, devlette pişmeyi elzem kılan görevlere, siz, dostumuz, ahbabımız, militanımız, yakınımız, adamımız diye bazılarını getirirseniz, bunlar, sizin emrettiğiniz her işi yaparlar; ama, yapmanız gerekeni size söylemezler, söyleyemezler. Akıllı bir siyasî kadro, bürokrasiyi tahrip etmez ve bürokrasinin yetişmiş elemanlarını daima değerlendirir.

Almanlar, kalkınırken, asla ve kata memurlarının rızkını kesmediler. Alman kalkınmasında sorumluluk taşıyan ve bu sorumluluğu ölçüsünde tatmin edilen memur vardır. Biz, memurları açlığa mahkûm ettik. Keyfî tayinler, layık olmayanların yükselmesi, layık olanların itilmesi, öyle bir tablo meydana getirdi ki, bir mühendis 240 milyon lira alıyor, onun arabasını kullanan şoför 500 milyon lira alıyor. Bu tabloyla, siz, planı, ekonomiyi zor taşırsınız. Eğer, bir ülkede hâkimler, velevki bunlardan birisi "biz, cüzdanımızla vicdanımız arasında sıkıştık" diyorsa, bu alarm zillerini duymak lazımdır. Bu alarm zilleri duyulup, bürokrasi, hem reorganize edilmiş devlet teşkilatıyla, merkezde, taşrada ve mahallî idarelerde nefes alır hale getirilmeli hem de bu yamalı, dağınık, adaletsiz ücret politikası son bulmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, Devlet Planlama Teşkilatı, kurulduğundan bugüne, ne yazık ki, çok geniş kadroları kızakta tutan bir kuruluştur. Planlamada büyük insan israfı vardır. Dünya üzerinde istihbarat kavramı değişti. Artık, devletler istihbaratı ekonomi alanında yapıyorlar. Ne yazık ki, Türkiye gibi birkaç devlet, bütün istihbarat birimlerini kendi vatandaşlarına karşı kullanıyor. Kendi vatandaşından bu kadar korkarak bir yere varmak mümkün değildir. İstihbarat, ekonomi alanında olmalıdır. Büyükelçiliklerimize, Planlamanın yetişmiş kadrolarını hızla göndermekte sayısız faydalar görüyorum.

Aynı şekilde, mahallî idareler reformu, merkezî hükümet ve taşra teşkilatı reformu yapılırsa, valiler yeni bir kimliğe, yeni bir ufka, yeni bir sorumluluk çizgisine taşınacağı için, Planlamanın yetişmiş kadrolarını valiliklere dağıtmakta da sayısız faydalar görüyorum.

İlk defa, Türkiye'de, bölge planlamasının, Akdeniz Bölgesinde yapıldığını biliyoruz. Çok başarılı bir projeydi, Birinci Plan döneminde bitirildi. Sonra GAP geldi. GAP İdaresi, uygulama açısından, plancılara fevkalade yardımcı olacak ciddî projeleri geliştiriyor ve uyguluyor. Doğu Karadeniz'de bir projemiz var; bu, fevkalade büyük önem taşıyor. Orta Anadolu Projesi var; bu da çok önemli.

Yalnız, bu planın mantığında büyük bir yanlış var; plan, sosyal ve ekonomik bölümlere geçmeden, yani, millî seviyedeki plana geçmeden bölge planlamasına giriyor. Arkadaşlar, bu çok yanlıştır. Bu milletin düşmanlarının istediği budur; bu oyuna gelmeyelim. Önce millî plan yapılır. Millî planı, siz, borçla değil vergiyle finansmana kavuşturmanız lazımdı; çünkü, akıl alacak rakamlar değildir elimizdeki rakamlar; 150 milyar dolar iç ve dışborçla Türkiye ekonomisi kilitlenmiştir. Demek ki, Türkiye, planını da dışborçla finanse edecektir, vergiyle değil. O zaman, siz ne yapacaksınız; çok ciddî bir biçimde millî seviyede planınızı yapacaksınız, bu millî seviyedeki planın uygulamaya geçmesinde bölge planlaması kavramını destekleyeceksiniz; ama, çok gariptir, Sekizinci Planda bölge planları yapılıyor, bölge planlarından millî plana geçiliyor... Bu, fevkalade tehlikeli gelişmeyi, başta Sayın Müsteşar olmak üzere, siyasî kadroların göreceğine inanıyorum.

Değerli arkadaşlarım, unutmayalım ki, sağlıklı plan, sağlıklı istatistiklerle yapılır. Sağlam, güvenilir, gerçek rakamlara dayanmayan planlarla netice almak mümkün değildir.

Türkiye'de bir kadastro problemi var ve İkinci Beş Yıllık Plandan beri devam ediyor. Üstünde plan yaptığınız ülkenin kadastrosu hâlâ bitmiş değil.

Tek düzen muhasebe sistemine geçtik; ama, millî hesap planınız hâlâ yok. Millî hesap planı olmadan plan yapıyoruz.

Ayrıca -üzülerek, huzurunuzda ifade ediyorum- kalkınma, manevî ve maddî değerlerin, bir kartalın iki kanadı gibi açılmasıyla gerçekleşir. Siz, kültür konularını, eğitim konularını, güzel sanatları bütünüyle ihmal ederek, sadece rakamları büyütürseniz, parası olan cahil zümreleri yetiştirmiş olursunuz. Türkiye'nin, artık, yeniden, kalkınmanın millî temellerini, millî esaslarını, millî değerlerini görmesi ve bunları gündeme getirmesi lazım.

İkincisi, insanımız... Sayın bakanlarım kusura bakmasınlar, dünyanın hiçbir memleketinde, demokrasiyle idare edilen hiçbir memleketinde, bakanların zam yapıp, gerekçesini vatandaşa açıklamadıkları bir ülke yoktur. Bu ülke, Türkiye'dir. Vatandaşlar, zammı omuzlamak zorundadırlar; sanki, müstemleke bir ülkenin vatandaşlarıdır. Bu anlayış terk edilmelidir.

Plan, Meclisten çıktıktan sonra, il il toplantılar yapılarak, plan hazırlanırken ihmal edilmiş olan kitlelere, vatandaşlara anlatılmalıdır; ama, bu dille konuştuğunuz zaman, yanınızda tercüman götürmenizi tavsiye ederim.

Değerli arkadaşlarım, halkın değerlerini idrak etmek zorundayız, halkın güzelliklerini bilmek zorundayız. Osmanlı kolonizasyon politikasında müthiş bir deha var; Hıristiyan ahalinin devam ettiği bir türbeye katiyen dokunmuyorlar, onun adını değiştiriyorlar; ikinci nesil, o türbeyi, Müslüman kabul ediyor; çünkü, önemli olan Allah'a inanmak değil mi, Allah'a dua etmek değil mi... Şimdi, biz ne yapıyoruz, halk nerede, halkın değerleri nerede, halkın sancıları nerede, biz neredeyiz?..

Şimdi, bölge planlamasıyla bölgelerarası dengesizliği gidermeniz çok zordur; ancak, millî planla siz bunu giderirsiniz.

İkincisi, sanayileşmek, ısmarlamayla olmaz. Her bölgenin özelliği var; Güneydoğu Anadolu Bölgesinde de çok işler yapılmış, Karadeniz'de de çok işler yapılmış; vaktim olursa o rakamları da sunacağım; ama, ince bir mesele var; insanı tanımak, sosyal yapıyı tanımak, sosyolojiye önem vermek... Kime hitap ediyorsunuz, bu insanların sancısı ne, derdi ne; bunu bilmek fevkalade önemli.

Değerli arkadaşlarım, 1980 yılında, anapara ve faizleriyle birlikte toplam borcun toplam vergi gelirlerine oranı yüzde 12. 1995 yılına geldiğimiz zaman, bunu, yüzde 175 seviyesine çıkarmışız. Şimdi, siz, aldığınız tedbirlerle, şehirleşmeyle, doğum artış hızını 1,6'lara düşüren bir ülkenin sorumlu kadrolarısınız. Şimdi, burada da çok ince işler vardır. Fransa gibi, doğum artış hızını bütünüyle durdurursanız, 50 milyon, bir çocuğa, cumhurbaşkanının hediye götürmesi bile nüfus artışını sağlamaz. O zaman, Türkiye'deki yaşlanan kadroların sosyal güvenlik sistemine getireceği yükü çok iyi görmeli ve genç nüfusun, onların yerini nasıl alacağını ciddî bir biçimde planlamalıyız. Artık, Türkiye, çok ciddî bir işgücü planlaması yapmalıdır. Bu ülkenin ziraat mühendisleri karpuz sergilerine diplomalarını asarak karpuz satıyor; ama, hâlâ bu ülkede ziraat fakülteleri açılıyor... Arkadaşlarım, bu bir cinayettir.

Planlamaya düşen, Planlamanın görevi, hükümete alternatif teklifler vermektir; kuruluş kanunu da böyledir, Anayasadaki planlama anlayışı da budur. Planlama demelidir ki, ben şu işgücü planlamasını yaptım; eğer, bu ülkenin çocukları şu şu eğitim dallarına giderse iş bulurlar; ama, zevk için, kendi özel işi için ziraat mühendisi olacakmış; olsun, ben ona karışmıyorum.

Yüzbinlerce vatan çocuğu, üniversiteye girmek için trilyonları özel dershanelere ödeyecek, imtihana girecek, kazanacak ve işsiz kalacak...

Değerli arkadaşlarım, bir ülke için iki büyük felaket vardır; birisi, diplomalıların işsizliği; ikincisi, o ülkenin parasının değer kaybetmesi. Millî paranın geçersiz olması, bütün felaketlerin başlangıcıdır; diplomalı aydınların işsiz kalması, felaket çanlarının çalmasıdır.

Ben de, aynen, buradaki muhalefet sözcüleri gibi, off-shore bankalarına para yatırarak kumar oynayanların parasını devletin karşılamasından rahatsızlık duyuyorum. Batık bankalarda devlet garantisi var; savunmak mümkün; ama, kazandığı zaman devlete hiçbir şey vermeyen, birtakım maceraya giren adamları, biz, devamlı kurtarırsak, sahip olmamız gereken vatandaş kesimlerinin ve zümrelerinin battığını görürüz.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, bir düyunu umumiye tecrübesi yaşadı. Cumhuriyet, çok büyük fedakârlıklarla kuruldu. Okuduğunuz, gördüğünüz, dinlediğiniz gibi, cephelerdeki askerin bir bölümü, yaktığı ateşin üzerinde çarığını çevirerek yedi. Cumhuriyet yönetimi, düyunu umumiye borçlarını ödedi, milletin haysiyetini, itibarını iade etti. Düyunu umumiyenin getirdiği acılar, yoksulluğun acılarından çok fazlaydı. Çok gariptir, Türk Milleti, o gün düyunu umumiyenin borçlarını öderken, dünyada yeni bir düzen kuruluyordu; üç büyük imparatorluk tasfiye edilmiş, millî devletler gündeme gelmişti. Şimdi, Türkiye, yine, yeni bir dünya düzeniyle karşı karşıyadır ve yine, düyunu umumiye şartlarını yaşıyoruz.

Dünkü Türkiye'nin bir devlet planlama teşkilatı yoktu; o günkü Türkiye, düyunu umumiye şartlarında, devlet planlama teşkilatına sahip değildi. Bugün, çok şükür, böyle bir teşkilatımız var; bu, bizim için büyük bir şanstır; çünkü, içerisinde bulunduğumuz şartlar, Devlet Planlama Teşkilatı gibi bir kuruluşla aşılabilir. Bu kuruluşta, ülke meselelerini, ülkelerarası seviyede ele alıp, çözme kapasitesine sahip, çok iyi yetişmiş uzmanlar olduğunu biliyoruz ve temenni ediyoruz ki, bu uzmanlar, şu veya bu ayırıma tabi tutulmadan, hepsinden faydalanma yolları aransın. Ancak, Yedinci Plandaki umut kırıklığımızı, Sekizinci Planda, henüz, aşmış değiliz. Yedinci Planı hazırlayanlar "piyasa ekonomisinde plan olmaz; olursa da, birtakım projeler halinde olur" dediler.

Değerli arkadaşlarım, bu mantık yanlıştı. Şimdi, Türkiye'deki Planlama Teşkilatı, emredici bir teşkilat değil, yol gösteriyor. Sizin özelleştirme projelerinizin varlığı, uygulanması, başarıya ulaşması, planı asla rahatsız etmez, daha çok memnun eder; çünkü, daha sağlam bir finansman tablosuna kavuşur; ama, siz, topyekûn, ülkenize, o ülkenin bütün problemlerine, ancak, planla toplu halde bakabilirsiniz.

Değerli arkadaşlarım, plan dokümanının, Meclisten çıktıktan sonra, uygulamaya intikal ederken, bu metni esas alacağını biliyorum; ama, şunu ümit ediyorum, buradaki tenkitler ve tavsiyeler, planın uygulanmasında, tedbirlerin takibinde, Planlamaya büyük ölçüde ışık tutacaktır ve ışık tutmalıdır.

Aziz arkadaşlarım, Bölgesel Gelişme Özel İhtisas Komisyonunun raporunu okuduğumuz zaman, bunun, büyük ölçüde, plan dokümanına intikal ettiğini görüyoruz; ancak, vakitlerinizi almamak için, lütfen, not buyurun ve her biriniz odanıza döndüğünüz zaman, 44 üncü sayfayı bir kere okuyun. Özel ihtisas komisyonları teşkil edilirken, böylesine garip mantıklı, söylediği anlaşılmayan kadrolardan hayırlı ön veri sağlamak mümkün değildir. O sebeple, güçlü kadroları davet etmek ve söylediğimizi anlayan, anladığını anlatabilen kalemlere bu dokümanlarda yer vermek çok doğru olur.

Sekizinci Planda, iktisadî planlama basit notlar halindedir; sosyal planlama ise, dilek ve temennilerden ibarettir. Hem iktisadî hem de sosyal planlama, hedeflere nasıl ulaşılacağına dair kantitatif araç göstermemektedir, kalitatif politikalar hâkim durumdadır. Halbuki, bir politikayı, planlama aracı haline getiren, onun kantitatif olarak yer alması ve işler bir biçimde tarif edilebilmesidir.

Değerli arkadaşlarım, Sekinci Plan, Türkiye ile ilgili rakamlarda da çok zayıf. Üzülerek ifade ediyorum, yurt dışında yayınlanmış Türkiye ile ilgili ekonomik raporları okuduğunuz zaman, Sekinci Plan dokümanından daha zengin olduğunu göreceksiniz. Bizim, plan modellerinde bir sıkıntımız yok; bugün, bir plan modeli kasetini bilgisayara taktığınız zaman, model gayet rahat önünüze gelir. Esas mesele, uzmanlık dalında yetişmiş, meslek sahibi olmuş ve o mesleğin bilgi birikimiyle, ülke problemlerine bakabilecek olan kadroların görüşlerine yer vermektir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Yarım dakika istirham ediyorum efendim...

Değerli arkadaşlarım, öylesine bir zaman dilimindeyiz ki, şahsî, siyasî, dar ve basit hesapları bir tarafa iterek, millî gerçekler doğrultusunda birleşmeyi ve her doğru fikirle mağlup olmayı onur bilmeye mecburuz. Doğrulardan kaçmamak, doğruları kucaklamak, yarınlarımızı kurtarır. Doğruların söylenmesine müsaade etmezsek, o zaman, akıbetimiz, yıkılmış evinin başında ağlayan adama döner. Ev dile gelir, adama der ki, “ne zaman ağzımı açtıysam, sen, beni, biraz saman ve biraz toprakla karıştırdığın çamurla sıvadın...”

Bu inanç ve ölçülerle, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının ülkemize hayırlı olmasını diliyor, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Efendim, şimdi söz sırası, İstanbul Milletvekili Sayın Aydın Ayaydın'da.

Buyurun efendim.

ANAP GRUBU ADINA AYDIN A. AYAYDIN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı üzerinde, sosyal ve ekonomik sektörlerle ilgili gelişme hedef ve politikaları hakkında Anavatan Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, Yüce Heyetinize, Grubum ve şahsım adına saygılar sunuyorum.

Globalleşme süreci, ekonomik, sosyal ve kültürel sonuçları itibariyle oldukça karmaşık bir gelişme göstermektedir. Zaman ve mekân boyutları değişmektedir; dolayısıyla, ülkeler arası kültür alışverişi hızlanmaktadır. Toplumların hayat standartları da, bu gelişmelere göre etkilenmektedir.

1997-2000 sürecinde temel eğitim süresi sekiz yıla çıkarılmış, kısa sürede çağ nüfusunun tamamına yakını eğitim sistemine dahil edilmiştir. Ülkemiz eğitiminde her kademede fizikî altyapı ve insangücü altyapısı eksiklikleri mevcuttur. İşgücü eğitimi açısından hep Avrupa Birliği normlarının altında kalmışızdır; ama, bunlarla ilgili sürekli olarak yeni yasalar çıkarılmakta ve bunların düzeltilmesi konusunda çaba sarf edilmektedir.

Bilim ve teknoloji yeteneğimizin artırılması, gelişmiş ülke refah düzeyini yakalayabilmemizi sağlayabilecektir. Bu da, bilim ve teknoloji ar-ge'si için ayrılan kaynakların artırılmasına ve yeterli bilim adamına bağlıdır.

Dengeli ve sürdürülebilir kalkınma için, ülkemiz nüfusunun eğitilmiş olması, sağlık niteliklerinin artırılması, yaşam standartlarının artırılması, bölgelerarası farklılıkların giderilmesi gerekmektedir.

Bebek ölümlerinin, plan dönemi sonunda binde 28,28'e düşmesi beklenilmektedir.

Nüfus sayımları, günümüz standartlarına uygun olmalı ve veri tabanı sağlıklı hale getirilmelidir. Her beş senede bir yapılan bu sayımlar, artık, halkı eve kapatmadan yapılmalı, MERNİS projesi hızla bitirilmelidir.

Aile planlaması yönündeki çalışmalar, kırsal kesimde etkinleştirilerek sürdürülmelidir.

Ülkemizde eğitimdeki gelişmelere baktığımızda, okulöncesi eğitimde yüzde 9,8'e, ilköğretimde yüzde 97,6'ya, ortaöğretimde yüzde 59,4'e, yükseköğretimde ise yüzde 27,8'e ulaştığımızı görmekteyiz.

Eğitim politikamızın temel amacı, çağdaş, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı, demokratik düzene inanan, yeni fikre açık, millî kültürü özümsemiş, bilgi çağı insanını yetiştirebilmektir.

Eğitimin her kademesinde bilgisayar teknolojisini kullanarak, yeni eğitim metotlarını uygulamaya geçirmek gerekmektedir.

Öğretmenlerin, batının en uç noktasından doğunun en ücra köşesi arasında bir fark gözetmeden, temel bir plana bağlı olarak, ülke genelinde her bölgede görev yapması, bu durumun da, terfilerinde değerlendirilmesinin sağlanması gerekmektedir.

Öğretmen tayinleri için, illerde, yetkili valiler üzerinde siyasî baskılar kaldırılmalıdır.

Meslek eğitimine geniş tabanlı bir eğitim sistemiyle başlanılmalıdır.

Etkin bir harç-burs-kredi sistemi kurularak, ödeme gücüne uygun eğitime katkı paylarının, yükseköğrenimde finansman kaynaklarından biri haline gelmesi mutlaka sağlanmalıdır.

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi, kamu ve özel kesime verdiği hizmetler için yeniden yapılandırılmalıdır. Devlet memurları sınavının merkezî sistemle yapılması son derece olumlu bir adımdır; ancak, bölgeler arasında bir eğitim dengesizliğinden dolayı bu sınavlar rekabetçi bir yapı kazanmamaktadır. Her bölgede ayrı bir merkezî sınav sisteminin yapılaşması, bölgeler arasındaki eşitlik ilkesini önplana çıkaracaktır.

Yükseköğretimde hedef, özerk yapıda tam rekabet ortamı sağlanarak, kalitenin, Avrupa Birliği bilgi çağı normlarının yakalandığı bir eğitim ve öğretim olmalıdır.

Sağlık politikasında, temel sağlık hizmetleri yanında, koruyucu sağlık hizmetlerine de öncelik verilmelidir. Hızla, aile hekimliği yönünde yeni organizasyonlar geliştirilerek, hastaya, öncelikle bölgesinde ilk müdahale yapılabilmeli ve tam teşekküllü hastanelerin sayısı artırılmalı ve bu hastanelerdeki doktor, ebe, hemşire açığı süratle giderilmelidir.

Sağlık eğitimine önem verilmeli, sağlık meslek okullarının sayısı artırılmalı ve bunlara etkinlik sağlanmalıdır.

Özellikle trafik yoğunluğunun fazla olduğu yol güzergâhlarında acil ve ilkyardım hizmetleri büyük önem arz etmektedir. Buralarda mutlaka mobil sağlık hizmetleri de, destek hizmeti olarak hizmete sokulmalıdır.

Hastanelerimiz, malî ve idarî özerkliğe ve çağdaş, kendi kendini yenileyebilen bir yapıya kavuşturulmalı. Muhtar kanalıyla fakirliği belirlenen kişi için, yeşilkart uygulaması, sağlık sigortası tabana yayılıncaya kadar devam etmelidir.

Gıda laboratuvarları, Avrupa Birliği normlarında kurulmalı, tüketici sağlığı yönünden gıda üretim tesisleri denetim altında tutulmalıdır.

Türk aile yapısının korunması esastır. Toplumun çekirdeğini teşkil eden ailede kadının eğitimi büyük önem arz etmektedir. Öncelikle, kırsalda kadının okuma-yazma oranını yüzde 67,8'den daha yukarılara çekmek zorundayız.

Türk kültürünün gelecek nesillere taşınması büyük önem arz etmektedir. Türk cumhuriyetleriyle ortak değer ve bağlarımızın araştırılarak, ortaya çıkarılması gerekmektedir. Türkiye Türkçesi, Türk kültür merkezleri açılarak, Türk cumhuriyetlerinde öğretilmeli ve karşılıklı üniversitelerarası kültür alışverişi hızlandırılmalıdır.

Geleneksel Türk sanatı ve folkloru tanıtılmalı, çağdaş hale getirilmeli, Türk sinemasının günün koşullarına uyumu için destek sağlanmalıdır.

Ülkemizde gelir dağılımı bozularak, devam etmektedir. Yüksek boyutlu enflasyon, sosyal olguları yıpratmakta, aileler üzerinde büyük erozyona neden olmaktadır. Ülkemizde mutlak yoksul durumunda bulunan nüfusun yüzde 95'inin eğitim düzeyi, ilkokul ve altı ve okuma-yazma bilmeyenlerdir.

Enflasyon, gelir dağılımını bozan en önemli faktörlerin başında gelmektedir. İçborç faiz ödemeleri, gelir dağılımını düzeltici politikaları imkânsız kılmaktadır. Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler yatırımları bölgelerarası gelişmişlik farklarını azaltarak, fakirliği azaltacaktır.

Merkezî idare ile mahallî idarelerin, sivil toplum örgütlerinin, özel sektörün müştereken fon transferine katılmaları teşvik edilmeli, bu konuda Sosyal Hizmetler Fonu dikkatli kullanılmalıdır.

Yoksul kesimler için temel sağlık hizmetleri kolaylaştırılmalı, sosyal mesken kolaylığı getirilmelidir.

1999 yılında toplam  işgücümüz 23,2 milyona,  istihdamımız ise 21,5 milyona ulaşmıştır. Yıllık ortalama, yüzde 1,3 civarında gerçekleşen istihdam artışımız, hızla hizmetler kesimine kaymaktadır. Toplam istihdam içinde tarımsal istihdam yüzde 45,1, sanayi istihdamı yüzde 15,2, hizmetler ise, yüzde 39,7'yi oluşturmaktadır.

Kalkınmada öncelikli bölgelerde, özellikle, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde gençlere mutlaka iş imkânları geliştirilmelidir. Özellikle, terörden yıllardır huzursuz olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde eğitime önem verilmeli ve bu bölgenin gençlerinin çalışabilecekleri yeni istihdam alanları mutlaka açılmalıdır.

İstihdamın artırılmasında KOBİ'lerden yararlanmak önem taşımakla beraber, eğitime hız verilmesi, gelecekte duyulacak yetişmiş bilgi toplumu işgücünün yetişmesini sağlayacaktır. Özellikle, kırsal kesimde katma değeri artırıcı ve yaratıcı projeler üzerinde çalışılmalıdır.

Çalışma hayatıyla ilgili, Avrupa Birliği Çalışma Örgütü (ILO) normlarına uyumlu 39 sözleşme onaylanmıştır. Katılımın, sosyal diyaloğa açık danışma mekanizması, çalışma hayatında mutlaka yer almalıdır.

İşgücü piyasasında kayıtdışı çalışma, sosyal fonları da zayıflatmaktadır; sosyal barışı bozmaktadır. Ücret politikasında verimlilik esas alınmalıdır. Sendikal eğitime önem verilmelidir.

Sosyal sigorta sistemlerine bakacak olursak, hiç de iç açıcı durum göze çarpmamaktadır. Ülkemizde aktif sigortalılar ile pasif sigortalılar arasındaki denge, olumsuz yönde gelişme göstermektedir. 1999'da sosyal sigorta sistemindeki aktif sigortalı sayısı yüzde 19, pasif sigortalı sayısı ise yüzde 33,6 oranında artmıştır.

1999 itibariyle, Sosyal Sigortalar Kurumu prim tahsilatı yüzde 84,5; Bağ-Kurda ise yüzde 56'da kalmıştır.

Öncelikle, tüm sigorta risklerini azaltacak, tüm nüfusu kapsayacak şekilde kamu sigorta programları mutlaka geliştirilmelidir.

Kayıtdışı istihdamlarımız azaltılmalıdır. Prim vergi affı yönünde herhangi bir çalışma yapılmamalıdır; bu durum, prim gelirlerini menfî yönde etkilemekte, beklentiye yol açmaktadır.

İşsizlik sigortası programı etkin uygulanmalı, fon yönetimi ilkelerine bağlı kalınmalıdır.

Sosyal hizmet ve yardımları fonu, özellikle Marmara depremi sonrasında, önemini bir kere daha göstermiştir. Sadece 1999 yılında 1,4 milyon kişiye yardımda bulunulmuştur. Ayrıca, bu Fondan 65 yaş üstü 937 878 kişiye yardım imkânı sağlanmıştır. Bu Fonla ilgili olarak, özel sektör ve sivil toplum örgütleri de faaliyet alanına çekilmelidir. Yoksul kesimin, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanması sağlanmalıdır.

Esnaf ve sanatkârlarımızın, sicile kayıtlı küçük işletme sayısı 3,5 milyon olup, Halk Bankası, KOBİ kredilerinin yüzde 43'ünü esnaf ve sanatkârlarımıza kullandırmaktadır.

Esnafımızın korunması için, büyük alışveriş merkezlerinin şehir dışında çalışması sağlanmalı; böylelikle haksız rekabete karşı örgütlenmesi gerekmektedir.

Tüketicinin korunması: Globalleşen dünyada markalararası savaş, elektronik ticaret acımasız bir piyasa oluşturmaktadır. Tüketici mahkemelerinin kurulamamış olması boşluk yaratmaktadır. Tüketici sorunlarında, hakem heyetlerinin yaptırıcı gücü bulunmamaktadır. Gıda katkı maddeleri yönünden, ulusal düzeyde laboratuvar teşkiliyle, tüketici, bilgilendirilmeli ve korunmalıdır. Tüketici, hızla örgütlenmeli, desteklenmeli; elektronik ticaretle ilgili işlemler, bir kurala oturtulmalıdır.

İmalat sanayii üretimimiz, dünya yıllık ortalama hızı olan yüzde 3,3'ün çok üzerinde, yüzde 5,9'a ulaşmıştır.

Artan kamu açıkları, yurtiçi faiz oranlarının yüksekliği, yüksek finansman maliyetleri, özel kesim fonlarının para piyasalarına yönlenmesi, Yedinci Kalkınma Planı döneminde, imalat sanayii yönündeki yatırımları etkilemiştir. Kamunun imalat sanayiinden çekilmesi Yedinci Kalkınma Planı döneminde hızlandırılmıştır.

Çağdaş, ar-ge harcamalarına fon ayırabilen, yetişmiş işgücü ve bilgi teknolojisine uyumlu organizasyonlar kaçınılmaz olarak gözükmektedir.

Küçük ve orta boy işletmelere ağırlık verilmeli; bunlar, krizlere dayanıklı, piyasa maliyetine uygun, rekabetçi ortama ayak uydurabilen işletmeler haline getirilmelidir. Yüksek katma değer sağlayacak, yeni ürün yaratacak destekler yaratılmalıdır. Elektronik alanda ve dolayısıyla, dünya ticaretinde pay almaya çalışmalıdır.

KOBİ'lerin geliştirilmesi: Küçük ve orta ölçekli işletmeler, ülkemizde, örgütsüz ve dağınık durumdadır; teknik bilgi ve finansman yetersizliği mevcuttur; kayıtdışılık yaygındır, dolayısıyla, haksız rekabet vardır. Ortalama 1 500 kişinin çalıştığı küçük sanayi sitelerinde, 437 000 kişi istihdam edilmektedir. Devletçe, KOBİ'lerde, finansman, istihdam, kalite sorunu için, kredi, vergi istisnası, yatırım indirimi, KDV desteği, enerji desteği gibi teşvik unsurları getirilmiştir.

İhracata yönelik KOBİ'lere, ihracat ürün tanıtımı, ar-ge alanlarında devlet yardımı sağlanmıştır.

KOBİ'lerin bankalardan aldıkları kredi payı yüzde 4-5 dolayında, yarattıkları katmadeğer ise yüzde 24,2 oranındadır.

KOBİ'ler, imalat sanayii sektöründe hizmet veren işletmelerin yüzde 99,2'sini, istihdamın da yüzde 55,9'unu karşılamaktadır.

KOBİ'lerle ilgili kararname, imalat sanayii içinde yer alan küçük ve orta boy işletmeleri içermektedir; oysa, bu boyutun tartışılmasında yarar vardır. İmalat sanayii dışında yer alan, ekonomi için vazgeçilmez durumda olan diğer sektör alanları da, bu tartışma alanına mutlaka alınmalıdır. Özellikle Güneydoğu Anadolu'da, tarım ve tarıma dayalı imalat sanayii dallarında büyük gelişmeler beklenmektedir.

KOBİ'leri sıkıntıya sokan en büyük darboğaz, finansman sıkıntısıdır.

KOBİ'lerde kurumsal altyapı eksikliği görülmektedir.

KOBİ'lerde teminat gösterimi, problem olarak göze çarpmaktadır.

KOBİ'ler için özel çalışma holleri açılmalı, kaliteyi artırma yönünde müşterek çalışmalar yapılmalıdır.

KOSGEB bölgesel kalkınma enstitüleri kurularak, kalkınmışlık düzeyi ve bölgesel gelişme önplana çıkarılarak teşvikte seçiciliğe gitmekte yarar bulunmaktadır.

Ar-ge harcamalarının vergiden düşürülmesine imkân tanınmalıdır.

KOBİ'lerde enerjinin maliyet içindeki payı büyük önem arz etmektedir.

Plan dönemleri olarak, tarım kesimi yatırım dağılımı, Birinci Kalkınma Planından Yedinci Kalkınma Planına kadar olan dönemde bir düşüş trendi göstermektedir. Birinci Planda toplam yatırımların yüzde 15'ini bulan tarım projeleri, Dördüncü Plan döneminde yüzde 10'a, Yedinci Plan dönemindeyse yüzde 3 civarına düşmüştür.

Yine, aynı şekilde, tarımın gayri safî millî hâsıla içindeki payı, 1987 fiyatlarıyla, Birinci Plan döneminde yüzde 36,2'den, Dördüncü Plan döneminde yüzde 23,6'ya, Yedinci Plan döneminde ise, yüzde 14,1'e gerilemiştir. Tarımın millî gelir içindeki payı azalırken, nüfusun, hâlâ önemli bir kısmı tarımla geçimini sağlamaktadır.

Yedinci Kalkınma Planı döneminde, üretimin, ortalama yüzde 1,8, ihracatın, yüzde 4, ithalatın ise, yüzde 3,9 oranında artması temel hedef olarak alınmıştır.

Ülkemizde, 78 milyon hektarlık toplam tarım arazisinin yaklaşık 26 milyon hektarlık kısmı sulanabilir arazilerden oluşmaktadır.

1999 yılı sonu itibariyle, içmesuyu koruma ve taşkına yönelik 196 adet sulama ve hidroelektrik barajı inşa edilmiştir. Toprakta verimin artırılması için, 139 000 hektarda toplulaştırma işlemleri yapılmıştır.

Bitki zararlılarıyla mücadele büyük önem taşımaktadır. Çiftçinin bitki için attığı ilaçların çevreye zararlı olmaması için, eğitim yoğunlaştırılmalıdır. Ziraî ilaç üretimi yakından takip edilmeli, Avrupa Birliğince yasaklanmış, insan sağlığı yönünden zararlı bileşimlerin ülkemizde üretimine izin verilmemelidir. Geçmişten gelen ziraî ürün çeşitliliği muhafaza edilmeli ve bunlar, gen bankası kapsamına alınmalıdır.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da terörün sona ermesinden sonra, bölgede uygun damızlık, küçük ve büyükbaş hayvan ihtiyacı hızla artmaktadır.

Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Plan döneminde, Mera Kanunu ve yeni Haller Yasası çıkarılmıştır.

Tarım ürünleri sigortası yönündeki çalışmalar hızlandırılmalıdır.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi Projesi kapsamında, Aşağı Fırat ile 108 000 hektarlık alan sulanmakta olup, 1999 yılı sonunda bu alan, Fırat ve Dicle havzalarında 212 000 hektara ulaşacaktır. Dünya Ticaret Örgütü tarım anlaşmaları çerçevesinde, ülke yükümlülükleri yerine getirilmiştir. Avrupa Topluluğuyla ortak tarım politikasında beklenen uyum sağlanamamıştır.

Tarım ürünleri sübvansiyonlarından, tarım taban fiyat uygulamalarından uzaklaşmak, artık, şart ve kaçınılmaz olmuştur. Çiftçinin günden güne artan maliyetleri karşısında, tespit edilen taban fiyatları yetersiz kalmaktadır; bunu önlemenin tek yolu olarak, girdi fiyatlarının düzeltilmesi, düşürülmesi ve ürün çeşitlemesi mutlaka yapılmalıdır.

Dünya tarım fiyatları üzerinde açıklanan fiyatlar, stokların artmasına ve gelir kayıplarına yol açmaktadır.

Tarım birliklerinin yeniden organizasyonu önem arz etmektedir. Tarım ürünlerinde borsa teşkiline yardımcı olmak gerekmektedir.

Hayvancılık sektöründe verimlilik düşüklüğü göze çarpmaktadır. Ortalama sığır karkas ağırlığı 250 kilogram iken, Türkiye'de bu ağırlık, 160-170 kilogram civarındadır. Hayvanların ıslahı için sunî tohumlama yanında, damızlık sığır ithali önem arz etmektedir. Sektörle ilgili kooperatifleşme ve üretici birlikleri yönünden örgütlenme kaçınılmaz olmuştur. Irk ıslahı geliştirilerek, et ve süt verimi artırılmalıdır. Ülkemiz flora çeşitliliği, mera çalışmalarıyla korunmalıdır. Arıcılık enstitüleri kurulmalıdır. Özellikle geliştirilecek hayvan ırklarının hayvan gen bankası aracılığıyla korumaya alınması ve ar-ge çalışmalarının yoğunlaşması önem kazanmaktadır.

Su ürünlerimizde, özellikle içsularımızda, Doğu ve Güneydoğu Anadolu baraj göl alanlarının değerlendirilmesi gerekmektedir. Avrupa Topluluğu ortak balıkçılık politikasına uyum sağlanmalı, hijyenik ortamlı balık işleme işletmeleri kurulmalı, bu işletmelerin KOBİ teşviklerinden yararlandırılması sağlanmalıdır.

Enerji üretimimiz, planlı dönemde, büyüyen ekonomimize paralel olarak, talep baskısı altında kalmıştır. Ülkemiz, kişi başına enerji tüketimi itibariyle, Avrupa Birliği üyeleri içerisinde 16 ncı sırada yer almaktadır. Ülkemiz enerji kaynaklarının üretim ve temin maliyeti yüksektir. Bu projeler yüksek finansman ihtiyacı gerektirmektedir. Enerjide dışa bağımlılığımız halen yüzde 62 civarındadır.

1980 sonrasında özel sektöre açılan elektrik enerjisi üretim ve dağıtım hatlarında dünya birim fiyatlarının yakından izlenmesi gerekmektedir. Malın bünyesine giren birim elektrik maliyeti, ihracata yönelik yatırımlarda büyük önem arz etmektedir. Otoprodüktör yatırımlarında engeller kaldırılmalı, yatırımcının kendi elektriğini üretirken, kalanını bölge sanayicisine enterkonnekte sistemle aktarması özendirilmelidir.

Doğalgaz çevrim santralları için yap-işlet-devret, yap-işlet ya da işletme devri şeklinde yatırım özendirilmeli; ama, dünyanın birim kilovat alış fiyatları gözardı edilmeden, enerji üretimi fiyatlandırılmasına gidilmelidir.

Küçük tenörlü linyite dayalı, Elbistan, Kütahya gibi santrallarda mutlaka çevreye duyarlı davranılmalı, kül ve kükürt filtre sistemleri devreye sokulmalıdır.

Ulaştırma sektörümüzde, ulaştırma anaplanının bulunmaması, ulaştırma altsektörlerinde kısa vadeli çözümlere yönelmeyi kaçınılmaz kılmaktadır. Ulaştırma sektöründeki yatırımcı ve işletmeci kuruluşların aynı bakanlıkta toplanması sağlanabilirse, bu durum yatırım ve işletme düzeninde verimliliği mutlaka artıracaktır.

Karayollarının toplam yük taşıma içindeki payı 1990-1999 yılları arasında yüzde 75,6'dan yüzde 89'a yükselmiştir. 1996 sonrasında karayolu ve otoyol yapımı azalma seyrine girmiştir; ama, yolcu ve yük  taşımacılığında artış hızla devam etmektedir.

Havayolu taşımacılığında yüzde 19,7 artış olmuştur. Bunlar, ulaştırma altsektörlerinde yatırım dengesizliklerini göstermektedir.

Yük ve yolcu taşımacılığında, özellikle demiryolu bağlantılarımızın, kuzey-güney istikametinde, Doğu Karadeniz Bölgesi Gelişme Planında belirtilen güzergâhlarda oluşturulması gerekmektedir.

Gerek GAP nedeniyle elde edilen ürünlerin Kafkas pazarlarına sevki ve gerekse Mersin, İskenderun petrokimya kompleksleri ile Kuzey Karadeniz ve Ekonomik İşbirliği üyesi ülkelerarası ticarî ilişkilerin yoğunlaşmasıyla alternatif demiryollarına ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır.

Kafkas ve Ortaasya ülkeleriyle ulaştırma sistemlerinin geliştirilmesi yönünde çalışmalar, mutlaka gündeme alınmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğünün yeniden yapılandırılmasında büyük yarar vardır.

Kars-Tiflis demiryolu bağlantısı hızla bitirilmelidir.

Deniz ulaşımında, Avrupa Birliğine üyelik halinde, kabotaj hakkı ortadan kalkacaktır.

Sekizinci Plan sonunda, deniz ticaret filosu tonajının 13 milyon dwt'a çıkması hedeflenmektedir.

Liman işletmeciliği, hızla, Avrupa Birliği normlarına ulaştırılmalı ve özellikle, konteyner taşımacılığına uygun yeni liman projelerinin hayata geçirilmesi sağlanmalıdır.

Müteşebbislerin, finansal kiralama yöntemiyle gemi sahibi olma yönündeki istekleri, denizcilik mevzuatında değişiklik yapılarak sağlanmalıdır.

Gemi inşaı ve gemi inşa tesisleri endirekt teşvik araçlarıyla teşvik edilmelidir.

1995 yılında, Devlet Hava Meydanları İşletmesi sayısı 24 iken, 1999 yılında 38'e ulaşmıştır.

1995 yılında, uçak sayısı 64 iken, 1999 yılında 75 uçağa ulaşılmıştır.

Bu arada, iç ve dış hatlarda çalışan 8 özel havayolu işletmesinin elinde 47 uçak mevcuttur.

Sektörde, sivil havacılık, inisiyatif kullanabilecek yapıda değildir. Öncelikle, bazı havaalanlarımızın terminal ve radarlarının yenilenmesi, yeni teknolojilerin monte edilmesi gerekmektedir.

Kara ulaştırmamıza baktığımızda, Yedinci Plan döneminde de, yurtiçi taşımaların karayolu tercihli olduğunu görmekteyiz. Yolcu taşımalarının yüzde 96'sı karayoluyla yapılmaktadır. 1999 yılı itibariyle yük taşımacılığının payı ise, yüzde 89'a yükselmiştir.

Yük ve yolcu taşımacılığında, sektöre uygun sigorta sistemi oluşturulmalıdır.

Otoyol yapım ve işletiminin özel sektör tarafından gerçekleştirilmesinde yeni model arayışlarına ihtiyaç vardır.

Yeniden yapılanma kapsamında çıkarılacak mahallî idareler yasasıyla, köy yollarının yapımı ve onarımı da il özel idareleri tarafından yaptırılacaktır.

Boru hattı ulaşımında, bugüne kadar, enerji planlamasıyla koordineli bir çalışma, maalesef, yapılamamıştır. Doğalgazın kullanılmasının artırılması için yatırımlara devam edilmektedir. Bursa-Çan doğalgaz hattı, 1996 yılında tamamlanmıştır. Bu hat, özellikle çevrim santralları ve bölge sanayi yatırımlarında kullanılmakta, sanayie önemli katkı sağlamaktadır.

Doğalgazın arz yönünden tek merkezden alınması, ülke stratejisi açısından büyük sıkıntılar yaratabilir. Bu nedenle, birden fazla doğalgaz kaynağının bulunması önem arz etmektedir. İran'la 1996 yılında imzalanan anlaşma çerçevesinde, 10 milyar metreküplük gaz için hat döşenmesine başlanmıştır. Rusya'dan alınacak 16 milyar metreküplük doğalgazın Karadeniz'den geçirilerek Samsun-Ankara hattının yapım kararı alınmıştır. Ayrıca, 1999 yılında, Türkmen gazının ithali yönünde anlaşma imzalanmıştır. Hazar bölgesindeki en önemli petrol ve gaz üreticileri, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan'dır; bölgenin toplam rezervleri, bu dört ülkeye aittir. Bu rezervler, 200 milyar varil hampetrol ve 6,5-18 trilyon metreküp doğalgaz olarak tahmin edilmektedir. Bu rezervler, dünya petrol rezervlerinin yüzde 17'si, doğalgaz rezervlerinin ise yüzde 12'si civarındadır.

Türkiye'de, BOTAŞ, iki önemli proje üzerinde çalışmaktadır. Bunlar, Bakü-Tiflis-Ceyhan hampetrol boru hattı ve Türkmenistan-Türkiye-Avrupa doğalgaz boru hattıdır. Güvenilir ve istikrarlı bir geçiş ülkesi olan Türkiye, coğrafî konumun da verdiği avantajla, Hazar bölgesinde üretilen petrolün düşük fiyatla ve emniyetli bir şekilde taşınmasını sağlayacak olan Bakü-Tiflis-Ceyhan Hampetrol Ana İhraç Boru Hattı Projesini geliştirmiştir. Bu projeyle, petrolün uluslararası piyasaya ihracatının, hem emniyetli hem de güvenilir, ekonomik ve çevre şartlarına uygun bir şekilde yapılması sağlanmış olacaktır.

Bu projenin amacı, Azeri petrolünün bir kısmının Akdeniz'e taşınmasıdır. Kazak, Rus ve Türkmen petrollerinin sisteme kısmî ilavesiyle proje, Hazar-Akdeniz Hampetrol Boru Hattı Projesi adını almaktadır. Bu boru hattının kapasitesi 1milyon varil/gün olacaktır. Boru hattının kapasitesi, Azeri ve Kazak üretiminden karşılanmakla birlikte, isteklerine bağlı olarak, bölgede yer alan diğer üretici devletlerden de sağlanabilecektir.

Türkiye, halihazırda, bölge petrolü açısından önemli bir pazar konumundadır. Taşınacak petrolün bir bölümüyle de, Türkiye petrol talebinin karşılanması planlanmaktadır; geri kalan kısmı ise, Avrupa ülkelerine götürülecektir.

Bakü-Tiflis-Ceyhan Hampetrol Ana İhraç Boru Hattı Projesi, Güney Kafkasya ve Ortaasya'yı Türkiye ve Akdeniz'e bağlaması planlanan doğu-batı taşıma koridorunun en önemli basamağıdır. Bu proje, Türk Boğazlarındaki aşırı trafik yükünden kaynaklanan geçiş risklerinin en aza indirilmesi açısından önemli bir avantaj sağlayacaktır.

Ülkemizde doğalgaz kullanımı yaygınlaşmaktadır; önümüzdeki dönemde daha da yaygınlaştırılması planlanmaktadır. Bu nedenle, hem ithalat miktarımızı artırmak hem de kaynak çeşitlendirmesini sağlamak amacıyla, büyük ve önemli doğalgaz projeleri üzerinde çalışılmaktadır. Bu projeler, Türkmenistan ve diğer doğu ülkelerine ait doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaştırılmasına yöneliktir. Söz konusu projelerle, Türkiye doğalgaz talebiyle birlikte batı pazarlarının ihtiyacının da karşılanması planlanılmaktadır.

Türkmenistan-Türkiye-Avrupa Doğalgaz Boru Hattı Projesi, Türkiye gündeminde önemli yer almaktadır. Bu konuda, Türkmenistan ve Türkiye hükümetleri arasında, 29 Ekim 1998 tarihinde, Hazar Geçişli Türkmenistan -Türkiye, Türkiye-Avrupa Doğalgaz Projesinin Gerçekleştirilmesi ve Türkmenistan'dan Türkiye'ye Doğalgaz Satış Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre, Türkmenistan'dan taşınacak olan 30 milyar metreküp/yıl doğalgazın 16 milyar metreküpünün Türkiye'de tüketilmesi ve geri kalan miktarının ise Avrupa'ya iletilmesi planlanmaktadır.

Özetle, tarih boyunca Doğu ile Batı arasında doğal köprü olan Türkiye, günümüzde, Doğu ile Batı arasında enerji köprüsü olmaya da aday konumdadır.

Turizm sektöründe, ülkemiz, 1980'li yılların ikinci yarısından başlayarak gerçekleştirdiği yatırımlarla dünya turizmi içindeki payını yüzde 1,4'ten 1,6'ya, yabancı turist sayısını 7,7 milyondan 9,7 milyon kişiye yükseltmiştir. 1995-1998 yılları arasında ülkemiz, en çok turist kabul eden ülkeler sıralamasında 12, gelirlerinde ise 8 inci sırada bulunmaktadır. Yatak sayımız, 1999 sonu itibariyle 312 000 civarındadır. Ülkemiz, bu önemli gelişmelere rağmen, dünya turizm pazarlarında tanıtım ve pazarlama sıkıntılarını yenebilmiş değildir. Bu konuda reformist hareketlere ihtiyaç vardır.

Tur operatörlerinin tek yanlı fiyat politikaları, ülkemizi zorlamaktadır.

Turizm konaklama tesislerinin ihtiyacı olan destek personelinin hizmet kalitesinin, meslek okullarında kısa süreli kurslarla giderilmesi ve bu konularda Avrupa Birliği normlarına uygun eğitim sağlanmalıdır.

Yeni eğilimlere bağlı olarak, sektörde oluşan küçük ölçekli işletmelerin gelişmesine izin vererek, bunların KOBİ statüsünde devlet yardımlarından istifade ettirilmesine imkân sağlanmalıdır.

Mevcut kapasiteler kullanılıncaya kadar turizm teşviklerinde ağırlık, pazarlama, hava ulaştırması ve toplam kalitenin yükseltilmesine verilmelidir.

Turizm sektörüyle ilgili sivil toplum örgütlenmesi, turist rehber odaları, Turizm İşletmeleri Birliği, Pansiyon İşletmecileri Birliği gibi kuruluşların kanun tasarılarının bir an önce yasalaşmasına imkân tanınmalıdır.

Ülkemizde kentsel ve kırsal altyapıya bakacak olursak, 2000 yılı sonunda kentsel nüfusun 43,3 milyona ulaşarak toplam nüfusun yüzde 66,4'ünü oluşturacağı tahmin edilmektedir. Özellikle büyük şehir metropollerinde oluşan yığılmalar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki teröre dayalı göç olgusu, bölgede yer alan şehirlerde sosyal patlamalara, yoksulluğun kentlere taşınmasına neden olmuştur.

BAŞKAN – Sayın Ayaydın, zatıâlinize ayrılan süre bitmek üzere efendim.

AYDIN A. AYAYDIN (Devamla) – Hay hay efendim, bitiriyorum.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde terörün sona ermesiyle birlikte, köyden kente göç eden vatandaşlarımızın bir an önce köylerine geri dönmesine imkân sağlayacak ekonomik ve sosyal altyapının hazırlanması büyük önem arz etmektedir.

Kentlerin karakteristik, kültür ve turistik dokuları korunmalı, kamu alanlarının tespiti ve planlaması hızla bitirilmelidir.

Organize sanayi bölgeleri için arazi tahsisleri yapılmalı; sanayi işletmecilerinin ortak olarak kullanabilecekleri teknoparklarını oluşturmaları, mutlaka, sağlanmalıdır.

Kamu hizmetlerinde etkinlik artırılmalı; adalette, güvenlikte önemli atılımlar yapılmalı ve özellikle, yargıda çalışan hâkim ve savcıların ücretlerine yönelik iyileştirmeler süratle yapılmalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Eksüre istiyorsanız, vereyim efendim. Keseden yiyorsunuz zaten.

AYDIN A. AYAYDIN (Devamla) – Hayır efendim, bitiriyorum.

Bu vesileyle, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını diler; hepinize, Anavatan Partisi Grubu ve şahsım adına saygılar sunar, teşekkür ederim. (ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ayaydın.

Şimdi, söz sırası, Sayın Birkan Erdal'da.

Oturumun bitmesine 15 dakika var efendim. İsterseniz, erken ara vereyim...

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Devam edelim.

BAŞKAN – Bir dakika efendim, istirham ederim... Niye karışıyorsunuz? Konuşmacıya soruyorum.

Saat 19.00'da keseceğim de onun için efendim; konuşmayı bölmemiş olurum; öyle değil mi?..

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Sayın Başkan, müsaade eder misiniz?

BAŞKAN – Buyurun efendim.

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Genel Kurulun onayına sunmanızı arz ediyoruz. Konuşmacının konuşması bitinceye kadar, Genel Kurul çalışmasının uzatılmasını arz ediyoruz.

BAŞKAN – Yani, 19.30'a kadar. Siz bizim hakkımızdan yarım saat yiyeceksiniz....

BEYHAN ASLAN (Denizli) – Saat 19.15'e kadar...

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Lütfen, Genel Kurulun onayını alalım; arkadaşımızın konuşmasını bölmeyelim.

BAŞKAN – Öyle mi yapalım?

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Öyle yapalım efendim.

BAŞKAN – Bir dakika efendim...  Sayın Yılmaz'a sordum. Allah, Allah!.. Siz de herkes adına konuşuyorsunuz.

Peki efendim. Sayın Birkan Erdal, siz buyurun; ben, sonra Genel Kurulun onayını alırım. (ANAP sıralarından alkışlar)

ANAP GRUBU ADINA BİRKAN ERDAL (Ankara) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Sekizinci Beş Yıllık Plan üzerinde konuşmak maksadıyla, Anavatan Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Grubum ve şahsım adına hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın Başkan, toplantıya ara verilmesine az bir süre kaldığını da dikkate alarak, mümkün olduğu kadar hızlı olmaya ve kısa konuşmaya çalışacağım. İnanıyorum ki, saat 19.00'u çok fazla geçirmeden bitiririm.

Bugün, Sekizinci Beş Yıllık Planla ilgili, iki gündür devam eden konuşmalarımızın nihayete ereceği gün. Ben, mümkün olduğu ölçüde, planı, kamu yönetiminin iyileştirilmesi ve yeniden yapılandırılması ve ekonomide verimlilikle ilgisi açısından ele almaya çalışacağım.

Esasen, kamu yönetiminin iyileştirilmesi ve sistemde verimliliğin artırılması, birbirinden ayrılamayacak iki konudur. Verimlilik, her sahada önemli olduğu gibi, tabiî ki, planlarda ve planların ekonomik yönlerinde de büyük önem taşımaktadır. Verimlilik artışı, özellikle ülkemizde, içerisinde bulunduğumuz yeni ekonomik düzende, yeni çağda en önemli konudur.

Ekonomide verimliliğin artması ne demektir? Ekonomide verimliliğin artması, ülke kaynaklarının daha verimli işletilmesi demektir; ekonomik mekanizmanın düzenli ve verimli şekilde işlemesi demektir; 1 dolar gelişmiş ülke ekonomilerinde ne kadar mal ve hizmet üretiyorsa, bizim ülkemizde de aynı miktarda mal ve hizmet üretebilmesi demektir; herhangi bir işi yapabilmek için gelişmiş ülkelerde kaç kişi çalışıyorsa, bizde de, aynı işi aynı sayıda kişiyle yapabilmek demektir; gelişmiş ülkelerde bir otomobil fabrikasında 100 kişi çalışarak günde 100 otomobil üretiyorsa, bizde 100 otomobil üretebilmek için 500 kişinin çalışmaması demektir. Dolayısıyla, ekonomide verimliliğin artması, düzgün işleyen bir devlet çarkı, tam rekabet ortamının mevcudiyeti, eğitilmiş insan, en yeni teknoloji, en son bilgi ve yaratıcılık demektir; insanımızın birey olarak sahip olduğu potansiyeli en iyi şekilde geliştirebileceği, en iyi şekilde değerlendirebileceği, fırsat eşitliği içerisinde, tam rekabet ortamında yarışarak, en mükemmeli başarması demektir. Böyle bir ortamın sağlanması da, gelişmiş ülkelerin dünyasında devletin görevi olmaktadır. Devlet, bireyin en mükemmel şekilde gelişmesini sağlayacak fırsat eşitliği olan yarışma ortamını sağlamakta ve bu ortamın bozulmamasını, kimsenin bu ortamı kendi lehine bozacak hilelere başvurmamasını denetlemektedir. Böylece, verimliliği artan ülkede, vatandaşın mutluluğu, sistemin doğal sonucu olarak sağlanmaktadır. Yani, ekonomide verimliliğin artması da, hükümetler de, yıllık ve beş yıllık, on yıllık planlar da ve dolayısıyla, görüşmekte olduğumuz Sekizinci Beş Yıllık Plan da, halkın mutluluğu içindir. Hedef, halkın refahı ve mutluluğudur. Bu hedefi önümüze koyduktan sonra, Sekizinci Beş Yıllık Plan üzerinde konuşmak çok kolaylaşmaktadır.

Sayın milletvekilleri, 1980'li yılların başında her alanda uygulamaya konulan reformlar ve ekonomik politikalar, Türkiye ekonomisinin güçlü bir yapıya kavuşması yönünde ciddî ilerlemeler sağlamış, içe kapalı ekonomimiz, dünyayla bütünleşme yönünde önemli mesafeler kat etmiştir; Türk firmaları, içeride ve dışarıda, dünya rekabetine açılabilecek gücü yakalamıştır. Günümüzde, kendisine güvenen genç ve dinamik Türk girişimcileri, dünyanın dörtbir yanında varlığını duyurmaktadır; ancak, hâlâ, yapılması gereken birçok yasal ve idarî düzenleme, yenilik ve reform beklemektedir.

Piyasa ekonomisine geçiş sürecinde ekonomide yapısal değişikliği sağlamaya yönelik çabalar, kamu maliyesi reformlarının yetersizliği ve devletin ekonomideki varlığının yeterince küçülememesi gibi nedenlerle, hâlâ, arzu edilen sonuçlara ulaşamamıştır. Piyasa ekonomisinin yerleştirilmesi yönündeki çalışmaların zaman zaman kesintiye uğraması, siyasal istikrarın bozulması, vergi yükünün belli kesimlerin sırtında kalması ve vergi tabanının genişletilememesi, kayıtdışı ekonominin kontrol altına alınamaması, kamu gelirleri ile kamu harcamaları arasında makul bir dengenin kurulamaması ve buna bağlı olarak, iç tasarrufların ve önemli ölçüde dışborçların yatırımlara yönlendirilmek yerine devletin cari harcamalarında kullanılması, Türkiye ekonomisini ciddî sıkıntılara sokmuştur.

1999 yılı başında yapılan seçimler nedeniyle uygulaması geciken ekonomik istikrar programının, mevcut hükümet döneminde, kamuoyunun da desteğiyle hayata geçirilmesi, ilk aşamada, enflasyon ve faiz oranlarının aşağıya indirilmesini sağlamış olup, ekonomide geleceğe dönük umutları canlı tutmaktadır. Önümüzdeki beş yıllık dönemi kapsayan Sekizinci Beş Yıllık Plan, bu umutların gerçekleşmesine hizmet etmelidir.

Çalışma gruplarının hazırlayıp Plan ve Bütçe Komisyonuna sunduğu Sekizinci Beş Yıllık Plan, önümüzdeki beş yıllık kalkınma perspektifini çizmekte, ulaşılması gerekli hedefleri belirlemektedir. Büyük bir olasılıkla, Türkiye'nin Avrupa Birliğine katılma yolunda olumlu adımlar atması da bu plan dönemine rastlayacaktır. Bugün görüşmekte olduğumuz taslak, bu yönüyle de büyük bir önem taşımaktadır.

Bilindiği gibi, Türkiye, 1963 yılından bu yana, kalkınmasını beş yıllık planlarla sürdürmektedir. Bu planların hazırlanması kadar, nasıl uygulandıkları, ne derece uygulandıkları, uygulanıp uygulanamadıkları çok önemli bir husustur. Belirlenen hedeflere ulaşılmasında, başta siyasetçisi, işçisi, işvereni, bürokratı, çiftçisi ve köylüsüyle, hepimize önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir.

Ekonomide kalıcı başarıların sağlanması, siyasî istikrarın devamıyla çok yakından ilgilidir. Bu bağlamda, siyasetin gündemini saptarken, siyasetçi olarak üzerimize düşen görevin ve sorumluluğun bilincinde olmalıyız. Siyasetin gündemi ile Türkiye'nin gündemi çakışmalıdır. Bugün, Türkiye'nin gündeminde, ekonominin iyileştirilmesi, Avrupa Birliğiyle bütünleşme sürecinde yapılması gereken reformlar, enflasyonla mücadele, gelir dağılımının düzeltilmesi yer alıyor; hukuk devletinin tüm altyapısının çağın gereklerine uygun olarak düzeltilmesi yer alıyor; ekonomide şeffaflığı sağlayacak yasal ve idarî düzenlemeler yer alıyo; herkesin bilgiye en ucuz ve en kolay şekilde ulaşmasını sağlayacak telekomünikasyon ve bilgi sistemlerine ilişkin yasal ve idarî düzenlemeler yer alıyor. Bu, maddeler halinde belirttiğim hususlar, gelişmiş ülkeler arasına girebilmemizi sağlayacak, aslında hiç de zor olmayan konular. 21 inci Dönem Büyük Millet Meclisinin, bugüne kadar göstermiş olduğu performansını altı ay daha sürdürerek, tüm bu düzenlemeleri yapabilecek kabiliyet ve çalışkanlıkta olduğuna inanıyorum.

Sayın milletvekilleri, özetle, ekonomide etkinliğin sağlanması, siyasî istikrar ortamında bir dizi önlemlerin alınmasına bağlıdır. Bu önlemler alınırken, kaynak israfının önlenmesi, üretimde verimliliğin artırılması, yeni yatırımlar için kaynak yaratılması, Türkiye ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün yükseltilmesi esastır. Bugün, artık, hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, modern ekonomilerde devletin rolü, mal ve hizmet üretimini özel sektöre bırakıp, ekonominin kurallarını tanımlamak ve bu kuralların uygulanmasını izlemek ve denetlemektir. Kaynak israfının en önemli nedeni, devletin ekonomi içerisindeki sahip olduğu büyüklüktür. Kamu bankaları da dahil olmak üzere, yıllardır dilimize dolanmış olan özelleştirme işlemleri süratle sonuçlandırılmalıdır. Türkiye, özelleştirme çalışmalarına ilk başlayan ülkelerden biri olmasına rağmen, istenen sonuca ulaşamamıştır. Özelleştirme adına, devlet küçültüleceğine, tersine bir tutumla, devlet daha da büyütülmüştür. Birkaç örnek vermek gerekirse; özelleştirme amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryollarına bağlı müesseseler TÜDEMSAŞ, TÜLOMSAŞ ve TÜVASAŞ ayrı anonim şirketler haline getirilmiş, idarî yapılarının daha da büyümesine neden olunmuştur. Bugün, bu şirketlerin özelleştirilemeyeceği ifade edilmiştir. Bize göre, özelleştirilmeleri pekâlâ mümkündür; ancak, eğer kesin olarak özelleştirilemeyecekleri kanaatine varıldıysa, hiç değilse, bunların idarî yapılarının küçültülmesi gerekmektedir. Bu kuruluşlar, tekrar, Devlet Demiryollarının bağlı müesseseleri, atölyeleri haline getirilmelidir.

Makine Kimya Endüstrisi Kurumunda da benzer bir durum olup, 12 bağlı ortaklık ve 11 iştiraki bulunmaktadır. Bir tek Makine Kimya Endüstrisi Kurumundan bu kadar şirket, özelleştirme adına türetilmiştir. Bunlar özelleştirilemeyecekse, tekrar bütünleşme sağlanarak, her biri için beşer yedişer kişilik yönetim kurulu üyelikleri, üçer beşer adet genel müdür muavinliği, müstakil hukuk müşavirlikleri, müstakil teftiş kurulları, daire başkanlıkları gibi irrasyonel bir büyüme ortadan kaldırılmalıdır. Bu kuruluşları herhangi bir kasıtla değil, sadece somut örnekler olması açısından verdim. Bu örnekleri daha da artırmak mümkündür. Vaktinizi almamak için diğer örnekleri saymıyorum; ancak, özelleştirmenin lafını bu kadar çok kullanıp da, geçen süreçte kamu kuruluşları sayısını bu kadar artırabilen, sanırım, tek ülke biziz.

Sayın milletvekilleri, diğer taraftan, 13 yıldır, 10 yıldır, 8 yıldır özelleştirme kapsamında olup da özelleştirilemeyen kuruluşların durumu daha da kötüdür. Bu kuruluşlardan nitelikli personel kaçmıştır ve hâlâ kaçmaktadır. Yine, bu kuruluşların yerine, bu kuruluşların yenileme ve kapasite artırma yatırımları yapılamadığı gibi, bakım onarım çalışmaları dahi yapılamamaktadır; kuruluşlar değer yitirmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gerek ilgili bakanlık gerekse Özelleştirme İdaresi, çok büyük bir gayret ve çalışma içerisindedir. Uzun yıllar, siyasî istikrar eksikliği sebebiyle yapılamayan işler yapılmaya başlanmıştır; ancak, özelleştirme, bütün dünyada, siyasî kararlılık olmadan yapılamayan bir icraattır. En ufak bir tereddüt veya gerileme, uzun yıllardır olduğu gibi, işlerin akamete uğramasına her an sebep olabilir. Hükümetin, bütün gücüyle, bu konuda sorumluluk üstlenmiş olanlara destek olmaya devam etmesi gerekmektedir. Bu amaçla, süratle karar almayı sağlayacak mekanizmanın kurulması sağlanmalı, siyasî irade de, çok net ve açık bir şekilde bu işin arkasında olmalı, her icraat ve beyanıyla bunu yansıtmalıdır; çünkü, devletin ekonomideki büyüklüğü, enflasyon canavarını besleyen en önemli kanaldır. Bu kanalın, mutlaka ve en kısa sürede tıkanması gerekmektedir. Enflasyonun,  mutlaka yenilmesi gerekmektedir; Avrupa Birliği üyesi olmak için gereklidir, kalkınmak için gereklidir, gelir dağılımında adalet için gereklidir, halkın huzuru ve mutluluğu için gereklidir, ülkemizin zenginleşebilmesi, yücelmesi için gereklidir.

Tarihte dünya devleti olarak kabul edilen üç büyük imparatorluk mevcuttur: Moğol İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu. Günümüzde de, Amerika Birleşik Devletleri, dünya devleti olma çabası içerisindedir. Dünya devleti olmak gibi çok önemli bir tarihi gelişimi yakalayan Roma İmparatorluğunun yıkılmasını, tarihçiler, üç önemli nedene dayandırırlar: Kültürel çürüme, siyasî bölünme ve uzun yıllar devam eden yüksek enflasyon. Uzun süreli enflasyon, gelir dağılımını bozmuş, halkın devlete olan güvenini erozyona uğratmıştır. Sonuç olarak da, Roma İmparatorluğu gibi bir devin çöküşünde başrolü oynamıştır.

Sayın milletvekilleri, uzun yıllar devam eden yüksek enflasyon, her devleti yıpratır. Maalesef, Türkiye, son yirmibeş yıldır yüksek enflasyonla yaşamıştır. Bu durum, âdeta, ülkenin kurtulunamaz kaderi haline gelmiştir; gelir dağılımında görülen bozulma ve dağılımdan yüksek pay alan kesimlerin bile rahatsız olduğu bir düzeye ulaşmıştır. Halkın devletine olan güveni daha fazla erozyona uğramadan,çültülmesi ve bu yoldan kamu harcamalarının kontrol altında tutulması, yatırımların temeli olan iç tasarrufların ekonomiye kaynak olarak aktarılmasına imkân verecektir; ancak, Türkiye gibi kaynak bulmakta zorlanan ülkeler için, yabancı sermaye yatırımları büyük önem taşımaktadır. Bugün, dünya üzerinde, yılda 350 milyar dolar civarında yabancı sermaye dolaşımı söz konusudur. Buradan Türkiye'ye düşen pay, çok küçük miktarlarda kalmaktadır. Oysa, yabancı sermaye, istihdamın artması...

BAŞKAN – Sayın Erdal, bir dakika efendim.

Sayın milletvekilleri, Anavatan Partisi Grubunun üçüncü konuşmacısı olan Sayın Erdal'ın konuşmasının bitimine kadar Genel Kurulun çalışma süresinin uzatılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Buyurun efendim.

BİRKAN ERDAL (Devamla) – Oysa, yabancı sermaye, istihdamın artması, ülke ekonomisinin gelişmesine katkı, gelişmiş teknolojilerin transferi anlamına gelmektedir. Bir ülkeye yabancı sermayenin gelmesi belli koşullar gerektirmektedir. Ülkede hukuk devleti altyapısı oluşmamışsa, yabancı sermaye gelmez. Gelse bile, yüksek risk görerek, yüksek kâr marjı talebiyle gelir, almış olduğu yüksek riskin karşılığını ister.

Yabancı sermayenin ve çokuluslu fonların gelmesi için bir diğer husus da, siyasette ve ekonomide şeffaflığın sağlanmasıdır. Siyasette şeffaflığın izlenebildiği yer bütçelerdir. Siyasî iktidarlar, hazırladıkları bütçelerde ne yapacaklarını anlatıp, yıl sonunda da yaptıklarının hesabını vermektedirler. Bütünleşen dünyada, siyasî iktidarların, sadece kendi uluslarına değil, gelişmiş dünyanın bir parçası olmak iddiasındaki tüm dünya ülkelerine, tüm uluslararası kuruluşlara karşı da son derece açık ve şeffaf bütçeler hazırlamaları gerekmektedir. Şeffaf bütçelerin hazırlanmasında, hükümetin yönetiminde bulunan her türlü bütçe dışı fon ve kaynakların bütçe içine alınması, yapılan her türlü finansal ve yatırım operasyonu kayıtlarının açıkça tutulması ve bunların, herkesen ulaşabileceği ortamlarda bulundurulması esastır. Kamuoyunun ve Parlamentonun bilgilendirilmesi sağlıklı olarak gerçekleştirilmelidir.

8 Aralık 1997'de Tayland hükümeti, 86 finansman kuruluşunun 82'sini bir gecede kapattı. Bu hareketle başlayan Asya krizi, 16 Ağustos 1998'de Rusya'yı vurdu. Bu dönemde, uluslararası finans kuruluşları, para yatırdıkları tüm ülkeleri büyük bir dikkatle takibe aldılar; paralarının akıbetinden emin olmak istiyorlardı. Durumu oldukça sağlam gözüken Güney Kore, dışborçlarının 50 milyar Amerikan Doları olduğunu söylemişti. Bu borcun 100 milyar dolar olduğu anlaşıldı. Üstüne üstlük, 30 milyar dolar olduğunu belirttiği döviz  rezervinin de 10 milyar dolar olarak ortaya çıkması, bir anda tüm yabancı fonları, tüm yatırımcıları Kore'den uzaklaşmaya itti. Bir anda güven yıkıldı. Güvensizlik ortamı da, yabancı sermaye için, en dayanılmaz şartları işaret etti. Bu sebeple, sırf yanlış ve yanıltıcı bilgi vermiş olması sebebiyle, Güney Kore krize girdi.

Artık, dünya, aynı hataya bir kez daha düşmek istemiyor. Parasının yatırıldığı ülkeden emin olmak istiyor, her türlü ekonomik faaliyetinden haberdar olmak istiyor. İşte, Güney Kore, o aynı Güney Kore, bugün, uluslararası finans kuruluşlarına, her akşam, bir şirketin bilançosu netliğinde ve açıklığında bütçe hareketlerini bildirmekte, yabancı sermaye hareketlerini bildirmekte, döviz hareketlerini bildirmekte, altın stok hareketlerini bildirmekte. Bu tavrıyla da yeniden inşa ettiği güven ortamında, krizin tam göbeğinde, 1998'de yüzde 6,7 küçülmüşken, bir yıl sonra 1999'da yüzde 10,7 büyüdü; 2000 yılıyla ilgili büyüme beklentisi yüzde 7.

Sayın milletvekilleri, Türkiye, küreselleşen dünyanın bir parçası olmak durumundadır. Çağdaş uygarlığı yakalamak, bilgi çağını yakalamak, ancak bu yolla mümkündür. İletişim teknolojisinin günümüzde ulaştığı düzey, ülkeler arasındaki mesafeyi de, sınırları da fiilen ortadan kaldırmıştır. Bu gerçekleri inkâr etmek yerine, yeni dünya düzeninde hak ettiğimiz yeri bir an önce alabilmek için çaba harcamalıyız.

Ekonomide verimliliğin sağlanması hususu, kamu yönetiminde etkinliğin sağlanmasından bağımsız düşünülemez. Bu anlamda, devletin çok süratli karar alıp, aynı süratle uygulamayı sağlaması büyük önem taşımaktadır.

Devlette süratli karar almayı sağlayacak mekanizmaların kurulması şarttır. Uygulamada süratin sağlanmasını temin edecek en önemli araçlardan biri de, mahallî idarelerin yetkilerinin artırılmasıdır. Mahallî idareler reformu gecikmeden, günün şartlarına uygun olarak, kapsamlı bir biçimde ele alınmalı ve sonuçlandırılmalıdır.

Sıkı bir merkezî planlama sistemi, tüm dünyada iflas etmiş bir sistemdir. Ankara, düzenleyici, yol gösterici, koordine edici, denetleyici bir fonksiyonu üstlenmeli ve bu fonksiyonunu da süratli bir biçimde yerine getirebilmelidir.

Ekonomide verimliliğin sağlanması için, en başta, her şeyin içine bu kadar çok girmiş olan kamu yönetiminin verimli ve etkin çalışması şarttır. Kamu yönetiminde etkinliğin ve verimliliğin sağlanması için de, kamu yönetiminin iyileştirilmesi ve yeniden yapılandırılması zorunludur. Devlet yalnız ekonomide değil, idarî anlamda da gereğinden çok fazla büyümüş ve hantallaşmıştır. Şişman bir insanın karşı karşıya olduğu sağlık tehlikeleriyle karşı karşıyadır. Devlet, ekonomik ve idarî anlamda dünyanın her yerinde küçülürken, bizde artan bir hızla büyümüştür. Lütfen, Eskişehir yolunda 10 kilometre boyunca sağlı sollu yükselen binaları, bir kez gözünüzün önünden geçirin; bu binaların büyüme hızı, gayri safî millî hâsılamızın, millî gelirimizin büyüme hızının çok üzerindedir. Türkiye'de devletin ne kadar büyüdüğünü, şişmanladığını görmek için, bir kez daha tekrar ediyorum, lütfen, Eskişehir yolundan Ankara'ya giriniz ve yolun iki yanındaki dev binalara, bakanlıklara, kamu kuruluşlarına, KİT binalarına dikkatle bakınız; tek başına bu görüntü bile, çağın gittiği yöne baktığımızda, son derece ürkütücüdür. Böyle bir yapıyla ekonomide verimliliği hayal etmek mümkün değildir.

Kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması bir bütün olarak gerçekleştirilmesi gereken bir iştir. Bu işi yıllara yayamazsınız, çalışmayı tüm detaylarıyla yapar, uygulamayı süratle gerçekleştirir, sonra gerekirse, zaman içerisinde geliştirebilirsiniz; ancak, temel operasyonu, bir kerede ve süratle yapmanız gerekmektedir. Başka bir deyişle, bu işi yapmak istiyorsanız, uygulamayı bir kerede yaparsınız, zamana yaymak, bu işlemi yapmak istememektir.

Kamu yönetiminin iyileştirilmesi ve etkin hale getirilmesini, sadece bu amaçla yeni birtakım kuruluşlar ihdas etmek şeklinde algılamamak gerekir. Aksi halde, iyileştirme yapıyoruz derken, devletin süregelen büyümesine katkıda bulunmuş oluruz. Yeni kurulan her kuruluş, yeni personel giderleri, yeni işletme giderleri, yeni bina giderleri, yeni mefruşat giderleri demektir. Mevcut kurum ve kuruluşlardan gereksiz olanların kaldırılması, gerekli olanların da fonksiyonel hale getirilmesi sağlanmalıdır. Doğrudur, sektörleri düzenleyici kurumlar gereklidir. Yabancı deyimiyle "regulatory body" yani düzenleyici kurum, o söktörün tam rekabet şartları içerisinde ve tüketici haklarını koruyacak şekilde çalışmasını temin eder, kural koyar ve denetler. Ancak, düzenleyici kurum, liberal hale getirilmiş, özelleştirme işlemlerini tamamlamış söktörlerde görev yapar. Özelleştirmeyi yapmadan düzenleyici kurumu oluşturursanız, yeni bir KİT yaratmış olursunuz. Bu iki konu, eşzamanlı yürümesi gereken tek bir işlemdir. Aksi takdirde, özelleştirme, zor ve siyaseten riskli bir iş olduğu için, bekler, yeni bir kamu kuruluşu daha yaratılmış ve devletin kilolarına kilo ilave edilmiş olur.

Düzenleyici kurumlar kurulurken, bugüne kadar o görevi dağınık şekilde yapmakta olan ve değişik bakanlık veya KİT'lerde bulunan ünitelerin de kapatılarak bu yeni kuruma devredilmesi şarttır. Aksi takdirde, dublikasyon olur, kaynak israfı olur.

Sayın milletvekilleri, ekonomide verimliliğin sağlanması için personel rejiminin ciddî bir reformdan geçirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Gerek kamu personelinin eğitimi gerek atama ve yer değiştirme usulleri gerekse ücret politikası konularında gecikmeden bir çalışma başlatılmalı ve süratle sonuçlandırılmalıdır. 1990'lı yılların başında bir personel rejimi çalışmasının başlatıldığını biliyorum. Bu çalışma hâlâ sonuçlandırılamamıştır. On yılı aşan bir süre devam eden bir çalışmanın ne kadar reform niteliği taşıyabileceğini takdirlerinize bırakıyorum. Bu tür reform çalışmalarının, tabiî ki, en iyi şekilde, ama, mutlaka en kısa sürede yapılması gerekmektedir.

Kamu kuruluşları arasında ücret yönünden büyük uçurumlar oluşmuştur. Bugün Başbakanlık merkez teşkilatı ile Devlet Planlama gibi doğrudan Başbakanlığa bağlı kuruluşlar arasında dahi farklılıklar görülmektedir. KİT'ler ve bakanlık personeli arasındaki ücret farklılıkları ise, daha ciddî boyutlara ulaşmıştır. Kamu bankalarında çalışan personel, özel bankalara kıyasla mağdur olmakta, kamu personelinin ekgöstergelerinde de çarpıklıklara rastlanmaktadır. Örneğin, bir kurumda başmüfettiş 3 600 ekgösterge almakta, idarî daire başkanı 3 000, teknik daire başkanı 3 600, buna karşılık genel müdür yardımcısı da 3 600 ekgösterge almaktadır. Bu arada, bu süre içerisinde Yüce Meclisimizin çıkarmış olduğu temsil ödeneği tazminatı sayesinde, genel müdürlerimizin ücretleri, şoförlerinin ücretleri seviyesine yükseltilebilmiştir.

Sayın milletvekilleri, ekonomide verimliliğin artması, kamu yönetiminin iyileştirilmesi, vatandaşın birey olarak daha mutlu olması, daha iyi yaşaması, devletle olan ilişkilerinde sorunlarına çözüm üreten muameleyle karşılaşması demektir. Bunun sağlanabilmesi için, kamu personelinin, gerek halkla ilişkiler konusunda gerekse meslekî konularda çok iyi eğitilmesi gerekmektedir.

Kamu görevlisinin "ben, buraya vatandaşın sorunlarını çözmeye geldim; vatandaşa evet demeye geldim, hayır demeye değil; evetin yolunu aramaya geldim, yolunu göstermeye geldim; olmazı anlatmaya değil, oluru bulmaya geldim" diyeceği bir sistem kurmak zorundayız. Bu konuda yapılacak birçok iyileştirme bulunmakla beraber, dünyanın önemle uyguladığı bir yöntem problemi büyük ölçüde çözebilmektedir; bu da, toplam kalite yönetimidir. Kamu yönetiminde toplam kalite yönetimi, günümüzde kendi kurumlarımız için şart olmuştur. Toplam kalite yönetimi uygulamasına başlanırken, en öncelikle kamu kuruluşunun ve bu kuruluşta çalışan personelin görevlerinin tarifleri yapılacaktır. En azından, bu görevlerin tariflenmesiyle, kurumun ve kurumda çalışanların, halkın mutluluğu için, çözüm için, evet demek için çalışmaları gerektiği ortaya çıkacaktır. Tek başına bu bile, çok önemli bir faydadır. Bu şekilde işleyen devlet mekanizması da, vatandaşın güven ve desteğini arkasına alabilecektir. Böylece, bugün için negatif bir geribesleme şeklinde işleyen vatandaş-devlet ilişkisi pozitif geribesleme haline dönecek; kalkınma hızlanacak, demokrasi güçlenecektir.

Sayın milletvekilleri, kamu kuruluşlarını pozitif yönde çalıştıracak, evet dedirtecek sistemi kurmayı, denetim mekanizmamızı yeniden ele almadan sağlayabilmemiz mümkün değildir. Bugün, mevcut mevzuat çerçevesinde, herhangi bir kamu görevlisinin attığı bir evet imzasının üzerinde, kimi kurumlarda altıya, kimi kurumlarda sekize varan denetim mekanizması mevcuttur. Bu da, yapılan bir tek yanlışın -suiistimali demiyorum- yapılan 500 adet doğruyu, yapılan 1 000 adet doğruyu yok ettiği bir sistemi yaratmaktadır. Bu da, kamu yöneticilerinin çalışma şevkini kırmaktadır. Tabiî ki, hiçbir suiistimale veya yolsuzluğa göz yumulmamalıdır; ama, iyi niyetle iş yapmak, çözüm üretmek maksadıyla yapılan yanlışları da aynı iyi niyet içerisinde ele almak, sistemi rahatlatacaktır.

Yine, kamu adına yapılan denetimde, sadece yapılanın değil, yapılmayanın da hesabının sorulduğu bir sisteme geçtiğimizde, vatandaşın bir birey olarak daha mutlu yaşaması mümkün olacaktır. Bugünkü denetim sistemi, yapılan her işin hesabının sorulduğu bir mekanizmaya sahiptir. Kamuda yapılıp da bugüne kadar hesabı sorulmamış bir tek iş yoktur; ancak, yapılmayan, hayır denilen hiçbir işin de hesabı sorulmamıştır; ama, inanıyorum ki, hayır denilen işlerin bu memlekete maliyeti çok daha yüksektir.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, devletin ekonomideki büyüklüğü süratle tasfiye edilmelidir dedik. Peki, devletin ekonomide düzenleyici, yol gösterici, koordine edici ve denetleyici özelliklerinden başka bir rolü olmayacak mıdır; elbette olacaktır. Devlet, çağdaş, gelişmiş tüm toplumlarda olduğu gibi, altyapı yatırımlarını gerçekleştirecektir. Devlet, ekonomideki bu aslî görevini yerine getirirken, üretimi, verimliliği, ekonominin rekabet gücünü ve ihracatı artırıcı, kamu açıklarını ve enflasyonu azaltıcı önlemlerin alınmasını sağlayacaktır. Türkiye'de, bakıyoruz, devlet, aklımıza gelebilecek her sektörde varlığını sürdürürken, bu aslî görevini maalesef yeterli süratte yerine getirememektedir.

Yatırım programlarına, her yıl yüzlerce proje konulmakta, bunlar için gerekli kaynak bulunamadığından, yetersiz ödeneklerle yıllarca projelerin gerçekleşmesi hayal edilmektedir. Böylece, zaten kıt olan ülke kaynakları, bir de, bu yoldan heba edilmektedir.

Sayın milletvekilleri, en pahalı, en verimsiz yatırım, öngörülen zamanda bitirilemeyen yatırımdır. Altyapı yatırımlarının zamanında bitirilememesinin yarattığı zarar, yalnız kaynak israfıyla sınırlı değildir. Bu yatırımların zamanında bitirilememesi, aynı zamanda ekonomiye yapacağı katkıların da gecikmesine, özel teşebbüsün bunlara bağlı olarak yapacağı yatırımların da akamete uğramasına ve mevcut işletmelerin verimli çalışmasında aksaklıklara neden olmaktadır.

Yatırımların gecikmesinin mazereti kaynakların kıtlığı olamaz. Kaynaklarımızın sınırlı olduğunu zaten biliyoruz. İhtiyaç duyulan yatırım projelerinin tamamını aynı zamanda bu kaynaklarla gerçekleştireceğiz dersek, hiçbirisini zamanında gerçekleştiremeyiz. Oysa, her yatırım projesinin mutlaka bir öncelik derecesi vardır. Devletin ve siyasetin görevi de, bu öncelikleri doğru olarak saptamaktır.

Etkin bir yatırım politikası uygulamasını ve kıt olan ekonomik kaynakların rasyonel kullanımını sağlayacak olan belli kriterler vardır. Bu kriterler, hemen hemen her beş yıllık kalkınma planında yazılıdır, hatta, Başbakanlığın yayımladığı tasarruf genelgelerinde de dile getirilir; ama, ne hikmetse, çok az dikkate alınır; yine, gereksiz birtakım projelere kaynak tahsis edilirken, ekonomiye kısa sürede geri dönecek veya toplam üretim ve hizmet arzını kısa sürede artırabilecek yatırım projelerine yeterli kaynak tahsisi yapılamadığından, bu projeler zamanında tamamlanamaz.

Değerli milletvekilleri, mutlaka sizin de dikkatinizi çekmiştir, konuşmamın başından bu yana en çok kullandığım sözcük, sürat. Evet, sürat çağında yaşıyoruz, dünya çok süratli değişiyor, bilim ve teknoloji çok hızlı gelişiyor. Biz de, bu hızlı değişen, hızlı gelişen dünyayı yakalamak zorundayız. Bakınız, buraya gelmeden önce, 23-24 Mart 2000 tarihinde Lizbon'da yapılan Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanları zirve toplantısı sonuç bildirisini bir kez daha okudum. Avrupa Birliği, dünyadaki en rekabetçi ve dinamik bilgi ekonomisi haline gelmeyi, bu sayede gerçekleştirilecek sürekli büyüme ortamında daha çok ve daha iyi işler yapmayı, daha verimli olmayı ve daha fazla sosyal uyum yaratmayı, gelecek on yılın yeni stratejik hedefi olarak belirlemiştir -kendisi için, kendi ülkeleri için- rekabetçi, dinamik ve bilgi bazlı bir ekonomiye geçişin hazırlık çalışmalarını saptamıştır. Aynı bildirinin "Avrupa Birliğinin Zayıf Yanları" başlığı altında yer alan ifadeleri de dikkatimi çekti. Diyor ki: "Özellikle telekomünikasyon ve internet alanlarında hizmetler sektörü yeterince gelişmemiş durumdadır. Bilişim teknolojisinde nitelikli personel açığı büyümektedir. Bugünkü düzelen ekonomik ortamla birlikte, rekabet gücü ile sosyal uyumu birlikte kucaklayacak bir pozitif stratejinin parçası olacak ekonomik ve sosyal reformlara girişmenin zamanı gelmiştir."

Sayın milletvekilleri, bu lafları söyleyenler kimler; bu lafları söyleyenler, Avrupa Birliği üyesi ülkeler. Kimdir bu ülkeler? Bu ülkeler, bu hedefleri önlerine koymuşlardır; ama, şu anki durumları nedir? En kötüsünün kişi başına yıllık geliri 12 000 Amerikan Dolarıdır. Biz, bu Birliğin bünyesine katılabilmek amacıyla, Birliğin bugünkü düzeyine ulaşabilmek için bir dizi reformlar yapmak zorundayız ve bu Birlik, kendi adına, ekonomik ve sosyal reformlara girişmenin zamanının geldiğini söylüyor.

Şimdi, soruyorum sizlere, bu değişim, bu yenileşme, bu gelişme hızını yakalamak için çok fazla zamanımız var mı? Etkin çalışan bir kamu yönetimi, düşük enflasyon ve düşük faiz oranları, verimli bir üretim, uluslararası rekabet gücüne sahip bir ekonomi, en önemlisi, refah düzeyi yüksek, iyi yetişmiş, iyi eğitilmiş, mutlu insanların yaşadığı bir toplum istiyor muyuz? Kaynaklarımız kıt, imkânlarımız sınırlı olabilir; ama, biz, bu hedefe ulaşmak istiyorsak, önce, siyasette verimliliği, siyasette etkinliği sağlamalı, kısır tartışmaları bir kenara bırakarak, halkın bize olan güvenini yeniden kazanmalıyız; kararları süratle almalı, uygulamaya süratle geçmeli, sonuçları süratle elde etmeliyiz; ne kadar sınırlı olursa olsun, var olan imkânlarımızı en rasyonel biçimde kullanarak, ne yapabiliyorsak onu yapmalıyız; ama, hemen yapmalıyız, hemen yapmalıyız.

Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Efendim, çok teşekkür ederim, 6,5 dakika evvel bitirdiniz.

Sayın milletvekilleri, süremiz bitti; ancak, 1 saat ara vermeyeceğim; çünkü, 120'ye yakın önerge var, 5'er dakikadan 10 saat yapar. Normalinde, konuşmacıların konuşmalarının bitimi gece saat 2, öbür güne sarkıyor. Onun için, 20.00'ye kadar ara vereceğim. 15 dakikanızı, müsaade ederseniz, kendime saklıyorum.

20.00'de toplanmak üzere, birleşime ara veriyorum.

Kapanma Saati : 19.16

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati : 20.00

BAŞKAN : Başkanvekili Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER : Vedat ÇINAROĞLU (Samsun), Sebahattin KARAKELLE (Erzincan)

 

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 119 uncu Birleşimin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı üzerindeki görüşmelere devam ediyoruz.

 

IV. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1. —Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının Sunulduğuna Dair Başbakanlık Tezkeresi ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (3/600) (S. Sayısı : 516) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Hükümet?.. Yerinde.

Gruplar adına yapılan konuşmalara devam ediyoruz.

Demokratik Sol Parti Grubu adına, Bartın Milletvekili Cafer Tufan Yazıcıoğlu; buyurun.

DSP GRUBU ADINA CAFER TUFAN YAZICIOĞLU (Bartın) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının görüşmelerini yapıyoruz; Yüce Meclisin değerli üyelerini ve Sayın Başkanı saygılarımla selamlıyorum.

Üzerinde duracağım konular; planın yedinci bölümünü oluşturan bölgesel gelişme hedef ve politikaları ile sekinci bölümünü oluşturan sosyal ve ekonomik sektörlerle ilgili gelişme hedef ve politikaları çerçevesinde olacaktır.

Küreselleşme olarak adlandırılan olgu, sosyal, ekonomik ve kültürel sonuçları bakımından karmaşık bir gelişme içerisindedir. Bu olguyla birlikte, ulusal kültürün, diğer kültürlerle teması artmakta, ulusal ölçekte üretilen mal ve hizmetler, uluslararası dolaşım özelliğine sahip ürünlerle, rekabet ortamında tüketiciye sunulmakta, teknoloji tabanlı üretim ve verimlilik artmakta, toplumların yaşam standartları bu gelişmelerden etkilenmektedir.

Dünyanın bize uzak bir bölgesinde meydana gelen bir malî krizin etkileri ülkemize kadar uzayabilmektedir. Güneydoğu Asya'da 1997'de, Rusya'da 1998'de ortaya çıkan ve küresel nitelik kazanan krizlerden sonra, 1999 yılında ülkemizde meydana gelen deprem felaketleri, ekonomik ve toplumsal bakımdan derin etkiler yaratmıştır. Küresel krizler ve depremler ekonomiyi olumsuz etkilemiş ve işsizliğin artmasına neden olmuştur. Allah, vatandaşlarımızı ve cümle insanlığı felaketlerden esirgesin.

Sayın milletvekilleri, uzun vadeli gelişme ve Sekizinci Plan stratejisinde, bölgelerarası gelişmişlik farklılığının azaltılmasına yönelik faaliyet ve yatırımların destekleneceği, kırsal alanlarda merkezî nitelik taşıyan yerleşim birimlerinin altyapılarının geliştirileceği, orman köylülerinin yerinde kalkındırılması amacıyla aynî kredi uygulaması yaygınlaştırılarak üretkenliklerinin, refah seviyelerinin yükseltileceği, il planlama ve koordinasyon birimlerinin güçlendirileceği, bölge planları hazırlanıp uygulamasına önem verileceği gibi hususlar dikkati çekmektedir. Planda "planların programları ve bölgesel planların hazırlık, uygulama, koordinasyon ve izleme aşamalarının etkinliğini artırmak üzere Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığınca ihtiyaç duyulan merkezlerde birimlerin oluşturulması için düzenlemeler yapılacaktır" şeklinde bir kurumsal ve hukukî düzenleme öngörülmektedir.

Bölgesel planlama ve il planlama konusundaki bu yaklaşımları çok yararlı ve gerekli hususların vurgulanması olarak değerlendiriyoruz. Çünkü, bölge ve il düzeyinde planlamaya eskisinden daha çok ihtiyaç bulunmaktadır. Özellikle mahallî idareler için reform mahiyetini taşıyan yasanın Yüce Meclisimizce kabul edilip yürürlüğe girmesiyle birlikte il ve bölge düzeyinde planlama konusu daha da önem taşıyacaktır. Bir örnek vermek isterim: Teşkilatın Bölgesel Gelişme ve Yapısal Uyum Genel Müdürlüğünce düzenlenen ve çalışma toplantılarının hepsine katıldığım Devlet Planlama Teşkilatının bir projesi olarak hazırlanan Zonguldak, Bartın, Karabük bölgesel gelişme projesi uygulanmaktadır; ancak, uygulamanın, planın uygulandığı yörede yerinde oluşturulmuş bir birim eliyle yürütülmesi şüphesiz ki daha doğru olurdu.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Plan taslağı, Türkiye'nin, bölge ülkeleri ve diğer ülkelerle ekonomik ilişkilerine önem vermektedir. Teknolojik gelişmeler büyüdükçe, küçülen dünyamızda uluslararası ilişkiler ve örgütlenmeler hızlanmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği de bunlardan birisidir. Ancak, bu teşkilatın kurulmasıyla, özellikle Karadeniz Bölgesindeki illere olumlu yansımaları olacağı şeklindeki yaygın kanaat, önemini korumaktadır. Çünkü, bazı projeler, kamu ve özel kesime ait bazı projeler, KEİ'yi referans almaktadır. Mevcut limanlar atıl kapasiteyle çalışırken yeni limanların programlanması, Karadeniz Ekonomik İşbirliği çerçevesinde meydana gelecek olumlu gelişmelerle ilgilendirilmektedir.

Üye ülkeler arasında ticaret, ulaştırma, haberleşme, ekonomik ve ticarî bilgi değişimi gibi alanlarda işbirliğinin geliştirilmesine çalışılacağının planda vurgulanması, bu tespitimizi doğrulamaktadır.

Karadenizin korunması yönünde bir gelişme sağlanamamıştır. Kirliliğin önlenmesi uzadığı takdirde, Karadeniz, ölü bir deniz haline gelecektir. Kurucu üyesi bulunduğumuz bu teşkilatın, Karadenizin kurtarılması için aktif bir rol oynaması gerekir.

Devlet Planlama Teşkilatı, ilçelerin, illerin ve bölgelerin sosyoekonomik gelişmişlik sıralamasının çalışmasını yapmaktadır. Bu araştırma en son 1996 yılında yapılmıştır. Yeni illerimizi de kapsayacak şekilde araştırmanın yenilenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, illerin, ilçelerin ve bölgelerin gelişmişlik durumu yeni verilerle ortaya konulmalıdır.

Mevcut araştırmada olduğu gibi, yapılacak araştırmada da görülecektir ki, ülkemizin her yöresinde gelişmemiş il ve özellikle ilçeler bulunmaktadır. Örnek olarak, İlim Bartın'ın turizm yönünden önemli bir merkezi olan şirin İlçesi Amasra, 858 ilçe içerisinde 397 nci, Kurucaşile 473 üncü ve Ulus İlçesi 703 üncü sıradadır.

Kamu yatırımları programlanırken ve bunlara ödenek ayrılırken, bu sonuçlara dikkatimizi sürdürmeli, buna göre planlama yapmalıyız.

Sayın milletvekilleri, madencilik konusunda, özellikle taşkömürünün, demir çelik sektöründe kullanılması gerektiğine dikkati çekmek istiyorum. Kurulu kapasiteyi, nitelik ve nicelik anlamında sonuna dek kullanmalıyız.

Yurtiçi maden aramalara ve yatırımlara ayrılan kaynaklar artırılmalı, ulusal kuruluşların girişimleri desteklenmelidir. Özellikle Türkiye Taşkömürü Kurumunun, birikimiyle yurt dışında da çalışma yapma imkânının sağlanması, takdirlerinize arz olunur.

Sayın milletvekilleri, nüfus artış hızımız halen yüksektir ve bu da, eğitim sektörü başta olmak üzere, bizlere, yeni ve çağdaş altyapılara yatırım yapma ihtiyacımızı duyurmaktadır.

1997 yılında zorunlu temel eğitimin sekiz yıla çıkarılması, toplumsal yaşamımızda tarihsel bir olaydır. Zorunlu temel eğitimin sekiz yıla çıkarılmasıyla birlikte yasal düzenlemelerle sağlanan ek finansman kaynaklarıyla çağ nüfusunun tamamına yakın bir kısmı eğitim sistemine dahil edilmiştir; ancak, başta büyük kentlerde olmak üzere, ikili eğitim uygulaması ve kalabalık sınıflar, kırsal alanda ise birleştirilmiş sınıf uygulaması, eğitimin kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir.

Eğitimin her kademesinde fizikî altyapı ve insangücü altyapısı bakımından daha iyi düzeylere ulaşma gereğimiz vardır. Eğitim sektöründe gerçekleştirdiğimiz iyileşmelere rağmen, zorunlu temel eğitim süresi, meslekî eğitim, ortaöğretim ve yükseköğretimde okullaşma oranlarıyla işgücünün eğitim düzeyi ve niteliği yönünden, üyesi olacağımız Avrupa Birliği ülkelerinin gerisindeyiz. Eğitim sistemimizin temel amaçları içinde yaratıcı zekâya sahip insan yetiştirmeye önem verilmelidir.

Dünya Bankasıyla yapılan Temel Eğitim Programı İkraz Anlaşması çerçevesinde kurulmaya başlanan bilgi teknoloji sınıfı sayısı artırılmalıdır.

Ekonomik kalkınmamızın en önemli itici güçlerinden biri olan meslekî ve teknik eğitime önem, öncelik ve ağırlık verilmektedir. Meslekî ve teknik eğitim alanında, meslekî ve teknik eğitimde meslek standartlarına dayalı olarak hazırlanan modüler meslek öğretimi programıyla, gençlerimizin, alanlarında bir işe girmeleri, kendisine ve başkasına istihdam olanağı sağlayacak kendi işlerini kurmaları, daha çok sayıda yükseköğrenime gitmeleri konusunda özendirici ve teşvik edici yasal düzenlemelerin yapılması; böylece, eğitim-istihdam dengesinin kurulmasının desteklenmesi; öğretim programlarıyla önlisans ve lisans düzeyindeki programlar arasındaki bütünlüğün ve devamlılığın sağlanması, finansman kaynaklarının artırılması; devlet, işçi ve işveren işbirliğinin daha geliştirilmesi ve kurumsallaştırılması, meslekî ve teknik eğitimin ortaöğretim içindeki payının yüzde 65'e yükseltilmesi, meslekî ve teknik ortaöğretimden mezun olanların lisans programları sınavlarına doğrudan giriş hakları saklı kalmak kaydıyla, alanlarında, meslek yüksekokullarına sınavsız geçişi ve bu okullardan mezun olanların da, alanlarındaki lisans programlarına dikey geçiş yapmalarının sağlanması için yasal düzenlemeler yapılmaktadır.

Sayın milletvekilleri, ulusumuzun dayanışma gücüyle ulusal birliğimiz ve bütünlüğümüzle güçlükleri aşma kararlılığındayız. Büyük Atatürk'ün aydınlattığı ışıklı yolda duraksamadığımız sürece, amaçları daha çabuk gerçekleştireceğiz ve hedeflere daha kısa sürede ulaşacağız.

Eğitim alanında elde ettiğimiz büyük başarılar yanında, 14 milyon 200 bin öğrenciye olanaklarımız ölçüsünde en iyi eğitimi vermeye çalışırken, nasıl daha çok yapacağımız işlerimiz varsa, sağlık alanında da elde ettiğimiz başarılar yanında yapmamız gereken işler de bulunmaktadır.

Gerçekte, sorunların tüketilmesi göreceli olarak olanaklı da değildir. İyinin daha iyisi her zaman olacaktır. Sağlık hizmetlerinin de her yönüyle daha iyisi her zaman olacaktır. Sağlıklı bir topluma ulaşılması, bireylerin fiziksel, zihinsel, sosyal ve ruhsal yönden tam iyilik halinde olmasıyla gerçekleştirilir. Sekizinci Plan döneminde sağlık sektöründe Avrupa Birliği normlarına uyum düzenlemeleri tamamlanacaktır. Bu arada, birinci basamak sağlık hizmet birimleriyle entegre aile hekimliği uygulaması için gerekli düzenlemeler gerçekleştirilecektir. Özel sektörün sağlık yatırımları ve gönüllü sağlık kuruluşlarının hizmetleri de özendirilecektir. Sağlık hizmetleri basamakları arasında etkin biçimde işleyen hasta sevk sistemi geliştirilecektir.

Uluslararası rekabet gücünün temel öğesi olan insan gücünün niteliğinin hızla geliştirilmesi önem taşımaktadır. Gelişmiş ülkelerle karşılaştırdığımızda, çalışan nüfusumuzun eğitim düzeyinin yetersiz kaldığı açıkça görülmektedir. İnsan gücünün, bilgi toplumunun gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatılmış olarak yetiştirilmesi, üretken bir biçimde değerlendirilmesi ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesi 8 inci Beş Yıllık Kalkınma Planında vurgulanan ve hepimizce paylaşılacak olan konular arasındadır. Bu bakımdan, nitelikli işgücünün geliştirilmesine ayrılan kaynakların artırılmasına özen gösterilecektir.

Diğer taraftan, gençlere yönelik hizmetlerin daha etkin şekilde yapılabilmesi için gerekli düzenlemeler de yapılacaktır. Bilgi çağını onlar yaşayacaktır. Geleceğin güvencesi ve çağdaşlaşmanın öncüsü gençlere çağdaş iletişim ve bilgi teknolojisi sunulacak, sorunları çözülecek, üretken gençlik yaratılacaktır. Beden eğitimi ve sporun bütün nüfusun bir alışkanlığı ve rahatlıkla ulaşabileceği hizmet altyapısına sahip bir yaşayış tarzı olması, toplumsal alanda özlenen bir durumdur. Beden sporlarının yanı sıra beyin sporlarına da önem verilecek, özellikle, zekâ oyunları ve satranç ağırlıkla öne çıkarılacaktır.

Bütün ulusumuzu sevindiren sporcularımızın, kulüplerimizin, millî takımlarımızın başarılarının sürekliliği, beden eğitimi ve sporun bütün nüfusun bir alışkanlığı durumuna gelmesiyle yakından ilgilidir. Altyapı oluşup, iyileştikçe, başarılarımız da artacaktır. Bu bakımdan, spora ayrılan kaynakların artırılması için sponsorluk uygulamalarının yaygınlaştırılması amacıyla gerekli mevzuat düzenlemeleri gerçekleştirilecektir.

Sayın milletvekilleri, Zorunlu temel eğitim süresinin 8 yıla çıkarılması, kadınların eğitim seviyesinin yükseltilmesi açısından önemli bir gelişme olarak görülmektedir.  Plandan amaç, ilke ve politikalarından biri de, kadınların toplumsal sorunlarının güçlendirilmesi, etkinlik alanlarının genişletilmesi, fırsat ve olanaklardan yararlanmalarının sağlanması için eğitim seviyesinin yükseltilmesi, kalkınma sürecine, iş hayatına ve karar alma mekanizmalarına katılımlarının artırılmasıdır.

Ulusal değerlerin korunmasında ve geliştirilmesinde ulusal bütünlüğün ve dayanışmanın pekiştirilmesinde kadın nüfusun ve aile kurumunun güçlendirilmesi önem taşımaktadır. Mahallî idarelerin çocuklara yönelik merkezleri oluşturarak, çocukların, kültür, sanat, spor, folklor, okuma ve araştırma alışkanlığı kazandırıcı faaliyetlere yönelmelerini sağlayıcı programlar hazırlamaları ve özel sektörün de bu alanda yatırım yapmaları teşvik edilecek, bu merkezlerde, uzman personel istihdamı sağlanacaktır.

Son yıllarda kültürel altyapının  güçlendirilmesi, kültür etkinliklerinin yaygınlaştırılması, dünya ülkeleri ve özellikle, Türk cumhuriyetleri ve topluluklarıyla kültürel ilişkilerimizin geliştirilmesi, yurtdışındaki tarihî ve kültürel  varlıklarımızın tespiti, araştırılması, bakım ve onarım yönündeki faaliyetlere önem verilmiştir.

Yurtiçi ve yurtdışında bulunan kültür hazinelerimizin gereğince değerlendirilmesi yönündeki çalışmalar sürdürülmüş, bu eserlerin tespiti, bakımı, onarımı ve restorasyonu konusunda ilgili kuruluşların katılımıyla 1999 yılında kapsamlı bir çalışma başlatılmıştır.

Kütüphane hizmetlerinin daha verimli ve yurt çapında dengeli bir şekilde yaygınlaştırılması için yapılan çalışmalar sonucunda, yerel yönetimlerin de katkılarıyla açılan kütüphanelerle birlikte mevcut kütüphane sayısı, 1999 yılında 1 368'e, gezici kütüphane sayısı 68'e  ulaşmıştır. Kütüphanelerde kitap sayısı ise 1998 yılında 13 milyonu aşmıştır; ancak, kütüphanelerin çağdaş bir yapıya kavuşturulması yönündeki ihtiyaçlar önemini korumaktadır.

Sekizinci Planın getirdiği önlemler çerçevesinde Türk kültür değerlerinin ve mirasının korunması, zenginleştirilmesi ve gelecek kuşaklara geliştirilerek aktarılması esastır. Ulusal değerlerin pekişmesi ve güçlü bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması için her kademede verilen eğitimin içeriğinin, tarih, sanat ve kültür birikimini ve bilincini geliştirici düzenlemeler yapılacaktır.

Türk dili araştırmalarına, önem ve öncelik verilecektir. Türkçenin, bilim, sanat, ticaret, tele-iletişim ve uluslararası çalışma dili olarak geliştirilmesinin koşulları oluşturulacaktır. Türk dili ve kültürünün bütün unsurlarının tespiti ve tasnifi amacıyla, Türkçe konuşulan ülke ve toplulaklara yönelik araştırmalara önem verilecek, iktisadî ve kültürel işbirliğininin geliştirilmesi hedefi doğrultusunda öncelikle, Türkçenin bütün lehçeleriyle anlaşılabilir ve kullanılabilir olması için çalışmalar yapılacaktır. Başta, Türk cumhuriyetleri ve Avrupa Birliği ülkelerinde olmak üzere, yurt dışında Türk kültür merkezleri açılacak ve Türkiye Türkçesi öğretimi için gerekli olanaklar hazırlanacaktır. Türk kültürünün, çevre kültürler için çekim merkezi durumuna gelmesi sağlanacak, bu çerçevede, Türk cumhuriyetleri ve topluluklarıyla kültürel işbirliği çalışmalarına hız verilecektir.

Kültür Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun Hükmündeki Kararnamede, Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğünün yeniden teşkilatlanması ve kültür merkezleri ile ilgili kurumsal düzenlemeler yapılacaktır. Sahne sanatçıları ve müzik alanında gelişmelerin sağlanması ve Türk sinemasının çağdaş yapıya kavuşturulması için gerekli çaba gösterilecektir.

Sayın milletvekilleri, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, gelir dağılımının iyileştirilerek, yoksulluğun azaltılması ve ekonomik refah artışından toplumun bütün kesimlerinin adil pay alması esastır. Ekonomik büyümeyi esas alan, mutlak yoksulluğu giderecek, göreli yoksulluğu azaltacak ve yoksul kesimleri ortalama refah seviyesine yaklaştıracak iktisadî ve sosyal politikaların uyum içinde uygulanması temel ilkedir.

Transfer sistemi, yoksullar ve yoksullaşma riskiyle karşı karşıya bulunan gruplar lehine, gelirin yeniden dağılımını sağlayacak bir yapıya kavuşturulacaktır.

Kırsal kesimde yaşayan nüfusun verimliliği artırılacak ve tarımsal üretim yelpazesini zenginleştirecek meslekî yönlendirme programlarına ve projelere ağırlık verilerek, ilgili yöre halkının katılımı sağlanacaktır.

Küçük ve orta ölçekli işletmelerin desteklenmesine özen verilecek ve yeni girişimcilerin ortaya çıkması teşvik edilecektir. İşgücü piyasasına girişi kolaylaştıracak ve sektörler arası işgücü mobilitesini artıracak tedbirlere ağırlık verilecektir.

Sosyal yardım ve hizmetlerin yoksul kesimlere daha etkin bir şekilde ulaştırılması sağlanacaktır. Bu çerçevede, merkezî idareyle işbirliği içinde, mahallî idarelerin, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının sosyal yardım ve hizmetleri özendirilecektir. Ayrıca, sosyal sigorta risklerini asgarî düzeyde karşılayan kamu sigorta programlarının bütün nüfusu kapsayacak şekilde genişletilmesi temel amaçtır. Sosyal sigorta sistemi kapsamındaki aktif sigortalı nüfus artırılacak ve kayıtdışı istihdam önlenecektir. Bu çerçevede, istihdam kapsamındaki aktif sigortalı nüfusun sivil istihdama oranı yüzde 65'e ulaşacaktır.

Sosyal sigorta kuruluşlarının idarî ve malî etkinliği artırılacak, norm ve standart işbirliğini sağlamak için temel esaslar belirlenecek, gelirleri artırıcı ve giderleri azaltıcı düzenlemeler yapılacaktır.

Uzun vadeli sigorta programları ile kısa vadeli sigorta programları ve sağlık sigortası programı ile sağlık hizmeti sunumu birbirinden ayrılacaktır. İşsizlik sigortası programı, etkin bir şekilde uygulanacak ve oluşacak fonlar, fon yönetimi ilkeleri çerçevesinde değerlendirilecektir. Sosyal sigorta kuruluşlarının teknolojik ve işgücü nitelikleri iyileştirilecektir.

Sayın milletvekilleri, 2000 yılı itibariyle esnaf ve sanatkâr siciline kayıtlı küçük işletmelerin sayısı 3,5 milyona ulaşmıştır; sicile kayıtlı olmayan işletmelerle birlikte bu rakamın 4 milyonun üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Esnaf ve sanatkârlara, Türkiye Halk Bankası tarafından, esnaf ve sanatkâr kredileri sağlanmakta; ayrıca, KOBİ kapsamına giren esnaf ve sanatkârlar, KOBİ kredilerinden faydalanmakta ve bu kesim, vergi muafiyetinden yararlandırılmaktadır. Esnaf ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri finansman miktarı, kasım 1999 itibariyle 325 trilyon liraya yükselmişti, bu rakam, Halk Bankası tarafından KOBİ'lere kullandırılan kredilerin yüzde 43'üne karşılık gelmektedir. 99/12474 sayılı küçük ve orta boy işletmelerin yatırımlarında devlet yardımları hakkındaki karara göre, Yatırımları Teşvik Fonundan tahsis edilecek kaynakların en az yüzde 20'sinin, esnaf ve sanatkâr odalarına kayıtlı işletmelere tahsis edilmesi hükmü getirilmişti. Sekizinci planda, esnaf ve sanatkârların, ulusal ve uluslararası gelişmeleri izleyebilen, iş potansiyelini geliştirebilen bir yapıya kavuşturulması, sosyal ve ekonomik refah düzeyinin artırılması esastır.

Sayın milletvekilleri, Yedinci Plan döneminde, araştırma ve geliştirme faaliyetlerine gereken destek verilememiştir. Araştırma geliştirme faaliyetlerinde kamu ve özel sektör ile üniversiteler işbirliği halinde çalışmalıdır. Sekizinci Plan döneminde ar-ge faaliyetlerine, gayri safî yurtiçi hâsıladan ayrılan payın 0,5'ten yüzde 1,5'e yükseltileceğinin belirtilmesi memnuniyet verici bir husustur. Bilgi toplumu olma ve ulusumuzun rekabet gücünün yükseltilmesinde ar-ge faaliyetleri, olmazsa olmaz bir koşuldur. Bilimsel ve teknolojik gelişmelerde uluslararası standartları yakalayabilmek hedefi doğrultusunda desteklenecek ar-ge faaliyetleri arasına, yazılım üretimi de alınmıştır.

Günümüzde, ülkelerin ve firmaların rekabet güçlerini artırmada kullandıkları en önemli araçlarından biri de, bilgi ve iletişim teknolojileridir. Bu alanda, internet hizmetlerinin ve elektronik ticaretin geliştirilmesi önem taşımaktadır; ancak, özellikle elektronik ticarette teknik ve yasal altyapının oluşturulması ve bu çerçevede, kullanıcılar ve tüketiciler açısından güvenli bir ortamın sağlanması gerekmektedir. Plan döneminde, bilgi ve iletişim teknolojileri ve yazılım, stratejik bir alan olarak belirlenmiştir.

Kamu kesimindeyse, bilgi altyapısının süratle kurularak, şeffaflık ve açıklık ilkeleri çerçevesinde bilgiler topluma sunulmalıdır. Bilim ve teknoloji yeteneğinin geliştirilmesi çerçevesinde yazılım üretimine ilişkin endüstri parklarının kurulması desteklenecektir.

Ülkemizde nüfusun önemli bir kesimi geçimini tarımdan sağlamaktadır. 1999 yılı itibariyle, tarımın toplam istihdam içindeki payı yüzde 45,1'dir. Sekizinci Plan döneminde, tarım kesiminde çalışanların toplam istihdam içerisindeki oranının azaltılması ve tarım istihdamının, katmadeğeri daha yüksek sektörlere kaydırılması hedeflenmektedir. Bu çerçevede, kırsal nüfus azalacak ve kent merkezlerine olan göç devam edecektir. Bu nedenle, özellikle kent merkezlerine yönelik kamu altyapı yatırımlarına öncelik verilmelidir.

Tarım sektöründe yayın faaliyetlerinin artırılması, üretici örgütlerin güçlendirilmesi, tarımsal işletmelerin rekabet güçlerinin artırılması ve pazarlama alanının geliştirilmesi, Sekizinci Plan döneminde üzerinde önemle durulması gereken hususlar olmalıdır.

Tarıma dayalı sanayilerin ana girdilerini oluşturacak hayvancılık sektörü, Sekizinci Plan döneminde mutlak surette canlandırılmalıdır. Yerli ırkların oranları hızla azaltılarak, kültür ırkına dönüştürülmelidir. Hayvancılık sektörünün güçlendirilmesinde, hayvan ıslahı yanında yayın faaliyetlerinin geliştirilmesi, yem ve yem bitkileri üretiminin artırılması, hayvan hastalık ve zararlarıyla etkili mücadele, birim hayvan başına verimin yükseltilmesinde önem taşıyan hususlardır.

Hangi türde, hangi bölgede, en az hangi miktarda hayvan yetiştirilmesinin millî ekonomiye katkı sağlayacağı tespiti de yapılacaktır.

Sayın milletvekilleri, enerji, ekonomik ve sosyal kalkınma için temel girdilerden biri olmasına rağmen, üretim ve tüketim aşamasında çevreyi olumsuz etkileyen bir özelliğe sahiptir. Çevresel sorunların giderilmesi ise yüklü bir maliyet gerektirmektedir. Bu nedenle, çevreye en az düzeyde zarar verecek politikalar izlenmelidir. Sanayinin en önemli girdisini teşkil eden enerjinin arz ve kalitesinde yaşanan sorunlar, bu plan döneminde hızla giderilmelidir. Enerji kaynağı daha ucuz, işletmeye alınabilme süreleri daha kısa, toplam maliyetleri daha düşük ve kaynakları yenilenebilir nitelikteki projelere öncelik verilmelidir.

Sayın milletvekilleri, üç tarafı denizlerle çevrili olan ülkemizin jeostratejik konumu dikkate alındığında, deniz taşımacılığında dünyanın önemli bir bölgesindeyiz; ancak, sahip olduğumuz potansiyeli çok yönlü değerlendirerek, gemi inşa sanayiine, gemi işletmeciliğine ve balıkçılığa çok büyük önem vermeliyiz. Bütün bunların yanında amatör denizciliğin geliştirilmesi, ülkemiz insanının denizciliğe adımını attırmak ve denizciliği sevdirmek bakımından çok önemlidir.

Türk deniz ticaret filosunun yaş ortalaması gençleştirilmelidir. Uluslararası Denizcilik Örgütünün getirdiği yeni kurallara uygun gemileri devreye sokmalıyız. Bu nedenle, OECD verilerine göre, dünyada gemi inşa siparişlerinde hızlı bir artış var. Bu artışın 2005 yılına kadar devam etmesi beklenmektedir. Bu siparişlerden ülkemizin hak ettiği payı alması için, uygun bir finans modeliyle tersanelerimiz desteklenmelidir. Depremden sonra askerî amaca ayrılan tersaneler nedeniyle, gemi inşa kapasitesinde yüzde 40 oranında azalma olacaktır. Koster filomuzun yenilenmesi elbette çok önemlidir; ancak, bu yetmez. Fullkonteyner ve tanker filomuzun güçlendirilmesi, açık deniz balıkçılık gemileri açısından deniz ticaret filomuzun güçlendirilmesi, mutlaka sağlanmalıdır.

Kabotaj hattında taşımanın yanı sıra, uluslararası taşımacılıktan ülkemizin daha çok pay almasını sağlayıcı tedbirler almak zorundayız. Ahşap tekne imalatından başlayarak, her türlü yat yapımından, küçük, orta ve büyük tonajlı gemi yapabilecek imkân ve potansiyele sahip bulunmaktayız. Ancak, bu potansiyeli iyi değerlendirmek için, kentlerimizde yeterli, hızlı ve köklü bir planlamayı yaparak, denizcilik altyapılarını yaparsak, sektörün dünyayla rekabet edebilecek bir duruma kavuşturulmasını sağlarız.

Gümrük birliği çerçevesinde, 2001 yılına kadar uyum çalışmalarını ülke olarak taahhüt ettiğimiz 94/25 Avrupa Birliği direktifinin uygulanabilmesi için, ahşap tekne ve yat imal yerlerinin kalite ve standartlarının uygun hale getirilmesi amacıyla, ilime bağlı Kurucaşile Tekkeönü'nde Denizcilik Müsteşarlığı Gemi İnşa ve Tersaneleri Genel Müdürlüğünün başlattığı çalışmaları, diğerleri gibi takdirle karşılıyor, diğer kuruluşların da, Denizcilik Müsteşarlığına yardımlarını ve desteklerini talep ediyorum. Ayrıca, bu yörede bulunan Türkiye'nin bu konuda tek okulu Ahşap Gemi Anadolu Meslek Lisesi için de, burası güzel bir yer olacaktır.

Türkiye'de demiryolları ihmal edilmiştir. Büyük oranda karayoluna kayan trafik, can ve mal kaybına neden olmaktadır. Demiryollarını yeniden gündeme getirmek, yatırımlarda ve işletmede demiryollarını iyileştirmek zorunludur.

Sayın milletvekilleri, erozyon, ulusal değil, evrensel bir felakettir. Yok olan toprak çoğalmaktadır. Ülkemiz coğrafyasının görünümü, bilim-kurgu filmlerinde karşımıza çıkan esrarengiz ve tekin olmayan bir gezegenin yüzeyini andırmaktadır. Bırakın ormanı, bitki örtüsü ve toprak diye bir şey kalmamıştır. Artık, alttaki kayaçlar gün ışığında parlıyor. Erozyon nedeniyle ırmaklarımız çamur akıyor, barajlar verimliliğini yitiriyor. Erozyon nedeniyle yok olan toprak, hava ve suyla birlikte, yaşamın ana unsurlarındandır. Toprak olmazsa yaşam olmaz. Erozyonun yoğun olduğu bölgelerde yağışlı mevsimlerde oluşan çamur selleri, can ve mal kaybına yol açıyor, insan doğayla yabancılaşıyor.

Yanlış tarım, yanlış hayvancılık, orman yangınları, bilinçsiz ve kaçak ağaç kesimi, sanayileşme, kentleşme, çevre kirliliği erozyonu hızlandırıyor. Birkaç santimetrekare toprağın oluşması bile çok zamana bağlı. Türkiye'de her yıl 9 milyon ton gübre erozyon nedeniyle ırmaklara ve denizlere taşınıyor, çok tehlikeli bir çevre kirliliği yaratıyor. Sanayileşmenin yarattığı asit yağmurları ağaçları kurutuyor. Sanayi projelerinde doğa ve çevre dostu teknolojilerin seçilmesine dikkat edilmelidir. Doğal orman ve anıt ağaçlara ilgi göstermeliyiz.

Erozyonu önleyecek çevre ve orman hizmetleri etkinleştirilmelidir. Konsolide bütçe ödeneklerinin belirli bir oranı her yıl ağaçlandırma amacına harcanmalıdır. Enflasyon gibi, erozyonun da hakkından gelmesini bu hükümetten beklemekteyiz ve onlara güvenimiz tamdır.

Sayın milletvekilleri, bir üretim kültürü yaratmalıyız. Tüketici ve bekleyici insan kültürünün yerine, üretici ve katılımcı insan kültürü konulmalıdır. Verimli çalışma tercihimiz olmalı, düşünce ve gönüllerde üretim isteği oluşturulmalıdır. Dünya üzerinde sosyal adaletin sağlanması ve ekonomik küreselleşmenin meşruiyet kazanabilmesi, ulus devletlerin kuvvetli olmasına bağlıdır. Planlama, bilgi birikimi, dünya görüşü, yaratıcı düşünce, eleştirisel düşünce, uzak görüşlülük, gerçekçilik gerektiren heyecan verici bir işlemdir.

Planın hayırlı olmasını diliyor, Yüce Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim, Sayın Yazıcıoğlu.

İkinci söz, Sakarya Milletvekili Sayın Ramis Savaş'ın. (DSP sıralarından alkışlar)

Buyurun.

DSP GRUBU ADINA Ş. RAMİS SAVAŞ (Sakarya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2001-2005 yıllarını kapsayan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının dokuz ve onuncu bölümleriyle ilgili konuşmama başlarken, şahsım ve Demokratik Sol Parti Grubu adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kalkınma planlarının Meclisimiz gündeminde yer almasının dayanağı Anayasanın 166 ncı maddesidir. Anayasamızın "Planlama" başlıklı 166 ncı maddesinde "ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayiin ve tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını planlamak, bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak devletin görevidir.

Planda millî tasarrufu ve üretimi artırıcı, fiyatlarda istikrar ve dış ödemelerde dengeyi sağlayıcı, yatırım ve istihdamı geliştirici tedbirler öngörülür; yatırımlarda toplum yararları ve gerekleri gözetilir; kaynakların verimli şekilde kullanılması hedef alınır. Kalkınma girişimleri, bu plana göre gerçekleştirilir.

Kalkınma planlarının hazırlanmasına, Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmasına, uygulanmasına, değiştirilmesine ve bütünlüğünü bozacak değişikliklerin önlenmesine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir" hükmü yer almaktadır. Kalkınma planlarının görüşülme prosedürü ise, 3067 sayılı Kalkınma Planlarının Yürürlüğe Konması ve Bütünlüğünün Korunması Hakkında Kanunda gösterilmiştir.

Değerli milletvekilleri, 1989 yılında Berlin Duvarının çöküşü sonrasında, plan ve planlama kavramları gündemden düşmüş; bunun yerini piyasa ekonomisi ve küreselleşme kavramları almıştır. Plan ve planlama olgusunu, devletin ekonomiye tek merkezden yön verdiği rejimlerdeki uygulamalarla özdeşleştirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bir ülkede ekonomiye her alanda ve her aşamada müdahale niyetiyle plan yapılabileceği gibi, tam rekabet koşullarının hazırlanması ve bundan doğru yararlanılması amacıyla da plan yapılabilir. Hepimiz, cebimizdeki paramızı harcarken plan yapmıyor muyuz? Özel sektör kuruluşları kendi alım, satım, yatırım ve finansman politikalarını, ayrıntılı olarak hazırladıkları planlara göre yürütmüyorlar mı?

Günümüzde, özel sektör kuruluşları, pekçok parametrenin, kendileri dışında belirlendiği ekonomik yapı içinde, kendi strateji ve taktiklerini hem kısa vadeli hem de uzun vadeli olarak planlamaktadırlar. Ülkemizde, sadece, genel ve katma bütçeli kuruluşların 2000 yılı bütçesi 48 katrilyondur.

Diğer yandan, 200 milyar dolar düzeyindeki gayri safî millî hâsılamızın yüzde 35-40'lık bülümünü kamu harcamaları oluşturmaktadır. Bu düzeydeki harcamanın doğru ve etkin kullanımı için planlama yapmak zorunludur.

Sayın milletvekilleri, uygulamakta olduğumuz istikrar programını dikkatle izleyen kurumların başında gelen Dünya Bankasının Başkanı Wolfenstein, kamu kaynaklarının etkin kullanımının gerekliliğini şu sözlerle ifade etmektedir: "Makroekonomik ve finansal yapının yapısal, sosyal ve insanî yönlerden ayrı düşünüldüğü bir sistemi benimseyemeyiz. Hem ulusal düzeyde hem de küresel oyuncular arasında bu konuların entegrasyonu zorunludur.

Makroekonomik alanda atılan yanlış bir adımın, yapısal, sosyal ve insanî boyutta kötü sonuçları olabilir . Ayrıca, kaynak kısıtlamaları ve parasal politikalar gözetilmeksizin yapılan savurgan ve denetimsiz harcamaların sonuçları da kötü olabilir. Örneğin, devlet, kırsal kalkınma için, sadece, münferit programlara dayalı yardımlarla yetinmemeli, aynı zamanda, entegre çözümler üretmelidir. Entegre eylemler, karmaşık ve kapsamlı devlet planlamasına dönüş anlamına gelmez; ancak, etkili olmak için, münferit programların ötesine geçme gerekliliğine işaret eder.

Hükümetlerin, genel ulusal stratejiden farklı olarak, şehirlerdeki nüfus yığılmalarının özel ve kendine has sorunlarını çözmek için, ayrı bir kentsel  stratejileri olmalıdır. Kentsel planlama ve buna uygun uygulamalar, önümüzdeki dönemde çok önemli olacaktır. Bir ülkede devletin yapısı ve konumu, her şeyden önce kalkınma stratejisinin belirlenmesi ve uygulanması sürecinde önderlik edecek nitelikte ve konumdadır." Dünya Bankası Başkanının sözleri böyle.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçtiğimiz hafta başında, üç gün süreyle, Plan ve Bütçe Komisyonunda görüştüğümüz Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, aynı zamanda, 21 inci Yüzyılın ilk beş yılını kapsamaktadır. Bu nedenle, bu plan, sadece önümüzdeki beş yıla değil, 21 inci Yüzyıla bakış açımızı da ortaya koyacaktır.

Değerli milletvekilleri, kalkınma planları konusunda kırk yıllık bir deneyime sahibiz. 1960 yılında 200 dolar düzeyinde olan ülkemizin kişi başına geliri, kırk yıl sonra, 3 100 - 3 200 dolar düzeyine yükselmiştir. Bu, küçümsenmeyecek bir başarı olmakla birlikte, ulaşılan bu düzeyi ve planlı kalkınma dönemimizi sağlıklı olarak değerlendirebilmek için, biz başlarken bize eşdeğer sayılabilecek diğer ülkeler neredeydi, şimdi biz neredeyiz, onlar nerede karşılaştırmasını yapmak zorundayız.

Planlı uygulamaya geçtiğimiz yıllarda, Portekiz, Yunanistan, Güney Kore ve hatta İspanya'nın kişi başına gelir düzeyiyle aramızda büyük farklılıklar yoktu. Şimdi baktığımızda ise, bu ülkelerin ulaştığı kişi başına gelir düzeyinin, bizim gelir düzeyimizin 4 - 5 kat üzerinde ve hatta daha da üzerinde olduğunu görmekteyiz. Konuşmacı arkadaşlarım, genelde, Güney Kore örneğini verdiler; ben de, aynı ülkeyle ilgili örnekleri vereceğim. 1960'lı yıllarda, Güney Kore'nin kişi başına geliri 150 dolar civarındayken, bugün 10 600 dolardır. Güney Kore, kırk yıllık sürede, kişi başına gelirini 70 kat artırmışken, bizim kişi başına gelirimiz, aynı dönemde, 15 kat artmıştır.

Kırk yıllık süreç içinde bizim göreceli olarak geride kalmamızın nedenlerini samimî olarak itiraf ettiğimizde, hata ve eksikliklerimizden ders çıkarabilir, yeni stratejimizi sağlıklı bir zemine oturtabiliriz. Kırk yıla yaklaşan planlı dönem deneyimimizde, başarılarımızın yanında, asıl olarak iki noktada hata yaptığımız ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, ülkemizin kıt olan iç ve dışkaynaklarını yeterince verimli kullanamamamızdır. Örneğin, 1974 yılında inşaatına başlanan Arifiye-Sincan hattındaki Ayaş Tüneli halen bitirilememiştir. Dünyanın neresinde, 13-14 kilometrelik böyle bir tünele, yirmialtı yirmiyedi yılda, bu kadar para gömülmüştür. Bir başka örnek ise, kamu harcamalarını TBMM adına denetleyen Sayıştay Başkanlığının on onbeş yıldır bitirilemeyen binasıyla ilgilidir. İhalesi yapılıp, inşaatına başlanan, ancak, uzun yıllar bitirilemeyen kamunun bu tür yatırımlarında kazanan kim, kaybeden kimdir? Bütçeye yeterli ödenek konulmayacağı bilindiği halde, müteahhitlerimiz, bu tür ihalelere neden girerler ve neden işe bu şekilde devam ederler? Bu, sadece, her işi programa aldırdığı iddia edilen politikacıların bir hatası olarak görülebilir mi? Bu sorunun yanıtını, yatırımcı kuruluşlarımız ile planlamacılarımızın objektif olarak vermeleri gerekmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dünyanın hiçbir yerinde, üç yılda bir tütün stokunu yakan, ülkesinin ihtiyacına üç yıl süreyle yetecek kadar şeker stoku olan ve her üç yılda bir, bir yıllık üretimine eşdeğer fındığı dışpazara gönderemediği için yağ yapmaya sevk eden başka bir ülke yoktur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; planlı dönemdeki ikinci önemli hatamız ise, ülkemizde taşınabilir düzeyin üzerinde olan nüfus artış hızının makul düzeye indirilememesidir. Konuyu, yine, Güney Kore örneğiyle açıklamaya çalışacağım. 1970 yılında 33 000 000 olan nüfusumuz, bugün 65 000 000'dur. Aynı dönemde, Güney Korenin nüfusu ise 32 000 000'dan 46 000 000'a çıkmıştır. Otuz yıl içinde, bizim nüfusumuz yüzde 100, Güney Korenin nüfusu ise yüzde 44 artmıştır.

Sayın milletvekilleri, günümüzde güçlü devlet olmak, fazla nüfusa sahip olmak demek değildir. Türkiye, şu andaki nüfus büyüklüğüyle dünyanın ilk 20 devleti içinde yer almaktadır. Bunun anlamı şudur: Her yıl 1,2-1,3 milyon çocuğumuz ilköğretime başlamaktadır. Bunlara 18 yaşına kadar eğitim verme yükümlülüğümüz yanında, mevcut işsizliğimizi aynı düzeyde tutabilmek için, 1,2 milyon gence istihdam yaratmak zorundayız. Bu rakam, Güney Kore'de 400 000, İngiltere, Almanya ve Fransa'da ise 300 000 dolayındadır; yani, Avrupa'nın üç büyük devletinin yaratacağı toplam istihdam 1 000 000, bizimkinden daha azdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; plan ve planlama kavramı ile planlı dönemimizi bu şekilde değerlendirdikten sonra, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının dokuz ve onuncu bölümlerinin konusunu oluşturan kamu hizmetleri ile ekonomide etkinliğin artırılmasıyla ilgili görüşlerimi açıklayacağım.

Bu bölümlerin içinde yer alan adalet, güvenlik, mahallî idareler, yatırım planlaması ve kayıtdışı ekonomi gibi altbaşlıkları birbirinden ayrı konular olarak göremeyiz. Bunlarla ilgili sorun, tespit ve düzenlemelerin tamamı kamu ekonomisi ve kamu yönetiminin iyileştirilmesi ve yeniden yapılandırılması hedefinin bir parçasıdır.

Kamu yönetiminin iyileştirilmesi ve yeniden yapılandırılması ihtiyacı hemen bütün kalkınma planlarında yer almaktadır. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında da, kamu kuruluşlarının amaç ve görevlerinde, teşkilat yapılarında, personel sistemi ve kaynakların kullanımında aksaklık olduğu, bilim ve teknolojik gelişmelere ayak uydurulamadığı, kamu yönetiminin merkezî ve yerel düzeydeki örgütlenme ve işleyişinin düzenlenmesi gerektiği, kamu kesimindeki ücret dengesizliğinin kamu görevlilerinin verimini düşürdüğü, kamu hizmetlerinin halkın ihtiyaç ve beklentilerini karşılayamadığı ve benzeri konulara yer verilmiştir. Bürokrat arkadaşlarımızın edebî bir dille kaleme aldıkları bu tespitlerin hepsi doğru olmakla birlikte, fiilayatta yaşanan ve gözlemlenen bazı konulara değinmek istiyorum.

Maalesef, ülkemizde 65 000 000 kişinin tamamı devlette görev almak istemektedir. Kamuda görev alanlar ise, ücret adaletsizliği nedeniyle, başta Meclisimiz olmak üzere, ücret durumu iyi olan TRT gibi kurumlara geçiş talebinde bulunmaktadır.

Sayın milletvekilleri, devlet kadrolarını, gizli işsizliğin gizlendiği yer olmaktan kurtarmalıyız. Vatandaşımızın kafasına yerleşmiş olan "adamın olursa her iş olur" anlayışını silmek zorundayız. Bu konuda, 57 nci hükümetimizin, devlet memurluğuna girişte uygulamaya başlattığı yeni sistem takdire şayandır. 27.12.1999 tarihinde 2000 malî yılı bütçesiyle ilgili yaptığım konuşmamda, ÖSYM tarafından yapılan sınavda başarılı olduğunu belgeleyen binlerce memur adayının, milletvekili kapılarına yığılmasını önleyecek, sadece başarı kriterinin esas alınacağı tedbirlerin hükümetimiz tarafından alınması gerektiğini ifade etmiştim. Bazı yerlerde, işe yerleştirileceklerin listelerinin yapıldığı yolunda duyumlar olsa bile, bu sınavla ilgili kamuoyunda oluşan "hak edenlerin işe yerleştirileceği" inancı yıkılamamıştır.

Devlet kadrolarına girişte, başarı puanı dışında başka bir kriterin esas alınmasını istemeyen Grubuma bağlı milletvekili arkadaşlarımın şikâyeti üzerine, Sayın Başbakanımızın talimatıyla, mevcut mevzuat gereği, Adalet Komisyonu Başkanlığı tarafından, yapılacak olan mülakat sınavları iptal edilmiştir. Demokratik Sol Partili milletvekillerinin, kendilerine bağlı bir bakanlıkta "torpil olmadan memur alımı yapılsın" yönündeki bu tavrı ile Sayın Başbakanımızın bu tavra gösterdiği duyarlılığın, herkesçe örnek alınması gereken bir davranış biçimi olduğunu düşünmekteyim. (DSP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamu kesiminde ücret adaletsizliği öyle noktaya gelmiştir ki, Plan ve Bütçe Komisyonuna getirilen hemen her kanunda, her kuruluş, kendi bünyesindeki kamu görevlilerinin ücretlerini, diğerlerine göre farklılaştırma çabasına girmektedir. Bu çaba, çeşitli unvanlar arasında meslek egoizmine yol açan olumsuz davranışları da gündeme getirmektedir. Böyle olunca, kamu idaresinin yeniden yapılandırılmasıyla ilgili tartışmalara, değişik unvana sahip grupların bakış açısı, idarenin etkin kılınmasından çok "teşkilatta benim yerim nerede olacak" sorusuna cevap aramaya dönüşmektedir.

1965 yılından bu yana uygulanmakta olan 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda, otuzbeş yıllık süre içinde, yüzlerce değişiklik yapılmıştır. Yirmibeş yıldır devam eden enflasyon sürecinin, kamu personel rejiminde meydana getirdiği tahribatı göz önünde bulundurarak, kamu personelinin malî ve emeklilik haklarının, kamu görevlisinin unvanı, öğrenim durumu, kıdemi, çalışma yeri ve başarı durumu kriterleri açısından topluca ele alınması gerekmektedir. Bunu yapmanın zor olacağı yolundaki savunmaların gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Kamuda çalışanlardan, kimin, ne kadar alması gerektiğini biz tespit edemiyorsak, bu işi yapmak için dışarıdan mı adam getirelim?! Şahsen, bu alandaki birikimimi, kalıcı bir düzenleme yapmak üzere, uzman arkadaşlarımla paylaşmaya hazır olduğumu söylemek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, devlet yönetiminde güven ve verimliliğin sağlanması için, kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması gerektiği ve bu çerçevede kamu yönetiminde ve kamu hizmetlerinde adaletli, şeffaf, verimli ve katılımcı bir yönetim anlayışının benimseneceği ve aynı işi yapan personel arasındaki ücret farklılıklarının giderileceği, bu amaçla yapılacak düzenlemelerde iş, görev ve sorumluluk esasına göre "eşit işe eşit ücret" ilkesinin uygulanacağı, 57 nci hükümetimizin programında yer almaktadır.

Kamu hizmetlerinde etkinliğin artırılması ve kamu kesiminde ücret adaletinin sağlanması amacıyla yürütülen çalışmaların tamamlanmasına kadar, kamu personeli arasındaki ücret dengesizliklerinin giderilmesi amacıyla, hükümetimize, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi veren kanun tasarısı, 23 Haziran 2000 Cuma günü Plan ve Bütçe Komisyounda kabul edilerek Genel Kurula sunulmuştur.

Meclisimizin yoğun bir çalışma temposuyla çalışarak, yaklaşık bir yıllık süre içerisinde 190'nın üzerinde kanun çıkarmış olduğu ve bu yasama döneminde, kamu personeli arasındaki ücret dengesizliklerinin kanun çıkarılarak gidermenin güçlüğü dikkate alındığında, hükümetimize, kanun hükmünde çıkarma yetkisi verilmesinin yerinde olacağını düşünmekteyim.

Sayın milletvekilleri, ülkemizde zaten kıt olan kaynakların daha etkin kullanılabilmesi için kamu hizmetlerinde gecikme ve tekrarları önleyen, hizmetlerin önceliğini, önem ve kapsamını iyi saptayıp, sıralayan, kamu hizmetinde hizmet-maliyet, maliyet-fayda ilişkilerini ortaya koyan bir yönetim sistemine ihtiyaç duyduğumuz yadsınamaz bir gerçektir. Devletin yeniden yapılandırılması reformu, kamu ekonomisinin ve kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması reformlarını kapsamalıdır. Kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması reformunun temel amacı, devletin idarî organizasyonunun ve yönetim yapısının yeniden düzenlenmesidir. Bu büyük değişim ve reform projesinin, bir stratejik planlama dahilinde yürütülmesi gerekmektedir. Her toplumda mevcut kurulu düzen, genellikle, değişim ve reforma karşı şüpheyle bakmaktadır. Kamu bürokrasisinde muhafazakârlık genellikle yaygındır. Bunun temel nedeni siyasal iktidarın ve bürokrasinin sahip olduğu siyasal güç ve yetkileri bırakmak istememeleridir. Bugün karşılaşılan temel konu, kamu yönetiminin ne yaptığı değil, nasıl çalıştığıdır. Geleneksel yapıyla, siyasî ve bürokratik alışkanlıklara devam edilmesi sorunların çözümünü güçleştirmektedir. Bürokraside değerli ve yenilik firiklerini üretebilecek insanların sayısının çok olmasına rağmen, bu insanlar fikirlerini ortaya koymaktan çekindiklerinden, iş yapmaktan ziyade, hata yapmamaya özen göstermektedirler. Yönetsel sorumluluk gerektiren her türlü işlemin yetki devri uygulaması çalışmadığı için, kâğıt üzerine dökülerek Ankara'ya iletildiği, Ankara'dan gelen cevaba göre iş yapılan, cevap gelmezse hiçbir şey yapılmayan bu yapının, 21 inci Yüzyılda Türkiye'yi, artık, çok daha fazla ileri taşıyamayacağı, bu yapıda ısrar edilirse, sorunların bizden sonraki kuşaklara çığ gibi büyüyerek aktarılacağı gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Sayın milletvekilleri, sistemin hastalığı ve teşhis yöntemleri bilinmesine rağmen, birtakım kurumsal direnç noktalarının etkisiyle sistemin düzeltilmesi yönünde kararlı adımlar atılamamakta, bu adımların atılması, dış dünya destekli program ve uygulama paketlerinin insafına bırakılmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dikkatinizi başka bir konuya çekmek istiyorum. Bakanlıkları ve onların teşkilat yapılarını bir tarafa bırakırsak, son günlerde Yüce Meclise sunulan veya sunulmayı bekleyen hemen her tasarıda bir üst kurul oluşturulma çabası görülmektedir; Tarım Satış Kooperatiflerini Düzenleme Üst Kurulu, Telekom Üst Kurulu gibi... Ancak, burada dikkati çeken önemli bir husus, uluslararası kuruluşların da bu örgütlenme yapısını Türkiye'de mevcut bürokrasinin ağır ve hantal yapısından kurtuluşun bir çaresi olarak görmeleri ve bu gidişatı özellikle yönlendirmeleridir.

Günümüz Türkiyesinde, kamu kurum ve kuruluşlarının yürütecekleri hizmetler mevzuatla belirlenmesine rağmen, görev tanımlarının açık bir şekilde yapılmamış olması, birçok kurumu aynı türden görevleri yürütmekle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu durum ise kaynakların etkin dağılımını engellemektedir. Mevcut sistemimizde, bir idarî birim kurulduktan sonra, bütçe ödeneği tahsis edilmeye başlandıktan sonra, gerektiği durumda, o birimi ve ödeneklerini sistemden çıkarmak olanaksız hale gelmektedir.

Ülkede, mevcut kurum ve kuruluşların hizmet amaçlarının tek tek belirlenerek yeniden dağıtımını sağlamak, gereksiz bazı kurumların bazı birimlerini kaldırmak şeklinde hedefimiz olması gerekirken, üst kurul veya bir genel müdürlük veya daire başkanlığı tarafından yürütülebilecek hizmetler için bakanlık oluşturma gibi işlerle uğraşmayalım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamu hizmetlerinin performans yönetimi ve denetimine olanak verecek şekilde verimlilik, etkinlik, tutumluluk ilkeleri dikkate alınarak, maddî ve beşerî kaynakların ve bunların kullanımının merkezî ve yerel kamu yönetim birimleri arasındaki hizmet-kaynak paylaşımının etkin bir planlama anlayışıyla yeniden tasarlanması, yönetimle ilgili görevleri yürütecek görevlilerin seçiminin objektif kıstaslara bağlanması, kamu harcamalarının, etkinlik ve performansı açısından değerlendirilmesi ve denetlenmesini yürütecek mekanizmaların oluşturulması, kamuoyunu yönetimin harcamaları konusunda hakkında kolay ve doğru bilgi edinmesini sağlayacak mekanizmaların çalıştırılması gerekmektedir. Bu nedenlerle, hizmetlerin önceliğinin belirlenmesine yönelik sürece, merkezî idarenin yanı sıra, taşra teşkilatlarıyla sivil toplum örgütleri de katılmalıdır. Başbakanlık kurumunu, yürütmenin en üst düzey koordinasyon birimi haline getirmeliyiz. Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde, taşra teşkilatlarının rolünü artırmalıyız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; idarenin bütünlüğü ve yerinden yönetim ilkesi çerçevesinde, merkezî idare ile mahallî idareler arasında hizmet ve kaynak dengesini yeterince gözeten bir yapının kurulması, merkezî ve yerel idareler arasında koordinasyon eksikliğinin giderilmesi, 21 inci Yüzyılda Türkiye'nin atması gereken ertelenmez bir adımdır. Ülkenin temel makro politika hedeflerinin belirlendiği, güncel sorunların, yerinde, yerel katılımcılar ile yerel idarelerin işbirliğiyle çözümlendiği bir idarî yapı için, mahallî idareler reformunu bir an önce gerçekleştirmek zorundayız. Ancak, bu reformu yaparken, genel bütçeden verilecek gelir paylarını artıralım anlayışından çok, belediyeler ve hatta il özel idarelerinde öncelikle norm kadro uygulamasını gerçekleştirmeliyiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yargıya ayrılan kamu kaynaklarının azlığı, yargılama sürecinin yavaş işlemesi, hazırlık dönemindeki sınırlı olanaklar nedeniyle yargılama öncesi hazırlığın iyi yapılamaması ve diğer teknik altyapı eksikliklerinin giderilememiş olması, yargının, bugün hepimizce bilinen temel sorunlarıdır.

Ceza infaz sistemimizdeki sorunlar ise, hemen her gün başka bir boyutuyla kamuoyunu günlük olarak meşgul etmektedir. Adlî ve idarî yargı alanında kısa sürede sonuç verecek düzenlemeler, çağdaş hukuk devleti normlarının hayata geçirilmesi açısından önemlidir. Ülkemiz, bu tür düzenlemeleri, başka ülke veya uluslararası kurumların raporları üzerine değil, kendi iç dinamikleriyle yapmak, tam bağımsız yargı sistemini ve çağdaş ceza infaz sistemini yeniden düzenlemek zorundayız.

Sayın milletvekilleri, adalet hizmetleriyle çok yakından bağlantılı bulunan güvenlik hizmetlerinde elde edilen başarılar, vatandaşımızın polise olan güvenini artırmaktadır.

Terör faaliyetlerinin gücünün kırılması, barış ve huzurun tesisi, toplumumuza iyimserlik ve ona bağlı olarak da, ekonomik ve sosyal hayata canlılık getirecektir.

Güvenlik hizmetlerinde etkinliğin, profesyonelleşmenin ve yüksek kalite hizmet sunabilmenin yolu, polis sayısını artırmaktan çok, polisin eğitim kalitesinin yükseltilmesiyle bağlantılıdır. Polisin modern dünyadaki yeni fonksiyonu değişmektedir; polis, artık, hukukçudur; polis, artık, sosyologtur. Polisin eğitim düzeyini artırırken, benzeri mahiyette güvenlik hizmeti veren gümrük muhafaza memuru, orman muhafaza memuru ve infaz koruma memurlarının durumunu da göz önünde bulundurmalıyız. Kaynak israfını önlemek açısından, her birimin kendi eğitim birimini kurması yerine, güvenlik hizmeti veren memurların tek çatı altında eğitilmelerinde yarar bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de, devlet, hem büyüklüğüyle hem de elindeki kaynaklarla dev bir organizasyondur; ancak, bu dev, ne yazık ki, her gün biraz daha karmaşıklaştırılan ve sayıları artırılan bürokrasinin ince ipleriyle her bir taraftan bağlanarak, hareketsiz hale gelmektedir. "İyi devlet yoktur, iyi işletilen devlet vardır" anlayışıyla sorunların çözümüne yaklaşırsak, kısa sürede mesafe alabiliriz.

Ülkemizin kalkınma çabasında kamu ve özel sektörün yanında, üçüncü bir sektör olan sivil toplum örgütlerinin devreye sokulması, ulusal ve uluslararası kaynakların harekete geçirilmesinde, katılımcılığın artırılması bakımından önem taşımaktadır. Sivil toplum örgütlerinin işlemlerini, sadece daha fazla demokrasi kavramına sıkışarak değerlendiremeyiz. Sivil toplum örgütlerini, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma sürecinin aktif sürükleyicileri ve bu sürecin etkin denetleyicileri olarak görmeliyiz. Sivil toplum örgütlerinin önemini, 1999 yılında yaşadığımız doğal afetlerde çok daha iyi anladık.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; doğal olayların afet haline gelmemesi için, bugüne kadar yaptığımız yanlışlıklardan ders çıkarmamız gerekiyor. Yirmi, otuz yılda bir deprem felaketi yaşayan Adapazarı şehir merkezinde çokkatlı yapılaşmaya izin verilmesi, İstanbul Kâğıthane örneğinde olduğu gibi, dere yataklarına fabrika kurulması şeklindeki yanlışlarımıza son vermemiz gerekiyor.

İmar mevzuatıyla ilgili olarak, sağlıklı bir yapı denetim sisteminin getirilmesinin gerekliliği yanında, esas önemli olan, getirilen sistemin doğru şekilde uygulanmasıdır. Müteahhidinden belediye fen memuruna, belediye başkanından taşrada veya merkezde çalışan tüm teknik elemanlara kadar herkesin, kendi yetki ve sorumlulukları altındaki işleri doğru şekilde yapması, bir başka ifadeyle, herkesin, kendi işini iyi yapması gerekir.

Ülkemizde, kat karşılığı inşaat uygulaması ve konut yapı kooperatifçiliğiyle ilgili düzenlemelerin, işin vergisel boyutu da dikkate alınarak, yeniden gözden geçirilmesine ihtiyaç vardır. Örneğin, 100 dairenin yapılabileceği bir arsayı kat karşılığı veren bir vatandaşımız, buradan 50 daire alırken, oraya, elektrik, su, telefon ve kanalizasyon gibi hizmetlerin gelmesini istemektedir. Ancak, alınan 50 dairenin 1 adedine karşılık gelecek tutar dahi, yukarıdaki hizmetleri getiren kamu idarelerine ödenmemektedir. Konut yapı kooperatifçiliğinde ise, işin inşaatını yüretecek müteahhit firmanın ortak veya yakınlarının kurduğu kooperatiflere üye kaydı için, çarşaf çarşaf ilan verildiği herkesçe bilinmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; vergi, istihdam ve yasadışı faaliyetler gibi çok sayıdaki alanla ilgili olan kayıtdışı ekonominin varlığı ve boyutu, önümüzdeki dönemde de, ülke gündemini sürekli işgal edecektir. Ekonomik ve sosyal açıdan olumsuz etkileri olan kayıtdışı ekonominin kayıt altına alınabilmesi için, kayıtdışı faaliyetlere yol açan nedenlerin ortadan kaldırılması ve bu faaliyetlerin kolaylıkla yerleşebileceği zeminlerin oluşmasına müsamaha edilmemesi gerekmektedir. Uluslararası anlaşmalarda ve uluslararası kamuoyunda son dönemde gözlemlenen aktiviteler, Türkiye'nin bu konuda daha aktif bir biçimde hareket etmesini, aksi takdirde, uluslararası camiada birtakım yaptırımlara maruz kalabileceğimizi göstermektedir.

Sayın milletvekilleri, bazı arkadaşlarımız, her kürsüye çıkışlarında, hâlâ, uygulaması ertelenen "gelirin tanımı" ve "malî milat" kavramını eleştirmeye devam ediyorlar. Elde edilen gelir ile oluşan servet ve tasarruflar arasında illiyet kurulması, bütün çağdaş ülkelerin uyguladığı bir yöntemdir. Kayıtdışı ekonomi ve karaparayla mücadelede, vergi kimlik numarasının yaygınlaştırılması yanında, gelirin tanımı ve malî milat müesseselerine ihtiyacımız olduğu unutulmamalıdır.

Karaparayla mücadelenin yetersiz kaldığı toplumlarda oluşan muhtemel zararlı etkinin belki de en önemlisi, toplum hayatı üzerinde olanıdır. Bazı durumlarda, organize suç örgütleri, finansal kuruluşların içine sızmakta, bu alanda yapılan yatırımlar aracılığıyla, ekonomik sektörün kontrolünü ele geçirmektedir.

Gerek karaparayla mücadele yasasında gerekse karaparanın kolayca sığınabileceği ortamları ilgilendiren finans ve bankacılık piyasalarına ait mevzuatta gerekli değişikliklerin yapılması ve gereken önlemlerin alınması gerekmektedir. Özellikle "off-shore bankacılığı" adı altında, boyutu belli olmayan banka kaynaklarının dolaylı yollardan soyularak, geçmişte olduğu gibi, bankaların içinin boşaltılmasına neden olan faaliyetlerin önlenmesi, Türk bankacılık sisteminin gelecekteki güvenilirliği açısından önemli bulunmaktadır.

Sayın milletvekilleri, şunu unutmamalıyız ki, yeniden yapılanma ve reformların kendiliğinden gerçekleşme gibi bir özellikleri yoktur. Bunu yapacak yerin Yüce Meclis olduğu duygu ve düşüncesiyle, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının, ülkemize hayırlı olmasını diler, Sayın Başkan ve siz değerli milletvekili arkadaşlarımı saygıyla selamlarım. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Demokratik Sol Parti Grubu hem devamlı hem de saati ekonomik kullanıyor; teşekkür ediyorum efendim.(DSP sıralarından alkışlar)

Efendim, şimdi, söz sırası, Fazilet Partisi Grubu adına, Adana Milletvekili Sayın Ali Gören’de.

Sayın Gören, buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA ALİ GÖREN (Adana) – Muhterem Başkan, değerli milletvekilleri, televizyonlarının başında bu önemli programı takip eden muhterem vatandaşlarım; incelemekte ve değerlendirmekte olduğumuz, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının özellikle yedinci bölümü, bölgesel kalkınma planları ve stratejileri üzerinde Grubum adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, hepinizi en derin hürmet ve saygılarımla selamlıyor, sağlıklar diliyorum.

Değerli milletvekilleri, üç gün komisyonda, iki gün de Meclisimizin Genel Kurulunda çok yoğun değerlendirmelere ve eleştirilere maruz kalan bu planlama proğramımız, gerçekten, ülkemizin önemli bir konusu olarak gündeme gelmiş bulunmaktadır. Ancak, hem Meclisimizin hem de medyamızın bu hususta gösterdiği ilginin yeterli olmadığı görüşünü teyit ederek sözlerime başlıyorum.

Değerli milletvekilleri, insanoğlu, yaradılışından beri, işlerini düzenleme, imkânları organize ve disiplinli bir şekilde kullanma imkânlarını araştırarak gelmiştir. Özellikle son asrın yarısından sonra, dünya ülkeleri arasında Türkiye'nin de planlı döneme geçtiği, planı uygulamaya ve ülke kalkınmasını buna göre yönlendirmeye başladığı bilinen bir gerçektir.

Bizimle beraber program ve plan uygulamaya başlayan Avrupa ülkelerinden özellikle Fransa, 1960'larda başladığı, merkezî devlet imkânlarıyla yürüttüğü planlamanın, 1970'lerde ve 1980'lerde tümüne yakınını yerel yönetimlere ve taşraya bırakmışken, sadece merkezde enformasyon akışını ve bilgi birikimini tutup, diğer imkânları yerel yönetimlere aktarmışken, maalesef, biz, planlamada, halen, başladığımız 1960'lı yıllardaki merkezî ve merkeziyetçi anlayışı sıkı bir şekilde sürdürmekte ve hantallaşmış bürokrasi içerisinde programların boğulup gitmesine vesile olmaktayız.

Değerli milletvekilleri, planlama, tabiî ki, bir anlayışın ürünüdür. Ancak, bundan önce, ülkemizin uzaydan genel görünüşünü masaya yatırmakta yarar görüyorum. Uzaydan bakıldığında, ülkemizin konjonktürel yapısı ve dünya jeopolitiğindeki yeri, göze çarpacak şekilde önem ve özellik arz etmektedir.

Bu arada, coğrafî yapısının, Avrupa'nın Flandre düzlüklerinden daha karmaşık ve farklılık arz etmesi, bizi, güçlüklerle karşı karşıya getirse de, bunun da bir nimet ve avantaj olduğunu değerlendirerek, Avrupa'da yaşayan, düzlüklerde yaşayan insanların, ülkemize, yılda bir hafta veya on gün harcama yapmak için gelmeye can attıklarını görerek, bunun iftiharıyla ve huzuruyla övünebiliriz.

Ancak, ülkemizin, uzaydan bakıldığında görülen farklı özellikleri de vardır. Özellikle, kuzey, doğu ve güney sınırlarının görünmeyen duvarlarla örülmüş gibi, tamamen, ülkenin ekonomik ve sosyal yönünün batıya yönelmiş, sadece, batı ve özellikle kuzeybatıdan dünyaya açılan bir yapı arz etmesi, komşu ülkelerle ticarî ve ekonomik ilişkilerini tamamen kesmiş bir görüntü arz etmesi, vatandaşımızın, doğu ve güneydoğu bölgelerindeki, hatta, kuzey bölgelerindeki yaşantısını güçleştirmekte, zorlaştırmakta ve akışı, özellikle batıya doğru yöneltmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bilindiği gibi, uzaydan bakıldığında, dünya üzerinde insan eseri şaheser bir yapı vardır. Bu nedir; bilindiği gibi, Çin Seddi uzaydan görülebilmektedir. Ancak, üzülerek ve biraz da mahcubiyet duyarak bir noktayı daha vurgulamak istiyorum: Uzaydan bakıldığında herhalde görülecek diğer bir eser daha vardır; bu da, ülkemizin güney sınırlarında, yüzlerce kilometrenin, vatandaşlarımıza karşı mayınlanarak, komşu ülkeyle, görünmeyen, ancak tehlikeli bir sınır oluşturma çaprazı ve anlaşılmazlığıdır. Bunu, en kısa zamanda düzeltilmesi gereken bir konu olarak Yüce Meclisin önüne koyuyor, bu hususa dikkatlerinizi çekmeyi bir görev biliyorum.

Değerli arkadaşlarım, kalkınma bir anlayış fonksiyonudur dedim. Evet, bu hususta, kıyaslamalı ve literatür bilgisi gibi önünüze koyacağım farklılıklara dikkatinizi çekmek istiyorum. Bizim kalkınma anlayışımızda dikkat çekilen ve esas prensipler olarak ortaya konulan konular, şu şekilde sıralanmaktadır:

- İşsizlik sorunlarının giderilmesi.

- Tarımsal gelişme projeleri hazırlanması.

- Hayvancılığa dayalı sanayiin kurulması.

- Emek yoğun projelerin hayata geçirilmesi.

- Bölgelerin özelliklerine göre, hayvancılık, tarım ve el sanatları gibi faaliyetlerin desteklenmesi gibi, fevkalade tutucu, fevkalade kuru ve fevkalade buyurgan bir üslubu kendisine prensip edinmiştir. Değerli bürokratlarımızın ve Sayın Planlamacı arkadaşlarımızın, bu hususa dikkatlerini çekmeyi bir görev biliyorum.

Ancak, OECD ülkelerinin planlama anlayışlarına esas aldıkları konular ve düsturlar fevkalade farklıdır. OECD ülkelerinin planlama anlayışında, daha insanî, daha şefkatli ve daha müsamahakâr bir yaklaşım söz konusudur. Bunlar nedir; sürdürülebilir insanî kalkınma, yaşam kalitesinin artırılması. Yaşam kalitesi derken, değerli arkadaşlarım, ruh sağlığı, beden sağlığı ve çevre sağlığını gündeme getiren bir anlayış söz konusudur. Sosyal ve ekonomik dengeden bahsedilmektedir, kültürel zenginliklerin korunmasından bahsedilmektedir, fırsat eşitliğinden bahsedilmektedir, her alanda katılımcılık, altı çizilerek vurgulanmaktadır.

Bizim plan anlayışımız ile OECD'nin plan anlayışı arasındaki bu çarpıcı farka, bir çarpıcı ilave, bir çarpıcı referans daha vermek istiyorum. 1992 yılında, devletimizin büyüklerinin de katıldığı, Rio De Janeiro'daki Kalkınma ve Çevre Konferansından sonra ilan edilen deklarasyonda çok önemli bir cümle var. Bu cümleyi dikkatlerinize arz ediyorum: Gündem 21 olarak, kalkınma literatürüne girmiş olmasına rağmen, bizim ülkemizde çok fazla bilinmeyen, kullanılmayan ve Gündem 21 derken, 21 inci Asrın gündemini vurgulayan bu yaklaşımda, kalkınmanın esası, insan sağlığı olarak vurgulanmış ve "sağlıklı bir toplum olmadan kalkınma gerçekleştirilemez, hatta, gündeme bile getirilemez" cümlesiyle, bu hususta, insanın önemi, insan sağlığı, beden, ruh ve çevre sağlığı ciddî şekilde vurgulanmıştır.

Değerli arkadaşlarım, bu kıyaslamalı değerlendirmeyi yaptıktan sonra, ülkemizde, planlı dönemin, özellikle Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde uygulamasına başlanılan bölgesel kalkınma gelişme planları ve kalkınmada öncelikli iller konusuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Denilmektedir ki, bölgelerarası gelişmişlik farklarının azaltılması, geri kalmış bölgelerde yaşayan nüfusun refah düzeylerinin yükseltilmesi, göç eğilimlerinin istikrarlı bir dinamiğe kavuşturulması hedeflerine ulaşmak için yapılmaktadır. Bu hususta neler yapılmıştır:

Güneydoğu Anadolu Projesi: Toplam yatırım tutarı 32 milyar doları bulan bu proje için bugüne kadar 14 milyar dolar harcanabilmiş ve projenin ancak yüzde 44'ü tamamlanmış, 2010 yılında projenin tümüyle bitirilmesi amaçlanmaktadır.

Doğu Anadolu Projesi: Bölgedeki 14 ili kapsamakta ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planıyla gündeme getirileceği işaret edilmektedir.

Doğu Karadeniz Bölgesi Kalkınma Projesi: Yurtiçi ve yurtdışı kamu ve özel yatırımlarını çekmeyi amaçlayan, Devlet Planlama Teşkilatımız ve JICA olarak bilinen Japonya Enternasyonal Yardım Kuruluşuyla birlikte yürütülmektedir.

Yeşilırmak Vadisi Kalkındırma Projesi: TÜBİTAK, Marmara Araştırma Merkezi ve Devlet Planlama Teşkilatı tarafından yürütülmektedir.

Doğu Akdeniz Projesi: Devlet Planlama Teşkilatı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devlet Planlama Örgütü tarafından yürütülmektedir.

Marmara Kalkındırma Projesi: Bu proje Kocaeli, Sakarya, Yalova illerini kapsamakta, yani, özellikle geçen yılki acıklı deprem olayından sonra henüz yeni hazırlanmaktadır.

Bu bölge çalışmalarına ilaveten, Üçüncü Kalkınma Planından sonra kalkınmada öncelikli yöreler ihdas edilmiş  ve -il sayıları sık sık değişmesine rağmen- bugün 49 il ve 2 ilçe bu planın içerisinde bulunmaktadır. Bu iller içerisinden, özellikle Zonguldak, Bartın, Karabük, Bingöl, Muş, Yozgat, Ordu, Giresun, Sıvas, Erzincan, Gümüşhane, Bayburt ve Rize kırsal kalkınma projeleri de gündeme getirilmiş ve bazı projelerin uygulama aşamasına geçilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu projeler uygulanmış; ancak, uygulama esnasında, biraz önce dikkat çektiğim insanî özellikleri, insana ve vatandaşa fevkalade gerekli olan hassas dengeleri gözeterek, değer verme anlayışında ve planın uygulanmasında çok dikkatli olunması gereken hassasiyetler gösterilmediği için, bugün "saldım çayıra Mevlam kayıra" anlayışıyla iller, padişah zihniyetiyle "verdim gitti; senin ilini de kalkınmada öncelikli yöreler içerisine aldım gitti" anlayışıyla illerin sayısı hızla artmış; ancak, bu illere, hemen hemen hiçbir yatırım ve kalkınmada önemli özellik kazandırılamamıştır, yatırım yapılamamıştır, yapılanlar da etkili olmamıştır. Niçin etkili olmamıştır; çünkü, yaklaşım adil değildir, yaklaşım dikkatli değildir ve devletin bu husustaki gerekli sorumluluğu yeterince gündemde tutulmamıştır.

Kişi başına yıllık geliri 2 000 dolar civarında olan illerle, yılda 600 dolar kişi başına geliri olan iller, aynı derecede, aynı kategoride kalkınmada öncelikli iller şeklinde değerlendirilmiş; tabiî ki, hem özel sektör hem kamu ektörü, daha uygun altyapıya ve ulaşıma sahip illere kaydığı için, fakir iller, fakir kalmaya devam etmiş; belki, ilerlemiş, gelişmiş iller, fakir iller lehine biraz daha ilerleme imkânı bulmuştur.

Özellikle bu çarpıcı anlayışı -önemli bir değişiklik teklifini önergemizle de sonunda vurgulayacağız- burada ifade etmek istiyorum. İl düzeyinde, tamamen kolaycı, falanca ili de kalkınma planına aldık anlayışıyla işin içinden sıyrılmak, devlet ciddiyeti ve vatandaş-devlet bağlantısıyla bağdaşmamaktadır. İl vardır, kalkınmada, ekonomik ve sosyal kalkınmada aşağı derecelerde olmasının yanında, aynı illerin, kalkınmış gibi görünen illerin ilçeleri vardır ki, İlkçağ hayatı yaşamakta, fakirlikten ve sıkıntıdan, insanlar, 21 inci Asırda olduğunun farkında bile olamamaktadırlar. Seçim bölgem olan Adana'nın Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisindeki insanlar, ikinci derecede imkânlara sahipken, Adana'nın Karaisalı İlçesi 512 nci derecede, Tufanbeyli İlçesi 618 inci derecede, Feke 647, Saimbeyli 672 gerilik puanıyla, bu ülkenin hemen hemen en geri ilçelerinden, en fakir ilçelerinden biri olmasına rağmen, Adana'nın gelişmiş il olarak kabul edilmesi nedeniyle... Evet, Adana'nın Ceyhan'ının, Seyhan'ının, Kozan'ının, Allah'a şükür ki, gelişmiş özelliklere sahip olmaları, Toros Dağlarındaki bu ilçelerin bu sıkıntılı durumda olmalarını önlemiyor. Devlet de, Adana gelişmiş ildir diye kabul ederek, ilçeler düzeyine inmeye, hatta ilçeler, beldeler, köyler ve aileler düzeyine inme inceliğini, bu detaya gönül verme şefkatini göstermediği için, maalesef, bu ilçeler, bu sıkıntıyı çekmeye,  kalkınmada öncelikli diğer illerin kullandığı ucuz elektrik, vergi muafiyeti gibi kolaylıklardan yararlanamama mahrumiyetini yaşamaya devam etmektedirler. Bu adaletsizliğin, bu eşitsizliğin, bu dikkatsizliğin önüne mutlaka geçme zarureti vardır ve hükümetten bu ciddiyeti, bu inceliği göstermesini özellikle, hassaten rica ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu olumsuzluklar yanında dikkat etmemiz gereken ve dikkate almamız gereken hususlar tabiî ki, vardır; nedir bunlar... Özellikle, bu konuda dikkat kesilmemiz gereken bir husus daha var...

Bu olumsuzluklara yol açan konuları şu şekilde sıralamamız mümkün.

1- Yapısal özellikler:

Değerli arkadaşlarım, bugün, ülkemizde 7'den 70'e, fakirinden zenginine herkesin tenkit ettiği, mutlaka düzeltilmesi gerektiğini vurguladığı bir konu var; o da, hantallaşmış, işlemeyen, direnç gösteren bürokrasi anlayışı ve maalesef, yer yer kanunî omayan işlemlerin rutin hale geldiği bürokrasi konusunda tüm aydınlar, tüm siyasîler, hatta vatandaşarımızın tümü çok önemli gerekçelerle, bu hususa gerekli titizliğin gösterilmesini beklemektedirler. Bu vurdumduymaz anlayışa sahip olan bürokrasiyi mutlaka düzeltmemiz ve bu hantallıktan, işlemezlikten kurtarmamız gerekmektedir.

Sorumlular belirli değildir aziz arkadaşlarım. Sorumluluk almak, riske girmek, bizde tamamen terk edilmiş; sorumluluktan ve riskten kaçmak bir nevi akıllılık ve kurnazlık olarak kabul edilmiştir.  Yürümeyen hiçbir işin  sorumlusu bulunamamakta, belirlenememektedir ve sorumluluk anlayışıyla, sorumluluğunu yerine getirmeyenlerin tecziye edilmemesi durumu yaygınlaştığı için maalesef, işler gittikçe çamura batmakta ve yürümez hale gelmektedir.

Aynı zamanda, bürokrasimize hâkim olan yasakçı zihniyet, istenilen bilgiye erişmede ve bakanlıklar veya taşra yönetiminde herhangi bir konuda talepte bulunan vatandaşa olur yollar gösterilmeden önce, olmaz yollardan engeller çıkarılmaktadır ve vatandaşlarımızın devletle olan ilişkilerinde bu, fevkalade olumsuz bir etki yapmaktadır.

Diğer bir konu ise, planlamadaki kusurlar. Değerli  arkadaşlarım, planlamada biraz önce de ifade ettiğim gibi, belli illerin planlamaya alınmasında  hiçbir bilimsel kriter, hiçbir objektif ölçü kullanılmadığı için, siyasîlerden, arkadaşlarımızdan özellikle  ağır basanların, bu hususta tazyik edenlerin istedikleri, kalkınmada öncelikli il olma özelliğini koparma, Türkiye'de mümkün olmakta ve "verdim gitti; senin ilini de, kalkınmada öncelikli sırasına aldım gitti" anlayışıyla, hiçbir şey yapılamayan, ancak, sanki, vatandaşın ağzına bir parmak bal çalma manasını taşıyan bu anlayış da ülkemizde yaygınlaşmakta ve bu anlayışla, birbirinden çok farklı, heterojen, hiç mütecanis olmayan iller, aynı ölçüde değerlendirilerek, kalkınmada öncelikli iller  kapsamına alınmış ve maalesef, içinden çıkmaz bir tablo ortaya çıkmıştır.

Değerli arkadaşlarım, bu anlayışın önüne geçmek için, merkeziyetçi anlayıştan mutlaka kurtulmamız lazım ve bunun için de, yeri gelmişken, özellikle hükümet üyelerini ısrarla ve samimiyetle, bu hususta anlayışa davet ediyorum. Vatandaş, yerel yönetimler yasasının çıkmasını beklemektedir. Arkadaşlar, hapishanelerimizde çok büyük sancı var; af yasasının çıkması hararetle beklenmektedir. Yeri gelmişken, buna, lütfen, dikkatlerinizi çekmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, merkeziyetçi anlayıştan kurtulmanın yanında, multidisipliner anlayışı, yani, yapılacak bir yatırımda, oranın sosyal, coğrafî, turistik ve sanayi özelliklerini göz önüne alan ve bu hususları bilen insanlarla gerekli istişarelerin yapılmasından sonra projelerin gerçekleştirilmesi, bir nevi teknik istişarenin yaygınlaştırılması anlayışını benimsememiz lazım.

Değerli arkadaşlarım, diğer bir husus, OECD ülkelerinin kriterlerinde de vurguladığımız gibi, katılımcılığın mutlaka sağlanması lazım. Katılımcı olmayan yatırımlar, ülkenin her tarafında gördüğünüz, battal, hantal veya tahrip olmuş yatırımların veya başlamış projelerin yegâne sebebi, halka bütünleşmemiş, vatandaşın katılımı sağlanmamış olan yatırımlardır. Vatandaşın katılımını sağlayıcı bir anlayışı mutlaka gerçekleştirmemiz lazım.

Diğer bir husus, projeler içerisinden, mutlaka projeleri önceliklerine göre belirlemek. Şu an için, devletin 5 000 civarında olan başlanmış, ancak bitirilememiş projeleri arasından, zararı yok, 500 olsun, 100 olsun, 50 olsun, ne olur, bir kısmını seçip, bitirerek, vatandaşın emrine amade hale getirmeyi bir görev olarak kabul etmemiz lazım.

Değerli arkadaşlarım, bu anlayışların ışığında, ülkemizde, vatandaşı esas alan, vatandaşın dertlerini dert edinen, vatandaşa şefkatle, merhametle bakan bir devlet ve hükümet anlayışını benimsememiz ve bunu yaygınlaştırmamız lazım. Ancak, ülkemizde, insanlarımızın vurguladığı, kahvelere, vatandaşın arasına gittiğimizde, bize söylenen şu: Devletin gündeminde vatandaş yok; devletin gündeminde, üvey evlat mesabesinde gördüğü gariban genel vatandaş kitlesinden ne koparabilip, bir avuç rantiyeciye ikram etme, onlara olan borcunu ödeme yönündeki çalışması dikkat çekmektedir. Vatandaş, devletin, kendisini, öz evlatları arasına almasını ve gündeminde, vatandaşın ihtayaçlarını da karşılama ıstırabını, anlayışını ve hamiyetini bulundurmasını beklemektedir.

Değerli arkadaşlarım, ülkemizde, tarım açısından çok ciddî bir gerilik söz konusu. Bu geriliğin sebeplerini izah etmeye kalktığımızda, özellikle kalkınmada öncelikli yöreler olarak, gelişmemiş bölgeler olarak aldığımız bölgelerde, küçük tarım ve yaygın nüfus dikkat çekmektedir. Bugün ülkemizde, nüfusun yüzde 45 civarında olan kesimi tarımla uğraşmakta; verimsiz, küçük parçalar halinde uygulanan tarım anlayışı, maalesef, iyi bir sektör, başarılı ve verimli bir iş alanı özelliği kazanamamaktadır.

Amerika'da nüfusun yüzde 8'i, Avrupa'da yüzde 10'undan azı tarımla uğraşırken, devasa imkânlar elde etmektedirler. Dekara düşen tahıl açısından, 220 kilogram/dekarı, Çukurova gibi verimli bölgelerimizde bile 300 kilogram/dekarı aşamamışken, Fransa'da 800 kilogram/dekar, coğrafyası ve iklimi bize çok benzeyen İspanya'da 450 kilogram/dekarın üzerinde verim alınabilmektedir. Bu verim düzeyine ulaşabilmek için, küçülmüş ve tamamen, bir kısmı işletilemez hale gelmiş olan tarım arazilerinin, devlet teşvik ve desteğiyle birleştirilerek, işletilebilir aile işletmeleri ve tarım alanları şekline dönüştürülmesi bir zaruret olarak ortada durmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, tarımda, özellikle prim sisteminin uygulanması; özellikle doğuda birkaç yıl önce yaşadığımız tütün yakma senaryolarının, artık, bundan sonra tekrarlanmaması gerekmektedir. Vatandaş, alıştığı şekilde tütün ekmeye -aile tarımı şeklinde de olduğu için- nasıl olsa devlet alacak diye devam etmekte ve biz, aldığımız tütünün bir miktarını kullanabilsek bile, önemli bir kısmını, bir vesileyle yakma cingözlüğünü göstererek, sanki iş yapmış olmaktayız. Devletin kesesinden giden bu trilyonların, fakir vatandaşın ekmeğinden kopan parçalar olduğunu ve bizim yüreğimizi yakması gerektiğini tekrar hatırlatmak istiyorum. Buralara prim sistemi uygulayarak, tütün yerine, ayçiçeği gibi yağ bitkileri tarımının yapılmasında yarar var; çünkü, ülkemizde 1 milyon 200 bin ton civarında bitkisel yağ açığının olduğu bildirilmektedir.

Yem bitkileri ekimi, Türkiye'de, üzülerek belirtiyorum ve altını çizmek istiyorum ki, teşvik ve desteklemeye alınmamıştır. Amerika'da, yem bitkileri, ekim alanlarının yüzde 25'ini kapsarken ve destekleme alımlarına mazhar olurken, Türkiye'de bu hususun ihmal edilmiş olmasını, çok ciddî bir kusur olarak telakki ediyorum.

Bu ülkelerde, yem bitkileriyle beslenen sığırlardan, bir laktasyon döneminde bir inekten 10 ton süt alınabilirken, bizim ülkemizde, bir laktasyon döneminde, bir inekten 2 ton civarında süt alınabiliyor olması, bu husustaki ihmalimizin bir cezası olarak önümüzde durmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, Gündem 21, Rio Deklarasyonunda vurgulandığı gibi, 2025 yılına gelindiğinde dünya nüfusu 8,5 milyar olacaktır, Türkiye nüfusu da yaklaşık 100 milyon civarında olacaktır. Yüzde 25 civarında artan bu nüfusa karşılık, gıda tüketiminde yüzde 50 gibi bir artış ortaya çıkacaktır. Bu, bize, ülkemizde gıda üretiminin ve altyapısının oluşturulması, ailelerden başlayarak büyük işletmelere doğru gıda üretimine ve önümüzdeki yılların, dekatların (her 10 yılın) ihtiyacı olan gıda üretimi hazırlıklarına yoğun bir şekilde başlamamızın zaruretini ortaya koymaktadır.

Değerli arkadaşlarım, ülkemizde beyaz et denilen kanatlı hayvan etlerinin yeteri kadar üretilmemesi, balıkçılığın yeteri kadar önemsenmemesi, sağlıklı gelişme ve dengeli beslenme konularında fevkalade önemli eksiklikleri ortaya çıkarmaktadır ve işletmeler konusunda, bu hususta vatandaşın ortaya koyduğu eserlerin de, müesseselerin de yeterince desteklenmediği, güneydoğuda, bir arkadaşımızın, bir ailenin oluşturduğu, barajlarda ürettiği 30 000 ton civarında balığın, her biri 20 kilograma çıkmış bu balıkların işlenip, vatandaşımızın ve insanlığın emrine verilmesi yönünde yapılan çalışmalara teşvik verilmeyerek, kendi kendimizi tökezlettiğimiz ve engellediğimiz, milletvekillerimizin büyük kesimi tarafından da bilinmekte ve bu hususlardaki bürokratik engellerin aşılması zarureti ortada durmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, hayvancılık konusunda, yine, çok ciddî handikaplarla karşı karşıyayız. otuzyedi yıldır, kalkınmada öncelikli yörelerden olmasına rağmen, Kars ve civarında, hayvancılık konusunda bir adım atılamamıştır. Bu, ne biçim ciddiyettir?!. Bu, ne biçim kalkınmadır?!. Bu, ne biçim yapılan iştir?!. Bunun hesabını verecek insan da ortada görünmüyor değerli arkadaşlarım. Kars'ı, hayvancılık açısından kalkınmada öncelikli yöre olmasına rağmen, olduğundan daha geriye götüren kim?.. Bunun sorumlusu kim?.. Bu hususlarda ortaya konulacak bir soruşturma, bir araştırma ve sorumludan hesap sorma anlayışı Türkiye'de yerleşmediği müddetçe, işte, 1970'te, 36 milyon civarında olan küçükbaş hayvan, maalesef, bugün 30 milyonun altına düşmüştür. 1970'de, 13 milyon civarında olan büyükbaş hayvan, bugün 10 milyonun altına düşmüştür ve Kars ve civarında, ne süt açısından, ne et açısından, ne de deri açısından işleme ve sanayi olarak, orada, bunları değerlendirme konusunda devletin katkısı yok denecek mesabededir, olanlar da özelleştirilmiştir. Özelleştirdiğiniz zaman, böyle yerlerde, maalesef, işler yürümez.

Benim köyümde de, Toroslarda bir köyde, süt mandırası kuran bir vatandaşa devlet destek vermediği için, o köyün, köyümün, hem sütü telef oldu hem de o hayırlı teşebbüsün sahibi zarar etti, mahvoldu gitti. Ancak, ortaya çıkan sonuç şu: Vatandaşın et, süt ve yumurta yemesi açısından, dengeli beslenmesi açısından, neslin sağlığı açısından, hassas dengeleri oluşturan yaşlı, ihtiyar, çocuk, hamile gibi kesimlerin beslenmesi açısından, devletin, daha hamiyetli olması, daha anlayışlı olması ve vatandaşa şefkat göstermesi, bu ihtiyaçları vatandaşa anlatması ve öğretmesi şarttır. Vatandaş bilmiyor; vatandaşa peynir götürüyorsun, götürüp çayla değiştiriyor; çay içiyor, peyniri çayın yerine veriyor, bilmiyor ki, protein ihtiyacını peynirden karşılayacak!

Değerli arkadaşlarım, halen daha köylerde pilavla, çökelekle, kuru ekmekle insanlar yaşamaya devam ediyor. Biz, dengeli beslenme dediğimiz zaman, çocuklarımızın kuru deri, kuru kafa olmasının önüne geçmek; uzun boylu, dünyanın medenî ülkelerindeki selvi boylu insanları....

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Gören, süreniz bitti. Sadece, bir teşekkür ederseniz, diğer arkadaşlarınızın hakkını korumuş olursunuz.

ALİ GÖREN (Devamla) – Bu hususlardaki eksiklikleri gidermenin zaruretine inanıyorum. Vatandaşın sağlığı açısından, çevre sağlığı açısından gerekli titizlik, önem ve hassasiyet gösterilmelidir.

Değerli arkadaşlarım, tabiî ki, planlamacı arkadaşlarımızın bu hususlardaki katkılarını ve gayretlerini, samimi olarak, şükranla yâd ediyorum; ancak, siyasîlerin, gücü yetenin, bu hususlarda -vurdumduymazlık demeyeyim; ama, bir nevi, konuları saptırarak- illeri,  rastgele, kalkınmada öncelikli bölge içine alması anlayışını terk etmemiz gerekir.

Ben, kalkınmada önceliğin, iller bazından, en azından köyler ve beldeler mesabesine insin istiyorum; ancak, en azından ilçeler düzeyinde kalkınmada öncelikli yöre belirleme ve yararlı olma konularını ciddî olarak gündemimize almamız lazım.

Bugüne kadar başarılı olamamış bu plan anlayışının, bu saydığım özelliklere dikkat edildiğinde başarılı olmasını ümit ediyorum. Ancak, bu hususların....

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Evet hocam, ümidinizle beraber, teşekkür ediyorsunuz!

ALİ GÖREN (Devamla) – İki cümlem var Sayın Başkan, müsaade edin.

BAŞKAN – Yok, ama, sonra...

HÜSEYİN KARAGÖZ (Çankırı) – Hadi, hadi nazlanma; ver artık...

BAŞKAN – Efendim, vereyim de, diğer arkadaşları razı değil. Bizi hakem yapmışlar yani. Ben, onlar adına konuşuyorum... Allah, Allah!..

ALİ GÖREN (Devamla) – Konuşmayı kesmek ve bitirmek zorundayım; ancak, bu hususlarda daha anlayışlı olmasını hükümetten rica ediyorum. Vatandaş, siyaseti derin odaklara, ekonomiyi IMF'ye, kalkınmayı DPT'ye havale ederek, vatandaşı kendi haline bırakan anlayışa, sandıkta gerekli dersi vermek üzere beklemektedir. Hükümetten, bu hususlara dikkat etmesini -ciddî olarak, ikaz ederek- bekliyoruz. Hepinize saygılar sunuyor, planın hayırlı olmasını diliyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gören.

Şimdi, söz sırası, Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan'da; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA CEVAT AYHAN (Sakarya) – Muhterem Başkan, muhterem üyeler; Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planıyla ilgili olarak, ekonomik ve sosyal gelişmelerle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Değerli arkadaşlar, iki gündür, Türkiye Büyük Millet Meclisi bir seri plan konferansına sahne oluyor. Tabiî, söze girerken şunu söylemek istiyorum: Plan, beş yıllık kalkınma hedeflerini ortaya koyuyor; ama, 2088 madde halinde, bunu yazıp önümüze getirmenin de bir faydası olduğuna inanmıyorum. Aslında, plan anlayışını değiştirip, önümüzdeki beş yılda hükümet nelere öncelik verecek; Türkiye'nin şartları nelere öncelik verilmesini gerekli kılmaktadır?.. İktidarda bulunan hükümet de Türkiye'nin şartlarını kendi politikalarıyla birleştirir, beş yıllık bir programı ortaya koyar. Beş yıllık programların da hükümetleri bağlayıcı olmaması lazım; iktidar değişirse öncelikler değişir, onlara göre yeniden planın tatbikatında da öncelikler yerini alır.

Yani, planın 2088 madde halinde önümüze gelmesi yerine, içinde bulunduğumuz yıl itibariyle, 2000 yılında Türkiye'nin durumu nedir; nerelerde eksiklikleri var ve hangi hedeflere yönelmesi lazım; nihayet, 15-20 sayfa içerisinde, anapolitikaları ortaya koyan bir beyan olarak ortaya gelmesi lazım.

Bu tercih ve öncelikler, her yıl, hükümetlerin programlarında ve bütçelerinde, tekrar, iktidarda bulunan hükümetlerin de kendi önceliklerini dikkate alarak, Türkiye'nin her yılki şartlarını dikkate alarak, ortaya koyacağı programlarla ortaya çıkar. Bir kere, bu plan anlayışını değiştirmek lazım.

O oydu, bu buydu; şu olacak, bu olacak; hep, cek cak!..Tabiî, ben, değerli planlama uzmanlarını tenkit etmiyorum. Onlar, ne talimat verilirse onu hazırlarlar; ben, burada, hükümetleri hedef alarak söylüyorum. Bu anlayışın değişmesi lazım.

Plan fikri, her zaman olmuştur; plan ihtiyacı, her zaman olmuştur. Tabiî, bildiğiniz gibi, merkezî planlama var, piyasa ekonomisine göre plan var, bir de, üçüncü dünya ülkelerinin durumu var.

Merkezî planlama, Sovyetler Birliğinde, Doğu Blokunda yaygın olarak uygulandı ve iflas etti. Uzun hikayesine lüzum yok. Dünyanın en güçlü ordusuna sahip olmasına rağmen, ekonomisi, üretime, pazara, piyasa ekonomisine dayanmadığı için Sovyet Rusya yıkıldı, gitti.

Önümüzde Kore var. Birisi, sosyalist planlamaya göre, Kuzey Kore; birisi de, demokratik ve piyasa ekonomisine göre, Güney Kore. Birisi, fakir ve aç, öbürü 10 000 dolar mertebesinde millî geliri olan kalkınmış, gelişmiş ve Türkiye'nin de imreneceği, özeneceği bir seviyeye gelmiş olan bir ülkedir.

Tabiî, piyasa ekonomisine göre plan -ki, Türkiye'nin buraya gelmesi lazım- pazara göre, piyasaya göre, talebe göredir. Rusya'nın mağlup olmasının sebebi: Rusya'nın falan şehrindeki, Buhara'daki veya Stalingrad'daki falan kumaş fabrikasında hangi renk kumaştan, kaç milyon metre, hangi desende dokunacaksa, merkezî planlama uzmanları, bu programı veriyorlar; tabiî, satamıyor, elinde kalıyor. Bir tarafta milyonlarca dönüm arazi; ama, maaşlı çiftçiler; hasat yapılmaz, tarım istenilen gelişmeyi sağlayamaz ve ülke aç kalır. İşte, tablo budur.

Türkiye, tabiî, 1960'lı dönemde, plana başlarken, karma ekonomi diye başladı; o zamanki şartlar, anlayışlar buydu; ama, aslında, bu da yanlıştır; piyasa ekonomisiyle, pazar ekonomisiyle devam etmek lazım. Bugün gelinen nokta itibariyle, artık, Türkiye'de, karma ekonomi de bitmiştir. Bunu da görmek lazım.

Değerli arkadaşlar, tabiî, üçüncü dünya ülkeleri de, Türkiye'de, maalesef, planlamada muvaffak olamadı, netice alamadı. Türkiye, 1963'te ilk plan dönemine girdi, bugün 2000 yılındayız, yani otuzyedi senedir planlama döneminde.

1973'te Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanırken, Türkiye'nin hedefi, 1995'te İtalya'yı yakalamaktı, aradaki farkı kapatmaktı. Bakın, burada, elimde rakamlar var; 1975'i alırsak, Türkiye'nin fert başına düşen millî geliri 910 dolar, İtalya'nın fert başına düşen millî geliri de 3 084 dolar. Türkiye, 1995'te bunu yakalayacaktı, İtalya'nın seviyesine gelecekti; ama, 1995'te İtalya'nın millî geliri 18 700 dolar, Türkiye'nin millî geliri 2 788 dolar. Demek ki, yakalayamadık; aradaki fark 7 misli açıldı, makas açıldı. Yani, Türkiye, bu planlama döneminde hedeflerine ulaşamamıştır; sanayide, eğitimde, ticarette, bütün sektörlerde, Türkiye, hedefine ulaşamamıştır; hedef aldığı topluluklarla arası açılmıştır. Hatta hatta, bakın, Avrupa'nın Portekiz, İspanya, Yunanistan gibi 1960'lı yıllarda bizimle aynı seviyede olan ülkeleriyle karşılaştırmak istemiyorum; ama, onlar, bugün bizi çok çok geçtiler. İspanya'nın millî geliri, bugün, 14 000-15 000 dolar mertebesindedir; yani, Türkiye'nin aşağı yukarı 5 mislidir; ama, Kore de bizi geçti, Malezya da bizi geçti; yani, Güneydoğu Asya ülkeleri de bizi geçtiler; yani, bir yerde bir hatamız var. Plan hesapları yanlıştır demek istemiyorum; ama, uygulayan siyasî iktidarların iradesinde, meseleyi yönetmesinde birtakım zaaflar var ki, Türkiye, netice alamadı.

Değerli arkadaşlar, plana bakarsanız, 2023 yılı içinde, Türkiye, Avrupa Topluluğu ülkelerini yakalayacak deniliyor. Bugün, Avrupa Topluluğu ülkelerinde fert başına millî gelir 30-40 000 dolar mertebesindedir. Tabiî, onlar, yılda, aşağı yukarı yüzde 2-3 mertebesinde millî gelir artışlarıyla 2023'te, yirmiüç yıl sonra nereye gelecekler, biz nerede olacağız? Korkarım, aradaki 8-10 misli fark, şimdi, gelir seviyesi itibariyle, aramızda, aşağı yukarı 10 ile 13 misli fark var -yuvarlak hesap 3 000 dolar, 30 000-40000 dolar- aradaki fark çok daha açılır.

Onun için, Türkiye'nin, eğer, kalkınmada başarılı olmak istiyorsa, süratle merkezî idareyi dağıtıp yeniden yapılandırması lazım. Küçük bir merkezî idare; ama, müessir, denetleme gücü olan bir merkezî idare. Yetkileri olduğu gibi taşraya yaymak lazım. 5 000 projeyi Ankara'dan yönetemezsiniz. 500 000 öğretmeni Ankara'dan idare edemezsiniz. Aşağı yukarı 2,5 milyon memuru, kamu çalışanını Ankara'dan idare edemezsiniz. Onun için, bunları, mahallî idarelere dağıtmak, eğitimi de, sağlığı da, yatırımı da -il seviyesinde olan kamu yatırımlarının hepsini- illere, mahallî idarelere bırakmak lazım; belediyelere, özel idarelere bırakmak lazım. Ankara, ancak, enerji sektöründe çok büyük, dev birtakım yatırımları varsa, ulaşımda varsa bunlarla meşgul olur. Bunlarda da, tabiî, süratle özelleştirmeye gitmek lazım, devleti küçültmek lazım. Başka şekilde, biz, planlamada muvaffak olamayız.

Sanayileşmede muvaffak olamadık. Sanayimiz istediğimiz noktaya gelmedi. Bugün, sanayi mamullerimiz, genellikle düşük katma değeri olan mallardır; sanayi mamullerimiz, ileri teknoloji ürünleri değildir. Bu sahada istediğimiz gelişmeyi sağlayamadık. Türkiye'de, yılda alınan patent sayısı 1 200, 1 300 mertebesindedir, Avrupa ülkelerinde 50 000, 80 000, 100 000 mertebesindedir. Bırakın Avrupa ülkelerini, demin saydığım Kore'de de, diğerlerinde de  40 000, 50 000 mertebesindedir; yani, Türkiye, gerek sanayileşme gerek teknolojik gelişmesini sağlayamamıştır.

Türkiye, ticarette de istediği hedeflere ulaşamamıştır. Bugün 65 milyonluk Türkiye'nin ihracatı sadece 23-24 milyar  dolar mertebesindedir. Bir Kore'nin ihracatı bugün 150-200 milyar dolar mertebesindedir. Evet, bir Malezya'nın ihracatı bizden çoktur, bir Portekiz'in, bir Belçika'nın ihracatı bizden kat kat yukarıdadır.

Tabiî, ihracatta başarılı olamamak, Türkiye'yi zaman zaman konjonktürel sıkıntıların içine sokmaktadır; nedir o; döviz dengesi bakımından. Bizde döviz dengesi bozuldu mu her şey bozulur; arkasından, devalüasyon gelir; arkasından, birtakım başka sıkıntılar gelir.

Şimdi, Türkiye'nin, son üç ayda, ocak, şubat, mart döneminde ödemeler dengesinde 2,6 milyar dolar açığı var; yani, görülüyor ki, bu, yıl sonunda, aşağı yukarı 10-12 milyar dolara ulaşacak ve Türkiye, bir döviz sıkıntısının içine doğru gidebilir. Hükümetin bunları görmesi lazım.

Tabiî, uzun dönemde, niye biz bu noktadayız; aslında, biz, dışticarette potansiyelimizi kullanmıyoruz değerli arkadaşlar. Bakın, merak ettim, baktım; burada tablolar var. Biz, 1980'li yıllarda, Ortadoğu ülkelerine, ihracatımızın yüzde 48'ini yapar imişiz. Ortadoğu ülkelerine aşağı yukarı 3,5 milyar dolar mertebesinde ihracatımız olan yıllar var; ama, bugün geldiğimiz nokta, küçüle küçüle küçüle, 2 milyar dolar mertebesine düşmüşüz; yani, bu 3,5 milyar dolar mertebede ihracatımız olduğu zaman, toplam ihracatımız 8 milyar dolarmış; yarısı aşağı yukarı! Bugün, ihracatımız 25 milyar, 26 milyar dolara gelmiş; ama, bu ülkelere olan ihracatımız da 2 milyar dolara düşmüş. Bu ülkeler, büyük tüketimi olan bölgelerdir. Birçoğu, petrol gelirleriyle, diğer ihtiyaçlarını dışpiyasalardan karşılayan, yılda sadece 20-25 milyar dolar gıda maddesi ithal eden ülkelerdir; ama, maalesef, biz bu ülkelerle olan ticaretimizi küçültmüşüz. Bugün, Ortadoğu ülkelerine olan ihracatımız, yüzde yüzde 48'den yüzde 8'e düşmüş ve ithalatımız da, yine, aşağı yukarı, yüzde 40 mertebesinden yüzde 4'e düşmüştür; yani, komşularımız ve çevremizle ilgimizi kesmişiz.

Tabiî, Avrupa Topluluğuyla olan ihracatımız, dışticaretimiz büyümüş; büyümüş ama, dış açıklarımız da büyümüş. Bakın, size rakamlar arz edeyim: İşte, Avrupa Topluluğuyla olan dışticaret açığımız, bugün yılda, aşağı yukarı 12-13 milyar dolar mertebesine gelmiş bulunmaktadır. Yani, toplam dışticaret açığımızın yarısı, Avrupa Topluluğuyla olan dışticaret açığıdır. Türkiye, komşularıyla, çevresiyle ticaret yapamayan, ticaretini geliştiremeyen bir ülkedir.

Tabiî, bu şartlarda da Türkiye'nin büyümesi mümkün değildir. Türkiye'nin büyümesinin temelinde, mutlaka ve mutlaka, ihracat olması gerekir. İhracat olmadan büyümemiz mümkün değildir; çünkü, iç tüketimimiz azdır, gelir düşüktür. Geliri düşük olan bir ülkede, ancak, ihracatla ayağa kalkarsınız. Otomobil imal edecekseniz, bunu sadece içpazar için yapamazsınız. Bugün, Türkiye'de iç pazara satacağınız otomobil sayısı, nihayet, topu topu 300 000 mertebesindedir. Eğer, ciddî bir otomotiv sanayii kuracaksanız, milyonların üzerinde üretim yapmanız lazımdır. Kendi teknolojisini geliştirebilmesi için, kendi imalat maliyetlerini, araştırma maliyetlerini yüksek sayıda üretime yaymadan, otomotiv sanayiin ayakta durması mümkün değildir. 

Bakın, bugün, Kore, otomotiv sanayiinde senede 3 milyon mertebesinde imal eden ve bütün dünyaya satan bir ülke haline gelmiştir. Onun nedenle, Türkiye, büyümek için, mutlaka ve mutlaka ihracatı hedeflemesi lazım. Aslında, bu hedef hep var; 1960'lı yıllardan beri var; Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı planlarda var. Aşağı yukarı, 1980'li yıllara gelinceye kadar, Türkiye'nin bütün planlarında hedef, ithal ikamesi ve ihracattı; ama, maalesef, bu konuda bir türlü istenilen noktaya gelemedik.

Tabiî, ihracatta başarılı olmanın yolu, kalitede ve maliyette rekabet edebilecek hale geleceksiniz.

Bugünkü uygulamalarla ilgili hükümete bir şey hatırlatmak istiyorum. Biraz önce, dışticaret açıklarının, üç ayda 2,6 milyar dolar olduğunu, ödemeler dengesi açığının 2,6 milyar dolar olduğunu söylemiştim; mühim bir açık olduğunu söylemiştim. Tabiî, bugünkü uygulamayla ilgili gelinen nokta bu.

Bakın, bugün, mayıs sonu itibariyle, yüzde 18 mertebesinde enflasyon var; fiyatlar artmış. Bunu, siz, haziran sonu itibariyle –bir hafta sonra belli olacak– yüzde 20 olarak alın; ama, dövizde, mesela, markta artış, yüzde 7'dir. Yüzde 7, siz, döviz kurlarında artış sağlıyorsunuz; yani, 13 puan ihracatçının aleyhinedir. İç maliyetleriniz, sizin, yüzde 20 artarken -haziran sonu itibariyle- döviz kurlarınızdaki artış yüzde 7'yse, siz, orada ihracatı tahrip edersiniz, ihracat gelişmez. İşte, dışticaretteki bu patlama, ithalat patlamasının sebebi budur. Niye budur;  tabiî, içerideki maliyetler artarken, döviz kurları aynı paralelde artmazsa, döviz kurları ile enflasyon arasındaki makas açılırsa, ihracat yapamazsınız ve ithal malları daha ucuz hale gelir, dışarıdan bol bol ithalat yaparsınız. Nitekim, geçen ay, aşağı yukarı, yüzde 40 mertebesinde ithalat arttı. Görülmemiş seviyede ithalata bir hücum var. Bu döviz sıkıntısı da, önümüzde, buna bağlıdır.

Değerli arkadaşlar, bir diğer husus da... Mesela, kamu maliyesine baktığımız zaman, planlı dönemde kamu maliyesi iyi gelişmemiş. 1980'li yıllarda faizlerin devletin gelirlerine oranı yüzde 1-2 mertebesindeyken, bugün vergi gelirlerinin yüzde 118'i mertebesinde faiz ödüyoruz; yani, topladığımız bütün gelirler, faizlere yetmiyor. İşte, burada rakamlar, bakın değerli arkadaşlar... Beş aylık dönemde, ocak-mayıs döneminde, vergi gelirleri 10 katrilyon 186 trilyon lira, faiz ödemeleri 11 katrilyon 700 trilyon lira ve her yıl, bu, kötüleşerek geliyor, onu ifade ediyorum. Bu yıl, geçen yıla göre daha kötü, geçen yıl, önceki yıla göre daha kötüdür. Yani, Türkiye, fevkalade kötü durumdadır kamu maliyesi bakımından. Bunun altından nasıl kalkacağız? Bakın, dört ayda ödediğimiz faiz, 20 milyar 208 milyon dolardır. Her ay, 4 milyar dolar faiz ödüyoruz; yani, bu, giderek daha da kötüleşiyor değerli arkadaşlar. Onun için, Türkiye, planlı dönemde kalkınacağı, gelişeceği yerde bir krizin içine düşmüş bulunmaktadır.

Tabiî, bu şartlarda Türkiye'nin bir yere gitmesi mümkün değil; ne yapacaksa, hükümetin, onu, önüne katması lazım. Aslında, birinci mesele, Türkiye'yi bu malî krizden, bu sıkıntıdan kurtarmaktır. Ekonominin fevkalade dirayetli ve fevkalade yakın bir takiple yönetilmesi gerekir. Sayın Başbakanın, ekonomiye çok vakit ayırması gerekir. Üç parti koalisyonu olduğu için, partilere bölünmüş olan ekonomik faliyetler arasında koordinasyon yoktur. Bu koordinasyonsuzluk da, Türkiye'yi, önümüzdeki yıllarda daha büyük sıkıntılara götürecektir.

Değerli arkadaşlar, tabiî, bu malî sıkıntı, Türkiye'yi giderek daha büyük sıkıntılar içine sokmaktadır. Tabiî, bundan da bütün vatandaşlar ıstırap duymaktadır. Bütçe uygulamalarına baktığımız zaman, faizlerdeki artış, önceki beş aylık döneme göre yüzde 300 mertebesindedir. Tabiî, hükümet "ben bütçeyi iyi idare ediyorum, faiziçi harcamaları kısıyorum" diyor. Faizdışı harcamalardaki fazlalık, mayıs ayı sonu itibariyle 4 katrilyon liraya ulaşmış. İyi; ama, bu, faizdışı harcamalardan kısıyorsunuz demek, memura, emekliye,  çiftçiye vermiyorsunuz demek, esnafa destek vermiyorsunuz demek ve sosyal güvenlik kurumlarına yeterince destek vermiyorsunuz demek. Bu tablo, Türkiye'yi bir yere götürmez; bu tablo içinden hiçbir plan muvaffak olamaz, toplumun desteğini almayan hiçbir plan muvaffak olamaz.

Biz, şimdi burada planı görüşüyoruz. Ben de diyorum ki, vatandaş köyünde, kahvesinde, şehrinde, evinde "aman, bıktık sizin planınızdan" diyor. 1960'lı yıllarda plan tartışmaları başlayınca, Adalet Partisinin o zamanki Genel Başkanı rahmetli Gümüşpala "plan mı, pilav mı" diye bir tartışma çıkarmıştı 1961'de, 1962'de. Doğru, hakikaten, o zaman, vatandaş haklıymış; bakın, otuzyedi senelik planlı dönemde vatandaş pilava uzanamadı; vatandaşın önüne imkân gelmedi, vatandaş fukaralık çemberini kıramadı.

Değerli arkadaşlar, bakınız, burada, Yedinci Plan döneminde bölgelerarası kalkınmayla ilgili neler yapılmış; plandaki rakamları vereceğim.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu daha da fakirleşmiş, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da gelişme olmamış. Dördüncü Plan döneminde, Türkiye ortalaması yüzde 4,4 ile ifade edilirken, gelişme, Doğu Anadolu Bölgesinde yüzde 1,2 olmuş; yani, bölge daha da fakirleşmiş; yani, Türkiye'de zümreler fakirleşiyor, bölgeler fakirleşiyor, vatandaş kitleleri fakirleşiyor, çiftçi fakirleşiyor.

Bakınız, çiftçiyle ilgili burada enteresan bir bilgi var, merak edersiniz diye arz edeyim:

Çiftçiye verilen destekler -işte, bu da, yine, hükümetin belgelerinde- gübre desteği, hububat alımıyla ilgili destek, hayvancılıkla ilgili destekler... 1996'da 51 trilyon lira, yani, 640 milyon dolar; 54 üncü hükümet zamanında, 1997'de biz -Refahyol hükümeti- gelmişiz 251 trilyon lira vermişiz ve 1 milyar 659 milyon dolarla, aşağı yukarı 3 misli artırarak çifçiyi desteklemişiz. 1998'de 55 inci hükümet -Anasol-D hükümeti- bu desteği 693 milyon dolara düşürmüş; yani, 180 trilyon liraya düşürmüş! Önceki hükümet -biz, 251 trilyon vermişiz- bizden sonra 180 trilyona düşürmüş. Aslında rakamın enflasyona göre artması lazım; zaten, dolara çevirdiğiniz zaman da görünüyor; yani, Refahyol hükümeti, çiftçiye tarım desteği olarak 1 milyar 659 milyon dolar vermiş, bizden sonraki hükümet 693 milyon dolara, üçte 1'e düşürmüş! 1999'da Anasol-M hükümeti 541 milyon dolara düşürmüş; MHP, ANAP ve DSP İktidarı 541 milyon dolara düşürmüş, 2000 yılında da yine 548 milyon dolar verecek. İşte, faize gömülmüş olan, batmış olan bir ülkede emekliye de, memura da, çiftçiye de hiçbir şey vermeniz mümkün değil. Bu tablo, budur değerli arkadaşlar.

Muhterem arkadaşlar, tabiî, tarımda yapılacak çok işler var; sulama, drenaj, taşkın kontrol... Bakın, geçenlerde bir yağmur yağdı, 200 bin dönüm arazi, Türkiye'nin her yerinde, Tokat'ından Antalya'sına kadar, Samsun'undan Sakarya'sına kadar seller altında kaldı; mahsul gitti. Bunun kontrolü var, bunun çaresi var. Drenaj yapacaksınız, göletler yapacaksınız, sel kapanları yapacaksınız, barajlar yapacaksınız; hem su vereceksiniz hem de taşkını önleyeceksiniz; ama, hani para; yok! Yatırımlara para yok ki bütçede; bütçenin, gelirlerin tamamı faize gidiyor.

Geçenlerde, burada, Tarım Bakanıyla ilgili gensorudan sonra muhtelif yerlerden çiftçiler aradı. Bir tanesi de Amik Ovasından, Antakya'dan Kadir Mursallı Bey aradı; "ben, ciddî çiftçilik yapan biriyim, maalesef, susuzluktan kavruluyoruz; 20 metre derinlikte, derin kuyu pompalarıyla su bulmaya uğraşıyoruz" dedi. Halbuki, Menzelet Barajından veya bölgedeki diğer su kaynaklarından, bölgeye, sulama şebekeleri getirmek lazım; tarımın ihtiyacıdır bu. Çiftçiyi kalkındırmanın yolu, elbette sadece para vermek değil; verimi artıracak olan projeleri de süratle uygulamak lazım; ama, maalesef, bütçede para yok, rantiye, bütçeyi hortumluyor ve bütçede, vatandaşa hizmete para yok.

Hububat, meyve, sebze, hayvancılık... Baktım plana, hayvancılıkla ilgili hiçbir beyan yok. Sadece şu beyan var: Hayvansal üretim, Yedinci Plan döneminde azaldı. İharacat da azaldı; yüzde 16 azaldı deniyor. Peki çoğaltmak için ne yapacağız? Ben planda bunu görmek istiyorum. İlkeler bölümünde hiçbir şey yok.

Değerli arkadaşlar, hayvancılık ve tarım gelişecekse, buna destek vereceksiniz. Bendeniz, muhtelif zamanlarda burada arz etmişimdir; piyasa fiyatlarıyla, siz, Türk tarım ürünlerini, hayvancılık ürünlerini rekabete sokarsanız, hepsi batar. Niye; Avrupa Topluluğunun ve Amerika'nın gerisinde, açın bakın OECD istatistiklerine, milyarlarca dolar destek var. Bugün, Avrupa Birliğinin, 1998'de çiftçiye verdiği destek, 130 milyar dolar üretici desteği, 70 milyar dolar da tüketici desteği. Tüketici desteği dediği şudur: Tarım ürünleri, hayvancılık ürünleri, peynir, tereyağ, süt, piyasaya pahalı gitmesin diye çiftçiyi destekliyor, ucuz fiyatla piyasaya arz ediyor, tüketiciyi korumak için. Öbür taraftan da, üretici destekleriyle yine çiftçiyi koruyor. Bizim, şimdi, tarımda bunu yapmamız lazım.

Siz, piyasaya şartlarına Türk tarımını bıraktığınız anda, emin olun, köylüler gelir, Ankara'yı, İstanbul'u basar, haklı olarak... Niye; geçinemez de onun için. Bugün, Sıvas'ta, 160-170 kilo buğday yetişecek, Adana'da biraz daha fazlası yetişecek. Siz, verimi artırmadan, teknolojiyi geliştirmeden, onları, ayakta duracak şekilde, rekabet edebilecek şartlara getirmeden, Kansas Borsasındaki fiyatlarla çiftçiye muamele yaparsanız, çiftçi batar, çiftçiyi asarsınız o zaman; onu ifade edeyim. Çiftçi de asılmayacağına göre, çiftçi de sizin sandıkta canınıza okur önümüzdeki seçimlerde; bunu da, önünüze gelir, görürsünüz.

Değerli arkadaşlar, tabiî, tarımla ilgili mesele, tekrar ifade ediyorum, üretim maliyetleri ile satış gelirleri arasında; birincisi, masrafları, maliyeti kurtaracak para bırakacak; ikincisi, çiftçinin geçinebileceği kadar bir para bırakacak. İşte, desteğin esası budur. Bunu hangi ad altında verirseniz verin. Efendim, Toprak Mahsulleri Ofisi şu kadar ziyan etti, falanca şu kadar ziyan etti... Bizi ilgilendirmez o. Biz, çiftçiye giden desteğe bakıyoruz. İşte, çiftçiye verdiğiniz destek 540 milyon dolardır. Siz, faiz sisteminizle, Toprak Mahsulleri Ofisi kanalıyla Hazineyi yağma ettiriyorsanız, onun sorumluluğu size aittir, hükümete aittir; onun çaresini bulmaya mecbursunuz.

Muhterem arkadaşlar, planda, eğitimle ilgili, beklenen hedeflerin gerçekleştiğini ve gerçekleşeceğini ifade eden bir şey görmüyoruz. Biz, burada, bu Mecliste, 1997 yılında, gece sabahlara kadar çalışarak, Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitim Kanununu çıkardık. Biz, muhalefet ettik, kesintili olması lazım dedik. Yedinci Planda da kesintili olmasına rağmen, demek ki, plan sözü dinlenmiyor, kimse plana riayet etmiyor. Bir kanunla onu değiştirdiniz, kesintisiz eğitim kanununu çıkardınız; imam-hatip okullarını kapattınız, Kur'an kurslarını kapattınız. Bakın, şimdi, her sene 35-40 hafız yetiştiren Kur'an kurslarının hepsi boş. Hendek Kâzımiye Kur'an Kursu, Adapazarı Aziziye Kur'an Kursu, Türkiye'nin her yerinde, hepsi boş. Bunu nasıl çözeceksiniz, merak ediyorum.

Asıl benim söylemek istediğim şudur: Bakın, bu kanunu çıkarırken, eğitime destek kanununu çıkardık beraber, malî bir paket geliştirildi. Neydi hedef; eğitimde sınıflar 30'ar kişi olacak, her öğrenci bilgisayar sahibi olacak. Vazgeçtik bilgisayardan, hani 30 kişilik sınıflar?...

Millî Eğitim Bakanlığı, geçenlerde, haziran ayında yeni bir tebliğ yayınladı ve 15 kişiden fazla öğrencisi olan köy okullarını tekrar açıyor; "taşımalı sistemde muvaffak olamadım, vazgeçtim" diyor. Yani, 16 öğrencisi, 20 öğrencisi, 30 öğrencisi varsa, köy okulları yeniden açılacak. Ne olacak; bir öğretmen, beş sene çocukları okutacak. Yani, beş sene okula devam eden bir çocuk bir sene okula devam etmiş olacak. İki öğretmen beş sene çocukları okutacak. Yani, burada, eğitimden ne verimlilik alacaksınız?... Ne oldu, bu paraları ne yaptınız?.. Şu kadar bin derslik yapacaktınız, 160 000-170 000 derslik yapacaktınız, öğretmen açığını kapatacaktınız, sınıfları 30 kişiye düşürecektiniz; ne oldu bu?.. Hükümetin, gelip, burada, bunların hesabını vermesi lazım değerli arkadaşlar. Tabiî, eğitim, tamamen bir fiyaskodur.

Yine, planda -burada, açar bakarsanız, maddelerini de söylerim isterseniz- diyor ki: "Meslekî ve teknik eğitim geliştirilecektir." İyi, güzel, geliştirelim meslekî ve teknik eğitimi; ama, nasıl geliştireceksiniz?.. Bakın, burada rakamlar var, vereyim: 1999-2000 yılında meslekî ve teknik öğretimde öğrenci azaldı. Sadece imam-hatip okullarını tahrip etmediniz, endüstri meslek liselerinde de 17 000 öğrenci azaldı; bu sene daha da azalacak. Niye; üniversiteye girişlerini engelliyorsunuz. Yani, sizin elinize hangi planı versek, siz, sadece Türkiye'yi tahrip edersiniz. Niye; hükümet olarak sizin zihniyetiniz düzgün değil de onun için. (FP sıralarından alkışlar) Siz, milletin iradesine ram olacak uygulamalar yerine, belli dayatma güçlerinden gelen...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

CEVAT AYHAN (Devamla) – Bitireceğim Başkanım.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

CEVAT AYHAN (Devamla) – Siz, tabiî, milletin değerlerine, milletin taleplerine değer veren bir hükümet değilsiniz; üzerinizde 28 Şubatın gölgesi var, sadece onlardan not bekliyorsunuz. Tabiî, bu seçimde, o oldu, bu oldu, biriniz yakaladınız, biriniz "asacağız" dediniz, seçimi kazandınız; ama, önümüzdeki seçimde ne yapacaksınız; bilmiyorum.

Planın hayırlı olmasını diliyor, hepinizi hürmetle selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Üçüncü söz, Bursa Milletvekili Sayın Altan Karapaşaoğlu'nun.

Buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hakkında, Grubumuz adına, görüşlerimizi ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi, saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, uygulanması ve uyulması yasa gereği olan yedi adet beş yıllık planın ne kadar gerçekleştiğini ve hangi sonuçlara ulaştığını sorgulamamız gerekiyor; olumsuz olan bu neticelerinin hangi gerekçelere dayandığını bilmek gerekiyor; bu hususları, milletimize de duyurmamız gerekiyor. Ancak, hükümetlerin, böyle bir gayret içerisinde olmadığını görüyoruz.

Neticeye ulaşabilmemiz için, önemli sayılabilecek engellerin kaldırılması, yapısal bozuklukların giderilmesi projelerini ihtiva eden bir planın öncelikle yapılması gerekirdi. Bundan sonra yapılan bir plan ancak başarıya ulaşabilecektir.

Ülkemizde, özellikle plan dönemlerindeki müdahalecilik, özgürlüklerin askıya alınması, başarısızlıkları getirmiştir. Aslında, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının giriş bölümünde olumsuzluklar sıralanmıştır; ancak, tedbirleri, gerekçeleri konusunda bir değerlendirme yoktur.

Buna bir örnek vermek gerekirse; Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planının 42 nci bendinde "kamu kesimi borçlanma gereğinin gayri safî millî hâsılaya oranının, plan dönemi sonunda yüzde 3 veya yüzde 3,2'ye düşürülmesi hedeflenmiştir" deniliyordu; ancak, bu oranın, 1999 yılı sonunda yüzde 14,8'e yükseltildiği belirtiliyor. 2000 yılında ise, bu oran daha da yükselecektir.

Tabiî, bu duruma, devletin müsrif yapısı, ekonominin büyük bir bölümünü devletin kavraması, ülke tasarruflarını kendi açıklarını kapatmakta kullanması neden olmuştur. Sermaye kesimi reel ekonomiden çekilerek devleti kendisine en verimli müşteri seçmiş ve devletin bu politikasını sürdürmesini de teşvik etmiş; bir yandan istikrarsızlığa bir yandan da kamu açıklarının artmasına sebep olmuştur.

Bir plan, çok başarılı bir uzman grubu tarafından hazırlanabilir; ancak, planın uygulanmasında lojistik destek olmazsa, altyapı iyi oluşturulmamışsa, başarıya ulaşmak mümkün olamaz. Türkiye'de uygulanan yedi adet beş yıllık planın ve hatta bu Sekizinci Beş Yıllık Planın akıbeti de, belirttiğimiz hususlardan dolayı, başarısız olmakla karşı karşıyadır. Bu planda, eski olumsuzlukları düşünerek, kısa dönemlerde anlamlı hedeflerin geliştirilmesini de belirlemek gerekirdi.

Geçtiğimiz dönemlerle ilgili olarak neticeleri sıralarsak; ekonomik yönden, iş hayatında fırsat eşitsizliği gündeme gelmiştir.

Gelir dağılımındaki bozukluk ve yolsuzlukla mücadele konularının işlendiği planın 119 uncu sayfası incelendiğinde, gelir dağılımındaki dengesizliğin daha devam edeceği belirtildikten sonra, asıl nedenlerinden ve radikal tedbirlerinden bahis yoktur. Gelir dağılımındaki en etkili faktör, devletin içine düşürüldüğü faiz girdabıdır. 1996 yılında 100 liralık verginin 67 lirası, 1997 yılında -Refahyol iktidarı döneminde- 100 liralık verginin 48 lirası faize giderken, iktidar değişikliğinden ve müdahalelerden sonra, 1998 ve 1999 yılında 100 liralık verginin 86 lirası faiz için ödenmiştir. 2000 yılında ise, toplanan vergi faize yetmeyecek duruma gelmiştir.

2000 yılında günlük ödenen faiz 58 trilyon lira olarak hedeflendiği halde, bugün, bu rakamın, yüzde 38 artarak, günde 80 trilyon liraya ulaştığı görülüyor. Türkiye, 1999 yılında yüzde 6,4 fakirleşmişse, bunun en önemli sebebi, faiz batağıdır, borç batağıdır.

Şimdi, bu içborca ödenen faizler nereye gidiyor; onu da, milletimizin gözünün önünde belirlemek gerekiyor:

Bakınız, 1995 ile 1999 yılları sonuna kadar bütçeden ödediğimiz faiz miktarı 95 milyar 529 milyon dolardır. Bunun 85 milyar 23 milyon dolarlık bölümü, içborç faizlerine ödenmiştir. İçborç faiz senetlerinin de yaklaşık yüzde 85’lik bölümü, bankalarca ve holdinglerce kapatıldığına göre, bir avuç banka sahibine ödediğimiz faiz, 72 milyar 270 milyon dolardır.

2000 yılına gelindiğinde; 2000 yılı bütçesinde 21 katrilyon faiz ödemeleri öngörülmüştür. Bu da, 36 milyar 880 milyon dolar eder. Bu 36 milyar 880 milyon dolarlık faizin 2,3 milyar dolarlık bölümü dışborç faizi olarak ödenecek, geri kalan, yaklaşık 34,5 milyar dolarlık bölümü ise içborç faizi olarak ödenecek.

Dahilde, yine, yüzde 85’lik bölümü; yani, 30 milyar doları bankalara ödenecek. Demek ki, 1995 - 2000 plan döneminde; yani, Yedinci Beş Yıllık Dönemde, 102 milyar dolar, devletin sırtından üç beş banka veya holdinge veya rantiye kesimine faiz olarak ödenmiştir. 1995-2000 yıllarında; yani, Yedinci Beş Yıllık Plan döneminde, 132 milyar 408 milyon dolar iç ve dış borçların faizlerine ödenmiştir.

Değerli arkadaşlar, böyle bir ülkede, makro ekonomik hedefleri gerçekleştirmek mümkün değildir. Rantiye kesimi semirirken, millet fakirleşmektedir. Dolayısıyla, gelir dengesizliği sürüp gitmektedir. Bu giderlere, batırılan bankalara ödenen paralar da ilave edilmiştir. Tedbirler alınmazsa; beş on yıl sonra, Türkiye’yi, yirmi otuz zengin grup yönetir hale gelecektir.

Siyaset alanını servet sahiplerinin tahakkümünden mutlaka kurtarmak gerekmektedir.

Gelirde, adil olmayan paylaşım yaşanmaktadır.

Ekonomide kayıtdışılık hâlâ sürmektedir.

İşsizlik çok büyük boyutlara ulaşmış, enflasyon ve yüksek faiz, toplumu dayanılmaz bir ekonomik ve sosyal çöküntüye sürüklemiştir.

Anadolu sermayesinin önü tıkanmıştır.

Sanayide bir ayırımcılık söz konusudur.

Geniş halk kitlelerini kapsayan, kendini istihdam projelerinin genişletilmesi, geliştirilmesi ve hayata konulması gerekmektedir.

Küçük ve orta işletmelerin, ülkemiz gerçekleri göz önüne alınarak, fizikî, ekonomik boyutlarının ve istihdam hacimlerinin yeniden tarifi gerekmektedir.

Kredi kullanımının daha ziyade tabana dönük olarak artırılması gerekmektedir.

Sanayiin, birbirini destekleyen işletmelerin oluşumuna destek olmasının temin edilmesi gerekir.

Teşvik politikalarının, birbirini destekleyen işletmeleri gündeme getirecek tarzda yeniden tanzim edilmesi gerekir. Bölgesel teşvikler yanında, istihdamı artıracak teşviklere de öncelik verilmesi gerekmektedir.

Yerel yönetimler yasası oluşturulurken, organize sanayi bölgeleri, sanayi siteleri kurma yetkisinin ve organize sanayi bölgelerindeki yerel yönetimlerin işletmelere uygulayacakları yerel teşviklerin ayrıca tespit edilmesi gerekir.

Makroekonomik istikrarsızlık vardır. Biraz önce belirttiğimiz gibi, planlar, çok büyük olumsuzluklar karşısında değerlendirilememektedir.

Eğitim ve sağlık hizmetleri yeterince geliştirilememiştir.

Ekonomide verimlilik düşüktür.

İşgücünün niteliğindeki yetersizlik, eğitimle ilgili eksikliklerden kaynaklanmaktadır.

Gelir dağılımındaki dengesizlikler giderilmelidir.

Üretim, yatırım ve ihracatta geleneksel sektörlerin ağırlığı vardır. Bu geleneksel sektörler KOBİ'ler tarafından ayakta tutulmaktadır. KOBİ'lere gerekli önem, özellikle teşviklerle ilgili olarak verilmelidir.

Anadolu'da biriken halk sermayesinin önünün mutlaka açılması gerekmektedir. Zira, halkın sermayesi, kendini istihdam projelerinin en başta gelen unsurlarından biridir.

Ayrıca, yabancı sermaye ürkütülmüştür, korkutulmuştur. Türkiye'de, insan hak ve özgürlüklerindeki ve demokratikleşmedeki sorunlardan dolayı, yatırım azlığı bahis konusudur. Yabancı sermayenin ihtiyatlı tutumu, halen devam etmektedir.

Sosyal yönden baktığımızda ise, şu konuları sıralamak mümkündür:

Siyasî özgürlüklerin kısıtlanması gündeme gelmiştir.

Demokratikleşmenin durması bahis konusudur.

İnsan hakları ihlalleri olmuştur.

Sosyal yapı bozulmuştur.

Çıkar çevrelerinin mafyalaşması gündemdedir. Mafya, devlet kurumları içerisine sızmıştır.

Yönetimlerin telaş ve şaşkınlık ve hatta kargaşa içerisine düşmesi, anayasal kurumların görev alanlarının birbirine karışmasına ve demokratik olmayan müdahalelerine sebep olmuştur.

Değerli arkadaşlar, bir ülkede yasama, yürütme ve yargı bir merciden talimat ve tavsiye alırsa, o ülkede özgürlük olamaz ve özgürlükten de bahsedilemez.

Siyasetin, bir hizmet aracı olarak değil de bir çıkar aracı olarak kullanılması gündeme gelmiştir.

Bir kavram kargaşasıyla, yozlaşma gündeme gelmiştir.

Ülkemizdeki sosyal problemleri gidermek amacıyla, merkezî ve yerel yönetimlerin yetki paylaşımlarının düzenlenmesi mutlaka gerekmektedir.

Siyasî yönetimin devletle olan ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi, yeniden belirlenmesi gerekir.

İnsan hak ve özgürlüklerinin tam ve eksiksiz uygulanmasının temin edilmesi gerekmektedir.

Sivil toplum örgütlerinin de katılımıyla, sivil, çağdaş, insanı önde tutan, insana hizmeti amaç edinen bir devleti oluşturacak sivil bir anayasa mutlaka gerçekleştirilmelidir.

Değerli arkadaşlar, bugün, dünyada, sivil inisiyatifler, artan değer konumundadır. Geçtiğimiz günlerde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'ın Seul'de verdiği bir konferansa, 77 ülkeden 8 000 kişi, sivil inisiyatifleri temsilen katılmıştır. Türkiye'den katılan, ancak 3 kişiydi. Ancak, o 3 kişi de sivil inisiyatifi temsilen değil, kendilerini temsilen katılmışlardır.

Sivil toplum örgütü temsilcilerinin önü kapalıdır. Sivil toplum örgütlerinin kuruluş mevzuatı azaltılmalı; uluslararası kuruluşların çalışmalarına katılımları kolaylaştırılmalıdır. İçişleri Bakanlığından izin alınmadan uluslararası bir davete katılmak, birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. Özgürlüklerin geliştirilmesi ve demokratikleşmenin önünün açılması, toplumun örgütlenmesi ve bu örgütlerin yönetim ve yapılanmalara katılmalarıyla mümkündür.

Bugün, Amerika Birleşik Devletlerinde 1 200 000 adet sivil toplum örgütü vardır. 90 milyon yetişkin Amerikalı, mutlaka, bu örgütlerden birisine kayıtlıdır ve faaliyet göstermektedir. Hollanda gibi ufak bir ülkede, her türlü ayırımcılığa karşı faaliyette bulunan 1 400 dernek bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler, 2005 yılına kadar kullanılmak üzere, sivil toplum örgütleri için 20 milyar dolar tahsis etmiş bulunuyor. Birleşmiş Milletlere başvuru konusunda, akredite edilmek hususu için, resmî başvuru kaldırılmalıdır.

Osmanlı Devletinde, 17 nci Yüzyılda, 60 000 vakıf bulunuyordu. Bu yüzden de, Osmanlı medeniyetine, vakıf medeniyeti denilmekteydi. Bu vakıfların üçte 2'si eğitim ve sağlık konularında faaliyet gösteriyorlardı. Devletin sırtındaki en önemli yükler, vakıflar tarafından yürütülmekteydi. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, bu konulara gerekli önemin verilmemiş olduğunu da görüyoruz.

Eğitimde, bilgi ve teknolojik üretim toplumunu hedefleyen yeniden yapılanma mutlaka gerçekleştirilmelidir. Eğitimin, kesintili ve yönlendirmeli olması gerekmektedir.

Millî ve manevî değerlerimizin de izlerini taşıyan bir global ahlaka ve anlayışa ulaşmak gibi hedeflerimiz olmalıdır.

En önemli konularımızdan birisi de, eğitim konusudur. Eğitim sistemimizin temel amacı, düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş nesil yetiştirmek olmalıdır. Kişisel yeteneklerin öne çıkarıldığı ve yönlendirildiği bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır. Zorunlu eğitim sistemi, sekiz yıl, onbir yıl, hatta, daha fazla olabilir; ancak, yeteneklerin yönlendirildiği bir sisteme mutlaka ihtiyaç vardır.

Demokratik değerlere bağlı, yeni fikirlere açık, kişisel sorumluluk duygusuna sahip, millî kültürünü özümsemiş, farklı kültürlerden de kendisine yarayan biçimleri yorumlayabilen, alabilen, çağdaş uygarlığa katkıda bulunabilen yeni bir nesil gerekmektedir. Böyle yüksek nitelikli bir neslin yetişebilmesi için de, mutlaka ve mutlaka, modern eğitim sistemini ülkemizde uygulamak lazımdır. Bugün ülkemizde uygulanan eğitim sistemi, biçimsel açıdan tek tip insan yetiştiren eğitim modeline dönüşmüş bulunuyor. Sekiz yıllık kesintisiz eğitim neticesine baktığımızda, tek tip düşünen, tek tip yaşayan bir neslin yetişmek üzere olduğunu görmemiz çok mümkündür.

Planda, din eğitimiyle ilgili herhangi bir değerlendirme yoktur. Din olgusunu yok saymak, toplumun çöküşünü hedeflemekle eşdeğerdedir.

Yükseköğretim, bürokratik ve merkeziyetçi yapıdan kurtarılmalıdır. Sistemde, rekabeti geliştirici düzenlemeler yapılmalı, üniversitelerin, idarî, malî ve bilimsel özerklikleri de güçlendirilmelidir. Bunu kısaca ifade etmek gerekiyorsa, YÖK kaldırılmalıdır.

Tüm gelişmiş ülkelerde, ileri teknoloji alanlarının tamamında, pazarın yönlendirilmesi ile ar-ge çalışmaları teşvik edilmektedir. Araştırma enstitülerinin sınır tanımaz çalışmaları, bugün, sınırötesi işbirliklerini gündeme getirmiştir. Bu ilişkiler, artık, toplumların hayatını doğrudan etkilemektedir. Kıtalararası rekabetin ve pazar baskısının gündeme getirdiği ar-ge çalışmaları katılımcılarının yüzde 65'ini sanayi kuruluşları oluşturmaktadır. Daha iyiye ve artıya doğru gelişen talep, pazarı baskı altına alarak üretimi teşvik etmekte, bu üretimin de ar-ge çalışmalarıyla desteklenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, gelişmenin temel ilkesi "aşağıdan yukarıya doğru" prensibine dayanmaktadır. Bu prensipten hareketle, kıta Avrupasını kapsayan EUREKA isimli bir kuruluş oluşturularak, ar-ge çalışmalarının daha büyük boyutlarda desteklenmesi sağlanmıştır. EUREKA'nın, bugün, 12 milyar euro'yu aşan proje portföyü vardır, 4 milyar dolaylarında da devam eden proje çalışmaları vardır ve 3 000'in üzerinde katılımcıya sahiptir.

Pazar potansiyeli olan sonuçlara ulaşan, yeterli düzeyde yeni buluş içeren, ileri teknolojileri ilgilendiren, araştırma ortaklıklarının kurulmasını öngören, sivil amaçlı duygulara yönelik çalışmayı hedefleyen EUREKA'ya Türkiye de üyedir; ancak, Türkiye'nin bu konudaki faaliyetleri oldukça yetersiz ve duyarsızdır.

Sekizinci Beş Yıllık Planın imalat sanayiiyle ilgili bölümünü incelediğimizde, 1985 yılından bugüne tam üye oduğumuz EUREKA'nın varlığından, yapılan çalışmalardan, sonuçlarından ve geleceğinden bahsedilmemektedir.

Bu planın dinamiklerinin tamamen içe dönük olduğu anlaşılıyor. Uluslararası entegrasyonlara açılmayı yakın hedefte görmüyor.

Bölümün 1 135 ve 1 220 sayılı paragraflarına, "uluslararası ar-ge çalışmalarına katılım teşvik edilecektir" ibaresinin bir redaksiyonla eklenmesi gerekmektedir.

İmalat sanayiinin iç ve dış pazarlara yönelik ürün çeşitlerinin artırılmasıyla ilgili çalışmalar da ar-ge kapsamında geliştirilmelidir.

Değerli arkadaşlar, devletin özelleştirdiği bazı sanayi kuruluşlarının, daha sonra çeşitli vesilelerle desteklenmediğini ve hatta engellendiğini görüyoruz. Devlet, elinden çıkardığı bu yükleri, hele hele kendisi için verimsiz olan bu sanayi kuruluşlarını taşımaya ve verimli hale getirmeye çalışan özel sektörü, özellikle mevzuat ve teşvik açısından desteklemeli veya en azından, önündeki siyasî ve ideolojik engelleri kaldırmalıdır.

İstihdam noktasında, atıl, kullanılmayan işgücü yüzde 14,2'ye ulaşmış bulunuyor. Bu atıl işgücünün yüzde 3,5'lik kısmı kırsal alandadır. Bu durum ise, kırsal alandan kentlere göçe hazır bir potansiyelin olduğunun ifadesidir. Planda, bu konuda, kentlere göçün nasıl önleneceği konusunda etkili bir düzenleme yoktur.

Eğitilmiş işgücünün artırılması çalışmaları, mutlaka, hızlandırılmalıdır.

Kamu kesimi işçi ücretleri, özel kesim işçi ücretlerinin gerisinde kalmıştır. Memur maaşları bunların da gerisinde kalarak, ücret dengesizliği had safhaya ulaşmıştır. 1995-1999 döneminde net ele geçen aylıklarda; asgarî ücrette yüzde 66, ortalama işçilik aylık gelirinde; kamu işçisinde yüzde 27, özel kesimde yüzde 30 ve memur maaşında yüzde 29 oranında reel iyileşme sağlandığı ifade ediliyor. Ancak, şunu ıttılaınıza hemen sunmak istiyorum; bu durum, 1997 yılında yapılan yüzde 120'lik ücret iyileştirmesinden ileri gelmiştir. 1999-2000 yılı itibariyle, reel ücretlerde gerileme olduğunu ifade etmek gerekiyor.

Çalışma hayatıyla ilgili olarak çıkarılan işsizlik sigortası çerçevesinde, işsiz kalanları ayrıca bir eğitime almak gerektiği konusunda, mutlaka bir yasal düzenlemeye de ihtiyaç vardır.

4,5 milyona yakın esnaf ve sanatkârımız, 11 adet meslekî federasyon, 80 adet odalar birliği, 3 971 adet oda şeklinde örgütlenmiştir. Yaklaşık, Türkiye nüfusunun 20 milyonluk kesimini kapsamaktadır. Bu kesime verilen kredi, Türkiye'nin ödediği 4  günlük faize eşdeğerdedir; yani, 325 trilyondur. Bu rakam çok yetersizdir. İşgücü oluşumunda en etkili bir sistem olan esnaf ve sanatkârlarımıza gösterilecek özen, Türkiye'nin istihdam politikalarına da katkı sağlayacaktır. Esnafımızın problemlerine dönük olarak Sekizinci Beş Yıllık Planda yeterli tedbirler yer almamıştır. Esnaf odalarımızın kendilerini ilgilendiren problemleriyle ilgili maddelerinin, neredeyse, hiçbirisine, plan içerisinde rastlanamamıştır.

Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızla ilgili olarak şunları söylememiz mümkün: Yaklaşık 5 milyon nüfus, 72 000'e yakın işveren potansiyelin  elindeki malî kaynaklardan yararlanılamadığı gibi, devletin kendilerine hizmet götürmede de önemli kusur ve eksiklikleri vardır. En büyük şikâyetleri de, konsolosluklarla olan ilişkilerindeki zorluklardır. Özellikle, Balkanlardaki ve Türk cumhuriyetlerindeki girişimcilerimiz, mutlaka, uygun koşullarla desteklenmelidir. KOBİ kredisi niteliğindeki krediler oralara da götürülmeli ve oradaki soydaşlarımızın gelişmesi temin edilmelidir.

Tüketici derneklerinin tüm il ve ilçelerde örgütlenmeleri teşvik edilmelidir; ancak bu yolla tüketiciler olumsuzluklardan  korunabilecektir. Tüketici ihtisas mahkemeleri süratle kurulmalı, pazarla tüketici arasındaki uyum mutlaka temin edilmelidir.

Yeraltı kaynaklarımızın, çıkarıldıktan sonra, işlenerek ihracı sağlanmalıdır. Özellikle, enerji sektörüyle ilgili madenciliğe öncelik verilmelidir. Kıymetli madenler işletilerek ekonomiye katmadeğer temin edilmelidir. Yeraltı kaynakları bakanlığı kurularak, değişik kurumlara dağılmış bulunan sektör, tek çatı altında toplanmalıdır.

İmalat sanayimizin, yenilenme, kapasite artırımı, pazar talebine göre teknoloji üretir duruma getirilme talepleri desteklenmelidir. Avrupa Birliği içinde pazarlarının korunması ve dünya pazarlarına açılmaları teşvik edilmelidir. Özellikle, kredi kullanımındaki  yüksek faiz oranları, rekabet edecekleri Avrupa Birliği piyasaları seviyesine çekilmelidir. Yatırımları, bir taraftan nakit kredi vermekle, diğer taraftan da teminat desteği sağlamakla desteklenmelidir.

KOBİ'ler, Türkiye'nin itici gücü ve istihdam kaynağıdır. Kredilendirmede yeterli destekler sağlanamamıştır. Kredi veren kuruluşların kaynaklarının önemli bir bölümünü KOBİ kredisi olarak vermeleri, mevzuatla teşvik edilmelidir.

Değerli arkadaşlar, geçtiğimiz yıl, Türk Akreditasyon Kurumu Yasası bu Meclisten çıkarılmıştır. Ancak, henüz, Akreditasyon Kurumu (TÜRKAK) oluşturulamamış, faaliyete geçirilememiş ve işlevine başlayamamıştır.

Değerli arkadaşlar, tarımla ilgili gelişme programlarına baktığımız zaman, önemli bir eksikliği görmemiz mümkün. Türkiye'de arazilerin optimum büyüklükte toplulaştırılması, dolayısıyla verimliliğinin artırılması gerekmektedir. Bu plan döneminde, Avrupa Birliğinin ve IMF'nin baskılarının izlerini bu planda görüyoruz.

Tarımın altyapısı mutlaka desteklenmelidir. Hiç olmazsa, köylümüze, üreticimize, Avrupa Birliğinde, tarım politikalarında uygulanan girdi desteklerinin sağlanması lazım. Onların kulladıkları yakıt, ilaç gibi girdilerin, hiç olmazsa, o seviyelerde temin edilmesi lazım. Bugün, yalnız mazotu -Avrupa'yla- karşılaştırdığımızda, köylümüz, yaklaşık 4 kat daha fazla mazot kullanmaktadır.

Planda en önemli unsurlardan biri de, su ürünlerinde sürdürülebilir üretimin çok basit bir şekilde geçiştirilmiş olmasıdır. Bu konuda, Avrupa Birliği 1999 İlerleme Raporunda ifade aynen şöyle:"Eldeki bilgiler, bu alandaki ilerlemeye ilişkin bir değerlendirme yapmaya yeterli değildir."

Değerli arkadaşlar, ormanlarda, orman ile köylü arasındaki barışın, işbirliğinin mutlaka temin edilmesi gerekiyor. Ormana sınır olan köylerimizde birtakım problemler vardır. Bu problemlerden bir tanesinden size kısaca söz etmek istiyorum: Bölgemde bulunan zeytinlikler, 1936 yılında çıkarılan bir yasayla, makilik arazilere açılmak suretiyle geliştirilmiştir ve bu geliştirmeyi yapanlara da, tapularının verileceği, zamanın iktidarlarınca ifade edilmiştir; ancak, bugün, o bölgeden geçen orman kadastrosu, yaklaşık elli altmış yılda gelişmiş olan zeytinliklerin yüzde 80, yüzde 90 gibi bir oranının Orman İdaresine ait olduğunu köylüye intikal ettirmiş, köylüyü bu konuda rahatsız etmiştir.

1984 yılından bugüne, hayvancılıkla ilgili politikalarımız hakkında hiçbir bilgi yoktur; bu bilgi, mutlaka edinilmelidir.

Enerjide, dünyada nükleer santral teknolojisi üreten firmalar, bu teknolojiyi ilk kez gündeme getirdiklerinde, yatırımlarını, tüm dünyada yaklaşık 4 000 nükleer santral kurulacağı politikaları üzerine yapmışlardır; ancak, bu sayı bugün 400'ler civarında kalmıştır. Hatta, bugün, Alman Hükümetinin, otuz yıl içerisinde nükleer santralları kaldırma gibi bir program yaptığını da görüyoruz.

Aslında, nükleer santrala, enerji açığını kapatmak bakımından karşı olduğumuz anlamında ifade etmiyorum; ancak, daha önce, su, rüzgâr ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasını desteklemek ve teşvik etmek gerekir. Bu konuda çalışmalar yapan kurum ve kişilere kredi ve teşvikler sağlanmalı, hatta, bu konuyla ilgili olarak da, uluslararası finans kurumlarından yararlanılmalıdır.

Değerli arkadaşlar, ulaşım noktasında, demiryolu ağı geliştirilmelidir. Hava ulaşımında Türkiye, hâlâ çok gerilerde bulunuyor. Mesela, dördüncü büyük sanayi kenti olan Bursa'nın havaalanı hâlâ bitirilememiştir ve açılamamıştır. Demiryolu yetersizdir.

Size, ben, biraz da ekonomik göstergelerden bahsetmek istiyordum; ancak, zamanımız tamamlandı...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Evet efendim, toparlarsanız, Sayın Arınç'ın hakkı da geçmez.

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Devamla) – Benden sonraki arkadaşların hakkını gasp etmemek için, sabrınızı da taşırmamak için sözlerime son veriyor, saygılar sunuyor; Sekizinci Beş Yıllık Planın, ülkemize, milletimize ve İslam âlemi de dahil olmak üzere, hayırlara vesile olmasını diliyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Fazilet Partisi Grubu adına son söz, Manisa Milletvekili Sayın Bülent Arınç'ın.

Buyurun.

FP GRUBU ADINA BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum, iyi akşamlar diliyorum.

Bendeniz de, Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının Dokuzuncu ve Onuncu Bölümleri üzerinde söz almış bulunuyorum.

Dokuzuncu Bölüm, dikkat edeceğiniz gibi "Kamu Hizmetlerinde Etkinliğin Artırılması"dır. Bu başlık altında daha alt başlıklar var: "Adalet Hizmetlerinde Etkinlik", "Güvenlik Hizmetlerinde Etkinlik", "Mahallî İdareler", "Kamu Yatırımlarının Planlanmasında ve Uygulanmasında Etkinlik", "Sivil Toplum Organizasyonları", "Doğal Afetler", "Trafik ve Can Güvenliği."

Onuncu Bölümdeyse "Ekonomide Etkinliğin Artırılması" konusu yer almış.

Değerli arkadaşlarım, böylesine geniş bir konunun birkaç sayfa içerisinde değerlendirildiğini görüyorum. Arkadaşlarımız da, kısmen bu bölümlere temas ettiler; ben de, önemli saydığım bazı konulara ayrıca değinmek istiyorum:

Kamu hizmetlerinde etkinliğin artırılmasında, kamu yönetiminin iyileştirilmesi ve yeniden yapılandırılması gibi, kamu kesimindeki ücret adaletsizliği gibi konular yer almış.

Adalet hizmetlerinde etkinlikte ise, yargıya ayrılan kamu kaynaklarının yetersizliği, yargılama sürecinin yavaş işlemesi, hukuk eğitiminde istenilen standartlara ulaşılamaması gibi konulara değinildikten sonra, her zaman da konuşulduğu üzere, istinaf mahkemelerinin kurulması teklif edilmiş, Adlî Tıbbın güçlendirilmesi üzerinde durulmuş, ceza infaz sistemleri, mağdur haklarının korumasız kalmasına yönelik tedbirler sayılmaya çalışılmış.

Bendeniz, bu konulardan, adalet hizmetlerindeki etkinliği esas alarak, hukukî bazı düzenlemelere temas etmek istiyorum: Bir defa, plan içerisinde, adalet hizmetleriyle ilgili çok fazla bir şeyin olmadığını, geçmişte tartışılan bazı konuların tekrar planda yer almış olduğunu görüyorum. Ancak, bu konuda Devlet Planlama Teşkilatının hazırladığı, Özel İhtisas Komisyonunun raporu var. Bu komisyon raporunu da inceledim. Bir çabanın ürünüdür; çalışanlara ve hazırlayanlara teşekkür ediyorum. Bu kitapta, özellikle, anayasa yargısında etkinlik, idarî yargıda etkinlik, adlî yargıda, medenî ve icra iflasta etkinlik, ceza, ceza infazda, adli tıpta ve askerî yargıda etkinlik konuları kısa başlıklar halinde yer almış. Yalnız, bu kitapçığı hazırlayanların bir önsözü var; diyorlar ki: "Anayasa yargısındaki etkinlik konusunda bir heyet teşekkül etmedi. Biz, sadece, genel çerçevede bazı konuları görüştük." Ayrıca, bir şikâyetleri var: "Bize sadece, iki aylık bir süre tanındı. Bu süre yetersizdir. Biz, bu iki aylık süre içerisinde, ancak, böyle bir çalışma yapabildik" diyorlar.

Değerli arkadaşlarım, hukuk konusu, adalet konusu, adaletin etkinliği konusu, günümüzün ve geleceğimizin konusudur. Bu bakımdan, belki, mahallî idarelere başka arkadaşlarımızın temas ettiği kadar, güvenlik hizmetlerine, yine, bazı değerli arkadaşlarımızın temas ettiği kadar bendeniz tekrarlamayacağım; ama, bu bahiste yer almasını uygun buldum ve lüzumlu gördüğüm birkaç konuya temas etmek istiyorum.

Bir defa, Anayasada yer almasını ve genel olarak yönetim sistemimizde değiştirilmesini uygun gördüğümüz, bulduğumuz bazı görüşlerimiz var. Bu görüşlerimizi destekleyen gelişmeler oldu Türkiye'de. Özellikle, iki üst mahkememizin, yüksek mahkememizin başkanları, zaman zaman yaptıkları konuşmalarda, 1982 Anayasasının, bir ihtilalin ürünü olduğunu ve kendisinden önceki döneme tepki duyarak, temel hak ve özgürlükleri önemli biçimde kısıtladığını ifade ettiler ve başta, Anayasa olmak üzere, bazı temel kanunlarda değişiklikler yapılması gerektiğini söylediler. Bunları, yüksek mahkeme başkanlarının ifade etmiş olması, bugüne kadar ifade edilenlerden farklı olarak, önemli bir gelişmedir. En sonunda, yeni seçilen Anayasa Mahkemesi Başkanı, siyasî partilerin kapatılmasıyla ilgili olarak, kendisi dahil olmak üzere, hiçbir mahkeme üyesinin, siyasî parti kapatma konusunda istekli olmadığını, bugünkü mevzuatın uygulandığını; ama, artık, Türkiye için, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının da dikkate alınarak, yeni düzenlemeler gerektiğini ifade ettiler ve Meclise bu konuda görevler düştüğünü hatırlattılar.

Dolayısıyla, bu bahiste yer almasını düşündüğümüz birkaç konuyu belki şöylece ifade edebilirim. Bizim, Anayasada, mutlaka yer alması gerektiği konusunda düşüncelerimiz şunlardır:

1. Parlamentonun itibarının korunmasıdır. Parlamento, millet iradesinin tecelli ettiği yerdir, siyasetin merkezidir, yönetimin merkezidir. Parlamentonun bugüne kadar itibarını yıpratmak adına yapılan bütün teşebbüsleri hepimiz biliyoruz. Parlamentonun yasama görevine müdahale eden birtakım güçlerin varlığından da hepimiz haberdarız. Başlıklar halinde zikredeceğim; konuşma süremin içerisinde ancak bu mümkün olabilecek.

2. Partiiçi demokrasi sağlanmalıdır. Bunun, yöntemi mutlaka bulunmalıdır. Çünkü, Anayasamıza göre, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları siyasî partiler; ama, siyasî partiler kendi içerisinde partiiçi demokrasi sorununu yaşıyorlar, bu da bir paradoks olarak karşımıza çıkıyor.

3. İdarenin hukuka bağlılığı sağlanmalıdır.

4.  Anayasa içerisindeki özel kurumlar demokratikleşmelidir.

5. Kişi hak ve özgürlükleri mutlaka korunmalıdır.

6. Yargı bağımsız ve tarafsız olmalıdır.

7. Türkiye, artık, düşünce suçu ayıbından kurtulmalıdır.

8. Ekonomik özgürlükler korunmalıdır.

9. Medyanın haksız rekabeti önlenmelidir.

10. Bugüne kadar gelen yönetimlerin, biraz da sorumsuzca başımıza dert ettikleri iç ve dışborçlanmalar konusunda Anayasaya mutlaka bir sınırlama getirilmelidir.

Değerli arkadaşlarım, bu önerilerimizin içeriği olarak, belki şunları söylememiz mümkün: Anayasa Mahkemesinin, bugün Yüce Divan sıfatıyla yaptığı bir yargılama imkânı var. Özellikle, Meclis soruşturması komisyonu raporlarının sıklıkla görüşüldüğü bugünümüzde, bu konuyu şöylece değiştirmek mümkündür: Anayasa Mahkemesinin kendi yargı yetkisini başka görevlerle sınırlandırmalı; ama, Yüce Divan sıfatıyla yapacağı yargı, Yargıtay ceza daireleri başkanlarından kurulabilecek bir başka organa devredilmelidir; çünkü, Anayasa Mahkemesinin kendi teşekkülü içerisinde, ceza hukuku noktasında ihtisası bulunmayan kişiler ve üyeler de bulunmaktadır.

İkincisi; bugüne kadar düşünülen, uzlaşma komisyonunda da üzerinde ittifak edilen; ama, Meclis tatile girmeden önce mutlaka çıkarılmasını istediğimiz, Anayasanın geçici 15 inci maddesinin bütün sonuçlarıyla kaldırılmasıdır. Bildiğiniz gibi, geçici 15 inci madde, 12 Eylül 1980 ile takriben üç yıllık dönem içerisinde çıkarılmış kanunların Anayasaya aykırılıklarının iddia edilemeyeceğini öngörmektedir ve bu süre içerisinde çıkarılmış -en azından 117 civarında, daha fazlası da var- pek çok temel kanun vardır. Bu kanunlar üzerinde Anayasa Mahkemesi denetim yapamıyor ve kendisine yapılan iptal başvurularını değerlendiremiyor; çünkü, böylesine bir zırh içerisinde, öncelikle ve evleviyetle Anayasanın geçici 15 inci maddesinin mutlaka kaldırılması gerekir.

İdarenin bütün karar ve işlemleri yargı denetimine açılmalı ve istisnalar kaldırılmalıdır; çünkü, Anayasanın kendi hükmü, idarenin bütün karar ve işlemleri yargı denetimine tabidir; ama, bilindiği gibi, bunların içerisinde birkaç tane kısıtlama bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi, 125 inci madde, 105 inci madde, 159 uncu madde ve diğerleri gibi... Yani, Cumhurbaşkanının kendi başına yaptığı tasarruflarla, Yüksek Askerî Şûra kararları ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun aldığı kararlardır. Bunların hepsi birer idarî işlem niteliğindedir. İdarî işlem niteliğinde olan bu kararlar aleyhine de, mutlaka, yargı yoluna başvurulabilmelidir. Bu, Türkiye'nin geleceği açısından da, girmek istediği Avrupa Birliği normları açısından da elzem olan bir konudur.

Yine, temel hak ve özgürlüklerin korunmasına yönelik olarak, yurttaşların, anayasa şikâyeti yoluyla, Anayasa Mahkemesine başvurmalarına imkân sağlanmalıdır. Bu konu, planda yer almış. Bunu, takdir edilecek bir konu olarak görüyorum. Anayasa Mahkemesine başvurma hakkı, bugün, kısıtlıdır. Bunu, vatandaşlara kadar indirgemek, elbette, Türkiye'de yargının yükünü artıracaktır; ama, vatandaşın, kendi temel hak ve özgürlüklerini koruması açısından ileri bir adım olarak görülmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bir diğer madde de, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısı değiştirilmeli ve yargı bağımsızlığı pekiştirilmelidir. Avrupa Birliğine üyelik hedefleri doğrultusunda, Türk hukuk mevzuatı, uluslararası normlara ve çağdaş gelişmelere uyumlu hale getirilmelidir.

Sözümün burasında, asıl, planda yer almayan; ama, bugünümüzün ve geleceğimizin en önemli konusu üzerinde şunu söylemek istiyorum: Türkiye'nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler ve Anayasamızın bunlara tanıdığı değer ile Avrupa Birliğine tam üyelik noktasında Türkiye'nin yapmak zorunda olduğu düzenlemelerdir. Kaldı ki, bunu söylememin bir temel dayanağı var; çünkü, bu plan, 2001 ile 2005 yılları arasını kapsamaktadır. 2001 ve 2005 yılları arasında da Türkiye, 2004 yılında, Avrupa Birliğine tam üyelik noktasında, mutlaka, yapması gereken ödevlerle karşı karşıyadır.

Değerli arkadaşlarım, hepimiz biliyoruz ki, milletlerarası sözleşmelerin Türk hukukundaki yeri, özellikle, Anayasanın 90 ıncı maddesidir. 90 ıncı maddenin son fıkrasına göre, uluslararası sözleşmeler, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandığında içhukuk normu haline geliyor, kanun haline geliyor; ama, bir farkı ve üstünlüğü var, Anayasaya aykırılığı da iddia edilemiyor. Bu yüzden, anayasa hukukçuları diyorlar ki, usulünce tasdik edilmiş olan milletlerarası sözleşmeler, içhukuk normlarının da üstündedir. Birinci temel dayanak budur.

Ayrıca, Anayasanın 15, 16, 42 ve 92 nci maddelerinde milletlerarası hukuk ve sözleşmelere atıf yapıldığını göstermektedir. Mesela, 16 ncı maddede "temel hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlandırılabilir" denilmiş; 15 inci maddede, temel hak ve hürriyetler konusunda yapılan uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesi anayasal garanti altına alınmış; 42 nci maddede, Türkçe'den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarının ana dilleri olarak okutulamayacağı, ancak bu konuda milletlerarası sözleşme hükümlerinin saklı kalacağı şeklinde düzenleme getirilmiş; 92 nci maddede, savaş ilanı yetkisi, milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerle sınırlandırılmış ve yine, Silahlı Kuvvetlerin yabancı ülkelere gönderilmesi veya yabancı ülkelerden asker getirilmesi, milletlerarası hukuk prensipleri arasında gözetilmiş.

Değerli arkadaşlarım, böylece, milletlerarası sözleşmelerin ve Türkiye'nin girme kararını verdiği Avrupa Birliğine uyum yasalarının bu çerçeve içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

Yine, bir bilgi olarak arz ediyorum, mutlaka bilgileriniz dahilindedir: Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 1954 yılında imzalamış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmıştır. Türkiye, 1987 yılında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanımıştır; yine, 1989 yılında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin zorunlu yargı yetkisini tanımıştır ve böylece, o günden itibaren günümüze gelinceye kadar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde açılan dava sayısı, bugün itibariyle, 3 000'i geçmiştir. Açılan bu davaların büyük bir kısmı, adil ve bağımsız yargılama hakkıyla ilgilidir, düşünce ve ifade özgürlüğüyle ilgilidir, parti kapatmayla ilgilidir, kamulaştırma, ve sair, diğer konularla ilgilidir. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde açılan bu davalar sebebiyle, yüklü miktarlarda tazminat ödemekte ve hatta, geçtiğimiz yılda verilen bir tedbir kararıyla da, Türkiye için çok önemli sayılabilecek bir gelişmenin, Türkiye tarafından, muhatabı olmuştur.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, 1958 yılından bu yana, Avrupa Ekonomik Topluluğuna, daha sonraki ismiyle de Avrupa Birliğine girme mücadelesi vermektedir. Roma Anlaşması, Ankara Anlaşması, Katma Protokol derken, Türkiye, üyelik için başvuru hakkında bulunmuş, aradan geçen zaman içinde, netice itibariyle, 10 ve 11 Aralık tarihlerinde, Helsinki'de, Avrupa Birliğine aday ülke olarak kabul edilmiştir. Türkiye, şimdi, tam üyelik için üzerine düşen görevleri yapmak zorundadır ve bu görevleri yaptığı takdirde, şüphesiz mütekabiliyet içerisinde, Avrupa Birliği ülkeleriyle birlikte düşünerek, bu Avrupa Birliğine tam üye olabilecek noktaya gelecektir.

Türkiye'nin, bu sebeple, bugün ve bundan sonra yapması gereken, Avrupa Birliğine girme noktasındaki siyasî kriterlerin, hukukî kriterlerin ve ekonomik kriterlerin yerine getirilmesidir. Bunlar getirilmediği takdirde, tam üyelik için görüşmelerin ne zaman başlayacağı da belli değildir, Türkiye'nin Avrupa Birliğine alınıp alınmayacağı da belli değildir.

Yedinci Plan döneminde, Avrupa Birliğine uyum noktasında, Mahallî İdareler Yasası başta olmak üzere önemli yasalar çıkarılmışsa da, demokratikleşmeye ilişkin düzenlemeler gündeme getirilememiştir. Avrupa Birliğine girme noktasında, biraz evvel saydığım kriterler, bugün, birtakım yazılı metinler haline getirilmişse de, iç mevzuatımızda değişiklik yapılabilmiş değildir; dolayısıyla, gazetelere akseden birkısım haberlerde de, hükümetin kendi birimlerine hazırlattığı birkısım metinler, başka merciler tarafından veya başka güç odakları tarafından değişikliğe tabi tutulmak istenmekte ve basında başlatılan bir münakaşa, Türkiye'nin, Avrupa Birliğine uyma ve bu kriterleri kabul etme noktasında, âdeta, kendi içerisinde bir tartışmayı, zaman zaman yaşadığını ortaya koymaktadır.

Böylelikle, bu Avrupa Birliğine uyum ve Kopenhag kriterlerinin ne olduğu ve ne yapmamız gerektiği konusundaki -bir kısmı Adalet Bakanlığına ait olan- birkısım metinleri de dikkatlerinize arz etmek istiyorum. Avrupa Birliği müktesebatlarına uyum noktasında iki aşama söz konusu; -ki, bunlara Kopenhag kriterleri deniliyor- birisi, bunlara öncelikle uyulması, diğeri, Avrupa'da halen geçerli bulunan mevzuat hükümlerine Türk mevzuatının, bu arada ceza mevzuatımızın uyumlu duruma getirilmesidir.

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğine girme konusu hükümetin konusudur ve bir siyasî iradenin ürünüdür. Bugün sıfır noktasında değiliz. Eğer, bugün tartışma, girelim mi, girmeyelim mi noktasında olsaydı, en azından benim ve mensup olduğum Partinin pek çok rezervleri ortada olurdu; ama, Türkiye bu tercihi yapmıştır ve Avrupa Birliğiyle bütünleşme noktasında bir karar almıştır; hem bu niyetini çok samimî olarak söyleyip hem de ben istediğimi yaparım, kimse bana karışamaz mantığıyla hareket etmesi, artık,  dünyada geçerli olan mazeretlerden birisi değildir. Böyle bir anlayış, ya Türkiye'yi Avrupa Birliğine sokmak istememekte veya Avrupa'nın bizim istediğimiz noktaya gelmesini temin etmek gibi boş bir hayalin peşinde koşmaktır.

Kopenhag kriterlerini esas kabul edeceksek, Türk Ceza Kanununda yapılması gereken birkaç değişiklik vardır. Bunu, yine, hukukî metinlerden okumak istiyorum; Kopenhag Zirvesinin sonuç bildirgesinde, kriterler, şu şekilde ifade edilmiştir: "Üyelik, her aday ülkenin demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlıklara saygı ile azınlıkların korunmasını güvenceye alan kurumlarda istikrarı sağlamasını; işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı ile Birlik içindeki rekabetçi baskılar ve piyasa güçleriyle uyum kapasitesinin bulunmasını..." Belki tercümeler bu cümleleri bu hale getirdi. "...siyasal, ekonomik ve parasal Birlik amaçları da dahil, üyeliğin gereklerini yerine getirebilecek durumda olmasını gerektirmektedir."

Bunlardan ceza hukukunu yakından ilgilendiren siyasî kriterler, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı olarak belirlenmiştir.

Siyasî kriterlerin en önemli özelliği de, ekonomik, hukukî ve idarî kriterlerden farklı olarak, müzakere sürecinin konusunu oluşturmamaları, aksine, bu sürecin başlayabilmesi için bir önkoşul niteliğinde bulunmalarıdır. Avrupa Birliği ve diğer Avrupa ülkeleri için bir simge hüviyetindeki bu kriterler, Avrupa devletlerinin paylaştıkları ortak değerleri temsil etmektedir.

Türkiye'nin yaptıklarını ve yapacaklarını, Avrupa Birliği düzenli olarak takip etmekte ve raporlar yayımlamaktadır. 1999'da yayımlanan Düzenli İlerleme Raporuna göre -ki, en son rapor budur, Ekim 1999 tarihini taşımaktadır- Türkiye'nin durumu şudur:

1998 yılından bu yana bazı yasaların kabul edildiği saptanmış; ama, yeterli bulunmamıştır. Siyasî Partiler Kanununda yapılan değişiklik takdir edilmiştir. Yolsuzlukları önlemek için memur alımlarının merkezî sisteme bağlanması olumlu görülmüştür. Yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi için DGM'lerdeki askerî yargıç yerine sivil yargıcın görevlendirilmesi olumlu bulunmuştur; ama, sadece bunlar... Bunun dışında, demokrasi ve hukuk devleti kriterleri açısından çözüm bekleyen sorunlar olarak da: Yüksek baraj sebebiyle 1999 seçimlerinde 31 milyon seçmenden 5 milyonun iradesinin Meclise yansımaması, yolsuzluk ve rüşvetle yeterli mücadele yapılmaması ve belki de en önemlisi, Millî Güvenlik Kurulu ve Silahlı Kuvvetlerin, siyasal yaşamın birçok alanındaki rolünün devam etmesi gösterilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu noktada yapılabilecek şeyler de, elbette bunların mefhumu muhalifinden, hem siyasî alanda Silahlı Kuvvetlerin rolünün -demokratik Avrupa ülkelerindeki ölçüler içerisinde- daha da kısıtlanması hem de yolsuzluk ve rüşvetle mücadele konuları ve seçim sisteminin, Siyasî Partiler Yasasının bazı maddelerinin değiştirilmesi arzusu.

Yine, bu noktada, tenkitlerde şunlar gösterilmektedir: Sistematik olmamakla birlikte, işkence, kaybolma ve yargısız infaz olayları devam etmektedir, kolluk güçleri mensuplarının işlediği suçların yargısal kovuşturması sağlanamamaktadır, söz ve ifade özgürlüğündeki kısıtlamalar devam etmektedir, polisin gazetecilere uyguladığı müdahaleler, cezaevi koşullarındaki iyileşmenin görülmemesi, idam cezasının yasal olarak yürürlükte bulunması ve güneydoğuda olağanüstü hal uygulamasının devam etmesi gibi...

Bütün bunlarla, Türkiye'nin takip edilmekte olduğu, olumlu ve olumsuz gelişmelerin rapor edildiği bu raporlar gereğince, Türkiye'nin yapmak zorunda kaldığı birtakım düzenlemelerde geciktiği ortaya çıkmaktadır.

Yine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Türk iç hukukuna etkileri de, dikkate alınmak ve gereği yapılmak zorundadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine en çok başvuru, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda olmaktadır. Bakınız, sadece bir günde, 8 Temmuz 1999 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye'de ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin olarak 11 karar birden vermiştir. Şu ana kadar, insan hakları ihlalleri, düşünce ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiğine yönelik olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde açılmış olan dava sayısı, 3 000 dava içerisinde, hemen hemen üçte 1; 700 sayısını geçmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye'de ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini tespit eden davaların ve suçlamaların konusu da, genelde, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesi, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddeleri, 158 ve 159 uncu maddeleridir. Bugün, bu ihlal sebebiyle, yani, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesinde tadat edilen düşünce özgürlüğünün ihlal edildiğine yönelik kararlarda, Türkiye, devamlı suçlanmaktadır ve bu suçlamalar sebebiyle de -Türkiye ölçeğine göre- çok yüksek tazminatlar verilmektedir. Bu tazminatların miktarı, bir davada 45 milyar liraya kadar yükselebilmektedir. Özellikle, Türk Ceza Kanununun 312 ve diğer maddeleriyle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin dikkat çektiği konu şudur: Burada, suçun unsurları muğlaktır, suça ve suçluluğu övücü, azmettirici, terör ve şiddeti teşvik eden unsurların bulunup bulunmadığının belirlenmesi, Türkiye'de çok güç hale gelmiştir. Uygulamada, konu, bilirkişilere havale edilmekte, onlar da, kendi dünya görüşleri ve siyasî anlayış ve eğilimlerine göre hazırladıkları raporlarda, suç unsuru bulunup bulunmadığını mahkemeye bildirmektedir.

Hâkimler, kanunlarla bağlı olmakla beraber, kanunlarda geçen, kamu düzeni, kamu güvenliği, ülke bütünlüğü ve bölücülük gibi, zamana ve mekâna göre yorumlanabilecek kavramlar, kendisine çok geniş bir takdir hakkı vermektedir. Hâkim, takdir takdir hakkını kullanırken demokratik bir toplumda hâkim olan ve birbirleriyle rakip olarak yarışan görüş ve değer yargılarını ölçülü ve dengeleyici bir şekilde göz önüne almak zorundadır.

Değerli arkadaşlarım, yine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında siyasi partilerin kapatılması da ayrı bir önem taşımaktadır; çünkü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11 inci maddesi örgütlenme özgürlüğünü içine almaktadır. Dernekler, sendikalar ve siyasî partiler olarak Türkiye, önce bu mahkemelerde açılan davalara "11 inci madde, siyasî partileri kapsamaz" diye itirazda bulunmuştur; ama, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi "hayır, bilakis daha çok siyasî partileri kapsar. Dernekler ve sendikalar hakkındaki kapatma kararları geniş olabilir; ama, siyasî partiler için bu daha da daraltılmalıdır" şeklinde karar vermiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, önce konsey durumundayken bir tek kapatma kararı vermiştir; o da, 1956-1957'de Alman Komünist Partisinin kapatılması. Bu karar elimde; ama, okumak için vaktim yok. Daha sonra Türkiye'de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da, sözleşmenin ihlal edildiği konusunda karar verilen üç dava bulunmaktadır; Türkiye Birleşik Komünist Partisi davası, Sosyalist Parti davası ve ÖZDEP'in kapatılmasıyla ilgili karar.

Değerli arkadaşlarım, dolayısıyla, özellikle Venedik Kararları veya Venedik Komisyonunun tespit ettiği ilkelere göre, siyasî partilerin kapatılması şu muhakeme içerisinde mümkün olabiliyor: Ya siyasî partiler, yalnızca şiddet kullanılmasını savunacak veya şiddeti politik bir araç olarak kullanması durumunda kapatılabilecek; ya şiddeti kullanacak ya şiddeti savunacak.

İkinci olarak, kapatma ya da yasaklama, mevcut tehlikeyi önlemek bakımından başvurulacak son çare olmalıdır. Demokratik düzen için gerçek bir tehlike söz konusu olmalı ve bu tehlikenin daha hafif önlemlerle giderilmesi mümkün olmamalıdır. Belki de, bu konuda Amerikan Yüksek Mahkemesinin açık ve mevcut tehlike kriteriyle benzerlik göstermektedir.

Vaktim çok daraldı; ancak, günümüzün en güncel olaylarından birisi budur ve Türkiye Büyük Millet Meclisi, daha birkaç ay önce, siyasî partileri anayasa güvencesi altına almak için getirilen bir anayasa değişikliğini görüşmüştür. Anayasanın 69 uncu maddesinde değişiklik yapılmak istenmiş; fakat, akim kalmıştır.

Değerli arkadaşlarım, bugün, Anayasa Mahkemesi Başkanı da "elimizdeki mevzuata göre parti kapatmak, ben dahil hiçbir Anayasa Mahkemesi üyesini memnun etmiyor. Siyasî partilerin anayasal güvence altına alınması için Türkiye Büyük Millet Meclisini göreve davet ediyorum" şeklinde veya böyle anlaşılabilecek bir beyanda bulunmuştur.

Bu nokta da, herhalde, akıllara sadece Fazilet Partisi gelmemelidir. Demokratik, siyasî hayatımızın vazgeçilmez unsurları olan siyasî partilerin, 6 tane hâkimin ağzından çıkacak söz ve sadece kendi vicdanî kanaatleriyle kapatılması bir tarafa, siyasî partilerin ayakta kalmaları, ama, başta Anayasa olmak üzere, kanunlara uygun faaliyet göstermeleri esas olmalıdır. Bunu bir prensip haline getirmek icap ederse, kapatma istisna olmalı; ama, partilerin uyarılması dolayısıyla kanuna, Anayasaya uygun faaliyet yapmaları da temin edilmelidir.

Bu sebeple, anayasa hukukçuları, bugünlerde şunu da tartışıyorlar: Bizim Anayasa ve siyasî partiler mevzuatımıza göre, siyasî partiler hakkında sadece kapatma kararı verilebiliyor ve bildiğiniz gibi, sadece 3 madde sebebiyle; ya program ve tüzüğü ya yabancılardan para alması veya suçun odak noktası haline gelmesi gibi... Halbuki, anayasa hukukçuları diyorlar ki: "İhtar sistemini kullanarak, kapatma dışında bir yaptırım da uygulanabilir." Hatta, kapatma dışı yaptırımların da örneklerini vermişler. Mesela, İhtar yapıldıktan sonra, işlenen kusur veya kabahatin veya suçun derecesine göre, o siyasî partiye devletçe yapılacak yardımdan veya siyasî partiler mevzuatının partilere tanıdığı diğer ayrıcalıklardan yoksun bırakılması veya o partinin belirli süre faaliyetten alıkonması veya seçimlere katılma hakkından yoksun bırakılması... Demek ki, bir ihtar prosedürüyle bağlantılı olarak, aykırılığın niteliği ve ağırlık derecesine göre, siyasî partilere kapatma cezasının dışında başka müeyyidelerin de uygulanması mümkün olabilecektir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Komisyonunun parti kapatmayla ilgili pek çok değil, sadece bir kararı vardır; o da, biraz evvel ifade ettiğim, 1957 tarihli, yani, soğuk savaş döneminin içinde verdiği Alman Komünist Partisinin kapatılmasıyla ilgili davadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Efendim, kaç dakika vereyim?

BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Bir iki dakika yeter Sayın Başkan.Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Peki efendim.

Buyurun.

BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Daha sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, hiçbir siyasî parti hakkında kapatma kararı vermemiştir.

Türkiye'den, kabul etmediği birkaç tane kararı size ifade ettim. Bununla ilgili, Avrupa Birliği, kendi sistemi içerisinde, sadece ekstremist partilerin, biraz evvel de ifade etmeye çalıştığım gibi, şiddeti kullanan veya şiddeti teşvik eden, kamu güvenliğini tehdit eden ve suç işleyen partilerin kapatılmasını öngörmekte, diğerleri için sadece uyarıyı kabul etmektedir.

Demokratik hayatımızın en canlı uzvu olan siyasî partiler konusunda da, önümüzdeki plan döneminde bir anayasal düzenlemenin öngörülmemiş olmasını bir eksiklik olarak mütalaa ediyorum. Anayasamız temel kanunlardandır, halkımızın huzur ve mutluluğu için yapılmış belgelerdir. Bu Anayasanın, bugünden itibaren, hem cesur hukukçuların hem cesur siyasetçilerin ve topyekûn Parlamentomuzun gayretiyle tamamen sivil ve demokratik bir hüviyete kavuşmasını arzu etmek, umarım ki, plancıların da düşündüğü en önemli konulardan birisidir.

2001 ve 2005 yılları arasında, Türkiye, hem uluslararası hukuk normlarına ve demokrasinin en yüksek standartlarına kavuşacak tedbirleri almalı hem de kendi içinde Aziz Milletimizin layık olduğu kişisel hak ve özgürlüklere en geniş anlamda kavuşmalıdır.

Bu düşüncelerle, hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Arınç.

Efendim, birleşime 10 dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati : 23.07

 


DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati : 23.24

BAŞKAN : Başkanvekili Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER : Vedat ÇINAROĞLU (Samsun), Hüseyin ÇELİK (Van)

 

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 119 uncu Birleşimin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı üzerindeki görüşmelere kaldığımız yerden devam ediyoruz.

IV. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1. — Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının Sunulduğuna Dair Başbakanlık Tezkeresi ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (3/600) (S. Sayısı : 516) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Hükümet?.. Yerinde.

Gruplar adına yapılan konuşmalara devam ediyoruz.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Ankara Milletvekili Sayın Mehmet Arslan; buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MEHMET ARSLAN (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında insan kaynaklarının geliştirilmesi, sosyal refahın artırılması ve sanayileşme bölümü hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, şahsım ve Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, dünyada köklü ekonomik ve sosyal değişimlerin yaşandığı bir dönemde hazırlanmıştır. Bu dönemin özelliklerinden biri de, insanın ön plana çıkmasıdır. İnsan değerleri, insanın gelişmesi, kaliteli bir hayat ve insanın yaşama umudunun artırılması önem kazanmıştır. Rekabet gücü yüksek bir ülke oluşturmanın yolu, insan kaynaklarının gelişmesini sağlayan sağlık, eğitim, gençlik, kadın, çocuk ve insangücüdür.

Sağlık hizmetleri, ucuz, ulaşılabilir, kaliteli, verimli, eşitlik ve hakkaniyet ilkesi içinde, bölgeler ve sosyoekonomik gruplar arasında farklılıklar taşımayan, çağdaş ve hasta haklarına saygılı olmalıdır.

Koruyucu sağlık hizmetleri sunumu, birinci basamak sağlık hizmetleri birimimizle entegre edilmeli, ilköğretim okullarından itibaren, ciddî şekilde koruyucu ve acil sağlık eğitimi verilmelidir.

Sağlık hizmet sunumu ve finansmanı ayrılmalı, hasta ile doktor arasındaki para alışverişi ortadan kaldırılmalıdır.

Sağlık ocakları yeniden yapılandırılmalı, mobil sağlık hizmetleri artırılmalıdır.

Sağlıkta, Avrupa Birliği normlarına uygun eğitim ve altyapı hizmetlerinin hukukî düzenlemesini yapmak zorundayız.

Yüksek Sağlık Şûrası halkın güvenini kazanacak şekilde düzenlenmelidir.

Devlet, tedavi kısmından çekilmeli; kaynaklarını, acil ve koruyucu hekimliğe ayırmalıdır. Özel sektör ve gönüllüler teşvik edilmeli; devlet, sağlık hizmetinde yönlendirici, denetleyici olmalıdır.

Aşı ve ilaç üretiminde ar-ge çalışmaları için çok geç kalınmıştır.

Çevre ve gıda sağlığı hususunda köklü değişiklikler yapılmalıdır.

Hastaları memnun ederken, sağlık hizmetleri veren sağlık çalışanlarının mağduriyetleri giderilmeli; aldıkları eğitimle, çalışma şartlarına yakışır ücret ve özlük hakları oluşturulmalıdır.

Yukarıda bahsettiğimiz konularda cesur adımlar atan, 13 ilde vardiya hizmetlerine geçerek vatandaşının memnuniyetini sağlayan Sağlık Bakanımıza ve çalışanlarına teşekkür ediyorum.

Sağlık hizmetinde amaç, hizmeti verenin, alanın ve finanse edenin memnun olacağı sistemi kurmaktır. Çağdaş ve millî sağlık sistemiyle, insanlarımızı sağlıklı ve mutlu yapmak zorundayız. 21 inci Yüzyılın büyük Türkiyesi, sağlıklı ve yarınlarına güvenle bakan insanlarımızın omuzlarında yükselecektir.

Kadınlarımızda okuryazar oranı, hâlâ, yüzde 75,9'dur. Ancak, bölgesel farklılıklar çok fazladır. 21 inci Yüzyılın ilk beş yılında, kadınlarımız, yüzde 100 okuryazar hale getirilmelidir.

Anne ölüm oranları, hâlâ, çok yüksektir. Anne ölüm oranı düşürülmeli, kadına uygulanan aile içi şiddetle mücadele edilmeli, bu konuda gerekli hukukî düzenlemeler yapılmalıdır.

Tarımda ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kadınlar köyden kente göç ettiklerinde, kadın işsiz oranı yükselmektedir. 2010 yılında kadın işsiz oranı maksimuma çıkacak; bu arada, kentlerde kadınların eğitim düzeyinin hızla yükselmesiyle, bu oran, 2010 yılından itibaren azalacaktır.

Ülkemizde bu konudaki en büyük eksikliklerden biri de, çalışan nüfus içerisinde ve üst düzey karar verme mekanizmalarında kadın sayısının azlığıdır. Temennimiz, önümüzdeki beş yılda bu konuda ilerleme kaydetmektir.

Toplumumuzda, kültürel ve tarihsel olarak, aile ve akrabalık ilişkileri çok önemlidir. Toplumsal örgütlenmelerde, aile en önemli yapıdır. Ancak, sanayileşme, nüfus artışı, iletişimin yaygınlaşması, devletin yeni kurumsal düzenlemeleri sonucu aileler küçülmüştür. Türkiye'nin ekonomik ve sosyal açıdan bu kadar zor bir dönemi birlik ve beraberlik içerisinde geçirmesinde, Türk aile yapısı ve akrabalık ilişkileri içerisinde dayanışmanın yeri yadsınamaz.

Millî ve manevî değerlerin korunması ve geliştirilmesinde, millî bütünlüğümüz ve dayanışmamızın geliştirilmesinde aile müessesesinin güçlendirilmesi esastır. Aileler, başta, eğitim, sağlık, özürlü ve yaşlı bakımı olmak üzere her konuda desteklenmeli, geleceğin yolunun aile yapımızın  kurulmasından geçtiği unutulmamalıdır.

Türkiye'de bebek ölüm oranları, hâlâ, yüzde 35,5'tir. Artık, bebekler, doğumsal anomaliler ve hastalıklar dışında, ölmemelidir. Koruyucu hekimliğin önemi yeniden ortaya çıkıyor. Çocuklarımıza anne karnında bakmaya başlamalıyız. Yani, prenatal anne ve bebek bakımı yaygınlaştırılmalıdır. Sağlıklı çocuklar, sağlıklı ve bütünlüğü korunmuş aile ortamında yetişir. Çocuklar, sağlık, eğitim ve bakımları konusunda desteklenmelidir.

Uyuşturucu kullanımının arttığı, suça eğilimin yoğunlaştığı günümüzde, yeni çocuk mahkemeleri kurulmalı, çocukların tutukluluk ve hükümlülük dönemlerini yetişkinlerden ayrı ortamda geçirmesi için, özel çocuk tutukevi ve ıslahevi sayıları artırılmalıdır.

Çocukların baklava çalmaktan yıllarca hüküm giydiği günleri artık yaşamamalıyız.

Çocuklarımız, olumsuz etkilendikleri yayınlardan korunmalı ve mutlaka, iletişim araçları bu konuda sıkı denetime tabi tutulmalıdır. Dünyada bu konuda en müsamahalı ülke, herhalde, Türkiye'dir.

Çocuk Hakları Sözleşmesi ilke ve hedeflerine ulaşılmalıdır.

Çalışan çocuklarımız, sokak çocuklarımız, özürlü çocuklarımız, kimsesiz çocuklarımız; yani, bizim çocuklarımız ve geleceğimiz... Hepsine sahip çıkma derecesi, uygarlık seviyemizin göstergesi olacaktır.

Bedenen ve ruhen sağlıklı bir toplumun yetiştirilmesi için, spor yapma alışkanlığı yaygınlaştırılmalı, bunun için, altyapı, eğitim, istihdam sorunları giderilmelidir.

Bağımsız spor kulüpleri, federasyonlar, özel idare ve mahallî yönetimler sporda aktif hale getirilecek; kamu, denetleme, yönlendirme, teşvik ve yenilikleri takip etme görevini üstlenecektir.

Sponsorluk uygulamalarını kolaylaştıracak hukukî düzenlemeler yapılacaktır.

Kulüp ve federasyonların kurumsallaşması ve kendi kendini finanse edilen bir yapıya dönüştürülmesi sağlanacaktır.

Olimpiyat oyunları için altyapı çalışmaları hızlandırılacak, turizm amaçlı sportif faaliyetler yaygınlaştırılıp, artırılacaktır.

Çocuklar, gençler, yaşlılar, ev hanımları, yalnız yaşayanlar ve özürlüler başta olmak üzere, toplumun bütün kesimleri için, serbest zamanlarının üretken, verimli ve katılımcı bir şekilde değerlendirilmesi sağlanmalıdır.

Sivil toplum örgütleri, özel sektör, üniversiteler, yerel ve merkezî yönetimle koordinasyonu sağlanıp, insangücü imkânları geliştirilmelidir.

Zenginlik, maddî imkânları artırsa da, uygarca yaşamak için ayrı gayret gerekiyor. Toplumsal kurumlarımızın aslî görevi, kurallar ve geleneklerimiz çerçevesi içerisinde insanca yaşam gerçekleştirme ve güzelleştirme amacında olmalıdır.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi, dünya, sadece yeni bir yüzyıla değil, yeni bir binyıla adım atmıştır. Bu, sıradan bir takvim değişikliği değildir. Bu, sadece bazı milletlerin ve bölgelerin kaderini yakından ilgilendiren, bir değişim de değildir. Bu, dünyamızı yakından ilgilendiren tarihî bir dönüm noktasıdır.

Bir tarafta başdöndürücü hızla gelişen teknoloji ve ekonomik zenginleşme, diğer tarafta ise, artan sefalet, kargaşa ve etnik kavgalar gerçeği, önümüzde bütün çıplaklığıyla durmaktadır.

Bunların yanında, demokratik istikrarın toplumsal garantörü olan orta sınıflar dünyanın her tarafında küçülmekte, eşitsizlikler biraz daha belirginleşmekte, ekolojik felaketler sınır tanımaz boyutlara ulaşmaktadır; yani, dünyamız, refah ve mutluluğun yaygınlaşmasına sahne olmaktan daha çok; çatışmalardan ve zıtlıklardan oluşan sorunlu bir küreye dönüşmektedir.

Dünyanın bir bölgesi, teknoloji, kültür, değer üreten ve pazarlayan, dolayısıyla yöneten, diğer büyük bir kısmı ise, sürekli olarak alan ve yönetilen bir konuma mahkûm olmaktadır.

Ülkemizde, geçmişte tercih edilen politikalar ve yönetim anlayışlarındaki yanlışlıkların yanı sıra, uzun yıllardır çözülemeyen ekonomik ve sosyal sorunların neticesinde ortaya çıkan gelir dağılımı adaletsizliği, toplumsal barışı tehdit eder boyutlara ulaşmıştır.

Bunların sonucunda, toplumumuzda önemli bir sorun olarak ortaya çıkan gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilerek, yaygınlaşan yoksulluğun büyük ölçüde ortadan kaldırılması, mutlu millet, güçlü devlet, lider Türkiye’yi gerçekleştirme hedefimize yaklaştıracaktır.

Bilindiği gibi, Türkiye, 1930’lu yıllardaki sanayi planlarına kadar giden bir planlama birikimine sahiptir. 1960 sonrası ise, kapsamlı planlama anlayışı benimsenmiş ve yapılan beş yıllık kalkınma planlarıyla, ülke kalkınmasına yön verilmiştir.

Kaynağını Anayasamızdan alan kalkınma planlarıyla, iktisadî kalkınmaya hız verilerek ekonomik büyümenin sağlanması, dünyayla bütünleşmesi, ülkemizin önemli konularından biri olan tarımın da daha modern bir yapıya kavuşturulması, sanayiin geliştirilmesi, istihdamın artırılması, kentleşme ve ödemeler dengesinin iyileştirilmesi ve altyapının geliştirilmesi hususlarında önemli adımlar atılmıştır. Ancak, Türkiye, ülkeler arasındaki bu kalkınma yarışından kopmamak ve daha da önemlisi, gelişmiş ülkelerin seviyesini yakalayabilmek için, sürdürülebilir bir şekilde daha hızlı büyümek ve gelirini de daha adil paylaşmak zorundadır.

Son yıllarda dünyada köklü ekonomik ve sosyal değişimler yaşanmaktadır. Ülkeler, bilgi toplumu olma yolunda hızla ilerlemekte, yükselen değer olarak rekabet kavramı gittikçe öne çıkmaktadır. Dünyadaki bu hızlı değişime uyum sağlayabilen ve insanını bu yeni ortamın gerektirdiği niteliklerle donatabilen, bilgiye erişebilen, bilgiyi üretebilen ve kullanabilen ülkeler 21 inci Yüzyılda etkili ve başarılı olacaktır.

Uzun vadeli gelişmelerin temel amacı, temel değerlerimizi ve kimliğimizi koruyarak bilgi toplumuna geçişin sağlanması ve toplumun yaşam kalitesinin yükseltilmesidir. Türkiye'nin, jeostratejik konumu, kültürel birikimi ve ekonomik ve sosyal alanda sağlayacağı gelişmeler sonucu 2010'larda bölgesel bir güç olarak etkinliğini daha da artırması, 2020'lerde ise, küresel bir güç olması hedeflenmektedir.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında yapılan tespitlerin, öngörülen ilkeler, politikalar ve amaçların, dünyadaki bu değişimi algılayan ve ülkemizin bilgi toplumuna erişimini ve dünya hâsılasından daha fazla pay almasını sağlayacak nitelikte olduğu görülmektedir.

2001-2005 yıllarını kapsayacak olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, temel ekonomik ve sosyal konuların tümünü kapsamakla birlikte, temel yapısal projeler bazında hazırlanan Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planından farklı olarak, ülkemizin 2001-2023 yıllarını kapsayan uzun vadeli gelişme  stratejisini de içermektedir ki, bu yapı itibariyle, oldukça önemli bir özellik arz etmektedir.

Türkiye'nin, gerekli yapısal dönüşümleri gerçekleştirmesi durumunda, 2001-2023 döneminde yıllık ortalama yüzde 7 dolayında büyüme hızı sağlaması ve bu büyümenin yaklaşık yüzde 30'unun toplam faktör verimliliğinden kaynaklanması, böylece, günümüzde 3 200 dolar olan kişi başına gelirin 2023 yılına kadar daha yüksek rakamlara ulaştırılarak, Türkiye'nin, dönem sonu ulaşacağı 1,9 trilyon dolar civarında gayri safî millî hâsıla düzeyiyle, dünyanın ilk on ekonomisi arasına girmesi öngörülmektedir.

Bu gelişme perspektifi içerisinde Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı imkânlardan en yüksek oranda yararlanabilmenin ve olumsuzlukları en düşük düzeyde tutabilmenin yanında, ülkemizin geleceğe hazırlanmasında ve dünyada daha etkili bir konuma gelmesinde, kuşkusuz ki, bir kilit rolü oynayacaktır.

Değerli milletvekilleri, ülkemizin sosyoekonomik sorunlarının birinci sırasında, gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksulluğun yer aldığına şüphe yoktur. Bunların yanında, yolsuzluklar da çok önemli bir millî sorun haline gelmiş bulunmaktadır. Yolsuzluk sorunu, hukuk devletinin ve adaletin yara almasına sebep olmakta, toplumdaki güven ve huzuru yok etmektedir.

Yolsuzlukların, toplum hayatını, demokratik rejimi, ahlakî değerleri ve ekonomik kaynakları tahrip etmesi nedeniyle, yolsuzlukla mücadeleyi, millî siyaset konusu olarak görmeliyiz. Özellikle, son yirmi yıldır ülkemizde uygulanan ekonomik politikalardaki yanlışlıklar ve başarısızlıklar, yoksulluğun artmasına yol açmış, bununla birlikte, siyasî ve ahlakî yozlaşmanın da etkisiyle, yolsuzluk gibi, toplumsal kanser olarak adlandırabileceğimiz büyük bir sorunun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Sosyal refah, en genel anlamıyla, ülkede yaşayan insanların yaşam standartlarının yüksek olmasıdır. Bunun göstergeleri de, yüksek bir gelir düzeyi ile bunun adaletli dağılımı, yüksek istihdam, sosyal sigorta sistemlerinin gelişmiş olması, esnaf ve sanatkârların durumunun iyileştirilmesi ve tüketicinin korunmasıdır.

Gelir ve servet olarak zayıf toplum kesimlerini korumaya ve bu kesimlerin durumlarını iyileştirmeye yönelik faaliyetler de, sosyal refahın artırılmasına yönelik faaliyetlerdir.

Sektörler itibariyle bakıldığında, tarım sektörünün, gayri safî yurtiçi hâsıla içindeki payı yüzde 15, istihdam edilen işgücü içindeki payı ise yüzde 45,1'dir. Tarım sektöründe çalışanların önemli bir bölümü, oldukça düşük bir verimlilikle, kendi hesabına ve ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kesimlerden oluşmaktadır. Yoksul durumda bulunan nüfusun yüzde 95'ini, eğitim düzeyi ilkokul ve altında eğitim alanlar ile okuma yazma bilmeyenler oluşturmaktadır. Ücretsiz aile işçileri, çalışan kesimdeki yoksullar içinde yüzde 50 payla, en büyük yoksul grubunu oluşturmaktadır. Bu kesimi, yüzde 24,7'yle, kendi hesabına çalışanlar ve yüzde 16,6'yla, yevmiyeli işçiler izlemektedir. İktisadî faaliyet koluna göre, yoksul nüfus içinde, yüzde 73,5 payla, tarım ve ormancılıkla uğraşanlar en büyük yoksul grubu oluşturmaktadır. Enflasyon, gelir dağılımını bozan en önemli faktörlerin başında gelmektedir.

Geçmiş yıllarda, bütçe içerisinde özellikle içborç faiz ödemelerinin payının giderek büyük boyutlara ulaşması, devletin, genelde sosyal refahı, özelde ise gelir dağılımını düzeltici ve yoksulluğu azaltıcı politikalar uygulama imkânlarını daraltmıştır. Ekonomik büyümeden sağlanan gelir artışından, yoksul kesim yeterince yararlanamamıştır. Sosyal güvenlik ve sosyal yardım sistemi, yoksul kesimleri korumakta yetersiz kalmıştır. İşsiz kalan kesimlere gelir güvencesi sağlayacak olan İşsizlik Sigortası Yasasının çıkarılmış olması, olumlu bir gelişmedir. Gelir vergisi tarifesinde yapılan değişikliklerle, çalışan kesimler üzerinde vergi yükü nispî olarak hafifletilmiş olmasına rağmen, asgarî ücretin vergidışı bırakılması yönünde bir gelişme sağlanamamıştır.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu 1965 yılında çıkarılırken, personel rejiminin, tüm kamu personelini içine alacak şekilde düzenlenmesi ve tek bir ücret politikası içinde çalışanların düşünülmesi fikrinden hareket edilmiştir; ancak, 1965 yılından bu yana, personel rejiminde, çoğunlukla, teşkilat kanunlarında yer alan çok çeşitli istisnai hükümlerle, başlangıçtaki birlik ve anlayıştan uzaklaşılmış, istihdam, değerlendirme, atama ve özellikle de ücret konusunda kamu personeli arasında uçurumlar meydana gelmiştir.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununa eklenen ek geçici maddelerle, diğer kanunların sayısı, ana madde sayısı olan 237'ye yaklaşmış olup -kanunun bazı maddeleri 34 yılda 36 defa değiştirilmesine rağmen- kamu personeli arasındaki ücret farklılıklarına bir çözüm getiremediği gibi, sistemi daha karmaşık ve içinden çıkılamaz hale getirmiştir. Esasen, ücretler tatminkâr düzeye getirilse bile, başka kurumda veya statüde çalışan aynı düzeydeki personelin farklı ücret alması, yani eşit işe eşit ücretin uygulanmamasının kabul edilebilir bir tarafı olmadığı gibi Anayasanın eşitlik ilkesine de aykırıdır. Bu duruma, mümkün olan en kısa zamanda gerekli çözüm bulunmalıdır. Bu sorunu çözmek için, 57 nci hükümetin, kanun hükmünde kararname çıkarma yetki talebini olumlu buluyoruz.

Ayrıca, kamu görevlilerinin sendikalar kanunu çıkarılarak memurların sendikal hakları verilmelidir.

657 sayılı Kanuna tabi devlet memurluğuna girişte, daha önceleri adamı olanın işe girdiği, bilgiye ve becerisine bakılmadığı malumunuzdur. 57 nci hükümet olarak, devlet memurluğuna girişte merkezî sınav sistemi çıkarılarak herkese fırsat eşitliği yaratılmış, artık işe girebilmek için adamı olanın değil, bilgi ve yeteneği olanın tercih edilmesi sağlanmıştır.

Değerli milletvekilleri, 1999 yılında, sosyal sigorta programları tarafından kapsanan nüfusun oranı yüzde 91 ve sağlık hizmetleri bakımından sosyal sigorta kapsamındaki nüfus oranı yüzde 86,4'tür. Toplam sivil istihdamın yaklaşık yarısı, aktif sigortalı olarak sosyal sigorta programları kapsamında bulunmaktadır. Sosyal sigorta risklerini asgarî düzeyde karşılayan kamu sigorta programlarının bütün nüfusu kapsayacak şekilde genişletilmesi temel amaç olmalıdır. Ödenmeyen primler ile gecikme zammı affına ve sigortasız hizmetlerin borçlanma yoluyla sigortalanmasına imkân verilmemelidir. Emekli Sandığının, sigortacılık ilkelerine göre yeniden yapılandırılarak, sigortacılık faaliyetleri dışındaki görevleri ilgili kurumlara devredilmelidir.

Sosyal sigorta kuruluşlarının idarî ve malî etkinliğini artıracak norm ve standart birliği sağlamak için temel esaslar belirlenmeli, gelir artırıcı ve gider azaltıcı düzenlemeler yapılmalıdır.

Sosyal sigorta kurumlarından emekli olan vatandaşların eşlerinin yararlandırılmadığı sağlık hizmetleri, 57 nci hükümet zamanında çıkarılan kanunla kapsam içine alınmıştır. Bu, olumlu bir gelişmedir.

Sosyal Sigortalar Kurumu hastanelerindeki çilenin de hafifletileceği ve sigorta kurumlarından emekli olan vatandaşlarımıza da daha iyi yaşam şartları sağlamak için hükümet düzeyinde çalışmalar yapılacağı inancındayım.

Gelir dağılımının iyileştirilerek yoksulluğun azaltılması ve ekonomik refah artışından toplumun bütün kesimlerinin adil pay alması esastır.

Küçük ve orta ölçekli işletmelerin desteklenmesine önem verilmeli ve yeni girişimcilerin ortaya çıkması teşvik edilmelidir.

İşgücü piyasasına girişi kolaylaştıracak ve sektörlerarası işgücü mobilitesini artıracak tedbirlere ağırlık verilmelidir.

Bölgelerarası gelişmişlik farklarını azaltmak üzere, ekonomik yatırımlar yanında, eğitim, sağlık ve sosyal hizmet yatırımlarına hız kazandırılmalıdır. Sosyal yardım ve hizmetlerin, yoksul kesimlere daha etkin bir şekilde ulaştırılması sağlanmalıdır. Bu çerçevede, merkezî idareyle işbirliği içinde, mahallî idarelerin, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının, yoksullukla mücadele programlarında daha etkili bir şekilde yer almaları teşvik edilmelidir.

Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerin, dargelirli ve yoksul kesimler için ulaşılabilir ve kullanılabiir olması sağlanmalı, bu kesimlerin konut ihtiyacını gidermeye yönelik projeler teşvik edilmelidir.

Yoksul kesimlere gıda güvencesi sağlayacak bir sistem geliştirilerek, ekonomik kriz ve doğal afet zamanlarında, kitlelerin yoksulluğa düşmesini ve yoksul kesimlerin daha da yoksullaşmasını önleyici bir sistemin oluşturulması uygun olacaktır. Gelir dağılımı ve yoksullukla ilgili araştırmaların daha sık aralıklarla, düzenli olarak yapılması için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

Esnaf ve sanatkârların sektörel faaliyetlerinin gelişmesi ve rekabet güçlerinin artırılmasına engel teşkil eden sorunların giderilmesi için bu kesimle ilgili kurum ve kuruluşların tam bir uyum içerisinde çalışması, Yedinci Plan döneminde de sağlanamamış, esnaf ve sanatkârlara yönelik mevzuatın birleştirilmesi yolunda yeterli mesafe kaydedilmemiştir.

Esnaf ve sanatkârların, ulusal ve uluslararası gelişmeleri izleyebilen, iş potansiyelini geliştirebilen bir yapıya kavuşturularak, sosyal ve ekonomik refah düzeyinin artırılması esastır.

Yapılan işin niteliği gereği, şehir merkezlerinde yer alması gereken örgütlenmiş esnaf ve sanatkârların, toplu işyerleri kurmaları, yerel yönetimlerce desteklenmelidir. Belediyelerin esnaf ve sanatkârlar kesimiyle kesişen alanlarda verdikleri hizmetler gözden geçirilerek, ilgili mevzuat yeniden düzenlenmelidir. Büyük alışveriş merkezlerinin şehir dışında faaliyet göstermeleri sağlanmalı, ayrıca, küçük esnafın haksız rekabete karşı korunması için örgütlenmesi desteklenmelidir. Esnaf ve sanatkârlara yönelik anaplan hazırlanmalıdır.

Esnaf ve sanatkârlarımızın kredi taleplerini karşılayan esnaf kefalet kooperatifleri için formaliteler azaltılarak, çek sistemine geçilmeli, kredi kullananlardan kesilen blokeler, günün şartlarına uygun makul seviyelere düşürülmelidir. Esnaf ve Sanatkârlar Kredi Kooperatifleri Anasözleşmesi, günün anlayış ve ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden gözden geçirilmelidir.

Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın birçok problemi ve sorunu bulunmaktadır. Bunlardan vize problemleri, parçlanmış ailelerin bir araya gelmesine bile engel teşkil etmektedir. İlgili bakanlıkların, Avrupa Birliği yolundaki ülkemizi bu sıkıntı veren problemlerden kurtarmak için gayretlerini bekliyoruz.

Yurt dışındaki vatandaşlarımız, anavatan Türkiye'de genel ve yerel seçimlerde gümrük kapıları dışında oy kullanamamaktadırlar. Böylece, demokrasinin işlerliğine yeterince katılamamaktadırlar. Yapılacak ilk yerel ve genel seçimlerde ikamet bölgelerinde oy kullanmalarının sağlanması için yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Geçmişten geleceğe, eğitimin önemi, hepimizin malumlarıdır. Yurt dışındaki vatandaşlarımız, eğitim alanında kültürel farklılıkların ortaya çıkardığı sorunlar sebebiyle ezilmektedirler. Devletimizden maddî açıdan yeterli destek alamayan öğretmenlerimiz, yaşadıkları ülkelerin insiyatifleriyle hareket etmekte, öğrencilerine yeterince Türkçe, din ve kültürel eğitimi verememektedir. Ayrıca, bu öğrenciler, ülkemiz üniversitelerinde eğitim almak istediklerinde, gerekli kolaylıklar sağlanamamaktadır.

Sergiledikleri yüksek performansla, yaşadıkları ülkelerde inkâr edilemeyecek bir ekonomik güç haline dönüşen Türk işletmeleri, yeterince organize olamadıklarından birliktelik sergiliyememektedirler. Her alanda büyük baskı grubu oluşturabilecek bu ekonomik potansiyel atıl kalmaktadır. Gerekli organizasyonun yapılmasıyla, her biri ayrı bir güç olan Türk işletmeleri ve sosyal yapı taşları, yani, dernekler, federasyon ve konfederasyonlar bu alanda da ülkemiz imajı ve lobi faaliyetlerini güçlendirecek önemli bir unsurdur.

Değerli milletvekilleri, küreselleşme süreciyle birlikte dünya markalarının çoğalması, giderek yaygınlaşan elektronik ticaretin sınır tanımaması, tüketici talep ve tercihlerinin göz önünde bulundurulmasının gerekliliği, tüketicinin korunması ihtiyacını artırmaktadır. 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanunda öngörülen tüketici konseyi, reklam kurulu ve tüketici sorunları hakem heyetleri oluşturulmuş, ancak, tüketici mahkemeleri kurulamamıştır. Aldatıcı ve yanıltıcı reklamlara karşı tüketicilerin korunmasına yönelik olarak reklam kurulunun çalışmaları, aldığı kararlar ve verilen cezalar konusunda bilgilendirme çalışmalarına olan ihtiyaç devam etmektedir. Tüketici sorunları hakem heyetleri kararlarının yaptırım gücünün olmaması, heyetlerin etkinliğini azaltmakta ve tüketici davalarına bakan mahkemelerin yükünü artırmaktadır. Kamu hizmetleriyle bankacılık, kredili alışveriş, taşımacılık gibi hizmetlerde hazırlanan standart sözleşmelerde tüketicileri haksız kayıtlara karşı koruyucu, üreticiler ve  satıcılar ile tüketiciler arasında dengeyi sağlayıcı  düzenleme çalışmaları sürmektedir.

Değerli milletvekilleri, Yedinci Plan döneminde, madencilik sektörü genelinde öngörülen hedeflere ulaşılmadığı görülmüştür. Özellikle, üretimde Yedinci Plan tahminleri altında kalınmış olup, bu durum, taşkömürü, petrol ve bazı metalik madenlerin üretimindeki düşüşten kaynaklanmıştır.

Sektör üretimi, 1996-1998 döneminde, yıllık ortalama yüzde 4 artış gösterirken, 1999 yılında yüzde 6,3 oranında gerilemiştir. Madencilik sektörünün 1995 yılında cari fiyatlarla yüzde 1,27 olan gayri safî yurtiçi hâsıladaki payı, 1999 yılında yüzde 1,14'e gerilemiştir. Ayrıca, sektördeki sivil istihdam, 1995 yılında 167 000 kişiyken, 1999 yılında 134 000 kişiye düşmüştür. Sektör ihracatı, 1989 sonrası dönemde sürekli gerileyerek, 1993 yılında 233 milyon dolar seviyesine kadar düşmüştür.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ARSLAN (Devamla) – Sayın Başkan, 2 dakika rica edeyim...

BAŞKAN – Toparlarsanız efendim... Sayın Aksu bekliyor.

MEHMET ARSLAN (Devamla) – 1994 yılından itibaren, gerek Batı ekonomilerindeki canlanma gerekse Doğu Bloku ülkelerinin rekabetinin güç kaybetmesiyle, madencilik sektörü ihracatı yeniden canlanma sürecine girmiş ve 1997 yılında, cari fiyatlarla 404 milyon dolarla, Yedinci Plan döneminde en yüksek seviyesine ulaşmıştır. 1998 yılında yüzde 10,1 oranında gerileyerek, 363 milyon dolar olarak gerçekleşen ihracat, 1999 yılında yüzde 5,5 artarak 383 milyon dolara ulaşmıştır. Bu dönemde de ihracat kalemleri içerisinde en önemlilerini, başta bor tuzları olmak üzere, krom, manyezit, mermer gibi madenler oluşturmuştur.

İhracattaki önemli gelişmelerden biri, özellikle yerli sermayeli özel kuruluşların öncülüğünde mermercilik alanında yaşanmıştır. Üretim teknolojisi alanındaki atılımlarıyla, gerek üretim miktarı gerekse ürün kalitesi konularında mermercilikte önemli gelişmeler sağlanmış ve ihracatta hızlı bir artış sürecine girilmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Arslan, bitti...

MEHMET ARSLAN (Devamla) – Sayın Başkan, Mihrali Beyin süresinden 2 dakika kullanabilir miyim?

BAŞKAN – Tabiî efendim, buyurun. Sayın Aksu'dan gidiyor zaten... Taksimetre çalışıyor!..

MEHMET ARSLAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de, KOBİ'lerin inkâr edilemez bir önemi vardır; bu önem, KOBİ'lerin ülke ekonomisine ve sosyal hayata yaptıkları katkıdan kaynaklanmaktadır. KOBİ'lerin, kendilerine özgü bazı özelliklerinin bulunması, önemlerini daha da artırmaktadır. KOBİ'lerin, ekonomilerde zaman zaman ortaya çıkan konjonktürel dalgalanmalara hızlı uyum sağlayabilmeleri, bu işletmelerin esnek yapılarından kaynaklanmakta ve ekonomi için çok kritik bir önem taşımaktadır.

Büyük işletmelerin yönetilmesine, yayılmasına, kullanılmasına katkıda bulunmak amacıyla, sanayiin ihtiyaç duyduğu alanlarda, yükseköğretim düzeyinde örgün ve meslekiçi eğitimlerle vasıflı insangücü yetiştirilmedir.

Diğer taraftan, küçük sanayi siteleri ve organize sanayi bölgelerinin finansman, istihdam, kalite ve standart alanlarında problemlerine çözüm bulmak amacıyla,,, kredi, vergi istisnası, yatırım indirimi, KDV ve enerji destekleri artırılarak sürdürülmelidir.

Bu düşünceyle, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planını hazırlayıp bizlerin önüne gelmesini sağlayan Devlet Planlama Teşkilatımızın güzide mensuplarına, sivil toplum örgütlerine, şahsım ve Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına tebrik ve teşekkürlerimi sunar; açlık sorununu unutmuş, enflasyonun baskısından kurtulmuş, giyim, barınma, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik sorunlarını çözmüş, bugününden emin, yarınından umutlu bir Türkiye'ye kavuşmak dileğiyle, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının, hayırlı, uğurlu olmasını Cenab-ı Allah'tan niyaz eder, saygılar sunarım. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Arslan, teşekkür ederim.

Şimdi söz sırası, Erzincan Milletvekili Sayın Mihrali Aksu'da.

Buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MİHRALİ AKSU (Erzincan) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının bölgesel gelişme hedef ve politikaları ile tarım sektörü konularında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Bugün Türkiye'de, bölgeler arasındaki gelişmişlik farkı, çarpık kentleşmenin artmasına, bölgeler arasındaki nüfus dağılımının adaletsiz bir şekilde oluşmasına ve bu oluşum sonucunda vergi dağılımında ciddî sorunların yaşanmasına neden olmuştur. Bu çarpık kentleşme, Türkiye'de yanlış arazi kullanımının yaygınlaşmasını sağlamış ve böylece, verimli birinci sınıf tarım arazileri konut alanı haline gelmiştir.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planınına baktığımızda, bu durumun çok iyi tespit edildiğini, bölgesel kalkınma planlarına önem verildiğini, özellikle Doğu Karadeniz Projesi ve Doğu Anadolu Projesinin, daha önce tecrübesi yaşanmış GAP'a paralel olarak devreye sokulmuş olmasını, önemli ve bu sorunun çözümü noktasında etkili bir yaklaşım olarak görmekteyiz.

Bölgeler arasındaki bu gelişmişlik farkı öyle bir noktaya gelmiş ki, bugün İstanbul'un nüfusu, Doğu Anadolu'nun nüfusundan çok daha fazla bir konuma gelmiştir. Böyle bir yapıdaki Türkiye'de, eğitimin, sağlığın ve organize sanayi bölgelerinin ciddî olarak gelişimini sağlamak, ülkemizi, gerçekten, içinden çıkılmaz bir problem noktasına getirmiştir.

Bu noktada, geçmişte alınan bazı tedbirlerin yeterli olmadığını görmekteyiz. Özellikle olağanüstü hal bölgesinde ve kalkınmada öncelikli yörelerde istihdam yaratılması ve yatırımların teşviki amacıyla çıkarılan yasa, amacından saptırılmış, özellikle, geri kalmış bölgelerdeki illerin bu kapsama girmesi, ilk çıktığı dönemde bile, hangi sebepler, hangi şartlar nazarı dikkate alındığı çok da iyi bilinmediği bir ölçü içerisinde, bir taraftan, batıdaki iller bu yasa kapsamına girerken, özellikle, Olağanüstü Hal Bölgesinde -o terör ve anarşinin sonucu, ciddî olarak yörelerinden kopma noktasına gelmiş- gerçekten, bu yasanın getireceği imkânlardan istifade noktasında olan iller ihmal edilmiştir.

Daha sonraki düzenlemede, bu olayın kapsamının genişlemesi bana göre çok yanlış değildir. Bir nevi, iller arasındaki organize sanayi bölgelerinde yatırım yapma noktasında teşviki getireceğinden, yarışı getireceğinden, ben, bunu çok da eksik görmüyorum.

Yine, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planına baktığımızda, bu noktada, özellikle, nüfusumuzun yüzde 35'inin yaşadığı kırsal kesimin kalkınmasına öncelik verme noktasındaki kırsal kalkınma projelerinin ciddî olarak ele alınmış olmasını, orman köylülerini kalkındırma yönünde ciddî tekliflerin getirilmiş olmasını, bölgeler arasındaki dengesizliği giderme noktasında olumluluklar olarak değerlendirmekteyim.

Yalnız, kırsal kalkınma projeleri, sadece, bugün uygulanmıyor. Kırsal kalkınma projeleri geçmişte de uygulandı. Bu noktada, geçmişteki deneyimlerden istifade ederek, bazı noktalara işaret etmek istiyorum: Genelde, kırsal kalkınma projeleri, dış kredi destekli projeler olup, bugüne kadar uygulamaları, maalesef, Türkiyemizde iyi sonuçlar vermemiştir. Bugüne kadar uygulanan kırsal kalkınma projelerinden bazı dersler çıkarılarak, bundan sonra, özellikle, kırsal kesime bu hizmetler götürülürken, Dünya Bankası ve Avrupa Fonundan gelen bu kredilerle, oradan gelen heyetler, genelde, kırsal kalkınma projeleri kapsamında, bize, bina, alet ve ekipman yardımı yapmaktadırlar. Bunu, hizmet sektörüne kaydırmak lazım, gıda sektörüne kaydırmak lazım. Kırsal kesimde gıda sektörünü -ki, zaten birebir ilişkili olan insanlar- bunları geliştirmeyi önplana almak, bu kırsal kalkınma projelerinin ruhuna uygun olur diye düşünüyorum. Bundan sonraki kırsal kalkınma projelerinde bunların dikkate alınacağına inanıyorum.

Tarım ve ormancılık noktasında değerlendirmelere gelince: Tarım sektörü, hayvancılık, bitkisel üretim, su ürünleri, ormancılık başlıkları adı altında ele alınmış, ben de, bunu, tarım sektörünü bir bütün olarak değerlendirmek istiyorum.

Tarım, beslenme, gıda güvenliği ve güvenirliği, nüfusun büyük bir bölümüne istihdam oluşturması, diğer sektörlere işgücü, sermaye transferi ve hammadde sağlaması, sanayi ürünlerine pazar oluşturması, ihracat, problemli dönemlerde şokların etkisini azaltması yönleriyle, gayri safî millî hâsıla içerisinde her geçen yıl payı düşmesine rağmen, azalmasına rağmen, günümüzde de ekonominin önemli bir sektörünü oluşturmaktadır.

Yine, ekilebilir alanların marjinal sınırına ulaşması, hızlı nüfus artışı, sağlıklı ve dengeli beslenme, çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, istihdama katkısında uzun dönemlerde vazgeçilemez olması, kırsal kesimin refahının yükseltilmesi yönleriyle, tarım sektörü, Tükiye'de önümüzdeki yıllarda da önemini muhafaza edecektir. Bugün Türkiye'de 27 milyon hektar tarım arazisi, 20 milyon hektar orman, 12,3 milyon hektar mera bulunmaktadır. Tarımsal araziler, miras yoluyla parçalanarak küçülmüşlerdir. 1991 yılı tarım sayımına göre, çiftçi ailelerinin yüzde 67'si 5 hektarın altındaki işletmelerde üretim yapmaktadır. Tarımsal işletmelerin yüzde 96'sı bitkisel ve hayvancılıkla iştigal eden işletmeler, yüzde 4'ü ise sadece hayvancılık işletmeleridir.

Bu tabloya baktığınız zaman, Avrupa yolundaki Türkiye'de, arzu edilen bir tablonun oluşmadığını görmekteyiz. Miras yoluyla parçalanan ve küçülen işletmeleri, optimum işletme büyüklüğüne getirmediğimiz müddetçe -yani, bugün Avrupa Birliğinde ortalama işletme büyüklüğü 16 hektar iken, Türkiye'de bu miktar 5,9 hektardır- Miras Kanunumuzda gerekli düzenlemeleri yaparak tarımda toplulaştırmayı sağlamadığımız müddetçe, Avrupa Birliği yolundaki tarımımızda, özellikle Avrupa Birliğine girerken, zaten en ciddî sıkıntıyı da tarım sektöründe yaşadığımızı bilmekteyiz. Onun için, tarımda toplulaştırmayı ve Miras Kanununda değişikliği mutlaka yapmak mecburiyetindeyiz.

Yine, Anayasamızda toprağın korunması, 44 üncü maddeyle hüküm altına alınmasına rağmen, geçen zaman içerisinde topraklarımız korunamamış, 1998 yılı sonu itibariyle 1,5 milyon hektar tarım arazisi tarım dışına çıkarılmıştır. Birinci sınıf tarım arazisi özelliğindeki Bursa, Sakarya, Düzce, Aydın ovaları ve Çukurova önemli ölçüde tarımsal üretimden uzaklaştırılmıştır. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında 40 milyon hektar olan mera alanlarımız amaç dışı kullanım sonucu, günümüzde 12,3 milyon hektara düşerken, bilinçsiz ve aşırı baskı sonucu verimsiz bir duruma gelmiştir. Yanlış arazi kullanımı, meralardaki aşırı baskı, orman alanlarında başıboş hayvan otlatma, orman tahribi ve ormanların yanlış kullanımı sonucu olarak, maalesef, ülke topraklarımızın yüzde 88,6'sı, ciddî bir erozyon baskısı altında bulunmaktadır.

Sürdürülebilir bir çevre için, bu konuda acil tedbirlerin alınması gerekmektedir. Ormanlar, sürdürülebilirlik esasına göre planlanmalı ve kullanılmalı, daha etkili bir biçimde korunmalıdır. Tarım sektörü, 1999 yılı itibariyle, millî gelirimizin yüzde 15'ini, toplam istihdamımızın yüzde 45'ini, ihracatımızın ise yüzde 15'ini oluşturmaktadır. Tarımın, millî gelir içerisindeki payı, bitkisel ürünlerde yüzde 57, hayvansal ürünlerde yüzde 34, su ürünlerinde yüzde 2,9 ve orman ürünlerinde ise yüzde 5,8'dir.

Tarım sektöründe fert başına düşen millî gelir, yıllar itibariyle artış göstermesine rağmen, millî gelirimizin oldukça altında seyretmiştir. 1998 yılı itibariyle, fert başına düşen millî gelirimiz 3 387 dolar iken, bu rakam, tarım sektöründe 1 429 dolar alarak gerçekleşmiştir.

Ülkemizde, tarımsal destekleme politikalarının en önemli aracı olan fiyatın, devlet müdahaleleri sonucu olarak, üretim-pazar sinyallerine uygun olarak gelişmesi engellenmiş, üretici gelirlerinde istikrarsızlık ve gelir dağılımını bozucu etkiler yaratılmış, bazı ürünlerde, iç ve dış pazarlarda değerlendirilemeyen stokların oluşmasına neden olunmuştur.

Bu kürsülerden sık sık tabanfiyatlar eleştiriliyor, bu kürsülerde sık sık tarımda arzu edilen seviyeye gelinmediği söyleniyor; doğrudur, bu konuda hiçkimsenin farklı düşündüğü yok. Ancak, bu tablo, yetmiş yıldır Türkiye Cumhuriyetinde uygulanan politikaların, yanlış destekleme politikalarının, yanlış tabanfiyat politikalarının sonucu olarak buraya gelmiştir. Tablo, budur; bu tablo doğrudur.

Bakınız, bu tablonun sonucu, bu yanlış desteklemelerin sonucu, şekerpancarında, tütünde, çayda ciddî stoklar oluşurken, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında pancarda kotada ısrar edilmesi doğru bir politikadır;  bugün, pancarda uygulanan kota politikası, doğru bir politikadır. Biz, bunları tartışmak yerine, stoku oluşan ürünlerin yerine alternatif ürün politikasını öne çıkararak, bugün özellikle yağ bitkilerinde, soya fasulyesinde... Ki, bugün, biz,  bitkisel yağı yurt dışından ithal etmek durumunda kalmışız; soya ekim alanları küçülmüş, ayçiçeği ekim alanları küçülmüş. Biz, devlet olarak, hükümetler olarak, bu ürünleri, doğrudan destekleme politikasıyla, alternatif ürün olarak şekerpancarının karşısına, tütünün karşısına çıkarmış olsaydık, bugün, bu sıkıntıları yaşamamış olacaktık. Yine, yemin hammaddesi olan mısır ekim alanları, bu yanlış politikaların sonucu olarak bitmiş. Biz, mısırı, doğrudan destekleme politikasıyla, alternatif ürün olarak bu stok ürünlerin karşısında desteklemiş olsaydık, bugün, bu kürsülerden bu tabanfiyatları tartışmamış olacaktık. İşte, Sekinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, bu alternatif ürün politikasını görmek, bunun için gerekli altyapının hazırlandığını görmek, bizi ziyadesiyle memnun etmektedir. Türkiye'de, tarım sektörüne baktığımızda, bugün geldiğimiz noktada da, bu yanlış tabanfiyat politikaları ve yanlış destek politikalarının yanında, bugün, tarım sektörüne hitap eden bakanlığın henüz bir kuruluş kanununun olmadığını da görmekteyiz. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, hâlâ, 441 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle idare edilmektedir.

Yine, tarım sektörüne baktığımız zaman, ürünler bazında baktığımızda, tarımın, bir, çok başlılık içerisinde olduğunu görmekteyiz. Bugün, tarım, dört farklı bakanlığın ilgi alanında, yetki alanındadır. Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı içerisinde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının yeniden reorganizasyonu gerçekleştirilememiştir; bu, geç kalmış bir düzenlemedir. Sekizinci Beş Yıllık Plan hedefi doğrultusunda, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, mutlaka, yapısını revize etmek mecburiyetindedir. Zaten, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında da bu yer almıştır.

Yine, tarımda destekleme kurunun oluşturulması, bu dört farklı bakanlığın tarım sektörü üzerindeki politikalarını bütünleştirme noktasında önemli bir adım olarak görülmektedir.

Yine, yanlış politikaların sonucu Türkiye'de, hayvancılık ciddî bir açmaz noktasına gelmiştir. 1985 yılında yüzde 32 düzeyinde olan tarımsal üretim, bugün, yüzde 22'ler seviyesine düşmüştür. Bunun birçok nedeni vardır; yanlış ithalat vardır, yem bitkileri üretiminin teşvik edilmeyişi vardır; ama, bütün bunların yanında, hayvancılık sektörüne hitap eden Et ve Balık Kurumu gibi, Yem Sanayii gibi kurumların, ciddî sivil toplum örgütlerinin oluşmadığı tarım sektöründe, zamansız özelleştirilmiş olması, Türkiye'de, hayvancılığın ciddî anlamda kan kaybetmesine neden olmuştur.

Yine Sekizinci Beş Yıllık Plana baktığımızda, şeker sanayiinin, tütünün bağlı olduğu tekelin yeniden rehabilite edilme noktasında, geçmişten ders alınarak, tarımda ciddî sivil toplum örgütlerinin oluşturulmadan böyle bir özelleştirilmeye gidilmeyeceğini görmek de, bizi ciddî olarak memnun etmektedir.

Bugüne kadar, Ziraat Odaları Birliği Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde yeniden revize edilememiş, yenilenememiş, günümüzün şartlarına göre teşkilatlandırılamamış. Yine, üretici birlikleri yasası Yedinci Beş Yıllık Plan döneminde çıkarılamamış.

Gerek üretici birlikleri yasasının çıkarılamamış olması ve gerekse Ziraat Odaları Birliği yasasının çıkarılamamış olması, tarım sektörünün teşkilatlanması noktasında ciddî bir kan kaybına neden olmuştur. Bunları, Sekizinci Beş Yıllık Planın ilk dönemi içerisinde mutlaka gerçekleştirmek zorundayız.

Yine tarıma baktığımızda, bugüne kadarki yanlış desteklemelerin sonucundan ders alınarak, Sekizinci Beş Yıllık Planda bunlardan vazgeçildiğini, doğrudan destek ödemeleri sistemine geçildiğini görmekteyiz. Bu, önemli ve ciddî bir adımdır. Yalnız, tarımda, doğrudan destek ödemelerine geçmeden önce bazı altyapı çalışmalarının da mutlaka yapılması gerekmektedir.

Bir defa, tarımda, tarımsal veri tabanı ve çiftçi kayıt sistemini gerçekleştirmeden, tarımla ilgili ekonomiyi kayıt altına almadan, çiftçinin tarifini yapmadan, küçük ve büyük boy işletmenin tanımını yapmadan, doğrudan kayıt sistemine geçmek, bizi, yine geçmişte yapılan destek hatalarına götürür. Tarım Bakanlığımızın, mutlaka, bu altyapıyı hazırlayarak doğrudan destek ödeme sistemine geçmesi gerekmektedir. Bugün pilot olarak beş farklı bölgede buna geçildiğini görmekteyiz.

Şimdi, Miras Kanunumuzdaki yanlışlıklar, arazinin parçalanmış olması, işletmelerin küçüklüğü, ortakçılığın iyi tarif edilemeyişi ve Türkiye'de, az önce arz etmeye çalıştığım hususları gerçekleştirmeden doğrudan destek ödemesine geçtiğimizde, bizi, yine ciddî açmazlar içerisine götürecektir.

Bugün, Avrupa Birliği yolundaki Türkiye'nin en büyük sıkıntısının tarım sektöründe olduğunu sık sık vurguladım; ancak, Avrupa Birliği derken, gelişmiş ülkelerin yakalamış olduğu standardı yakalama mecburiyetini ifade etmek istiyorum. Avrupa Birliği yolundaki Türkiye, tarımdaki standartlarını, gelişmiş ülkeler standardına yaklaştırırken, bugün bağımsızlığına kavuşmuş Türk cumhuriyetleriyle ilgili olarak, tarımsal yönden de bağlarını ciddî olarak kurmak mecburiyetindedir.

Bir defa, sekiz on yıl geçmesine rağmen, Türkiye, hâlâ Türk cumhuriyetlerinde tarım ataşeliklerini kuramamıştır. Bu neden önemlidir; Avrupa Birliği yolundaki Türkiye, Türk cumhuriyetlerinden istifade etmek durumundadır; Türk cumhuriyetlerinin de Türkiye'den istifade etme mecburiyeti vardır. Bu, özellikle, doğal kaynaklar noktasında çok önem arz etmektedir. Gerek bitki gen kaynakları ve gerekse hayvan gen kaynaklarının en az dejenerasyona uğradığı bölgeler, Türk cumhuriyetlerinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin olduğu bölgelerdir. Doğal kaynaklar, günümüzde çok büyük önem arz etmektedir. Bugün, bitki gen kaynaklarının büyük ölçüde anavatanı, Anadolu ve Kafkasya'dır. Bu gen kaynaklarına, bütün gelişmiş dünya ülkelerinin de ihtiyacı vardır. Gerek hayvancılıktaki gen kaynakları ve gerekse bitki gen kaynakları noktasında, vakit geçirilmeden, gen bankaları, mutlaka kurulmalı; bu da, Türk cumhuriyetleriyle koordineli bir şekilde yapılmalıdır.

Tarımımızı, gelişmiş ülkelerin tarımı standardına getirme noktasında, Tarım Bakanlığı, kendi kanunî düzenlemesini yaparken, gelişmiş ülkeler standardına uygun bir yapıyı gerçekleştirebilmesi için çok dinamik bir yapı oluşturmak zorundadır. Tarım Bakanlığı, hantal bir yapı içerisindedir. Tarım Bakanlığı, köylere kadar, kırsal kesime kadar hitap eden bir bakanlıktır. Bu bakanlık, merkez kuruluşuyla, taşra kuruluşları arasındaki aktivitesini, merkez altyapı noktasında, bugüne kadarki yanlışlıkları gidererek, yeni revizyonunu gerçekleştirmezse, az sonra sıralayacağım reformları yapma noktasında ciddî sıkıntılar çekecektir.

Sık sık vurguladığım veri tabanı ve çiftçi kayıt sistemini oluşturmak, tarımda önemli bir hadisedir. Tarımla ilgili ekonomiyi kayıt altına alma, önemli bir hadisedir. Ürün ve üretim planlaması yapılması,  doğrudan destek ödemeleri noktasında, stokların oluşmaması noktasında, önemli bir hadisedir.

Yine, tarım sanayi entegrasyonu sağlanarak sanayiin kırsal kesime götürülmesi noktasında bu tedbirlerin alınması, önemli bir hadisedir. Bunun için, Türkiye'de üretici birlikleri yasası mutlaka çıkmalı. Ziraat Odaları Birliği, günümüzün şartlarına göre yeniden düzenlenmeli. Tarım ürünleri sigorta sistemi, mutlaka getirilmeli; çünkü, bugüne kadar, muhtaç çiftçilere yardım noktasında ciddî sıkıntılar yaşanmıştır. Onun için, tarım ürünleri sigorta sisteminin, Sekizinci Beş Yıllık Planın ruhu doğrultusunda, en kısa zamanda gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Yine, arazi kullanımı ve toprak koruma kanunu, süresi içerisinde çıkarılmalı. Şeker kanunu mutlaka çıkarılmalı, hayvan ıslah kanunu, ziraî mücadele ve ziraî karantine kanunu, yeni bitki çeşitlerine ait ıslahçı haklarının korunması kanunu çıkarılmalı ve bütün bunların sonucu olarak coğrafî bilgi sistemlerinin tarımda kullanılması noktasında ciddî adımlar mutlaka atılmalıdır.

Bütün bunların gerçekleşmesi noktasında araştırma, geliştirme faaliyetlerini çok önemli görmekteyiz. Bugün, gelişmiş ülkelerde araştırmaya ayrılan pay, gayri safî millî hâsılanın yüzde 2-3'ü seviyesindeyken, ülkemizde bu seviye, hâlâ binde 3'ler, binde 4'ler seviyesindedir. Türkiye'de, tarımdaki bu önemli reformlarını yapabilmesi ve gelişmiş ülkelerle tarımını entegre etme noktasında araştırmaya, geliştirmeye ayrılan payını, gayri safî millî hâsıladan en az yüzde 1'ler, yüzde 2'ler seviyesinde pay ayırmak mecburiyetindedir. Çünkü, gelişmenin temel unsuru eğitimdir. Eğitimde, özellikle tarımsal kalkınmada araştırma çok başlı bir yapı içerisindedir. Bugün, ziraat fakülteleri, veteriner fakülteleri, TÜBİTAK, Köy Hizmetlerine bağlı  araştırma enstitüleri, Orman Bakanlığına bağlı araştırma enstitüleri ve Tarım Bakanlığına bağlı araştırma enstitülerinin aynı konularda araştırma yaptıklarını görüyoruz.

Araştırma, dublikasyon kabul etmez. Bugün, aynı konuda yapılan farklı araştırmalardan, bu toplumun istifade etmediğini görmekteyiz. Zaten, gelişmemizin önündeki ciddî engellerden birisi de, araştırmadaki bu dublikasyondur. Tarımla ilgili araştırmayı da mutlaka tarımın ruhuna uygun olarak aynı çatı altında bütünleştirmek mecburiyeti vardır.

Sekizinci Beş Yıllık Plana baktığımızda, arz etmeye çalıştığım bu problemlerin çözümü noktasında, tedbirlerin ciddî olarak alındığını ve bunlara ciddî olarak ışık tutulduğunu görmek bizleri mutlu etmiştir.

Bu duygu ve düşünclerle, Sekizinci Beş Yıllık Planın, ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyor, bu planın hazırlanmasında emeği geçen başta DPT'nin ve sivil toplum örgütlerinin mensuplarına buradan saygı ve şükranlarımı arz ediyor; Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Şimdi, söz sırası, Gümüşhane Milletvekili Sayın Bedri Yaşar'da.

Buyurun Sayın Yaşar. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA BEDRİ YAŞAR (Gümüşhane) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının, ulaştırma, turizm, kentsel ve kırsal altyapı hedefleri üzerine, grubum adına söz almış bulunmaktayım; Partim ve şahsım adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ülkemizde, ulaştırma hizmetlerinin ekonomik ve güvenli bir şekilde yürütülebilmesi ve ülke ihtiyaçlarına uygun ekonomik ve sosyal yaşamın ihtiyaçlarını yerinde zamanında, ekonomik, güvenli bir şekilde sağlayacak bir ulaştırma ana planı maalesef bulunmamaktadır. Ulaştırma ana planının eksikliği, ulaştırma alt sektörlerinde hemen hemen plansız, birbirinden bağımsız, kısa vadeli çözümlere yönelmesine neden olmaktadır. Ulaştırma sektöründe mevcut kapasitelerin daha verimli kullanılabilmesi, ulaştırma alt sektörleri arasındaki gerekli koordinasyonun sağlanması için ulaştırma ana planı Bakanlık bünyesinde yeniden düzenlenmelidir. Sektörler bazında uluslararası taşımacılık sistemi belirlenerek, Avrupa-Asya transit taşımacılığının sadece karayoluyla olması halinde ortaya çıkacak olumsuzluklar göz önünde bulundurularak, bir köprü konumundaki ülkemiz, Avrupa-Asya trafiği için tüm ulaştırma sektörlerini kapsayan kombine taşımacılığın terminali haline getirilmelidir.

Yedinci Beş Yıllık Planda deniz, demir ve havayolu taşıma kapasitelerinin artırılması hedeflenmiş; maalesef, bu hedeflere ulaşılamamıştır. Her yönüyle pahalı olan karayolu ve karayoluyla yük ve yolcu taşımacılığı 1990'larda yüzde 65'ler mertebesindeyken, 1999'da bu oran yüzde 89'lara kadar artmış, bu politikalar böyle devam ettiği sürece bu oranın kendisini koruyacağı ve artacağı izlenmektedir. Dolayısıyla, bu artış, hizmetin tek söktör tarafından sağlandığını ortaya koymaktadır. Bu artışı kaldıracak otoyol yatırımlarının 1996'dan sonra azalma trendine girdiği görülmektedir. 1999 yılı itibariyle sadece Karadeniz bölünmüş otoyolu devam etmekte olup, onunla ilgili 1999 ve 2000 yılı için belli miktar finansmanlar ayrılmıştır. Bu yollar bile projelendirilirken, bugün, Karadeniz otoyolundaki -özellikle Giresun-Trabzon geçişinde- günlük trafik Trabzon geçişinde 75 000 rakamlarını bulmaktadır. Bu projelere başlamadan önce bile, en azından alternatif yollar hizmete açılmalı diye düşünüyorum. Mesela, Karadeniz otoyolu başlamadan önce, onun devamında Gerede'yi takip eden Kelkit Çayının devamında Tokat-Gümüşhane üzerinden Trabzon'a ve Rize'ye ulaşmak mümkün. Aynı şekilde, Sıvas-Erzincan üzerinden Kösedağ geçişini yaparak Günüşhane üzerinden Trabzon ve Rize'ye ulaşmak mümkün; ama, şu an, bir taraftan yol çalışmaları devam ediyor, bir taraftan mevcut trafik yükü altında insanlar maalesef çile çekmeye devam ediyorlar.

Bununla beraber, güneye inen Ankara-Adana-Antep güzergâhı ihale edilmiş olmasına rağmen, henüz finansmanları tümüyle sağlanmadığı için, projeler istediğimiz seviyede gitmiyor. Ümit ediyorum ki, önümüzdeki beş yıllık dönem içerisinde bu projeler vücut bulur, bu projeler hayat bulur. Ama, maalesef, şu ana kadar yapılan projelerin tamamı, mevcut finansman yapısı itibariyle, 2005 yılından önce bitecek gibi görünmüyor. Burada da yeni bir yol izlemek lazım. Benim kanaatim, hiç olmazsa, yapılan ihaleler gözden geçirilerek, yüzde 70'in üzerindeki veya yüzde 50'nin üzerindeki projelere finansman ayrılarak, bu projeler bir an önce bitirilmeli ve bundan elde edilen ekonomik faydalarla diğer projelere devam edilmeli diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, demiryolu taşımacılığı, yine aynı şekilde, yıllık yüzde 11 artış hedeflenirken Yedinci Planda, bu da 4,7 olarak gerçekleşmiştir. 1999 yılı sonuna kadar sadece 199 kilometre demiryolu yapılmıştır. Görünen o ki, Türkiye, cumhuriyet döneminden beri, maalesef, demiryoluna gereken ağırlığı vermemiştir. Sekizinci Planda da demiryolu çok kısaca geçiştirilmiştir. Bu da, Türkiye adına hakikaten önemli bir kayıptır. Şu ana kadar yaptığımız, sadece Ankara-İstanbul demiryolunun rehabilitasyonudur. Bu proje de 300 milyon dolar civarında ihale edildi; tahmin ediyorum, bugünlerde değerlendirmesi devam ediyor. Ümit ediyorum ki, Sekizinci Plan döneminde, yani, 2005 yılına kadar, İstanbul-Ankara arası dört saate düşer.

Bunun yanı sıra, İstanbul şehiriçi toplutaşımacılığını rahatlatacak Avrupa-Asya arasındaki kesintisiz demiryolu ulaşımını sağlayacak Ulusal ve Uluslararası Demiryolu Boğaziçi Tüp Geçişi ve Gebze-Halkalı Banliyö Hattının İyileştirilmesi Projesinin finansman anlaşmaları Japon firmalarınca imzalanmış; inşallah, önümüzdeki dönemlerde bununla ilgili ihaleler de yapılır. Türkiye, bu projeleri de, en azından, bu dönem içerisinde gerçekleştirmiş olur.

Türkiye açısından Ortaasya'daki Türk cumhuriyetleriyle her türlü beraberliğimizi sağlayacak Kars-Tiflis Demiryolu Projesinin çalışmalarına başlanmış olup, hayatî önemi haiz bu projenin bitirilmesi, oradaki kardeşlerimizle olan bağlarımızı daha da güçlendirecek, yine, ekonomik açıdan, Türkiye'yi Asya'ya bağlayan köprü olma vazifesini üstlenecektir.

Türkiye'nin ekonomisine önemli katkı sağlayacak diğer bir projede, kuzey-güney ekseninin geliştirilmesi amacıyla yürütülen Samsun-İskenderun hattının fizibilite etüdünün yanı sıra, doğu hattı ekseninde geliştirilmesi amacına yönelik alternatif projeler de, yine, Doğu Karadenizi Geliştirme Projesi, Doğu Anadolu Projesi, Güneydoğu Anadolu Projesi demiryolu ağlarıyla muhakkak suretle örülmelidir. Mevcut finansman yapısı içerisinde bu nasıl yapılır, bunu, doğrusu ben de tam bilemiyorum; ama, yurtdışı kredilerle, yap-işlet-devlet modeliyle, hiç olmazsa önemli arterlerin yapılabileceğine inanıyorum. Demiryolları, hakikaten, Türkiye'nin sırtında bir yük, ciddî manada zarar eden KİT'lerimizden biri. Bunun ve özellikle şehiriçi banliyö hatlarının süratle özelleştirilmesi Türkiye'nin menfaatınadır.

Değerli milletvekilleri, denizyollarına gelince; Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında maalesef, denizyollarında da ciddî manada hedeflere ulaşmış değiliz. 1995 yılında ihracatımızın yüzde 42'sini taşıyan deniz ticaret filomuz, maalesef, 1999 yılı itibariyle yüzde 30'lara düşmüştür. Bu payın, hiç olmazsa, yüzde 50'lere getirilmesi, Sekizinci Planın da hedefleridir; hakitaten, bunun gerçekleştirilmesinde, Türkiye'nin çok büyük faydaları vardır.

Deniz ticaret filomuzda tarifeli hizmet verecek sayıda gemimiz bulunmamaktadır. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde yolcu gemisi, konteyner, petrol tankeri ve ticaret gemilerinin satın alınması, yurt içinde yaptırılması, mevcudun yenilenmesi için, sektöriçi imkânlarla beraber, devlet desteği şarttır. Maalesef, bugün, Türkiye'de, tersaneler boş durmaktadır, çoğu, işçilerini ücretsiz izine göndermiştir. Türkiye, belli finansman yapısını oluşturamadığı için, sınırlı sayıda aldığı gemilerini de, hep, yurt dışına sipariş verdirmekte, yurtdışı tersanelerde yaptırmaktadır. Devletimiz, bu konuya da ciddî manada el atmalıdır; çünkü, denizyolu taşımacılığı, en ucuz taşıma metotudur, en ucuz taşıma yoludur.

Değerli milletvekilleri, havayolu taşımacılığına gelince; 1995 yılı sonu itibariyle, Devlet Hava Meydanları İşletlemesi tarafından işletilen havalimanı ve meydanların sayısı 24 iken, bu sayı, 1999 yılı sonunda 18'i uluslararası platformda olmak üzere 38'e ulaşmıştır. Mevcut hava meydanlarımızın yoğunlaşması dolayısıyla, bu meydanların kapasitelerinin artırılmasına yönelik çalışmalara hız verilecektir. 1995 yılı sonu itibariyle, 64 uçak, 9 860 koltuk kapasitesine sahipken, 1999'da, bu rakam, 75 uçak, 11 620 koltuk kapasitesine ulaşmıştır.

Tabiî, Türkiye'de, hâlâ, sekiz, on yıldır inşaatı devam eden havaalanları var. Özellikle, Orta Anadolu'da, bizim Gümüşhane de dahil, havaalanlarımız için, dört, beş yıldır herhangi bir yatırım yapılmamıştır. Ümit ediyorum, bu küçük STOL tipi havaalanları da, bir an önce, vatandaşlarımızın hizmetine girer; bu da, Türkiye için önemli. Tek sevindirici yanı, Türk Hava Yolları, gerçekten, uluslararası arenada verdiği hizmetlerden dolayı yüzakımız olmuştur; bunun da, burada altını çizmek istiyorum.

Diğer bir taşıma sistemimiz, boru hatları. Değerli arkadaşlar, doğalgaz kullanımının konut ve ticarî sektörlerde sağlıklı bir şekilde yaygınlaştırılmasına yönelik çalışmalar, maalesef, istenilen seviyede değildir. 1999 yılı itibariyle, Türkiye'nin elinde bulunan gaz, yaklaşık 12,5 milyar metreküp civarındadır. Bunun 8 milyar metreküpü Romanya üzerinden alınan Rus gazı, 4 milyar metreküpü LNG tesislerinden elde ettiğimiz gaz, sadece 0,6 milyar metreküpü de Trakya'daki kendi kaynaklarımızından elde ettiğimiz gazdır. Bu kapasiteyle, özellikle uzun geçen kış aylarında, konutları, sanayii ve yeni hizmete giren dönüşüm santrallarını beslemek mümkün değildir.

Doğalgaz arz kaynaklarının çeşitlendirilmesi politikası çerçevesinde, 10 milyar metreküp, İran'la anlaşma imzalanmıştır. Bu proje kapsamında, boru hatları, Doğu Beyazıt'dan başlayıp, Seydişehir'e kadar uzanan hattın inşaatı devam etmekte olup, 2001 yılının 7 nci ayında devreye gireceği kanaatindeyim.

Aynı şekilde, Mavi Akım üzerinden, mavi hat üzerinden 16 milyar metreküp; Türkmen gazı, Hazar geçişinden elde edeceğimiz, anlaşmasını imzaladığımız gaz da 16 milyar metreküp olmak üzere, toplam 32 milyar metreküplük gaz anlaşması imzalanmış olup, eğer -bu projelerden, İran gazının gireceğinden pek fazla bir endişemiz kalmadı; boru hatlarının tamamı yapıldı, onlar da sınıra kadar yaptılar- diğer iki projeden biri de gerçekleşirse, önümüzdeki beş yıllık dönemde, Türkiye'de gaz problemi yaşanmayacak diye ümit ediyorum.

Yine, aynı şekilde, devletin, özellikle şehirlerimizde, dağıtımla ilgili bu işlerden elini çekmesi lazım. Tez zamanda, bunun da özelleştirilmesi gerek. Özellikle yap-işlet-devret modeliyle -şehirlerimizin hepsinde, doğuda, batıda, her tarafta, hava kirliliği son raddeye ulaştı- bununla ilgili, şehiriçi dağıtımlarıyla ilgili ihaleler de bir an önce yapılmalı. Bunlar için, yap-işlet-devret modeli, benim de uygun gördüğüm bir model. Bu sistemle, bir an önce, bu yapı da oluşturulmalıdır.

Değerli arkadaşlar, şimdi de, turizm ve tanıtma konularındaki bilgilerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye, 1980'li yılların ikinci yarısından başlayarak, hızlı bir hamleyle, dünyaca tanınan ve bilinen tatil ve gezi ülkesi konumuna gelmiştir. 1995-1998 yıllarını kapsayan dönemde, Türk turizminin uluslararası turizm gelirlerindeki payı yüzde 1,4'ten yüzde 1,6'ya, yabancı turist sayısı da 7,7 milyon kişiden 9,7 milyon kişiye yükselmiştir. Bu dönemde, ülkemizde, turist sayısının yüzde 26, turizm gelirlerinin ise yüzde 45 arttığı görülmektedir.

Özellikle 1980'li yıllarda çıkarılan Turizm Teşvik Yasası, hakikaten, turizmimize çok önemli katkılar sağlamıştır. Turizm alanları, turizm merkezlerinin ilanı, bu alanda samimî ve ciddî adımlar atmamıza büyük katkıları olmuştur; ama, maalesef, bu kanundan da istifa ederek, bazı noktasal turizm merkezleri ve turizm alanlarının ilan edilmesi de, son günlerde, bu teşvik yasasına da ciddî sıkıntılar getirmiştir. Ümit ediyorum ki, çıkarılan bu kanunlar, milletin ve memleketin faydasına kullanılır. Özellikle, 1999 yılında yaşanan deprem felaketi ve diğer olumsuz şartlar nedeniyle, 7,5 milyon turist gelmiş, turizm gelirleri, bir önceki yıla göre yüzde 27 oranında azalmış, 5,2 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir.

2000 yılında, ülkemize, 9 milyon turist ve 7,2 milyar dolar gelir beklemekteyiz. Burada da, ilk 5 aylık göstergeler, bu hedeflere ulaşacağımızı gösteriyor.

Sekizinci Planda ise, 2005 yılı itibariyle turizm gelirlerimiz 11,6 milyar dolar olarak hedeflenmiştir: Ben, şahsen, bu hedefe de ulaşılacağına inanıyorum; ama, bu, sadece, turizmi, kıyıda değil; bugün, Türkiye, önemli uygarlıkların, önemli medeniyetlerin beşiğidir, inanç turizminin de Türkiye’de gelişmesi için elimizden geleni yapmalıyız diye düşünüyorum. Sekizinci Planda, doğrusu, ben, buna pek raslayamadım.

Bunun yanı sıra, turizmi, sadece kıyalarda değil, içeriye doğru hareketlendirmede, özellikle, yayla turizmi, bu konuda önplana çıkıyor. Bu, Karadeniz Bölgesinde  çok yaygın. Bu yönde de turizmi, özellikle mağaralar ve yayla turizmi yönünde de geliştirmemizde, ben, şahsen büyük faydalar görüyorum. İnanıyorum ve bu da, planda, bundan sonraki dönemde yerini alır diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, diğer bir konu başlığı olan, yerleşme ve şehirleşme konusuyla sözlerime devam ediyorum. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu nüfus artışına bağlı olarak, sosyal ve ekonomik alandaki gelişmeler sonucunda, içmesuyu, kanalizasyon ve arıtma hizmetlerine olan talep, hergün artarak devam etmektedir. Her geçen gün artan talepler için finansman kaynaklarının sınırlı olması nedeniyle, İller Bankası, bu talepleri yeterince karşılayamamaktadır.

2000 yılı toplam nüfusunun yüzde 66,4'ünü şehirli nüfusun oluşturması beklenirken, ülkemizde şehirleşme, gelişmiş ülkelerden farklı olarak, sanayileşmeden kaynaklanan göç yerine, şehir yoksulluğunun köy yoksulluğuna tercih edildiği bir göç olarak neticelenmiştir.

Sekizinci Beş Yıllık Plan döneminde şehirleşme hızının yıllık ortalama yüzde 4,7 oranında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir; 2005 yılı sonunda 54,7 milyona ulaşacağı ve toplam nüfusun yüzde 70'ini, şehirlerde yaşayan nüfusun oluşturacağı tahmin edilmektedir.

2000 yılı itibariyle Türkiye'de toplam 14,8 milyon konut mevcuttur. Bunun 10,2 milyonunun, 20 000 ve daha fazla nüfuslu yerleşim yerlerinde bulunduğu tahmin edilmektedir.

Geçtiğimiz Yedinci Plan döneminde 2 540 000 konut hedeflenmiş, maalesef, bunun ancak yarısı gerçekleşmiştir. Konut ihtiyacının karşılanamaması nedeniyle, ruhsatsız yapılaşmaya doğru gidilmekte ve kontrolsüz kaçak yapılar çoğalmakta, inşaat ve çevre kalitesi bozulmaktadır. Denetimsiz yapılar, özellikle, doğal afetlerde alınması gereken tedbirleri zorlaştırmaktadır.

1999 yılında yaşanan Marmara, Bolu-Düzce depremleri çok büyük can ve mal kaybına neden olmuş, 18 373 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 48 901 vatandaşımız yaralanmıştır; 93 000 konut yıkık ve ağır hasarlı, 104 000 konut orta hasarlı, 113 283 konut hafif derecede hasar görmüştür. Bu felaketten sonra, önemle ihtiyaç olan 595 sayılı Yapı Denetimi Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname 10 Nisan 2000 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Marmara ve Bolu-Düzce depremleri sonrası gündeme gelen dış krediyle konut ve altyapı çalışmalarına başlanmıştır. Yapılan çalışmalar sonucu, 42 761 kalıcı konut yapılması gerektiği tespit edilmiş, bunun 12 000'inin Dünya Bankası tarafından ihalesi yapılmış; 15 000'inin Bayındırlık Bakanlığı  bünyesinde ihalesi yapılmış olup, Bayındırlık ve İskân Bakanlığının yaptığı ihaleler sözleşmeye bağlanmıştır ve önümüzdeki günlerde de başlayacağı kesindir.

Dünya Bankasıyla ilgili toplukonut projelerinin bazılarında sorunlar var. Önümüzdeki günlerde, onların da giderilerek temelinin atılacağına ve oradaki yaraların da sarılacağına olan kanaatim tamdır.

Değerli milletvekilleri, 1996 yılında İstanbul'da yapılan Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimi Konferansı Habitat II'de hedeflenenlerden biri de, herkese yeterli konut kavramını önplana çıkarmaktı.

Devletin, konut sorununun çözümü için yeterli olmadığı söylenebilir. Bu sorunun çözümü ise, çok planlı bir şekilde, toplumun her kesimine hitap edecek arsa üretiminin artırılmasıyla sağlanabilir.

Kamunun, konut üretimi yerine, altyapılı arsa üretimi yaklaşımını benimsemesi gerektiği, tüm açıklığıyla ortaya çıkmıştır. Plansız, düzensiz bir gecekondu bölgesine, gerekli altyapı hizmetlerini, asgarî standartlarda götürmek, devlete, boş arsaya altyapı yaparak sübvanse etmekten daha pahalıya mal olmaktadır.

Şehir toprakları sürekli tükenmektedir. Burada en büyük payı gecekondu mafyası almaktadır. Bunun altyapısı, hazır arsa projesiyle desteklendiği takdirde, geleceğin gündüzkonduları, kamu gözetiminde sağlıklı bir yaşam çevresi oluşturacaktır. Bu şekilde, halkın finansman gücü akılcı ve planlı olarak kullandırılarak, insan onuruna yakışır, temiz ve güzel bir ortamda her türlü altyapısı tamamlanmış, temel hizmetlerden yararlanabilen konut alanlarının oluşması sağlanacaktır.

Bugün İstanbul'un yüzde 43'ü kiracı konumundadır. Türkiye'de büyük kentlerde bir memurun maaşıyla, ancak, ev kiralanabilmektedir. Dargelirli vatandaşların konut sahibi olabilmeleri için, arsa bedeli olarak sadece altyapı ücretleri alınmalı ve gelir düzeylerine göre uzun vadeli kredi imkânları sağlanmalıdır.

Dargelirli vatandaşlarımız için konut üretim projeleri, millî bir politika olarak oluşturulmalı, Toplu Konut İdaresi, Millî Emlak Genel Müdürlüğü, Arsa Ofisi gibi kurumların, tek çatı altında, bunların, bu projeyi birlikte yürütmeleri, bu projenin gerçekleşmesi için esastır.

Değerli milletvekilleri, yukarıda da bahsettiğimiz çarpık kentleşme sonucu, içmesuyu, kanalizasyon altyapısı ve katı atık sistemleri, maalesef, iç açıcı durumda değildir. Biraz rakamlarla ifade edecek olursak, 3 227 belediyeden, içmesuyu şebekesi olan belediye sayısı 2 359, içmesuyu arıtma tesisi olan belediye sayısı 143, kanalizasyon şebekesi olan belediye sayısı 314, atıksu arıtma tesisi olan belediye sayısı 129 adettir.

Yukarıdaki verilere baktığımız zaman, günümüz itibariyle, altyapı açığının çok önemli olduğu ortadadır. Bununla ilgili birkaç büyük belediyenin dışında, bütün yük İller Bankasının sırtındadır. Ülkemizin kalkınma planlarının hedeflerine ulaşabilmesi için, İller Bankasının, finansman bakımından güçlendirilmesi gerekli görülmektedir; ama, maalesef, 1991 yılında yapılan yatırımların sadece yüzde 78'i Belediyeler Fonundan bağış olarak, 1997 yılında yüzde 40'ı Belediyeler Fonundan yine bağış olarak, 1998'de yüzde 22'si Belediyeler Fonunda bağış olarak karşılanmış, geri kalan kısmı, belediyeler borçlandırılmak suretiyle yapılmıştır.

Burada da görüleceği gibi, belediyelere İller Bankası paylarından dağıtılan rakamlar her geçen gün azalmış, bugün, belediyelerimiz, normal giderlerini, personel giderlerini karşılayamaz duruma gelmişlerdir. Dolayısıyla, burada, yerel yönetimler yasasını, bir an önce, hep beraber Parlamento olarak çıkarıp, hakikaten, onların bu problemlerini çözmeye en büyük katkıyı burada sağlayacağımıza inanıyorum.

Değerli milletvekilleri, diğer bir konu da kentiçi ulaşım. Maalesef, bugün, günde yaklaşık 24 000 000 kişi şehiriçi yolculuk yapmaktadır. Bunların çoğu, bildiğiniz gibi -şehiriçi ulaşım- otobüs, halk otobüsü, minibüs, taksi, dolmuş, neyse, bunlarla sağlanmakta. Bizim büyükşehirlerimizde, raylı sistem, maalesef, hâlâ oluşmadı; yerel yönetimler, sadece Ankara, İstanbul, bir miktar da Konya'da, toplam 30 kilometre civarında yaptılar, ki, yerel yönetimlerin mevcut imkânlarıyla bunları gerçekleştirme şansı yoktur. Artık, dünyadaki gelişmiş ülkeler şehirlerindeki metro çalışmalarını bitirmiş, şehirlerarası taşımayı da yine hızlı raylı sistemle birbirine bağlamışlardır. Devlet, muhakkak bu konuya el etmalı, hiç olmazsa büyük şehirlerde metro konusunda gerekli finansmanı temin etmelidir.

Değerli milletvekilleri, tabiî, bütün bunların lokomotif sektörü inşaat sektörü. Bu sektör son yıllarda giderek kriz noktasına gelmiştir. 1997, 1998 ve 1999 yıllarına göre kıyasladığımızda inşaat ruhsat sayısı 130 000'lerden 30 000'lere kadar düşmüştür. Son dönemde, Marmara Bölgesindeki deprem bölgesinde yapılan konutlar bu sektöre bir miktar hareket getirmiştir; ama, biz diyoruz ki, ne böyle felaketler olsun ne de sektörümüze bu vesilelerle hareket gelsin. Bu sektör lokomotif bir sektör; hakikaten, en fazla ilginin gösterilmesi lazım gelen sektör. Sadece yurtdışı müteahhitlik hizmetlerinde yüzde 13 civarında bir artış görünmektedir. Yurtdışı müteahhitlik hizmetlerinde de, hakikaten, müteşebbüslerimize devletin çok ciddî manada destek olması gerekir.

BAŞKAN – Sayın Yaşar, süreniz bitmek üzere, toparlayın efendim.

BEDRİ YAŞAR (Devamla) – Teşekkür ederim.

Diğer bir taraftan, 2886 sayılı Yasa süratle düzenlenmelidir. Müteahhitlere artık hırsız dememenin,, kontrol mühendislerimizi ve idareyi yolsuzlukla suçlamamanın yolu bir an önce bu değişiklikiği yapmaktır. Bunun için yapılacak yatırımlar daha önceden planlanmalı, projelendirilmeli ve projeler üzerinde anahtar teslimi olarak teklif alınmalı ve hatta devlet daha da küçülerek araya müşavirlik firmalarını koyarak bunun denetimini yapmalıdır.

Değerli arkadaşlar, diğer bir konudan da çok kısaca bahsederek huzurlarınızdan ayrılacağım.

Harita, tapu-kadastro, coğrafî bilgi ve uzaktan algılama sistemleriyle ilgili olarak 1/5 000 ölçekli standart topografik harita yapımı ülke genelinde büyük oranda yapılmış olmasına rağmen üretime başlanılan ilk yıllardaki haritalar güncelliğini yitirmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim.

BEDRİ YAŞAR (Devamla) – ller Bankası Genel Müdürlüğünün, son yıllarda ürettiği 1/5 000 ölçekli haritalar, ülke koordinat sistemine dayalı olarak yapılmakta ve veriler, sayısal ortamda, Türkiye ulusal formatına uygun olarak toplanmaktadır. Bu sevindirici gelişmeye karşılık, önceki yıllarda üretilen haritaların sayısal olmaması ve mevzi koordinatlı olması nedeniyle yeterince yararlı olamamaktadır. Ülke genelinde herkesin kullanabileceği sayısal ortamda ve orta formatta harita üretimi sağlanarak kaynak israfı önlenmelidir.

Tapu hizmetlerinin, otomasyona geçilmesiyle, Türkiye genelinde tapu sicil ve kadastro müdürlükleri arasında, çağımız teknolojisiyle olan internet veya intranet ağı kurularak bilgi akışının sağlanması, böylece, vatandaş taleplerinin günlük olarak karşılanması ve gayrimenkul bilgilerinin güncel olarak takibi sağlanmalıdır.

Değerli arkadaşlar, bu projelerin yürütülmesinin, söylediğimiz hedeflere ulaşılmasının tek kaynağı insandır. Bugün, yapılacak en kârlı yatırım, insana yapılan yatırımdır, bilgiye yapılan yatırımdır. Tabiî, insana yapılan yatırımı değerlendirirken de, tek bu işi, dünya ilimleriyle değil, manevî ilimle de donatmamız lazım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Yaşar, teşekkür edin... Sayın Köse'nin süresi çok azalıyor.

BEDRİ YAŞAR (Devamla) – Ben, Yüce Heyetinize teşekkür ediyorum.

Sekizinci Beş Yıllık Planın, devletimize, milletimize hayırlı uğurlu olmasını niyaz ediyorum ve emeği geçen bütün arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

İnşallah, bundan sonra konuşacağımız Dokuzuncu Plan görüşmelerinde, Sekizinci Planın gerçekleşmiş haliyle huzurlarınıza gelmeyi arzu ediyor, hepinize hayırlı akşamlar diliyorum. (MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – İnşallah.

Teşekkür ederim.

Erzurum Milletvekili Sayın İsmail Köse; buyurun efendim. Son söz sizin. (MHP sıralarından alkışlar)

Daha 130 tane önergemiz var, Sayın Bakan konuşacak, 2 sayın üyemiz konuşacak...

ÖMER İZGİ (Konya) – 1 saat konuşacak, fazla değil.

ALİ IŞIKLAR (Ankara) – Allah'ın günü, saati çok, Başkan!

BAŞKAN – Tabiî, zaten Allah'a sığınmışız; başka çaremiz yok.

Buyurun.

MHP GRUBU ADINA İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bendeniz de Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının kamu hizmetlerinin etkinliği ve verimlilik, kalite kontrol, mahallî idarelerle ilgili son bölümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına konuşmak üzere huzurunuzdayım; şahsım ve Grubum adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, daha önce yapılmış olan planlardan çok farklı bir faktörle ve çok farklı unsurları içerisinde taşıyan bir plan olarak önümüze getirilmiştir. Bunlardan bir tanesini, en çok önemsediğim hususu arz etmek istiyorum: Bu Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının millî bir heyecanla donatılmasıdır ve bu heyecanı veren hükümetimize, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarımız ve bürokratlarımıza ve şu anda, bu planı Yüce Heyetinize takdim eden Sanayi ve Ticaret Bakanımıza huzurunuzda şükranlarımı sunuyorum.

Bu heyecan, önümüze konulan planın yalnız beş yıllık uygulaması değil, aynı zamanda, cumhuriyetimizin 100 üncü kuruluş yıldönümü olan 2023 yılına isabet edecek bu yirmi yıllık perspektifini de önümüze koymuştur.

Devletler, planlarını kısa vadeli, orta vadeli ve uzun vadeli yaparlar. Uzun yıllardan beri hasretle beklemiş olduğumuz uzun vadeli bir stratejiden yoksun olan Türkiye'nin önüne 57 nci cumhuriyet hükümeti, işte, 2023 yılını hedef alarak, Türk Milletinin ve devletimizin yirmi yıl sonra ekonomik, sosyal ve siyasî boyutlarıyla hangi noktada olacağımızı, bu millî planda ortaya koymuşlardır. Bu bakımdan, bu planda millî bir heyecan vardır diyorum.

Bunun dışında, ilk defa bu planda, Türk dili özellikle ele alınmış ve Türk Milletinin ve devletimizin resmî dili olan ve insanlarımızın birbirleriyle anlaştığı, kültürümüzü, eğitimimizi almış olduğumuz önemli unsurumuz olan Türk dilini ele almış ve onun için, ilk defa Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde özel bir bölüm kurulmuştur. Onun için, Planlamayı ve Planlamaya heyecan veren Başbakan Yardımcısı Sayın Genel Başkanımıza da huzurunuzda şükranlarımı sunuyorum.

Bir başka hususu daha arz etmek istiyorum. Türkiye'de plan meselesini ilk defa gündeme getiren, planı yasalaştırmak suretiyle Türkiye'nin imkânlarıyla ihtiyaçlarının giderilmesi konusundaki millî plan meselesini ilk defa gündeme getiren Merhum Alpaslan Türkeş Beyefendiye de huzurlarınızda hem şükranlarımı sunuyorum hem de Allah'tan rahmet diliyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

Dolayısıyla, kırk yıl önce başlayan Türkiye'deki uygulanan planın, gerçekten ülkemizin kalkınmasında çok önemli mesafe aldığına şahit olmaktayız. Zaman zaman, planlar, siyasetçiler tarafından bertaraf edilmiş veya yapılmış olan planlar, istikrarsız hükümetler dolayısıyla, maalesef, uygulanmadığı için öncelikler ertelenmiş  ve Türkiye, işte, bugün üzerinde tartışmış olduğumuz ve hangi konuya el atsak muhakkak surette birçok mesele karşımıza gelmektedir.

Bu meselelerin halledilmesi, bir yıllık Türkiye cumhuriyeti hükümetinin üstesinden gelmesi mümkün değildir; çünkü, ekonomik meselelere, sosyal meselelere baktığımızda ve cumartesinden bu yana da değerli konuşmacılarımızın bu kürsüden ifade ettiği gibi, gerek bölgelerarası kalkınmışlık farklılığı gerek aynı bölgede yaşayan insanlarımızın sosyal dilimlerdeki vatandaşlarımızın gelirlerindeki, maalesef, çok dengesiz dağılımı, Türkiye'de, gerçekten, çok büyük boyutlara varan sosyal bir problem haline gelmiştir. İşte, planın maksadı buydu. Yani, dünyada, kalkınmış devletlerde plan mefhumu yok; çünkü, artık, özel sektör her türlü meselenin içerisine girmiş. Ancak, önemli, devletin fonksiyonu olan güvenlik meselesi, adalet meselesi ve belki, çok büyük boyutlara varan altyapı meseleleriyle meşgul olmaktadır. Halbuki, kalkınmakta olan devletler planı kullanmak mecburiyetindedir. İşte, Türkiye de, kendisini kalkınmakta olan bir devlet durumunda gördüğü içindir ki, kırk yıl önce başlatmış olduğu bu planlı kalkınmayı önemsemiş ve planlı kalkınmayla, Türkiye'nin bölgeler arasındaki dengesizliğini gidermek ve dünyayla olan entegrasyonunu sağlayabilmesi için bu beş yıllık planlar yapılagelmiştir.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, hedeflerini, gerçeklere dayandırarak ortaya koymuş, hayalden uzak, Türkiye'nin şu anda elinde mevcut olan millî potansiyeline ilaveten bir başka hedef koymuştur. Bu da, gerçekten, 1990'lı yıllarda, Allah'ın bir lütfu olarak, komünizmin yıkılmasından sonra Türk cumhuriyetlerinin ortaya çıkması dolayısıyla, oradaki ekonomik varlığın, Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanması imkânı doğmuştur.

Yine, geçtiğimiz hafta içerisinde çıkarmış olduğumuz, millî proje dediğimiz Bakü-Ceyhan boru hattı ve ona dayalı olarak çıkarmış olduğumuz petrol boru hatlarıyla ilgili kanunlarla, Türkiye, Türk dünyasına, bu yasalar vasıtasıyla, inşallah, önümüzdeki yıllarda, boru hatlarıyla, oranın tabiî varlığı olan petrol ve doğalgaz imkânlarını dünyaya pazarlama imkânına kavuşacaktır. İşte, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının hedeflediği en önemli konulardan bir tanesi de budur. Yani, bir taraftan, dünyayla olan entegrasyonumuzun, Avrupa Birliğiyle olan beraberliğimizin nasıl sağlanacağının hedeflerini koyarken, diğer taraftan da, Türk dünyasıyla olan münasebetlerimizi, ilk defa, böyle bir planda, kendisine hedef olarak seçmiştir. Belki, dün, planların yapıldığı zamanlarda, Türk cumhuriyetlerinin henüz kendi ayakları üzerinde bulunma imkânı olmadığı için planlara geçmemişti; ama, artık bugün, bir devlet politikası haline gelmesi gereken konu, işte, Türkiye Cumhuriyetinin 57 nci hükümeti tarafından millî bir politika olarak benimsenmiş ve o da plana geçmiştir. O itibarla, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planımız, işte, millî bir heyecanla dolu, hem 20 sene sonra bölgemizde lider bir devlet, dünyanın 10 güçlü devletinden birisi olacağımızın da, yine heyecanını ve onun hedefini koymuştur.

Değerli milletvekilleri, eğer, insanımıza heyecan veremezseniz, siyasetçiye heyecan veremezseniz ve siyasî irade, kendisine bir hedef koymak suretiyle, bu hedefe ulaşması için millî varlığımızı ortaya çıkaracak tedbirleri almazsa, yapılan bu işler boşa gider, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki bu faaliyetin de neticesi sonuçsuz kalır. Bu bakımdan, inanıyorum ki, Yüce Meclisimiz, yapmış olduğu faydalı çalışmalardan bir tanesini, bugün, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planımız üzerindeki faaliyetleri ve çalışmalarıyla, yine çok önemli bir görev üstlenmiştir; tüm gruplarımızı ve tüm milletvekillerimizi kutluyorum. Bu millî heyecanı, yarından sonra, kamuoyuna, bütün siyasetçilerimiz, basınımız, inşallah inanıyorum ki, vicdanlara yerleştirecektir ve Türk Milleti, mevcut olan kendi potansiyelinin, millî varlığının ne manaya geldiğini öğrenecektir ve 5 yıl sonraki, 20 yıl sonraki kavuşacağı imkânları da bu vesileyle öğrenmiş bulunacaktır.

Değerli milletvekilleri, arzu edilen, vatandaşımızın mutluluğudur, milletimizin mutluluğudur. Tabiî, milletimizi, bu mutlu noktaya götürecek, bir taraftan ekonomik tedbirlerin alınması, bir taraftan da, millî değerlerimizin, o insanlarımıza, eğitim yoluyla verilmesiyle mümkün olacaktır. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, bunu da önemsemiş ve bir taraftan eğitim meselemizi çok önemli bir noktaya getirmek suretiyle, ilköğretimden yükseköğretime kadar hedeflemiş olduğu insan varlığımızı, gelecekteki insanımızın hangi bilgiyle mücehhez olacağı konusundaki bir meseleyi ortaya koymuştur; şu anda, çağdaş devletlerin elindeki bilgi çağı dediğimiz bu imkânların, hangi yollarla ve hangi şartlarla bizim insanımıza getirilmesi konusundaki hedefini ortaya koymuştur.

Tabiî, bilgi çağının şartlarını, gereğini yerine getirmemiz için, eğitimimizde gerekli düzenlemelerin yapılması, meslekî eğitimin verilmesi ve diğer taraftan da, yine, vatandaşımızın ihtiyacı olan inançlarıyla ilgili eğitimin verilmesi gerekmektedir.

Şu anda görüşmekte olduğumuz Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planınının ikinci bölümünde, çok önemli bir vurgulama yapılarak, ülkemizde din ve vicdan özgürlüğü önemsenmiş ve özellikle vurgulanmıştır.

Değerli milletvekilleri, Türk Milletinin, devletine karşı herhangi bir güvensizliği olamaz. Vatandaş, devletine güvenmelidir. Vatandaş, devletine her yönüyle iyi hizmetler yapacağı kanaatinde olmalıdır; bu morali vatandaşımıza vermemiz gerekiyor. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, işte, yarından sonra detayıyla öğreneceği bu planda, vatandaşımız, hem maddî kalkınmasının yollarını, yöntemlerini, ilkelerini görecek, öğrenecektir hem de manevî kalkınmasının altyapısının nasıl hazırlanacağının ve gelecekte nasıl bir eğitimle buluşacağının mesajını alacaktır.

O itibarla, bir defa, farklı düşüncelere sahip olmamız, siyasî farklılığımız, bizi, ülkemizin kalkınmasında genel prensiplerde ve genel ilkelerde birbirimizden farklı duruma getirmemektedir. Bugün üzerinde beraberce mutabakat sağladığımız Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının hedefinde siyasî partilerimizin çoğunlukla buluşacağına inanıyorum ve dolayısıyla, böyle bir moral gücü de milletimizde olacaktır.

Tabiî, plan, kamu yönetimi için mecburidir; yani, kamuda görevli olan devlet müesseselerimizin, yapmış olduğu işler dolayısıyla plana uymak mecburiyetleri vardır; ancak, özel sektör için, özendirici diyoruz, yol göstericidir. Planın önemi budur. Türkiye'nin, serbest piyasa ekonomisinde olması, serbest piyasa ekonomisiyle kalkınmasının bir hedef olarak tespit edilmesi; ama, bu yanda da, bu tarafta da, planlı bir hedef seçmesi, yanlış bir politika değildir. Çünkü, planlı kalkınma, aynı zamanda, sosyal politikaları içermekte ve insanlar arasındaki gelir dağılımındaki noksanlığı giderecek bir enstrümandır; yani, insanımızın mutlu edilmesi konusunda plana ihtiyaç vardır. Özellikle, Türkiyemizi kalkınmış bir ülke haline getirinceye kadar, imkânlarımızın değerlendirilmesi için plana ihtiyacımız vardır.

Tabiî, konuşmacı arkadaşlarımız, zaman zaman, bütçeyle planı karıştırmışlardır. Malumunuz, bütçe, yıllık hazırlanır ve tahmini bir bütçedir, tahminidir. Halbuki, plan, ilke, prensip koyar ve bir hedef tayin eder. Planla bütçe çok farklıdır. Bütçe, bir yıllık gelir ve giderlerle mukayese edilmek suretiyle, bir yıl içerisindeki muamelelerin sonucudur veya tahminidir; ama, plan, mevcut millî değerlerimizi, millî potansiyelimizi, ekonomik varlığımızı ve önümüzde hedeflemiş olduğumuz, gideceğimiz noktanın gösterilmesini gerektiren bir çalışma, bir faaliyettir. Bu bakımdan, planı önemsiyoruz ve bu plan çerçevesinde, ülkemizin daha sağlıklı ve daha adaletli kalkınacağına inanıyoruz. Bu arada, planlı kalkınma, serbest piyasa ekonomisi ve bunların getirmiş olduğu diğer enstrümanlar dediğimiz, işte, rekabet hukuku ki, serbest piyasanın getirmiş olduğu tekelci düşüncenin vatandaşımızı ezmemesi için dünyada yeni bir hukuk gelişmiş ve Türkiye'de de bu hukukun, kendi insanlarımıza uygulanarak, yanlış uygulamalar sonucunda onun muhakkak surette korunması düşüncesinden hareket ederek, rekabet hukuku dediğimiz yeni bir hukuk doğmuştur. Haksız rekabeti önlemek için yasalar çıkarmışızdır.

Bu bakımdan, mevcut planda, rekabet hukukunun da geliştirilmesi ve Türkiye'deki sebest piyasa ekonomisinin kuralları uygulanırken, bir taraftan da, onun yozlaşması sonucunda Türk insanının ezilmemesi için, haksız rekabet kanunları da çıkarılmış ve o da devreye sokulmuştur.

Diğer taraftan, adaletle ilgili değişiklikler nelerdir, neler olması gerektiği konusunda, yine bir ışık tutmuştur. Beş yıl içerisinde, tüm milletvekilerimizin de bilgisi mevcut bu konuda, malumunuz, Avrupa Birliği süreci devam etmektedir, öncelikle uyum yasaları dediğimiz, Anayasamızdan başlamak suretiyle, tüm yasalardaki gerekli değişikliklerin neler olduğu konusunda bize bir ışık tutmuştur, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı. Ben de şunu arz etmek istiyorum: Malumunuz, Meclisimizin 5 siyasî grubunun ikişer milletvekilinden teşekkül eden bir uzlaşma komisyonu vardır. Şu anda uzlaşma komisyonu alt komisyonunu teşekkül ettirmiş ve orada Anayasa değişiklikleri çalışması yapılmaktadır. Plan, Anayasanın 14 maddesinde değişiklik yapılmasını bir strateji olarak önermiş, biz de kendi bünyemizden, diğer gruplarla ortaya çıkarmış olduğumuz 24 madde dahil, 38 madde üzerinde, şu anda Meclisimizdeki uzlaşma komisyonunun alt komisyonunda bu çalışmalar devam etmekte. Bu, sevindirici bir olaydır. Bugün, 21 inci Dönemdeki Türkiye Büyük Millet Meclisimizin yapmış olduğu çalışmaları, Anadolu'daki ve diğer bölgelerdeki insanlarımızın çok sempatiyle karşıladığını, gerçekten bir prestij meselesi haline gelen ve Meclisimizin prestijini yükselten büyük bir çalışmanın ortaya çıktığını, vatandaşımız herkese söylemektedir. Zaten, çıkarmış olduğumuz yasalar, yapmış olduğumuz Anayasa değişiklikleri de bunun en önemli örnekleridir.

Bu bakımdan, bu Anayasa değişiklikleri, diğer değişikliklerle birlikte, inanıyorum ki, ekim ayında başlayacak dönemde, önümüzdeki yasama döneminde Meclisimizin huzuruna gelecektir. Adalet mefhumunun muhakkk surette yerleşebilmesi, gelişebilmesi, tesis edilebilmesi için, yine birçok kanunumuzda değişiklikler yapılması gerekiyor. Planımız, Türk Ceza Kanununun, Türk Medenî Kanununun ve  yapılmış ve hazır olan birçok kanunlarımızın Meclisimizden çıkmasını öngörmektedir.

Ayrıca, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planımız, son yıllarda, özellikle, kamu alanı, özel alan dediğimiz bu ikili alanda, vatandaşlarımızı organize eden meslek kuruluşlarımızın, çeşitli meseleleri kendisine uğraşı alanı seçen sivil toplum örgütlerinin organizasyonunun da ortaya çıkarılması ve demokratik çalışmaların içerisinde; yani, demokratikleşmenin bu süreç içerisinde devam etmesi gerekirken "sivil toplum örgütlerinin de organizasyonu lüzumludur" şeklinde bir öneri getirmiştir; çok önemlidir.

Değerli milletvekilleri, diğer taraftan, ülkemiz, depremlerin yaşandığı ve depremlerin olduğu bir toprak parçasındadır. Zaman zaman, 1930'lu yıllardan bu yana, üzücü sonuçlar doğuran birçok deprem olmuştur. 17 Ağustosta ve 12 Kasımda meydana gelen depremler, daha sonra Çankırı'da ve Ankaramıza yakın Çubuk İlçemizde meydana gelen depremler, topraklarımızın, gerçekten bir deprem hassasiyeti olduğunu ortaya koymuştur. Neler yapılması gerektiğini Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında görüyoruz; yani, Türkiye'nin doğal afetlere hazırlıklı olması gerekiyor. Mimarından inşaatına kadar, altyapısından üst yapısına kadar ve kat irtifaına kadar, muhakkak surette, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planımız, bunun satırbaşlarıyla prensiplerini ve ilkelerini koymuştur.

O itibarla, doğal afetlerle ilgili olarak, hükümetimize, özellikle, Marmara Bölgesinde ve daha sonra meydana gelen lokal depremlerde göstermiş olduğu çalışmadan dolayı; vatandaşlarımızı, süratle başını sokacağı bir mekâna kavuşturduğu için ve vatandaşlarımızı sıkıntıdan kurtardığı için, yine teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiyemizin, yine en önemli meselelerinden bir tanesi trafik konusudur. Yine, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planımızda trafik meselesi de, çok önemli bir mesele olarak yer almıştır. Bu da önemli bir konudur. Yılda, 6 000 ilâ 7 000 arasında insanı, maalesef trafikte kaybediyoruz. 70 000-80 000 insanımız yaralı ve sakat ve belki katrilyona varan maddî hasarlarımız var.

Daha iki sene, üç sene önce kanun çıkardık. Belki her iki-üç senede bir trafik kanunu çıkarıyoruz. Aklına gelen, acaba yolda mı hata, insanda mı hata, araçta mı hata demek suretiyle bir tarafından tutuyor, buraya bir kanun getiriyor ve biz, o kanunları çıkarıyoruz; ama, yıllık rakam, yine hiç değişmiyor ve her yıl 5 000 ilâ 7 000 arasında insanımız ölüyor.

Bugünkü gazetelerin manşetinde 200 000 rakamını görüyorsunuz. Bakın, Türkiye'de, İstiklâl Savaşında kaybettiğimiz insanı, 15-20 senedir, "Trafik Canavarı" dediğimiz, melun ve insanımızın düşmanı olan bu canavarın kollarına teslim ediyoruz.

İşte, Türkiye Büyük Millet Meclisinin önündeki en önemli görevlerden bir tanesi, bu canavarın kollarını kırmaktır. Bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekilimiz, İstanbul Milletvekilimiz Sayın Murat Sökmenoğlu Beyefendinin -ilk imza sahibi olması dolayısıyla- ve tüm gruplarımızın milletvekillerinin imzalamış olduğu, "trafik canavarından nasıl kurtulacağız" anlamındaki araştırma önergesinden dolayı, Sayın Başkanımızı kutluyorum... (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Ben teşekkür ederim.

İSMAİL KÖSE (Devamla) – ...ve inşallah, inanıyorum ki, çok kısa süre içerisinde bu araştırmayı yaparız.

Değerli milletvekilleri, kanun çıkarıyoruz, trafik canavarı, insanlarımızı almaya devam ediyor; yollarımızdaki sıkıntıdan mı, insanımızdaki kusurdan mı, nedendir; bu Meclis, bunun nedenini ve niçinini bulmalıdır.

Başkanım, bu bakımdan hayırlı bir görev yaptınız, sizi kutluyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

İSMAİL KÖSE (Devamla) – Tabiî, onun dışında, yine, planda, ekonomideki etkinliğin artırılması konusunda bazı ilkeler konulmuştur. Bunlar, rekabet hukuku, demin arz ettiğim gibi, fikrî hakların korunması, kayıtdışı ekonominin kayıt içerisine alınması, yani vergilendirilmesi, kaynağının belli olmasının tespiti ve verimlilik, kalite kontrolü ile ekonomideki noksanlarımızın tamamlanması konusunda ilkeler ve prensipler konulmuştur.

Sekinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, bir başka husus daha önemsenmiştir. Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak bizim de üzerinde durmamıza rağmen, maalesef, hazırlayıp da hayata geçirmediğimiz, geçiremediğimiz mahallî idarelerle ilgili önerilerimiz ile diğer ortaklarımız tarafından hazırlanan belgeler, bilgiler ve öneriler bir tasarı haline getirilmesine rağmen, hükümetimizin elindedir, maalesef, henüz Meclisimize intikal etmemiştir. Nedenlerini bilemiyoruz; ama, isterdim ki, şu yasama dönemi sona ermeden, belediyelerimizdeki sıkıntılarımızın, köylerimizdeki sıkıntılarımızın, il özel idarelerimizdeki sıkıntılarımızın bir kısmını bu yasama döneminde halledelim; muhtarlarımıza rahatlıkla bir selam verme imkânını bulalım; belediye başkanlarımızı finanse edecek, malî kaynak aktaracak imkânları ortaya çıkaralım ve diğer taraftan da, büyükşehir belediyeleri ile diğer belediyeler arasındaki mevzuat çatışmasını ortadan kaldıralım.

Şu anda, ilçe belediyeleri ile büyükşehir belediyeleri arasında kavga vardır. Yanlış, doğru; ben, geriye doğru gitmek istemiyorum; çünkü, plan, arkaya bakmaz; plan, öne bakar. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planını konuştuğumuza göre, önümüzü görmemiz lazım. Önümüzü görmemiz için de, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Plan bize önerilerde bulunmuş. 3030 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunundan tutun, 1580 sayılı Kanun, 442 sayılı Köy Kanunu ve vatandaşlarımızı rahatlatacak, ekonomik, sosyal yönden huzura kavuşturacak hangi yasalarda değişiklik yapmamız gerekiyorsa, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, bizi, bir daha uyarmış. Belki, Meclisimiz bunu biliyor, gruplarımız biliyor, elimizde tasarılarımız, tekliflerimiz mevcut; ancak, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, devletin, bunları hedef göstermesi ve büyük bir ihtiyaç olduğunu vurgulaması önemli bir gelişmedir.

Şimdi, sayın bakanlarımızın, belediye başkanlarıyla olan çalışmalarındaki sıkıntılarını...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim, devam edin.

İSMAİL KÖSE (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Köylerdeki insanımızın, vatandaşımızın huzur içerisinde yaşayabilmesi için, yönetimine el atmamız lazım. Köyün muhafaza edilmesini, köydeki insanımızın mutlu olmasını istemeyen hiçbir siyasetçi yok, hiçbir vatandaşımız da olamaz. Köyü, iki sebepten istiyoruz. Bir tanesi, üretici. Ürettiğini biz tüketiyoruz. Değerli milletvekilleri, siz, şimdi, membaı kurutuyorsunuz; yani, köydeki insanımızın şehre göç etmesi suretiyle üretimi kuruttuğumuz anda, üretimi azalttığımız anda, ithalat yapmak mecburiyetinde kalırız; yani, gıda maddelerimizi ithal etmek mecburiyetinde kalırız; birinci sebep budur. Yani, ekonomik, maddî meseleden dolayı köyü muhafaza etmemiz, köylüyü muhafaza etmemiz gerek. Ancak, tabiî, köyü, küylüyü muhafaza ederken, toprağın bekçisi olarak değil, topraktan mutlu olacak bir köylüyü muhafaza etmemiz lazım.

Köyü neden muhafaza ediyoruz; millî ve manevî değerlerimizi yaşattığı için, örf ve âdetlerimizi devam ettirdiği için ve Türkiyemizde bütün meselelerde, devletine, vatanına bağlı bir sosyal kesim olduğu için, köylü vatandaşımızın -bu kültürüyle, onu eğiterek ve o kültürünü en yüksek seviyede muhafaza etmek suretiyle, millî ve manevî değerlerimizin de bekçisi olması dolayısıyla- köyün, muhakkak surette kalkınması ve modern, bugünkü ihtiyaçlarını karşılayacak bir yönetime kavuşması gerekir.

Değerli milletvekilleri, muhtarların bugün sosyal güvencesi yoktur. Her gün kapımıza geliyorlar... Mahallî idarelerde, muhakkak surette bir anlayış değişikliği yapmamız lazım.

Bir dozerin hangi yolda çalışacağına dair eğer bir sayın bakanın müsaadesi gerekiyorsa ya da bir sayın genel müdürün müsaadesi gerekiyorsa, böyle bir çağdaş devlet dünyada yok!

Yirmi sene sonra dünyanın 10 büyük devletinden bir tanesi olacağını hedefine koymuş bir devletin, artık, köy hizmetleri diye bir meselesinin olmaması, bunun il özel idarelerine devredilmesi ve Milliyetçi Hareket Partisinin hedefinde olan, ilçelerde özel idare kurulmak suretiyle, vali ve kaymakamlarımızın emirlerine tüm köy hizmetlerimizin araç ve gereçlerini, maddî imkânlarını vererek, köydeki vatandaşımızın kendi ihtiyaçlarını mahallinde planlayıp, programlayıp, meselesini halletmesini ortaya çıkarmamız gerekiyor. (MHP sıralarından alkışlar)

İkincisi, belediyeler konusunda noksanlarımızın tamamlanması gerekiyor. Belediye başkanlarımızın her gün Ankara'da olması ya da senenin altı ayı Ankara'da olması zaman israfıdır ve prestij kaybıdır, yalnız belediye başkanının prestij kaybı değildir, tüm siyasetçilerin prestij kaybıdır. Belediye başkanı kapı kapı dolaşmak suretiyle, belki su programını veya kanalizasyon programını, bir başka programı yapmak suretiyle seçmenini rahatlatacak, oradaki insanının ihtiyacını karşılayacak mücadeleyi verirken, belediye başkanını Ankara'da dolaştırmaya da hakkımız yoktur. Ne yapmamız gerekiyor; onun da kendi ayakları üzerinde durabileceği, ekonomik yönüyle destekleyeceğimiz ve tabiî, üniter yapımızı bozmamak kaydıyla...

Değerli milletvekilleri, şimdi, Türkiye çok hassas bir süreçten geçtiği anda, özerklik diyoruz, mahallî destek diyoruz; ama, birileri, bu işi biraz da siyasete bulaştırmak suretiyle, maalesef, bölgesinde, beldesinde bulunan imkânları, zihniyeti itibariyle, farklı bir noktaya götürmeye çalışıyor.

BAŞKAN – Sayın Köse!..

İSMAİL KÖSE (Devamla) – Sayın Başkanım,  izninizle bitireceğim.

BAŞKAN – Hayır, bendeniz bitirin demedim...

İSMAİL KÖSE (Devamla) – Bu bakımdan, diyorum ki, belediyelerin, içerisinde bulunduğu sıkıntılardan çok süratle çıkması gerekiyor. Şu anda, belediye başkanları sokağa çıkmak üzeredir. Ben, kendilerinden bir anlayış beklemek istiyorum. Gerçekten, Meclisimizin önüne, Mahallî İdareler Kanunu Tasarısı gelmemiştir. Gelmiş olsaydı, bu Meclis, önceliğini, Mahallî İdareler Kanunu Tasarısından yana koyardı.

MUSTAFA ÖRS (Burdur) – Kim getirecekse ona söyle.

İSMAİL KÖSE (Devamla) – Onun için, ben, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına şu sözü veriyorum: Önümüzdeki yasama döneminde sayın hükümetimizden istirham edeceğiz, inşallah, gündemimizin ilk sıralarına mahallî idarelerle ilgili tasarı gelecek ve Meclisimiz, bu tasarının çıkmasına inşallah yardımcı olacaktır.

Sayın Başkanım, bir hususu daha arz ederek sözlerimi bitirmek istiyorum, o da şudur...

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Köse, "dönemi" yanlış anlarlar, düzeltir misiniz; önümüzdeki yasama dönemi değil, yasama yılı olacak.

İSMAİL KÖSE (Devamla) – Sayın Hatiboğlu'na teşekkür ediyorum, yanlış ifade ettim, yasama dönemi değil; önümüzdeki yasama yılı demem gerekiyordu.

Yasama yılı olan önümüzdeki yıl itibariyle...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İSMAİL KÖSE (Devamla) – Selamımı verip tamamlayacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN – 5 dakika geçti efendim, ben selamlayacağınızı tahmin ediyorum, otomatik kesildi zaten.

İSMAİL KÖSE (Devamla) – Teşekkür ediyorum.

Özel idareler, önemli bir hizmet müessesemiz. Şu andaki tasarının içi boşaltılmıştır. Köye Hizmet Götürme Birliği ismiyle yeni bir hizmet dalı getiriliyor. Biz diyoruz ki, böyle yeni şeylere lüzum yok; yani, yeni bir bürokratik meseleyi ortaya çıkarmaktan daha çok, kendi iradesiyle, kendi insanının seçmiş olduğu bir yönetimi ortaya çıkaralım; ona da, işte ilçe yönetimi diyoruz, ilçe özel idaresi diyoruz. İnşallah, inanıyorum ki, bu tartışmalar, bu istişareler sonucunda, mahallî idarelerle ilgili o mevzuat değişikliği de istediğimiz şekilde gerçekleştirilir ve oradaki insanlarımız da bundan istifade eder.

Kamuda çalışan memurlarımızla ilgili, Kamu-Senle ilgili Sendika Kanunu Tasarımız yine, önümüzdeki yasama yılında, inşallah, Milliyetçi Hareket Partisi ve diğer gruplarımızın çalışmalarıyla önümüze gelecektir ve inşallah, onun da çıkarılması konusunda gerekli sürat kazandırılacaktır.

 Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; müsamahanız için çok teşekkür ediyor, şükranlarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Ben teşekkür ediyorum efendim.

İSMAİL KÖSE (Devamla) – Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planımızın, ülkemize, yüce milletimize hayırlı olmasını Cenabı Allah'tan niyaz ediyor, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Efendim, çok teşekkür ediyorum Sayın Köse.

Sayın milletvekilleri, Kalkınma Planımız üzerindeki, gruplar adına yapılan konuşmalar bitmiştir.

Bundan sonra, Sayın Bakan söz istedi; 2 sayın üyemize de söz vereceğiz. 133 önerge vardı. 133 önerge, 5'er dakikadan 12 saat yapıyor; ama... (DSP sıralarından "devam edelim" sesleri)

Devam değil efendim, müsaade edin. Uzlaşıldı... Muhalefet ile iktidar partilerinin uzlaşmasıyla bu önergeler iniyor.

Şimdi, enerjinizi toplayabilmek için, saat 02.00'ye kadar birleşime ara veriyorum efendim.

 

Kapanma Saati : 01.30

 


BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 02.00

BAŞKAN : Başkanvekili M. Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER : Vedat ÇINAROĞLU (Samsun), Hüseyin ÇELİK (Van)

 

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 119 uncu Birleşimin Beşinci Oturumunu açıyorum.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı üzerindeki görüşmelere devam ediyoruz.

 

IV. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1. —Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının Sunulduğuna Dair Başbakanlık Tezkeresi ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (3/600) (S. Sayısı : 516) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Hükümet?.. Yerinde.

Gruplar adına yapılan konuşmalar tamamlanmış, şahıslar adına geçmeden evvel Sayın Bakan söz istemişti.

Sayın Bakan, buyurun efendim. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Sayın Başkan, Yüce Meclisimizin çok değerli üyeleri; plan görüşmelerimizin bu ikinci gününde, hükümet adına görüşlerimizi sunmak için huzurlarınızdayım; hepinize saygılar sunarak sözlerime başlıyorum.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Türkiye'nin dünyada bilgi toplumu olma doğrultusunda gerçekleşecek olan temel dönüşümünün dışında kalmamasını sağlayacak değişmelerin, Avrupa Birliğine tam üyelik süreciyle tam uyumlu politikaların, tedbirlerin ve bu tedbirlere tekabül edecek olan yönlendirmelerin planıdır. Söz konusu politika ve tedbirler, aynı doğrultudaki yönlendirmeler, gerek uzun vadeli etkilerin dikkate alınabilmesi gerekse iç tutarlılıkların daha iyi sağlanabilmesi amacıyla, cumhuriyetimizin 100 üncü yılına tekabül eden 2023 yılı için belirtilen gelir, yatırım, eğitim, sektörel paylar gibi parametreler, Türkiye'nin bilgi toplumu olma noktasında, o yılda sağlaması hedeflenen kriterleri ve özelliklerini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, çok sayın bazı milletvekillerinin belirttiğinin aksine, planın, belirgin bir vizyonu vardır ve bu plan vizyonu, hükümetimizin siyasî iradesini de yansıtmaktadır.

Bu vizyon, 23 Mayısta Yüksek Planlama Kurulunda görüşüldükten sonra, hükümete sunulması kararlaştırılan uzun vadeli gelişmenin -ki, bu, 2001-2023 tarihidir ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının 2001-2005 dönemini kapsamaktadır- "Temel amaçları ve stratejisi" başlıklı Resmî Gazetede yayımlanmış olan strateji belgesinde de ifadesini bulmaktadır. Plana yansıyan vizyon hükümetin bu belgede somutlanan siyasî iradesidir.

Sayın milletvekilleri, planın dayandığı strateji, metodolojik olarak da dünyada ulaşılması istenen sıralamanın ilanını esas almamakta, yapısal dönüşümleri, büyümenin bileşenlerini ve özelliklerini de aynı zamanda ortaya koymaktadır. Bu strateji doğrultusunda plan -sunuş konuşmamda da dün belirttiğim üzere- makro ekonomik politikalardan, bilim ve teknoloji alanına kadar, aynı zamanda sosyal gelişmeye kadar bir dizi kritik hedefi de belirlemiştir.

Devlet Planlama Teşkilatı, 1960'lı yıllarda, tek sektörlü, o zamanki "Harrd-Domar" diye bilinen modeliyle yaşadığı tecrübeyi, günümüzde birçok benzer kurumda olduğu gibi, dünyadaki benzer kurumlarında olduğu gibi, teknolojik olarak atılımını yaparak devam ettirmektedir. Ülkemizde sadece Devlet Planma Teşkilatında sürdürülen bu ekonomik modelleme geleneği, Türkiye'de gerek veri gerekse literatüre öncülük etmiş olan bir planlama anlayışını da yerleştirmiştir.

Sekizinci Planın oluşturulmasında kullanılan DPT'nin üç aylık mevsimsel makroekonometrik simülasyon modeli -ki, biz buna DPT makrom diyoruz- mümkün olan en geniş detayda ve en yüksek frekansta verilerle çalışan bir model olup, şu anda, tüm gelişmiş ekonomilerde kullanılan makroekonometrik modellerle aynı detay ve teknolojiye sahiptir. Model, daha geniş bir yelpazede politik analizlerine izin veren, dünya genelindeki değişme ve eğilimleri dikkate alan ve Türkiye ekonomisinde meydana gelen yapısal değişiklikleri mümkün olduğunca en üst seviyede izleyen bir niteliğe de sahiptir. Dolayısıyla, Sekizinci Planın oluşturulmasında kullanılan bu teknolojinin, 1973 yılındaki plan teknolojisiyle karşılaştırılması da mümkün değildir, en azından, haksızlıktır.

Planlama ve ekonomik modellere ilişkin literatürdeki gelişmeleri izlemeden yapılan bu karşılaştırma, aynı zamanda, bu alanda bilgili ve özverili bir şekilde çalışan bizden daha genç kuşaklar için de hayal kırıcı ve haksız bir suçlamadır.

Sayın milletvekilleri, Türkiye'nin geçmişteki performansının karşılaştırılabilir ülkelere göre düşük olduğu ve bu nedenle de, planda öngörülen gerçekleşmenin ve büyümenin beklenemeyeceği ifade edilmiştir. Türkiye ve karşılaştırılabilir diğer ülkelere, geriye dönük performansları itibariyle bakıldığı zaman, 1964-1998 dönemine ilişkin millî gelir rakamlarına baktığımızda, Türkiye'nin, Arjantin, Brezilya, İtalya, Güney Kore, Malezya, Meksika, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerle mukayesesi performans açısından düşük olduğunu göstermektedir. Türkiye, yıllık ortalama yüzde 6,4'lük bir artış oranıyla 1998 yılında 3160 dolarlık bir kişi başına gelir seviyesine gelmişken, mukayese yapılan Güney Kore yüzde 13,1 ve Portekiz de yüzde 10 artışla en iyi performans gösteren ülkelerdir. Lakin, bu mukayesenin sadece kişi başına millî gelir seviyesinde yapılmasının da bazı sakıncaları vardır; çünkü, bu değerlendirmenin, Türkiye'nin performansının yansıtılabilmesi için ekonomik ve sosyal olarak ayrı ayrı yapılması gerekmektedir.

Bu bağlamda, öncelikle nüfus artış hızına baktığımız zaman, yine, 1964-1998 dönemini mukayese ettiğimizde, Türkiye, ortalama yüzde 2,2'lik artışla bu değerlendirmede en yüksek nüfus artışına sahip üçüncü ülke konumundadır. Bizi sadece Meksika yüzde 2,5 ve Malezya yüzde 2,6 ile geçmektedirler. Diğer ülkelerin nüfus artış hızları ülkemizden düşüktür.

Nüfus artışındaki bu yüksek oran, Türkiye'nin kişi başına millî gelirinin diğer ülkelere göre düşük kalmasının en büyük sebeplerinden biridir. Nitekim, nüfus artışına bağlı olmayan bir diğer gösterge  diyebileceğimiz reel gayri safî millî hâsılaya baktığımız zaman, ortalama yüzde 4,8'lik bir büyümeyle, Türkiye'nin, Güney Kore ve Malezya dışındaki bu yukarıdaki ülkelerin hepsini geçtiğini görürüz.

Önemli bir sosyal gösterge olan eğitim düzeyine baktığımız zaman, 1996 yılı itibariyle, Türkiye, yükseköğrenimde, yine, mukayese yapılan Brezilya, Malezya ve Meksika'dan daha iyi konumdadır. Eğitim düzeyi, toplam faktör verimliliğinin önemli bir bileşeni olduğundan, bu durum, Türkiye'nin ekonomik performansının da sınırlı kalmasına maalesef sebep olmuştur.

Ayrıca, yine, bu mukayese yapılan ülkelerle baktığımız zaman, Uzakdoğu ülkelerindeki tasarruf oranlarının yüzde 35'lere ulaşması, bölgesel entegrasyonun getirdiği birtakım dışsallıklar ve yabancı sermaye yatırımlarındaki yükseklik, bunların gelişme performansında da etkili olmuştur.

Değerli milletvekilleri, bir başka değerlendirme de, Sekizinci Beş Yıllık Planda öngörülen gelişmenin, artık, dünyada bu tür bir planlama bulunmaması nedeniyle başarılamayacağı da dile getirilmiştir. Sekizinci Planda ortaya konulan planlamanın, özü itibariyle en gelişmiş piyasaya ekonomilerine uymakla birlikte, ülkemizin kendi gelişmişlik düzeyi ve gelişme ihtiyaçlarının da niteliği göz önünde tutulursa, söz konusu ülkelere göre daha fazla alanı kapsaması da çok normaldir.

Türkiye, ekonomik kalkınmasını sonuçlandırmak ve sosyal gelişmesini sürdürmek amacıyla, söz konusu ettiğimiz ülkelere oranla, göreceli olarak daha çok alanda planlama faaliyetini de sürdürme ihtiyacındadır. Gelişme süreciyle birlikte, yöntem ve kapsam bakımından farklılığın tedricen kalkması da tabiîdir. Bu durum, plan kapsamlarının tarihî değişme sürecine bakıldığında da görülecektir.

Bu farklılık dikkate alınmak kaydıyla, Fransa ve Japonya'da olduğu gibi, planlama kurumları ya da planlamanın fonksiyonunu gören diğer kurumlar veya diğer OECD ülkelerine baktığımızda da benzer kurumlara rastlayabilmekteyiz; mesela, Japonya'daki planlama kurumu, Japonya'nın uzun vadeli dönüşümü konusunda da aktif bir şekilde çalışmaktadır.

Makro ekonomik istikrarın sağlanması, plan hedeflerine ulaşılmasında vazgeçilmez hedeflerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Yüksek faizlerin, yüksek içborcun ve yine yüksek enflasyonun, gelir dağılımı da dahil, temel dengeleri bozması çok açıktır. Bunun için, planda, esasen, 1999 yılının ikinci yarısından itibaren büyük bir kararlılıkla ve cesaretle uygulamaya başlanan politikalarla erişilebilir gözüken makroekonomik istikrar, hem ekonomik hem de sosyal dengeleri iyileştirici ve gelişme potansiyelini de artırıcı bir yer tutmaktadır.

Değerli milletvekilleri, çeşitli vesilelerle birçok konuşmacının da belirttiği gibi, Türkiye'nin performansının potansiyelinin altında kalmasında, özellikle, son dönemlerdeki makroekonomik ve siyasî istikrarsızlık önemli bir rol oynamıştır. 2023 perspektifindeki yüzde 7'lik yıllık ortalama büyüme hızının fazla yüksek olup olmadığı değerlendirilirken, makroekonomik istikrarın ve diğer kritik alanlardaki yapısal reformların hayata geçirilmesinin de pozitif bir etkisi olacaktır. Bu durumda, yıllık yüzde 5 dolayında olan geleneksel potansiyel büyüme hızımız, toplam faktör verimliliğindeki artışı da göz önüne alırsak, 2 puan daha artacak ve ortalama yüzde 7'lik bir seviyeye gelecektir. Dolayısıyla, 2023 perspektifi için öngörülen büyüme hedefimiz de gerçekleşebilir görünmektedir.

Aynı dönemde, plan için yine öngörülen yüzde 6,7 düzeyindeki yıllık büyüme ortalama hızı da, öngörülen politikaların, tedbirlerin hayata geçirilmesiyle gerçekçi olacaktır.

Sekizinci Plan öncesinde, ekonomik ve sosyal göstergelerde olumsuzluklar bulunduğu da belirtilmiştir. Başta kamu dengesi olmak üzere, Sekizinci Plan öncesinde birtakım ekonomik ve sosyal problemler vardır; bunlar, planda da, okuyucuların veya planı takip edenlerin dikkatine sunulmuştur.

Bu konuda yine mukayese yapılan Yedinci Planın ilk iki yılı başarılı, diğer yılları başarısızdır şeklinde bir kanaate varmak da doğru değildir; çünkü, 1996 ve 1997 yıllarında, kamu açıklarında, dışticaret hedeflerinin geliştirilmesinde ve nihayet enflasyon hedeflerinde çok ciddî ve büyük sapmalar mevcuttur. Nitekim, 1997 yılı enflasyon hedefinin yüzde 22 olmasına rağmen, gerçekleşme yüzde 81'dir. Zaten, işte, bu olumsuzlukları olumluluğa dönüştürmek için makro ekonomik program uygulamaya konulmuş ve ekonomik, sosyal, kültürel gelişmeyi sağlamak için de, Sekizinci Beş Yıllık Plan sizlerin huzurlarına getirilmiştir.

2000 yılı kamu kesimi tasarruf ve yatırım açığı millî gelirin yüzde 15'i seviyesinde olduğuna göre, bu açığın nasıl karşılanacağına ve özel kesim yatırımlarının mı engelleneceğine ilişkin yorumlara da gelince şunu belirtmek istiyorum : 2000 yılında, toplam kamu gelirlerinin gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 29 seviyesindedir. Faiz giderleri, ağırlıklı olarak, gayrî safî millî hâsılanın yüzde 21'ine ulaşmakta ve cari transfer nedeniyle, kamu harcanabilir gelirinin gayri safî millî hâsılaya oranı da ancak yüzde 4,5 seviyesindedir. Sekizinci Plan dönemi nihayete erdiğinde, kamu harcanabilir gelirinin millî gelire oranının yüzde 17'ye yükseltilmesi, tasarruf yatırım farkının ise yüzde 3'e geriletilmesi öngörülmektedir. Kamu harcanabilir gelirinin artırılmasındaki temel belirleyici faktör, faiz giderlerindeki ciddî azalmalardır.

Türkiye'nin kamu borç stokunun gayri safî millî hâsılaya oranlarının Avrupa Birliği ülkelerinin çok üzerinde olduğu -yaklaşık yüzde 80 seviyesinde olduğu- Avrupa Birliği ülkelerinde ise, bu oranın yüzde 60-70'ler seviyesinde bulunduğu ifade edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, ülkemizdeki kamu borç stokunun gayri safî millî hâsılaya oranı 1999 yılı itibariyle yüzde 58 seviyesindedir ve bu, Avrupa Birliği ülkelerinin seviyesinin de altındadır. Ülkemizdeki asıl mesele, borç stokunun seviyesi değil, özellikle borcun, içborçların vadesinin kısa olmasıdır. Uygulanan; yani, bu geçtiğimiz yıl içerisinde uygulamaya konulan makroekonomik programla da, borçlanma vadesi hızla yükseltilecektir.

Bir diğer yorum, Sekizinci Planın mı, yoksa, IMF ile anlaşarak uygulamaya konulan istikrar programının mı geçerli olduğu şeklindeki sorulara da gelince; şunu ifade etmek istiyorum: Makroekonomik istikrarı sağlamak ve bazı kritik yapısal sorunlara çözüm getirebilmek için, 2000 yılı başında makroekonomik program uygulamaya konulmuştur ve bu program, IMF ile yapılan stand-by anlaşmasıyla da desteklenmiştir.

Sekizinci Plan, Anayasamızın 166 ncı maddesiyle öngörülen ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeye bir vizyon vermek, yönlendirmek, hedeflere ulaşabilmek için gerekli politika ve stratejileri ortaya koymak amacıyla hazırlanmıştır. Bu nedenle, uygulanacak olan plan; yani, ülkemizin önümüzdeki günlerde geleceğini hazırlayacak olan plan, Sekizinci Beş Yıllık Plan olacaktır.

Geçmiş plan dönemlerinde de, bazı plan dönemlerinde de, istikrar programları ile planların örtüştüğünü görüyoruz; dolayısıyla, bizim Beş Yıllık Planımızın ilk iki yılının makro ekonomik istikrar programıyla çakışması da çok normaldir.

Değerli milletvekilleri, aynı şekilde, yine, planın temel bir vurgu noktası olan bilgi toplumuna geçiş konusunda tedbirlerin bulunmadığı ve aksiyon planlarının da yer almadığı eleştirilerinde bulunulmuştur. Oysa, başta eğitim sektörü olmak üzere, ARGE faaliyetlerinde, bilgi ve iletişim altyapısının geliştirilmesine yönelik yatırım tahsislerine gerekli öncelik verilmektedir. Bilgisayarlaşma oranının artırılması başta olmak üzere, eğitimin her kademesinde, teknolojinin sağladığı imkânlardan yararlanılması da öngörülmektedir.

Yine, planımızın 1217 sayılı paragrafında, bilgi ekonomisi ve toplumuna geçiş için eylem planlarının hazırlanacağı da öngörülmüştür.

Sekizinci Planda ekonomik gelişme, sosyal ve kültürel gelişmeyle bütünlük içerisinde ele alınmaktadır. Bunu, bölgesel gelişmişlik farklarının azaltılmasıyla da, planda, kapsamlı bir şekilde görebiliyoruz.

Yine, Sekizinci Beş Yıllık Planda, bölgesel gelişmelerin azaltılması babında, Doğu Anadolu Bölgesi için; GAP benzeri planların uygulaması gerektiği ve bu tip planların, Orta Anadolu, Doğu Anadolu, Doğu Karadeniz Bölgelerinde ve Yeşilırmak havzasında da uygulanmasına ihtiyaç bulunduğu belirtilmiştir.

Değerli milletvekilleri, gerek barındırdığı nüfusun boyutları gerekse ülkemizin gelişmesinin geleceği bakımından taşıdığı kritik önem nedeniyle, tarım sektörümüz, Sekizinci Planda, dünya şartlarının seyri ve konunun sosyal yönü de dikkate alınarak değerlendirilmiştir.

Planımızın, tarım konusundaki kapsadığı politikalara baktığımız zaman; piyasa fiyat oluşumu üzerinde olumsuz etkilerin, ürün fiyatlarına devlet müdahaleleri yerine, üretimin piyasa şartlarında, talebe uygun olarak yönlendirilmesini sağlayacak, politik araçları devreye sokulacak, üretici gelir düzeyinin yükseltilmesi ve istikrarı esas alınacaktır. Yine, bu manada üretim maliyetlerini azaltıcı ve teknolojik gelişimi hızlandırıcı bir tedbirler demeti de uygulamaya konulacaktır.

Esasen, 57 nci hükümetin programı, 2000 yılı programı ve uygulamakta olduğumuz makro ekonomik program ile tarım sektörüne yönelik, çok önemli, ciddî değişiklikler de öngörülmüştür; destekleme politikası ve yeni destekleme araçlarının belirlenmesi amacıyla da ciddî atılımlar yapılmıştır.

Tarımda yeniden yapılandırma kurulunun teşkili ve doğrudan gelir desteği, çiftçi kayıt sistemi, alternatif ürün geliştirme, tarım bilgi sistemi gibi projelerin yanında, tarım satış kooperatifleri ve birliklerinin özerkleştirilmesi, dünya fiyatlarından girdi temini, üretici birliklerinin teşkili ve ürün borsalarının geliştirilmesi gibi konular üzerinde de yoğunlaşılmıştır.

Burada müsaadenizle, planla ilgisi olmamakla birlikte -gündeme getirildiği için çok değerli konuşmacılar tarafından- bu yıl tarım sektöründe bazı düzenleme ve sonuçlardan da bahsetmek istiyorum :

Tarım satış kooperatif ve birliklerini özerkleştirecek olan kanun 16 Haziran 2000 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 1999-2000 ürün kampanya dönemini kapsayacak olan geçtiğimiz dönem içerisinde 390 trilyon liralık ürün alımı yapan birlikler, maalesef, bu yıl yaşadığımız üzücü olaylara ve olumsuzluklara rağmen, deprem bölgesinde öncelikli olmak üzere, ürün bedellerinin tamamını 23 Mart 2000 tarihi itibariyle ödemişlerdir. Diğer taraftan, olumsuz piyasa şartlarının da etkisini azaltabilmek ve üreticinin gelir düzeyini mümkün olduğu ölçüde yükseltebilmek için, pamuk için kilogramda 12 sent, soya için 8 sent, ayçiçeği için de 5 sent prim uygulaması kararlaştırılmış ve bu primler için de, ödemelerde kullanılmak üzere 170 trilyon liralık ödenek tahsis edilmiştir. Ayrıca, gene, birlikler kapsamında, Tariş, Çukobirlik ve Antbirlik gibi, ürünleri değerlendirme başarılarını ortaklarıyla paylaşan birliklerimiz, ortaklarına, kilogram başına 20 000 Türk Lirası tutarında ilave bir prim ödemesinde bulunmuş, Tariş ve Trakya Birlik olmak üzere bazı birliklerimiz de, nakdî ve aynî yardımlar dağıtmak suretiyle ortaklarını desteklemişlerdir.

Değerli milletvekilleri, şeker pancarıyla ilgili uygulanan fiyat ve destek politikalarının istikrar sağlayamaması nedeniyle, şeker üretiminde yine istikrarın olmaması ve fiyat dışında bazı araçların da uygulamaya konulması ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Bu nedenlerle, şeker üretiminde istikrarın ve kendi kendine yeterliliğin sağlanmasına yönelik olarak, 1998 yılı içerisinde, pancar üretiminde kota uygulamasına geçilmiştir; 1999 ve 2000 yıllarında da bu uygulamaya devam edilmiştir.

2000-2001 kampanya döneminde, üreticilerimize, 12 milyon 500 bin ton ekim kotası verilmiştir. 1999 yılı içerisinde üreticilerden 13 milyon 253 bin ton pancar alınmış, bunun karşılığında üreticilerimize de, yine, yaklaşık 370 trilyon liralık bedel tahakkuk ettirilmiştir.

1999 yılı pancar bedellerinin ödenmesinde, deprem bölgesine öncelik verilerek, ödemeler, deprem bölgesinde 10 Mart tarihi itibariyle, diğer bölgelerde ise, sözleşmelere uygun olarak 2 Mayıs 2000 tarihinde tamamen ödenmiştir.

Bu yıla baktığımız zaman, bu yıl pancar üreticilerine, birinci bakım avansı olarak ton başına 2 milyon 500 bin liradan toplam 31 trilyon lira, 21 Haziran 2000 tarihinde ödenmiştir.

Değerli milletvekilleri, ülkemizin menfaatları doğrultusunda hükümetimizin uyguladığı ekonomik politikalar çerçevesinde bütün imkânları zorlayarak, hububat fiyatları da geçen yıla kıyasla yüzde 27,5 ile yüzde 36 arasında artırılmıştır.

Bu çerçevede geçen yıldan farklı olarak, Hububat Alım Kararnamesinde, alım fiyatlarıyla birlikte 31 Aralık 2000 tarihine kadar geçerli olan satış fiyatları da yer almıştır.

Değerli milletvekilleri, plan, ekonomik gelişmenin de amacı olan insanı hedeflerken, planda, insanı yücelten, manen yükselten bir şey bulunmadığı yönünde bir eleştiri de ifade edilmiştir.

Sekizinci Planın, 675 inci, 779 uncu, 821 inci, 859 uncu ve 868 inci  maddelerinde "yeni fikirlere açık, şahsî sorumluluk duygusu gelişmiş, demokratik değerlere bağlı ve millî kültürü özümsemiş yüksek bilgi çağı insanını yetiştirmektir" diye bir ifade bulunmaktadır. Bu ifade, aynı zamanda, ilke ve politikalara da yansımıştır. Bu maddeler, eğitim, gençlik, aile ve kültür başlıkları altında da yer almaktadır. Aynı şekilde, planda, gençleri uyuşturucudan kurtarmaya yönelik olarak yeterli önlemlerin bulunmadığı da ifade edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, çocukları ve gençleri zararlı alışkanlıklardan ve madde bağımlılığından korumak ve caydırıcı tedbirler konusunda politikalar ve kurumsal düzenlemeler getirilmiştir.

Sekizinci Plan metninin 782, 784 ve 843 üncü maddelerinde, doğrudan, bu konuyla ilgili politikalar ve kurumsal düzenlemeler de öngörülmektedir. Sekizinci Planın, bütüncül bir yaklaşım içinde, kültürel gelişmeye verdiği önemi hiç görmeyenlerin, aynı zamanda, planın temel niteliğini tümüyle gözden kaçırdıklarını da görebiliriz.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının, eski Sovyetler Birliğinde çökmüş olan Gosplan anlayışıyla hazırlanmış olduğunu iddia edebilenlerin, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planını doğru anlayabilecek bilgilere sahip olmadıkları da anlaşılmaktadır. Bunlara, Sekizinci Planı dikkatle okumalarını tavsiye ederken, planda olmadığını iddia ettikleri hususların, planın hangi paragrafında yer aldığını da ifade etmek isterim.

Planın kültür boyutuna ve Türk kültür envanterine ilişkin bir şey bulunmadığı eleştirisine de şunu belirtmek gerekiyor: Bu hususta, planın 118 inci sayfasında, 879 ve 884 numaralı paragraflarda ilke ve tedbirlere yer verilmiştir.

Yine, paragraf 884'ü hatırlarsak "Korunması gerekli kültür varlıklarına ait bilgi, belge ve görüntülü dokümanı bir araya getirecek Türk kültürü arşiv ve dokümantasyon merkezi kurulmasıyla ilgili hukukî ve kurumsal düzenleme yapılacaktır" hükmü de çok açık bir şekilde yer almaktadır.

Yine, benzer şekilde, planın 117 nci sayfasında, paragraf 868 ve 879'da konu ele alınmaktadır. 868 inci paragrafta "millî değerlerin pekişmesi ve güçlü bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması için her kademede verilen eğitimin muhtevasında tarih, sanat ve kültür birikimini ve bilincini geliştirici düzenlemeler yapılacaktır" ifadesi de yer almaktadır.

Değerli milletvekilleri, gelirimiz arttığında kültürümüze yönelik çalışmaların hangi ölçüde artacağı, bunun planda yer almadığına ilişkin olarak getirilen eleştiriye de belirtmek istediğim şudur: Bu husus, planın 118 inci sayfasında, gene 880, 881, 882 ve 883 üncü paragraflarında ele alınmıştır. Bu paragraflarda "kültür ve sanatta özgün düşünce ve eser üretimi özendirilecek, kültür hayatına katkısı bulunanlar ve sanatçılar desteklenecektir" şeklinde de politika belirlenmiştir.

Ayrıca, gene Sekizinci Planda, kültüre ayrılan kaynakların artırılması da öngörülmüştür.

Değerli milletvekilleri, "milletin çocuklarının, dil, din terbiyesi ve medenî yetişmişlik terbiyesi ölçütleri hakkında planda bir şey yok" diye de bir eleştiri vardır. Bu hususlar, gene plana baktığımız zaman, sayfa 23, 96, 117'de yer alan 161, 675, 682, 869, 870 ve 872 nci paragraflarda ciddî bir şekilde de ele alınmıştır. Bu paragraflardan 869 numaralı olanda "anaokullarından başlayarak eğitimin bütün kademelerinde Türkçenin güzel kullanımını gerçekleştirecek her türlü müfredat programı uygulanacaktır" denilmektedir. Bu ilke, ilk defa, Sekizinci Beş Yıllık Planla plan metnine girmektedir.

Ayrıca, bir diğer ilki de burada belirtmek gerekirse, Sekizinci Planda, ilk defa, bir Türk dili özel ihtisas komisyonu da kurulmuş ve onun çalışmaları bu plana yansıtılmıştır.

Ayrıca "geleneksel Türk sanatlarının ve folklorünün korunması, geliştirilmesi ve tanıtılması sağlanacak ve bütün sanatsal faaliyetler desteklenecektir" ifadeleri de, sanata yönelik duyarlı bir yaklaşımın olduğunu planda göstermektedir.

Değerli milletvekilleri, Sekizinci Plan kabul edilince, Avrupa Birliği adaylığıyla ilgili olarak "federal devlet olmayı mı kabul ediyoruz" şeklinde bir yorumda bulunulmuştur. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, Türkiye'nin federal devlet olmasıyla ilgili bir husus bulunmamaktadır. Türkiye, ne Avrupa Birliğine adaylık sürecinde ne de gerçekleştikten sonra federal bir devlet olmayacaktır. Bunun cevabı çok basittir; çünkü, Avrupa Birliği içinde böyle bir zorunluluk yoktur. Avrupa Birliği, federal veya konfederal bir yapıda bir uluslararası oluşum da değildir.

Diğer taraftan, bir değerli milletvekili tarafından yapılan konuşmada da, Bakanlar Kuruluna gönderilen nüshada olmadığı halde, imzalar alındıktan sonra, plan metnine ilave yapılmış olabileceğine dönük, mesnetsiz ve talihsiz bir iddia da dile getirilmiştir. Sekizinci Planın, hükümetten Türkiye Büyük Millet Meclisine gelirken değişmiş olabileceğinin açıkça ifade edilmiş olduğu konusunda, öncelikle, böyle asılsız bir suçlamanın ifade edildiği şekliyle, planlama ve onun beraberinde yapacağı çağrışımla parlamenter ahlakıyla bağdaşıp bağdaşmadığının da düşünülmesi gerekir diyorum.

Plan taslağı, DPT tarafından hazırlandıktan sonra Yüksek Planlama Kurulunda görüşülür ve daha sonra Bakanlar Kuruluna sunulur. Bu safhadan sonsa taslak metninin DPT'yle ilgisi kalmamaktadır. Bakanlar Kurulunca kabul edilen plan metni, Başbakanlık tezkeresiyle doğrudan Meclise gelir. Hal böyleyken, böyle bir değerlendirmeyi yanlış buluyor ve endişeyle karşılıyorum.

Değerli milletvekilleri, plan metni üzerinde, sayın bakanlarımızın, bırakınız, bilgisinin dışında değişiklik yapmayı, Yüce Meclisin üyelerinin değerli katkılarıyla yaptıkları en küçük bir değişikliğin dışına da çıkılmamaktadır.

Sekizinci Plan, hazırlanışından, önerdiği politikalarda yansıyan ilkelere kadar şeffaflık ve bu doğrultuda bilgiye ulaşmayı öne çıkarma özelliğindedir.

Değerli milletvekilleri, Sekizinci Plan, belirgin bir vizyonu olan, bu vizyonu sağlıklı göstergelerle destekleyen kapsamlı bir dönüşüm belgesidir.

Plan, sadece bir partinin veya koalisyonu oluşturan siyasî birlikteliğin değil, bütün toplumun, Türk Milletinin planıdır.

Sekizinci Plan altyapısı, özel ve kamu kesimiyle sivil toplum örgütlerinden oluşan, yaklaşık  7 000 üyenin oluşturduğu bir geniş katılımla hazırlanmıştır. Türkiye'nin millî hedefleri doğrultusunda gelişmesi için gerekli politika ve tedbirleri de kapsamaktadır.

Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; son derece yapıcı katkıları için Yüce Meclisimize huzurunuzda teşekkür ediyor, hepinizi tekrar saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Bakan, teşekkür ederim.

Konuşmanızı 30 dakika gibi bir sürede bitirmenize de ayrıca teşekkür ediyorum efendim.

Sayın Bakandan sonra söz sırası, Konya Milletvekili Sayın Veysel Candan'da.

Buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

VEYSEL CANDAN (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Sekizinci Beş Yıllık Plan üzerinde kişisel görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; Muhterem Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sekizinci Beş Yıllık Plan çalışmalarında raporlar değerlendirildi ve önümüzdeki taslak metin ortaya çıktı. Bu noktada, emeği geçen değerli bürokratlara huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

Ancak, planın Genel Kurulda görüşmelerinde bir gariplik var. İki gün komisyonda görüşüldü, iki gün de Genel Kurulda görüşülüyor ve Türkiye'nin ilk beş ve yirmi yılına hükmedecek olan bir planın müzakerelerinin de bu planın büyüklüğüne yakışır şekilde olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu ilgisizlik, bu ciddiyetsizlik, belki de, planı hafife almak, daha önce geçen planların uygulamaya konulmamış olması veya başarısız olmasından ileri gelmektedir.

Daha önce yapılan Yedinci Beş Yıllık Plana baktığımız zaman, "plan hedeflerinde ortalama büyüme yüzde 5,5 veya 7,1" denmiş, yüzde 3,3 olmuş; "kişi başına millî gelir 3 500 dolar" denmiş, 2 700 dolar; "gelir dağılımında düzelme olacak" denmiş, bozulmuş; "işsizlik azalacak"denmiş, artmış; "devlet küçülecek" denmiş, büyümüş; "eğitim yönlendirmeli olacak" denmiş, kesintisiz yapılmış; "enerjide sıkıntı giderilecek" denmiş, darboğaz; "kalkınmada bölgelerarası farklar kalkacak" denmiş, artmış; "kamu harcamaları yüzde 24" denmiş, yüzde 40 olmuş. Yani, aşağı yukarı, Yedinci Beş Yıllık Planda hiçbiri tutulmamış.

Dahası var; 20  nci Dönemde hükümetler, plana aykırı olarak kanun tasarıları da Genel Kurula getirmiştir. Kesintisiz eğitimle ilgili olarak getirilen kanun tasarısı, hükümet tarafından getirilen tasarı, aslında, Yedinci Beş Yıllık Plan metnine aykırıdır.

Demek ki -buradan, şuraya gelmek istiyorum- planlar hazırlanıyor, emekler veriliyor; ama, hiç tatbik edilmiyor, çoğu zaman da hedeflerine ulaşmıyor.

Değerli arkadaşlar, önümüzdeki plana baktığımız zaman, 265 sayfa, 2 088 madde ve her konuda "mevcut durum", "amaçlar, ilkeler ve politikalar", "hukukî kurumsal düzenlemeler" başlığı altında üç maddeyle sınırlandırılmaktadır; yani, tavsiyeler, temenniler.

Peki, bunları kim yapacak, kim uygulayacak; hükümetler. Eğer, bir hükümet düşünün, kendi hazırladığı plan ve programlara aykırı kanun tasarı ve teklifleri getirebiliyorsa, bu planın ciddî olduğunu kabul etmek mümkün değildir.

Sekizinci Beş Yıllık Planı dikkatle takip ettiğimiz zaman; ekonomi, bilgi çağı, sağlık güvencesi, işsizlik, yoksulluk, enerji, özelleştirme, yabancı sermaye, Avrupa Birliği, tarım, eğitim, sağlık, yoksullukla mücadele, özelleştirme, adalet, yargı, mahallî idareler gibi başlıklar var. Peki, bunlarla ilgili kaynaklara baktığımız zaman, hemen hemen onunla ilgili hiçbir açıklama yok.

Değerli arkadaşlar, planın giriş bölümündeki şu cümleleri arz ediyorum: "Dünyada, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasinin ortak değerler olarak önemi artmaktadır" diye ifade edilmektedir. Böyle denilmesine rağmen, planın muhtevasına bakıldığı zaman, böyle bir konu yoktur.

Değerli arkadaşlar, aslında, planda her şey var; şairin dediği gibi, derde devadan gayrı her şey yazılmıştır; ama, bir şey yoktur; planın ruhunda manevî bir planlama yoktur. Dünkü birleşimde konuşan bir sözcü arkadaşımız "planın dili yok, dini yok" demişti; üzülerek katılmak durumundayız. Ancak, aynı sözcü arkadaşımızın partisi, 20 nci Dönemde, kesintisiz sekiz yılı kabul etmek suretiyle, din eğitimini zorlaştırıcı bir duruma, maalesef, destek vermişlerdi.

Değerli arkadaşlar, yine, planda, demokratikleşme, insan hakları, anayasa değişikliği, YÖK Kanunu, DGM'ler, Siyasî Partiler Kanunu, bunların hemen hemen hiçbirisi yok. Halbuki, bugünlerde, basında, demokrasi ve halkın iradesi tartışılıyor. RTÜK Yasası bile, Genel Kurula, komisyonlara gelmeden, öncelikle Mİllî Güvenlik Kurulunda tartışılıyor. Öyle bir Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri var ki, birinci başbakan gibi; yetkiler tam, sorumluluk yok. Şimdi, millet soruyor: Millî irade nerede? Askerî vesayet mi, millî irade mi? Şimdi girdiğimiz dönem... Askerli demokrasi dönemini yaşamaktayız.

Değerli arkadaşlar, yine, kürsüde konuşan milletvekili arkadaşlarımız hakkında fezleke hazırlanan, suç duyurusu bulunan bir dönemi yaşıyoruz.

Avrupa Birliği süreci, kriterler konuşuluyor, tartışılıyor; millete soran yok! Kopenhag kriterleri, Helsinki Sözleşmesi... Bunları kaç milletvekili arkadaşımız okudu ve halkımız bunların ne kadarını bilmektedir?! Halbuki, Avrupa Birliği ülkelerinde, bütün bu konular tartışıldıktan sonra referandum yapılıp halka sorulmaktadır.

DGM'ler... Devlet, kendini güvene alma adında, herkesi potansiyel suçlu saymış. Kaldırın bu DGM'leri, verin görevi ihtisas mahkemelerine...

YÖK, yolsuzluğa, usulsüzlüğe bulaşmış. Cumhuriyet tarihinde ilk defa araştırma komisyonu kurulmuş ve ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunulmuş. YÖK de kaldırılmalıdır.

Raporda "çağdaş bilim adamı, bilgi çağı" denilmektedir. Kanaatimizce, bunlar hep edebiyat ve fantezidir. Üniversite kapıları, başörtülülere yasak, inanca, insan haklarına saygısızlık var. Af diyorsunuz; ama, nasıl; insanların başlarını açarak.

Plana yazılmış "sağlıkta dengesizlik var, hastaneler yetersiz, doktor yetersiz; nüfusun yüzde 20'sinin sağlık güvencesi yok." Peki, ne olacak, fakir insanlara; çözüm yok.

Yine, plana yazmışsınız "eğitim; vakıf üniversiteleri çoğaltılacak, desteklenecek" ama, siz, ayırım yapmışsınız, bazılarına yardım, bazılarına köstek olmuşsunuz.

Yine, plana yazılmış "ilköğretim, kesintisiz 12 yıl olacak." Peki, küçük çocuklarımız, dinlerini, ahlaklarını, manevî değerlerini nasıl ve nerede öğrenecekler, yine, buna, cevap yok.

Değerli arkadaşlar, yine plana yazılmış "yargı yavaş çalışıyor, adalet gecikiyor." Peki, ne olacak?.. İşkence görenler, önce hapsedilip yatanlar ve sonra beraat edenler ne olacak?.. Hükümetin, gündeme getirip; ama, bir türlü çıkarmadığı af yasası, cezaevlerindeki durumlar ne olacak?.. Planda, bunlarla ilgili ciddî bir araştırma yok.

Değerli arkadaşlar, yine raporda "Türkiye'de yoksulluk sınırı yüzde 24, her 100 kişiden 24'ü yoksulluk sınırında" denilmektedir.

Yine, dünyada yapılan araştırmalarda, kötü yaşam endeksinde 1995'de 69 uncu sıradayken -yoksulluk her gün artıyor- 2000'de 86 ncı olmuşuz. Peki, yoksulluk her gün artarken, önleyici plan ve programlar, bu planda bunlara yine çözüm yok.

Değerli arkadaşlar, yine, planda, bağımsız yargıdan bahsediliyor. Peki, kaç kişi buna inanacaktır? Önce yargıçlara soralım... Yargıçları, önce salonlara doldurup sonra onlara birifing verip, arkasından, Türkiye'de adalet adına garip uygulamalar ve cezalar... Nerede Türk Ceza Kanunu 312?.. Hiç teröre bulaşmamış, okuyup yazanlar, gazeteciler, bilim adamları, düşünce suçluları, tutuklamalar... Planda bunlara da çözüm yok.

Planda, soyguna dur feryadı da yok. Bankalar batırılıp soyuluyor, alan götürüyor, ülke soyuluyor... Yangın yeri... Söndürün bu yangını diyen de yok.

Değerli arkadaşlar, bakın, bunu, aldığım bir rapor da nasıl teyit ediyor: 1995-2000 yılları arasında içborca ödenen faiz 82 milyar dolar, dışborca 10 milyar dolar, toplam 92 milyar dolar. 2000 yılında içborca ödenen para 39,7 milyar dolar, dışborca ödenen para 2,3 milyar dolar, toplam 42 milyar dolar. Yani, beş yılda 92 milyar dolar, sadece bir yılda 42 milyar dolar. Bunların büyük bir bölümü de, yüzde 85'e yakını da bankalara ödenmektedir. Şimdi, söyler misiniz, dünyanın neresinde var böyle bir soygun?!

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

VEYSEL CANDAN (Devamla) – 2-3 dakika daha verir misiniz... Bitiriyorum...

BAŞKAN – Toparlayın efendim.

VEYSEL CANDAN (Devamla) – Şimdi söyler misiniz, dünyanın neresinde, böyle, kaynak israfıyla ekonomide dünyada ilk 10'a girmek?! İşte, onun için, böyle hedeflerle böyle planlar ciddiyetsiz kabul edilir.

Değerli arkadaşlar, ülke, yıllardır kötü yönetilmiş. Planda yanlışlar da yok, yanlışlar da tespit edilmemiş.

Enerji, darboğazda. Yalnız tüketiciyiz. Doğalgaz almışız, usulsüz; santral yapmışız, ihalesiz; avans ödemişiz, kanunsuz. Planda bunlara da dikkat çekilmemiş.

Bütçeler hazırlanmış, gelirler faize gitmiş; planda buna da uyarı yok.

Kaynaklar dışa gitmiş, yabancı sermaye bağımlısı olmuşuz. IMF'yle 17 değil 18 defa anlaşma yapmışız, hepsinde batmışız. Dünya Bankasıyla flört ediyoruz...

Planda özelleştirme diyor; ancak, yapılan özelleştirmelerde, tekele, Rekabet Kuruluna itibar etmemişiz. Yapılan yanlış uygulamalara, planda, yine, dikkat çekilmemiştir.

Değerli arkadaşlar, gönül isterdi ki, bu plan, ülkenin fotoğrafını tam çeksin, olumlu ve olumsuzlukları net ortaya koysun. İşte, bu yok. Bu beş yıllık plan, sanki, sınırları önceden çizilmiş, özellikle, anayasa değişikliği ve demokratikleşme konularında cılız, manevî değerleri planlamaya lüzum görmeyen bir vasiyetname niteliğindedir. Daha önce planların başına ne geldiyse, bu da öyle olacaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Candan, toparlayın lüften.

VEYSEL CANDAN (Devamla) - Hükümet, kurt-kuş hikâyesi, arı-böcek manzumesi, miyop-hipermetrop tartışmaları yerine plan üzerinde çalışma yaparsa, daha faydalı olacağı kanaatindeyim.

Hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Candan.

İkinci söz, Sıvas Milletvekili Sayın Cengiz Güleç'te.

M. CENGİZ GÜLEÇ (Sıvas) – Vazgeçtim.

BAŞKAN – Adana Milletvekili Sayın Ali Tekin?.. (MHP sıralarından "vazgeçti" sesleri)

Ben, okumak mecburiyetindeyim efendim.

Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat?.. Yok.

Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı; buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

Kısmet bu efendim; beşinci sıraya bile gelebiliyor...

BEKİR SOBACI (Tokat) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; hepinize saygılar sunuyorum.

Şafağın sökmekte olduğu böyle bir saatte, Sekizinci Beş Yıllık Plan üzerindeki kişisel söz talebimizin, dört arkadaşa söz verilmesiyle gelmeyeceğini düşünürken, Sayın Başkanımız bizi davet etti; teşekkür ediyorum.

Şimdi, bir defa, şunu ifade etmek istiyorum: İktidarıyla, muhalefetiyle, 21 inci Yüzyılın eşiğinde hazırlanan bir plandaki duyarsızlık ve heyecansızlığı özeleştiri olarak ve başta olmak üzere kınıyorum.

Ayrıca, yüzlerce bürokratın kulisleri doldurduğu iki gün iki gece içerisinde, bu bürokrat arkadaşlara, muhalefet olarak verdiğimiz önergeler olmasa, zannediyorum, ne Komisyonun ne de hükümetin başvuru olanağı olmayacaktı. Bu manada, yapılan anlaşmayla da, muhalefet olarak, önergelerin büyük kısmının, aşağı yukarı yüzde 80'e, yüzde 90'a yakın kısmının, karşılıkları olması münasebetiyle geri çekildiğini de ifade etmek istiyorum.

Bu söz talebimiz yerine gelmişken, geri çektiğimiz önergelerde, özellikle, özelleştirmeyle ilgili, devletin çekildiği sektörlerde arz eksikliğini giderecek yatırımlara teşvik verilmesi ve hızlandırılması konusundaki önergemi de geri çekmiştim; ama, bu konuda söyleyeceklerim var.

Değerli arkadaşlar, özelleştirme, yanlışıyla doğrusuyla, yeterliliğiyle yetersizliğiyle devam ediyor, o ayrı, o detaya girmek istemiyorum; ama, Türkiye'de talep projeksiyonlarında, birkaç örnekle bu riski anlatmak istiyorum.

Türkiye'de, soruşturma komisyonlarına, Yüce Divana konu olan GSM ile ilgili yapılan ihalelerde, daha sonra "keşke biz bu ihaleye girseydik" serzenişinde bulunan gruplar oldu, müteşebbisler oldu. Şimdi, Yedinci Beş Yıllık Planda, Planlamanın yaptığı talep projeksiyonda, mobil telefon, GSM telefon talebinin, 2000 yılında 1 milyon adet olacağı tahmin edilmiş. 1996, 1997 yıllarına bakıyorsunuz bir aritmetik dizi gibi gidiyor; ama, 2000 yılı itibariyle ülkemizdeki GSM, mobil telefon abone sayısının 10 milyonları aştığını görürseniz, şaşmayın; zira, bir geometrik diziyle arttığını görüyoruz. Bu sapmayı ben önemsiyorum. Eğer, biz, bu hataları diğer sektörlerde de, talep projeksiyonlarda da yaparsak, benim endişem odur ki, Türkiye çok yakın zamanda, çok büyük bir ithalat baskısıyla karşı karşıya kalacaktır.

İki örnekle açıklamak istiyorum: Bugün, petrokimya ürünlerinde, özellikle termo plastik grubunda, 2005 yılında, yani, bu planın bittiği yıl itibariyle, Türkiye'nin talebinin, tüketiminin 3.5 milyon tona yakın olacağı söyleniyor.

Değerli arkadaşlar, bugün, PETKİM'in üretimi 1 400 000 tondur. Yarımca'yı özelleştirmeden başlıyoruz; Aliağa, son teknoloji olduğu için duruyor. İdarenin açıklaması budur. Şimdi, yeni bir üçüncü kompleksin Türkiye'ye maliyeti -altyapı dahil- 2,5 milyar dolardır; yani, aşağı yukarı, neredeyse 2000 yılı bütçesinde ayırdığınız yatırım tutarı kadardır. İşte, bu talep projeksiyonları eğer isabetsiz yapılırsa, cep telefonunda olduğu gibi... Aynı olay kâğıt sektöründe var; Türkiye'de toplam kâğıt tüketimi, fert başına, dünya ortalaması olan 50 kiloya geldiği zaman, Türkiye'nin bütün kâğıt ürünlerindeki ihtiyacı 3 200 000 tondur; ama, SEKA'nın ve özel sektörün bütün kurulu kapasitesi, 2000 yılı itibariyle 1 800 000 tondur.

Değerli arkadaşlar, Türkiye, SEKA'dan çekildiği, SEKA olarak çekildiği zaman, PETKİM olarak özelleştirmeyi gerçekleştirdiğiniz zaman, bu ithalat baskısını karşılayacak bir üretkenlik ve döviz kazanımı Türkiye'de henüz yok. Bakın, turizm gelirlerindeki hedefleri yakalayamıyoruz; sayı artsa bile rakamları yakalayamıyoruz.

İşte, bu manada, bundan sonra yapılacak talep projeksiyonlarında -bilemiyorum- Devlet İstatistik Enstitüsünün ya da Planlamanın, ülkemizin davranış kalıplarını, tüketim davranış kalıplarını belirlemek için -belki, gösteriş tüketimine de yatkın bir toplum olarak- sosyolog ve biraz da sosyal psikolog istihdam etmesinde fayda olduğunu düşünüyorum şahsen.

Değerli arkadaşlar, bir diğer konu; D-8'le ilgiliYDİ, Uzakdoğu'yla ilgili, Uzakdoğu ülkelerinden D-8 üyesi olan ülkelerle ticaretin geliştirilmesiyle ilgiliydi. Evet, D-8 bölümünde bundan bahsediliyor. Uzakdoğu'da çok önemli gelişmeler var. Soğuk savaşın doğurduğu ülke parçalanmışlıklarının, toplum parçalanmışlıklarının, giderek, artık, sona erdiğini görüyoruz. Güney Kore ve Kuzey Kore, dün birbirinin gırtlağına sarılırken, bugün birleşme görüşmelerine başladılar bile. Orada bu birleşmeler olurken, öbür tarafta, Endonezya ve Malezya'da, belki mikromilliyetçiliğin ya da etnik ve dinsel ayırımın kışkırtılmasıyla, bazı hesapların olduğunu da görüyoruz. Bu manada, D-8'in, Uzakdoğu ülkeleriyle daha sıcak ilişkiler geliştirmek zorundayız diye ifade ediyorum ve bu manada, II. Abdülhamid'in, Osmanlı dönemindeki Japonya'yla ilişkilerinin çok daha ilerisinde olmamız gerektiğini, lider ülke iddiasında olan bir Türkiye'nin gerçekleştirmesi temennisini ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, yine, burada, yap-işlet modelinin, doğalgaz çevrim santralları dışında, hidrolik ve fosil yakıtlı santrallarda da uygulanmasını içeren bir önergem vardı. Bugün, Akdeniz ve Ege kıyılarında, çok kıymetli arsaları, zamanında, turizm gelişsin diye 49 yıllığına, belki 99 yıllığına tahsis ettik. Boru hatlarını, bedelini toplum ödeyerek, devlet ödeyerek döşeyeceksiniz, doğalgazı getireceksiniz, çevrim santralını kuracak, buna yap-işlet vereceksiniz; ama, belki dağ başında, kuş uçmaz, kervan geçmez bir coğrafya parçasında yapılacak bir hidroelektrik enerjisi yatırımında yap-işlet-devret vereceksiniz.

Bu manada, ben, burada bir haksız rekabetin oluştuğunu ve elektrik pisasası kanununun oluşturulmasıyla, aslında, maliyetlerin aşağıya çekilmesinde, hidroelektrik enerji sistemlerini, sabit yatırım paritesiyle belki ölçemeyiz; ama, işletme maliyetiyle en ucuz elektriği ürettiği için, aslında, Türkiye'deki elektrik fiyatlarının regüle edilmesinde, stabil hale getirilmesinde, bu yatırımların yap-işletle devreye sokulmasını önermiştim. Planlamacılarımız, bu modellerin tümünün, önümüzdeki yıllarda ortadan kalkacağını ifade ederek, savunmamızın şu anda yerine getirileceğini ifade ettiler .

Değerli arkadaşlar, bir diğer konu, yurt dışındaki vatandaşlarımızın bulunduğu ülkelerde seçimlere katılmasının sağlanmasıyla alakalıydı. Bunun da, planın diğer paragraflarında karşılandığını ifade ettiler.

Bir diğer önergemiz de, Türkiye'nin enerji köprüsü olması sebebiyle, bu içinde bulunduğumuz 21 inci Yüzyılda, Ortaasya'da ve Çin'de, çok büyük kalkınma hızlarının, kitle üretimlerinin ve taleplerinin olacağını bildiğimizden -şu andaki yapılan projeksiyonlarla- Türkiye'nin, dünya ülkeleri ve bölgesinde etkinliğinin artması için, üç konuda kaçınılmaz yatırımlar yapmasının zaruretine inanmaktayız.

Bunlardan birincisi, transit bir demiryoludur. Şimdi, Devlet Demiryolu Kongrelerinde (Birinci ve İkinci Demiryolu Kongrelerinde) bazı kısaltıcı hat projeleri, fizibilite çalışmaları var; ama, özellikle, İran'ın yaptığı Benderabbas-Meşhed demiryoluna alternatif olacak ve bizi Ortaasya'da hâkim kılacak, doğu-batı aksında, doğu sınır kapılarımızdan Arifiye'ye uzanan bir transit hat düşünmek zorundayız. Bunu yaptığımız an, yarın, kütle taşımacılığında... Türkiye'nin, bu mevcut karayolu ağıyla, orada doğacak büyük taleplerin, kütle taşımacılığının rantını ve kazancını kaçıracağını ifade etmek istiyorum. Siyasî etkinliğimiz açısından da, bu transit projelerin, başta demiryolu...

BAŞKAN – Sayın Sobacı, süreniz dolmak üzere; toparlayın efendim.

BEKİR SOBACI (Devamla) – İkincisi, zaten devam eden TETEK Projesi -karayolu- var.

Üçüncüsü de, zaten anlaşması yapılan Türkmen gazının Avrupa'ya transit nakli için, en kestirme güzergâhtan geçecek bir transit doğalgaz hattının önemine işaret eden bir önergemizdi. Bu manada, bir önergemiz var; onda da, kısaca bir iki dakikanızı alma düşüncesindeyim.

Ayrıca, yine, gerekli olduğu şekliyle, bundan sonraki görüşmelerimizde de, belki, planın, eksik kalan kısmının ya da daha sonra gündeme gelecek konuların tartışılmasının ve değerlendirilmesinin faydalı olacağına inanıyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Sobacı.

Sayın milletvekilleri, planın tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, planın hükümete geri verilmesine dair gerekçeli önergelerin işlemlerini yapacağız. Başkanlığa verilmiş bulunan 134 adet geri verme önergesi, sırasına göre numaralandırılmış ve bir takımı hükümete verilmiştir. Hükümetin, bu önergelerin hangilerine katıldığını, hangilerine katılmadığını belirten tezkeresi, henüz Başkanlığa gelmemiştir.

Kaç dakikada getirirsiniz tezkereyi?

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya) – 15 dakika yeter.

BAŞKAN – Birleşime 15 dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati : 03.00

 


ALTINCI OTURUM

Açılma Saati : 03.30

BAŞKAN : Başkanvekili Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER : Vedat ÇINAROĞLU (Samsun), Burhan ORHAN (Bursa)

 

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 119 uncu Birleşimin Altıncı Oturumunu açıyorum.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı üzerindeki görüşmelere devam ediyoruz.

IV. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1. —Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının Sunulduğuna Dair Başbakanlık Tezkeresi ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (3/600) (S. Sayısı : 516) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Hükümet?.. Yerinde.

Plan üzerindeki konuşmalar bitmiştir.

Şimdi, önerge işlemlerine başlıyoruz.

Planın hükümete geri verilmesine dair gerekçeli önergelerin işlemlerini yapıyoruz.

Başkanlığa verilmiş bulunan 134 adet geri verme önergesi, sırasına göre numaralandırılmış ve bir takımı hükümete verilmiştir. Bunlardan 18 adedi hükümetçe benimsenmiş, 7 önerge benimsenmemiş, diğer önergeler ise sayın milletvekilleri tarafından geri çekilmiştir.

Hükümetin, bu önergelerden bazılarına katıldığı, Başkanlığa gönderdiği tezkereden anlaşılmıştır.

Şimdi, bu tezkereyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı üzerinde verilmiş olan önergelerden aşağıda yazılı numaralı önergeleri benimsiyoruz.

Saygıyla arz olunur.

                        Ahmet Kenan Tanrıkulu

                        Sanayi ve Ticaret Bakanı

Benimsenen önerge numaraları: 10, 12, 28, 29, 32, 34, 46, 69, 86, 87, 88, 92, 97, 100, 104, 106, 119, 127.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, şimdi, hükümetin katıldığı önergeleri okutup oylarınıza sunacağım; sonra da, hükümetin katılmadığı önergeleri sırasıyla okutacağım ve istendiği takdirde hükümete, komisyona ve önerge sahibine 5'er dakikayı geçmemek üzere söz vereceğim.

Daha sonra da bu önergeleri oya sunacağım.

Hükümetin katılmadığı önergelerden Genel Kurulca kabul edilen olursa, bu önergeler üzerinde, en sonunda, yeniden görüşme açılacaktır.

Bu görüşme sırasında da bunlardan herbiri hakkında sadece komisyon, hükümet ve geri verme önergesindeki birinci imza sahibi veya göstereceği bir diğer imza sahibi konuşabilecektir.

Bu görüşme sonunda geri verme gerekçeleri ayrı ayrı oylanacak ve kabul edilen geri verme gerekçeleri planla birlikte hükümete geri verilecektir.

Hükümet, Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen geri verme gerekçelerini de dikkate alarak, planda uygun gördüğü değişiklikleri yapacak ve bu hususları bir raporla Genel Kurula sunacaktır.

Bu rapor üzerinde, İçtüzüğün 72 nci maddesine göre Genel Kurulda müzakere açacağız. Bu işlem bittikten sonra planın tümü, varsa yapılan değişikliklerle birlikte açık oylamaya sunulacaktır.

Şimdi, önce, hükümetin katıldığı önergeleri okutmaya başlıyorum.

Birinci sırada, 10 numaralı önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Makamına

Görüşülmekte olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının "Sosyal ve Ekonomik Sektörlerle İlgili Gelişme Hedef ve Politikaları" başlıklı Sekizinci Bölümünün "III. Kültür" kısmının 870 inci paragrafının sonuna aşağıdaki metnin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

"Ülkemizde giderek etkisini artıran yabancı kelime kullanımı, her alanda Türkçemizi tehdit etmektedir. Medya ve ticarî alanda etkisini ve tahribatını devam ettiren bu sürecin önlenmesi için etkili yasal düzenlemeler yapılacaktır."

Ömer İzgi Emrehan Halıcı Saffet Arıkan Bedük

             Konya                     Konya                    Ankara

Zeki Çakan Bekir Sobacı Altan Karapaşaoğlu

              Bartın                      Tokat                       Bursa

Eyüp Fatsa Nezir Aydın           Yakup Budak

                Ordu                    Sakarya                      Adana

                     Mehmet Hanifi Tiryaki

                                    Gaziantep

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, bilindiği gibi, hükümet bu önergeye katılmıştı.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim.

İkinci sırada, 12 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Makamına

Görüşülmekte olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının "Sosyal ve Ekonomik Sektörlerle İlgili Gelişme Hedef ve Politikaları" başlıklı Sekizinci Bölümünün "lll. "Kültür" kısmının 867 nci paragrafının sonuna, aşağıdaki metnin ilave edilmesini arz ve teklif ederiz.

"Bu çerçevede, devlet, Osmanlı arşivlerinin tasnif, düzenleme ve günümüz literatürüne kazandırılması için, plan döneminde gerekli çalışmalar hızlandırılacaktır"

Emrehan Halıcı Saffet Arıkan Bedük  Bekir Sobacı

             Konya                    Ankara                      Tokat

Zeki Çakan Altan Karapaşaoğlu             Eyüp Fatsa

              Bartın                       Bursa                        Ordu

Nezir Aydın Yakup Budak                Ömer İzgi

            Sakarya                      Adana                     Konya

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, bilindiği gibi, hükümet bu önergeye de katılmıştı.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim. Hayırlı olsun.

3 üncü sırada, 28 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının 691 inci maddesine, parantez içindeki bölümlerin ilave edilmesini arz ve teklif ederim.

"Örgün ve yaygın meslekî-teknik eğitime ağırlık verilecek, ortaöğretimde meslekî-teknik eğitimin payı artırılacak, (üniversitelere giriş sınavlarında normal liseler ile meslek ve teknik lise mezunları arasındaki farklı değerlendirmeler kaldırılarak, meslekî ve teknik eğitimin yaygınlaşması teşvik edilecek) meslekî-teknik eğitim programlarının..."

Saffet Arıkan Bedük        Emrehan Halıcı              Altan Karapaşaoğlu

             Ankara                     Konya                       Bursa

İsmail Köse Sait Açba     Sabahattin Yıldız

          Erzurum                     Afyon                        Muş

Abdullah Gül Azmi Ateş    Abdülkadir Aksu

            Kayseri                   İstanbul                   İstanbul

Zeki Çakan Mustafa Örs Mehmet Hanifi Tiryaki

              Bartın                     Burdur               Gaziantep

Kamer Genç              Hakkı Töre

            Tunceli                   Hakkâri

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı bu önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir. Hayırlı olsun efendim.

4 üncü sırada, 29 numaralı önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının 693 üncü maddesine parantez içindeki bölümlerin ilave edilmesini arz ve teklif ederim.

"Toplumda hayat boyu öğrenme anlayışının benimsenmesini esas alan her türlü yaygın eğitim imkânı geliştirilecek, (özellikle üniversiteye giremeyen gençlere kısa yoldan beceri kazandırma ve meslek edindirme faaliyetleri artırılacak) mahallî idarelerin, gönüllü kuruluşların ve özel sektörün bu konudaki faaliyetleri özendirilecektir."

Emrehan Halıcı Altan Karapaşaoğlu                 Sait Açba

             Konya                       Bursa                     Afyon

Ömer İzgi Zeki Çakan     Sabahattin Yıldız

             Konya                      Bartın                        Muş

Abdullah Gül Azmi Ateş    Abdülkadir Aksu

            Kayseri                   İstanbul                   İstanbul

           Mahmet Hanifi Tiryaki Saffet Arıkan Bedük  Kamer Genç

        Gaziantep                    Ankara                    Tunceli

Mustafa Örs              Hakkı Töre

             Burdur                   Hakkâri

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir. Hayırlı olsun efendim.

Beşinci sırada, 32 numaralı önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı taslağının "Vlll. Beş Yıllık Kalkınma Planının Temel Amaç, İlke ve Politikaları" başlığı altında 26 ncı sayfada yer alan 183 üncü paragrafın 4 üncü satırındaki "Maastricht kriterlerinin sağlanmasına önem verilecektir" cümlesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini, son satırdaki "önem kazanmaktadır" ibaresinin yerine "için gerekli tedbirler alınacaktır." ibaresinin konulmasını arz ve teklif ederiz.

Emrehan Halıcı Abdullah Gül              Azmi Ateş

             Konya                   Kayseri                   İstanbul

      Abdülkadir Aksu Rıza Güneri         Salih Kapusuz

           İstanbul                     Konya                   Kayseri

İsmail Özgün Mehmet Hanifi Tiryaki    Zeki Ünal

          Balıkesir               Gaziantep                  Karaman

Saffet Arıkan Bedük      Ömer İzgi

             Ankara                     Konya

 

Teklif: Maastricht kriterleri yerine getirilecektir.

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Altıncı sırada, 34 numaralı önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı taslağının "Yatırımlarda Devlet Yardımları" başlığı altında 35 inci sayfada yer alan 263 üncü paragrafın sonundaki "yapılacaktır" sözcüğünden önce gelmek üzere "en kısa sürede" ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Abdullah Gül Azmi Ateş    Abdülkadir Aksu

            Kayseri                   İstanbul                   İstanbul

Rıza Güneri Salih Kapusuz           İsmail Özgün

             Konya                   Kayseri                  Balıkesir

           Mehmet Hanifi Tiryaki İsmail Köse Saffet Arıkan Bedük

        Gaziantep                  Erzurum                    Ankara

           Mehmet Emrehan Halıcı       Nihat Gökbulut

             Konya                 Kırıkkale

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim.

 

Yedinci sırada, 46 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı taslağının "Makroekonomik Politikalar" başlığı altında 29 uncu sayfada yer alan 213 üncü paragrafın sonuna aşağıdaki cümlelerin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Zeki Çakan Mehmet Emrehan Halıcı Abdullah Gül

              Bartın                     Konya                   Kayseri 

Azmi Ateş Abdülkadir Aksu             Rıza Güneri

           İstanbul                   İstanbul                     Konya

Ömer İzgi Lütfi Doğan          İrfan Gündüz

             Konya             Gümüşhane                   İstanbul

           Mehmet Hanifi Tiryaki Saffet Arıkan Bedük              Salih Kapusuz

        Gaziantep                    Ankara                   Kayseri

                                 İsmail Özgün

                                        Balıkesir

Teklif: Borçlanmaya ilişkin ilke ve sınırlamaların tespitinde Maastricht kriteri dikkate alınacaktır.

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Sekizinci sırada, 69 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı taslağının "Maliye Politikası" başlığı altında 30 uncu sayfada yer alan 216 ncı paragrafın birinci cümlesinden sonra aşağıdaki ibarenin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Zeki Ünal Ömer İzgi Saffet Arıkan Bedük

          Karaman                     Konya                    Ankara

               Nihat Gökbulut  Abdullah Gül        Azmi Ateş

          Kırıkkale                   Kayseri                   İstanbul

Emrehan Halıcı Abdülkadir Aksu             Rıza Güneri

             Konya                   İstanbul                     Konya

Lütfi Doğan İrfan Gündüz         Salih Kapusuz

     Gümüşhane                   İstanbul                   Kayseri

                                 İsmail Özgün

                                        Balıkesir

Teklif: Bu kapsamda, özellikle Emekli Sandığına ait gayrimenkullerin rantabl kullanılması konusunda gerekli tedbirler alınacaktır.

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Dokuzuncu sırada, 86 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı taslağının "Esnaf ve Sanatkârlara Götürülen Hizmetler" başlığı altında yer alan 1046 ncı paragrafın sonuna aşağıdaki cümlenin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Emrehan Halıcı İsmail Özgün Saffet Arıkan Bedük

             Konya                  Balıkesir                    Ankara

Maliki Ejder Arvas İsmail Köse              Zeki Çakan

                  Van                  Erzurum                      Bartın

Cevat Ayhan Nurettin Aktaş         Musa Demirci

            Sakarya               Gaziantep                        Sıvas

           Mehmet Hanifi Tiryaki Kamer Genç           Mustafa Örs

        Gaziantep                    Tunceli                     Burdur

                                      Hakkı Töre

                                           Hakkâri

 

Teklif: Küçük esnaf ve sanatkârların finansman sorunu çözülecektir.

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Onuncu sırada, 87 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı taslağının Dördüncü Bölümünde "Maliye Politikası" alt başlığında yer alan 208 inci paragrafın sonuna aşağıdaki cümlenin eklenmesini arz ve teklif ederiz

Saffet Arıkan Bedük        Emrehan Halıcı İsmail Özgün

             Ankara                     Konya                  Balıkesir

Bekir Sobacı Zeki Çakan Maliki Ejder Arvas

               Tokat                      Bartın                          Van

Cevat Ayhan Nurettin Aktaş         Musa Demirci

            Sakarya               Gaziantep                        Sıvas

Ömer İzgi Mehmet Hanifi Tiryaki

             Konya               Gaziantep

 

Teklif : Vergi İdaresinin uygulama hizmet ve denetim gücünü artırmak amacıyla tam otomasyon projesine büyük önem verilecek ve süratli bir şekilde tamamlanacaktır.

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Onbirinci sırada, 88 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı taslağının Dördüncü Bölümünde "Maliye Politikası" alt başlığında yer alan 203 üncü paragrafın sonuna aşağıdaki cümlenin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Oktay Vural Emrehan Halıcı           İsmail Özgün

                İzmir                     Konya                  Balıkesir

Bekir Sobacı Maliki Ejder Arvas           Cevat Ayhan

               Tokat                          Van                   Sakarya

Nurettin Aktaş Nihat Gökbulut         Musa Demirci

        Gaziantep                 Kırıkkale                        Sıvas

           Mehmet Hanifi Tiryaki Saffet Arıkan Bedük

        Gaziantep                    Ankara

Teklif: Malî disiplini sağlamak üzere kamu harcama reformu bir an önce gerçekleştirilecektir.

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Onikinci sırada, 92 numaralı önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı kitabının "Güvenlik" bölümü 1891 inci maddesinde aşağıdaki değişikliğin yapılmasını arz ederim. 24.6.2000

İsmail Köse Zeki Çakan            Hüseyin Arı

          Erzurum                      Bartın                     Konya

Emrehan Halıcı Ahmet Derin       Hüseyin Kansu

             Konya                  Kütahya                   İstanbul

Yaşar Canbay Mehmet Fuat Fırat       Fethullah Erbaş

           Malatya                   İstanbul                          Van

Ömer İzgi Mehmet Hanifi Tiryaki           Saffet Arıkan Bedük

             Konya               Gaziantep                    Ankara

lll. Güvenlik Hizmetlerinde Etkinlik :

b) Amaçlar, İlkeler ve Politikalar

1891.- Personelin bilgisini sürekli güncelleştirerek kendisini yenilemesi amacıyla; hizmetiçi eğitim, hizmet sırasında eğitim ve özel eğitim programları psikolojik ve sosyal içerikli olarak bütün personeli kapsayacak şekilde ve üniversitelerin ilgili bölümleri ile de işbirliği yapılarak devamlı olarak uygulanacaktır.

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Onüçüncü sırada, 97 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının "Eğitim" başlığı altındaki bölümünde yer alan 688 nolu fıkranın son cümlesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Emrehan Halıcı Zeki Çakan     Musa Uzunkaya

             Konya                      Bartın                    Samsun

Bekir Sobacı Mehmet Çiçek                     Ahmet Sünnetçioğlu

               Tokat                     Yozgat                       Bursa

             Niyazi Yanmaz Ali Sezal                 Sait Açba

          Şanlıurfa      Kahramanmaraş                     Afyon

           Mehmet Hanifi Tiryaki Saffet Arıkan Bedük      Ömer İzgi

        Gaziantep                    Ankara                     Konya

"...Okul öncesi eğitim döneminde toplum tabanlı, millî, ahlakî ve manevî değerlere bağlı eğitim verilebilmesi için yazılı, sözlü ve görüntülü eğitim programlarının yapımı özendirilecektir."

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Ondördüncü sırada, 100 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının "Eğitim" başlığı altındaki bölümünde yer alan 675 nolu fıkranın aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

         Süleyman Çelebi Saffet Arıkan Bedük            Musa Uzunkaya

            Mardin                    Ankara                    Samsun

Bekir Sobacı Mehmet Çiçek                     Ahmet Sünnetçioğlu

               Tokat                     Yozgat                       Bursa

             Niyazi Yanmaz Ali Sezal                 Sait Açba

          Şanlıurfa      Kahramanmaraş                     Afyon

           Mehmet Hanifi Tiryaki Emrehan Halıcı            Oktay Vural

        Gaziantep                     Konya                       İzmir

"Eğitim sisteminin temel amacı; Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı, düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş, demokratik, özgürlükçü ve manevî değerlere bağlı, yeni fikirlere açık, kişisel sorumluluk duygusuna sahip, millî kültürü özümsemiş, farklı kültürleri yorumlayabilen ve çağdaş uygarlığa katkıda bulunabilen, bilim ve teknoloji üretimine yatkın ve beceri düzeyi yüksek, üretken ve yaratıcı bilgi çağı insanı yetiştirmektir.

BAŞKAN – Hükümetin kabul ettiği önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Onbeşinci sırada, 104 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının "Eğitim" başlığı altındaki bölümünde yer alan 683 nolu fıkranın aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Ömer İzgi Saffet Arıkan Bedük        Emrehan Halıcı

             Konya                    Ankara                     Konya

               Musa Uzunkaya       Bekir Sobacı        Mehmet Çiçek

            Samsun                      Tokat                     Yozgat

             Ahmet Sünnetçioğlu Niyazi Yanmaz     Ali Sezal

               Bursa                  Şanlıurfa      Kahramanmaraş

Sait Açba Mehmet Hanifi Tiryaki           Nihat Gökbulut

              Afyon               Gaziantep                 Kırıkkale

"Eğitim kurumlarının başarı değerlendirmesi için toplam kalite yönetimini de dikkate alan performans ölçümüne dayalı bir model geliştirilecek ve bölgelerarası dengesizlikler giderilecektir.

BAŞKAN – Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Onaltıncı sırada, 106 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının "Eğitim" başlığı altındaki bölümünde yer alan 676 nolu fıkranın aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

               Musa Uzunkaya       Bekir Sobacı        Mehmet Çiçek

            Samsun                      Tokat                     Yozgat

             Ahmet Sünnetçioğlu Niyazi Yanmaz     Ali Sezal

               Bursa                  Şanlıurfa      Kahramanmaraş

Sait Açba Mehmet Hanifi Tiryaki           Nihat Gökbulut

              Afyon               Gaziantep                 Kırıkkale

Saffet Arıkan Bedük  Oktay Vural

             Ankara                       İzmir

"Millî eğitim, herkes için hayat boyu öğrenme yaklaşımıyla bilgiye ulaşma yol ve yöntemlerini öğreten, etkin bir rehberlik hizmetini içeren, eğitimin tüm evrelerinde yatay ve dikey geçişlere imkân veren, piyasa meslek standartlarına uygun, üretime dönük eğitime ağırlık veren, yetki devrini esas alan, istisnasız tüm öğrenciler için fırsat eşitliğini gözeten bir sistem bütünlüğü içerisinde yeniden düzenlenecektir."

BAŞKAN – Hükümetin kabul ettiği önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim.

Onyedinci sırada, 119 numaralı önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük  Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının 584 üncü paragrafının devamı olmak üzere aşağıdaki ibarenin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Ömer İzgi Zeki Çakan         Aydın Tümen

             Konya                      Bartın                    Ankara

İsmail Köse Kamer Genç         Beyhan Aslan

          Erzurum                    Tunceli                    Denizli

Saffet Arıkan Bedük Ömer Ertaş                Abdulbaki Erdoğmuş

             Ankara                    Mardin               Diyarbakır

              Aydın Ayaydın    Mustafa Örs        Hakkı Töre

           İstanbul                     Burdur                   Hakkâri

                       Mehmet Hanifi Tiryaki

                                      Gaziantep

Teklif : "Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde terörün yok edilmesine yönelik çabalar paralelinde, bu yörelerdeki köylerini terketmek zorunda kalan yurttaşlarımızdan, dönüş yapmak isteyenler için ekonomik ve sosyal altyapının sağlanmasına önem verilecektir.

BAŞKAN – Hükümetin kabul ettiği önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim.

Onsekizinci sırada, 127 numaralı, son önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 516 sıra sayılı Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı "Kamu Hizmetlerinde Etkinliğin Artırılması" başlıklı dokuzuncu bölüm "Amaçlar, İlkeler ve Politikalar" kısmı 1835 sayılı paragrafının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ederiz. 26.6.2000

Emrehan Halıcı Mehmet Elkatmış                Akif Gülle

             Konya                  Nevşehir                   Amasya

Nurettin Aktaş Özkan Öksüz Mehmet Hanifi Tiryaki

        Gaziantep                     Konya               Gaziantep

Saffet Arıkan Bedük            Ergün Dağcıoğlu Ömer İzgi

             Ankara                      Tokat                     Konya

                              Nihat Gökbulut

                                        Kırıkkale

Teklif edilen şekli :

"1835. Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde demokratik devlet yönetimini, sosyal adaleti, değişim ve gelişimi gözeten bir kamu yönetimi yapısının ve işleyişinin oluşturulması; kamu yönetimine, ihtiyaçları göre esnek ve hızlı bir işleyiş yapısı ile kaliteli mal ve hizmet sunumu anlayışının ve buna ilişkin etkin yöntemlerin yerleştirilmesi temel amaçlardır."

BAŞKAN – Hükümetin kabul ettiği önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim. Hayırlı olsun.

Sayın milletvekilleri, şimdi de, Hükümetin katılmadığı önergelerin işlemlerine başlıyoruz.

Önergeleri sırasıyla okutup, görüşme açacağım ve sonra oylarınıza sunacağım.

Birinci sırada, 4 numaralı önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) "Ulaştırma-Havayolu Ulaştırması" bölümünün 1507 nci maddesine aşağıdaki teklifimizin eklenmesini saygılarımızla arz ederiz.

                                Turhan Alçelik

                                           Giresun

"Madde 1507.- Plan döneminde deniz dolgusu yöntemiyle yapılacak Gülyalı mevkiinde yapımına başlanmış olan Ordu-Giresun Havaalanı bitirilecektir."

BAŞKAN – Hükümet önerge katılıyor mu?

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Efendim, önerge sahibine söz vereceğim.

Buyurun Sayın Alçelik.

TURHAN ALÇELİK (Giresun) – Sayın Başkanım, değerli arkadaşlar; gecenin bu saatinde, daha doğrusu sabahın bu saatinde sizleri saygıyla selamlıyorum.

Aslında, bu kürsüye çıkmadan önce, gerek Sayın Başkanımız gerek Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanımız gerekse Sayın Bakanımızla görüştük, değerli grup başkanvekili arkadaşlarımızla görüştük. Ben, Meclis Başkanlığımıza yedi önerge vermiştim. Bu yedi önergeyle ilgili, burada, otuzbeş dakika, bu önergeler üzerinde konuşma hakkımız vardı; ancak, arkadaşlarımızın ricası üzerine, olabildiğince kısa bir süre içerisinde, bu önergelerde arzu ettiklerimizi de birkaç cümleyle arz etmek üzere, çok kısa bir şekilde bu konuşmayı bitirmeye çalışacağım.

Değerli arkadaşlar, şu anda Başkanlığımızca okunan önergede, iki ilimize, Karadenizdeki iki ilimize; yani, Ordu ve Giresun İllerine, bir havaalanı yapılmasıyla ilgili kararın, Sekizinci Beş Yıllık Plana geçirilmesi talebimiz var. (DSP sıralarından gürültüler)

Değerli arkadaşlar, bu rahatsızlığı anlayamıyorum; yani, burada, Planda, bu havaalanı veya bu tür kararlar olmayacak da, ne olacak, allahaşkına?! Bu plan, cek cakla mı yürüyecek sadece?! Türkiye’nin, önümüzdeki beş yılının kararları verilecek şu anda. Bakın, ne Ordu’ya, ne Giresun’a, havayoluyla gitmek isteseniz bile, altı saatten önce ulaşamıyorsunuz. Şu anda bizi dinleyen veya burada bulunan arkadaşlarımız bunun şahidi. Arkadaşlar, dolayısıyla, Yüksek Planlamadan bu karar çıkmış; ancak, bir üniversite öğretim üyesi arkadaşımızın "bu fizibl değil -niye fizibl değil- biraz pahalı deniz dolgu yöntemi; bir de, yolcu kapasitesi ne olacak, belli değil" gerekçesiyle hükümet tarafından rafa kaldırılmış. Bizim sizlerden ve hükümetten istirhamımız şu: Bakın, planda -eğer okuma imkânı olan arkadaşımız varsa- bir sürü havaalanının bu dönemde yapılacağı, bitirileceği yazılmış. İşte, Atatürk Havalimanına üçüncü bir pist, Antalya Havalimanına ikinci pist; Bursa, Denizli, Erzurum havaalanları gibi, daha bir sürü... Bu, iki ilimize bir havaalanı çok görülmesin, bu plana yazılsın arzu ettik.

Bunun dışında, Sayın Başkanımızın da uygun gördüğü, yine bölgemizin ihtiyacı olan birkaç hususu bu önerge dışında arz etmek istiyorum. Hem burada zabıtlara geçsin, hükümetimizin ilerideki uygulamalarında referans olsun hem de burada en kısa sürede bu çalışmalarımızı tamamlayalım arzu ettik.

Bu planda esas alınan, yeni üniversite ve bağlı birimlerin objektif kriterlere uygun olarak kurulmasıdır arkadaşlar; ancak -20 nci Dönemde burada bulunan arkadaşlarımız hatırlayacaklar. Hükümet tasarısı olarak üniversite kurulmasıyla ilgili kanun tasarısı geldiğinde, bütün illerdeki arkadaşlarımızın talebi sonucu, zannediyorum, tam 44 tane üniversite teklifi buraya geldi ve kanun tasarısı, hükümet tarafından geri çekilmek zorunda kalındı. Bir üniversite öğretim üyesi olarak -Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanımıza da onu ifade ettim- şunu arzu ettim ben: Biz, kriterleri uygun olan belli sayıda üniversitenin -bu 10 olur, 15 olur- bu plan döneminde kurulması kararını buradan çıkaralım, hükümetler de bu konuda rahatlasın. Şu ile veya bu ile ayrıcalık demiyorum; ama, kriterleri tutan, YÖK'ün, Millî Eğitim Bakanlığının, Devlet Planlamanın koyduğu kriterleri tutan 10-15 üniversite burada kararlaştırılsın veya en azından, hükümetlere yol göstermesi bakımından bunların zabıtlara geçmesini arzu ettik. Mutlaka bu karar alınmalı ki, daha sonra üniversite kurulması kararı kolaylaşsın. Benim İlim olan Giresun, bu kriterleri tutan illerden bir tanesidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim, devam edin siz.

TURHAN ALÇELİK (Devamla) – Değerli arkadaşlar, malum, dünyada ve ülkemizde, sadece yaz turizminin değil, kış turizminin ve yayla turizminin de geliştiği bir dönemi yaşıyoruz.

Burada, Değerli Genel Başkan da var. Karadenizli olarak -birçok Karadenizli insanımız- bizler, Karadenizimizi, ne ülkemizde ne de dünyada tabiî güzellikleriyle tanıtamadık; ama, Karadeniz, yaylalarıyla, deniziyle ve sahiliyle dünyanın en güzel köşelerindendir. Bu sahili tanıtabilecek birtakım turizm yatırımlarının, hükümetlerce, mutlaka plana alınması lazım ki, bizim arzu ettiğimiz bu tanıtmayı ve turizm imkânlarını, gerek ulusal düzeyde gerekse uluslararası düzeyde arzu ettiğimiz şekilde istifadeye sunabilelim.

Sadece bir misal olsun diye arz ediyorum. Karadenizin tek yerleşilebilir adası Giresun'da; ama, biz istifade edemiyoruz. Giresun Kalesi, 1 bin yıllık; ama, istifade edemiyoruz. Bundan istifade edilebilmesini sağlamamız lazım.

BAŞKAN – Sayın Alçelik... Sayın Alçelik, bir dakika efendim.

Efendim, Sayın Alçelik'in 4 önergesi vardı. 5'er dakikadan 20 dakika eder. Sayın Milletvekili 7 dakikada bitireceğine söz verdi.

Buyurun efendim.

TURHAN ALÇELİK (Devamla) – Değerli arkadaşlar, bir hususu daha, buradan, şu plan çalışmaları sırasında hükümetin gündemine getirmeyi arzu ediyorum. Adnan Menderes'in, rahmetlinin, Giresun'a hediyesi olan Giresun Limanı şu anda yoktur. Birbuçuk yıl önceki deniz tahribatında bu liman yok olmuştur ve birbuçuk yıldır, özelleştirme kararındaki sonuçtan dolayı -detaya girmiyorum- yapılamamaktadır; ama, mutlaka bitirilmesi, bunun bir yolunun bulunması lazım.

Bir başka husus, Rusya'dan deniz yoluyla getirilip, Samsun'dan Ankara'ya boru hattı çalışması başlanan doğalgazın, Samsun'dan, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize hattına da bir şekilde ulaştırılması mutlaka düşünülmesi lazımgelen bir husustur.

Arz etmek istediğim bir husus da şudur. Yine, planda esas alınmış olan doğu -batı anayollarına bağlantı yolları olarak kuzey- güney güzergâhlarının açılması hususu, planda yer almış bir husustur. Bu konuda, Zigana'nın ne kadar zor bir geçit olduğunu biliyoruz. Doğankent, Tirebolu, Torul arasındaki yol açılma safhasında. Yine, bu manada, Alucra-Yağlıdere hattından bir yol, Karadeniz ile İç Anadolu ve Doğu Anadolu'yu birleştirecektir. Bir de, bu plan döneminde, mutlaka, Samsun'dan Sarp'a kadar uzanan sahil yolumuz, Karadeniz sahil yolumuz, bölünmüş olarak mutlaka bitirilmelidir. Bunun da değerlendirilmesini Yüce Heyetinize arz ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Alçelik, teşekkür ediyorum efendim.

Sayın milletvekilleri, hükümetin kabul etmediği önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

8 sayılı ikinci önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Makamına

Görüşülmekte olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının "kamu hizmetlerinde etkinliğin arttırılması" başlıklı Dokuzuncu Bölümünün "Vl. Sivil toplum organizasyonları" kısmının 1977 nci paragrafının aşağıdaki şekilde düzenlenmesini arz ve teklif ederiz.

"Eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, spor gibi sosyal içerikli projelerde, sanayi, ticaret odalarının, mahallî idareler ve özel sektörle işbirliği içinde veya bağımsız faaliyet göstermeleri için gerekli, özgür ve demokratik bir faaliyet ortamı, Kopenhag kriterleri çerçevesinde yasal düzenlemelerle sağlanacak, mevcut antidemokratik mevzuat ve uygulamalar gözden geçirilecektir."

Bekir Sobacı Mehmet Altan Karapaşaoğlu Eyüp Fatsa

               Tokat                       Bursa                        Ordu

Nezir Aydın          Yakup Budak

            Sakarya                      Adana

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Katılmıyoruz  efendim.

BAŞKAN – Katılmıyorsunuz.

Önerge sahibi olarak, Sayın Sobacı, buyurun.

MUSTAFA GÜL (Elazığ) – Gecenin bu saatinde bu kadar da olmaz ki!

BAŞKAN – Sayın Gül, ben de sizin kadar yoruldum; ama, çaresi yok.

BEKİR SOBACI (Tokat) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; hepinize saygılar sunuyorum.

Bu saatte konuşmamak daha iyi olur diye düşündüm; ama, konunun önemine binaen, hükümetin ve komisyonun benimsemediği bu önergem hakkında konuşma zaruretine inandığım için, kısa bir konuşma yapmak istiyorum.

Önerge okunurken "sanayi, ticaret odaları" diye bir ifade geçti. Bu, planda da sivil toplum organizasyonlarıdır. Önce, yanlış bir anlamla tutanaklara girmesin diye bunu ifade etmek istedim.

Bu önergeyi vermeme sebep, 1978 inci paragrafında, yani, üzerinde önerge verdiğim paragraftan sonra gelen "sivil toplum organizasyonlarının katkı yaptıkları kesimlere, kendi üyelerine ve devlete yönelik olarak, demokratik, şeffaf ve sorumlu bir çerçevede faaliyetlerini sürdürmesi sağlanacaktır" deniyor.

Değerli arkadaşlar, devletin, sistemin demokratik olup olmadığını tartıştığımız şu günlerde, 21 inci Yüzyılın içinde, demokratik olmayan bir devlet yapısının, sivil toplum örgütlerinden ve organizasyonlarından kendisine karşı demokratik olmalarını isteme hakkı yoktur. Peşinen bunu ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, bu manada, dünyadaki gelişmeleri, sivil inisiyatif ve sivil yönetim çalışmalarının hangi noktalara geldiği konusunda birkaç cümleyle konuşmamı sürdüreceğim.

Bugün, dünyada, ekonomik dinamizm ile sosyal dayanışma arasında yeni bir denge arayışı vardır. Yani, bugün, Batı ve gelişmiş dünya, piyasa ekonomisine evet; ama, piyasa toplumuna hayır diyor; yani, kâr amacının, hırsın, iştahın ve acımasız arzuların tahrip ettiği, kazanca konu olduğu, gayri meşruluğun, etik dışı birtakım faaliyetlerin meşru gösterildiği bir anlayıştan, dünya, giderek uzaklaşmaktadır. İşte, bu manada, bu anlayışın devamı olarak da, demokratik olmayan otorite olamaz, olmamalıdır kanaati, bugün, gelişmiş ülkelerde, demokrasinin geliştiği ülkelerde hâkim konuma gelmektedir. Onun için, ülkemizde, demokratik olmayan kurumların otorite olmaya da hakkı yoktur. Eğer, biz, Kopenhag kriterlerinin ve Avrupa Birliğine üyeliğimizin görüşüldüğü, konuşulduğu, yapılanmanın bu yönde hızlandığı bir süreçte, bu ölçüleri dikkate almak zorundayız.

Yine, yeni demokratik devlet, düşmanı olmayan devlet anlayışıyla açıklanıyor. Elbette, devletin dış düşmanları olacaktır; ama, ülkemizde, özellikle son üç yılda, konseptin iç düşmanlar üzerine yoğunlaşmasının ülkemizi nasıl gerdiğini ve sosyal barışı tehdit ettiğini hep beraber yaşadık ve hâlâ da yaşıyoruz. İşte, bu manada, sürekli muhalif üreten, gayri memnunlar üreten bir sistemden, bütün toplumu kucaklayan, hiçbir kesimi ve kesiti dışarıda bırakmayan bir devlet anlayışına ve bir üst kapsama Türkiye gelmek zorudadır.

Değerli arkadaşlar, bu manada, ulus devletin yıkıldığı bu yüzyılda, Türkiye'nin, belirli direnç noktalarında hâlâ ısrar etmesinin de hiçbir geçerliliği yoktur, kalıcılığı da yoktur.

İşte, bu sözlerle konuşmamı tamamlayacağım ve özellikle, bir, Osmanlı arşivleri; diğeri de, Türkçeyi tahrip eden ve giderek -affedersiniz- züppeliğe kadar varan yabancı işyeri isimlerinin, yabancı kelimelerin aşırı kullanımının doruğa ulaştığı günümüzde... Bu plan döneminde en kısa olarak bütün gruplardan, grup yönetimlerinden ve milletvekillerinden şunu istirham ediyorum: Önümüze belki ekimde gelecek mahallî idareler tasarısında, Batı Avrupa'daki uygulamalarına eşdeğer, bugün, İspanya'da ve diğer ülkelerde,yabancı isim koyan işyerlerinin, kendi dilleri dışında yabancı isim kullanan firmaların ödedikleri ilan ve reklam vergisi, normal verginin en az 10 katıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Sobacı, toparlayın efendim.

Buyurun.

BEKİR SOBACI (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkan.

Eğer, önümüze gelecek mahallî idareler tasarısında bu konuyu gruplar ve sayın hükümetimiz dikkate alırsa, yerinde olacaktır, caydırıcı olacaktır, yoksa, biz, bu gidişle dilimizi kaybedeceğiz. Kendini ifade etme kabiliyetini ve unsurlarını kaybeden bir toplumun ve bireyin başarılı olması mümkün değildir diyorum.

Ayrıca, yine, Osmanlı arşivlerinin, gerçekten, kazandırılması lazım. Bugün, oryantalistlerin bizim arşivlerimizden yaptığı araştırmalardan, NGO'ların yaptıkları araştırmalardan, Batı'nın, Osmanlı'nın parçalanmasında, bu coğrafyada kümecikler halinde devletlerin oluşmasında ne kadar faydalandığını biliyoruz değerli arkadaşlar. Biz, Balkanlar'da, Ortaasya'da, Kafkaslar'da ve Ortadoğu'da lider ülke, bölgesel, etkin bir güç olacaksak, o arşivleri yeniden günümüze kazandırmak ve oradan hareketle dışpolitika geliştirmek zorundayız diyorum.

Önergelerimizi kabul eden komisyona, hükümete ve Değerli Heyetinize saygılar sunuyorum; planın hayırlı olmasını diliyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Sobacı.

Efendim, gerekçenin dikkate alınmasını kabul edenler; yani, önergeyi kabul edenler...  Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir. (Gürültüler)

Ne yapayım efendim, kanunda gerekçe yazdığı için, mecburen söylüyoruz. Bu, diğerlerine benzemiyor; 3067'yi çalıştırıyoruz. Fark etmiyor yani; kelimelerin arkasına hapsolmayın, kavramlar başka.

30 sayılı üçüncü önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Sekizinci Beş Yıllık Planın 240 ıncı maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini teklif ederiz.

"Özelleştirme stratejisi geniş kamuoyu desteğine, uzlaşmaya ve özelleştirme sürecinin şeffaflığına, özelleştirme sonrası denetim ve teşvikle destek esasına dayandırılacaktır."

Mehmet Altan Karapaşaoğlu Veysel Candan                 Sait Açba

               Bursa                     Konya                     Afyon

Sacit Günbey       Ahmet Karavar

       Diyarbakır                  Şanlıurfa

BAŞKAN – Hükümet katılıyor mu?

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Katılmıyorsunuz.

Buyurun Sayın Candan.

VEYSEL CANDAN (Konya) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; konuşmama başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sekizinci Beş Yıllık Planın 240 ıncı maddesinde, özelleştirmede takip edilecek strateji anlatılmaktadır. Burada kamuoyu desteği, uzlaşma, özelleştirme sürecinde şeffaflık; üç temel esas alınmaktadır. Bunlara ilave olarak, biz, özelleştirilen kurumların, daha sonra, Özelleştirme İdaresi tarafından denetime tabi tutulması.

Bilindiği gibi, satılan müesseseler, genelde, imalatı durdurmakta, işçileri çıkarmaktadır. Bu denetimin sağlanması... Aslında, birçok özelleştirilen kurumlarda da bu vardır. Ayrıca, özelleştirilen kurumlarda, yine, Özelleştirme İdaresi tarafından o kurumun sağlıklı çalışabilmesi için mevzuat teşvik desteği, yani, teşviklerle o müessesenin desteklenmesi gerekmektedir.

Biz, burada, stratejide, plancıların koyduğu üç temel esasa, kanunda olan denetimi ve bir de teşvik desteğini, mevzuat desteğini koyduk; çünkü, bu müesseselerin mutlaka çalışması gerekmektedir. Çalışabilecek müesseseler içinde, büyük yatırımların da belli süreler içinde teşvike ihtiyacı vardır. Biz, bunu, bu maddeye ilave ederken, Özelleştirme İdaresinin yaptığı işlere, sattığı müesseselere baktık. Özellikle, mesela, bunlardan bir tanesi, şu anda 35 milyon dolar teşvik bekleyen PETLAS müessesesiyle ilgili; özellikle verdik. Demek ki, bu tür müesseselerde teşvik sorunu çıkmaktadır ve bu müessese satılırken, 30 milyon dolarlık, iki yılda yatırım yapacağı söylendiği halde, yatırımcı firma teşviki alamadığı için yatırım yapamamakta ve ürettiği malın da, düşük kapasiteli olduğu için maliyeti yüksek olmakta ve müessese kâra geçememektedir.

Demek oluyor ki, aslında, özelleştirmede mühim olan istihdamın sağlanması, denetimin sağlanması, üretimin artmasıdır. O zaman "mevzuat teşvik desteği" cümlesi buraya ilave edildiği zaman, özelleştirilen müesseselerde bu tür yardımı yapmak mümkün.

Değerli arkadaşlar, şimdi, ben bir konu üzerinde durmak istiyorum. Aslında, biz, özelleştirmelerde tam başarılı olmamışız. Elimdeki rapora baktığımız zaman, POAŞ'ı önce satmışız, sonra iptal etmişiz, yeniden satılmış, halen sözleşme yapılamamış, beklemededir.

GSM 900 cep telefonlarıyla ilgili olarak, KDV alınmamış, lisans devri yapılmış, belirsizlik sürüyor. Şu anda firmalar tahkim istiyor.

Et-Balık kurumlarında üretim durmuş, birçoğu kapatılmış ve insanlar işten çıkarılmıştır.

TEDAŞ enerji dağıtım ihaleleri RTÜK'te takılmıştır.

PETLAS örneği, biraz önce verdiğim gibi.

Demek ki, biz, aslında, Özelleştirme İdaresi olarak, çok, fevkalade başarılı değiliz. Sattığımız müesseselerde ya teşvik sorunu vardır ya ödeme sorunu vardır ya da istihdamda birtakım sıkıntılar vardır. Ümit ediyoruz ki... Belki, komisyon veya ilgililer, işte, bu denetimin, 4046 sayılı Özelleştirme Kanununda zaten var olduğunu ifade edebilirler; ancak, mevzuatla satılan kuruma -para olarak, nakit değil, mevzuatla -teşvik desteği verilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Önergemiz bu istikamette; kabul edilirse, satılan müesseselerin batması, iflas etmesi veya üretimi durdurması önlenmiş olacaktır diye düşünüyor, saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Candan.

Hükümetin katılmadığı önergeyle ilgili gerekçenin dikkate alınmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir efendim.

Dördüncü sırada, 40 sayılı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Plan taslağının 25 inci sayfasında yer alan 179 uncu paragrafın sonuna gelmek üzere aşağıdaki cümlenin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Zeki Ünal Abdullah Gül              Azmi Ateş

          Karaman                   Kayseri                   İstanbul

      Abdülkadir Aksu Rıza Güneri         Salih Kapusuz

           İstanbul                     Konya                   Kayseri

                                  İsmail Özgün

                                         Balıkesir

"Yerel yönetimlerle ilgili yasal düzenlemeler, planın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde gerçekleştirilecektir."

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Ünal, önerge sahibi olarak, buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

Efendim, biraz tahammül edeceksiniz. 134 tane önergeyi 5'le çarparsanız 11,5 saat ederdi; onun için... 35 dakikayla bu işi hallediyoruz.

ZEKİ ÜNAL (Karaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önergem üzerindeki görüşlerimi arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; Değerli Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, esasen, ben, 49 tane önerge vermiştim ve 245 dakika yapar, onu söyleyeyim. Yani, tabiî, benim burada 4 saat civarında konuşma hakkım varken, sırf sizleri uykusuz bırakmamak için, yormamak için, fazla vaktinizi almamak için 240 dakikasından vazgeçmiş oluyorum. (DSP ve MHP sıralarından "konuş, konuş" sesleri)

BOZKURT YAŞAR ÖZTÜRK (İstanbul) – Konuş, konuş... 240 dakika konuş.

ZEKİ ÜNAL (Devamla) – Değerli arkadaşlar, aslında, Beş Yıllık Kalkınma Planı görüşmelerinin iki gün içerisine sığdırılmaması gerekirdi. Üç gün olsaydı, yarın da şahsî konuşmalar ve aynı zamanda önergeler görüşülürdü; öyle zannediyorum ki, daha faydalı olabilirdi.

BAŞKAN – Sayın Ünal, üç günü geçti, bakmayın siz.

ZEKİ ÜNAL (Devamla) – Efendim...

BAŞKAN – Üç günü geçti, bu geceyarısını da sayarsanız...

Buyurun efendim.

ZEKİ ÜNAL (Devamla) – Şimdi, hemen şunu arz etmek istiyorum: Bu yerel yönetimlerle ilgili olarak, zaten, daha evvelki hükümetler, gerekli çalışmaları yaptılar ve bu, Plan ve Bütçe Komisyonundan geçti, Genel Kurula indi; ancak, erken seçim olduğu için kadük kaldı.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının 179 uncu paragrafında, yerel yönetimlerle ilgili sadece bir kelime geçiyor; "güçlendirilecektir." Tabiî, bu, muğlak bir kelimedir. Ben diyorum ki, eğer, hakikaten, yerel yönetimde reform yasa tasarısını yasalaştırmak istiyorsak, böyle muğlak bir kelimeden ziyade Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planına şu şekilde bir ibare koymak suretiyle, hem kendimizi hem de bundan sonraki hükümeti bağlamış oluruz ve faydalı bir iş de yapmış oluruz diye düşünüyorum: "Yerel yönetimlerle ilgili yasal düzenlemeler, planın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde gerçekleştirilecektir."

Yani, şöyle ifade edeyim: Eğer, yarın veya öbür gün yürürlüğe girecek olursa, önümüzdeki senenin ortasına kadar veyahut da eğer, hükümet çok fazla görüyorsa, icabında, bunu, 2001 yılının sonuna kadar da uzatabilir. Ancak, hemen şunu ifade etmek istiyorum: Bu yerel yönetimler, hepimizi, özellikle milletvekili arkadaşlarımızı yakından ilgilendiren bir konudur. Neden; çünkü, ilk Belediye Yasası 1930 yılında çıkmıştır, 70 yıllık bir yasadır. Köy Yasası, 1924 yılında çıkmıştır, 76 yıllık bir yasadır. İl Özel İdaresi Yasası ise, 1913 yılında çıkarılmıştır, 87 yıllık bir yasadır. Dolayısıyla, bu yasalar, zaten, şu anda işlemez haldedir veyahut da arzu edilen ihtiyaçlara cevap veremez durumdadır ve dolayısıyla, bir milletvekili olarak köylere, beldelere gittiğimizde büyük sıkıntılar içerisinde bulunduklarını görüyoruz ve dertlerini bize intikal ettirdikleri zaman, bunlara çare bulamadığımızı, çaresiz kaldığımızı da biz biliyoruz. Mesela, bir köy muhtarı 50 torba çimento istese, bir milletvekili bunu kolay kolay bulamaz veya 100 milyon lira para istese bulamaz; ama, bu tasarı da -yani, aşağıya inen, ancak, kadük kalan tasarıda- çok güzel şeyler var ve biz, muhalefet olarak, o zaman buna evet dedik bunun en kısa zamanda çıkması lazım dedik. Mesela, vergilerden köyler için -yani, genel vergiden- köyler için yüzde 2 kesilecekti. Ayrıca, il özel idaresi için yüzde 25, bir de onun yüzde 10'u kesilecekti ve dolayısıyla, köylere yüzde 4,5 civarında bir pay ayrılmış olacaktı. Bu da, aşağı yukarı 1 katrilyon lira yapıyor. 1 katrilyon liradan, aşağı yukarı köy nüfusunu 20 milyon civarında kabul edersek, 54 milyon lira civarında kişi başına bir rakam düşüyor ve bu da, çok rahat... Yani, bir nüfusa 54 milyon lira düşüyorsa, köylerin meselesi, zaten, kendiliğinden hallediliyor demektir.

O bakımdan değerli arkadaşlar, ben, bunun bağlayıcı olması itibariyle, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planına mutlaka bu ibarenin konulmasını ve bu şekilde geçmesini arzu ediyorum. Gerçi, peşin bir şekilde hükümet ve komisyon katılmadı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

ZEKİ ÜNAL (Devamla) – Zaten, peşin bir şekilde, görüşüldü ve hükümet veya komisyon katılmayacağını beyan ettiler. Aslında, bu, hepimizi, hatta hükümeti de ilgilendiren bir konu idi. Neden, böyle bir tavrın içerisine girildi; doğrusu anlayabilmiş değilim.

Yine de, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planımızın ülkemize, milletimize ve hepimize hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyorum, hepinize saygılar  sunuyorum.

Teşekkür ediyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ünal.

Hükümetin katılmadığı önergeyle ilgili gerekçenin dikkate alınmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

80 sayılı beşinci önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 516 sıra sayılı Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının Sekizinci Bölümünün 97 nci sayfasının 677 nci paragrafının "sosyal, psikolojik, zihinsel ve dinî gelişimin erken yaşlarda şekillenmesi nedeniyle, okulöncesi eğitim yaygınlaştırılacaktır" olarak düzeltilmesini arz ederiz.

         Fethullah Erbaş Fehim Adak        Nurettin Aktaş

                  Van                    Mardin               Gaziantep

        Sabahattin Yıldız           Osman Yumakoğulları Nezir Aydın

                 Muş                   İstanbul                   Sakarya

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Önerge sahibi adına, Sayın Erbaş, buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gecenin bu saatinde zamanınızı aldığım için, her şeyden önce, özür diliyorum.

BAŞKAN – Sabahın seheri...

FETHULLAH ERBAŞ (Devamla) – Evet, pardon, sabahın bu saatinde.

Değerli arkadaşlarım, bütün önergelerim geri verildi, bir tanesinde konuşma şansım oldu; onu da, size kısaca arz etmeye çalışacağım.

Bundan önceki önergelerimden bir tanesi, ülkemizde yerleşik olmayan vatandaşlarımız var (yörükler, göçerler, çingeneler) bunların evlatlarına fırsat eşitliği tanınmasıyla ilgiliydi. Bunların çocuklarının, en azından, yatılı bölge okullarında okutulması, bir fırsat eşitliği tanınması için bir önergemiz vardı; ancak, tabiî, bu kadar önerge içerisinde kayboldu; onu verememiş olduk.

Değerli arkadaşlar, yine, Osmanlıca diye bir problemimiz var; geçmişle geleceğimizin birleştirilmesi lazım. Osmanlıcanın da ilköğretim ve ortaöğretimde seçmeli ders olarak bırakılması konusunda bir önergem vardı; o da, tabiî, bu kadar çok önerge içerisinde yer bulmadı.

Bu konudaki önergeme gelince; bunu da sizin vicdanlarınıza sunacağım. Kabul edersiniz etmezsiniz, bilmem; ama, benim üzerimdeki bu vebal kalksın diye bu önergeyi vermiş oldum; kabul edeceğiniz ümidindeyim.

Değerli arkadaşlar, okulöncesi eğitimde çocuklarımıza dinimizi sevdirmemiz amaçlanmıştır. Bilindiği gibi, kendimize hedef olarak seçtiğimiz Avrupa Birliği ülkelerinde, çocuklar okulöncesinde kilise okullarına gitmekte, hatta kilise korolarında yer almakta, güzel bir şekilde, dinlerinin vermiş olduğu güzel müzikleri söylemekte ve dinlerini sevmektedirler. Bizde böyle bir kurum yok arkadaşlar. Bizdeki kurumlara baktığımız zaman, son zamanlarda yaz okullarında bile, yani, yazın, çocuklarımız, okullar tatil olduğu zaman bile, 12 yaşını doldurmamışsa, hocalarımızın onlara ders verme imkânı yok, böyle bir imkân yok; sonra, 16 yaşına gelmeden, Kur'an kurslarına yazılma gibi bir imkânları da yok.

Bu açıdan, çok yüce dinimizi sevdirmemiz açısından, çocuklarımıza dinimizi sevdirmemiz için, okulöncesinde bir şeyler vermemiz lazım. Ben böyle düşünüyorum ve önergem kabul edildiği takdirde, teknolojinin de bu kadar geliştiği bir asırda, çizgi film yoluyla olur, başka bir kurum kurabiliriz; çocuklarımıza dinimizi sevdirmemiz için elimizden gelen her şeyi yapmamız lazım; çünkü, biliyorsunuz, hedef olarak seçtiğimiz, hedef kitle olarak seçtiğimiz Batı toplumlarında bu var; bizde niye olmasın? Biz de sevdirelim.

Bunun için önergemin kabul edilmesini hepinizden -sabahın bu saatinde- rica ediyorum, istirham ediyorum. Teşekkür ediyorum efendim. (FP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Erbaş.

Efendim, önergeyle ilgili gerekçenin dikkate alınmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Altıncı sırada 96 numaralı önergeyi okutuyorum efendim :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının "Eğitim" başlığı altındaki bölümünde yer alan 690 nolu fıkranın aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

               Musa Uzunkaya       Bekir Sobacı        Mehmet Çiçek

            Samsun                      Tokat                     Yozgat

             Ahmet Sünnetçioğlu Niyazi Yanmaz     Ali Sezal

               Bursa                  Şanlıurfa      Kahramanmaraş

                                         Sait Açba

                                             Afyon

"Ortaöğretim, okul türünün yanında, program türünü de esas alan bir yapıya kavuşturulacak, meslek eğitimine, geniş tabanlı bir temel eğitim programıyla başlanacaktır.

BAŞKAN - Hükümet önergeye katılıyor mu efendim?

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) –  Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Efendim, önerge sahibi Sayın Uzunkaya...

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Bir önergem daha var mı orada efendim?

BAŞKAN - Efendim, olmaz öyle şey!..

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Varsa, ona göre söz isteyeceğim de efendim.

BAŞKAN – Bunun gerekçesini okutayım, 7 nci önergede de konuşun.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Tamam, gerekçesi okunsun efendim; bir önergem daha var.

BAŞKAN - Var; ama, toptan, peşin iş olmaz; elmayla armudu toplayamazsınız.

Tamam, gerekçesini okuyun efendim.

"Gerekçe:

Okul türlerinin ihmal edilmemesi amacıyla bu teklif verilmiştir."

BAŞKAN - Efendim, önergeyle ilgili gerekçenin dikkate alınmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Şimdi, son olarak yedinci sırada 99 numaralı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının "Eğitim" başlığı altındaki bölümünde yer alan 687 nolu fıkranın aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

               Musa Uzunkaya       Bekir Sobacı        Mehmet Çiçek

            Samsun                      Tokat                     Yozgat

             Ahmet Sünnetçioğlu Niyazi Yanmaz     Ali Sezal

               Bursa                  Şanlıurfa      Kahramanmaraş

                                         Sait Açba

                                             Afyon

"Eğitimin her kademesinde kültür anlaşması yapılan ülkelerle, Türk cumhuriyetleri ve akraba topluluklarıyla eğitim ve kültür amaçlı ortak programlar geliştirilecek ve denklik sorunları ortadan kaldırılacaktır."

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Katılmıyorsunuz.

Önerge sahibi olarak, Sayın Uzunkaya; buyurun efendim.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi, sabahın bu erken saatinde saygıyla selamlıyorum.

Umuyorum ki, bu 7 tane önerge arasında, son önerge olan bu önergeye, lütfen ve keremen "kabul" diyeceksiniz inşallah. Tabiî, bu saatte, ancak böyle bir önergeye "evet" denmesi lazım.

Çünkü, geçtiğimiz günlerde, öğrenci affıyla ilgili yasanın bir bölümünde, bu önerge geldi. Önerge, esasen, yukarıda Komisyonda bir oranda kabul edilmişti; burada da, iktidar partisi mensubu arkadaşlarımızın bu önergeye büyük oranda bir eveti vardı. Bu sıkıntıyı, arkadaşlarımız genelde biliyorlar; bir önceki önergemde, okul türünün yanında program türünün de göz önüne alınmasını arzu ediyorduk. Bakın, bunları, tabiî, mahiyetini fazla fark edemediğimizden ceffelkalem bir anda silip atıyoruz, pek önem vermiyoruz; ama, eski bir deyimle bad-i harabel Basra, Basra yıkıldıktan sonra "eyvah, niye böyle oldu" diyoruz. Niye: Bakınız, yakın bir dönemde, okul türleri denilen şu andaki isimleri, kulaklarımızı, sokaklarımızı süsleyen okulların adları, yakın bir tarihte yok olacak. Yani, özlemle, bunların bir tarih olduğunu -üzülerek söylüyorum- hatırlar hale geleceğiz; çocuklarımız değil, biz o hale geleceğiz; çünkü, burada, okul türü kavramı, okulların ismi kaldırılıyor; yerine, program türleri, yani çok programlı liseler çerçevesinde, aşina olduğumuz ne kadar meslek okulu varsa, tümünün ismi yok ediliyor. Temenni ediyorum ki, hükümetimiz "yok edilmiyor" desin; biz de, bu ifadeye saygıyla katılmış olalım.

Değerli arkadaşlar, zaten, plan çerçevesinde bu ifadeler var "eğitimin her kademesinde Türk cumhuriyetleri ve akraba topluluklarıyla eğitim ve kültür amaçlı ortak programlar geliştirilecektir" deniliyor; bu, mevcut yasada var. Bizim, buraya ilave olarak getirmek istediğimiz husus şudur; geçen gün bu konuda da büyük oranda kabul gördüğünü söylediğim husus şudur: Gerek Türkî cumhuriyetler diye adlandırılan bu cumhuriyetlerdeki üniversitelerde gerek Batı üniversitelerinde gerekse Ortadoğu üniversitelerinde, yıllardır, eğitim görmüş, çok değerli, kaliteli insanlarımız yetişti; hatta, bu Parlamentoda, taa Senatonun olduğu dönemlerde senatörlük yapanlar var. Mesela, El Ezher Üniversitesi mezunu eski Malatya Milletvekili İsmail Hakkı Şengüler; burada, senatörlük yaptı ve ilim âlemine de büyük katkıda bulundu; Ezher mezunu; ama, şu anda, bir kalemde Ezher mezunlarını sildik attık. Batı üniversitelerinin birçoğunu da, kültür anlaşmalarımız olduğu halde, sildik attık. Diyoruz ki, kendileriyle kültür anlaşması yaptığımız bu ülkelerin üniversitelerinden mezun olan, benzeri Türkiye'deki üniversite veya fakültelerde bir testten, tahlilden, incelemeden geçirilmek suretiyle, denklikleri, lütfen kabul edilmiş olsun. Binlerce yavrumuz, gencimiz, bu üniversitelerden mezun olmuş, hiçbir hak talep edemiyorlar; hatta, Türkiye'de, kamuda görev yaptıkları halde, gidip, buralardan mezun olan arkadaşlar... Ki, geçenlerde bir arkadaş, Uzakdoğu üniversitelerinden birisinde tıp fakültesi bitirmiş, bendenize geldi- birkısım komisyon üyesi arkadaşlarıma da geldiğini zannettiğim bir şekilde- doktor olmuş; vaktiyle bunların doktorluğu kabul ediliyorken, şu anda, kendisine, sağlık memurunun, normal sağlık teknisyeninin göreceği işi dahi görme imkânı, bu ülkede verilmiyor; bu, bir haksızlıktır. Bugüne kadar gidenlere böyle bir hak verilmeliydi. En azından, bugüne kadar gidenlere böyle bir hak verilsin, bundan sonrası için değişik bir statü belirlensin diye temenni ediyorum.

Değerli arkadaşlar, tabiî, ben, önergelerimize iştirak eden, icabet buyuran, imzalarıyla destek veren, oylarıyla destek veren değerli parti gruplarına, grup başkanvekillerine, burada 4 tane önergesi de kabul edilen bir arkadaşınız olarak teşekkür ediyorum.

Temennimiz, burada, hakikaten, birçok yasada da...

İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Müşterek önergemiz...

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Tabiî, müşterek önergemiz haline gelen, müşterek önergemiz olan...

Dolayısıyla, 130 küsur önergenin, takriben 10-12 saatlik alacağı zamanı...  Demek ki, anlaşabildiğimiz takdirde, Mecliste, zamanı da çok daha iyi kullanabiliyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya, toparlayın.

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Değerli arkadaşlar, son önergenin son konuşmasıdır...

İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Namaz vakti geçti, namaz...

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Sayın Köse, endişenize katılıyorum; ama, inşallah, o endişe hududuna girmeyeceğiz.

Değerli arkadaşlar, şunu ifade ediyorum; Planlama Teşkilatımızın değerli bürokratları gerçekten çok güzel bir çalışma yaptılar. Hakikaten, kitabı, yapılan çalışmayı baştan aşağı inceleyen bir arkadaşınızım. Bu vesileyle, Planlamanın çok değerli üyelerine de, şahsen ve Grubum adına da bir anlamda teşekkür ediyorum. Başarılı hizmetlerinin planlı dönemde devamı dileğimi...

Bu Sekizinci Beş Yıllık Planda, 40 yıla varan planlı çalışmaların çok samimî bir itirafı var, geçmiş dönemlerdeki hedeflerin tahakkuk etmediğini de çok içtenlikle ifade ettiler. Mesela, o kadar ciddî tenkitler var ki, aslında, bana göre, bu, Planlamanın hazırladığı kitabın özellikle "Hedefler" bölümünde, ilk bölümlerdeki eleştirileri en çok okuması gereken, sayın hükümet üyelerimizdir. Neden bu hedefler gerçekleşmemiş; işte bunlardan birisi; "Eğitim" bölümünde, çok iddialı bir şekilde, üç yıl önce getirilen sekiz yıllık kesintisiz eğitimin, bırakınız hedefine yaklaşması, hedefinden korkunç derecede uzaklaştığını gösteren ciddî ipuçları ve rakamsal değerlendirmeleri var.

Bu bakımdan, ben, arkadaşlarımızın bu içten, samimî, yapıcı, gördükleri eksiklikleri tenkit mahiyetinde veya değerlendirmeye alma mahiyetindeki önerilerini de takdirle karşılıyorum.

Bütün bu plan çalışmalarının, ülkemize, milletimize ve tüm insanlığa hayırlar getirmesini, hiç olmazsa, bu dönem için olsun, bu hedeflerin yüzde yüz tahakkuk etmesini temenni ediyor, Yüce Heyetinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Uzunkaya.

Önergeyle ilgili gerekçenin dikkate alınmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Maalesef kabul edilmemiştir.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Ben kabul edildi zannettim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Etmediler efendim.

Sayın milletvekilleri, bir dakika efendim, hükümetin bir talebi var.

Buyurun Sayın Bakan.

SANAYİ VE TİCARET BAKANI AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Sayın Başkanım, bir süre önce Başkanlığa verdiğimiz tezkerede, sehven, bir önergenin kabul edildiğini yazmayı unutmuşuz; 117 numaralı önergeyi de kabul ediyoruz.

Dikkate alınmasını arz ediyoruz efendim.

BAŞKAN – O halde, 18 inci önerge kabul edilmişti, bunu da 19 uncu sıraya alıyoruz. Hükümetin kabul ettiği önergelerin adedi 19 oluyor.

Ondokuzuncu sırada 117 sayılı önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının 670 nci maddesinin sonuna eklenmek üzere, aşağıdaki teklifimizi arz ederiz.

"Kişinin en temel hak ve ihtiyaçlarından olan dinî bilgi ve bilgilendirmenin, örgün ve yaygın eğitim kurumlarında verilmesine devam edilecektir."

İrfan Gündüz Zeki Çakan          Eyyüp Sanay

           İstanbul                      Bartın                    Ankara

İsmail Köse               Sebahattin Karakelle

          Erzurum                  Erzincan

 

BAŞKAN – Efendim, malumunuz hükümet bu önergeye katılmıştı.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir; hayırlı ve uğurlu olsun efendim.

AYDIN TÜMEN (Ankara) – Nereden çıktı?

BAŞKAN – Bir dakika efendim, bitmedi daha, Komisyonun talebi var efendim...(DSP sıralarından "bir daha oylayalım, buraya hiç bakmadınız Sayın Başkan" sesleri)

Affedersiniz, bir daha oylarım efendim.

Hükümetin kabul ettiği...

SACİT GÜNBEY (Diyarbakır) – Sayın Başkan, iki defa oylama olur mu?

BAŞKAN – Bakmamışım efendim, kabahat benim; sabahın 05.00'i. O kusur da bende olsun yani, kusurdan dönmek de bir fazilet.

Hükümetin kabul ettiği önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...

M. ZEKİ SEZER (Ankara) – Bir daha oylayalım...

BAŞKAN – O zaman sayalım efendim.

Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim.

Demin de gördüm; ama, bakmadığım için, tekrarladım; affedersiniz.

Efendim, müsaade eder misiniz, bitiriyoruz... Komisyonun bir talebi var.

Buyurun efendim.

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya) – Sayın Başkanım, Kalkınma Planı program metninde bazı düzeltmeler amacıyla önerilerimiz var; imla hataları, baskı hataları... Redaksiyon anlamında, bunları, izinlerinize sunmak istiyoruz efendim.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya) –  İlk okuduğum yanlış ifadedir düzeltilmesini istediğimiz, ikinci okuyacaklarım ise, yeni şeklidir.

Sayfa 13, numara 78: "1998 yılında uygulananan" doğru olanı "uygulanan"

13 üncü sayfada, sıra numarası 79: "nisan ayında yeniden", "nisan ayından itibaren yeniden"

Sayfa numarası 13, sıra numarası 74: "yanlış ifade vermesine" doğrusu "vermesi"

Sayfa 37, sıra numarası 286, birinci satır: "yatırımları", "yatırımlarını",

Sayfa 37, 286 ncı sıra, ikinci satır: "yönlendirilecek", "yönlendirecek",

Sayfa 62, sıra numarası 399: "ticarî sorunlar üzerinde", "ticarî gelişmeler üzerinde"

Sayfa 66, sıra numarası 429: "ülkeler ilk üç sıradaki", "ülkeler dışticaretimizde ilk üç sıradaki&q