BIM 2 0 2000-11-15T16:54:00Z 2000-11-15T16:54:00Z 108 73815 420747 TBMM 3506 841 516706 9.3821 Comments 0 6 nk 6 nk 0

 DÖNEM : 21                                            CİLT : 36                                     YASAMA YILI : 2

 

 

T. B. M. M.

TUTANAK DERGİSİ

 

115 inci Birleşim

22 . 6 . 2000 Perşembe

 

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

  I. — GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 II. — GELEN KÂĞITLAR

III. — BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A)  GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1. — Bilecik Milletvekili Hüseyin Arabacı’nın, Osmanlı İmparatorluğunun 700 üncü kuruluş yıldönümü nedeniyle Söğüt İlçesinde yapılacak kutlama törenlerine ilişkin gündemdışı konuşması

2. —Kahramanmaraş Milletvekili Mustafa Kamalak’ın, Meclis soruşturmalarının anayasal durumuna ilişkin gündemdışı konuşması

3. —Şırnak Milletvekili Mehmet Salih Yıldırım’ın, Bakanlar Kurulunun sınır ticaretiyle ilgili son kararının Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yarattığı sıkıntılara ilişkin gündemdışı konuşması

B)TEZKERELER VE ÖNERGELER

1.—Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun (6/705) esas numaralı sözlü sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi (4/211)

IV. —KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

1.—İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest’in Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/503) (S. Sayısı :462)

2. —İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest’in Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/504) (S. Sayısı :463)

3. —Giresun Milletvekili Hasan Akgün’ün Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/505) (S. Sayısı :464)

V.—ÖNERİLER

A) DANIŞMA KURULU ÖNERİLERİ

1. —Genel Kurulun çalışma gün ve saatleri ile gündemdeki sıralamanın yeniden düzenlenmesine ilişkin Danışma Kurulu önerileri

VI.—GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS SORUŞTURMASI VE MECLİS ARAŞTIRMASI

A)GÖRÜŞMELER

1.—20 nci Yasama Döneminde Konya Milletvekili Hüseyin Arı ve 56 Arkadaşı Tarafından Verilen Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünce 1996 Yılında Özürlülerin Memurluğa Alınması İçin Açılan Sınavda Mevzuata Aykırı ve Usulsüz İşlemler Yapılmasına Göz Yumarak Görevini İhmal Ettiği ve Kötüye Kullandığı ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 230 ve 240 ıncı Maddelerine Uyduğu İddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eski Bakanı Mustafa Kul Hakkında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/34) (S. Sayısı :410)

2. —20 nci Yasama Döneminde Malatya Milletvekili Ayhan Fırat ve 54 Arkadaşı Tarafından Verilen Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünce 1996 Aralık Ayında Gerçekleştirilen Personel Sınavında Usulsüzlük Yapılmasına Yol Açarak Görevini Kötüye Kullandığı ve Bu Eyleminin TürkCeza Kanununun 240 ncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Çalışma ve SosyalGüvenlik Eski Bakanı Necati Çelik Hakkında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir MeclisSoruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/31) (S. Sayısı :442)

3. —20 nci Yasama Döneminde Konya Milletvekili Veysel Candan ve 57 Arkadaşı Tarafından Verilen Petrol Ofisi A. Ş. (POAŞ)’nin Özelleştirilmesinde İhaleye Fesat Karıştırdıkları ve Usulsüzlük Yapmak Suretiyle Görevlerini Kötüye Kullandıkları ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 339 ve 240 ıncı Maddelerine Uyduğu İddiasıyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Devlet Eski Bakanı Işın Çelebi Haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/32) (S. Sayısı :481)

4.—20 nci Yasama Döneminde Aydın Milletvekili  Ali Rıza Gönül ve 57 Arkadaşı Tarafından Verilen Türk Ticaret Bankasının Satışı İhalesiyle İlgili Olarak Ortaya Atılan Yolsuzluk İddiaları Konusunda Gerekli Tedbirleri Almayarak Görevlerini Kötüye Kullandıkları ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Devlet Eski Bakanı Güneş Taner ve Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz Haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/43) (S. Sayısı :483)

5.—20 nci Yasama  Döneminde Kocaeli Milletvekili İsmail Kalkandelen ve 55 Arkadaşı Tarafından Verilen İzmit’de SEKA’ya Ait Bir Araziyi Ford Otomotiv Sanayi A. Ş.’ne Bedelsiz Vermek Suretiyle Görevlerini Kötüye Kullandıkları ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Sanayi ve Ticaret Eski Bakanı Yalım Erez Haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/28) (S. Sayısı :485)

6. —20 nci Yasama Döneminde Çanakkale Milletvekili Nevfel Şahin ve 55 Arkadaşı Tarafından Verilen İzmit Körfez Geçiş Projesi İhalesinde Devletin Zarara Uğratılmasına Göz Yumarak Görevini Kötüye Kullandığı ve Bu Eyleminin TürkCeza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz Hakkında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/33) (S. Sayısı :495)

7.—20 nci Yasama Döneminde Şırnak Milletvekili Bayar Ökten ve 57 Arkadaşı ve Karabük Milletvekili Hayrettin Dilekcan ve 71 Arkadaşı Tarafından Verilen Yasa Dışı Örgütlerle ve Mensuplarıyla Birlikte Hareket Ettikleri, Örgüt Mensuplarının İşledikleri Suçların Ortaya Çıkarılmasını Engelledikleri ve Suçluları Himaye Ettikleri, Devlet İhalelerinde Çetelerle İşbirliği Yaptıkları, Hükümetin Çeteler ve Mafya ile Mücadelede İzlediği Politikanın Başarıya Ulaşmasını Engelleyerek Görevlerini Kötüye Kullandıkları ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 230, 240, 296 ve 314 üncü Maddelerine Uyduğu İddiasıyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz, Devlet Eski Bakanı Eyüp Aşık ve Bayındırlık ve İskân Eski Bakanı Yaşar Topçu Haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/40, 41) (S. Sayısı :496)

VII. —SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1. —Rize Milletvekili Mehmet Bekaroğlu’nun, gözaltına alınan ve tutuklanan gazetecilere ilişkin Başbakandan sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın cevabı (7/2010)

2. —Aksaray Milletvekili Murat Akın’ın, Rekabet Kurulu Başkan ve üyelerinin yurt dışı seyahatlerine ilişkin Başbakandan sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun cevabı (7/2019)

3.—Adana Milletvekili Ali Halaman’ın, Adana İli ve ilçelerinde yürütülen proje ve hizmetlere ilişkin sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun cevabı (7/2044)

4.—İstanbul Milletvekili M. Murat Sökmenoğlu’nun, Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri konusunda izlenen politikaya ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in cevabı (7/2119)

5.—Balıkesir Milletvekili İlhan Aytekin’in, kamu kuruluşlarının kamplarında başörtüsü yasağı getiren genelgeye ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’nin cevabı (7/2121)

6.—Erzurum Milletvekili Aslan Polat’ın, İstanbul Metrosu ile ilgili olarak Sayıştay’ca düzenlenen rapora ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Yıldırım Akbulut’un cevabı (7/2129)

I.—GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 14.00’te açılarak üç oturum yaptı.

Eskişehir Milletvekili Mehmet Sadri Yıldırım’ın, ülkemizde tarımın ve çiftçinin durumu ile sorunlarına,

Edirne Milletvekili Evren Bulut’un, Toprak Mahsulleri Ofisinin hububat alımı uygulaması ve prim ödemelerine,

İlişkin gündemdışı konuşmalarına, Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp;

Ankara Milletvekili Oya Akgönenç Muğisuddin’in, New York’ta yapılan “Kadın 2000” konulu toplantıya ilişkin gündemdışı konuşmasına da, Devlet Bakanı Fikret Ünlü,

Cevap verdiler.

Aydın Milletvekili Sema Pişkinsüt (3/462) (S. Sayısı :452),

İstanbul Milletvekili Mukadder Başeğmez (3/463) (S. Sayısı :453),

İstanbul Milletvekili Sadettin Tantan (3/502) (S. Sayısı :461),

Haklarındaki kovuşturmanın milletvekilliği sıfatlarının sona ermesine kadar ertelenmesine ilişkin Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon raporları okundu; 10 gün içerisinde itiraz edilmediği takdirde raporların kesinleşeceği açıklandı.

Fazilet Partisi Genel Başkanı ve Malatya Milletvekili Mehmet Recai Kutan ve 35 arkadaşının, uyguladığı yanlış politikalarla tarım sektörünün olumsuz yönde etkilenmesine neden olduğu iddiasıyla Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesinin (11/2) gündeme alınmasının, yapılan görüşmelerden sonra, kabul edilmediği açıklandı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Mustafa Kul hakkında Meclis Soruşturması açılmasına ilişkin önerge ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporunun (9/34) (S. Sayısı :410) görüşmeleri, komisyon yetkilileri Genel Kurul’da hazır bulunmadıklarından, ertelendi.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının :

1 inci sırasında bulunan, kamu kurum ve kuruluşlarının yurt dışı teşkilâtı hakkında 189 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve Dışişleri Komisyonu Raporunun (1/53) (S. Sayısı :433) görüşmeleri, komisyon yetkilileri Genel Kurul’da hazır bulunmadıklarından, ertelendi;

2 nci sırasında bulunan, Yükseköğretim Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi ile Bu Kanuna Geçici Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Teklifinin (2/435, 2/440, 2/460, 2/462, 2/465) (S. Sayısı :434) yapılan görüşmelerden sonra,

3 üncü sırasında bulunan, Türkiye Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Gürcistan Arasında Petrolün Azerbaycan Cumhuriyeti, Gürcistan ve Türkiye Cumhuriyeti Ülkeleri Üzerinden, Bakü-Tiflis-Ceyhan Ana İhraç Boru Hattı Yoluyla Taşınmasına İlişkin Anlaşmanın ve Türkiye Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Gürcistan Toprakları Üzerinden Petrol Taşınmasına Dair Türkiye Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Gürcistan Arasındaki Anlaşmanın Değiştirilmesine İlişkin Türkiye Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Gürcistan Arasında Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısının (1/699) (S. Sayısı :488) yapılan açık oylamasından sonra,

Kabul edildikleri ve kanunlaştıkları açıklandı.

Alınan karar gereğince, 22 Haziran 2000 Perşembe günü saat 14.00’te toplanmak üzere, birleşime 02.21’de son verildi.

Nejat Arseven

Başkanvekili

            Mehmet Elkatmış        Melda Bayer

          Nevşehir                    Ankara

Kâtip Üye               Kâtip Üye

 

II. —GELEN KÂĞITLAR

                                                    22.6.2000 PERŞEMBE                               No. :160

Tasarı

1. —Kır Bekçileri Hakkında Kanunun Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/711) (İçişleri Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 14.6.2000)

Teklifler

1. —Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekilleri Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük, İçel Milletvekili Turhan Güven ve Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın; Türk Ceza Kanununun 455 inci Maddesine İki Fıkra Eklenmesine Dair Kanun Teklifi (2/559) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 14.6.2000)

2. —Mardin Milletvekili Veysi Şahin ve 3 Arkadaşının; Bir İl ve İki İlçe Kurulması Hakkında Kanun Teklifi (2/560) (İçişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi : 15.6.2000)

3. —Ankara Milletvekili Yücel Seçkiner’in; Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/561) (Millî Savunma ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 16.6.2000)

4. —Bursa Milletvekili Ali Arabacı ve 4 Arkadaşının; Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine İlişkin Kanun Teklifi (2/562) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.6.2000)

5. —Bursa Milletvekili Ali Arabacı ve 4 Arkadaşının; Karayolları Trafik Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine İlişkin Kanun Teklifi (2/563) (Adalet ve İçişleri Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.6.2000)

Tezkereler

1. —Bingöl Milletvekili Hüsamettin Korkutata’nın Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/606) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi : 13.6.2000)

2. —Mehmet Yıldırım Hakkındaki Ölüm Cezasının Yerine Getirilmesine Dair Başbakanlık Tezkeresi (3/607) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 13.6.2000)

3. —Yozgat Milletvekili Ahmet Erol Ersoy’un Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/608) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi : 13.6.2000)

4. —İstanbul Milletvekili Celal Adan’ın Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/609) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi : 13.6.2000)

Raporlar

1. —20 nci Yasama Döneminde Zonguldak  Milletvekili Ömer Barutçu ve 59 Arkadaşı Tarafından Verilen, İstanbul-Kurtköy Havaalanı İhalesi İçin Hazırlanmış Olan Protokol Hükümlerini Dikkate Almadan İhalenin Nato ENF Dairesi Tarafından Gerçekleştirilmesini Sağlamak Suretiyle Görevini Kötüye Kullandığı ve Bu Eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz Hakkında Anayasanın 100 üncü  ve İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önerge ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/18) (S. Sayısı : 506) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

2. —20 nci Yasama Döneminde Çanakkale Milletvekili Nevfel Şahin ve 56 Arkadaşı Tarafından Verilen, Karadeniz Sahil Yolunun Devamı Olan Yolların İhalesinde Usulsüzlük Yaparak Devleti Zarara Uğrattığı ve Bu Eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Bayındırlık ve İskân Eski Bakanı Yaşar Topçu Hakkında Anayasanın 100 üncü  ve İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önerge ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/19) (S. Sayısı : 507) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

3. —20 nci Yasama Döneminde Denizli Milletvekili Mehmet Gözlükaya ve 55 Arkadaşı Tarafından Verilen, 6.1.1998 Tarih ve 98/10496 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle Mevzuata Aykırı Bir Şekilde İstanbul’da Yeni Turizm Merkezleri İlan Ettiği ve Bu Suretle Partizanlık Yapılmasına Yol Açarak Görevini Kötüye Kullandığı ve Bu Eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasiyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz Hakkında Anayasanın 100 üncü  ve İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önerge ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/24) (S. Sayısı : 508) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

4. —20 nci Yasama Döneminde Hatay  Milletvekili Atila Sav ve 54 Arkadaşı Tarafından Verilen, Suç İşlemek Amacıyla Teşekkül Oluşturduğu ve Bu Eyleminin Türk Ceza Kanununun 313, 296, 240, 31 ve 33 üncü Maddelerine Uyduğu İddiasıyla İçişleri Eski Bakanı Mehmet Ağar Hakkında Anayasanın 100 üncü  ve İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önerge ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu  (9/38) (S. Sayısı : 509) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

5. —20 nci Yasama Döneminde Konya Milletvekili Veysel Candan ve 61 Arkadaşı Tarafından Verilen, Telsim ve Türkcell Firmalarıyla İmzalanan Sözleşmelere ve 4046 Numaralı Özelleştirme Kanunu Hükümlerine Aykırı Davranmak Suretiyle Devleti Gelir Kaybına Uğratarak Görevlerini Kötüye Kullandıkları ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Ulaştırma Eski Bakanı Necdet Menzir Haklarında Anayasanın 100 üncü  ve İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önerge ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/42) (S. Sayısı : 510) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

6. —20 nci Yasama  Döneminde Balıkesir Milletvekili İlyas Yılmazyıldız ve 57 Arkadaşı Tarafından  Verilen, İzmit Körfez Geçiş Projesi İhalesinde İhale Usul ve Esaslarını İhlal Ederek Rekabet Ortamının Oluşmasını Önlediği, Firma Seçiminde Yanlı Davranarak Devleti Zarara Uğratmak Suretiyle Görevini Kötüye Kullandığı ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Bayındırlık ve İskân Eski  Bakanı Yaşar Topçu Hakkında Anayasanın 100 üncü  ve İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önerge ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/39) (S. Sayısı : 511) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

7. —İstanbul Milletvekili Aydın Ayaydın’ın, Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/509) (S. Sayısı : 468) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

8. —Konya Milletvekili Veysel Candan’ın, Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/510) (S. Sayısı: 469) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

9. —Bursa Milletvekili Fahrettin Gülener’in, Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/511) (S. Sayısı : 470) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

10. —Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Arasındaki Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe ve Dışişleri Komisyonları Raporları (1/676) (S. Sayısı : 490) (Dağıtma tarihi: 22.6.2000) (GÜNDEME)

11. —Maden Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabiî Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu Raporu (1/669) (S. Sayısı : 492) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

12. —Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti Arasında Belbaşı Tesisinin Kapanması ve Yeni Bir Sismik Araştırma İstasyonunun Faal Hale Getirilmesi ile İlgili Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabiî Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji ve Dışişleri Komisyonları Raporları (1/667) (S. Sayısı : 497) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

13. —Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan ve 41 Arkadaşının, Elbistan Adı ile Bir İl ve Üç İlçe Kurulmasına Dair Kanun Teklifi ve İçtüzüğün 37 nci Maddesine Göre Doğrudan Gündeme Alınmasına İlişkin Önergesi (2/428) (S. Sayısı : 499) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

14. —Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Uluslararası Çalışma Örgütü Arasında Uluslararası Çalışma Örgütünün Ankara’daki Ofisi İçin Yer Tahsisine İlişkin Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ve Dışişleri Komisyonları Raporları (1/579) (S. Sayısı: 500) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

15. —Öğretmen ve Eğitim Uzmanı Yetiştiren Yükseköğretim Kurumlarında Parasız Yatılı veya Burslu Öğrenci Okutma ve Bunlara Yapılacak Sosyal Yardımlara İlişkin Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonları Raporları (1/685) (S. Sayısı : 505) (Dağıtma tarihi : 22.6.2000) (GÜNDEME)

Sözlü  Soru Önergeleri

1. —Şanlıurfa Milletvekili Ahmet Karavar’ın, İstanbul-Bayrampaşa cezaevi ile diğer cezaevlerinde meydana gelen olaylara ilişkin Adalet Bakanından sözlü soru önergesi (6/742) (Başkanlığa geliş tarihi : 21.6.2000)

2. —Şanlıurfa Milletvekili Ahmet Karavar’ın, ceza ve tutukevlerine ilişkin Adalet Bakanından sözlü soru önergesi (6/743) (Başkanlığa geliş tarihi : 21.6.2000)

3. —Şanlıurfa Milletvekili Ahmet Karavar’ın af tasarısı ve F tipi cezaevi projelerine ilişkin Adalet Bakanından sözlü soru önergesi (6/744) (Başkanlığa geliş tarihi : 21.6.2000)

4. —Şanlıurfa Milletvekili Ahmet Karavar’ın, tutuklu ve mahkûmların sorunlarına ilişkin Adalet Bakanından sözlü soru önergesi (6/745) (Başkanlığa geliş tarihi : 21.6.2000)

Yazılı Soru Önergeleri

1. —Afyon Milletvekili Halil İbrahim Özsoy’un, belediyelere yapılan yardımlara ilişkin Çevre Bakanından  yazılı soru önergesi (7/2250) (Başkanlığa geliş tarihi : 21.6.2000)

2. —Afyon Milletvekili Halil İbrahim Özsoy’un, belediyelere proje karşılığı yapılan yardımlara ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/2251) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.6.2000)

3. —Kocaeli Milletvekili Osman Pepe’nin , Adapazarı-İzmir-İstanbul güzergâhındaki üst geçit projelerine ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2252) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.6.2000)

4. —Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Avanos-Kalaba  Ziraat Bankasınca çiftçilere verilen kredilerden sigorta primi kesildiği iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2253) (Başkanlığa geliş tarihi : 21.6.2000)

5. —Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, İller Bankası’nca uygulanan faiz oranlarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2254) (Başkanlığa geliş tarihi : 21.6.2000)

6. —Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Ankara’da serbest bölge kurulup kulmayacağına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2255) (Başkanlığa geliş tarihi : 21.6.2000)

7. —Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, doğal afetlerden zarar gören çiftçilerle ilgili yayınlanan genelgeye ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2256) (Başkanlığa geliş tarihi : 21.6.2000)

8. —Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın, M.K.E.’nin Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanmasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2257) (Başkanlığa geliş tarihi : 21.6.2000)

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 14.00

22 Haziran 2000 Perşembe

BAŞKAN : Başkanvekili Nejat ARSEVEN

KÂTİP ÜYELER : Melda BAYER (Ankara), Mehmet ELKATMIŞ (Nevşehir)

                                                       

                       

BAŞKAN – Saygıdeğer milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 115 inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yetersayımız vardır; görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce, üç arkadaşıma gündemdışı söz vereceğim.

Gündemdışı ilk söz, Osmanlı İmparatorluğunun 700 üncü yılı nedeniyle Söğüt İlçesinde yapılacak kutlama törenleri hakkında söz isteyen Bilecik Milletvekili Hüseyin Arabacı’ya aittir.

Buyurun Sayın Arabacı. (MHP sıralarından alkışlar)

III. — BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A)  GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1. — Bilecik Milletvekili Hüseyin Arabacı’nın, Osmanlı İmparatorluğunun 700 üncü kuruluş yıldönümü nedeniyle Söğüt İlçesinde yapılacak kutlama törenlerine ilişkin gündemdışı konuşması

HÜSEYİN ARABACI (Bilecik) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli milletvekilleri; sözlerimin başında hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu sene, 8-9-10 Eylül günlerinde 719 uncu yıldönümünü kutlayacağımız Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Şenlikleri ve yine, bu kapsamda, geçen yıl 17 Ağustos gününde yaşadığımız Marmara depremi nedeniyle ertelenen Osmanlı Devletinin 700 üncü Kuruluş Yıldönümü Anma Programlarıyla ilgili olarak söz almış bulunuyorum.

Sayın Başkan, değerli üyeler; sadece bir fütuhat ve devlet tecrübesi değil, aynı zamanda, bir büyük kültür ve medeniyet serüveni de olan Osmanlı İmparatorluğu, diğer benzeri imparatorluklar gibi, tarihsel süreçte hayatiyetini kaybetmiş ve ortadan kalkmıştır. Ancak, onun bünyesindeki bütün milletlere mal olmuş olan devlet düsturu, dil, inanç ve hukuk anlayışı, yüksek hoşgörüsü, bugün, hâlâ, dünyanın hayranlığını çekmektedir. Osmanlı, bu vasıflarıyla, tarih boyunca, büyük Türk dünyasının en büyük hasletlerinin timsali olmuştur. Osmanlı hepimizindir. Biz, bu anlamda, yıldönümünü işte bu anlayışla kutluyoruz.

Farklılıklara saygı gösteren büyük bir birlikte yaşama modeli olan Osmanlı İmparatorluğunun tarihinden, geleceğe dönük dersler mutlaka çıkarılmalıdır. Bunu yapabilmek için, öncelikle, tarihi, bizi ayıran değil, birleştiren bir anlayışla yorumlamak gerekir. Mirasçısı olmaktan gurur duyduğumuz bu büyük medeniyetin tarihinin, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşamış bütün milletlerin ortak tarihi olduğuna ve bu anlayışla araştırılıp yaşatılması ve geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum.

İşte, bu amaçla, Bilecik Valiliği, Söğüt Kaymakamlığı ve Söğüt Belediyesinden müteşekkil, Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Şenlikleri Vakfı, 718 yıllık bu geleneği yaşatma ve geliştirmeye çalışmaktadır. Bu sene, 8-9-10 Eylül günlerinde 719 uncusunu yapacağımız kutlamalar, 700 üncü yıl kutlamalarıyla daha geniş bir muhteviyat kazanmıştır.

Türkiye içinden ve dışından 200 000 dolaylarında misafiri ağırladığımız Söğüt’te, bu sene, 300 000 kişi civarında katılım bekliyoruz. Birinci gün, Türkiye’nin değişik yerlerinden gelen Türkmen boylarının karşılanması; ikinci gün, Osmanlı sempozyumu ve üçüncü gün, devlet törenlerinin yapılacağı kutlamalarda 7 ton bulgur ve 4,5 ton etten yapılan geleneksel pilavın yanında, misafirlerimize, Söğüt bağlarından üzüm ikram edilecektir.

Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; Söğüt yaylasının bağrında yatan dedemiz Ertuğrul Gazi’yi, Savcı Beyi, Gündüz Beyi, Akça Koca’yı, Samsa Çavuş’u, Aydoğdu Beyi, Abdurrahman Gazi’yi; Küre Beldemizde, âdeta bir kartal yuvasına benzer türbesinde yatan büyük âlim Dursun Fakıh’ı  ve Osmanlı İmparatorluğunun manevî kurucusu Şeyh Edebali Hazretlerini 8-9-10 Eylül günlerinde ziyaret etmeyi arzuladığınızda, sizlere hizmet etmek, bizim için büyük bir şeref ve onur olacaktır.

Yüce Meclisin değerli üyeleri, Yüce Heyetinizi 8-9-10 Eylül günlerinde kutlamalara davet ederken, konuşmamı Şeyh Edebali Hazretlerinin çağımıza da ışık tutan Osman Beye yaptığı muhteşem vasiyetiyle bitirmek istiyorum:

“Ey Oğul! Beysin...

Bundan sonra öfke bize, uysallık sana...

Güceniklik bize, katlanmak sana...

Acizlik bize, yanılgı bize, hoşgörmek sana...

Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana...

Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana..

Ey Oğul!

Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana..

Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...

Ey Oğul!

Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz...

Şunu da unutma!

İnsanı yaşat ki, Devlet yaşasın...

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıl’a bağlı...

Allah (c.c) yardımcın olsun!..”

Yüce Meclisi, tekrar saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Arabacı.

Gündemdışı ikinci söz, Meclis soruşturmalarının anayasal durumu hakkında söz isteyen, Kahramanmaraş Milletvekili Mustafa Kamalak’a aittir.

Buyurun Sayın Kamalak. (Alkışlar)

2. —Kahramanmaraş Milletvekili Mustafa Kamalak’ın, Meclis soruşturmalarının anayasal durumuna ilişkin gündemdışı konuşması  

MUSTAFA KAMALAK (Kahramanmaraş) – Değerli Başkanım, kıymetli arkadaşlar; konuşmama başlarken hepinizi hürmetle selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, önemli bir gündeyiz. Bugün, hepimizi, başta Yüce Meclisimiz olmak üzere, bütün Türkiye’yi ilgilendiren önemli bir gündür. Zira, soruşturmaların yoğun olduğu bir gündür.

Değerli arkadaşlarım, ancak, benim tespitlerime göre, 1990’lardan bu yana yürütülen Meclis soruşturmaları bütünüyle Anayasaya aykırı olarak yapılmıştır. İki bakımdan dolayı Anayasaya aykırıdır. Bir, kişi yönünden. Eldeki Anayasaya göre, eski başbakan ve eski bakanları Yüce Divana göndermek mümkün değil. Daha doğrusu, bu Anayasaya göre, onlar hakkında Meclis soruşturması yapılması mümkün değildir. Niçin; bakın, anayasal dayanağımız 100 üncü maddedir. 100 üncü madde diyor ki: “Başbakan veya bakanlar hakkında...”

Değerli arkadaşlarım, Başbakan veya bakan kavramı kimleri kapsar? Her ilmin kendine has terimleri vardır. Mesela, muhasebede “bilanço” dediğimizde ne kastedildiği anlaşılır. İktisatta “milli gelir” dediğimizde “millî hâsıla” dediğimizde, iktisatçılar neyi ifade etmek istediğimizi hemen anlar. Hukukçuların da “başbakan veya bakan” kavramından neyin kastedildiğini anlaması lazım.

Değerli arkadaşlarım, Anayasanın her tarafında “başbakan” ifadesi, halihazırdaki, görev başındaki başbakanı ifade etmektedir. Yine “bakanlar” ifadesi de, görev başındaki bakanları kastetmektedir. Nitekim, 113 üncü maddenin üçüncü fıkrası aynen şöyle: “Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile Yüce Divana verilen bir bakan bakanlıktan düşer. Başbakanın Yüce Divana sevki halinde hükümet istifa etmiş sayılır.” Eğer “başbakan” ifadesi eskileri de kapsıyorsa, eski bir başbakanın Yüce Divana sevki niçin hükümetin istifasını gerektirsin?

Değerli arkadaşlarım, zamanımın son derece sınırlı olduğunu biliyorum. Tutanaklar da aynı şekildedir, gerekçeler de aynı şekilde. Şu an izaha giremiyorum. Nitekim, 1982 Anayasası yapılırken önerge verilmiş; ama, reddedilmiştir. Arz etmek istiyorum.

İkinci olarak, süre yönünden Anayasaya aykırılık vardır. Anayasamızının 100 üncü maddesine göre “Başbakan veya bakanlar hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile, soruşturma açılması istenebilir. Meclis, bu istemi en geç bir ay içinde görüşür ve karara bağlar.” Bu süreyi uzatmak mümkün mü; hayır. Niye; çünkü, Anayasadaki bu süre, kamu düzeniyle ilgilidir. Kamu düzeniyle ilgili olmasının iki önemli sonucu vardır; birincisi, soruşturmaya yetkili kişi ve kurumlar bakımından “hak düşürücü”; ikincisi, soruşturmaya muhatap olan, tehdite muhatap olan kişiler bakımından da “koruyucu” süreler olmasıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın hocam, açıyorum; lütfen, tamamlayın...

Buyurun.

MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Teşekkür ederim.

Aynen bunun gibi, komisyonlara tanınan süreler de kesindir. Deniliyor ki Anayasanın ikinci fıkrasında “komisyona iki aylık süre verilir. Komisyon bu iki aylık süre içerisinde raporunu tamamlayamaz ise, kendisine, yeni ve kesin iki aylık bir süre daha verilir.” Yeni ve kesin...

Değerli arkadaşlarım, bu sürenin kesin olduğunu ifade etmek için, başka hangi ifadeyi kullanmak lazım? Tekraren arz ediyorum: Komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir. Kesin... Verildi; ama, bu komisyonlar kurulalı bir yıldan fazla zaman oldu; yani, yetkileri düştü. Dolayısıyla, hazırladıkları raporlar anayasal anlamda geçersizdir; tutanaklar bakımından, Anayasa açısından, kanunlar yönünden, hukuk bakımından.

Hepinize saygılar arz ediyorum efendim. (FP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kamalak.

Gündemdışı üçüncü söz, sınır ticaretiyle ilgili son Bakanlar Kurulu kararı hakkında söz isteyen, Şırnak Milletvekili Mehmet Salih Yıldırım’a aittir.

Buyurun Sayın Yıldırım. (ANAP sıralarından alkışlar)

3. —Şırnak Milletvekili Mehmet Salih Yıldırım’ın, Bakanlar Kurulunun sınır ticaretiyle ilgili son kararının Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yarattığı sıkıntılara ilişkin gündemdışı konuşması

MEHMET SALİH YILDIRIM (Şırnak) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; son iki Bakanlar Kurulu kararıyla sınır ticaretinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yarattığı sıkıntıları sizlerle paylaşmak için söz almış bulunuyorum. Bana bu olanağı veren Değerli Başkana şükranlarımı iletiyor, Yüce Heyete saygılar sunuyorum.

Sınır ticaretinin, kara komşularımızla sınır ilişkisi olan iller arasında mal mübadelesi esasına dayanan bir ticaret olduğunu hepimiz biliyoruz ve 1979 yılında başlatılan bu uygulamanın, daha sonraki süreç içerisinde 23 ili kapsayacak şekilde genişlediğini de hepimiz biliyoruz. Daha sonra, 1996 yılında Avrupa Gümrük Birliğine girişimizle birlikte, kıyı ticareti ve komşu il, mücavir il kapsam dışı bırakılınca, sınır ticareti, 13 ilde 14 sınır kapısında yürütülmeye çalışıldı.

Bugün, sınır ticareti normal mecrasında yürüyen bir ticaret sektörü olmaktan çıkmış mıdır? Tabiî ki, evet. Bugün, sınır ticareti, risklerle dolu bir sektör haline gelmiş midir? Tabiî ki, evet ve bunların risklerinin neler olduğunu hepimizin bildiğini zannediyorum.

Bugün, bu konuda devletin vergi kaybı vardır; bu konuda, devlet teknik sıkıntılarla karşı karşıyadır. Bu konuda stratejik tesislerimizin kapanma tehlikesinin gündemde olduğu doğru mudur; tabiî ki doğrudur. Bunun haksız rekabete sebep olduğunu söylemek mümkün müdür; tabiî ki mümkündür. Bu ticaretin, bugünkü haliyle dış komşularımızın lehine gelişen bir sektöre dönüştüğü doğru mudur; buna yok demek, ne yazık ki mümkün değil.

Ancak, bunun bir karşılığı vardır, bunun bir nedeni vardır; devlet, bu kadar sıkıntıyı, riski, sebepsiz yere göğüslememiştir, nedeni de işte şudur: Bakın, bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde sosyo-ekonomik faktörler açısından çok önemli farklılıklar vardır. Bu farklılıkların sadece bir kaç boyutunu huzurunuza taşımak istiyorum. Amacım, kesinlikle his istismarı yapmak da değil; çünkü, bu sorun ve sıkıntılar sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da değil, Türkiye’nin her tarafında. Bugün büyükşehirlerin varoşlarındaki sorunların, sıkıntıların Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinden de kötü olduğunun hepimiz bilincindeyiz; ancak, bölgenin hassasiyeti ve özelliği, bu sorun ve sıkıntıların öncelikle giderilmesini zorunlu kılıyor, bizi de bu konuda yükümlü kılıyor.

Bugün, Türkiye’de, fert başına düşen gayri safî yurtiçi hâsıla 2 878 dolardır. Bu değer, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 1 700 dolar, Doğu Anadolu Bölgesinde ise 1 497 dolardır. Bu değer, Ağrı’da 874 dolar; bu değer, Muş’ta 654 dolar; benim seçim bölgem olan Şırnak da ise 1 092 dolardır. Bugün, Şırnak’ta, işsiz oranı, yüzde 60’lar civarındadır; Doğu Anadolu Bölgesinde, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde, Karadeniz Bölgesinde, Türkiye ortalamasının 2-2,5 katı kadardır ve hepsinden önemlisi, bu işsizliği bu düzeye taşıyan çok olumsuz koşullarla karşı karşıyayız; bu da terör belasıdır ve şunu ifade etmek istiyorum ki, güvenlik güçlerimizin terör karşısında sağladığı mükemmellikten öte, başarısının yanına koyabileceğiniz en büyük kazanım, sınır ticaretinin bölgenin ekonomik ve ticarî yaşamına getirdiği canlılıktır, hareketliliktir, sosyal ve ekonomik yaşama getirdiği anlamlı, insanca düzeydir.

Peki, bölge insanını bu denli sıkıntıya sokan hadise nedir? Bölgede ekonomik yaşamın temelini oluşturan tek önemli öğe tarımdır. Bunun da iki boyutunun olduğunu hepiniz biliyorsunuz; bitkisel üretim ve hayvancılık. Doğu Anadolu Bölgesinde, iktisaden faal nüfusun yüzde 79’u hayvancılıkla uğraşır, tarımla uğraşır. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde, bu oran yüzde 63’tür. Sanayi kesiminde çalışan iktisaden faal nüfus yüzde 3,7’dir; Türkiye ortalamasının dörtte 1’i kadardır. Bu bakımdan, bölgede, tarım, bölgenin ekonomisinin can damarını oluşturur; ama, terör, ne yazık ki, tarımı dibe vurur noktaya taşıdı. Bugün, bölge insanı için nafaka olabilecek, aş olabilecek, iş olabilecek bir sektör oluşturmadan bu sektörü ortadan kaldırmanın, çok büyük soruna, sıkıntılara sebep olabileceğini hepimiz biliyoruz; orada yaşayanlar, bunun en önemli ve canlı şahitleridir. Bu sorun, sıkıntı eğitimdedir; bu sorun, sıkıntı sağlıktadır.

Bakın, hiçbirimizin içine sindiremeyeceği bir iki rakam sunmak istiyorum: Bugün, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde, okuryazar oranı yüzde 60,4’tür; Doğu Anadolu Bölgesinde bu yüzde 65’tir. 5 yaşın altında olup da nüfusa kayıtlı olmayan insan sayısı, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yüzde 57’dir. 7 ile 13 yaş grubu arasında olup da okuryazar olmayan insan oranı, kızlarda yüzde 61, erkeklerde ise yüzde 40 civarındadır. Bu insanlar bizim insanlarımız, sorunlarına çözüm üretme yükümlülüğü de bizimdir; bu bakımdan, bunları çözeceğiz, aşacağız. Cumhuriyet hükümetleri bu sıkıntıyı aşacak güçtedir; iradeyi doğru yönde kullandıkları takdirde, bu sorun ve sıkıntıların üstesinden gelmemek mümkün değildir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Yıldırım; mikrofonunuzu açıyorum, lütfen, tamamlayın.

MEHMET SALİH YILDIRIM (Devamla) – Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Bugün, bu sektörü ayakta tutmanın zorunluluğu ortadadır.

Bu ticaretin bir diğer boyutu da, Habur ve Dilucu’nda uygulanan mutat depo kapsamındaki akaryakıt akışıdır. Bugün, o bölgede, sadece Habur’da 49 000 araç vardır; sadece Habur’da, nafakasını sağlayan 500 000 insan vardır. Bu insanların ekmeğinin, aşının gereğini yerine getirmeden, bunları olumsuzluklara vesile olabilecek şartta yaşam koşullarıyla karşı karşıya bırakmanın vebalini hepimiz paylaşmak zorunda kalırız.

Bu bakımdan, bugüne kadar, pek çok güzelliklere vesile olmuş, sorumluluğu kendisine yakışır şekilde paylaşmış olan 57 nci hükümetin, bu sıkıntıyı da aşma konusunda, hazırladığımız sınır ticareti kararnamesine özenle ilgi göstereceğini ümit ediyorum.

Bütün bölge için umut olan bir söylemi de burada dile getirmek istiyorum. 57 nci hükümetin Başbakanı Sayın Bülent Ecevit, Diyarbakır’da, yapılan hatadan dönmenin erdem olduğunu söylemiştir. Bu erdemliliğin gereğini yerine getirmek, 57 nci hükümete yakışır.

Yüce Heyete saygılar sunuyorum. (ANAP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yıldırım.

Başkanlığın Genel Kurula diğer sunuşları vardır.

Sözlü soru önergesinin geri alınmasına dair bir önerge vardır; okutuyorum:

B)TEZKERELER VE ÖNERGELER

1.—Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun (6/705) esas numaralı sözlü sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi (4/211)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Gündemin sözlü sorular kısmının 272 nci sırasında yer alan (6/705) esas numaralı sözlü soru önergemi geri alıyorum.

Gereğini saygılarımla arz ederim.

    Reşat Doğru

               Tokat

BAŞKAN – Sözlü soru önergesi geri verilmiştir.

Sayın milletvekilleri, sunuşların uzun olması itibariyle, Kâtip Üyenin sunuşları oturarak yapması hususunu değerli oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Gündemin sunuşlar kısmının 1 ilâ 3 üncü sıralarında, Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden kurulu karma komisyonun, bazı milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarına ilişkin raporları vardır; ayrı ayrı okutup, bilgilerinize sunacağım:

IV. —KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

1.—İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest’in Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/503) (S. Sayısı :462) (1)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Başkanlıkça, 24.3.2000 tarihinde karma komisyonumuza gönderilen İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest’in yasama dokunulmazlığının kaldırılması hakkında Başbakanlık tezkeresi, İçtüzüğün 132 nci maddesine göre kurulan hazırlık komisyonuna incelenmek üzere verilmiştir.

Hazırlık komisyonu, inceleme sonucunu özetleyen 27.4.2000 günlü raporuyla, karşılıksız çek keşide etmek suçu isnat olunan İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest  hakkındaki kovuşturmanın, milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar vermiştir.

İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest komisyonumuza gelerek sözlü savunma yapmıştır.

Dosyada bulunan belge ve bilgiler ile hazırlık komisyonu raporunu inceleyen karma komisyonumuz, bütün demokratik ülkelerde yasama meclisleri üyelerine, yasama görevlerini gereği gibi yerine getirebilmelerini sağlamak amacıyla bazı bağışıklıkların (dokunulmazlıkların) tanındığını; ancak böyle farklı bir statünün onları ayrıcalıklı ve hukukun dışında bir grup haline getirmek için olmadığını; tersine, yasama görevinin kamu yararına uygun biçimde yapılabilmesi için Meclis çalışmalarına engel olunmaması ve bağımsızlıklarının bir başka yönden de güvence altına alınması amacına yöneldiğini göz önüne almıştır. Anayasanın 83 üncü maddesinin de bu anlayışa dayandığı ve bu amacı taşıdığı açıktır. Bu nedenlerle ve isnat olunan eylemin niteliği dikkate alınarak, İstanbul milletvekili Sulhiye Serbest hakkındaki kovuşturmanın, milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine oy çokluğuyla karar verilmiştir.

Raporumuz Genel Kurulun bilgilerine arz edilmek üzere Yüksek Başkanlığa saygıyla sunulur.

                                            Başkan

                                           Ertuğrul Yalçınbayır

                                               Bursa

                        ve Komisyon üyeleri

Muhalefet gerekçem:

Yasama dokunulmazlığının milletvekilliği sıfatı sona erinceye kadar ertelenmesine dair karma komisyon raporuna aşağıdaki gerekçelerle ilkesel olarak muhalifim. Değerli milletvekillerinin iddia edilen suçları işlemediklerine dair savunmaları esas alınmalı, aklanmalarına olanak tanınmalıdır.

Gerekçelerim iki ana başlıkta toplanmaktadır:

1. Anayasal gerekçe,

2. Belirli objektif kıstasların uygulanamaması.

Anayasal gerekçe:

Anayasamızın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince; seçimden önce veya sonra bir suç işlendiği ileri sürülen milletvekili, Meclis kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz.

Anayasının 83 üncü maddesindeki düzenleme, Anayasamızın 76 ncı maddesindeki düzenlemeyle çelişmekte, çelişkinin de ötesinde 76 ncı maddeyi düzenlemeyi gerekli kılan amacı ortadan kaldırmaktadır.

83 üncü maddedeki bu düzenleme, 76 ncı maddede tanımlanan ve zaten milletvekilliğine seçilme engeli olarak gösterilen zimmet, ihtilas, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlarla, kaçakçılık, resmî ihale ve alım-satıma fesat karıştırma, devlet sırlarını açığa vurma gibi suç isnatları dolayısıyla soruşturma açılmasına ve yargılama yapılmasına engel olmaktadır.

Anayasanın 76 ncı maddesinde belirtilen suçlardan hükmü kesinleşmiş olan kişi milletvekili seçilemezken, milletvekili seçilmeden bir gün önce veya milletvekili seçildikten sonra bu suçları işlediği iddia edilen kişiler milletvekilliğini sürdürdüğü gibi, bu suçlarla ilgili olarak sorgulanamamakta ve yargılanamamaktadır. Böyle bir düzenleme Anayasanın ruhuna, genel hukuk kurallarına aykırıdır.

Anayasanın 76 ncı maddesindeki suç iddialarıyla ilgili olarak kovuşturma yapılmasına izin verilmeli, karma komisyon, yasama dokunulmazlığının kaldırılıp kaldırılmayacağına, kovuşturma sonucu oluşacak objektif ölçüler çeçevesinde karar verebilmelidir.

Objektif ölçülerin bulunmamasına ilişkin gerekçe:

Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili Anayasamızın 83 üncü maddesinde belirli objektif ölçüler belirtilmediği gibi, yasama dokunulmazlığının kaldırılması hakkındaki Meclis İçtüzüğünün 131 ilâ 134 üncü maddelerinde de belirli objektif ölçülere yer verilmemiştir.

Birçok Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği üzere; yasama dokunulmazlığının kaldırılması konusunda birtakım belirli, objektif ölçülere uygun davranılması ve bu ölçülerin bir hukuk devletinden beklenen nitelikte bulunması şarttır. Yeterli olmamakla birlikte, eski Cumhuriyet Senatosu İçtzüğünde belirli objektif ölçüler yer almış ve Anayasa Mahkemesi, bu objektif ölçülere uygunluğu gözetmiştir.

Sonuç :

Bir suç isnadı ciddî ise, siyasî ereklere uygun ise yahut üyenin şeref ve haysiyetini koruma yönünden dokunulmazlığın kaldırılması zarurî ise, yasama dokunulmazlığı kaldırılmalıdır.

Dokunulmazlığın amacı, yasama görevini yürütecek milletvekillerinin çeşitli çevrelerden gelebilecek baskı ve kaygılardan korunmuş olarak görevlerini gereği gibi yapmalarını sağlayarak, siyasal nitelikli kovuşturmalar bahanesiyle milletvekillerinin Meclise katılmaktan alıkonmasını, çalışma şevkinin kırılmasını, bu yolla da TBMM’nin istencinin çarpıtılmasını önlemektir. Yoksa, kimilerinin, TBMM’yi yıpratmak için kasıtlı olarak söylediği gibi, milletvekiline, soruşturmadan kaçma, suç işleme ayrıcalığı tanınması değildir.

Hangi suç isnadının ciddî olduğu “Milletvekili seçilme yeterliliği” başlıklı Anayasamızın 76 ncı maddesinde belirtildiği gibi, 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Yasasının “Milletvekili seçilemeyecek olanlar” başlıklı 11 inci maddesinde de belirtilmiştir.

Taksirli suçlar hariç, toplam bir yıl veya daha fazla hapis veya süresi ne olursa olsun ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar, affa uğramış olsalar bile; zimmet, ihtilas, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlak kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları, resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya devlet sırlarını açığa vurma suçlarından biriyle mahkûm olanlar, TCK’nın “Devletin Şahsiyetine Karşı Cürümler” başlıklı ikinci kitabının birinci babından yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini alenî olarak tahrik etme suçundan mahkûm olanlar, TCK 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında yazılı halkı, sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme suçlarından mahkûm olanlar ve TCK’nın 536 ncı maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında yazılı eylemler ile aynı yasanın 537 nci maddesinin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarında yazılı eylemleri siyasî ve ideolojik amaçlarla işlemekten mahkûm olanlar, milletvekili seçilemezler.

Anayasamızın 76 ncı maddesine göre affedilmiş olsalar dahi, belirtilen suçlardan mahkûm olanlar milletvekili seçilemediği halde, Anayasadaki düzenleme biçimine göre yasama dokunulmazlığı, bu suçlarla ilgili ciddî iddialar bakımından, milletvekilleri hakkında soruşturma yapılmasına olanak bile vermemektedir. Kamu vicdanını rahatsız eden bu duruma son vermek ve milletvekillerini gereksiz koruma zırhına büründürmemek için, Anayasanın 76 ncı maddesinde zaten milletvekilliğine seçilme engeli olarak gösterilen bu gibi suç iddiaları dolayısıyla soruşturma açılması ve yargılama yapılmasının yasama dokunulmazlığı dışına çıkarılması uygun olacaktır. Anayasada böyle bir değişiklik, asılsız suçlamalarla töhmet altında kalan milletvekillerinin yargı önünde aklanmasına fırsat verilmesi ve genel olarak milletvekili saygınlığının yükseltilmesi bakımından da yarar sağlayacaktır. Anayasada yapılması gereken bu değişikliğe kadar da karma komisyonların, bu ilke ve ölçüler içerisinde kişi ve parti ayırımı yapmaksızın milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karar vermesi uygun olacaktır.

Kimi suç iddiaları vardır ki, ciddî olmamakla birlikte siyasî ereklere aykırıdır. Öte yandan, öyle asılsız suç iddiaları vardır ki, üye istemese dahi soruşturmanın ertelenmesine karar verilmektedir. İşte bu suç iddialarıyla ilgili olarak da yasama dokunulmazlığı kaldırılmalı, milletvekillerinin aklanmalarına olanak tanınmalıdır. Ancak, uygulamada, üye istemese dahi dokunulmazlığının kaldırılması ertelenmekte, üyeler töhmet altında bırakılarak, siyaseten yıpratılmaktadır.

Anayasamızın 83 üncü maddesinde tanımlanan yasama dokunulmazlığının kaldırılması işlemi, bir yargı işlemi niteliğinde olmayıp, yasama işlemi niteliğindedir. İşlem dosyaları tam olarak oluşmuş olsa dahi, kurulun yapısı ve çalışma esasları gereği, işlem dosyalarını tam bir tarafsızlıkla inceleyebilmesi, suçun maddî ve manevî unsurlarını saptayabilmesi ve değerlendirebilmesi olanaksızdır. Bu niteliği gereği, dokunulmazlığın kaldırılması işlemi, ceza kovuşturmasının açılması veya ceza verilmesi niteliğinde olmayan, sadece yasama meclisi üyelerini, kimi istisnaî durumlarda üyelik teminatından sıyırarak, adalet karşısında öteki yurttaşlarla bir düzeye getirmekten ibarettir.

Anayasamızın 85 inci maddesi, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına karar verilmiş olması hallerinde, Meclis Genel Kurul kararının alındığı tarihten başlayarak yedi gün içerisinde, ilgili milletvekilinin veya bir diğer milletvekilinin, kararın Anayasaya, yasaya veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla, iptali için Anayasa Mahkemesine başvurabileceğini düzenlemektedir.

Bu düzenlemeyle, yasama içindeki iktidar-muhalefet dengesi nedeniyle alındığı iddia edilen haksız yasama işleminin yargıyla dengelenmesi, objektif kıstaslara uygunluğunun saptanması sağlanmaktadır.

Yukarıda belirtilen ilkelere uygun davranılması gerektiğini ve değerli üyelerin aklanmalarına olanak sağlanılması gerektiğini düşündüğümden, ilkesel olarak, yasama dokunulmazlığının üyelik sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine dair çoğunluk görüşüne katılmamaktayım.

Saygılarımla.                   24.5.2000

                        Hüseyin Tayfun İçli

                                            Ankara

Karşı oy gerekçemdir :

Karma Komisyon Başkanlığına

Milletvekillerinin herhangi bir baskı ve tehdit altında olmadan, görevlerini serbestçe yerine getirebilmelerini sağlamak amacıyla dokunulmazlıklar düzenlenmiştir.

Tarihî bakımdan, milletvekili dokunulmazlığı ilk defa 1688 tarihinde İngiltere’de düzenlenmiştir. Bu düzenleme “parlamentoda konuşma özgürlüğü, tartışmalar, yargılamalar, hiçbir mahkemede veya parlamento dışında sorumluluk sebebi olamaz” şeklindedir. Buna paralel olarak, 1789 tarihli Fransız Kanunu ile bunlardan esinlenen 1876 Türk Anayasasında ve halen yürürlükte bulunan Hindistan, Mısır, Meksika, Bulgaristan, İtalya ve bunun gibi ülkelerde tarihî anlayışa uygun olarak yasama dokunulmazlığı, Mecliste ileri sürülen düşünceler ile kullanılan oyların suç sayılamayacağıyla sınırlıdır.

Ülkemizde ise, 1982 Anayasasının 83 üncü maddesine göre yasama dokunulmazlığı “TBMM üyelerinin Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden sorumlu tutulamaması” ile “seçimden önce veya sonra suç işlediği ileri sürülen bir milletvekilinin, Meclis kararı olmadıkça tutulamaması, sorguya çekilememesi, tutuklanamaması ve yargılanamaması”dır.

Böylesi bir dokunulmazlık düzenlemesi yerli ve yabancı ceza yasalarında düzenlenen ve “kanunsuz suç olmaz, suç ve suçlular da cezasız bırakılamaz” şeklinde özetlenebilecek temel prensiplere ve Anayasanın 2 nci maddesine dayalı hukuk devleti ilkesi ile 10 uncu maddesine dayalı eşitlik ilkesine gölge düşürmektedir.

Bu nedenle, yasama dokunulmazlığının “Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, ileri sürdükleri düşüncelerinden sorumlu tutulamamak ve kişisel özgürlüğü kısıtlanamamak” şeklinde düzenlenmesi, tarihî gelişmeye ve gerekçeye uygun olacaktır.

Fransa’da 1995 yılında bu yönde yapılan düzenlemeyle, adlî soruşturma ve yargılama dokunulmazlık kapsamı dışına çıkarılmış, sadece tutuklama ve kişi özgürlüğünün kaldırılması, Meclisin kararına bırakılmıştır. Yine, yasama dokunulmazlığının anavatanı olan İngiltere’de, dokunulmazlık zırhı, ceza kovuşturmalarına karşı değil, hukuk davalarına karşı koruyucu bir işleve indirgenmiştir.

Gündemdeki ertelenme kararı verilen dosyalar kapsamındaki iddialar, vatandaşlarımızın günlük yaşamında karşılaştıkları ve mevzuata göre gereğinin yapıldığı hukukî olaylar ve iddialardır. Bir yurttaş bu gibi hallerde hangi hukuk kurallarına tabi tutuluyorsa, onun vekili ve aynı zamanda bir vatandaş olan milletvekillerinin ve diğer kamu görevlilerinin de aynı kurallara tabi olması kadar doğal bir şey olamaz. Böyle bir anlayış ve uygulayış, eşitliğin gereği olduğu gibi, hukuk devleti olmanın da temel gereğidir.

Yukarıda belirttiğim gerekçelerle, öncelikle, yasal düzenlemeler yapılarak sorgulanma ve yargılanma dokunulmazlık kapsamı dışına çıkarılmalı, sadece kişisel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması dokunulmazlık kapsamında olmalıdır. Ceza hükümlerinin infazı ise, milletvekili sıfatının sona ermesine bırakılmalıdır. Böyle bir düzenlemeyle, bir taraftan yargısal denetim işlerlik kazanacak, diğer taraftan milletvekillerinin Meclis çalışmalarına katılımı da sağlanmış olacaktır.

Yasal düzenlemeler yapılıncaya kadar “yasama sorumsuzluğu” kapsamı dışındaki suç iddialarını içeren dosyalar için, dokunulmazlıklar kaldırılmalıdır. Böylelikle, asil ve vekili arasında eşitlik sağlanacağı gibi, milletvekillerine de bir an önce aklanma olanağı yolu açılacaktır.

Bu nedenle “yasama sorumsuzluğu” kapsamı dışında gördüğüm bu dosya için, dokunulmazlığın kaldırılmasının yerinde olacağı kanaatinde olduğumdan, erteleme kararına katılmıyorum. 29.5.2000

                                    Osman Kılıç

                                           İstanbul

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Diğer raporu okutuyorum :

2. —İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest’in Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/504) (S. Sayısı :463) (1)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Başkanlıkça, 24.3.2000 tarihinde karma komisyonumuza gönderilen İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest’in yasama dokunulmazlığının kaldırılması hakkında Başbakanlık tezkeresi, İçtüzüğün 132 nci maddesine göre kurulan hazırlık komisyonuna incelenmek üzere verilmiştir.

Hazırlık komisyonu, inceleme sonucunu özetleyen 27.4.2000 günlü raporuyla, karşılıksız çek keşide etmek suçu isnat olunan İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest hakkındaki kovuşturmanın, milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar vermiştir.

İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest, komisyonumuza gelerek sözlü savunma yapmıştır.

Dosyada bulunan belge ve bilgiler ile hazırlık komisyonu raporunu inceleyen karma komisyonumuz, bütün demokratik ülkelerde yasama meclisleri üyelerine, yasama görevlerini gereği gibi yerine getirebilmelerini sağlamak amacıyla bazı bağışıklıkların (dokunulmazlıkların) tanındığını; ancak, böyle farklı bir statünün onları ayrıcalıklı ve hukukun dışında bir grup haline getirmek için olmadığını; tersine, yasama görevinin kamu yararına uygun biçimde yapılabilmesi için Meclis çalışmalarına engel olunmaması ve bağımsızlıklarının bir başka yönden de güvence altına alınması amacına yöneldiğini gözönüne almıştır. Anayasanın 83 üncü maddesinin de bu anlayışa dayandığı ve bu amacı taşıdığı açıktır. Bu nedenlerle ve isnat olunan eylemin niteliği dikkate alınarak, İstanbul Milletvekili Sulhiye Serbest hakkındaki kovuşturmanın, milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine oy çokluğuyla karar verilmiştir.

Raporumuz Genel Kurulun bilgilerine arz edilmek üzere Yüksek Başkanlığa saygı ile sunulur.

                                            Başkan

                                           Ertuğrul Yalçınbayır

                                               Bursa

                        ve Komisyon üyeleri

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Ankara Milletvekili Tayfun İçli ve İstanbul Milletvekili Osman Kılıç, bu rapora da muhaliftirler. Gerekçeleri aynı olduğundan, ayrıca okutmuyorum.

Diğer raporu okutuyorum :

3. —Giresun Milletvekili Hasan Akgün’ün Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/505) (S. Sayısı :464) (1)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Başkanlıkça, 24.3.2000 tarihinde karma komisyonumuza gönderilen Giresun Milletvekili Hasan Akgün’ün yasama dokunulmazlığının kaldırılması hakkında Başbakanlık tezkeresi, İçtüzüğün 132 nci maddesine göre kurulan hazırlık komisyonuna incelenmek üzere verilmiştir.

Hazırlık komisyonu, inceleme sonucunu özetleyen 27.4.2000 günlü raporuyla, 1567 sayılı Kanuna muhalefet etmek suçu isnat olunan Giresun Milletvekili Hasan Akgün hakkındaki kovuşturmanın, milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar vermiştir.

Dosyada bulunan belge ve bilgiler ile hazırlık komisyonu raporunu inceleyen karma komisyonumuz, bütün demokratik ülkelerde yasama meclisleri üyelerine, yasama görevlerini gereği gibi yerine getirebilmelerini sağlamak amacıyla bazı bağışıklıkların (dokunulmazlıkların) tanındığını; ancak, böyle farklı bir statünün onları ayrıcalıklı ve hukukun dışında bir grup haline getirmek için olmadığını; tersine, yasama görevinin kamu yararına uygun biçimde yapılabilmesi için Meclis çalışmalarına engel olunmaması ve bağımsızlıklarının bir başka yönden de güvence altına alınması amacına yöneldiğini göz önüne almıştır. Anayasanın 83 üncü maddesinin de bu anlayışa dayandığı ve bu amacı taşıdığı açıktır. Bu nedenlerle ve isnat olunan eylemin niteliği dikkate alınarak, Giresun  Milletvekili Hasan Akgün hakkındaki kovuşturmanın, milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine oy çokluğuyla karar verilmiştir.

Raporumuz Genel Kurulun bilgilerine arz edilmek üzere Yüksek Başkanlığa saygı ile sunulur.

                                            Başkan

                                           Ertuğrul Yalçınbayır

                                               Bursa

                        ve Komisyon üyeleri

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, keza, Ankara Milletvekili Tayfun İçli ve İstanbul Miletvekili Osman Kılıç, bu rapora da muhaliftirler; gerekçeleri aynı olduğu için, ayrıca okutmuyorum.

Raporlar bilgilerinize sunulmuştur.

Sayın milletvekilleri, bu raporların tümü, kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine dairdir. 10 gün içerisinde itiraz olunmadığı takdirde, bu raporlar kesinleşmiş olacaktır.

Danışma Kurulunun önerileri vardır; önce tümünü okutup, işleme alacağım; sonra, ayrı ayrı okutup, değerli oylarınıza sunacağım.

V.—ÖNERİLER

A) DANIŞMA KURULU ÖNERİLERİ

1. —Genel Kurulun çalışma gün ve saatleri ile gündemdeki sıralamanın yeniden düzenlenmesine ilişkin Danışma Kurulu önerileri

Danışma Kurulu Önerisi

No : 49 Tarihi : 22. 6. 2000

Danışma Kurulunca aşağıdaki önerilerin Genel Kurulun onayına sunulması uygun görülmüştür.

                                 Nejat Arseven

                        Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                 Başkanı Vekili

Aydın Tümen                Ömer İzgi

DSP Grubu Başkanvekili  MHP Grubu Başkanvekili

               İsmail Kahraman        Zeki Çakan

FP Grubu Başkanvekili ANAP Grubu Başkanvekili

Turhan Güven

DYP Grubu Başkanvekili

Öneriler :

1. a) Plan ve Bütçe Komisyonundaki görüşmeleri 22.6.2000 Perşembe günü tamamlanacak olan Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının ve Komisyon raporunun, gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmında yer alması,

b) Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulundaki görüşmelerine, 30.10.1984 tarih ve 3067 sayılı Kanunun 2 nci maddesi gereğince, 24.6.2000 Cumartesi günü başlanması; I.,II., III., IV., V. ve VI. bölümlerinin görüşmelerinin bitimine kadar çalışma süresinin uzatılması, bu bölümler üzerinde siyasî parti gruplarının toplam konuşma sürelerinin 2’şer saat, Hükümet ve Komisyonun toplam süresinin 2 saat (Hükümetin sunuş konuşması dahil) kişisel konuşmaların 10’ar dakika olması, siyasî parti gruplarının sürelerinin en fazla 4’er konuşmacı tarafından kullanılması,

c) Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının VII., VIII., IX. ve X. bölümleri üzerindeki görüşmelerin 25.6.2000 Pazar günü yapılması, bu bölümler üzerinde siyasî parti gruplarına toplam 2’şer saat süreyle söz verilmesi, Hükümet ve Komisyonun toplam süresinin 2 saat, kişisel konuşmaların 10’ar dakika olması ve bu bölümlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışma süresinin uzatılması, gruplar adına yapılacak konuşmaların en çok 4 konuşmacı tarafından kullanılması önerilmiştir.

2. Planın Hükümete geri verilmesine ilişkin gerekçeli önergelerin, Başkanlığa, Planın bölümleri üzerindeki görüşmelerin bitimine kadar 2’şer nüsha olarak verilmesi, önergeler üzerinde Komisyon, Hükümet ve önerge sahibi tarafından yapılacak konuşmaların 5’er dakika olması önerilmiştir.

BAŞKAN – Öneri üzerinde söz talebi var mı efendim? Yok.

Şimdi, önerileri, tekrar, teker teker okutacağım ve oylarınıza sunacağım:

1. a) Plan ve Bütçe Komisyonundaki görüşmeleri 22.6.2000 Perşembe günü tamamlanacak olan Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının ve Komisyon raporunun, gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmında yer alması,

b) Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulundaki görüşmelerine, 30.10.1984 tarih ve 3067 sayılı Kanunun 2 nci maddesi gereğince, 24.6.2000 Cumartesi günü başlanması, I., II., III., IV., V. ve VI. bölümlerinin görüşmelerinin bitimine kadar çalışma süresinin uzatılması, bu bölümler üzerinde siyasî parti gruplarının toplam konuşma sürelerinin 2’şer saat, Hükümet ve Komisyonun toplam süresinin 2 saat (Hükümetin sunuş konuşması dahil) kişisel konuşmaların 10’ar dakika olması, siyasî parti gruplarının sürelerinin en fazla 4’er konuşmacı tarafından kullanılması,

c) Sekizinci Beş Yıllık (2001-2005) Kalkınma Planının VII., VIII., IX. ve X. bölümleri üzerindeki görüşmelerin, 25.6.2000 Pazar günü yapılması, bu bölümler üzerinde siyasî parti gruplarına toplam 2’şer saat süreyle söz verilmesi, Hükümet ve Komisyonun toplam süresinin 2 saat, kişisel konuşmaların 10’ar dakika olması ve bu bölümlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışma süresinin uzatılması, gruplar adına yapılacak konuşmaların en çok 4 konuşmacı tarafından kullanılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Öneri kabul edilmiştir.

İkinci öneriyi okutuyorum:

2. Planın Hükümete geri verilmesine ilişkin gerekçeli önergelerin, Başkanlığa, Planın bölümleri üzerindeki görüşmelerin bitimine kadar 2’şer nüsha olarak verilmesi, önergeler üzerinde Komisyon, Hükümet ve önerge sahibi tarafından yapılacak konuşmaların 5’er dakika olması önerilmiştir.

BAŞKAN – Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Öneri kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, gündemin “Meclis Soruşturması Raporları” kısmına geçiyoruz.

Bu kısmın 1 inci sırasında yer alan, 20 nci Yasama Döneminde Konya Milletvekili Hüseyin Arı ve 56 arkadaşı tarafından verilen, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünce 1996 yılında özürlülerin memurluğa alınması için açılan sınavda mevzuata aykırı ve usulsüz işlemler yapılmasına göz yumarak görevini ihmal ettiği ve kötüye kullandığı ve bu eylemlerinin, Türk Ceza Kanununun 230 ve 240 ıncı maddelerine uyduğu iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Mustafa Kul hakkında, Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge ve (9/34) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.

VI. —GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS SORUŞTURMASI

VE MECLİS ARAŞTIRMASI

A)GÖRÜŞMELER

1. —  20 nci Yasama Döneminde Konya Milletvekili Hüseyin Arı ve 56 Arkadaşı Tarafından Verilen Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünce 1996 Yılında Özürlülerin Memurluğa Alınması İçin Açılan Sınavda Mevzuata Aykırı ve Usulsüz İşlemler  Yapılmasına Göz Yumarak Görevini İhmal Ettiği ve Kötüye Kullandığı ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 230 ve 240 ıncı Maddelerine Uyduğu İddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eski Bakanı Mustafa Kul Hakkında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/34) (S.Sayısı:410 ) (1)

BAŞKAN – Komisyon hazır.

410 sıra sayılı, Meclis soruşturması komisyonunun raporu daha önce sayın üyelere dağıtılmış ve ilgili eski bakana gönderilmiştir.

Rapor üzerindeki görüşmelerde komisyona, şahısları adına altı milletvekiline ve hakkında soruşturma açılması istenen eski bakana söz verilecektir.

Konuşma süreleri, komisyon için 20 dakika, şahısları adına söz alan milletvekilleri için 10’ar dakikadır. Son söz, hakkında soruşturma açılması istenen eski bakana ait olup, süresizdir.

Rapor üzerinde söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum:

1. Necdet Tekin (Kırklareli)

2. Orhan Şen (Bursa)

3. Boş.

4. Halil İbrahim Özsoy (Afyon)

5. M. Turhan İmamoğlu (Kocaeli)

İlk söz, Kırklareli Milletvekili Sayın Necdet Tekin’e aittir.

AYDIN TÜMEN (Ankara) – Sayın Başkan, konuşmayacak.

BAŞKAN – Konuşmuyor.

İkinci söz, Bursa Milletvekili Sayın Orhan Şen’e aittir.

Buyurun Sayın Şen. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakikadır.

ORHAN ŞEN (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 20 nci Yasama Döneminde Konya Milletvekili Hüseyin Arı ve 56 arkadaşı tarafından verilen, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünce 1996 yılında özürlülerin memurluğa alınması için açılan imtihanda mevzuata aykırı ve usulsüz işlemler yapılmasına göz yumarak görevini ihmal ettiği ve kötüye kullandığı ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 230 ve 240 ıncı maddelerine uyduğu iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Mustafa Kul hakkında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge ve ilgili soruşturma komisyonunun konuyla ilgili raporunun görüşülmesi sebebiyle; şahsım adına görüşlerimi bildirmek üzere söz almış bulunuyorum. konuşmama başlamadan önce Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Muhterem milletvekilleri, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü tarafından, 1996 yılında, sakat kadrosunda istihdam edilmek üzere memur alımıyla ilgili imtihan açılmıştır. Söz konusu soruşturma önergesi, bahse konu imtihanlar sırasında, personel yönetmeliğine göre 100 tam puan üzerinden 70 puan alanların imtihanı kazanmış sayılacağı belirtilmesine rağmen, imtihana giren 4 kişinin, imtihanı kazanamadıkları halde, imtihan komisyonunca fazla puan verilmek suretiyle imtihanı kazandırıldıkları; imtihan müracaatı ve imtihan tarihinde henüz 18 yaşını bitiremediği halde, bir şahsın, usulsüz olarak müracaatının kabul edilerek imtihana alındığı ve imtihanı kazanarak, Genel Müdürlükçe, 18 yaşını bitirdikten sonra atamasının yapıldığı; sakatlık oranlarının yüzde 40’tan az yüzde 70’ten fazla olmamasının gerektiği imtihan ilanında belirtilmesine rağmen, bu oranların altında ve üstünde sakatlık derecesi bulunan şahısların müracaatlarının kabul edilerek atanmalarının usulsüz olarak yapıldığı; altı aydan fazla sabıkası bulunan, bu sebeple devlet memurluğuna alınma şartlarını taşımayanların işe alındığı gerekçelerine dayanmaktadır.

Ayrıca, söz konusu önergede, sakat ve eski hükümlülerin imtihana alınması sırasında, İş ve İşçi Bulma Kurumu mevzuatına aykırı işlemler yapılarak, kaydı bulunmayan kişilerin göreve başlatıldığı, yine Sayın Kul’un bakanlığı sırasında İş ve İşçi Bulma Kurumuna alınan kişilerin imtihan işlemlerinde usulsüzlük yapıldığı ve imtihanları kazanamayan torpilli kişilere imtihan kazandırılarak atamalarının yapıldığının ortaya çıktığı, yasadışı örgüt mensuplarının işe alındığı, atanan kişilerin eski bakan Mustafa Kul ve diğer yöneticilerin hemşerisi veya yakını olduğu, İstanbul’da işe alınan 51 sakat ve hükümlüden 17’sinin Sayın Kul’un seçim bölgesinden olması sebebiyle, partizanlık ve bölgecilik yapıldığı iddia edilmektedir.

Önergeyle ilgili olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Mustafa Kul hakkında, Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca, bir Meclis soruşturması açılmasına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 20.10.1999 tarihli 9 uncu Birleşiminde karar verilmiş; ancak oluşturulan komisyon bir türlü toplanamamış, bilahara seçimler sebebiyle faaliyetlerine son vermiştir.

20 nci Yasama Döneminde Meclis Başkanlığına verilen ve aynı dönemde sonuçlandırılamayan, ancak İçtüzüğe göre hükümsüz sayılmayan soruşturma önergesi, 21 inci Döneme intikal ettirilmiş ve bu dönemde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca oluşturulan komisyon marifetiyle yeniden incelenmiştir.

Değerli milletvekilleri, konuyla ilgili hazırlanan komisyon raporları incelendiğinde, aşağıdaki hususları tespit edebiliriz:

Yürürlükteki kanunlar ve yönetmelikler gereği, kamu kurumlarının personel sayısının en az yüzde 2’sinin -ki, bu oran daha sonra yüzde 3’e yükseltilmiştir- sakat ve eski hükümlü olması gerekmektedir. Bu kontenjan boşaldıkça, hemen her yıl, yasal zorunluluk gereği, Sosyal Sigortalar Kurumunun imtihan açması gerekmektedir. Dolayısıyla, eski hükümlü ya da sakat kadrosundan memur ya da işçi alımı ilgili bakanın tasarrufunda olmayıp, kanun gereğidir. Ayrıca, hangi ile ne kadar eski hükümlü ya da sakat alınacağı da kanun hükümlerinde belirtilmektedir.

SSK, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı, ancak yönetim kuruluyla idare edilen bir kuruluştur. İmtihan yapılacak illerde imtihan komisyonunun kimlerden oluşacağı yönetmeliklerde makam sayılarak belirtildiği için, atanan imtihan komisyonlarının belirlenmesinde ya da onaylanmasında bakanın herhangi bir tasarrufu bulunmamaktadır.

Sayın Kul’un bakanlığı sırasında sınav yapılan illerden gelen şikâyetlerle ilgili olarak müfettişler görevlendirilmiş; usulsüzlük yapılan yerlerde imtihanlar iptal edilmiş; sorumlular hakkında soruşturma açılmış; bazıları açığa alınmış ve tekrar imtihan yapılmıştır. Türkiye çapında yapılan imtihanlarda, Çorum hariç, imtihan kurulu üyeleri, haklarında açılan bütün davalarda beraat etmişler; Çorum Sigorta Müdürü ve İmtihan Kurulu Başkanı, bir yakınının imtihan kâğıdını değiştirdiği, dolayısıyla, imtihanı haksız yere kazandırdığı için mahkemece hapis cezasına çarptırılmıştır.

Eski hükümlülerin, siyasî ya da adi suçlu diye ayrılması da mevzuat gereği mümkün değildir. Yüzde 40’ın altında sakatlık oranı olanların, imtihana alınmayacağının duyurulmasına rağmen, yüzde 35 sakatlık oranı bulunan adayların imtihana alınmasının, yeterli oranda sakatlık raporu almış olmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki, yüzde 70’in üzerindeki sakatlık oranı için Altı Nokta Körler Derneğince daha sonra itiraz edildiğinden, yüzde 70’in üzerinde sakat olanlar da imtihana kabul edilmişlerdir.

Değerli milletvekilleri, soruşturma komisyonu, konunun bütün muhataplarını dinleyerek ve belgeleri inceleyerek, yukarıda arz etmeye çalıştığım gerekçelerle, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Mustafa Kul’un, Yüce Divana sevkine gerek omadığına karar vermiştir.

Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Meclis soruşturması gibi, yapının bir parçası olan ve Yüce Meclise tevdi edilen Yüce Divan müessesesinin, yargı amacı çerçevesinde kullanılması gerektiğini düşünüyor, siyasal amaçlarla kullanılmasını asla tasvip etmiyoruz. Yüce Divan gibi çok önemli bir müessesenin, siyasal amaçlı olarak kullanılması halinde, bu önemli müessesenin yıpranacağı endişesindeyiz.

İşte, bütün bu endişelerimizden dolayıdır ki, gerek görüşmekte olduğumuz soruşturma komisyonunda gerek diğer komisyonlarda görev alan değerli milletvekillerimize asla yönlendirici ve kanaatlerini etkileyici hiçbir telkinde bulunulmamış, komisyonlarda görev alan arkadaşlarımız, altını imzaladıkları kararlarda önlerine gelen belge ve bilgileri değerlendirerek, vicdanî kanaatlerine göre hareket etmişlerdir. Zaten, Milliyetçi Hareket Partisine mensup milletvekillerimizin komisyonlardan çıkan değişik tercihleri de söylediklerimizin birer delilidir. Milliyetçi Hareket Partisine mensup milletvekili arkadaşlarımız, bugün de, gerek bu görüşmelerde gerek diğer görüşmelerde hür iradelerini kullanacaklar ve vicdanlarına göre hareket edeceklerdir. Milliyetçi Hareket Partisine de yakışan budur; çünkü, Milliyetçi Hareket Partisi küçük hesapların değil, büyük ülkülerin ve hedeflerin partisidir ve her Milliyetçi Hareket Partili için adalet, mülkün temelidir.

Bu itibarla, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Mustafa Kul’un Yüce Divana sevk edilmemesi yönündeki Meclis Soruşturması Komisyonunun kararını Yüce Heyetinizin takdirlerine arz ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Şen.

İkinci söz, Afyon Milletvekili Halil İbrahim Özsoy’un; buyurun. (ANAP sıralarından alkışlar)

HALİL İBRAHİM ÖZSOY (Afyon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; (9/34) esas numaralı, Soruşturma Komisyonu Raporu üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, 20 nci Yasama Döneminde Konya Milletvekili Sayın Hüseyin Arı ve  56 arkadaşı tarafından, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğüne özürlü ve hükümlülerin devlet memurluğuna alınması için açılan sınavda mevzuata aykırı ve usulsüz işlemler yapıldığı ve buna göz yumarak görevini ihmal ettiği ve kötüye kullandığı gerekçesiyle, Anayasanın 100, İçtüzüğün 107 nci maddesi gereğince Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Mustafa Kul hakkında bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge verilmiştir.

20 nci Dönemde öngörüşmeleri yapılan ve oylanan önerge gereği bir Meclis soruşturma komisyonu kurulması kararlaştırılmıştı. Komisyon üyeleri belli olmuş; ancak, komisyon toplanıp kendi arasında görev taksimi yapamamış, bu arada, 1999 erken genel seçimi dolayısıyla 21 inci Döneme devredilmiştir. Söz konusu önerge, 21 inci Dönemde de, 23 Kasım 1999 tarih ve Meclisin 23 üncü Birleşiminde oylanarak, 657 sayılı Kararla tekrar kabul edilmiştir.

Komisyon, verilen süre zarfında çalışmalarını tamamlayarak, bir rapor halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunmuştur. Şimdi, bu rapor üzerindeki şahsî görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, önce bazı tespitler yapmakta fayda var. Sayın Mustafa Kul, 31 Ekim 1995’den 7 Mart 1996’ya kadar Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapmıştır; yani, bakanlık süresi dört ay yedi gündür.

İkinci tespit; Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur, İş ve İşçi Bulma Kurumunun özürlü ve hükümlü ihtiyacı 516 iken, eski Bakan Sayın Kul’un döneminde, sadece Ankara, İstanbul, Çorum, Batman, Zonguldak, Kastamonu, Adana, Erzincan, Ordu ve Isparta İllerinde olmak üzere 10 ilde sınav açılmıştır. Bu 10 ile tahsis edilen kadro sayısı ise 212’dir. İmtihan şartnamesinde, özürlü vatandaşlar için yüzde 40 ilâ 70 arası sakatlık derecesini gösteren sağlık kurulu raporu istenmiştir.

Komisyonlar, her ilde münferit olarak, o il veya bölge müdürlüğünce tespit edilen komisyonlar olarak kurulmuş, müracaatlar mahalline yaptırılmış, sorular aynı komisyonda hazırlanmış, cevap kâğıtlarının değerlendirilmesi aynı komisyonda yapılmış ve mülakat da aynı komisyon tarafından yapılmıştır.

İmtihanlar sona erip neticeler belli olduğunda, haksızlığa uğrayan veya haksızlığa uğradığını iddia eden veya kazanamayan kişiler tarafından şikâyetler yapılmıştır. Bu şikâyetleri değerlendirmek ve gereğini yapmak üzere, bakanlıkça, her ile müfettişler gönderilmiştir. Bazı illerdeyse, 100 üzerinden 70 puan alan kimse çıkmadığı için, imtihan, kendiliğinden iptal edilmiştir. Bu şikâyetlerin özellikle yoğun olduğu iller, Ankara, İstanbul, Çorum, Kastamonu ve Zonguldak’tır.

Değerli milletvekilleri, bu tespitleri yaptıktan sonra, bu şikâyetlerden ortaya çıkan iddialar nelerdir, onlara bir göz atmakta fayda vardır: Sınavda, 100 puan üzerinden 70 puan alma şartı olduğu halde, Özlem Nazan, Ali Bekir Yavuz, Mesut Susuz ve Yılnur Kılıç gibi vatandaşlar, 70 puanın altında puan almalarına rağmen kazandırılmışlardır. Hizmetli kadrosuna alınan Suna Geyik’in, müracaat ve sınav tarihlerinde, mevzuata aykırı olarak, 18 yaşını doldurmadığı halde, 18 yaşını dolduruncaya kadar evrakın bekletilmesine karar verilmiştir.

İmtihan şartları arasında, sakatlık nispet oranı yüzde 40 ilâ 70 olması gerekirken, yüzde 85, 95, hatta 40’ın altında, yüzde 35 sakatlık derecesi olanların kazandırıldığı; eski hükümlüler arasında, siyasî hükümlülerin bulunduğu; özellikle İstanbul’da yapılan imtihanlarda, 51 özürlüden 17’sinin de, Sayın Bakanın seçim bölgesi olan Erzincanlı olduğu tespit edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, başlangıçta da ifade ettiğim gibi, bu tespitler, müfettişlerle yapılmıştır, raporlarına bunları derç etmişlerdir; birçoğu için cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunmuşlardır. Bu suç duyurusunda bulunmaları neticesinde, çoğu, takipsizlik kararı almıştır. Pek çok imtihan komisyonu başkan ve üyesine disiplin cezası verilmiştir. İptal edilenlerin bir kısmının, sonradan yargıya giderek, tekrar göreve başladıkları da bir gerçektir.

Tüm bunlar olurken, Sayın Mustafa Kul, bakanlık görevinden ayrılmıştır. Kendisinden sonra gelen bir bakanın zamanında yapılan imtihanlarla ilgili, Türkiye Büyük Millet Meclisinde gündemdışı konuşmalar yaptığı ve soruşturma önergesi hazırladığı iddiası kendi ifadesinde bulunmaktadır. O zaman da, misilleme kabilinden olmasa bile, 20 nci Dönemin genel havası içinde, bu müfettiş raporları gerekçe gösterilerek bir soruşturma önergesi verildiği kanaati hâsıl olmuştur. O günlerde, malalesef, Türkiye Büyük Millet Meclisinin denetim yollarından en önemlisi sayılan soruşturma önergesi vermek ayağa düşmüş, olur olmaz ve karşılıklı yıpratma taktikleri çerçevesinde, milletvekilleri, partilerinden aldıkları talimat gereği bu yolu denemişlerdir.

Değerli milletvekilleri, bakanlığa bağlı değil, ilgili bir birimde imtihan yapılıyor. İmtihan komisyonları ve başkanları mahallen tespit ediliyor, sorular orada hazırlanıyor, orada okunuyor. Sonunda şikâyetler yapılıyor, hemen hemen hepsine müfettiş gönderiliyor, imtihanların birkaçı iptal ediliyor, suçlular adalete teslim ediliyor ve prosedüründe ne varsa, gerek Sayın Kul döneminde, yani, 4 ay 7 günlük dönemde gerekse ondan sonra gelen bakanlar döneminde bu prosedür eksiksiz olarak yaptırılıyor.

Değerli milletvekilleri, şimdi, bu konularda sayın bakana ulaşan, bulaşan veya dolaylı olarak izam eden bir suç yoktur. Atamaları yönetim kurulu kararıyla yapılan, bu yönetim kurulunda işçi, işveren ve Maliye gibi kurumların temsilcisi bulunan bir ortamda, imtihanlardan sayın eski bakanın sorumlu tutulması insafla bağdaşmaz. Ayrıca, gerek dosyadaki belgeler incelendiğinde gerekse Komisyondaki ifadelerin tetkikinde görülüyor ki, şu veya bu şekilde Sayın Kul’u izam eden bir durum yoktur. İmtihanın her safhasında mevzuata aykırı işlemler müfettişlerce tespit edilmiştir, çeşitli bakanlar zamanında incelemesi yaptırılmıştır. Zaten, raporda da, Sayın Kul’u bu iddialarla ilişkilendirmek mümkün olmamış, buna ait bir delil de olmadığı için, komisyon üyelerinin çoğunluğuyla, Yüce Divanda yargılanmamasına karar verilmiştir.

Değerli milletvekilleri, deliller ve belgeler gerçek olmadan ve bunların kişilerle ilgilendirilmesinde rasyonel davranılmadan, bir kişiyi, bir bakanı, şu veya bu şekilde yargıya göndermek, demokratlıkla, dürüstlükle, hatta ve hatta insan vicdanıyla bağdaşır bir durum değildir. Kişinin hak ve hukukunu hiçe sayarak, soruşturma döneminde onun çektiği manevî ıstırapları telafi etmek de mümkün değildir. Bu insanlar, kolay yetişmemektedir. Bu insanlar, hizmet aşkıyla o makamlara gelen kişilerdir. Onların da bir ailesi, çevresi, toplumda yerleri vardır. Yersiz, mesnetsiz, belgesiz, delilsiz, dedikoduya dayanan, siyasî amaçlı ve gazete havadislerine dayalı, sırf, intikam duygularıyla yapılan...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim; açıyorum mikrofonunuzu, lütfen, tamamlayınız.

HALİL İBRAHİM ÖZSOY (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

... Meclis denetimleri, bu saygın kişileri intikam değirmeninde öğütme isteminden başka bir şey değildir diye düşünüyorum. Sakın, denetim yapılmasın veya soruşturma önergesi verilmesin demek istemiyorum. Soruşturma önergeleri verilecektir; ancak, bu şekilde davranmayarak, canım, hele bir soruşturma önergesi verelim de, belki, bir şey buluruz, milletin kafasını karıştırırız, onu yıpratırız, milletin gözünden düşürürüz diye hareket edenlere Meclis sahip çıkmamalıdır. Bu, hem Meclisin saygınlığı yönünden hem de olabilecek, doğabilecek bir haksızlığın önlenmesi yönünden çok önem verdiğimiz bir husustur.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinize saygılar sunuyorum. (ANAP ve DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Özsoy.

Kocaeli Milletvekili Sayın Turhan İmamoğlu.

Buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

M. TURHAN İMAMOĞLU (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 9/34 esas numaralı Meclis Soruşturma Komisyonu raporu hakkında söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Anayasamızın 100 üncü maddesinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 107 nci maddesinde belirlenen esaslar dahilinde, adı geçen komisyonda görev almış bulunuyorum. Komisyondaki iddialara kısaca göz attığımızda, bu soruşturma komisyonundaki iddialarda, kazanamayanların daha düşük puanla işe alındığı, müracaat tarihinde yaş sınırının ihlal edildiği, yazılı ve sözlü sınavda 70 puan sınırının göz ardı edildiği iddiaları mevcuttu. Ayrıca, güvenlik soruşturmaları olumsuz olan 22 kişinin de kuruma yerleştirildiği iddaları vardı.

Komisyonumuzda, ilgili kişileri çağırıp, dinlediğimizde, teftiş kurulunun bu konuda geniş bir rapor hazırladığını, fakat, ilgili Bakan Sayın Mustafa Kul’un görevden ayrıldıktan sonra bu teftiş kurulu raporunun düzenlendiğini, teftiş kurulu raporuna göre de, İstanbul, Ankara ve Çorum’daki sınav komisyonlarının yargıya sevk edildiğini, İstanbul ve Ankara’daki sınav komisyonu üyelerinin yargıda beraat ettiğini, sadece Çorum’dakine bir cezanın verildiğini ve Çorum’da yapılan sınavın da Bakanlık tarafından iptal edildiğini öğrenmiş bulunuyoruz.

Daha sonra, dönemin SSK Genel Müdürünü komisyonumuza çağırdığımızda, yapılan bu sınavda, alınan kişilerle ilgili herhangi bir kişi telkininin olup olmadığı, herhangi bir listenin bakan tarafından genel müdüre verilip verilmediği; SSK Genel Müdürlüğü direkt bağlı kuruluş olmadığı için, bakanın, SSK Genel Müdürüne sözlü veya yazılı herhangi bir talimatları olup olmadığı sorulduğunda, dönemin SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu “hayır” cevabı vermiştir; yani, bu sınavda herhangi bir bakanın listesi, isim telkini gibi bir çalışmanın, teşebbüsün olmadığı cevabı gelmiştir.

Ayrıca, bu sınav kurullarınca alınan kişiler incelendiğinde de, 594 kişiden sadece 1 kişinin yaşının tutmadığı ve daha sonra yaşı dolduğunda göreve başlatıldığı; 3 kişinin, sakatlık oranı daha önce yüzde 70 olarak belirlendiği halde, Altı Nokta Körler Derneğinin bu sakatlık oranının üst limitine itiraz etmesiyle, üst limitin uygulanmayıp göreve başlatıldığı; fakat, bu kişilerin de bakanlıkta verimli bir şekilde çalıştıkları; yani, yüzde 70 oranının uygulanması halinde, bu 3 kişiye haksızlık yapılacağı kanaati oluşmuştur.

Bu çerçevede, Komisyonumuz, Sayın Mustafa Kul’un, bakanlığı döneminde bu sınavla ilgili herhangi bir kusuru olmadığına kanaat getirmiş ve kendisinin Yüce Divana sevkine gerek olmadığına karar vermiştir.

Konuşmamı bitirirken, hepinize saygılar sunuyorum, teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın İmamoğlu.

Komisyon adına, Komisyon Başkanı, İstanbul Milletvekili Sayın Erdoğan Toprak; buyurun efendim.

(9/34) ESAS NUMARALI MECLİS SORUŞTURMASI KOMİSYONU BAŞKANI ERDOĞAN TOPRAK (İstanbul) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi saygıyla selamlarım.

20 nci Dönemde, Sayın Hüseyin Arı ve 56 arkadaşının, dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mustafa Kul hakkında verdikleri soruşturma önergesi, o dönemin üyeleri tarafından kabul edilmiş, ne yazık ki, çalışmaya başlamadan, erken seçimden dolayı kadük olmuştur. Soruşturma komisyonlarının hayatiyeti devam ettiğinden dolayı, 21 inci Dönemde, siz değerli üyelerin oylarıyla tekrar gündeme gelmiş, soruşturma komisyonu kurulması kabul edilmiştir.

Soruşturma komisyonu kurulduktan sonra, Komisyon üyesi arkadaşlarımızla beraber, 17.2.2000 tarihinde yaptığımız toplantıda görev dağılımı yapılmış ve görev dağılımından sonra, yoğun bir çalışma programı uygulanmıştır. Bu çalışma programı çerçevesi içerisinde, kurumlarla yazışmalar yapılmış, temaslara geçilmiş; Bakanlıktan ve kurumundan, yapılmış olan teftişler ve incelemeler varsa istenmiş ve bu incelemeler, Komisyonumuza intikal ettirilmiştir.

Bununla da kalınmamış, Başbakanlık Teftiş Kurulundan ve Başbakanlık Yüksek Denetlemeden, bu konuyla ilgili, ellerinde belge ve bilgi var ise Komisyonumuza bir an evvel iletilmesi için yazışmalar yapılmıştır.

Komisyon üyesi arkadaşlarımın çok yoğun çalışmalarıyla beraber, belli bir noktaya gelinmiş, bu konuyla ilgili hem iddia sahibi Sayın Hüseyin Arı hem de o dönemin Çalışma Bakanı Mustafa Kul, Komisyonumuza davet edilmiştir. Sayın Hüseyin Arı’nın iddiaları dinlendikten sonra, o dönemin Çalışma Bakanı Mustafa Kul’un bu konuyla ilgili, yaptığı çalışmalar, Komisyon üyeleri tarafından çok geniş bir şekilde kendilerine soru olarak iletilmiş ve cevapları alınmıştır.

Komisyonumuz, her iki iddia sahibinin de görüşleri ışığında, o dönemin Çalışma Bakanından, kısa süresi olması dolayısıyla, bakanlığının çok kısa sürede sona ermesinden dolayı, ondan sonra göreve gelen Bakanla, görüş almak için, temasta bulunulmuş; ama, ne yazık ki, Sayın Bakanın komisyonumuza intikali sağlanamamıştır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının o dönemde SSK’dan sorumlu olan Sayın Genel Müdürü, komisyonumuza davet edilmiş ve görüşleri alınmıştır ve bu dönemdeki Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürü de, komisyonumuza davet edilmiş ve onun da görüşleri alınmıştır.

Bu görüş alma sonucunda, komisyon üyeleri tarafından, hakkında soruşturma açılması ve Yüce Divana sevki istenen Sayın Mustafa Kul’un, yönetmeliklere herhangi bir müdahalesinin olmadığı, sınav komisyonlarına herhangi bir etkisinin olmadığı kanaatine varılmıştır. Bu sınavlar, 10 bölgede açılmış ve bu 10 ilden sadece Çorum’da, sınav komisyonu başkanının sınava nifak karıştırdığı tespit edilmiş ve bu kişi de, görevden uzaklaştırılmıştır. Diğer iddiaların olduğu Ankara ve İstanbul’da ise, yargıya intikal eden konularda, yargı tarafından, bazılarına kınama ve çoğuna da beraat kararı verilmiştir.

Bu görüş doğrultusunda, komisyonumuzun en son toplantısına katılan değerli üyelerin tamamı, Sayın Mustafa Kul’un, Yüce Divana sevkine gerek görmemiştir.

Meclisimizin bilgilerine arz ederim.

Saygılar sunar, teşekkür ederim. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Toprak.

Değerli milletvekilleri, Meclis soruşturması komisyonunun raporu üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Sayın milletvekilleri, raporda, soruşturma açılmaması istenmektedir; yani, komisyon raporu, Yüce Divana sevk etmemek yönündedir. İçtüzüğümüzün 112 nci maddesinin beşinci fıkrası “Komisyonun Yüce Divana sevk etmeme yönündeki raporlarının reddi, ancak, Yüce Divana sevke dair verilen ve sevk kararının hangi ceza hükmüne dayanacağını gösteren bir önergenin kabulüyle mümkün olur” hükmünü taşımaktadır. Bu hükme göre, Başkanlığımıza, Yüce Divana sevke dair bir önerge de verilmemiştir. Bu itibarla, komisyon raporu benimsenmiştir.

Bu kısmın 2 nci sırasında yer alan, 20 nci Yasama Döneminde, Malatya Milletvekili Ayhan Fırat ve 54 arkadaşı tarafından verilen, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünce 1996 Aralık ayında gerçekleştirilen personel sınavında usulsüzlük yapılmasına yol açarak görevini kötüye kullandığı ve bu eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ncı maddesine uyduğu iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Necati Çelik hakkında, Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge ve Meclis soruşturması komisyonu raporu üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.

2. —20 nci Yasama Döneminde Malatya Milletvekili Ayhan Fırat ve 54 Arkadaşı Tarafından Verilen Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünce 1996 Aralık Ayında Gerçekleştirilen Personel Sınavında Usulsüzlük Yapılmasına Yol Açarak Görevini Kötüye Kullandığı ve Bu Eyleminin TürkCeza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Çalışma ve SosyalGüvenlik Eski Bakanı Necati Çelik Hakkında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir MeclisSoruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/31) (S. Sayısı :442) (1)

BAŞKAN – Komisyon hazır.

Sayın Çelik, buyurun; sizi de komisyon sıralarına alalım.

Değerli milletvekilleri, Meclis soruşturması komisyonunun 442 sıra sayılı raporu, daha önce, siz değerli üyelere dağıtılmış ve ilgili eski bakana da gönderilmiştir. Rapor üzerindeki görüşmelerde, komisyona, şahısları adına 6 milletvekiline ve hakkında soruşturma açılması istenen eski bakana söz verilecektir.

Konuşma süreleri, komisyon için 20 dakika, şahısları adına söz alan milletvekilleri için 10’ar dakikadır.

Son söz, hakkında soruşturma açılması istenen eski bakana ait olup, süresizdir.

Şimdi, rapor üzerinde söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Ankara Milletvekili Ali Işıklar, Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan, Kırıkkale Milletvekili Nihat Gökbulut, Sıvas Milletvekili Cengiz Güleç, Denizli Milletvekili Mehmet Kocabatmaz.

Ankara Milletvekili Sayın Ali Işıklar?.. Yok.

Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Avni Doğan; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakikadır.

AVNİ DOĞAN (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 442 sıra sayılı, soruşturma komisyonu raporu üzerinde konuşmak üzere söz almış bulunuyorum. Sözlerime, hepinize saygılarımı sunarak başlıyorum.

Bilindiği gibi, 20 nci Yasama Döneminde, Malatya Milletvekili Ayhan Fırat ve 54 arkadaşı tarafından verilen, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünce 1996 Aralık ayında gerçekleştirilen personel sınavında usulsüzlük yapılmasına yol açarak görevini kötüye kullandığı ve bu eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ncı maddesine uyduğu iddiasıyla, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Necati Çelik hakkında, Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin bir önerge verildi ve bu önerge Yüce Meclisimizce kabul gördü. Daha sonra, kurulan komisyonda, üç aya yakın bir çalışma yapıldı ve bu çalışma sonucu, 6 oya karşı 7 oyla bir rapor kabul edildi, benim üzerinde durmak istediğim bu rapor.

Biraz önce, hemen hemen aynı gerekçelerle, aynı bakanlığı yapmış bir başka arkadaşımızla ilgili bir rapor görüşüldü; iddialar aynı, hadisenin gelişimi aynı, orada da mahkeme kararları var, burada da mahkeme kararları var. Daha geçmişe dönersek, aynı bakanlığı yapmış Sayın İmren Aykut hakkında da, yine, benzer iddialarla bir soruşturma komisyonu kurulmuş, biraz önce Sayın Mustafa Kul’da olduğu gibi bir karara varılmış. Her iki komisyon raporunda verilen karar şu: Sosyal Sigortalar Kurumunun özerk bir kuruluş olduğu, kendine özgü bir kanunu olduğu, orada yapılan sınavlardan Bakanın doğrudan sorumlu olmadığı yönündedir; ancak, bizim komisyonda, raporu üzerinde görüştüğümüz komisyonda daha farklı bir karar çıktı. Bu kararın neden farklı çıktığı konusu üzerinde durmak istemiyorum; ama, Komisyonu yanıltan bir hadise var: Biz, komisyon olarak, daha çok, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünün tayin ettiği müfettişlerin raporu üzerinde durduk. Aslında, SSK Genel Müdürlüğünün tayin ettiği müfettişlerin, bir bakan hakkında, bir siyaset adamı hakkında karar vermesi, onun eylemlerine gönderme yapması hukuken mümkün değildir; demokratik ülkelerde bu gibi şeyler mümkün değildir. Türkiye, bürokratik bir ülke değildir, demokratik bir ülkedir. Kaldı ki, SSK’nın, zaten Başbakanlık Denetleme Kurulu denetimine tabi bir kurum olduğunu da unutmamamız lazım.

Elimizde iki ayrı müfettiş raporu vardı; biri, SSK Genel Müdürlüğü müfettişlerinin raporu, bir diğeri Başbakanlık müfettişlerinin raporu. Başbakanlık müfettişleri, SSK Genel Müdürlüğüne bağlı müfettişlerin yazdığı raporu maksatlı ve zorlama buluyordu; yani, açık ve net ifadelerle, maksatlı buluyordu, zorlama buluyordu. Nedense, biz, daha çok, SSK Genel Müdürlüğü müfettişlerinin raporunu baz aldık.

Müfettiş raporlarında çok garip iddialar vardı; zaten dosyada da öyle, tipik iddialar var. Mesela, 80 000 kişi sınava girmiş, bu sınava giren 80 000 kişinin içinde, müfettişler, 3 kişinin okuma yazma bilmediğini tespit etmiş. Şimdi, bu ülkede, kimin okuma yazma bilip kimin bilmediğini SSK müfettişleri tespit etmez aslında. Onun usulü Millî Eğitim kanalıyla olur, Millî Eğitim, öğretmen görevlendirir, öğretmenler tespit eder; bu iş, yasal olarak böyledir. Bu, tabiî, SSK müfettişlerinin üzerinde bir vazife değil; ama, yapmışlar; fakat, bu 3 kişinin bir de ortaokul diploması olduğu tespit edilmiş. Adamların ortaokul diploması varmış da okuma-yazma bilmiyormuş... Burada bir usulsüzlük varsa, Çalışma Bakanında olması mümkün değil. Birileri, okuma-yazma bilmeyen insanlara diploma veriyor; yani, buradaki usulsüzlükle ilgili Bakanın hiçbir ilgisi yok. Kaldı ki, bakanlar, sınava giren insanların diplomasının gerçek mi, yalan mı, yanlış mı olduğunu tespit etmezler. Bu ülkede, biliyoruz ki, bir devlet hastanesinde, onyedi ay, sahte diplomayla doktorluk yapan insanlar var. Geçenlerde, üç yıldır bir başkasının diplomasıyla avukatlık yapıp, davalara giren, davaları kazanan, kaybeden bir avukat yakalandı. Biz, bu ülkede, ne birisi sahte diplomayla doktorluk yaptığı için Sağlık Bakanına bir suç isnat edebiliriz ne birisi sahte diplomayla avukatlık yaptığı için Adalet Bakanını suçlayabiliriz. Bir bavul dolusu sahte 10 milyon dolar yakalandı geçenlerde. Biz, Merkez Bankasını suçlayamayız ki!.. Bizim Maraş’ta bir söz var “hırsıza beylerin de borcu var” derler... Yani, iddialar, böyle iddialar... Kaldı ki, bu, okuma-yazma bilmeyen 3 adam, notere gidiyor, usulüne uygun öğretmen getirtiyor, okuma-yazma bildiğini noter kanalıyla da tespit ettiriyor. Şimdi, bu tür iddialar var.

Bir başka iddia var: Bakıyorsunuz, efendim, parti üyeleri sınavı kazanmış. 80 000 kişi sınava giriyor. Bu sınavı kazananlar arasında her partiden üye olduğu tespit ediliyor. Her partiden var, istisnasız her partiden kazanan var; ama, sadece, 157 Refah Partili üye bu sınavı kazanmış. Kazandıktan sonra, mutlaka, öbür partilerden olanlar da Refah Partili olanlar da parti üyeliğinden istifa etmiştir. Şimdi, 3 800 kişinin kazandığı bir sınavda, her partiden üye olması çok normal olduğu gibi, Refah Partilinin olması da çok normal; 3 800 kişide 157 kişi, takdir edersiniz ki, bir rakam değil.

Kaldı ki, bütün bu iddialar mahkemelere intikal etmiş ve mahkemelerde beraat etmiş. Bakın, size birkaç mahkeme kararı okuyorum:

Ankara 7. İdare Mahkemesinde, Ali Okuran, Aralık 1996’da yapılan yazılı sınavların usulüne aykırı işlemler içerdiğini, eşitlik ve adalet ilkesini gözetmediğini ileri sürerek, sınavın iptaliyle ilgili dava açıyor. Mahkemece, dava dosyasının ve işlemle ilgili belgelerin incelenmesinden, sınav ilanının, katılmayı sağlayacak şekilde ve öngörülen yönteme uygun olarak gerçekleştirildiği, sınavın yapılacağı yerin ve saatin, katılacakların haberdar olacağı şekilde duyurulduğu, sınav komisyonu oluşumu ve değerlendirmede anılan yönetmelik ve kanun hükümlerine aykırılık bulunmadığı anlaşılmış olup, sınav salonlarına alınmada meydana gelen aksaklığın ise, objektiflik ve eşitlik esasını ihlal edecek etki yaratmadığı anlaşılmakta, davacının aksi yöndeki iddialarına itibar edilmemekte, açıklanan nedenlerle, davanın reddine, 14.11.1997’de oybirliğiyle karar veriliyor; oyçokluğuyla değil; yani, dosyadaki bütün iddialar mevcut.

Bir başka dava dosyası. Serdar Hakan Ercan. Ankara 1. İdare Mahkemesinde dava açıyor. İddiası, sınavın yönetmeliklere ve hukuka aykırı olarak yapıldığı, sınav konularının, tahsil durumuna uygun olarak genel kültür kapsamında olacağı belirtildiği halde, matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi derslerden de soru sorulduğu; ancak, mahkemece, iddiaların söz konusu sınavı kusurlandıracak hususlar olmadığı anlaşıldığından, dava konusu sınavın yasa ve yönetmeliklere uygun, objektif ve eşit koşullarda yapıldığına oybirliğiyle karar veriliyor. Birçok mahkeme kararı var; bütün mahkemeler, ortak yönde, sınavın, usulüne, kanunlara, yönetmeliklere uygun olarak yapıldığını ve hiçbir usulsüzlük olmadığına oybirliğiyle karar veriyor.

SSK müfettişlerinin başka iddiaları da var. Mesela, SSK eski Genel Müdürünün görevden el çektirilmesini istiyorlar...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AVNİ DOĞAN (Devamla) – Sayın Başkan, 2 dakika rica ediyorum.

BAŞKAN – Efendim, mikrofonunuzu açıyorum; lütfen tamamlayın.

AVNİ DOĞAN (Devamla) – İdare bu karara uymuyor, 1 / 8 oranında maaş kesimi cezası veriyor; ancak, ilgili genel müdür mahkemeye gidiyor ve bu 1/8 oranında verilen maaş kesimi cezasının da yasalara uygun olmadığına karar veriliyor.

Bir başka bürokrat, Şahin Yalçıntürk var; SSK Genel Müdürlüğü müfettişlerince devlet memurluğundan çıkarılması isteniyor. Buna da maaş kesim cezası veriyor idare. 8. İdare Mahkemesi, verilen bu maaş kesim cezasının da yersiz olduğunu karara bağlıyor. Bu arkadaş bununla kalmıyor, 57 nci hükümet döneminde, atama ve sözleşmeli personelden sorumlu şube müdürlüğüne getiriliyor.

Bir başka bürokratla, Yusuf Ekşi’yle ilgili aynı iddialar var. Yusuf Ekşi, yine, mahkemeye gidiyor. Mahkeme, idarenin verdiği maaş kesimi cezasını kaldırıyor ve 57 nci hükümet, bunu da, disiplinden ve sicilden sorumlu şube müdürü yapıyor.

Bu imtihanda görev alan imtihan komisyonunun, 57 nci hükümet tarafından taltif edildiğini, ödüllendirildiğini de görüyoruz.

Bütün bunlar, bu mahkeme kararları neyi gösteriyor: Yapılan sınavın, usulüne uygun olduğunu, yasalara uygun olduğunu gösteriyor.

Efendim, 2 500 kişi alınacakmış, 3 800 kişi alınmış... Kime ne zararı var bunun? Bu tür iddialar, tabiî, yersizdir, geçersizdir. Meclis soruşturması komisyonu, müessese olarak önemli bir müessesedir.

BAŞKAN – Sayın Doğan, lütfen tamamlar mısınız efendim.

AVNİ DOĞAN (Devamla) – Peki Başkanım, bitiriyorum; toleransınız için teşekkür ediyorum.

Konuyu, Yüce Meclisin, değerli milletvekili arkadaşlarımızın vicdanına bırakıyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Doğan.

Ankara Milletvekili Sayın Ali Işıklar; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİ IŞIKLAR (Ankara) – Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; konuşmama başlarken, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, 20 nci Dönemde Malatya Milletvekili Ayhan Fırat ve 54 arkadaşının, 1996 Aralık ayında gerçekleştirilen personel sınavında yapılan usulsüzlüğe yol açarak görevini kötüye kullandığı ve bu eylemin, Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Necati Çelik hakkında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılması konusu 13.10.1998 tarih ve 6 ncı Birleşimde görüşülmüş ve kabul edilmiş olmasına rağmen 20 nci Dönemde -Yüce Milletin çok iyi bildiği gibi- sonuçlandırılamamış, bu dönem de bizim önümüzde bulduğumuz 15 soruşturma komisyonu raporundan biridir.

Sayın milletvekilleri, toplam, yaklaşık 70 000 kişi, müracaat kuyruklarında, kar altında, simit ve çayla karın doyurmaya çalışmışlardır. O dönemde, bendenizin, Türkiye’nin en büyük memur sendikası olan Kamu-Sen ile ilgili bağlantım herkesin malumudur. İş bulabilmek için bir umutla gelen bu memur adaylarının acı ve ıstırabını içimde hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Müracaat kuyruklarından sonra, malumunuz olduğu üzere, imtihan iptal edilmiş, sıkıntılı ekonomik koşullarda imtihana gelenler geri dönmek zorunda kalmışlardır. Yasalara aykırı olarak, en az onbeş gün önceden ilan edilmesi gereken ikinci imtihan günü kısa süre önce açıklanmış, böylece, müracaat eden yaklaşık 12 000 kişi imtihana dahi katılamamıştır.

İmtihanın hangi şartlarda yapıldığını gösteren fotoğraflar hâlâ akıllardadır. Stadyumlarda, yerlerde, kış şartlarında yapılan imtihanın sonuçlarının ne kadar sağlıklı olacağını sizlerin vicdanlarına bırakıyorum.

Sayın milletvekilleri, soruşturma dosya muhteviyatı ve komisyon raporları incelendiğinde ortaya çıkan aşağıdaki şu sonuçları takdirlerinize arz ediyorum:

1. Devlet memuru olarak atanacaklar için mecburî yeterlilik ve yarışma sınavları genel yönetmeliğinin 15 inci maddesine aykırı davranıldığı,

2. Sosyal Sigortalar Kurumu personel unvan yükselme yönetmeliğinin 6 ncı maddesinde E sınıfı sürücü belgesi arandığı halde, B ve C sınıfı sürücü belgesi alanların alınması,

3. Sınava gireceklerde yaş üstü sınır koymayarak, personel kanununa uymayan kişilerin alınması,

4. 28.11.1996 tarihinde hava koşulları nedeniyle ertelenen imtihan, aynı şartlar geçerli olduğu halde, dört gün sonra basın toplantısıyla, dört gün sonra imtihanın yapılacağı ilan edilmiş; bu sebeple, zamanın kısalığı ve hava şartları sebebiyle müracaat ettiği halde 12 793 adayın sınava katılamamasına sebep olunduğu,

5. Sosyal Sigortalar Kurumu Personel Yönetmeliğinin 37 nci maddesine göre imtihanların taşrada da yapılma imkânı varken, 70 000 kişi Ankara’da imtihan yapılmak suretiyle, hem masrafa hem izdihama sebebiyet verilmiş; insanların sınavlarının imtihan şartlarına uygun olmayan, güvensiz bir ortamda yapılmasına sebep olunmuş ve sadece sonuç elde etmek maksadına matuf davranıldığı ortaya çıkmıştır.

6. Yalnızca adayların veya birinci derece yakınlarının getireceği iş talep formlarının kabul edileceği belirtilmesine rağmen, ilgisiz görevli memurların talep formlarını kabul ettikleri anlaşılmıştır.

7. Sınav kazandığı anlaşılan çok sayıda adaya ait iş talep formunun Refah Partisi ve Bakanlık Özel Kalem Müdürlüğüne intikal ettirildiği, mesai dışında başvuru defterine kaydedildiği, aday imtihanına giriş belgelerinin de bu yapan kişilere verildiği,

8. Sınav kâğıtlarının bilgisayarla değerlendirilmesi mümkünken, istediklerini almak için 5 kişilik bir komisyonla 70 000 kâğıt okunmaya çalışılmış, onbir günde sonuçlandırılarak, dünyada kırılmayacak bir rekor kırılıp, 5 saniyede bir kâğıt okunarak neticelendirilmiştir.

9. Sınav kazanan 2 042 adayın numaralarının, ara vermeden, ardı ardına birbirini takip ettiği, bunlardan 155 aday numarasının aynı ilden gelen kişilerden oluştuğu defter kayıtlarından anlaşılmıştır.

10. 435 sınav kâğıdının hiçbirinde sınav kurulu üyelerinin el yazısıyla verilmiş puana rastlanmadığı, komisyonda görevli olmayan memurlar tarafından verildiği, ayrıca, yapılan inceleme ve beyanlardan, 80 adayın sözlü sınava hiç girmedikleri, sözlü sınav tutanakları puanlarının, yine, komisyon üyesi olmayan memurlar tarafından verildiğinin tespit edildiği.

11. Okuryazar olmadığı halde ve yanlış diploma beyanında bulunan adayların yazılı sınav sonuçlarına itiraz ettirilmek suretiyle imtihan kazandırıldıkları,

12. Sözlü sınava hiç girmediği halde sınav kazandırılan 80 aday arasında, ilgili Bakanın yeğen ve kayınbiraderinin bulunduğu iddiaları ortaya atılmıştır.

Sayın milletvekilleri, yukarıda sayılan imtihanla ilgili somut ve soyut sebeplere ilaveten, medyamızın çok büyük bir kısmında kişiselleştirilerek ve birçok detaya yer verildiği; bu hususta Meclisteki gündemdışı konuşmalar, tarafsız görev yapan müfettiş raporları, ilgili kişilerin mahkemeye verilmesi, savcının iddianamesi ve mahkemenin devam etmesi, Yüce Milletimizin ve Parlamentomuzun malumlarıdır. Bu deliller ışığı altında, büyük usulsüzlük ve yolsuzluk olduğu anlaşılmaktadır.

Sayın milletvekilleri, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlıdır. O zamanın ilgili Bakanı da Sayın Necati Çelik’tir. Gerek kanunî sorumluluğu gerek bütün yazılan ve sorulan sorulara rağmen teftiş yaptırmadığı gibi, bu tarzda cereyan eden imtihanı savunmuş; her defasında, yazılı ve sözlü basında da bu imtihanın arkasındaki Bakan olduğunu beyan etmiştir. Böylece, akraba ve yakınları ile Refah Partisi üyesi olarak tespit edilen kişilerin, usulsüz bir şekilde sınav kazandırılarak işe alındığı ortaya konulmuştur.

Soruşturma komisyonunda, Bakan lehine, Yüce Divana gitmesin diye şerh koyan iki üyenin de beyanlarını ifade etmek istiyorum: “Anladığım kadarıyla ortada bir usulsüzlük vardır. Yüce Divana gitmesini ahlaka aykırı buluyorum. Ancak, ortada Yüce Divanlık bir suç olmayışı, suçun hiç mevcut olmadığına anlamına gelmeyebilir. Nitekim, bu olayda incelenmesi gereken bazı usulsüzlüklerin olduğuna ben de inanıyorum” demişlerdir.

Sayın milletvekilleri, dosya muhteviyatı ve tüm belgeler ışığı altında, sonuç olarak, Çalışma Bakanı Necati Çelik’in Bakanlığına bağlı bir kuruluş olan Sosyal Sigortalar Kurumunun 1996 Aralık ayında gerçekleştirdiği sınavla ilgili olarak, gerek yazılı gerek görsel basında ve gerekse Türkiye Büyük Millet Meclisi soru önergelerinde, başından sonuna kadar usulsüzlük ve kayırmalar yapıldığı ve bu suretle, başta, Bakanın çok sayıda yakın akrabaları ile Bakanlığın ve Sosyal Sigortalar Kurumu üst düzey yöneticilerinin yakınları...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Işıklar, lütfen tamamlayın efendim.

Buyurun.

ALİ IŞIKLAR (Devamla) – Teşekkür ederim.

...ve Refah Partisi mensuplarına sınav kazandırarak işe alındıklarına dair somut iddia ve tespitlerde bulunulmuş olmasına rağmen, 3146 sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 5 inci maddesindeki denetim görev yetkisini kullanmayarak, ihmali aşan kasıtlı bir davranış sergilediği ve Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesinde sayılan görevi kötüye kullanmak fiilini işlediği kanaatine vardığımdan ve bu sebeple, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Necati Çelik’in, Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesinde belirtilen görevi kötüyü kullanma eylemi nedeniyle yargılanmasını teminen, Yüce Divan yönünde oy kullanacağımı bildirir; Yüce Heyetinizi saygılarla selamlarım. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Işıklar.

Kırıkkale Milletvekili Sayın Nihat Gökbulut; buyurun efendim.

NİHAT GÖKBULUT (Kırıkkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tümünüzü saygıyla selamlıyorum.

Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Necati Çelik hakkında Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge ve (9/31) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu üzerinde görüşlerimi açıklamak üzere huzurlarınızdayım.

Soruşturma komisyonu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Necati Çelik’in Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesinde belirtilen görevi kötüye kullanmak fiili nedeniyle yargılanmasını teminen Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde dava açılmasını, 6 muhalif oya karşılık 7 oyla karar altına almıştır.

Değerli milletvekilleri, yolsuzluk iddiaları şüphesiz soruşturulacaktır, soruşturulması da gerekir. Bu, ahlakî bir zaruret olduğu kadar, Türkiye’de ekonomik ve siyasî sistemin rasyonelleşmesi için de şarttır; ancak, bu soruşturmaları Meclisteki partilerin oluşturduğu komisyonlarla yapmak şeklindeki bugünkü sistemin siyaseten yozlaştığı da bir gerçektir. Bugünkü Meclis soruşturma sistemi, siyasîleri aklamak ya da karalamak mekanizmasına dönüşmüş, âdeta yozlaşmıştır. Suçlu siyasîlerin aklanması ne kadar vahimse, suçsuz insanların karalanması daha da vahimdir.

Sokrates mahkemece suçlu bulunup mahkûm edildiğinde, öğrencilerini ağlarken görür. Sokrates’e “sizi, suçsuz olduğunuz halde mahkûm ettikleri için ağlıyoruz” derler. Bunun üzerine Sokrates “hayır, ağlamayınız; suçlu olduğum halde serbest bıraksalardı, sevinecek miydiniz” der. Biz, suçsuz olduğu halde mahkûm olanlara üzülmek, suçlu olduğu halde serbest bırakılanlara sevinmek istemiyoruz.

Biz, halkın seçtiği ve siyaseten en üst makamlarda bulunan kişilerin, altlarında ve emrinde bulunan insanların yanlış fiilleriyle ve vicdanî kanaat yoluyla suçlanmasını doğru bulmuyoruz.

Biz, bugünkü sistemin yozlaştığına, liderleri ve siyasîleri “aklamak” veya “karalamak” amacına dönük olarak siyasîleştiğine inanıyoruz. Biz, Anayasanın 83 üncü ve 100 inci maddelerinin değiştirilip, dokunulmazlıkların daraltılarak, Meclis soruşturma sisteminin değiştirilmesinin gereğini savunuyoruz.

Değerli milletvekilleri, şüphesiz, yolsuzluklarla, hırsızlıklarla mücadele edilecektir. Meclisin ana görevlerinden birisi, denetim ve soruşturmadır. Ancak, yolsuzlukla mücadele, siyasîleştirilmemelidir. Hukukun siyasîleşmesine müsaade etmemeliyiz.

Yolsuzluğun ve hırsızlığın ana sebebi, gerçekte, bulunduğumuz sistemdir. Sistemi değiştirici tedbirler almadan, her taşın altında potansiyel suçlu arama psikozu, millete hizmet etme yolunda parmağını taşın altına koyacak, hizmet ve devlet adamı bulamama noktasına bizi getirecektir.

Yolsuzlukların ve hırsızlıkların anası, olması gereken yerde olmayan, önündeki tüm boşlukları yapay olarak şişirdiği otoritesiyle dolduran, ne geleneksel ne çağdaş olabilen; alabildiğine boş, kof, başıboş, dağınık, belirsiz, keyfî olan; hemen her konu ve meseleye yasakçı esprisiyle yaklaşan; kayırmacı, ayırımcı, ayrıcalıkçı, yasakçı mekanizmalar besleyen sistemdir. Yetersiz üretim, yetersiz olan üretimin dağılımındaki adaletsizlik, aşırı nüfus artışı, aşırı talep gibi etkenler, sistemdeki kötü mekanizmayı giderek artırmaktadır.

Şüphesiz, çareyi demokraside arayacağız. Demokrasinin bütün hastalıkları, daha fazla demokrasiyle tedavi edilebilir. Bu sözden hareketle, daha fazla demokrasi için mücadele edeceğiz. Demokraside yolsuzluklar, politik yozlaşmanın neticesidir. Politik süreçte, sınırsız güç ve yetkinin bir sonucu olarak, çağdaş demokrasiler, politik yozlaşmayla içiçe yaşamaktadırlar.

Değerli milletvekilleri, politikayı ıslah etmek için, politika oyununun oynanıldığı çerçevenin, yani, siyaset kurallarının ıslahı ve reformu gereklidir. Bir oyun, kurallarıyla belirlenir ve daha iyi bir oyuna, ancak, oyunun kurallarını değiştirmek suretiyle ulaşılabilir. Artık, oyunun kurallarını değiştirme zamanı gelmiştir. Meclis soruşturma sistemi, aklama veya karalama sisteminden çıkarılmalıdır. Unutmayalım ki, güç, gücü kontrol etmeye hizmet etmelidir.

Değerli milletvekilleri, milletvekilleri olarak, Yüce Türk Milleti adına hareket ediyoruz. Karar verme yetkisine sahip olan kimselerin, teorik olarak, millet aleyhine karar vermesi ve tasarrufta bulunması söz konusu değildir; ancak, pratikte, politik yozlaşmaya bağlı olarak aksi davranışlara şahit olabiliriz. Ülke yönetimi, yükselen hizmet talebi ile durmaksızın şişirilen otorite tutkusu arasına sıkışabilir. Bu sıkışıklıkta, birçok sorunun çözümü için, her türlü siyasal akım, devlet otoritesine davetiye çıkarılabilir. Buna, sivil alanın kısırlığı eklenince, karşımıza, otorite tutkusundan ve yaygaralı bir talep zemininden başka alternatif üretmeyen, yavan ve sığ bir siyasal yaşam çıkmaktadır. Böylesine bir siyasal yaşamda ve yozlaşan politik ortamda, adam kayırmacılığın, korumacılığın, ayırımcılığın, rant kollamacılığın giderek arttığına tanık oluyoruz.

Değerli milletvekilleri, biliyor musunuz, ülkemizde rant kollama oranı bütçenin yüzde 18,55’idir. Oysa, gelişmiş ülkelerde, bu, daha düşüktür. Mesela, Fransa’da yüzde 2,68, Belçika’da 4,8’dir. Siyasal yozlaşma, üretken olmayan, hantal devlet rantı ve yolsuzlukla beslenmektedir.

Değerli milletvekilleri, halkımız, 57 nci hükümetten çok şeyler beklemektedir. Müspet adımlar atılmıştır. Farklı olmanın zenginlikleri, ülkeye ivme ve hız kazandırmıştır. Hiçbir şekilde, hiçbir hareketin, halkın ümidini kırmaya, istikrarı bozmaya hakkı yoktur. Kendine cumhuriyet adını veren bir devlette, eğer, herkes sükûnet halindeyse, genel kural olarak, orada özgürlüğün bulunmadığına emin olabilirsiniz. Birlik denilen şey, siyasî bir kuruluşta çok belirsiz bir kavramdır. Gerçek birlik, uyumun doğurduğu birliktir. Böyle bir birlikte, bütün taraflar, kendi aralarında, bize ne denli muhalif görünürlerse görünsünler, tıpkı müzikteki zıt seslerin genel uyum sağlaması gibi toplum yararını oluşturmaya katılırlar. Görünürde yalnızca kargaşa olduğu sanılan bir devlette, pekala ciddî bir birlik olabilir; bu da, gerçek, toplumsal barışı sağlayan bir uyum birliğidir.

Değerli milletvekilleri, netice olarak, halkın oyuyla gelen, halkın adına hareket eden siyasîlerin, emri altında bulunan kişilerin yanlış fiillerinden dolayı Yüce Divana sevkini, şahsî ve vicdanî kanatime göre uygun mütalaa etmiyorum, edemiyorum.

Farklılıkların dayanışması içinde, zıt seslerin uyumu dileğiyle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Gökbulut.

Sıvas Milletvekili Sayın Cengiz Güleç.

M. CENGİZ GÜLEÇ (Sıvas) – Konuşmayacağım.

BAŞKAN – Konuşmuyorsunuz...

Denizli Milletvekili Sayın Mehmet Kocabatmaz; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

MEHMET KOCABATMAZ (Denizli) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli milletvekilleri; sözlerime başlarken, şahsım adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözü edilen soruşturmanın konusu, Malatya eski milletvekili Sayın Ayhan Fırat ve 54 arkadaşının, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünce 1996 Aralık ayında gerçekleştirilen personel sınavında usulsüzlük yapılmasına yol açarak görevini kötüye kullandığı ve bu eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla Çalışma Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Necati Çelik hakkında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün de 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkindir ve Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü tarafından 1996 yılı Aralık ayında Ankara’da yapılmış olan, kamuoyunda uzun süre tartışılan personel alımları için açılan sınavla ilgili üç bakanlık müfettişi, üç de Sosyal Sigortalar Kurumu müfettişinin birlikte yaptıkları incelemeleri sonucunda düzenledikleri raporlar doğrultusunda komisyonumuz yeniden görev almış bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuyla ilgili olarak müfettişlerce bilgi ve görüşlerine gereksinim duyulan, Sayın Necati Çelik’e gönderilen 20.11.1997 tarih ve 35/14 sayılı yazıya ise hiçbir yanıt alınamadığından ve bu noktadan hareket edilerek, gerek Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünde düzenlenen tüm dosyalarla ilgili bilgiler, mahkemeye intikal eden dosyalar, idarî yöntemlerle verilen ve incelenen dosyalar incelenmiş, bu doğrultuda, komisyonumuz, iki başmüfettişin bir de avukatın görevlendirilmesiyle ve bu arkadaşların da tuttukları ışık doğrultusunda çalışmalarına devam etmiştir.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Necati Çelik’e davetiye gönderilmiş, komisyonumuza verdiği ifadesinde de aynen şu cümleleri kullanmışlardır: “Arkadaşlar, Sosyal Sigortalar Kurumu, hepimizin bildiği gibi kuruluş kanunu gereğince özel hukuk hükümlerine tabi bir kamu tüzel kişiliğidir. Gerek Sosyal Sigortalar Kurumunun kuruluş kanunu olan 4792 sayılı Kanun gerekse Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının kuruluş kanunu olan 3146 sayılı Kanunun incelendiğinde görülecektir ki, kurum, bütün eylemlerini, bütün faaliyetlerini ve bütün işlemlerini kendi organlarıyla yürütür. Ne işlemin tesisinde ne işlemin sonucunda Bakanın vizesine, onayına ihtiyaç duymaz. Dolayısıyla, hukuken, Sosyal Sigortalar Kurumu sınavlarından Sayın Bakanı sorumlu tutmak mümkün değildir. Benim esas söyleyeceğim husus budur. Ben, konuya ilişkin bana atfedilen hususa yönelik bunu söylüyorum ve noktayı koyuyorum.” 

Ancak, bunu söylemekle, sınavla ilgili tüm sorumlulukların Sosyal Sigortalar Kurumu ve yetkililerine ait olduğunu vurgulamak istemişlerdir. Halbuki, Anayasamızın 112 nci maddesinin ikinci fıkrası “her bakan, Başbakana karşı sorumlu olup ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden de sorumludur” demektedir. Bizler biliyoruz ki, mevcut yasalarımız Anayasamıza ters düşemez. Bence, bu türlü çıkmazlarımızın çözüme kavuşturulması için, gerekli olan uyum yasalarımızın, özellikle Anayasamızın 83 üncü ve 100 üncü maddelerinin bir an önce gündeme getirilip değiştirilmesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli milletvekillerinin şaibeler altında kalmaması sağlanmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu bilgiler ışığında çalışan komisyonumuzun tespit ettiği bazı hususlara da değinmek istiyorum :

Yapılan sınavda, Devlet Memuru Olarak Atanacaklar İçin Mecburî Yeterlilik ve Yarışma Sınavları Genel Yönetmeliğinin 15 inci maddesine aykırı davranıldığı; en az (E) sınıfı sürücü belgesi istendiği halde (B) ve (C) sınıfı sürücü belgesi olanların da işe alındığı; yaş üst sınırının dikkate alınmadığı; müracaat edenlerden, sınav tarihinin değiştirilmesi ve hava koşulları nedeniyle 12 793 adayın sınava katılamadığı; yine, sınavda adaylara eşit koşullarda sorular sorulmadığı; (A) ve (B) soruları arasında eşdeğerlik bulunmadığı; yine, sınav kâğıtlarının bilgisayarda değerlendirilmesi mümkün iken, bu değerlendirmenin personel tarafından yapıldığı ve sonuç olarak 2 042 kişinin sınavları ardı ardına kazandığı; 80 adayın sözlü sınava alınmadan işlem yapıldığı; ayrıca, ilkokul ve ortaokul diploması gözüken adayların okuryazar olmadıkları tespit edilmiştir. Yine, sınavı kazanan bazı kişilerin, Bakanın ve diğer yetkililerin akrabaları olduğu, raporlarda görülmektedir.

Özet olarak, sizlere, rakamsal bazı veriler vermek istiyorum efendim:

Sınava müracaat eden 88 022 kişidir.

Sınava giren 73 229 kişidir.

Yazılı sınavı kazanan 5 310 kişidir.

Sözlü sınavı kazanan 5 268 kişidir.

Sözlü sınavda başarısız olan 27 kişidir.

Yazılı sınavda kazandırılan, 2 342 asıl, 2 819 yedek olmak üzere, toplam 5 161 kişidir.

Göreve atanan toplam 3 800 kişidir.

Sınavda usulsüzlük sebebiyle görevine son verilen 80 kişidir.

Usulsüz yapılan sınavlar sebebiyle görevine son verilenlerden idarî dava açanlar 76 kişidir.

İdarî davalarda, göreve son verme işleminin iptali kararı verilen dosya sayısı 37’dir.

Yine, idarî davalarda göreve son verme işleminin iptali talebinin reddi kararı verilen dosya sayısı 32’dir.

Yargılaması devam eden dava sayısı 7’dir.

İptal kararı alıp daha sonra Danıştay 12 nci Dairesinin yürütmeyi durdurma kararına istinaden görevine son verilenlerin sayısı 29’dur, halen görevde olanların sayısı 6’dır, halen açıkta olanların sayısı 70’tir.

Akraba sayısı ise 22’dir; tutanaklara geçmiş bulunmaktadır.

Bu bilgiler ışığında, gerek idarî soruşturmalarla gerekse mahkemeye intikal etmiş olan dosyalar devam etmekte olmakla beraber, toplumumuzun vicdanında yara açan ve insanımızın kafasında değişik soruları yönlendiren bu sınavın, “sorumlu değilim” diyen Sayın Bakanımızın yargı yoluyla yargılanmasının uygun olacağı kanaatiyle kendi oyumu kullandım.

Bu sınavdan, bu ülkenin aldığı bir ders vardır ve mevcut hükümetimiz, devlet memuru sınavını ÖSYM kanalıyla yapmaktadır, liyakatı önplana almıştır; ancak, Sayın Bakanın ve hiçbir bakanımızın, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinde görev yapan hiçbir bakanımızın -bilerek ya da bilmeyerek- ülke zararına hiçbir zaman çalışacaklarını tahmin etmiyorum. Ama, yapılan bir iş vardır, rakamlar ortadadır; kendilerinin de, Sayın Bakanın da ricası doğrultusunda...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kocabatmaz, açıyorum mikrofonunuzu; lütfen tamamlayın efendim.

MEHMET KOCABATMAZ (Devamla) – ...değerlendirmeyi -Sayın Bakanın kendi sözleriyle-  sayın milletvekillerin vicdanlarına bırakıyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kocabatmaz.

Komisyon adına, Komisyon Başkanı, Afyon Milletvekili Sayın Mehmet Telek; buyurun efendim.

(9/31) ESAS NUMARALI MECLİS SORUŞTURMASI KOMİSYONU BAŞKANI MEHMET TELEK (Afyon) – Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

20 nci Dönemde, Malatya Milletvekili Ayhan Fırat ve 54 arkadaşının, SSK Genel Müdürlüğünce 1996 yılında gerçekleştirilen personel sınavında usulsüzlük yapılmasına yol açarak görevini kötüye kullandığı ve bu eyleminin, Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Necati Çelik hakkında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergesi, 13.10.1998 tarihli 6 ncı Birleşimde görüşülmüş ve kabul edilmiştir.

20 nci Dönemde kurulan soruşturma komisyonları, malumunuz olduğu üzere, çalıştırılmamış ve önerge kadük olmuştır. İçtüzüğümüze göre hükümsüz sayılmayan, (9/31) esas numaralı soruşturma önergesiyle birlikte 16 adet Meclis soruşturma önergesi 21 inci Döneme intikal etmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 23.11.1999 tarihli 23 üncü Birleşiminde okunarak, 657 sayılı kararla, komisyonumuz kurulmuştur.

Komisyonumuz, kurulduğu andan itibaren hızlı bir çalışma temposuna girmiş ve 20 nci Dönemden komisyona tevdi edilen bilgiler ve belgeler değerlendirmeye alınmıştır. Yapılan yazışmalar ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının yaptırdığı soruşturma raporu, sınavı yapan memurlarla ilgili bu zamana kadar verilen tüm idarî cezalar ve akıbetleri, konuyla ilgili adlî ve idarî yargı kararları toplattırılmıştır.

Özellikle, Çalışma Bakanlığı Teftiş Kurulunun yaptırdığı soruşturmanın çok geniş olması nedeniyle, yapılan teftiş raporunun; birincisi, yanlı olup olmadığının; ikincisi, usulüne uygun yapılıp yapılmadığının; üçüncüsü, dizin olarak verilen belgelerin geçerli olup olmadığının tespiti yönünden, SSK Genel Müdürlüğünden 2 başmüfettiş, Çalışma Bakanlığından da 1 hukuk müşaviri, bilirkişi olarak istenmiştir.

Komisyonumuzda görevlendirilen başmüfettişler Sayın Sebahattin Şuvak ve Can Önakın, hukuk müşaviri Sayın avukat Abdurahman Özdemir, başarılı çalışmalarıyla komisyonumuza yardımcı olmuşlardır.

Bu arada, komisyonumuz çalışmaları sırasında hac farizasını yaparken kaybettiğimiz Sayın Nizamettin Sevgili’yi rahmet ve minnetle anmak istiyorum.

Komisyonumuza, önerge sahibi, 20 nci Dönem Milletvekili Sayın Ayhan Fırat davet edilmiş, görüş ve iddialarını bizlere yansıttıktan sonra, sorularımızı cevaplandırmıştır.

Daha sonra davet edilen Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Necati Çelik Beyefendi, komisyonumuzu bilgilendirmiş ve sorularımızı cevaplandırmıştır.

Sayın Çelik, savunmasında, “özetle, gerek SSK Kuruluş Kanunu olan 4792 sayılı Kanun, gerekse 3146 sayılı Kanunda, kurum, bütün eylemlerini, bütün faaliyetlerini ve bütün işlemlerini kendi organlarıyla yürütür” tezini ileri sürmüştür. Özellikle, kendisine, bu imtihanda, kendi bilgisi dahilinde ya da bilgisi dışında usulsüzlük olup olmadığı sorularına “imtihanda usulsüzlük olmadığı” konusunda ısrar etmiştir. Fakat, bu konuda, 3146 sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 2 nci maddesinde sayılan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının görevleri arasında, bağlı kuruluşların, amaçları ve özel kararları gereğince idare edilmesini sağlamak ve denetlemek hükmü mevcuttur. Onun dışında, 4792 sayılı SSK Kanununun 2 nci maddesinde, SSK’nın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı olmak üzere kurulmuş olduğu açıkça belirtilmiştir.

Şunu hemen belirtmek isterim ki, imtihan yapan bürokratlarla ilgili konu adalete yansıtılmış, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının, 1998/35728 sayılı hazırlık iddianamesiyle, dava, henüz, 8 inci Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmektedir. Adlî yargı dosyalarını incelemek mümkün olmamasına rağmen, savcılık iddianamesinin incelenmesi mümkün olabilmektedir. Bu iddianame incelendiğinde, iddiaların, önergedeki, Teftiş Kurulunca hazırlanan iddialarla çakıştığı görülmüştür.

Komisyonumuz, soruşturmayı iki aşamalı yapmıştır. Birinci aşamada, önergede iddia edilen -zamanınızı almamak için tümünü okumak istemiyorum, sayın milletvekilleri bir kısmını burada açıkladılar- imtihanda usulsüzlük yapılıp yapılmadığı konusu tartışılmıştır. Karara muhalif olan komisyon üyelerimizin bir kısmı da dahil olmak üzere, komisyon üyelerimiz, yapılan bu imtihanda usulsüzlüklerin olduğu kanaatine varmıştır.

Usulsüzlük olarak da; Devlet Memuru Olarak Atanacaklar İçin Mecburî Yeterlilik ve Yarışma Sınavları Genel Yönetmeliğinin 15 inci maddesine aykırılık, sözlü sınavlarda kayırmacılık, okuma-yazma bilmeyenlere sınav kazandırılması, en az (E)  sınıfı sürücü belgesi istenilmesine rağmen (B) ve (C) sınıfı sürücü belgesi olanların işe alınması ve siyasî parti ayırımcılığı yapıldığı gibi iddiaların doğru olduğu kanaatine varılmıştır.

Konunun ikinci aşamasında, bu usulsüzlüklerin, dönemin Sayın Bakanı Necati Çelik’le bağlantısı olup olmadığı, Sayın Bakanın bu konuda sorumlu olup olamayacağı tespit edilmeye çalışılmıştır.

Sayın milletvekilleri, bu konu, imtihan tarihinden önce, Sayın Ayhan Fırat’ın bu kürsüden yaptığı, bu konuda duyumlar aldığına ve imtihanın adil olmayacağı yönünde şüphelerinin bulunduğuna dair gündemdışı konuşmayla ve verdiği sözlü ve yazılı soru önergeleriyle dile getirilmiştir. Sayın Bakan, bu konuda adil olacağını, şüphelerin yersiz olduğunu açıklamıştır. Kısaca, bu konu, gerek Meclis kürsüsünden gerekse basın yoluyla dile getirilmiştir. Sayın Bakan, bu konuda, sadece, savunma yoluna gitmiş, yapılan usulsüzlük iddialarını araştırtmamıştır.

Kaldı ki, Malatya Milletvekili Ayhan Fırat’ın Anayasanın “Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgi edinme ve denetim yolları” başlıklı 98 inci maddesine istinaden vermiş olduğu soru önergesindeki iddiaları, bizzat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Necati Çelik ve yakın akrabalarını içerdiği halde, bu iddialarla ilgili olarak sağlıklı bir denetim ve inceleme yaptırmadan, sınavın Yüce Meclisin ve yargı denetiminden geçtiği iddiasında bulunması, ihmali aşan, kasıtlı bir davranış olarak yorumlanmıştır.

Konuyu yasal dayanak açısından kısaca değerlendirmek istiyorum.

Bilindiği gibi, 9 Ocak 1985 tarihli 3146 sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun “Görev” başlıklı 2 nci maddesi aynen şöyledir:

“Madde 2.– Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının görevleri şunlardır:

n) Bağlı kuruluşların amaçları ve özel kanunları gereğince idare edilmesini sağlamak ve denetlemek.”

Yasanın Birinci Bölüm “Bakanlık Makamı” başlıklı 5 inci maddesinde de şöyle denilmektedir:

“Madde 5.– Bakan, bakanlık kuruluşunun en üst amiridir ve Bakanlık hizmetlerini mevzuata, hükümetin genel siyasetine, millî güvenlik siyasetine, kalkınma planlarına ve yıllık programlara uygun olarak yürütmekle ve Bakanlığın faaliyet alanına giren konularda diğer bakanlıklarla işbirliği ve koordinasyonu sağlamakla görevli ve Başbakana karşı sorumludur.

Bakan, emri altındakilerin faaliyet ve işlemlerinden sorumlu olup, Bakanlık merkez, taşra ve yurt dışı teşkilatı ile bağlı kuruluşların faaliyetlerini, işlemlerini ve hesaplarını denetlemekle görevli ve yetkilidir.”

Ayrıca, yasanın “Danışma ve denetim birimleri” başlığı altındaki 14 üncü maddesinde de aynen:

“Teftiş Kurulu Başkanlığı

Madde 14 – Teftiş Kurulu Başkanlığı, Bakanın emri ve onayı üzerine, Bakan adına aşağıdaki görevleri yapar:

a) Bakanlık teşkilatı ile bakanlığa bağlı kuruluşların her türlü faaliyet ve işlemleriyle ilgili olarak teftiş, inceleme ve soruşturma işlemlerini yürütmek” hükümleri mevcuttur.

Yine, 9 Temmuz 1945 tarih ve 4792 sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununun 1 inci maddesinde aynen şöyle denilmektedir:

“Madde 1. – İş hayatında türlü hallere karşı ilgili Sosyal Sigorta Kanunu hükümlerini uygulamak ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı olmak üzere Sosyal Sigortalar Kurumu vücuda getirilmiştir.”

Yine, anılan yasanın 4 üncü maddesinde aynen:

“Madde 4. – Kurumun Genel Müdürü ile Yardımcıları, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanının teklifi üzerine müşterek karar ile tayin olunur” hükümleri mevcuttur.

Diğer tarafta, Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın “Görev ve siyasî sorumluluk” başlığı altındaki 112 nci maddenin ikinci fıkrasında aynen:

 “Her bakan, Başbakana karşı sorumlu olup kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden de sorumludur” amir hükmü mevcuttur.

Yukarıda belirtilen yasa hükümlerinde açıkça belirtildiği üzere, 4792 sayılı Kanunla kurulmuş olan Sosyal Sigortalar Kurumumun, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının bir bağlı kuruluşu olduğu; Bakanın, Bakanlık merkez, taşra ve yurtdışı teşkilatı ile bağlı kuruluşlarından olan Sosyal Sigortalar Kurumunun faaliyetlerini, işlemlerini ve hesaplarını denetlemekle görevli ve yetkili bulunduğu, herhangi bir duraksamaya neden vermeyecek şekilde sabittir.

Bu nedenle, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Necati Çelik’in, bakan olduğu dönemde, Bakanlığına bağlı bir kuruluş olan Sosyal Sigortalar Kurumunun 1996 Aralık ayında gerçekleştirdiği sınavla ilgili olarak, gerek yazılı ve görsel basında gerekse Türkiye Büyük Millet Meclisi soru önergelerinde, başından sonuna kadar, sahtecilik, usulsüzlük ve kayırmalar yapıldığı ve bu suretle, başta Bakanın çok sayıda yakın akrabaları ile Bakanlığın ve Sosyal Sigortalar Kurumu üst yöneticilerinin yakınlarına, Refah Partisi mensuplarına sınav kazandırılarak işe alındıklarına dair somut iddia ve tespitlerde bulunulmuş olmasına rağmen, 3146 sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 5 inci maddesindeki denetim ve görev yetkisini kullanmayarak, ihmali aşan kasıtla bir davranış sergilediği ve Türk Ceza Kanunun 240 ıncı maddesinde sayılan “görevi kötüye kullanmak” fiilini işlediği sonuç ve kanısına varılmıştır.

Bu kürsüde biraz önce konuşan komisyon üyelerimizin komisyonun çalışmalarıyla ilgili yaptıkları eleştirileri cevaplamak istiyorum. Şunu özellikle söylemek istiyorum ki, kurulduğu günden itibaren, komisyonumuzda, hiçbir milletvekilimiz gibi -ben, başkan olarak- hiç kimseyi aklamak ya da karalamak yoluna geçmedik. Öyle bir düşüncemizin olması, hiç; ama, hiç mümkün değildi. Özellikle, komisyonların siyasallaşmasından bahseden sayın milletvekillerimiz haklıdırlar; ama, bunun vebali bizimle ilgili değildir. Daha önce -belki siyasallaştırılarak- bu Meclis komisyonlarını kuran insanlar, bugün bundan yakınıyorlarsa, biz, açıkça, Komisyon Başkanı olarak, doğruyu, vicdanî kanaatlerimizle hareket etmenin dışında hiçbir şey yapmadığımızı, konuyu siyasallaştırmadığımızı, özellike vurgulamak istiyorum.

Okuma-yazma bilmediklerinin diplomaların sahte olduğundan bahsettiler. Evet; ama, ben şunu sormak istiyorum: Okuma-yazma bilmeyenler sahte diplomayla müracaat edebilir, onlar kabul edilebilir; fakat, bu insanlar, acaba, imtihanı nasıl kazandılar! Yani, mesele budur. Yoksa, tabiî ki, o dönemde, hiçbir bürokratın, sahte bir diplomayla gelmiş bir insanın diplomasını sahte mi değil mi diye ayırmasının mümkün olmadığını biliyorum; ama, acaba, bu insanlar sınavı nasıl kazandılar; onu anlamak pek mümkün değil.

Tabiî ki, sınavı kazananların, tüm siyasî partilerden, gerçekten, üye oldukları tespit edilmiş. Yalnız, şunu hatırlatayım; ifadelerine başvurulan 687 adaydan 231’inin siyasî partilere üye oldukları tespit edilmiş. Siyasî partiye üye olan 231 adaydan 175’i, her nasılsa, Refah Partisinden. Yani, oranlarsak, yaklaşık yüzde 80.

Sayın milletvekilleri, bu nedenle, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Necati Çelik’in, Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesinde belirtilen, görevi kötüye kullanmak eylemi nedeniyle yargılanmasını teminen, hakkında, Yüce Divan sıfatıyla, Anayasa Mahkemesine dava açılmasına karar verilmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun tasvip ve takdirlerine, saygıyla arz ediyorum. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Telek.

Söz sırası, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Necati Çelik’te.

Buyurun Sayın Çelik. (FP sıralarından alkışlar)

Konuşma sürenizde tahdit yok efendim.

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK ESKİ BAKANI NECATİ ÇELİK – Sağolun efendim.

Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından Aralık 1996’da gerçekleştirilen personel sınavıyla ilgili olarak verilen soruşturma önergesi ile (9/31) esas numaralı Meclis Soruşturma Komisyonu raporuna ilişkin düşüncelerimi açıklamak ve Muhterem Heyetinizi bilgilendirmek amacıyla huzurlarınızda bulunuyorum. Sözlerime başlarken, hepinizi, en içten duygularla ve saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, 1996 Aralık ayında yapılan SSK sınavlarıyla ilglili olarak bana atfedilen suçlamalar şunlardır:

Bakanlık teftiş raporunda, söz konusu sınavla ilglili olarak iddia edilen, bu şaibeli sınavla ilgili olarak, işlemlerin Teftiş Kurulunca incelenmesi ve soruşturulması talimatını vermemek.

Soruşturma önergesinde de, personel sınavında usulsüzlük yapılarak, yapılmasına yol açarak görevimi kötüye kullanmak.

Bana atfedilen suçlamalar bunlardır değerli arkadaşlarım.

Hal böyle olunca, bendeniz de, Muhterem Heyetinizi bilgilendirirken, konuya bu çerçeveden yaklaşacağımı ve iddialarla ilgili olarak düşüncelerimi, haklı olarak, açıklayacağımı ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, peşinen söyleyeceğim şudur: Cumhuriyet tarihinde, benim dönemimde yapılan sınavlar kadar, yargı denetimine tabi, kamuoyu denetimine tabi, yasama meclisinin denetimine tabi ikinci bir sınav yoktur. Bu sözün altını çiziyorum.

Şimdi, sizlere soruyorum; görev nasıl kötüye kullanılır; bir bakan görevi nasıl kötüye kullanır; mevzuata uymayarak. Mevzuata uyulup uyulmadığı konusunda, takdir edilir ki, her türlü iddiada bulunulabilir. Ne var ki, bu iddialar, yargıya intikal eder ve yargıda da karara bağlanırsa; yani, iddialar, lehte veya aleyhte sübut bulursa, takdir edilir ki, bu yargı kararları tüm kişi ve kuruluşları bağlar. Bunu ben söylemiyorum, Anayasanın 138 inci maddesi söylüyor. Daha sonraki bölümlerde, bu konularla ilgili düşüncelerimi detaylandırarak Muhterem Heyetinize sunmaya çalışacağım.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de ilk kez sınavı ben yapmıyorum veya benim dönemimde Sosyal Sigortalar Kurumu yapmıyor; her dönemde sınav yapılmış ve benim yaptığım sınavın öncesi sınavlar dikkate alındığında görülecek acı gerçek, bizim zamanımızda yapılan sınavlardan farklı değildir. Statlarda sınavların yapıldığı unutulmuş değildir, kucak kucağa sınavların yapıldığı, bilinmeyen gerçekler değildir.

Değerli arkadaşlarım, bizim açtığımız sınava 88 000 kişi müracaat etmiş... Türkiye’nin işsizliğinden de herhalde beni sorumlu tutmayacak Yüce Meclis veya Türk Milleti. Şayet, Türkiye’nin işsizlik boyutu bu noktadaysa, dolayısıyla, açtığımız sınava 100 000’e yakın insan müracaat etmişse, bu ayıp hepimizindir; bundan, beni sorumlu tutamazsınız herhalde.

Değerli arkadaşlarım, hemen söyleyeceğim şudur: Keşke imkânımız olsaydı da, iddia edildiği gibi, 3 800 kişi değil, müracaat eden 88 000 kişiyi de işe alabilseydik. Bu, insana, sadece, şeref verir, onur verir. İşsize iş vermek kadar, bugünün ağır ekonomik koşullarında hayırlı bir iş düşünemiyorum. Şimdi, denebilir ki, burada da dendi “partilileri aldınız, yakınlarınızı aldınız...” Komisyon Başkanı dahil hiçbir üye “şu kadar yakınınızı aldınız” demiyor, yuvarlak laflar...

Değerli arkadaşlarım, bakınız, ben size söyleyeyim: 3 800 kişinin alındığı bu sınav sonucunda 2 yakınım girmiş; biri kayınbiraderimdir, biri de öz yeğenimdir. 3 800 kişinin içinde 2 kişi. Daha önceleri bu kürsüye gelindi, denildi ki: “Çelik soyadlı 52 yakınınızı da işe aldınız.” Bu ve benzeri iddialarla gensoru verildi. Bu Çelik soyadlı 52 kişinin birinin dahi benim birinci dereceden değil, üçüncü, beşinci dereceden yakınım olduğu burada ispatlanamadı. Yok böyle bir şey!

Bakınız, ben size ilk kez burada söylüyorum: Doğrudur, bu 3 800 kişinin içinde kayınbiraderim ve yeğenim sınavı kazanmıştır; ama, Çelik soyadlı -size veriyorum, ne yazık ki aday numarasını tespit imkânım olmadı- Adem Çelik bu memuriyet sınavına girmiştir ve kazanamamıştır; Çelik soyadlı yeğenim sınavı kazanamamıştır. Daha sonra açılan işçilik sınavına Çelik soyadlı bir başka yeğenim olan İlyas Çelik girmiştir, kazanamamıştır. Dolayısıyla, elbette ki bu sınava, benim ve bürokratların yakınlarının da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak girme hakkı en az öbürleri kadar var. Bunu suç olarak görmek, fevkalade ayıptır, siyasetin düzeyini düşürmektir.

Değerli arkadaşlarım, benim yaptığım iş nedir veya bana yapılan suçlama nedir, onu ifade ettim.

Şimdi, elinizi vicdanınıza koyun. Bir hususu dikkatlerinize sunmak istiyorum: Şayet bakan olarak, bir sınav açılmış, sizlerden herhangi biri veya tanıdığımız dostlardan birileri veya partilerden arkadaşlarımız “şu yakınımız” veya “şu şahıs sınava girecek, yardımcı olabilir misiniz” diye bana mektup göndermişse, telefon açmışsa, ben de bunu kuruma göndermişsem, bu suç ise -şimdi, elinizi vicdanınıza koyun- bu suçu hepimiz her gün onlarca kere işliyoruz. Size, her gün, işsiz olup, işe girmek için “yardımcı olun” diye müracaat eden onlarca insan yok mu bu ülkede? Var. Siz ne yapıyorsunuz bunları? İlgili kurumlara gönderiyorsunuz. Alınıp alınmadığı ayrı bir konu; ama, ne yapıyoruz bunları; ilgili kişilere veya kurumlara gönderiyoruz. Arkadaşlar, bu suçsa, bu suçu hepimiz her gün işliyoruz; o zaman, hepimizin Yüce Divana gönderilmesi lazım.

Arkadaşlar, geliniz, siyaseti ayağa düşürmeyin. Siyaset, bu kadar ucuz yapılacak bir iş değil değerli arkadaşlarım ve siyaset adamları da bu kadar ucuz iddialarla suçlanacak, karalanacak kadar değersiz insanlar değildir. Size ifade ediyorum: Kararınız ne olursa olsun, bu iş benim için sadece şereftir ve hayatımda taşıyacağım şerefle yaptığım bir işlemdir. (FP sıralarından alkışlar) Kesinlikle, yüksüneceğim, pişman olacağım bir iş değildir. Ne yapmışız; insanlara bu imtihanla iş verilmiş.

Akrabalarla, partililerle ilgili iddiaların, gerçekle uzaktan yakından ilgisinin olup olmadığını takdirlerinize bırakıyorum. Akrabalarla ilgili... Partililerle ilgili de, Sayın Komisyon Başkanı söylediği için söylemekte fayda görüyorum: Doğrudur, soruşturulan 750 kişinin yüzde 70’i, değerli arkadaşlarım, Refah Partili olabilir; ama, şunu unutmayın, komisyon, özellikle -ilgili soruşturma komisyonunu kastetmiyorum, teftiş heyetini kastediyorum- Cumhuriyet Başsavcılığına gidilerek, 750 kişinin dosyası incelettiriliyor; hiç böyle bir şey... Size şimdi soruyorum: Hangi sınavda işe girenlerin, hangi partiye üye olup olmadıkları Cumhuriyet Başsavcılığında bugüne değin araştırılmıştır; var mı böyle bir şey?! Partizanlığın, haksızlığın, keyfîliğin, kastın boyutunu bilmeniz bakımından ifade ediyorum ve özellikle, benim seçim bölgem İzmit’teki bütün işe girenler ve yakınım olduğu iddia edilen, benim ve diğer bürokratların, bunlar, özellikle götürülerek değerli arkadaşlarım, özellikle, Refah Partili olduğu iddia edilen 750 kişi götürülüyor, inceleniyor ve bu 750 kişinin yüzde 50’si veya yüzde 70’i veya işine son verilenlerin yüzde 70’i Refah Partili çıkıyor.

Burada da ben, pişkinlik gösterip, daha önceki bir sayın bakanın dediği gibi “Cumhuriyet Halk Partilileri değil de MHP’lileri veya Refahlıları mı alacaktım” dememişim, dememişim; aksine, sınavın adil yapılacağına, dürüst yapılacağına, objektiflik ilkelerine uyulacağına o günden bugüne söyleyerek devam ediyorum ve bu kürsüden de devam ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, şayet, indî mütalaalarla yazılan raporlarla amel edilerek siyaset yapmaya devam edersek, bana hiçbir şey yapamazsınız; ama, siyasete, siyaset adamına ve yasama organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisine çok büyük haksızlık edersiniz, çok büyük haksızlık edersiniz. (FP sıralarından alkışlar) Bizi, başkalarının hırpalamasına gerek yok; biz, haksız ve yersiz olarak o derece birbirimizi hırpalamaya kalkışmışız ki, böyle bir yarışa siyaseti sokmuşuz ki, bunun sonu yok, ben size söyleyeyim; bunun sonu yok. Kararınız ne olursa olsun -ama, ifade ediyorum- bu işlem, benim için sadece bir şereftir ve bu kürsüde bu konuşmayı, asla, bir savunma anlamında yapmıyorum, Muhterem Heyetinizi şimdi sunacağım belgelerle, yargı kararlarıyla ve idarenin kararlarıyla ve Anayasayla sadece sizleri bilgilendirmeye çalışacağım; asla, bu konuşmayı bir savunma olarak görmeyiniz lütfen. Allah’a şükürler olsun, ortada savunulacak hiçbir şey yok. Necati Çelik, ne yaptığını bilen, kendisine güvenen, inanan bir siyaset adamıdır; geçmişi öyledir, bugünü de böyledir ve Necati Çelik, bu önergeyi veren parti dahil, bütün partilerin, dün yaptığı görevler itibariyle ilgi odağıdır ve “siyaseti beraber yapalım” diye teklif alan bir insandır.

Dolayısıyla, değerli arkadaşlarım, dün Necati Çelik’e güvenen insanların güvenini sarsacak, ne siyasette ne Bakanlığım döneminde en ufak bir eylemim, en ufak bir faaliyetim olmamıştır Allah’a şükürler olsun; bunu da huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, Anayasanın 138 inci maddesini, izniniz olursa -ilgili cümleleri- aktararak konuşmama devam etmek istiyorum. Şimdi, bakınız, Anayasanın, 138 inci maddesinin “Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı maddesinin bir cümlesi aynen şöyledir:”Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.”

Devam ediyor:”Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”

Şimdi, değerli arkadaşlarım, bana izafe edilen suçları sizlere takdim ettim: Görevi kötüye kullanmak, bir; iki, bu kadar tartışması yapılan sınav hakkında neden soruşturma açmadığı.

Değerli arkadaşlarım, işte Anayasanın 138 inci maddesi... Soruşturma açamazdım; neden açamazdım, bu sınavın bütün safhaları yargı denetiminde cereyan etmiştir, geçmiştir.

Bakınız, size tarihlerini, izniniz olursa vereyim. Yazılı sınav tarihi: 6-7-8 Aralık 1996. Yazılı sınav sonuçlarının ilanı: 20 Aralık 1996. Sözlü sınav tarihi: 23-28 Aralık 1996. Sınava itiraz tarihi: 20 ve 27 Aralık. Daha sözlü sınav yapılmadan, konu yargıya intikal ettiriliyor; yürütmeyi durdurma talepli ve bütün sonuçlarıyla, sınavın iptali  talebiyle dava açılıyor. Sözlü sınav 23 Aralıkta yapılıyor, dava 20 Aralıkta açılıyor.

Değerli arkadaşlarım, dava, yargıya intikal etmiş bir konuyu... Şimdi yine, sayın bakanların ve siyaset yapan sizlerin çok rahatlıkla bileceği bir hususu arz etmek istiyorum: Konu yargıya intikal etmiş; yargının da, beni ve benim dönemimi himaye etmeyeceği çok açık. Şimdi, ben, yargı kararlarını beklemeyeceğim, bana bağlı olan teftiş kuruluna diyeceğim ki, git bunu soruştur, bir; bu, yargının çalışmasına müdahale değil midir, iki.

Değerli arkadaşlarım, hangi kişi, hangi bakan, görevdeyken, teftiş kurulu, o bakan aleyhine rapor hazırlar?! Yani, elinizi vicdanınıza koyun. Ben, işin hukukî boyutu üzerindeyim, açamazdım. Anayasanın 138 inci maddesi çok açık. Ne var ki, diyelim ki açtım; ama, bilesiniz ki, açsaydım, bu sefer de, Anayasanın 138 inci maddesini ihlalden suçlanacaktım.

Sayın Komisyon Başkanı ve aleyhime oy veren sayın üyeler müsterih olsunlar; bu raporu hazırlayanlar veya hazırlatanların hırsları o derece depreşmiştir ki, sayın komisyon üyelerine hatırlatıyorum, bir köşe yazısına konu olduğu gibi “asın şu Necati Çelik’i” demediğiniz sürece, bu insanları tatmin etmeniz mümkün değildir; o ihtirasla ve o hırsla bu raporlar hazırlattırılmıştır.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, konu yargıya intikal etmiş dedim. Takdir edersiniz ki, işi, önce yargı boyutuyla işlemekte yarar görüyorum. Bakınız, söze girerken dedim ki, cumhuriyet tarihinde bu denli yargı denetimine tabi ikinci bir sınav

Arkadaşlar, bir bilirkişi raporu... Bilirkişi raporunun bir cümlesini, haklı olarak, sizlere okumak mecburiyetindeyim. Bakınız, bütün iddialara, bu kürsüde iddia edilen, soruşturma önergesinde ifade edilen, bakanlık teftiş raporunda ifade edilen bütün suçlamalara karşılık olarak, bilirkişi diyor ki: “Yukarıda da arz edildiği gibi, sondajlama usulü olarak seçtiğim yazılı sınav kâğıtlarındaki isimler ile sınavı kazanan listedeki isimlerin aynı olduğu, puanlarının baraj olarak kabul edilen 70 ve yukarısında olduğu, tüm sınav kâğıtlarında alınan puanların cevap kâğıdının üst kısmında yazılı olduğu, puanların cevap anahtarındaki doğru cevaplara göre değerlendirilerek verildiği, puanlamanın karalama veya çarpı koyma şeklinde yapıldığı, verilen puanların bu çarpı veya karalamalara uyduğu, her sınav kâğıdının komisyon üyelerince eksiksiz imzalandığı -yetkili kimselerin değil, yetkisiz kimselerin diyor iddia sahipleri ve ne yazık ki komisyon başkanı. Bakınız, bilirkişi raporu- sözlü sınav tutanağındaki puanların aynı kalemle yazılmış olduğu hususundaki görüşümü tekrar ile puanlarının ilgili hanelerine yazılmış olduğu ve toplamlarının keza doğru olduğu ve imzalarının da eksiksiz atılmış olduğuna dair inceleme sonucu elde ettiğim sonuçları yüksek makamın görüş ve takdirlerine arz ederim.” Konu, cumhuriyet başsavcılığına intikal edince, cumhuriyet başsavcısı, resen bir karar vermiyor, konuyu bilirkişiye havale ediyor; bilirkişi raporuna dayanarak da, haklı olarak, cumhuriyet başsavcılığı, değerli arkadaşlarım, takipsizlik kararı veriyor. Şimdi, ne diyor sayın savcı takipsizlik kararında: “Sınav yazılı kâğıtlarının bilirkişi tarafından incelenmesi sonucu düzenlenen raporda, cevap anahtarlarıyla çok kısa bir sürede okunabileceği, incelenen yazılı kâğıtlarının 70 ve üzerinde puanla değerlendirildiği, bunun altında puan almış sınavı kazanan kişilerin olmadığı saptanmış olmasına göre, müsnet iddialarla ilgili CMUK’un 164 ve 165 inci maddeleri gereğince, kamu adına takibata yer olmadığına karar verildi.”

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bir merkezden bu sınavların bütün sonuçlarıyla iptali yönetildiği için, hemen, başka davalar gündeme getiriliyor ve üçüncü şahıslar tarafından, Ankara 1 ve Ankara 7. İdarede ayrı ayrı davalar açılıyor; hep aynı iddialar.

Değerli arkadaşlarım, bu iddialar mahkeme tarafından inceleniyor ve yine, sadece, birer cümleyle mahkeme kararlarını Muhterem Heyetin bilgilerine sunmak istiyorum, zamanınızı daha fazla kullanmamak bakımından. Bakınız, iddia şu... Önce, izin verirseniz, burada da ifade edildiği için, iddianın bir cümlesini, davacının iddiasına konu ettiği itiraz hususlarını arz etmek istiyorum: “Davacı, dava konusu sınavın, sınav kâğıtlarının tahsil durumuna uygun olarak genel kültür kapsamında olacağı belirtildiği halde, matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi konularda da sorular sorulduğunu, sınavın güvenli bir ortamda yapılmadığını, sınavın objektif olmadığını, sınava giren adayların hüviyet tespitinin yapılmadığını, sınavın adil ve eşit şartlar altında yapılmadığını, sınav ertelemenin hepsi, ertelemenin, yeni duyuruda 15 günlük süreye uyulmadığını, sınava katılacak adaylar için yaş sınırı konulmadığını, sınav kâğıtlarının okunmadığını, sınav sonuçlarının 11 günde açıklandığını ve bu sürede tüm kağıtların okunmasının imkânsız olduğunu, sınavın ÖSYM aracılığıyla yapılması gerektiğini iddialarıyla iptalini istemektedir” diyor sayın yargıç.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu iddialarla ilgili -biraz önce dediğim gibi, vaktinizi almamak için- bir cümleyi, kısaca, huzurlarınızda takdim etmek istiyorum. Sayın yargıç diyor ki: “Dava konusu sınavın, yasa ve yönetmeliklere uygun, objektif ve eşit koşullarda yapıldığı sonucuna varıldığından, davalı idare işleminde hukuka aykırılık görülmemiştir.”

Şimdi, değerli arkadaşlarım, Türkiye’de hukukun, en azından anayasal açıdan, bulunduğunu kabul edersek, uygulamalarda sıkıntılar olsa bile, biçimsel olarak ve anayasal olarak Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu varsayarsak -ki, öyledir- o zaman, burada suç işliyoruz. Anayasanın 138 inci maddesi açıkça ihlal ediliyor. Yargı kararlarıyla sübut bulmuş bir konunun tartışmasını yaparak, nereye varmaya çalıştığımızın takdirini Muhterem Heyete bırakmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, bir başka idare mahkemesi: “Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünün, merkez ve taşra teşkilatında çalıştırmak üzere, idarî personel alımı için, 6, 7, 8 Aralık 1996 tarihlerinde yapılan yazılı sınavların, usülüne aykırı işlemleri içerdiği, eşitlik ve adalet ilkesinin gözetilmediği savıyla iptali istenilmektedir. Dava dosyasının ve işlemle ilgili belgelerin incelenmesinden, sınav ilanının katılmayı sağlayacak şekilde ve öngörülen yönteme uygun olarak gerçekleştirildiği, sınavın yapılacağı yerin ve saatin, katılacakların haberdar olacağı şekilde duyurulduğu, sınav komisyonunun oluşumu ve değerlendirmede anılan yönetmelik hükümlerine aykırılık bulunmadığı anlaşılmış olup, sınav salonlarına alınmada meydana gelen aksaklığın ise, objektiflik ve eşitlik esasını ihlal edecek etki yaratmadığı anlaşılmakla, davanın aksi yöndeki iddialarına itibar edilmemiştir.

Bu nedenlerle, davanın reddine...”

Değerli arkadaşlarım, işte, elimde dosyalar ve hem yargının hem idarenin işleme ilişkin raporları. Hepsi ama hepsi, bilaistisna, sınavların mevzuata uygunluğunu, eşit ve adil şartlarda yapıldığını, objektif yapıldığını ifade etmektedir.

Değerli arkadaşlarım, hal böyle olunca, gelen ikazlar da o yönde, sözün fazla uzatılmaması isteniyor; ama, Yüce Divan gibi, yasama organının en etkili ve en ciddî olması gereken bir müessesesi, bir denetim müessesesi... Yasalara, mevzuata uygunluğu mahkemelerce tespit edilen, böylesi sıradan bir konu hakkında, Yüce Divana gitmekle suçlanıyorum. Hal böyle olunca, hem Muhterem Heyetinizi hem de kamuoyunu aydınlatmak görevimdir diye düşünüyorum. Bunu lütfen bir zamanaşımı olarak da düşünmeyin.

Değerli arkadaşlarım, yargı kararları bu. Bakınız, bir başka önemli husus şu: Sosyal Sigortalar Kurumu Hukuk Müşavirliği, haklı olarak, açılan bu davalara ilişkin savunma yapıyor.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünün 3 müfettişi, bu sınavların bütünüyle iptal edilmesini, alınan 3 800 kişinin işine son verilmesini öngören bir rapor düzenliyor. Bunu, Sosyal Sigortalar Kurumunun Hukuk Müşavirliği çürütüyor, sadece yargı değil. Sosyal Sigortalar Kurumu Hukuk Müşavirliği, yargıya intikal eden bu konuda savunma yaparken -aynen yargı kararlarında denildiği gibi- diyor ki: “Sınavlar, Sosyal Sigortalar Kurumu Sınav Yönetmeliğine ve yasalara uygun yapılmıştır.” Komisyon üyeleri ya yanıltılmıştır veya bilerek bu beyanda bulunmuşlardır ve oylarını o istikamette kullanmışlardır.

Değerli arkadaşlarım, Sosyal Sigortalar Kurumu, kendi sınav yönetmeliğiyle sınavını yapmıştır, genel sınav yönetmeliğine tabi değildir; sizi yanıltan odur. Genel sınav yönetmeliğine tabi olmadığı için birkısım şartlar aranmamıştır, doğrudur. Mesela, yaş haddi aranmamıştır; ama, bu hükümetin açtığı merkezî sınavda da üst yaş sınırı aranmamıştır. Bu konuyu, Komisyonda da tartıştık. Komisyon Başkanı, ne yazık ki, arandığını ifade etmiştir; ama, bilgilendirmek bakımından söylüyorum ki, merkezî sınavda üst yaş sınırı aranmamıştır. Sadece, eleman alacak kurumlar, haklı olarak, kendi personel yönetmeliğine göre amel ederken, üst yaş sınırı da arayabilmektedir, olay budur; ama, ben, size dedim ki, ÖSYM’de açılan sınavda üst yaş sınırı yoktur, ben de koymadım.

Değerli arkadaşlarım, iyi ki de koymadım; ama özel sektörde, ama kamuda iş bulamayan ve yaşı geçmiş insanlar ölsün mü?! İşsiz kalmaları, yaşlarının geçmesi onların sorunu mu?! Fakirlikten dolayı veya kabiliyetlerinden dolayı insanlar okuyamamışsa -eğitim şartı da koymadım birçok dala; koymadı, daha doğrusu Komisyon; koymadıkları doğru olmuştur- fakir insanların çocukları ölsün mü?! İşe giremesin, sınava giremesin, sürünsün demek mümkün mü?! Okuyamamışlarsa onların suçu mu?!

Değerli arkadaşlarım, dolayısıyla, yapılan işlem baştan sona doğrudur ve bu doğruluğu hem yargı kararları hem de ifade ettiğim gibi, Sosyal Sigortalar Kurumu Hukuk Müşavirliği, mahkemeye yaptığı savunmada açıkça ifade etmiştir.

Bakınız “bu yazılı kâğıtları 11 günde nasıl okundu?” diyorsunuz Sayın Komisyon Başkanı “nasıl okundu?” diyorsunuz. Bakınız, Hukuk Müşavirliği diyor ki: “Dava dilekçesinde, sınav kâğıtlarını okuma süresi hesap edilerek, 52 günde ancak okunabileceği; sonuçların 11 günde açıklandığı iddia edilmektedir. Personel yönetmeliğinin 37 nci maddesi uyarınca oluşturulan merkez sınav kurulu, 5 kişiden oluşmaktadır. Sınav, test usulü yapıldığından, her sınav kâğıdının üstüne cevap kalıbını koymak suretiyle, 1 sınav kâğıdının değerlendirilmesi 1 dakikadan çok az bir süre tutmaktadır. Bu mekanik işi 5 kişinin yaptığı dikkate alındığında, 11 gün süre bile uzunca bir süre olmaktadır.” Kim diyor bunu; Sosyal Sigortalar Kurumunun o günkü Hukuk Müşavirliği.

Değerli arkadaşlarım, dolayısıyla, yapılan iddiaların tümü sübjektiftir, indîdir, düşmancadır; huzurlarınızda ifade ediyorum.

Bir başka hukuk müşavirliği raporu... Okumuyorum, geçiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Sosyal Sigortalar Kurumunca, yapılan bu itirazların bir bölümü dikkate alınarak, komisyon, genel müdürlük “yanlış yapmayalım” demiş ve Başbakanlığa sormuş, Danıştaya sormuş: “Biz, kendi sınav yönetmeliğimize mi tabiyiz, genel sınav yönetmeliğine mi tabiyiz.” Başbakalık Personel Daire Başkanlığı ve -yanlış bilmiyorsam- Danıştay 8. Dairesi -burada var- demiş ki: “Hayır, siz, kendi sınav yönetmeliğinize tabisiniz; onunla amel etmek durumundasınız.” Yine, zamanınızı almamak için geçiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bir başka önemli husus şudur: Bakınız, aynı dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu da bir rapor hazırlamış, konuyu soruşturmuş bir rapor hazırlamış. Bu soruşturmayı, elbette, Başbakanlık Teftiş Kurulu kendiliğinden yapmamış; Başbakanlığa, onlarca şikâyet dilekçesi ulaşmış. Muhterem Heyetinize, onlarca şikâyet dilekçesinden üçü hakkında bilgi sunmak istiyorum: Bakınız, değerli arkadaşlarım, Başbakanlık Teftiş Kurulu, bu haklı müracaatlara dayanarak, konuyu, aynı dönemde, bir kez de kendi incelemiş. Bakınız, bir memur, Başbakanlığa intikal eden bir şikâyet dilekçesinde ne diyor: “Benim de ifademe başvuruldu; ifademi alan müfettiş, bana, hangi partiye oy verdiğimi -bu, müfettişin görevi mi- bu sınavı kimin torpiliyle kazandığımı, üst kademede kimleri tanıdığımı, beni işten atacaklarını, doğru söylersem işten atmayacaklarını, benimle, bizimle işlerinin olmadığını, üst kademelerdekilerle uğraştıklarını...” Bir memur, işini bırakmış... Üst kademe dediği, ben... Dolayısıyla, değerli arkadaşlarım, soruşturulması gereken ben değil, Bakanlık teftiş raporunu yazan müfettişlerdir ve gerçekten görevi kötüye kullanma söz konusudur; ama, ne yazık ki, Türkiye’de sistem tersine işlemektedir.

Başbakanlığa bir başka şikâyet dilekçesi: “Ülkü Ocaklarıyla, Millî Gençlik Vakfıyla bağlantın var mı?” Adaya soruyor müfettiş, görevi ya!.. “Ülkü Ocaklarıyla, Millî Gençlik Vakfıyla bağlantın var mı? Ailemin hangi partiye oy verdiğini, bürokraside kimi tanıdığımı sordular” diye devam ediyor.

Bir başkası... Tabiî, bu kürsüde, temiz bir dili kullanma mecburiyetimizin olduğunu biliyorum; ne var ki, Başbakanlığa yapılan şikâyet dilekçesinde olduğu için, müsamahanıza da güvenerek, Sayın Başkanın da müsamahasına güvenerek, bu mektupta yer alan bir cümleyi daha bilgilerinize sunmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, çok ağır: “Sonra, tanımadığım isimleri bana sorarak, bunları tanımadığımı ifade ettiğim halde, bana -çok affedersiniz, kamuoyundan da özür diliyorum- ‘şerefsiz, eşşoğlueşek, namussuz, ailenin yüzkarası, yalancı, adi, mikrop, terbiyesiz; ben, bu müfettişlik sıfatını taşımasam, sana tekme tokat girişirim, seni camdan aşağı atarım’ gibi ifadelerle...”

Değerli arkadaşlarım, aynen bir engizisyon mahkemesi... Memur adayları, beş saat odaya kapatılıyor, zarurî ihtiyaçları dahi karşılatılmadan ayakta sorgulanıyor ve iş veya yalan beyana tercihe zorlanıyor; ya işten atılacaksınız veya bizim istediğimiz gibi ifadeler vereceksiniz ki, bizim sizinle bir işimiz yok, sayın bakanı suçlayacağız mantığıyla, bu raporlar düzenleniyor; bu düzmece raporlar...

Değerli arkadaşlarım, işte, bu şikâyetler üzerine, zamanın Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz -huzurlarınızda teşekkür ediyorum- yüzlerce dilekçe Başbakanlığa intikal edince, çok haklı olarak, konuyu, Başbakanlık Teftiş Kurulunun bir kez daha incelemesini istiyor. Başbakanlık Teftiş Kurulu bir rapor yazıyor. Yine, ilgili bölümlerini sizlere aktarıyorum; aynen şunlar deniliyor: Mesela, sınav komisyonunun cezalandırılmasına ilişkin raporda getirilen önerilerde, haklarında işlem istenilenlerin aleyhine olmak üzere, sınav komisyonunu asın deniliyor âdeta. Raporda da, onun üzerine deniliyor ki: “Haklarında işlem istenilenlerin aleyhine olmak üzere, zorlama yorumlar yapılarak, disiplin suçlarının ağırlaştırıldığı, önerilen disiplin cezalarına konu fiilerin disiplin yönetmeliklerindeki hükümlerle uyumsuz olduğu...” Bunlar, sorumsuz bir şekilde bu raporu düzenliyorlar ve -sınav komisyonuna- sınav veya disiplin yönetmeliğinde olmayan cezalarla tecziyesi isteniyor bu insanların.

Bakınız, bir başka şey: “Başkanlığımızca, çalışma ve sosyal güvenlik müfettişlerince, SSK sınavıyla ilgili olarak düzenlenen rapor konusunda Bakanlık makamı ile Teftiş Kurulu Başkanlığının da söz konusu raporun birkısım önerilerini eksik bularak katılmamaları hususuyla, Başbakanlık başmüfettişlerinin yukarıda zikredilen görüş yazıları değerlendirildiğinde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişlerince düzenlenen mezkûr raporun -dikkatlerinizi çekiyorum- kısmen eksiklikler ve yanlış sonuçlar taşıdığının anlaşıldığı ve eksik işlemlere ve yanlış sonuçlara dayanılarak, anılan soruşturma raporunun uygulanmasının, ileride ilgili kişileri haksız yere mağdur edebileceği gibi, yanlış verilen kararların idarî yargı mercilerince iptali halinde, kusurlu kişilerin, zamanaşımı nedeniyle fiillerinin cezasız kalması ihtimali olduğu görülmektedir.” Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu ve “Olur” Başbakan Sayın Mesut Yılmaz.

Değerli arkadaşlarım, hadise bu iken, konuyu buraya kadar getirmek ve hakikaten sadece siyaseti ve siyaset kurumlarını yıpratmayı öngören bir konu hakkında huzurlarınızda bulunduğum için ve sizi meşgul ettiğim için, üzüntümü ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bir başka hususta da bilgi sunarak huzurlarınızdan ayrılmak istiyorum. Sosyal Sigortalar Kurumu müfettişleri ile Bakanlık müfettişleri; yani, Bakanlık Teftiş Raporunu yazan 6 müfettiş görevlerini kötüye kullanmışlardır, suç işlemişlerdir, yanlı davranmışlardır ve daha önce, burada, benden önce görülen Mustafa Kul’la ilgili yazdıkları raporda -izin verirseniz metne bağlı kalmadan, anlam olarak takdim edeyim- diyorlar ki: “Efendim, SSK Genel Müdürünün, SSK’nın açtığı sınavda ne sorumluluğu olabilir, müsteşarın ne sorumluğu olabilir, Bakanın ne sorumluğu olabilir; sorumluluk varsa, sadece sınav komisyonunundur.” Aynı tarihlerde yazılan bir başka raporda -ama, benimle ilgili, benim dönemimde yapılan çalışmada- aynı teftiş kurulları diyor ki: “Genel müdür ile müsteşarı işten atın; Bakanı da Yüce Divanda yargılayın.”

Değerli arkadaşlarım, evet, ortada bir görevi kötüye kullanma var; ama, bu, bana ait değil, raporları yazan bu sayın müfettişlere aittir. Varsa şayet böyle bir mekanizma, ben, bu konuşmayı, aynı zamanda bir suç duyurusu olarak da yapıyorum. Sistem işlemediği için, tabiî, hiç kimse bunları dikkate almıyor. Ben, bu konuları Başbakanlığa da intikal ettirdim, Bakanlığa da intikal ettirdim; ama, ne yazık ki, hiç kimse meselenin üzerinde durmadı.

Değerli arkadaşlarım, bir başka husus da şudur: Burada da ifade edildi. Gerçekten, Sosyal Sigortalar Kurumu, özel kanuna tabi bir tüzelkişiliktir. Burada, kanun maddeleri okundu. Değerli sözcülere saygı duyuyorum. Ne var ki, atladıkları bir konu var.

Değerli arkadaşlarım, elbette ki, bakan, kendine bağlı kurumların faaliyetlerinden, işlemlerinden sorumludur; ama, bu bir işlem denetim yetkisi değildir. Benim, bu sınavlarda, ne ilanında ne komisyonun tayininde ne sonuçların ilanında ne kâğıtların okunmasında hiçbir dahlim yoktur. Genel Müdürlük, bütün faaliyetlerini kendi organlarıyla yürütür, Bakanın onayına ve vizesine ihtiyacı yoktur. Bunlar, kanun hükmü. Dolayısıyla, şimdi, işlemin hiçbir boyutunda dahli bulunmayan, imzası bulunmayan bir kişi olarak, sorumlu tutuluyorum. Özellikle, Sayın Kul’la ilgili rapor görüşülürken ifade edildi; deniyor ki: “Efendim, komisyon, haklı olarak, sınav komisyonunu veya ilgilileri çağırmış; Bakanın sözlü veya yazılı talimatının olmadığını söylemişler.”

Sayın Başkan, benim, komisyona veya komisyon başkanına, yazılı ve sözlü talimatımın olmadığını nereden öğrendiniz? Nasıl bu yargıya vardınız da, beni sorumlu tutuyorsunuz?

Şimdi, gidin, mahkemelere sorun. Komisyon üyeleri, yargıda -doğrudur- yargılanıyor; bir ceza davası var, yargılanıyorlar. Hangisi, gidip, Bakan bize yazılı veya sözlü talimat verdi demiş?

Değerli üyeler, burada, ceza davasından bahsettiniz; ama, ben, size bir gerçeği daha ifade edeyim. Yargı, disiplin cezalarıyla ilgili bütün suçları affetti; biliyor musunuz? Yargı, sınav komisyonuyla ilgili, müfettiş raporuna dayanılarak verilen disiplin suçlarının tümünü ortadan kaldırdı. Kaldırmakla kalmadı, idarî mahkemeler, görevden uzaklaştırılan arkadaşlarımın tümünü de göreve iade etti. Niye bunlardan bahsetmiyorsunuz da, sadece devam eden bir ceza davasından bahsediyorsunuz? Bu, iyiniyete, dostluğa, arkadaşlığa, siyaset adamlığına sığar mı?

İSMAİL AYDINLI (İstanbul) – Hesap ver...

NECATİ ÇELİK (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, ben, hesap veriyorum ve hesabımı da verdiğim kanaatindeyim.

Değerli arkadaşlarım, yargı kararlarıyla, ne sınav komisyonunu ne bendenizi bu sınavlardan dolayı suçlamak mümkün değildir, hukuken mümkün değildir. İndî mütalaalarla, konu, buraya kadar getirilmiştir. Sonucu, elbette ki, Muhterem Heyetiniz, vereceği oylarla sağlayacaktır.

Ben, vereceğiniz karara saygı duyacağımı ve değerli üyelerin, oylarını kullanırken, komisyonda da ifade ettiğim gibi, bütün bu bilgiler ışığında vicdanî kanaatleriyle hareket edeceğine inanıyorum.

Sonuç ne olursa olsun, yaptığım işlemde, mevzuata, hukuka aykırı bir işlemin olmadığını ifadeyle, Muhterem Heyetinizi saygıyla selamlıyorum, tahammülünüze teşekkür ediyorum.

Sağ olun, var olun. (FP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çelik.

Sayın milletvekilleri, Meclis soruşturması komisyonunun raporu üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Raporda, soruşturma açılması istenilmektedir; yani, komisyon raporu, ilgili bakanın, Yüce Divana sevk edilmesi yönündedir. Bu nedenle, komisyon raporunu oylarınıza sunacağım.

Anayasanın 100 üncü maddesinin üçüncü fıkrasına ve İçtüzüğün 112 nci maddesinin altıncı fıkrasına göre, Yüce Divana sevk kararı alınabilmesi için, üye tamsayısının salt çoğunluğunun kabul oyu; yani, 276 kabul oyu gerekmektedir. Toplantı yetersayısı olmak kaydıyla, açık oylamada, kabul oyu 276’nın altında olduğu takdirde, Yüce Divana sevk kabul edilmemiş olacaktır. Oylamaya katılım, toplantı yetersayısı olan 184’ün altında olduğu takdirde, oylama tekrarlanacaktır. Bu nedenle, oylamayı, açık oylama şeklinde yapacağım.

İşaretle oylama yaptığımız takdirde, sayımda güçlüklerle karşılaşılmakta ve sağlıklı sonuç da almak mümkün olmamaktadır. Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkanvekilinin, bu şekilde oylama yapmam konusunda, bazı arkadaşlarıyla beraber imzalamış olduğu önerge Divandadır. Bu önerge hakkında bir işlem yapmam mümkün değil. İşaretle oylama, elektronik cihazla yapıldığı takdirde, sonradan pusulayla oy kullanan üyeler olmakta, mükerrer oy kullanılıp kullanılmadığı da, bu sebeple anlaşılmamaktadır.

Bu nedenle, ortaya çıkabilecek itiraz ve tereddütlere meydan vermemek için, ayrıca, bugüne kadarki tüm uygulamalara uygun olarak, oylama, açık oylama suretiyle yapılacaktır. Bildiğiniz gibi, bu oylamada, hangi üyenin ne yönde oy kullandığı elektronik cihazla da tespit edilebilmektedir. Sonradan gönderilen oy pusulalarının mükerrer olup olmadığının kontrolü de, bu sayede mümkün olacaktır.

Açık oylamanın elektronik cihazla yapılması hususunu Yüce Heyetinizin oylarına sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Efendim, kabul oyları, hakkında soruşturma açılan Sayın Bakanın Yüce Divana sevki yönünde kullanılan oylar manasındadır; ret oyları ise, yine ifade ediyorum, Sayın Bakanın Yüce Divana sevk edilmesinin uygun olmadığı yolunda değerlendirilecektir.

Oylamayı başlatıyorum ve 3 dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Necati Çelik hakkındaki (9/31) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporunun yapılan açık oylamasının sonucunu açıklıyorum.

          Katılan Üye           :       402

          Kabul   :                  130

          Ret       :                  249

          Çekimser                 :         23

(FP sıralarından alkışlar)

Bu sonuca göre, rapor, Genel Kurulca kabul edilmemiştir. Böylece, soruşturma komisyonunun raporu reddedilmiş; yani, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Necati Çelik’in Yüce Divana sevkine mahal olmadığına karar verilmiştir.

Değerli milletvekilleri, saat 17.30’da toplanmak üzere birleşime ara veriyorum.

Kapanma Saati: 17.21

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 17.30

BAŞKAN : Başkanvekili Nejat ARSEVEN

KÂTİP ÜYELER : Melda BAYER (Ankara), Mehmet ELKATMIŞ (Nevşehir)

                                                         

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri,  115 inci Birleşimin İkinci Oturumunu açıyorum.

Çalışmalarımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Bu kısmın 3 üncü sırasında yer alan, 20 nci Yasama Döneminde Konya Milletvekili Veysel Candan ve 57 arkadaşı tarafından verilen Petrol Ofisi Anonim Şirketinin (POAŞ) özelleştirilmesinde ihaleye fesat karıştırdıkları ve usulsüzlük yapmak suretiyle görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 339 ve 240 ıncı maddelerine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Devlet eski Bakanı Işın Çelebi haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergesi ve Meclis soruşturması komisyonu raporu üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.

VI. —GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS SORUŞTURMASI

VE MECLİS ARAŞTIRMASI (Devam)

A) GÖRÜŞMELER(Devam)

3. —20 nci Yasama Döneminde Konya Milletvekili Veysel Candan ve 57 Arkadaşı Tarafından Verilen Petrolofisi A. Ş. (POAŞ)’nin Özelleştirilmesinde İhaleye Fesat Karıştırdıkları ve Usulsüzlük Yapmak Suretiyle Görevlerini Kötüye Kullandıkları ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 339 ve 240 ıncı Maddelerine Uyduğu İddiasıyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Devlet Eski Bakanı Işın Çelebi Haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/32) (S. Sayısı :481) (1)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Meclis soruşturması komisyonunun 481 sıra nolu raporu daha önce sayın üyelere dağıtılmış ve ilgili eski Başbakana ve eski Bakana gönderilmiştir.

Rapor üzerindeki görüşmelerde komisyona, şahısları adına 6 milletvekiline ve hakkında soruşturma açılması istenen eski Başbakana ve eski Bakana söz verilecektir.

Konuşma süreleri, komisyon için 20 dakika, şahısları adına söz alan milletvekilleri için 10'ar dakikadır. Son söz, haklarında soruşturma açılması istenen eski Başbakan ve Bakana ait olup, süresizdir.

Rapor üzerinde söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Çorum Milletvekili Yasin Hatiboğlu, Manisa Milletvekili Ekrem Pakdemirli, Antalya Milletvekili Salih Çelen, Ankara Milletvekili M. Zeki Sezer, Karaman Milletvekili Hasan Çalış, Tokat Milletvekili Lütfi Ceylan.

Şimdi, söz sırası, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu'nda.

Buyurun efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, Yüce Parlamentonun değerli üyeleri; bugünkü mesaimiz öyle anlaşılıyor ki soruşturma komisyonları.

Soruşturma, Heyetinizin de malumu olduğu üzere, denetim yollarından birisidir; ama, en etkili denetim yoludur. Üzerinde konuşma yapacağım rapor, böyle bir denetim yolu kullanılarak hazırlanan rapordur; dağıtıldığı için malumunuz bulunan (9/32) numaralı Komisyonun 481 sıra sayılı raporudur.

Burada üç özelliği belki yan yana, birlikte, mütalaa etmemiz yahut müzakere etmemiz ya da görüşmemiz lazım. Birincisi, önerge ve önerge sahiplerinin iddiaları; ikincisi, suçlanan zevatın beyanları, kendilerine isnat edilen fiilin gerçeklik durumu; üçüncüsü de, komisyonun bu husustaki çalışmaları, müzakereleri ve kararı.

İddia sahipleri Sayın Veysel Candan ve 57 arkadaşı, Anayasanın kendilerine verdiği, Anayasanın 87 nci maddesiyle kendilerine hatta yüklenilen denetim görevini yerine getirmek suretiyle, soruşturma açılmasını talep etmiş ve heyetiniz de uygun görerek, bir komisyon teşkil etmiştir. Bendeniz, o komisyonun üyelerindenim. Sabık Başbakan Sayın Mesut Yılmaz ve yine sabık Devlet Bakanı Sayın Işın Çelebi, komisyonumuzun davetine icabetle, bu konudaki kendi görüşlerini arz ve ifade etmişlerdir.

Değerli milletvekilleri, soruşturma komisyonları ve soruşturma yolu, diğer denetim yollarından farklıdır demiştim. Hepinizin bildiği üzere, soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması olmak üzere 5 ayrı denetim yolu vardır. Dikkat edilirse, İçtüzüğün belirlediği ölçüler göz önüne alındığı zaman görülür ki, hem bu denetim yollarını tahrik edebilmek için yöntemler farklıdır hem de denetim neticesinde verilen kararın neticesi farklıdır. Soruyu, 1 sayın üye tevcih edebilir, araştırma için 20 üye kâfidir, genel görüşme için 20 üye kâfidir, gensoru için de öyle; yani, hükümetin ya da bir sayın bakanın düşürülmesine badi ve bâis olacak bir gensoru için 20 üye yeterli olduğu halde, soruşturma önergesinin işleme konulabilmesi için, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının onda 1'ine, yani 55 imzaya ihtiyaç vardır. Yani, daha başından itibaren soruşturma yolu çok ciddî bir yoldur. Hiçbir komisyona, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun, savcılara, hazırlık tahkikatını hazırlayanlara verdiği yetki verilmemişken, soruşturma komisyonuna bu yetki verilmiştir. Soruşturma komisyonu arzu ederse, gerekçelerini koymak suretiyle tutuklama isteyebilir; gerekçelerini koymak suretiyle zapt kararı aldırabilir. Soruşturma komisyonu, gerekçesini ortaya koymak suretiyle, müsadere kararı alır; yani, zapt altında tutmak üzere müsadere kararı alabilir. Yani, bu kadar önemli bir kuruluştur soruşturma komisyonu.

O halde, şimdi, önerge veren Sayın Candan ve 57 arkadaşımız, haklarını kullanarak bu yolu kullanmışlardır. Sayın Mesut Yılmaz ve Sayın Işın Çelebi, haklarını kullanarak savunmalarını yapmışlardır. Peki, biz, komisyon olarak ne yaptık? İşte, benim muhalefetim orayadır. Komisyon, toplanmaması lazım gelen bir günde toplantı yapmıştır. Nedir o? İçtüzük diyor ki, toplantının yapılmadığı gün, yani ara verme halinde komisyonlar toplanamaz. 5 inci ayın 4'ünde biz bir toplantı yaptık; komisyonda, bendenizin itirazı oldu; dedim ki, siz bugün toplanamazsınız; niye toplanamazsınız; çünkü, Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmama kararı aldı.

Peki efendim, hiç mi çalışmaz komisyonlar; çalışır. Sayın Başkan, hangi komisyonun çalışacağını belirler, Genel Kurulun bilgisine sunar, Genel Kuruldan izin alır, Meclis toplantılara ara vermiş olmasına rağmen, komisyon o gün çalışabilir. Böyle bir işlem var mı; hayır, böyle bir işlem yok. O halde, komisyon toplanamaz, yaptığınız işlem batıldır diye bir önergem de oldu. Önerge oylandı "kabul edenler_ Kabul etmeyenler_" denildi, kabul edildi mi kabul edilmedi mi, tutanakları inceliyoruz, tespiti yok. Yani, komisyon fevkalade, dikkatsiz bir çalışma yapmıştır.

Değerli milletvekilleri, önergedeki sevk maddesi, 240'tır, görevi kötüye kullanmadır. Biz inceledik, görevi kötüye kullanmada kasıt vardır; kasıt olmalıdır ki, görev kötüye kullanılmış olsun. Biz buna, manevî unsur ya da kastı cürmi diyoruz hukukta. Peki, görevi kötüye kullanma yoksa, görevi ihmal, yani vazifeyi yerine getirmede ihmal ve terahi -eskilerin deyimiyle- mümkün müdür; muhtemeldir; ama, bütün araştırmalarımızda gördük ki, benim şahsen erdiğim kanaat şudur ki, görevi kötüye kullanma yoktur; ama, ihmal olabilir mi, varsayınız ki ihmal oldu; ee şimdi, İçtüzük diyor ki, Anayasa diyor ki, önerge hazırlanırken, hangi maddeye müsteniden sevk ediliyorsa, o madde yazılır. Peki, biz, görevi kötüye kullanma yazmışız; ama, bütün tahkikattan sonra görüyoruz ki, muhtemelen, görevi ihmal olabilir mi; vardır demiyorum, olabilir mi...

Peki, bu halde ne yapacağız; bana sorarsanız, bir hukukçu olarak ifade ediyorum ki, daha, böyle bir önerge gelirken, Genel Kurul bunu işleme almamalıydı. Bir başka sebepten de almamalıydı; o du şudur: 4046 sayılı Özelleştirme Yasasının 3 üncü maddesinde deniliyor ki: "Özelleştirme Yüksek Kurulu, kararlarını ittifakla alır." İttifakla karar alınıyorsa, o zaman, müşterek ve birlikte sorumluluk söz konusudur. Ee, siz, 6 sayın üyeden 2 tanesini seçer, Yüce Divana sevk etmeyi isterseniz yahut hakkında soruşturma kurulu kurulmasını ister, 4'ünü bir kenarda korsanız, bu, hukuka uygun olmaz. Benzer uygulama da yok bu konuda. Onun için, bendeniz, komisyonda ısrar ettim; yapmayın, bir bilirkişiye sevk edelim; örneğimiz yok önümüzde, hem de ceza hukukunda uzman bir heyete gönderelim; diyelim ki, ittifakla karar almaya mecbur olan bir heyeti, Parlamento ikiye bölebilir mi? Bana sorarsanız, bölemez. Niye bölemez; çünkü, kanun, birlikte sorumluluk esasını getiriyor. Genel Kurul, bir kararla, Sayın Yılmaz ile Sayın Işın Çelebi'yi, efendim, biz, bunları bir soruşturalım diyebilir mi; yani, bir kararla, kanun hükmünü ilga edebilir mi? Bana sorarsanız, edemez; çünkü, kanunun yapım gerekçesi, yöntemi, usulü başkadır, kararın alınış usulü, yöntemi başkadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Efendim, mikrofonunuzu açıyorum; lütfen, tamamlayın.

Buyurun.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Peki efendim.

İşte, bütün bunlardan dolayı, tatmin olmadığımı; bundan dolayı, bir hukukçu olarak, komisyonun sorumluluk hisseden diğer üyeleri gibi, sorumluluk hisseden bir üyesi olarak, mutmain olamadığımı; bundan dolayı, bir bilirkişinin meseleyi görmesi lazım geldiğini arz ve ifade ettim; ama, maalesef, bazen "demokraside usul bu, kaldıralım, sayalım, bir bakalım, kim fazla" deniyor; kaldırılıyor, sayılıyor; fazla olan da, işte, bizi, tutuyor buraya getiriyor ve beni de kürsüye çıkarıyor. Halbuki, bir bilirkişiye gitseydi, bu yol da açılmış, önümüz açılmış olurdu. Bundan sonra ne yapabilirdik?

Şimdi, gerçekten merak ediyorum. Yani, kanun çok açık; özelleştirme için yapılmış özel kanun, özel hüküm "birlikte sorumludurlar" diyor. Peki, biz, 2'sini nasıl ayıracağız; onları sorumlu tutup, 4'ünü tutmayacağız? Ben, hepsini birden sorumlu tutalım diye söylüyor değilim. Bu ayırmayı Genel Kurul yapamaz, önergeyi reddetmesi lazımdı ya da önerge sahiplerine, önergeyi iade ettirmek suretiyle hem de uyararak -çünkü, İçtüzüğümüzde hükümler var- sayın üye, bunu düzeltin demeliydi. Bunların hiçbirisi yerine getirilmemiştir. Dolayısıyla, benim muhalefet şerhim bunlara dayalıdır. Yani, komisyonun çalışma yöntemine, komisyonun hazırladığı rapora muhalefet ettim; yoksa, inceleme esnasında gördük ki, Ankara 2 numaralı İdare Mahkemesinin bu yapılan işlemlerde hukuka aykırılığın olmadığı hususu tespit edilmiş. Ankara 6 numaralı İdare Mahkemesinin verdiği iptal kararı var. Danıştayın, eski ifadesiyle Şûrayi Devlet; yani, istişare, danışmanlık mahiyetinde kendisinden sual sorulmuş. O da, cevap verirken, mütalaa verirken, 4056 sayılı Yasanın 7 nci maddesine uyulması lazım geldiğini ifade etmişti; bütün tereddütlerimiz buradaydı; yoksa, benim şahsî kanaatim, önergede sevk maddesi olarak gösterilen, görünen 240 ncı maddeyi muhil bir halin olmadığı kanaatini taşıyorum.

Başkanlığa ve Heyetinize saygı sunuyorum efendim. (FP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Hatiboğlu.

İkinci söz, Manisa Milletvekili Sayın Ekrem Pakdemirli'ye aittir.

Buyurun Sayın Pakdemirli. (ANAP sıralarından alkışlar)

EKREM PAKDEMİRLİ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli üyeler; 481 sıra sayılı ve (9/32) esas numaralı Meclis soruşturması komisyonu raporu hakkında şahsî görüşlerimi sunmak için huzurunuzdayım; sözlerime başlarken, Yüce Meclise, sizlere saygılarımı sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, soruşturma komisyonu, kamuoyunda, kısaca, POAŞ'ın özelleştirilmesinde ihaleye fesat karıştırılmakla devletin zarara uğratıldığı gerekçesiyle eski Başbakan Sayın Mesut Yılmaz ve Devlet eski Bakanı Sayın Işın Çelebi'nin Türk Ceza Kanununun 240 ve 339 uncu maddeleri çerçevesinde Yüce Divana sevk istemi olarak bilinmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; onbeş yıldır özelleştirme yapmaya çalışıyoruz, hâlâ işin yarısına gelemedik. 1990'dan sonra özelleştirme yapmaya başlayan Almanya, doğu bloku ülkeleri konuyu bitirerek kapatmışlardır; biz ise, hâlâ, engelleme çabası içindeyiz. Durumumuzdan muazzep olmamak mümkün mü?!

Değerli milletvekilleri, bu soruşturma önergesi, soruşturma müessesesinin nasıl dejenere edildiğinin tipik bir örneğidir. Öncelikle, önergedeki yargılar, fiktif ve sanaldır. Bu ihaleyle devlet zarara uğratılmıştır suçlamasının dayanağını bulmak mümkün değildir.

Özelleştirme Yüksek Kurulu üyeleri 6 kişidir -beyefendinin biraz evvel ifade ettiği gibi- başkanı, Başbakandır. Bu işlemden dolayı, Özelleştirme Yüksek Kurulunun sadece başkanını ve 1 üyesini suçlamak mümkün değildir. Karar, 6 üyeli kurul tarafından alınmıştır. İhaleye fesat karıştırma ise, havada kalan bir suçlamadır. İhale, Özelleştirme İdaresi tarafından, yazılı ve görsel basına açık olarak yapılmış ve en yüksek değer veren 3 şirket, Özelleştirme Yüksek Kuruluna sunulmuş; kurul, kendi sağlam gerekçeleriyle, ihaleyi, üçüncü gelen gruba, birinci grubun fiyatına verilmesini onaylamıştır; bu tercihi, 4046 sayılı Özelleştirme Kanununun 2 nci maddesini göz önünde bulundurarak yapmıştır; bu maddenin (e) fıkrası aynen şöyle: "Mülkiyetin yaygınlığı yanı sıra, yönetim sorumluluk ve yetkilerini üstlenebilecek ortak grubunun temini..." Yani, Özelleştirme Yüksek Kuruluna diyor ki, özelleştireceğiniz firmayı ararken, bunları bunları da göz önüne alın. 6 kişilik heyet bunları da göz önüne alıyor ve "bunu, devletin zararı olmaksızın, en fazla fiyat veren kişinin fiyatına çıkararak verdim" diyor.

Şimdi, bu maddeye dayanan kurul, devletin zararı olmayacak biçimde bir işlem yapmıştır; bu işlemden sonra devlet zarara uğramıştır demek mümkün değil. Aksi halde, o önergeyi, çok çabuk, kapının arkasında, bir şey bulabilir miyiz acaba, belki de bir şey tutar hevesiyle verilmiş bir önerge olarak görmemek mümkün değildir.

Bu gibi suçlamaların, maalesef, 1991 yılından sonra uluorta olarak, mesnetsiz, hatta mantıksız olarak verilen soruşturma önergelerinin bir devamı olduğunu görüyoruz. 1991 yılından sonra soruşturma komisyonu kurmayı moda haline getirenler, bu komisyonlara çıkmamak için her türlü yola ve çareye başvurmuşlardır hatırlarsınız. Birkaç dokümanı bir dosyaya koyup, bir çamur atalım, nasıl olsa izi kalır mantığı, bizi hiçbir yere götürmez, sistemi de dejenere eder.

1998 yılında 57 milletvekilinin ortaklaşa verdiği soruşturma önergesinin, maalesef, içeriği olmayan, parlamenter sistemin itibar aşınmasına katkı yapan bir önerge olduğunu ifade etmek istiyorum. Bu önergeyi tenkit için bir fıkra anlatmak isterim: Kendini bilgiç olarak plase eden bir zat, diğerine, kurban ibadetinin nasıl başladığını anlatmak ister ve der ki: "Peygamberimiz, Allah'a ibadet olarak, kızını deniz kenarında kurban etmek ister. Allah, gökten bir keçi göndererek çocukların kurban edilmemesini emreder." Bu anlatış biçimi muhatabı şaşırtır; bu kıssanın neresi doğru?! Önce, konunun ilgilisi, Hz. Muhammet değil, Hazreti İbrahim; olay, deniz kenarında değil, dağda; kurban edilecek olan, kız çocuğu değil, erkek çocuğu; kurban olarak gönderilen, keçi değil, bir koçtur. Yani, bu benzetmede ne kadar tersine şeyler varsa, bu önergede de aynen var; ne söylendiyse tam tersine... İşte bu önergenin neresi doğru diye bir soru sorarsanız; cevap, maalesef, hiçbiri, hiçbir tarafı şeklindedir.

Şimdi, sırasıyla soruşturmanın gerekçelerini cevaplandıralım:

1. "POAŞ'ın satışa esas olan değerlendirmesi sağlıklı yapılmamıştır" deniliyor; el insaf!.. Bir halk tabiri var biliyorsunuz bu şekilde... POAŞ'ın özelleştirilmesinde, bankacılıkta ve özelleştirmede dünyada ilk üçe giren Chase Manhattan Bank, müşavirlik yapmış, değerlendirmede bulunmuş, fiyat biçmiş, yol göstermiş; yani, daha nasıl yapılacaktı?!

2.  "POAŞ özelleştirmesinde altyapı eksiklikleri var" deniliyor. Bu düşünce de tamamen yanlış; çünkü, POAŞ'ın özelleştirme kararı 1990 yılında alınmış, on yıldan beri POAŞ özelleştirilecek, bununla ilgili her türlü çalışma yapılmış, 1994 yılında da özelleştirme stratejisi tespit edilmiş, 4046 sayılı Yasaya uygun biçimde de Mart 1998 tarihinde ihale komisyonu tespit edilmiş, bu işi en iyi bilen bir banka, müşavirliği yapmış ve hâlâ diyoruz ki "eksiklerimiz var." Türkiye o zaman hiçbir zaman eksiğini tamamlayamaz; bunları da yaptıysa ve hâlâ "eksiklikler var" deniliyorsa, bir yerde yanlışlık var.

3.  "POAŞ'ın tek başına özelleştirilmesi, TÜPRAŞ, TPAO ve BOTAŞ'a zarar vermiştir" deniliyor; tam tersine, bu sav tamamen yanlıştır. POAŞ'ın özelleştirilmesi, TÜPRAŞ'ın değerini artırır, azaltmaz; TPAO'nun değerini artırır, azaltmaz; çünkü, haksız rekabeti ortadan kaldırır ve TÜPRAŞ ayrıcalıklı bir fiyat politikası uygulama zorunda kalmaz.

4.  "4046 sayılı Kanunun emrettiği şeffaflıkta bir ihale yapılmamıştır" deniliyor. Halbuki, ihalenin bütün safhaları şeffaf; son yarışmaya layık görülen üç firma arasındaki tercihi Özelleştirme Yüksek Kurulu yapıyor; yani, Özelleştirme Başkanlığı birçok firmayı inceliyor inceliyor, sonra "3 taneyi  ben götüreyim Özelleştirme Yüksek Kurulunun takdirine sunayım" diyor. Birinci gelen firma 1 milyar 160 milyon dolar, ikinci firma 1 milyar 150 milyon dolar, üçüncü firma da 1 milyar 110 milyon dolar teklif vermiştir. Tercih edilen üçüncü firma, fiyatını birincinin değerine çıkarmak şartına tabi tutulmuştur. Bu tercihten dolayı zarara uğradığını düşenen firma yargıya gidiyor, dava açıyor. Yargı "ihalede hukuka aykırı bir yön yoktur" diyor ve hüküm kesinleşiyor. Bir başka arkadaş bir daha yargıya gidiyor, aynı karar elde ediliyor; yani, iki yargı kararı var ve "hukuken herhangi bir eksikliği yoktur, POAŞ ihalesi hukuka uygun yapılmıştır" deniliyor; ama, biz "hayır yapılmamıştır" diyoruz, 57 arkadaşımız imza veriyor, bu denetim mekanizmasını çalıştırıyoruz. Eğer İhale Kanununun emrettiği şeffaflıkta yapılmamış olsaydı, yargı ihaleyi iptal ederdi arkadaşlar.

Aradan geçen bir yıla yakın zaman sonra yapılan ikinci ihale de, birinci ihale fiyatına yakın bitmiştir. Eğer, 1 milyar 160'a yüzde 8 bir faiz koyarsanız, bu yıl yapılan ihalenin tam bedeline ulaşıyorsunuz. O halde, bunun neresinde eksiklik var, neresinde şeffaf olmayan bir taraf var?!

5. Bir diğer iddia da "POAŞ özelleştirmesinde stratejik önem dikkate alınmamış ve altın hisse 5 yıl süreyle korunmuştur." Yani, bu mantıkla giderseniz, hiçbir şeyi özelleştirmemek lazım. "Aman bu stratejiktir, bakın, çünkü, dağıtacak..." Bu kadar petrol dağıtım şirketleri var, bir tanesi vermezse, ötekinden alacaksınız. Sonra, yarın öbür gün, maazallah, öyle bir şey oldu, bir Mehmetçik'i dikersin "yasak hemşerim" dediği zaman, zaten bitmiştir. Onun için, verilen bu önergede bütün savlar...

       (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

EKREM PAKDEMİRLİ (Devamla) – Sayın Başkan, müsaade eder misiniz.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Pakdemirli, lütfen, tamamlayın efendim.

EKREM PAKDEMİRLİ ((Devamla) – Değerli arkadaşlar, verilen bu önergedeki bütün savlar, fevkalade acele hazırlanmış; sadece bir şey olursa, yani bir ihtimal, ufak bir ihtimal, bakarsınız o günkü dengeler altında bir şey de çıkar, çıkarsa da, biz de bundan siyaseten faydalanırız demenin ötesinde bir şey yoktur ve büyük bir çoğunluğun, yani komisyonun büyük bir çoğunluğunun paylaştığı biçimde, ne Sayın Mesut Yılmaz'ın ne de Sayın Işın Çelebi'nin, bu konuda, herhangi bir ihmali veya suiniyeti yoktur; fevkalede güzel bir şekilde devletin menfaatları korunarak yapılmış bir şeydir.

Burada 339'a göre sevk meselesini de anlamak mümkün değildir; hukukçular varsa, gelsinler desinler ki "bakınız, 339 şöyle bir maddedir, buna göre de sevk istenmiştir" ama, demek ki, aceleyle yazılırken savlar da aceleye gelmiş, Ceza Kanununun maddeleri de aceleye gelmiş ve böylece yanlış bir karar verilmiştir.

Bu karara saygılı olarak, yani, Komisyonun kararına saygılı olarak, sizlerden, karar doğru bir karar olduğu için, vicdanî bir kanaate sahip olmanızı temenni ediyor, hepinize saygılar sunuyorum efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Pakdemirli.

Üçüncü söz, Antalya Milletvekili Sayın Salih Çelen'in; buyurun Sayın Çelen.

SALİH ÇELEN (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerimin başında hepinizi saygıyla selamlıyorum.

(9/32) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonunda 20 nci Yasama Döneminde Konya Mlilletvekili Sayın Veysel Candan ve 57 arkadaşı tarafından verilen Petrolofisi AŞ (POAŞ)'nin özelleştirilmesinde ihaleye fesat karıştırdıkları ve usulsüzlük yapmak suretiyle görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 339 uncu ve 240 ıncı maddelerine uyduğu iddiasıyla dönemin Başbakanı Sayın A. Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı Sayın Işın Çelebi haklarında Anayasanın 100 üncü maddesi ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmış; o soruşturmayla ilgili olarak ben de söz almış bulunmaktayım.

Değerli milletvekilleri, hepimiz biliyoruz ki, soruşturma müessesesi Anayasamızın 100 üncü maddesinde düzenlenmiş olup, soruşturma, yasama organının denetim görevlerindendir; ancak, hepimizin bildiği gibi, bu denetim görevi ülkemizde yozlaştırılmış, hukukî ve vicdanî olmaktan çıkmış, gerçeğe tamamen aykırı olarak siyasîleştirilmiştir. Kurum, soruşturma müessesesi tefessüh etmiştir. Bu anlamda, parmak indirilip parmak kaldırılmak suretiyle, parmaklarla kişiler suçlanmış, parmakla kişiler suçlu olmaktan çıkarılmıştır. İşin ilginç tarafı ise, maalesef, bu kirli iş, hep temiz siyaset adına yapılmıştır. Mesela, şaibeli olduğu konusunda çok açık delil olan dosyalarda Yüce Divana sevk edilmesine gerek olmadığı şeklinde karar verilmiş olmasına rağmen, yargının en üst kurumlarınca verilmiş müspet kararlara rağmen örtülü ödenek dosyasında dönemin Sayın Başbakanı hakkında Yüce Divana sevk kararı verilmiştir; hem de, örtülü ödenek konusunda daha önce Yüce Meclisimizde de soruşturma yapılmış ve Yüce Divana sevk olmadığına ilişkin karar verilmiş olmasına rağmen.

Örtülü ödenekle ilgili olarak soruşturulan konuda verilen yargı kararları nelerdir? İsterseniz, ben, onları da size kısaca söyleyeyim:

Öncelikle, Ankara mahkemelerinde, daha önceden Sayın Tansu Çiller hakkında örtülü ödenek dosyasıyla ilgili olarak ceza davası açılmış. Açılan davada, ceza mahkemesi, delilleri toplamış, yargılama yapmış; usulünce yargıladıktan sonra, sanık hakkında mahkûmiyet kararı vermiş; Sayın Başbakan hakkında ise, herhangi bir kusurunun, kastının, suç teşkil eden fiilinin olmadığına karar vermiştir. Ankara ceza mahkemesinin bu kararı üzerine, karar temyiz edilmiş, dosya Yargıtaya gelmiştir. Bu, Yargıtayda da, bu konuda en uzman olan, daha doğrusu, Türkiye genelindeki bütün ilçelerden, illerden verilen kararların toplandığı, bu suçla ilgili yargılamanın nihaî olarak sonuca bağlandığı, karara bağlandığı daireye gelmiş. Yargıtay 6. Ceza Dairesi de, yargılamayı yapmak suretiyle ve konuyu uzun uzadıya tartışmak suretiyle, dönemin Başbakanı Sayın Tansu Çiller hakkında, suçlu olmadığına, kusurunun, kastının, suç teşkil eden fiilinin olmadığına karar vermiştir. Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu karar üzerine -herhalde yeterli tatmin olmamış ki- Ceza Genel Kurulu nezdinde bu karara itiraz etmiştir; yani, konunun uzmanı olan Yargıtay 6. Ceza Dairesinin kararına Yargıtay Ceza Genel Kurulu nezdinde itiraz etmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, bilindiği üzere, Yargıtayın en üst kuruluşudur; yani, suç hukukuyla, suçla ilgili konuda en üst kuruluşudur. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının yapmış olduğu bu itirazı reddetmiştir.

Şu hale göre, Yargıtayda, üst mahkemelerde, çeşitli kurullarda yargılandıktan sonra aklanan, suçlu olmadığına karar verilen Sayın Tansu Çiller hakkında, soruşturma komisyonumuz, siyasî nedenlerle, Yüce Divana sevkine karar vermiştir. Artık, yargıya saygı ilkesi gereği, aslında, bu şekilde karar verilmemesi gerekliydi; ancak, bu da yetmemiş, Ceza Genel Kurulunun kararından sonra, dönemin Başbakanı Sayın Tansu Çiller hakkında bir de alacak davası açmıştır. Açılan alacak davası da Ankara mahkemelerinde görüşülmüş ve neticede, Sayın Tansu Çiller'in bu davada suçlu olmadığına, kusurunun olmadığına, kendisinden herhangi bir talepte bulunulamayacağına hükmetmiştir, açılan davanın reddine karar vermiştir. Kararlar tabiî ki elimdedir, her ikisi de... Mesela, ceza davasında "yasa maddesinde öngörülen haksız menfaatın hangi amaç ileri sürülerek sağlandığı dosya içeriğine göre kesinlikle tespit edilememiştir" denilmiş. Hukuk mahkemesinde ise, "davalıların -yani, Prof. Dr. Sayın Tansu Çiller'in- kasıt ve kusurlarının olmadığı ve davaya konu parayı, davalının partisi veya ailesinin çıkarı için harcamadığı sabit olmakla, davaya konu paranın iadesiyle ilgili açılan davanın reddine" dair karar verilmiş ve bugünkü basına da yansıdığı şekilde, bugünkü gazetelerde de olduğu üzere, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, bu kararı onamıştır. Yani, ceza davasının yanında, hukuk davasında da, Yargıtay, en üst mahkeme olarak, Sayın Tansu Çiller'in kusurlu olmadığına, herhangi bir kusurunun olmadığına ve aynen "davalının bir özensizlik, bir ihmal ve bir teseyyüp gösterdiği düşünülemez" şeklinde karar vermiştir.

Yine, diğer taraftan, aynı mahkeme "davalının, parayı, partisi, kendisi ve ailesinin menfaatı için harcamadığını da" dosya kapsamından, dosya içine giren 9. Ağır Ceza Mahkemesi dosyasından, tanık ifadelerinden, Yargıtay 6. Ceza Dairesi ve Ceza Genel Kurulu dosyalarından sabit olmakla "davacının davasının -yani, Başbakanlığın, Sayın Tansu Çiller hakkında açmış olduğu davanın- reddine karar vermek gerektiği sonuç ve kanısına varılmıştır" demiştir.

Şimdi, Ankara Mahkemesinin kararı, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin bu konu hakkındaki kararı, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin kararı, Yargıtay 6. Ceza Dairesinin kararı ve en üst merci olarak da, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun kararları karşısında, bu kararlarla aklanmış bir kişi hakkında verilen Yüce Divana sevk kararının doğru olmadığı, siyasî olduğu kanaatindeyiz ve bu, çok açıkça ortadadır.

Şimdi, Doğru Yol Partisi olarak, biz, 1997 yılının Ocak ayında Anayasanın 83 üncü maddesinin değiştirilmesi için ve 1997 yılının da Aralık ayında Anayasanın 100 üncü maddesinin değiştirilmesi için önerge hazırlamış ve çeşitli -o günün genel başkanları nezdinde- destek arayışlarına girmiştik. Ancak, maaselef, o gün bize destek verilmediği için o Anayasa değişiklikleri gerçekleştirilemedi ve bunun sonucunda da, maalesef, bugünkü noktaya gelindi. Keşke biz bu desteği o gün alabilseydik, keşke, Anayol Hükümeti zamanında hatalar yapılmasaydı, bugünkü yanlışlıklar şeklinde yanlışlar yapılmasaydı da, milletimiz bu sıkıntıları çekmeseydi diye düşünüyoruz. Maalesef, o günkü çabalarımız sonuç vermemiş, aradığımız destek bulunamamış ve dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili Anayasanın 83 üncü maddesi ile Anayasanın 100 üncü maddesinde düzenlenen soruşturmayla ilgili değişiklikler yapılamadığı için bugünkü noktaya gelinmiştir. Ancak, bizim yıllarca önce söylediğimiz konunun, bugün, başta Sayın Başbakanımız olmak üzere çeşitli siyasî partilerimizin genel başkanları tarafından da kabul görmüş olmasının, bir ilerleme, bir gelişme olduğu kanaatindeyiz. İnşallah, bundan sonra, bu şekilde yanlışlık olmayacak diye düşünüyoruz.

Nitekim, biz, yargı kararlarına, yargı ilkelerine sadık kaldığımız için olacak, soruşturma komisyonlarında, yargı kararları olan dosyalarla ilgili kişiler lehinde oy kullanmıştık değerli milletvekilleri. Nitekim, bunlar basına da yansıdığı üzere; örneğin, turizm alanlarıyla ilgili soruşturma komisyonunda, 15'e sıfır gibi büyük çoğunlukla Sayın Mesut Yılmaz hakkında soruşturmaya gerek olmadığına, daha doğrusu, Yüce Divana sevke gerek olmadığına karar verilmiştir. Keşke, bunda olduğu gibi, Sayın Tansu Çiller hakkında da Yüce Divana gerek olmadığı şeklinde karar çıksaydı; keşke, yargı ilkelerine bağlı kalınarak, Anayasaya bağlı kalınarak, yargı kararlarına uygun davranılabilseydi; keşke, Anayasanın 138 inci maddesinde anılan, yargı kararlarının, yürütmeyi, yasamayı bağladığına inanılarak, ayrıca yargıya gitsin de, aklansın, gelsin denilmemek suretiyle, bu ilkelere bağlı kalınarak karar verilmiş olsaydı ve Yüce Divana sevk kararı çıkmasaydı diye düşünüyoruz.

Nitekim, değerli milletvekilleri, çetelerle ilgili soruşturmada da, Sayın Mesut Yılmaz hakkında herhangi bir yargı kararı olmamasına rağmen, Sayın Eyüp Aşık ile ilgili bir yargı kararı olduğu içindir ki, biz, Yüce Divana gitmesine gerek olmadığı kanaatindeyiz ve o şekilde oy kullandık.

Neyse, sözlerimi daha fazla uzatmayacağım; çünkü, süremin de sonuna geldim.

Biz, Doğru Yol Partisi olarak, 1996'da, 1997'de ne söylemişsek, bugün de aynı şeyleri söylüyoruz. O gün bize siyasî nedenlerle destek vermeyenlerle bugün aynı noktaya gelmiş olmaktan dolayı da mutluyuz.

Şu bilinmelidir ki, biz, Doğru Yol Partisi olarak, çizgimizden hiçbir zaman sapmadık; dün ne demişsek, bugün de aynı şeyleri söylemekteyiz; doğru yolumuzda, dosdoğru yürüyoruz. Yıllarca önce söylediklerimizin doğru olduğunun bugün dahi olsa anlaşılmış olması, bizim doğru yolda olduğumuzu göstermektedir.

Ben, bu duygu ve düşüncelerle, değerli milletvekillerimizi saygıyla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çelen.

Ankara Milletvekili Sayın Zeki Sezer; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

M. ZEKİ SEZER (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Veysel Candan ve arkadaşları tarafından 20 nci Yasama Döneminde verilen ve Petrol Ofisi AŞ (POAŞ)'nin yüzde 51 hissesinin özelleştirilmesine ilişkin ihalede görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 339 ve 240 ıncı maddelerine uyduğu iddiasıyla dönemin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz ve dönemin Devlet Bakanı Sayın Işın Çelebi haklarında Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge ve (9/32) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu hakkında görüşlerimi kısaca açıklamak üzere huzurlarınızdayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, hemen ifade etmeliyim ki, önerge, incelendiğinde, aceleyle ve siyasal amaçlarla hazırlanmış, tutarsızlıklarla dolu, isnat edilmeye çalışılan suçları değil de, ilgisiz yasa maddelerini referans alan bir önergedir. Sayın Candan, Komisyonda bu durum kendisine sorulduğunda, kendisinin hukukçu olmadığını, bu nedenle hata yaptığını; ama, söylemek istediğinin önergeden farklı olduğunu ifade etmiştir. Herhalde, bir başbakanı ağır sözlerle suçlamak, bu kadar kolay ve hafife alınır olmamalıdır.

Değerli milletvekilleri, adı geçen özelleştirme ihalesine üç grup katılmıştır. Birinci grup, yani, Hayyam Gariboğlu'nun Akmaya-Orteks ortaklığı 1 milyar 160 milyon Amerikan Doları; ikinci grup, Doğuş Holding-Garanti Bankası grubu 1 milyar 150 milyon Amerikan Doları; üçüncü grup, Türkiye İş Bankası - Bayındırlık Holding - Park Holding - PÜAŞ AŞ konsorsiyumu ise, 1 milyar 110 milyon Amerikan Doları teklif vermişlerdir. İhale aşamasında en yüksek fiyatı veren grubun ve bu grubun başındaki kişinin, çeşitli yasal ve ticarî problemleri olduğu, değişik kamu kuruluşları tarafından tespit edilmiş ve idareye bildirilmiştir. Bunların detaylarına, burada, tekrar girmek istemiyorum; ancak, bu grubun daha önce satın aldığı Sümerbank’ın bugünkü durumu, gümrük ve vergi sorunları, yurtdışı bazı faaliyetlerdeki sıkıntılar gözden uzak tutulmamalıdır.

Bu bilgileri alan idare, sermayenin tabana yayılması ilkesinden hareketle, İş Bankası ve PÜAŞ’ın, 3 000’e ulaşan ortağı olduğunu; ayrıca, PÜAŞ’ın sektör tecrübesini gözönüne alarak, ihaleyi  üçüncü gruba vermiştir. Bu arada, bu grubun teklif miktarının da, birinci grubun önerdiği fiyata çekilmesi sağlanmıştır.

İhalenin safhaları incelendiğinde, hazırlık ve şartname koşullarının yerine getirildiği, tekliflerin değerlendirme aşamasının, biraz önce anlatmaya çalıştığım öngörüyle değerlendirildiği görülmektedir.

Değerli milletvekilleri, bu koşullar altında gerçekleştirilen ihaleden sonra, en yüksek teklifi veren birinci grup, ihalenin iptali için yargıya başvurmuş; ancak, Ankara 2. İdare Mahkemesi, 4 Şubat 1999 tarihinde tesis olunan işlemde, hukuka aykırılık görülmediğini ve davanın reddini karara bağlamıştır.

Esasen, bu konuların gerçekçi çözümünün, siyasal kaygı ve etkilerden arındırılması bağlamında da, Anayasanın 83 üncü ve 100 üncü maddelerinin değiştirilmesi, milletvekili ve bakanların isnat edilen suçlarla ilgili olarak, doğrudan yargıyla ilişkilendirilmesi olduğu açıktır.

Hepinize saygılar sunuyorum. (DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Sezer.

Karaman Milletvekili Sayın Hasan Çalış, buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

HASAN ÇALIŞ (Karaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 20 nci Yasama Döneminde, Konya Milletvekili Veysel Candan ve 57 arkadaşınca, zamanın Başbakanı Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı Işın Çelebi hakkında, POAŞ ihalesinde ihaleye fesat karıştırmak ve usulsüzlük yoluyla görevini kötüye kullandığı iddiasıyla açılan Meclis soruşturması ve oluşturulan ilgili komisyonun raporunun görüşülmesi nedeniyle söz almış bulunuyorum; sözlerime başlarken, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu ihaleyle ilgili olarak, bildiğiniz gibi, 20 nci Yasama Döneminde soruşturma komisyonu oluşturulmuş, ancak, bu komisyon görevini tamamlayamadan seçimlere gidildiği için, 21 inci Dönemde, tekrar, soruşturma komisyonu oluşturulmuştur.

Burada, benim dikkatimi çeken en önemli olaylardan birisi şudur: 1990 yılında POAŞ'ın özelleştirilmesi kararı alınıyor; ancak, 1998 yılında özelleştirme gerçekleştirilebiliyor. Aradan on yıl geçmiş olmasına rağmen, biz, hâlâ, bu özelleştirmenin hukukî olup olmadığını tartışıyoruz; bu, gerçekten, Türkiye'de, bürokrasinin ve siyasî iradenin ne kadar pratik çalıştığını göstermesi açısından, manidardır.

Bir diğer husus: Gerçekten, ülkemizin özelleştirmeye ihtiyacı var. Bunun için, özelleştirme işlemlerini en hızlı şekilde gerçekleştirmemiz; ama, şeffaflık ve serbest rekabet ilkelerini harfiyen yerine getirerek, kamuoyunun kafasını karıştırmayacak tedbirleri de almamız gerektiğine inanıyorum; bu, ülkemizin geleceği için gerçekten hayatidir. Böyle düşünüyorum.

Dosyayı tetkik ettiğimiz zaman, 12.12.1997 günü değer tespit komisyonu oluşturularak ihalenin fiilen başlatılmış olduğunu görüyoruz. Oluşturulan bu komisyon, yabancı bir firmadan teknik danışmanlık hizmeti de alarak, nitekim, 1 milyar 100 milyon dolar ile 1 milyar 500 milyon Amerikan Doları değerinde bir fiyat tespiti oluşturuyor. Daha sonra Özelleştirme İdaresince ihale komisyonu oluşturuluyor, ihale işlemi başlatılıyor, yurtiçi ve yurtdışı basın ve yayın organlarında ilgili ilanlar veriliyor ve yapılan teknik çalışmalar sonunda 10 konsorsiyumun müracat ettiği görülüyor. Yapılan çalışmalarla, ön elemelerle, bu, 3 konsorsiyuma düşürülüyor. Daha sonra da, 15.7.1998 tarihinde, Özelleştirme İdaresi Yüksek Kurulu, sosyal, teknik, malî ve finansman yönünden, önlerine gelen bu 3 girişim grubunu değerlendirerek, üçüncü sırada en yüksek teklifi vermiş olan konsorsiyuma, yani Bayındır İnşaat Sanayi Turizm-İş Bankası-Park Holding ve PÜAŞ'tan oluşan konsorsiyuma ihaleyi veriyor.

Burada birkaç husus dikkatimizi çekiyor. Son elemeye 3 konsorsiyum kaldığı halde niye üçüncü konsorsiyum tercih ediliyor? Bunun cevabını, dosyayı tetkik ettiğimiz zaman ve dosya içerisinde ilgili komisyon üyelerinin, önerge sahibinin, Sayıştay ve Başbakanlık denetçilerinin, Sayın Yılmaz ve Sayın Çelebi'nin görüşlerini incelediğimiz zaman açık bir şekilde buluyoruz.

Nitekim, MİT raporu, Maliyenin değerlendirmeleri ve gümrük teftiş kurulunun raporları göz önüne konulduğu zaman, en yüksek teklifi veren birinci sıradaki konsorsiyuma ihaleyi vermenin sakıncalı olacağı kanaatine varılıyor. Bunun üzerine, geriye iki girişim grubu kalıyor. Bu iki girişim grubundan İş Bankasının çok fazla hissedarının olması, PÜAŞ'ın 2 800 ortağının bulunması ve bu alanda tecrübe birikiminin önemli görülmesi nedeniyle üçüncü sıradaki konsorsiyum tercih ediliyor. Bu üçüncü sıradaki konsorsiyum, eğer, ilerideki aşamada ihalenin şartlarını yerine getirmezse, ikinci sırada teklif veren konsorsiyuma verilmesi kararlaştırılıyor.

Bir diğer husus ise, serbest rekabet şartlarının oluşup oluşmadığıdır. Gerçekten, bu konuda baktığımız zaman da, Rekabet Kurulu ile Özelleştirme İdaresi arasında ilk başta bir yetki anlaşmazlığı oluyor; ancak, bu anlaşmazlık, Sayın Mesut Yılmaz'a iletildiği zaman müdahil oluyor. Bu işlemlerin, özelleştirme işlemlerinin daha düzenli, daha şeffaf olması, serbest rekabet şartlarının oluşturulması yönünde talimat veriyor ve daha sonra da, çıkarılan genelgeyle aradaki yetki karmaşası gideriliyor. Nitekim, mesele, daha sonra idare mahkemesine götürülüyor ve idare mahkemesi de, hukuka uygun olmayan bir durum görmüyor. Buna da itiraz ediliyor. Danıştay da, yapılan özelleştirmeyi hukukî olarak değerlendiriyor. Kısacası, yargıya götürülmüş, hukuka uygun olmayan bir durum olmadığı yargı tarafından kesinleştirilmiş bir ihale işleminde, siyasî iradenin görevini kötüye kullanmadığını düşünmek, mantıklı olur diye düşünüyorum.

Bu komisyondaki Milliyetçi Hareket Partisine mensup üye arkadaşlarımız da bu yönde irade belirterek, Yüce Divana sevkine gerek olmadığı yönünde oy kullanmışlardır.

Ancak, ben, bazı siyasî çevrelerin, medya ve köşe yazarlarının çifte standart içerisinde bulunmalarını anlamakta güçlük çekiyorum. İşlerine geldiği zaman komisyonları "aklama paklama komisyonu" olarak töhmet altında bırakırken, bazı zamanlarda da, üyelerin vicdanî kanaatleri ve hür iradeleri üzerinde hem hâkim hem savcı kesilerek, yönlendirme, baskı oluşturma gayretkeşliği yapmakta, çeşitli komplo teorilerinden hareketle küçük siyasî yorumlarda bulunmaktadırlar.

Biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak soruşturmaya konu dosyaların tamamının dışındayız. Bizim bu Mecliste olmadığımız zamanda gelişmiş olaylardır, açılmış dosyalardır. Biz, bu olayların tamamen dışındayız; ama, sadece arkadaşlarımızın iradelerinden dolayı bütün faturanın bize kesilmeye kalkışılmasını ben hazmetmekte gerçekten zorluk çekiyorum.

Arkadaşlarımız, önlerine gelen belge ve bilgilere ve vicdanî kanaatlerine uygun olarak irade belirtmişlerdir; tutarlı ve doğru bir davranış sergilemişlerdir. Arkadaşlarımın hür iradesine, işlerine gelince teşekkür etmeyi beceremeyenlerin, işlerine gelmeyince komplo teorileriyle bir kaşık suda fırtına koparmaya çalışmalarını kamu vicdanına ve tarihe havale ediyorum.

Bu görüşmelerin hayırlara vesile olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çalış.

Tokat Milletvekili Sayın Lütfi Ceylan; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

LÜTFİ CEYLAN (Tokat) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Fazilet Partisi Milletvekili Sayın Veysel Candan ve arkadaşları tarafından 20 nci Dönemde Petrol Ofisi AŞ'nin özelleştirilmesiyle ilgili, 1998 yılında yapılan ihalede zamanın Başbakanı Sayın Ahmet Mesut Yılmaz ve zamanın Devlet Bakanı Sayın Işın Çelebi hakkında ihaleye fesat karıştırma suçu ve usulsüzlük yaptıkları, görevlerini kötüye kullandıkları iddiasıyla kurulan (9/32) esas sayılı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu hakkında söz almış bulunuyorum; hepinize saygı sunuyorum.

Değerli arkadaşlarım, aşağı yukarı bu soruşturma dosyalarının 15 tanesi neticelenmiştir; bugün bunları görüşmeye başladık. Öncelikle, şunu belirtmek istiyorum ki, ortaya çıkan tablo, bizim açımızdan ne bir zaferi ne başkaları açısından bir mağlubiyeti ne de suçluluğun ya da suçsuzluğun kanıtlanmasını ifade etmektedir. Bu soruşturma komisyonlarında ortaya çıkan tablodan, gerek milletvekillerimiz gerekse partimiz çok haksız ithamlara maruz bırakılmışlardır. Bu ithamların neler olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Öyle ki, partimiz ve milletvekillerimiz, yıllardır milletimizin özlemini çektiği; ancak, 57 nci cumhuriyet hükümetiyle yakalayabildiği istikrarı bozan taraf olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu, çok haksız bir ithamdır. Bu ithamı yapanların bu tutumu, eğer, bir art niyet değilse, peşin bir önyargılı düşüncenin ürünüdür.

Ancak, ben, bu ithamı yapanların Milliyetçi Hareket Partisini ve Milliyetçi Hareket Partili milletvekillerini gerçek anlamda tanımadıkları için yaptıklarına şahsen, inanmak istiyorum. Onun için de, müsaade ederseniz sayın milletvekilleri, size, Milliyetçi Hareket Partisinden ve onun milletvekillerinden, onların siyasî düşüncelerinden ve siyaset anlayışlarından bahsetmek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizler, Türk milliyetçileriyiz. Türk milliyetçiliği, Türk Milletini bütün değerleriyle birlikte ebediyete kadar yaşatma davasının adıdır. Bizler, bu davayı hayatının gayesi yapmış insanlarız.  Bizim için siyaset, ne bir ölüm-kalım meselesidir ne de zikzaklarla dolu manevra alanıdır ne de koltuk kapma yarışıdır; sadece, belirli bir üslup ve ilkeden taviz vermeden mensubu bulunduğumuz Büyük Türk Milletine hizmet yoludur; meşru ve hukukî zeminlerde yürütülen bir uğraşı alanıdır. MHP ve onun milletvekilleri -başta Sayın Genel Başkanımız olmak üzere- ne dün ne bugün ne de yarın, hiçbir zaman, bu meşruiyyet zemininden ayrılmayacaklardır.

Değerli milletvekilleri, bizim için milliyetçilik çok yüksek bir fikirdir; savunduğu değerler, aşk halinde bir vatan ve millet sevgisinin yanında, haktır, hukuktur, adalettir, geçmişe saygıdır, mertliktir; savunucuları da bu yüksek  değerlere sahip insanlardır, karakterli insanlardır; gayri hukukî, gayri ahlakî davranışlar içerisinde olmaları mümkün değildir. Aksi davranışları, fikrî değerlerimize hıyanet kabul ederiz. Yine, aksi davranışları, başta aziz milletimiz olmak üzere, bu fikri 1900'lü yıllarda ortaya koyan Mehmet Emin Yurdakullar, Yusuf Akçuralar, Zeki Velidi Toganlar, Mustafa Kemaller, Ziya Gökalpler ve yine, rahmetli Genel Başkanımız Alparslan Türkeş Beyin aziz hatıralarına saygısızlık olarak addederler. Yine, aksi bir davranışı, böyle bir misyona sahip partimiz ve onun milletvekilleri için, bırakın hükümet ortağımızı, herhangi bir siyasî partimizin bile içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan siyaset üretmek ya da çıkar temin etmeye çalışmayı bir onursuzluk kabul ederler. Ancak, aynı samimiyet ve duyarlılığı rakiplerimizden de beklemek en doğal hakkımızdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; üzerinde söz aldığım (9/32) esas numaralı dosyada, aynen, diğer dosyalarda olduğu gibi, önceden ifade ettiğim bu yüksek değerlere sahip partili milletvekillerimiz, her türlü siyasî endişeden uzak, vicdanlarının sesini dinleyerek oy kullanmışlardır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Gelelim dosyaya... Bu dosyayı, önceden saydığım, ifade ettiğim değerler ışığında, eski bir müfettiş olarak ben de inceledim. Neticeten, dosyanın tamamen hukuka uygun olduğunu, yasal olduğunu gördüm.

Burada esas konu, ihalede, birinci sıradaki firmaya değil de neden üçüncü sıradaki firmaya verildiği konusuydu. Bunu da, 2. İdare Mahkemesinin kararında da belirtildiği üzere, yine, Sayın Mesut Yılmaz, soruşturma komisyonundaki ifadesinde de açıklıkla ifade etmiştir; bu firmanın ortaklarından Hayyam Garipoğlu isimli şahsın, gümrük kaçakçılığına katıldığı iddia edilmiştir; ihaleyi, ona değil, başka firmaya verdik demiştir.

Değerli milletvekilleri, şahsî düşüncem, gözle görülür bir hata olmadığıdır. İhaleyi alamayan şahsın feveranı ile ilgili hadiselerin kamuoyuna yansıyış biçimi ve Fazilet Partili sayın milletvekillerinin, basının yazdıkları ile ilgili olarak önerge verdikleri kanaatini taşıyorum.

Sayın milletvekilleri, neticeten, 65 milyonun hakkı olan bu satışta, eğer göremediğimiz bir hata veya yanlışlık varsa, yapanları, vicdanlarıyla baş başa bırakıyorum. Her şey yasal görünüyor, bu, Yüce Divana da gitse, yapacak bir şey yok.

Hepinize saygı sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ceylan.

Komisyon adına, Komisyon Başkanı, Kırklareli Milletvekili Sayın Cemal Özbilen; buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

(9/32) ESAS NUMARALI MECLİS SORUŞTURMASI KOMİSYONU BAŞKANI CEMAL ÖZBİLEN (Kırklareli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Konya Milletvekili Veysel Candan ve 57 arkadaşının, Petrol Ofisinin özelleştirilmesinde ihaleye fesat karıştırdıkları ve usulsüzlük yapmak suretiyle görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 339 ve 240 ıncı maddelerine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Sayın Mesut Yılmaz ve Devlet eski Bakanı Sayın Işın Çelebi haklarında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca kurulan Meclis Soruşturması Komisyonumuz, çalışmalarını, süresi içinde tamamlamıştır.

Bilindiği gibi, 20 nci Dönemde kurulup, sonuçlandırılamayan komisyonumuz, 21 inci dönemde, 17.2.2000 tarihinde çalışmalarına başlamış ve 30.5.2000 tarihinde çalışmalarını tamamlamıştır. Bu çalışmalar sırasında Komisyonumuz, toplam 9 toplantı yapmış ve bu toplantılarında, komisyon üyelerince istenilen her türlü belge ve bilginin toplanması ve bu şekilde, bütün çalışmaların tamamlanması en iyi şekilde gerçekleştirilmiştir.

Bu arada, komisyonumuz, Özelleştirme İdaresi Başkanı ve bürokratlarını, Rekabet Kurulu Başkan Yardımcısı ve bürokratlarını, daha sonra, önerge sahibi Sayın Veysel Candan'ı ve üyelerimizin talebi üzerine, Devlet Bakanı Sayın Yüksel Yalova'yı dinlemiştir. Son olarak da, haklarında Yüce Divana sevkı istenilen Sayın Mesut Yılmaz ve Sayın Işın Çelebi, komisyonumuza davet edilerek bilgilerine başvurulmuş ve komisyon üyesi arkadaşlarımızın kendilerine sorduğu sorulara cevap vermişlerdir.

Komisyonumuz, çalışmalarına başladığı ilk günlerde, önerge sahibi Sayın Veysel Candan'ın ifadelerinden de açıkça anlaşılacağı gibi, önergenin yanlışlıkla verildiğini tespit etmiştir. Sayın Veysel Candan, Komisyonumuzda, muhatabının Özelleştirme İdaresi Başkanlığı olduğunu ve bu şekilde de, Sayın Mesut Yılmaz'ı onun başkanı olarak gördüğü için bu önergeyi verdiğini ifade etmiştir.

Daha sonra, kendisine soru sorulduğunda, 339 uncu maddeden feragat ettiğini, böyle bir talebi olmadığını, böyle bir düşüncesi olmadığını ifade etmiştir.

Değerli arkadaşlarım, Türk Ceza Kanununun 339 uncu maddesi, evrakta sahtekârlık maddesidir; fakat, önerge verilirken ihaleye fesat karıştırma şeklinde ifade edilmiştir. Bu da, verilen bu önergenin, ne kadar düşünülmeden, incelenmeden verildiğinin çok açık bir örneğidir. Bu durumu tespit eden Komisyonumuz, sadece, görevi kötüye kullanma olan 240 ıncı madde üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmıştır.

Bu arada, Komisyonumuz, daha ilk kurulduğu gün, Devlet Denetleme Kurulu, Yüksek Denetleme Kurulu ve Sayıştaydan uzman arkadaşlarımızı davet etmiş ve onların bulunduğu oturumlarda toplantılarını yapmıştır. Bu uzman arkadaşlarımız da, Komisyonumuza verdiği raporla, yapılan bu işlemin hiçbir hukuka aykırılık içermediğini, belgeleriyle, açık ve seçik beyan etmişlerdir ve dolayısıyla da, yapılmış olan bu ihalede Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesinde zikredilen görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarının oluşmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır.

Komisyonumuz, nihai değerlendirme ve kararlarını vermek için, en son olarak, 30 Mayıs 2000 Salı günü toplanmış ve yapılan değerlendirmede, Konya Milletvekili Veysel Candan ve arkadaşlarınca verilen önergede sunulan iddiaları doğrulayacak herhangi bir bilgi ve bulgu elde edilemediğinden, iddiaların vaki olmadığı ve sübuta ermediğini  tespit etmiş ve yapılan oylamada, eski Başbakan Sayın Mesut Yılmaz'ın 5 oya karşı 9 oyla, Devlet eski Bakanı Sayın Işın Çelebi'nin 4 oya karşı 9 oyla -1 oy çekimser- Yüce Divana sevkına mahal olmadığına oy çokluğuyla karar verilmiştir.

Komisyonumuzun raporu milletvekili arkadaşlarımıza dağıtılmıştır. Komisyonumuzun bu raporunu takdirlerinize sunuyor; Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum. (ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Özbilen.

Sayın milletvekilleri, Meclis Soruşturması Komisyonunun raporu üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Raporda, soruşturma açılmaması istenmektedir; yani, Komisyon raporu, Yüce Divana sevk etmeme yönündedir. İçtüzüğümüzün 112 nci maddesinin beşinci fıkrası "Komisyonun Yüce Divana sevk etmeme yönündeki raporlarının reddi, ancak, Yüce Divana sevke dair verilen ve sevk kararının hangi ceza hükmüne dayanacağını gösteren bir önergenin kabulüyle mümkün olur" hükmünü taşımaktadır. Bu hükme göre, Başkanlığımıza, Yüce Divana sevke dair bir önerge de verilmemiştir.

Bu itibarla, Komisyon raporu benimsenmiştir. (ANAP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, bu kısmın 4 üncü sırasında yer alan, 20 nci Yasama Döneminde Aydın Milletvekili Ali Rıza Gönül ve 57 arkadaşı tarafından verilen Türk Ticaret Bankasının satışı ihalesiyle ilgili olarak ortaya atılan yolsuzluk iddiaları konusunda gerekli tedbirleri almayarak, görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla, Devlet eski Bakanı Güneş Taner ve eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz haklarında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge ve Meclis Soruşturması Komisyonu raporu üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.

4.—20 nci Yasama Döneminde Aydın Milletvekili  Ali Rıza Gönül ve 57 Arkadaşı Tarafından Verilen Türk Ticaret Bankasının Satışı İhalesiyle İlgili Olarak Ortaya Atılan Yolsuzluk İddiaları Konusunda Gerekli Tedbirleri Almayarak Görevlerini Kötüye Kullandıkları ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Devlet Eski Bakanı Güneş Taner ve Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz Haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/43) (S. Sayısı :483) (1)

BAŞKAN – Komisyon?.. Burada.

Meclis Soruşturması Komisyonunun 483 sıra sayılı raporu, daha önce sayın üyelere dağıtılmış ve ilgili eski Başbakana ve Bakana gönderilmiştir.

Rapor üzerindeki görüşmelerde, Komisyona, şahısları adına altı milletvekiline ve hakkında soruşturma açılması istenen eski Başbakan ve bakana söz verilecektir.

Konuşma süreleri, komisyon için 20 dakika, şahısları adına söz alan milletvekilleri için 10'ar dakikadır. Son söz hakkı, hakkında soruşturma açılması istenen eski Başbakan ve Bakana ait olup süresizdir.

Rapor üzerinde söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum:

1. Sühan Özkan     (İstanbul)

2. Oğuz Tezmen       (Bursa)

3. Ali Tekin (Adana)

4. Basri Coşkun  (Malatya)

5. Mehmet Altan Karapaşaoğlu (Bursa)

6. Nazlı Ilıcak  (İstanbul)

7. Kamer Genç                (Tunceli)

İlk söz, İstanbul Milletvekili Sayın Sühan Özkan'ın; buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

İ. SÜHAN ÖZKAN (İstanbul) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi en derin sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. (9/43) esas numaralı Soruşturma Komisyonu raporu üzerinde söz almış bulunuyorum.

Hepinizin bildiği gibi, bu Komisyon, kamuoyuna ciddî bir biçimde mal olan ve Türkbank dosyası olarak geçen iddiaları soruşturmak üzere kurulmuş bir komisyondur. Bu Komisyonda, Devlet eski Bakanı Sayın Güneş Taner ve dönemin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz, haklarındaki bazı iddialardan dolayı soruşturulmuşlardır.

Meclise o dönemde verilen soruşturma önergelerinde, aşağıdaki hususların soruşturulması istenmiştir:

1. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu İdaresince, ihaleye hazırlık aşamasında, basında yer alan konuyla ilgili haberler üzerine, Emniyet Genel Müdürlüğüne yazılan ve konunun araştırılmasını isteyen yazıya gelen cevabın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu İdaresine ulaştırıldığı, bu tarihten 1 gün önce de bütün ilgili birimlerin uyarıldığı iddia edilmiş ve bu ilgili birimlerin kimler olduğu, bildirilen yerler arasında Başbakanlığın da bulunup bulunmadığı sorulmuştur.

2. İhale sonrası, Merkez Bankasına gelen söz konusu yazının bilgi için de Başbakanlık makamına gönderildiği ve dönemin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz'ın bu konuda ne yaptığı, özellikle kozmik damgalı bir yazının Başbakanlık makamında bulunamadığı veya bulunmadığı tespitinden hareketle, sorumluların kimler olduğu soruşturulmuştur.

3. Basında yer alan haberlere dayanılarak, iddia edildiği üzere, Merkez Bankası Başkanının, ihaleyle ilgili olarak, Korkmaz Yiğit ve Alaattin Çakıcı ilişkileri konularında Başbakan Sayın Mesut Yılmaz'la konuştuğu ortadayken, Başbakanın neden gerekli tedbirleri almadığı ve yetkisini kullanmadığı soruşturulmuştur.

4. İhalenin onayı öncesi, Başbakanın ilgili Devlet Bakanı ve Hazine Müsteşarıyla görüşüp gerekli uyarılarda bulunmaması, tehdit ve şantajın karıştığı belirlenen bu ihalenin iptali konusunda neden talimat vermediği hususları soruşturulmuştur.

Sayın Başkan, değerli üyeler; benden önce konuşan değerli konuşmacıların, özellikle, Meclis soruşturma komisyonlarıyla ilgili tespitlerine aynen katılıyorum. Sayın Hatiboğlu'nun, Sayın Kabalak'ın bu konuda yaptığı tespitler son derece önemlidir. Bunlar göstermektedir ki, bu soruşturma komisyonları, anayasal bir kurum olarak, bugün, bütün fonksiyonunu, kuruluş amaçlarına ve ruhlarına aykırı olarak icra etmektedirler. Onun için, bu komisyonlar, bu nedenle, bu şekilde gözönüne alınmalı ve değerlendirmeler buna göre yapılmalıdır.

Şimdi, söz konusu iddialara geçmeden önce, Türk Ticaret Bankasının durumuyla ilgili olarak kısaca bilgi vermek istiyorum.

Türk Ticaret Bankası, 1994 yılında yaşanan malî kriz sonucunda, malî bünyesinin çok ciddî olarak zayıflaması nedeniyle, Bankalar Yeminli Murakıplarınca, 2.9.1994 tarihinde, 3182 sayılı Bankalar Kanununun 64/2'nci maddesi gereğince, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmiştir.

Banka hisselerinin yüzde 84,52'sine tekabül eden hisselerin satışına, 15.12.1997 tarihinde karar verilmiştir. Bu çerçevede, Özelleştirme İdaresinden hukukî ve teknik destek istenmiş ve bir protokol düzenlenmiştir. Ayrıca, bankanın piyasa değerinin tespiti için de, uluslararası malî piyasalarda son derece güvenilir bir kurum olan bir şirketten, uluslararası bir şirketten yardım alınmış ve bankanın piyasa değeri 251 272 000 Amerikan Doları olarak hesap edilmiştir.

Banka, 24.4.1998 tarihinde satış için ihaleye çıkarılmıştır. İhaleye, 4.6.1998 tarihi itibariyle Zorlu Holding, İpeks İplik Tekstil Sanayi AŞ , As Yapı Endüstri AŞ , Avrupa-Amerika Holding AŞ , Korkmaz Yiğit İnşaat Taahhüt ve Ticaret AŞ olmak üzere 5 firma katılmıştır.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, ihaleye katılacak firmalarla ilgili olarak Rekabet Kurumuna ve Hazine Müsteşarlığına birer yazı yazarak, ihaleye katılan firmaların rekabeti olumsuz etkileyip etkilemediğini ve 3182 sayılı Bankalar Kanunu gereğince, banka satın almayı haiz şartları taşıyıp taşımadığını sormuş, her iki kurumdan da müspet cevap almıştır.

İhale, 4 Ağustos 1998 tarihinde televizyonda ve açık artırma usulüyle yapılmış ve 600 milyon dolar ile Korkmaz Yiğit İnşaat Taahhüt AŞ üzerinde kalmıştır. Bu satış, daha sonra, Rekabet Kurulu ve Hazine Müsteşarlığı tarafından onaylanmış ve Korkmaz Yiğit Anonim Şirketinden gerekli teminatlar alınmıştır. Bu hukukî prosedürün tamamlanması için, en son, Devlet Bakanının onayı gerekmektedir. Bu sırada, 13.10.1998 tarihinde, İçel Milletvekili Fikri Sağlar ve arkadaşlarının Meclise verdikleri bir araştırma önergesinde, ihaleye girmek isteyen firmalara mafya tarafından baskı yapıldığına dair duyumlar alındığı iddia edilmiştir ve bu konuda bir telefon konuşmasının bandı, delil olarak, kamuoyuna sunulmuştur. Bunun üzerine, bankanın satış işlemleri, 13 Ekim 1998 tarihinde durdurulmuş ve medyada yer alan haberlerden dolayı da, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesine suç duyurusunda bulunulmuştur.

Meclis soruşturma komisyonuna gelen bilgi ve belgeleri, yani dosya münderecatını değerlendirdiğimizde şu tespitlerle karşılaşıyoruz:

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu İdaresince, 19 Haziran 1998 tarihde, ihaleden önce, Sabah ve Hürriyet Gazetelerinde çıkan haberlere dayalı olarak -ki, bu haberler, ihaleye teklif veren bazı firmaların, ihaleye katılmamaları için, bazı çevrelerce tehdit edildiği ve bu olaylarla ilgili olarak girişimde bulunan iki kişinin İstanbul Emniyet Müdürlüğünce yakalandığı duyumlarına dayanarak- Emniyet Genel Müdürlüğüne konunun araştırılması için yazı yazılmış; Emniyet Genel Müdürlüğü, bu yazıya, ancak ihalenin yapıldığı günden sonra, ihalenin yapıldığı saatten sonra cevap vermiştir. İlgili yazının, emniyetten gelen bu ilgili yazının -ki, bu yazı emniyetin bir duyumunu ifade etmektedir, resmî bir anlam ifade etmemektedir ve bu tip bilgi notlarında, okunduktan sonra imha edilmesi notu düşülmektedir- 3 Ağustos 1998 tarihinde ilgili yerlere bildirildiği ifade edilmesine rağmen, bu yazı ne Başbakanlıkta ne de İçişleri Bakanlığında bulunamamıştır. Bilahara, Başbakanlık Teftiş Kurulunda ve bu Kurulun hazırladığı raporda ve daha sonra dönemin İçişleri Bakanının beyanlarında, bu ifadeler doğrulanmıştır.

Ana hatlarını bu şekilde belirlediğimiz olayda, iddia edilen olaylarla ilgili şu tespitleri yapmak durumundayız:

Emniyet Genel Müdürlüğüne konuyla ilgili yazılı olarak yapılan müracaata, Emniyet Genel Müdürlüğü, herhangi bir nedenle, ancak ihalenin yapıldığı tarihten sonra cevap vermiştir. Bu cevap, Merkez Bankasının, kamuoyundaki duyumlara göre sorduğu sorulara bir cevap değil, sadece, ihaleye yönelik, bazı işadamlarının tehdit edildiğine dair, genel bir cevaptır. Bu, devlet güvenlik mahkemesine yapılan suç duyurusundan sonra, orada yapılan incelemelerde, soruşturmalarda, ihaleye katılan kişilerin vermiş olduğu beyanlarda, iddia edildiği gibi, kendilerine herhangi bir tehdit ve baskı yapılmadığı hususunu, özellikle, yüksek kurulun dikkatlerine sunuyorum; yani, DGM'de, tehdit edildiği ileri sürülen kişiler, kendilerine bu konuda herhangi bir tehdit yapılmadığını ifade etmişlerdir.

Emniyet Genel Müdürlüğüne gelen cevabî yazının, bir gün öncesinde Başbakanlığa gönderildiği konusuyla ilgili olarak da; Başbakanlık Teftiş Kurulu raporundaki tespitlere göre, yazının, Başbakanlıkta herhangi bir yere teslim edildiği ifade edilmiştir.

Konuyla ilgili, Merkez Bankası Başkanının, dönemin Başbakanını bilgilendirdiği halde, Başbakanın neden gerekli tedbirleri almadığı konusu ise, ilgili kişilerin ihaleye katılmasını hukuken engelleyecek bir unsur bulunmadığı ve Başbakanın da ilgili kişilerin ihaleye katılmasını engelleyecek yetki ve görevinin olmadığı anlaşılmıştır; yani, Başbakan, böyle bir ihalenin iptal edilmesine veya ihalenin herhangi bir safhasına, hukuken, resen müdahale edemez. Söz konusu ihale, hukuken tamamlanmadan, olayla ilgili olarak kamuoyuna yansıyan bilgiler doğrultusunda durdurulmuş ve devlet güvenlik mahkemesine suç duyurusunda bulunulmuştur.

Söz konusu ihalede, Başbakanın ve Devlet Bakanının, ihaleye katılan bazı kişileri koruduğu iddia edilmişse de, açık artırmayla televizyon ekranlarında yapılan bir ihalede bu kayırmanın nasıl yapılacağı, dosya münderecatından anlaşılamamıştır; nasıl yapıldığı da anlaşılamamıştır.

Emniyetin göndermiş olduğu istihbarat notunda, ihalenin Korkmaz Yiğit lehine sonuçlanması halinde, diğer firmaların, ihaleye katılmak şartıyla, herhangi bir artırımda bulunmamaları yönünde baskıya maruz kaldıkları ve ihaleye katılan firma sahiplerinin bazı organize suç liderleriyle ilişkide bulundukları belirtilmesine rağmen, açık artırmayla, ihale, 600 milyon dolar rakamında bağlanmıştır.

Dönemin Başbakanının Türk Ticaret Bankasının satışıyla ilgili olarak konuyu yakinen takip etmesi eleştirilerine gelince, Sayın Başbakanın kendi ifadesinden, mafyanın bu satışın içine karışmasını engellemek amacı ve bankayı değerinin altında satmamak ve emin olmayan ellere geçmemesi amacıyla davrandığı anlaşılmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim, tamamlayın.

İ. SÜHAN ÖZKAN (Devamla) – Ayrıca, bu işlemlerin olduğu sürece dönemin başbakanı, kendisine intikal eden mafya ilişkileriyle ilgili duyumlar konusunda Emniyet Genel Müdürlüğünden ve MİT'ten bilgi istemiş ve bu konularda herhangi bir olumsuz bilgi kendisine intikal etmemiştir.

Bu satış ihalesinde, ihaleye fesat karıştırıldığı iddiasının hukukî hiçbir değeri yoktur. Bir ihaleye fesat karıştırmak, birilerini kayırmak için, ucuza almak için yapılır. Halbuki, söz konusu ihale halkın huzurunda ve açık bir şekilde yapılmış ve piyasa değeri yaklaşık 300 milyon dolar civarında olan bankanın satışı 600 milyon dolar civarında bir bedelle sonuçlanmıştır. 600 milyonluk değer, bankanın yüzde 84,52'sine tekabül eden bir değerdir ve yüzde 100'lük değerin bu hesapla karşılığı ise 710 milyon dolar civarındadır.

Söz konusu ihaleyle ilgili olarak görevin kötüye kullanıldığı ve Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine göre işlem yapılması gerektiği iddiası ise, ortada bu konuyla ilgili bir kastın bulunmaması, devletin herhangi bir zarara uğramaması gibi nedenlerle suçun unsurları oluşmadığından, ciddiye alınacak bir iddia değildir.

Bu olayda, hukukî anlamda, başbakanın organik bir görevi de yoktur. Anayasanın 112 nci maddesi, başbakanı, bakanların görevlerinin Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirilmesini gözetmek ve düzeltici önlemleri almakla yükümlü kılmıştır.

Sayın Başkan, değerli üyeler; 10 dakika içerisinde, bu kadar kalabalık bir dosyayı, münderecatı bu kadar şüpheli, şaibeli ve dedikodulara bulaşmış bir dosyayı hukuken çok net bir biçimde izah etmenin zorluğunu biliyorum; ama, bir şeyi daha biliyorum ki, bu soruşturma komisyonları, böyle  dosyaların adaletli bir şekilde sonuçlandırılmasına hizmet edememektedirler. Bizim görevimiz, hukuku, sadece adalete ulaşmak için bir araç olarak kullanarak, kendi vicdanlarımızdan yola çıkıp adaletin gerçek vicdanına ulaşmaktır. Burada yapacağımız tasarruf budur.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Özkan.

İ. SÜHAN ÖZKAN (Devamla) – Efendim ben teşekkür ediyorum.

Bu duygularla, bu  düşüncelerle, bu dosyayla ilgili olarak, amacımızın, siyaseti ve siyasetçiyi karalamak değil, onları yüceltmek ve giderek de bu yüce çatıyı yüceltmek olduğuna inanıyor, bütün Meclisi saygıyla selamlıyorum. (ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Bursa Milletvekili Sayın Oğuz Tezmen, buyurun efendim.

OĞUZ TEZMEN (Bursa) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye, günlerdir, dosyaların, Meclis soruşturmalarının akıbetiyle meşgul. Gerçekten, herkes, her şeyi bıraktı, bu dosyalar ne olacak, komisyon raporları aklanacak mı aklanmayacak mı tartışmasıyla zaman geçiriyor. Aslında, buraya nereden geldiğimizi gözden geçirmemizde yarar olduğunu düşünüyorum.

Türkiye, aslında, bu sürece, özellikle Anayol iktidarı döneminde girdi; nasıl girdi; biliyorsunuz, o dönemde Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyon ortağıydı; Başbakan da Anavatan Partisindendi. O dönemde gazetelerde birtakım yolsuzluk haberleri gündeme getirilmeye başlandı; özellikle Doğru Yol Partisine ve onun liderine yönelik olarak birtakım ithamlar dile getirilmeye başlandı. Daha sonra "koalisyon ortaklığı başka bir iştir; ama, yolsuzlukların soruşturulması başka bir iştir. Dolayısıyla bu yolsuzluk çamuru üzerinde oturamayız" denildi ve birtakım gerginlikler başladı. Soruşturma önergeleri birbiri arkası sıra gelmeye başladı ve Türkiye, o tarihten itibaren yolsuzlukların tartışıldığı, gündeme getirildiği bir sürece girdi.

Bunun sonucunda da, Anayol iktidarı çözüldü, yeni oluşumlar gündeme geldi; arkasından 28 Şubat sürecine giden bir dizi olayı ve takip eden olayları hepimiz hatırlıyoruz ve yaşıyoruz.

Gerçekten de Türkiye, aslında, koalisyonların ve bir arada yaşamanın kültürünü yeterince oluşturumadı. Aslında, birtakım söylentileri ya da birtakım iddiaları gündeme getirerek, siyasî mücadelede araç olarak kullanılmaya başlandı, ki, bence, Meclise yapılabilecek, Meclisin bu tür yetkisine yapılabilecek en büyük darbedir; niçin darbedir; çünkü, olayı mecraından çıkarıp bir hesaplaşma aracı haline getirirsek, o zaman, bu süreç, her fırsatta kendini tekrar etmeye başlar. Nitekim, o başlatılan proses, bir süre sonra tersine dönmüştür; kazılan kuyuya düşülmeyi çağrıştıran olaylar yaşanmıştır. Gerçekten, bunları, unutmamak durumundayız, bunları hatırlamamız lazım. Ondan sonra, bu dosyaların açılması, bantların gündeme getirilmesi olayları, Türkiye'yi, bir anlamda, histeriye sokmuştur. Herkes, yeni dosyaların peşinde; o onu itham etmiş, bu bunu itham etmiş... Bir süre sonra, olay, kontrol dışına çıkmıştır.

Şimdi, yaşadığımız olaylara geliyorum. Türkiye'de, aslında, Meclisin bu tür soruşturmaları ne şekilde yapmalı konusunu, Doğru Yol Partisi, üç sene önce, Türkiye Büyük Millet Meclisine öneri olarak getirmişti. Aslında, soruşturma konusunda bir kanaat oluşması halinde, bu soruşturmaların, bu konuda ehil, hukuk bilgisi olan, hukukî değerlendirmeyi yapmaya ehil, Yargıtay  savcısı ya da Yargıtay Ceza Dairesi tarafından ele alınıp, bunun değerlemesinin yapılması, arkasından, Meclisin karar vermesi gerekirdi. Şimdi, bu süreç, geçmişte ihmal edildi, bu öneriyi kimse ciddiye almadı; ama, bugün geldiğimiz noktada, birbiri arkasına soruşturma komisyonları toplandı; çok ciddî iddiaları içeren bazı dosyalarda "ortada delil yoktur" diye aklama kararı alındı; ama, o kadar ciddî delil olmayan başka dosyalarda da "yargılamaya gerek vardır" şeklinde bir sonuca varıldı. Buraya bakıyorsunuz, komisyonları oluşturan siyasî parti üyeleri, kendi oluşumlarına göre, kendi partilerinin tutumuna göre, 4 komisyon üyesi de, aynı şekilde el kaldırıp "ortada bir şey yoktur" diyor; benzer olayda, ortada bir yargı kararının olduğu bir olayda, bakıyorsunuz "ortada suç vardır" diyor...

Şimdi, bu süreçten çıkmak için bir öneri geliştirildi. Gerçekten de, bu öneri, çok ciddî bir öneri olarak mutlak surette ele alınıp, Türkiye Büyük Millet Meclisini, siyasî oyun aracı haline gelmiş bu soruşturma sürecinden çıkarmak gerekir.

Vakit kaybetmeden yapılması gereken, Türkiye Büyük Millet Meclisi, gerekli anayasal değişikliği yapıp, Meclisi, siyasî hesaplaşma aracı olmaktan kurtarmamız lazım. Böyle yapılmadığı takdirde, iktidarda olursanız sizin yaptıklarınız aklanacaktır, muhalefette olursanız sizin yaptıklarınız suç olarak ilan edilebilecektir. Bunun sonucunda ne oluyor; insanlar bakıyorlar ki, bu iş bir ortaoyuna dönüşüyor. Siyasî yorumlarla hukuk bir kenara konularak, tamamen siyasî mülahazalara göre oylamalar yapılmaya başlanıyor ve ondan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinin en önemli yetkisi olan denetim yetkisi üzerinde kamuoyunda çok ciddî kuşkular oluşmaya başlıyor.

"Türkbank yolsuzluğu" diye tabir edilen komisyonda görev aldım. Aslında, ciddî olarak ele alınması durumunda, ortada birtakım açıklamalar, birtakım itiraflar bir anlamda vardır; ama, ona rağmen, yeterince delil yok diye, "Yüce Divana gitmesine gerek yoktur" şeklinde karar alabiliyor komisyon; ama,  belki, çok daha önemsiz olan SEKA arazisi tahsisi... Çünkü, ortada bir hükümet kararı vardır. Kolektif sorumluluğu gerektiren bazı olaylarda, bakıyorsunuz, Yüce Divana gitme yönünde bir karar alınabiliyor. O zaman, komisyonların oluşumundan başlayarak, olayı ele almak lazım; çünkü,  hukukî değerlendirme yapmak için hukuk bilgisine sahip olmanız lazım, delillerin ağırlığını değerlendirebilecek nitelikte komisyon üyelerinin orada görev alması lazım, objektif bir değerlendirme yapılabilmesi için.

Kaldı ki, objektif değerlendirmeyi yapsalar bile, siyasî parti mekanizması dolayısıyla, siyasî partilerin koalisyon hesapları ya da başka hesapları dolayısıyla, üyeler kendi rızaları, kendi düşüncelerinin dışında oy kullanmak durumuyla karşı karşıya kalıyorlar. O zaman, yapılması gereken nedir; gerçekten, kamuoyunda inandırıcılığını yitirmiş bu sistemin bir an önce değiştirilmesini sağlamamız lazım. Bunun yolu da, Anayasayı değiştirerek, bu konuyu yargının, gerçekten, bu işin ehli olan insanların yönetimine, araştırmasına vermek lazım. Ha, belki, sonunda yine son kararı Türkiye Büyük Millet Meclisinin vermesi lazım; ama, değerlendirmeyi, delillerin toplanması, değerlendirilmesi, incelenmesi aşamasını, mutlak surette, bu işi bilen, hukuk bilgisine sahip, ceza hukukunu bilen ehil insanlara bırakmamız lazım.

Şimdi, bunu yapmadığımız takdirde, dediğim gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yaptığı bu soruşturmalar, gerçekten,  içinde ne kadar haksızlık payı olup olmadığı tartışması bir kenara bırakılıyor, tamamen, siyasî açıdan, siyasî anlamda ele alınmaya başlanıyor ve bunun altında da Türkiye Büyük Millet Meclisinin prestiji kalıyor.

Benim tavsiyem ve gerçekten, bizim arkadaşlarla yaptığımız değerlendirmeler, özellikle, bu soruşturmaların hepsini bir kenara koyalım, bu alanda Anayasa değişikliğini getirelim, süratle geçirelim bu Meclisten ve süratle bu konuyu Yargıtaya verelim, Yargıtay bu konuyu incelesin, araştırsın. Ondan sonra, bu mekanizmayı Türkiye Büyük Millet Meclisi tekrar değerlendirsin. Bu yapılmadığı takdirde, bu gelen dosyaların hiçbir inandırıcılığı yoktur. Bir siyasî atraksiyona dönüşen, siyasî anlamda bir gösteriye dönüşen bu soruşturmaların, kamuoyunda, hiçbir şekilde ağırlığı olmayacaktır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin alacağı karar da, gerçekten sıkıntı yaratacaktır.

Karar ne tür olursa olsun, kamuoyunda, kamu vicdanında, ben inanıyorum ki, hiçbir etkisi olmayacaktır. Kişiler hakkında lehte de olsa, aleyhte de olsa, kamuoyunun kafasında kuşkular yer edecektir. Bunun için çare...

       (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim.

OĞUZ TEZMEN (Devamla) –  Dediğim gibi, bunun için çare, bu yöntemi süratle değiştirelim, ondan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetim yetkisini ciddî olarak, etkin bir şekilde ele alsın diyorum. Bu yapılmadıkça, yapılacak tüm oylamaların, hiçbir anlamı olmadığını herkes, her aşamada dile getiriyor ve gerçekten de hepimiz için yaralayıcı sonuçlar oluşuyor. Ben, bu görüşleri dile getirirken, hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tezmen.

Sayın milletvekilleri, saat 20.00'de toplanmak üzere birleşime ara veriyorum.

Kapanma Saati : 19.06


ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati : 20.00

BAŞKAN : Başkanvekili Nejat ARSEVEN

KÂTİP ÜYELER :  Mehmet ELKATMIŞ (Nevşehir), Melda BAYER (Ankara)

BAŞKAN – Sayın Milletvekilleri, 115 inci Birleşimin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Çalışmalarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

VI.—GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS SORUŞTURMASI VE

MECLİS ARAŞTIRMASI (Devam)

A)GÖRÜŞMELER (Devam)

4.—20 nci Yasama Döneminde Aydın Milletvekili  Ali Rıza Gönül ve 57 Arkadaşı Tarafından Verilen Türk Ticaret Bankasının Satışı İhalesiyle İlgili Olarak Ortaya Atılan Yolsuzluk İddiaları Konusunda Gerekli Tedbirleri Almayarak Görevlerini Kötüye Kullandıkları ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Devlet Eski Bakanı Güneş Taner ve Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz Haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/43) (S. Sayısı :483) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Önceki oturumda, gündemin "Meclis Soruşturması Raporları" kısmının 4 üncü sırasında yer alan 483 sıra sayılı Komisyon raporu üzerinde iki sayın milletvekili konuşmuştu.

Şimdi, söz sırası, Bartın Milletvekili Cafer Tufan Yazıcıoğlu'nda.

Buyurun Sayın Yazıcıoğlu.

CAFER TUFAN YAZICIOĞLU (Bartın) – Sayın Başkanım, sayın milletvekili arkadaşlarım; hepinize saygılarımı sunuyorum.

Kamu yönetiminde etkinlik ve şeffaflık sağlanmasını hepimiz kabul ediyoruz, benden önceki arkadaşlar da bu konunun üzerine bastılar. Bu konuda gerekli yasal değişiklik çalışmaları devam etmektedir.

Yapısı itibariyle de, adi nitelikte olan soruşturma yetkisi konusunda yeni bir yapılanmaya ihtiyaç olduğunu ve bunun gerçekleştirilmesi gerektiği konusunda da, bugünkü konuşmalarda görünen o ki, tüm gruplar aynı fikir birliğinde.

Olayımızı incelediğimizde, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu bünyesinde, dolayısıyla, Merkez Bankası bünyesinde yapılan bir ihale vardır. İhale, tüm dosya safahatında incelendiğinde, usulüne uygun ve şeffaf yapılmıştır. Bir duyum alındığında da, derhal olaya müdahale edilmiş ve nihaî işlemin henüz hukuken tekâmül etmediği bir safhada müdahale edilerek, ihale de iptal edilmiştir ve derhal, ilgililerce, Başbakanlık Teftiş Kurulu bu konuda görevlendirilmiştir. Teftiş Kurulu, bildirilen konuları incelemeye almış ve inceleme raporu hazırlamıştır. Bu rapor dosyaya celp edilmiş ve bu rapor ışığında görülmüştür ki, bürokratik çevrede bazı ihmaller vardır; bunun haricinde, başka bir olaya rastlanmamıştır.

Meclis soruşturma komisyonuna ben de üyeydim. Burada, çok titiz ve geniş kapsamlı bir çalışma yapılmış, bu konudaki tüm belgeler dosyaya celp edilmiş, bu konuyla uzaktan yakından ilgisi olanların tümü dinlenilmiştir. İthama konu bir suç, zararlandırma veya yararlanma kastı, Sayın eski Başbakanımız ve eski Bakanımız hakkında bulunmamıştır. Bu konuda hukukî bir cezalama veya bir suç niteliğini yorumlamak mümkün değildir. Ben de, hukukçu olarak, bu konuda, işin hukukî yönünü incelediğim zaman, bu neticeye varmış bulunmaktayım.

Bu nedenle, Yüce Divana sevk edilmeme yolunda çıkan soruşturma komisyonu raporu yerindedir. Bu komisyon raporuna katıldığımı belirtir, Genel Kurula saygılar sunarım. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yazıcıoğlu.

Malatya Milletvekili Sayın Basri Coşkun?.. Yok.

Bursa Milletvekili Sayın Mehmet Altan Karapaşaoğlu; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bahis konusu Türkbank'ın özelleştirilmesiyle ilgili (9/43) esas nolu Komisyonun raporu hakkında görüşlerimi bildirmek üzere söz almış bulunuyorum.

Değerli arkadaşlar, ben de bu komisyonda üye olarak bulundum; bu Komisyonda yaptığımız çalışmalar hakkında size bilgi vermek istiyorum.

Gerek bu konudaki skandalın patlak vermesinden sonra ortaya çıkan belgeler, yapılan açıklamalar gerekse Türkiye Büyük Millet Meclisi Türkbank Komisyonunun çalışmaları sırasında verilen ifadeler, komisyona ulaşan yeni belgeler, bu suç ortaklığını, hiçbir şekilde, hiçbir tereddüte mahal bırakmayacak şekilde gün ışığına çıkarıyor.

Sayın Yılmaz'ın Türkbank skandalında büyük bir çelişkisi vardır ve hiçbir açıklama, hiçbir belge bu çelişkiyi örtmeye yeterli değildir. Sayın Yılmaz, Korkmaz Yiğit'in Alaattin Çakıcı'yla ilişkili olduğunu başından beri bilmektedir. Yiğit'in Çakıcı'yla ilişkisini başından beri bilen ve bu nedenle, ihalenin başlangıç aşamasında Korkmaz Yiğit'in ihale dışında tutulması talimatını vermiş olan Yılmaz, bu gerçeği bile bile, sonradan, Yiğit'in ihaleye katılmasına izin vermiştir. Keşke, sadece izin vermekle kalsaydı; Sayın Yılmaz, ardından, Yiğit'le yakın bir dostluk ilişkisi kurmuş, onun medyada büyümesini teşvik etmiştir. Bu sıcak dostluk, bu her geçen gün derinleşen diyalog, Yılmaz'ın, Yiğit'in medya grubunda bazı kilit atamaları, hatta, bizzat kendisinin yapmasına kadar varabilmiştir.

Şimdi, bu ana tespitlerimizi, madde madde, belgelerle ifade ederek açıklamaya çalışalım.

Sayın Yılmaz, Yiğit-Çakıcı ilişkisini daha 1998 Mayıs ayından itibaren bilmekteydi. İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 13 Mayıs 1998 ve 8 Haziran 1998 tarihli uyarı yazıları bunun en açık kanıtıdır. Biz, bu yazıları, komisyonun son günü olan ve son saati olan akşam saat 18.00'de, İstanbul Emniyet Müdürlüğünden faks talimatlarıyla temin edebildik.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 13 Mayıs tarihli yazısında, Çakıcı ile Yiğit arasında ilişki olduğunun, Çakıcı'nın, ihaleyi Yiğit'in kazanmasını sağlamak için devreye gireceğinin öğrenildiğini bildiriyor. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 8 Haziran tarihli ikinci yazısını göndererek, ilk istihbarat yazısında tahmin edilen engellemenin yapıldığını anlatıyor. Bu yazıda, Çakıcı'nın, bir grup işadamını korkutarak ihale dışında bıraktığını anlattıktan sonra "Çakıcı ve Yiğit, diğer firmaların ihaleye katılmalarını önemsemiyorlar; ihaleyi kazanacaklarından emin gözüküyorlar" bilgisini veriyor.

Değerli arkadaşlar, dikkat edin, tarih, 8 Haziran 1998; yani, 4 Ağustosta gerçekleşecek ihaleye, neredeyse, daha, iki aylık bir zaman var. Demek ki, Yılmaz, daha, mayıs ayında, Yiğit'in Çakıcı'yla ilişkisi olduğunu bilmekte, haziran ayında da, Çakıcı'nın, Yiğit lehinde devreye girerek ihaleye katılan diğer şirketleri korkuttuğunu, engellediğini öğrenmiş bulunmaktadır. Yılmaz, bu çerçevede, Yiğit'i ihaleye katılmaktan menetmiş, Hazineden sorumlu Devlet Bakanı Güneş Taner'e bu doğrultuda talimat vermiş; Taner de, Yiğit'e "senin mafyayla ilişkin var, ihaleye katılamayacaksın" talimatını vermiştir. Buraya kadar, hükümetin yaptığı doğrudur, tamamdır; ancak, Yiğit, Cefi Kamhi aracılığıyla, Demekrotik Türkiye Partisi Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk'u devreye sokarak, 30 Haziran tarihinde Başbakan Yılmaz'la bir randevu ayarlamıştır. Yılmaz, bu görüşmeden sonra tutumunu birden değiştirmiş ve Yiğit'in ihaleye katılmasına izin vermiştir. Neye rağmen izin vermiştir; İstanbul Emniyetinin 13 Mayıs ve 8 Haziran tarihli uyarı yazılarına rağmen izin vermiştir. Yani, Yiğit'in Çakıcı'yla suç ilişkisini bilmesine, Çakıcı'nın, pek çok işadamını korkutup ihale dışında bıraktığını bilmesine rağmen izin vermiştir. Yılmaz, açıkça, mafyayı yanına almış bir işadamına randevu vermekte, onun ihaleye katılmasına izin vermekte hiçbir beis görmemektedir. İşte, bunu adı suç ortaklığıdır.

Sayın Yılmaz, ihaleye katılmasına neden izin verildiğine açıklık getirmek için mealen şu savunmayı yapıyor: "Yiğit, ihaleye katılan diğer firmaların, kendisini Çakıcı ile ilişkili göstererek, kendisine iftira attıklarını söyledi. Ben de, bir haksızlık olmasın diye, katılmasına izin verdim" diyor.

Görülüyor ki, Yılmaz, devletin istihbaratına değil, Çakıcı ile işbirliği içindeki bir işadamının izahatına güvenmektedir. Sonraki gelişmeler, ortaya çıkan bantlar, Yiğit'in izahatının değil, İstanbul Emniyet Müdürlüğü istihbaratının doğru olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Bu durumda şunu kabullenmemiz gerekir: Demek ki, Sayın Yılmaz, mafyayla işbirliği içindeki bir işadamı tarafından atlatılacak veya uyutulacak, oyuna getirilecek kadar bir saf başbakanmış hükmüne varmamız gerekir; ama, durum böyle değildir.

Yılmaz'ın getirdiği bir başka savunma daha var: "Bunlar, istihbarat notlarıydı; duyumdu. Hukuken ihale dışında tutabilmek için elimde delil olması gerekirdi" diyor. O zaman, 30 Haziran tarihine kadar olan dönemde; yani, Yiğit'i ihale dışında tutma kararı aldığı dönemde; yani, elinde delil olmadığı, sadece istihbarat notları olduğu dönemde, Yılmaz'ın hukuk dışı bir çizgi içinde olduğunu teslim etmemiz gerekir.

30 Haziran tarihinden sonraki dönem, Yiğit ile Yılmaz arasındaki ilişkinin çok yakınlaştığı, sıcaklaştığı, muhabbetlerinin arttığı bir dönemdir. Yılmaz, Çakıcı ile ilişkisini bilmesine rağmen, belirli aralıklarla Yiğit ile görüşmüştür. Örneğin, Sayın Yiğit'in Komisyona verdiği ifadeye bakılırsa, 4 Ağustos günü ihale sonuçlandıktan sonra kendisine haber gönderip, özel konutuna davet etmiştir. Herhalde, kendisini kutlamak için değil. Kimi kutluyor Sayın Başbakan; Çakıcı ile ilişkisini bildiği bir işadamını kutluyor ve vicdanı rahat bir şekilde kutluyor.

Yılmaz, neden Yiğit'e bu ölçüde yakınlaşmıştır? Bunun bir tek yanıtı vardır; çünkü, Yılmaz, açığını bildiği bir işadamını kullanarak, medya üzerinde etkili olmaya çalışmaktadır. Bu, kendi medyanı kendin yarat siyasetidir. Seçime girecek olan Sayın Yılmaz, yakın bir medya grubunun mutlak desteğiyle sandığa gitme arayışı içerisindedir. Yılmaz ile Yiğit arasındaki ilişki o ölçüde yakınlaşmıştır ki, anlaşılan, Yılmaz, Yiğit medya grubundaki atamaları fiilen kendisi yapmaya başlamıştır.

Sayın Yılmaz, Yiğit ile 27 Ağustos tarihinde; yani, Yiğit’in Kanal-6’yı satın almasından kısa bir süre sonra görüşmüştür. Yılmaz, komisyonda, bu görüşme sırasında, Yiğit yanında iken, Akköprülü’yü telefonla aradığını da itiraf etmiştir. Bu telefon görüşmesinden birkaç gün sonra, Yılmaz’ın, Yiğit yanında iken aradığı Akköprülü, Kanal-6’nın başına geçmiştir. Yılmaz bu telefon görüşmesinde Akköprülü’ye yalnızca “Sen Korkmaz Yiğit’i tanır mısın” diye sorduğunu ifade ediyor. Yılmaz bir kez daha burada -maalesef- doğruyu gizliyor; çünkü, Kanal-6’ya bu atamayı yapan bizzat kendisidir. Yılmaz neredeyse, Yiğit medya grubunun insan hakları kaynağı müdürü gibi davranmaktadır.

Bakın, bu olaydan sonra, Yılmaz, Yiğit’in, Türkbankın patronu olabilmesi için elinden gelen her çabayı sarf etmiştir. 28 Ağustos tarihinde Güneş Taner ve ekonominin üst bürokratlarıyla yaptığı toplantı buna bir örnektir. Bu toplantıda Hazine Müşteşarı Yiğit Dinçmen, Türkbankın, Yiğit’e devri konusunda tereddütlerini ifade ettiğinde, Yılmaz mealen şu yanıtı vermiştir: “Ben, MİT’e sordum, onlar, bir şey olmadığını söylediler; aynı zamanda, Yiğit’in arkadaşı olan Güven Erkaya’ya sordum, o da Yiğit’e güvendiğini söyledi.”

Değerli arkadaşlar, şimdi, şu çelişkiye bakın! Yılmaz, Yiğit’in temiz olduğunu bürokratlara kanıtlayabilmek için Güven Erkaya’nın şahitliğine, yani, Yiğit’in bir arkadaşının şahitliğine başvurmaktadır. Bir de, MİT’i tanık göstermektedir; neye rağmen; 13 Mayıs ve 8 Haziran tarihli İstanbul Emniyetinin yazılarına rağmen. Bu noktada, Yılmaz’ın, Yiğit’in avukatlığını, sözcülüğünü yapmak yerine, en azından, şüpheci bir şekilde davranması gerekmiyor muydu?

Devlet çıkarlarını, kamu çıkarlarını gözetmekle görevli olan bir Başbakanın, asgarî bir şüphe göstermesi gerekmez miydi?

Yılmaz'ın suç ortaklığını gösteren bir başka nokta daha var: Emniyet Genel Müdürlüğü, ihalenin yapıldığı 4 Ağustos günü, Yiğit'in mafyayla birlikte hareket ettiğini bildiren bir yazıyı Başbakana ve Merkez Bankasına gönderiyor...

       (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen, tamamlar mısınız efendim; açıyorum mikrofonunuzu.

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Devamla) – Bu yazı, Başbakanlık Özel Kaleminde kayboluyor. Olabilir; bir evrak özel kalemde kaybolabilir; ama, Emniyet Genel Müdürlüğü, 3 Ağustos tarihinde, aynı doğrultuda bir istihbarat notu daha göndermiş Başbakana. Bu not ne olmuş dersiniz; o da kaybolmuş! Yiğit'in mafyayla ilişkisini gösteren her türlü evrak, Başbakanın makamında kayboluyor. Sanki, Başbakanlıkta, Yiğit'i koruyan özel bir zırh, gizli bir el var; Yiğit'le ilgili oraya gelen her şey kayboluyor ve Başbakanın makam odasından içeri giremiyor! İki notun ardı ardına kaybolması da manidardır.

Bir nokta daha var: Hazine bürokratlarının, özellikle basındaki haberlerden etkilenerek, Türkbankın Yiğit'e devrini yapmak istemedikleri biliniyor. Hattta, Hazinenin hazırladığı ilk olur yazısında ciddî muhalefet şerhlerinin düşüldüğü de biliniyor; ama, nihaî olur yazısında, bu muhalefet şerhleri çıkarılıyor. Hazine Müsteşarı Yener Dinçmen'in isteksizliği dikkate alınırsa, bu rezervlerin, dönemin Devlet Bakanı Güneş Taner'in ısrarıyla çıkarıldığını kabul etmek gerekiyor.

       (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Karapaşaoğlu, lütfen tamamlar mısınız efendim.

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Devamla) – Efendim, 1 dakika... Bitiriyorum...

BAŞKAN – Efendim, 1 dakika ilave ettim zaten. Açıyorum mikrofonunuzu, lütfen tamamlayın.

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Devamla) – Sayın Başkanım, teşekkür ederim.

Çünkü, Taner, Başbakanın, bankanın muhakkak Yiğit'e devrini istediğini bilmektedir.

Burada, hükümete, Sayın Başbakana da bir soru var: Türkbank Soruşturma Komisyonu raporunda, Başbakanlık Teftiş Kurulunun Türkbank skandalıyla ilgili raporu da var. Bu raporda, Merkez Bankası Gazi Erçel'i, Yiğit'in yeraltı dünyasıyla ilişkisini gösteren yazısını hasıraltı ettiği için kusurlu olduğu tespiti yer alıyor. Teftiş Kurulu, Erçel hakkında ne gibi bir işlem yapılacağını Başbakanlığın takdirine bırakıyor. Sayın Yılmaz, bu rapor önünüze geldi mi; geldiyse, Erçel hakkında ne gibi bir işlem yaptınız? Bu olayla ilgili örnekleri çoğaltmak mümkün. Bütün bu örnekler, bize, aynı adresi gösteriyor; o da, Yılmaz'ın, Korkmaz Yiğit'in Çakıcı'yla ilişkisini başından beri bildiği halde, siyasî çıkarları için, Türkbankın Yiğit'e devrine göz yumduğudur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Karapaşaoğlu; 2 dakika ilave süre verdim. Çok teşekkür ederim.

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Devamla) – Teşekkür ediyorum; saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Basri Coşkun, Malatya Milletvekili; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

BASRİ COŞKUN (Malatya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; (9/43) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Doğru Yol Partisi Aydın Milletvekili Ali Rıza Gönül ve 57 milletvekili arkadaşının, Türk Ticaret Bankasının satışı ihalesiyle ilgili olarak ortaya atılan yolsuzluk iddiaları konusunda gerekli tedbirleri almayarak görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla, Devlet eski Bakanı Güneş Taner ve eski Başbakan Mesut Yılmaz haklarında, Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri gereğince, Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge verilmiş, söz konusu önerge, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 10.11.1998 tarihli 16 ncı Birleşiminde okunmuş, 26.11.1998 tarihli 25 inci Birleşiminde görüşülerek, 615 sayılı karar numarasıyla, Türk Ticaret Bankasının satışı ihalesiyle ilgili olarak ortaya atılan yolsuzluk iddialarıyla ilgili olarak Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca Meclis soruşturması açılmasına, soruşturmayı yapacak olan 15 kişilik komisyonun iki aylık çalışma süresinin, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üye seçimi tarihinden başlamasına karar vermiştir. Bu karardan sonra Meclis soruşturması komisyonları, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip seçimini yapamadığı için çalışmalarına başlayamamış ve yasama dönemi, seçim sebebiyle sona ermiştir.

18 Nisan seçimlerinden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilen; ancak, çeşitli sebeplerle 20 nci Dönem içerisinde sonuçlandırılamayan soruşturma önergeleri, aynen, 21 inci Döneme intikal etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu önergeler hakkında, Genel Kurulun 23.11.1999 tarihli 23 üncü Birleşiminde aldığı kararla, soruşturma önergelerinin kabul edilerek soruşturma komisyonları kurulmasını kabul etmiş ve 656 sayılı kararla yayımlamıştır.

(9/43) sayılı Soruşturma Komisyonu 18.2.2000 tarihinde toplanarak çalışmalarını başlatmış ve iki aylık sürede çalışmalarını bitiremediği için 31.3.2000 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına müracat ederek 20.4.2000 tarihinden itibaren iki aylık eksüre istemiş ve Genel Kurulun 14.4.2000 tarihli 81 inci Birleşiminde bu istek kabul edilmiştir.

Soruşturmaya esas olan konu, Doğru Yol Partisi Aydın Milletvekili Ali Rıza Gönül ve 57 milletvekili arkadaşının, Devlet eski Bakanı Sayın Güneş Taner ve eski Başbakan Mesut Yılmaz hakkındaki, Türk Ticaret Bankasının satışı ihalesindeki iddialarıdır.

Ben, söz konusu olayların cereyan ettiği tarihte sade bir vatandaş olarak hadiseleri basından takip etmiş ve her vatandaş gibi, bu olayların doğruluğu ve yanlışlığı konusunda kesin bir kanaat sahibi olmamakla beraber, iddiaların muhatabı olan Sayın Mesut Yılmaz'ın da, Yüce Divana giderek aklanma isteğini "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" genel kanaatine sahip olanları da sonuçta ikna edeceğini düşünmüş ve takdir etmiştim.

21 inci Dönemde, bir milletvekili olarak geldiğimiz Türkiye Büyük Millet Meclisinde, vatandaş olarak, milletvekillerinden şikâyetçi olduğumuz hususları kendimizin yapmaması için azamî dikkat içinde bulundum. Bütün milletvekili arkadaşlarımın da aynı hassasiyet içerisinde olduğuna inanıyorum.

Vatandaşın, geçen dönemlerden şahit olduğu ve maalesef, haklı olarak düşünmesine sebep olan uygulamalardan dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisini, partilerin mensuplarını ve birbirlerini aklayıp pakladıkları bir yer olarak gördükleri kötü konumdan çıkarmamız gerektiğine inanıyorum.

Milletimizin, biz 21 inci Dönem milletvekillerinden beklentisi, yolsuzluklardan, usulsüzlüklerden, siyasetin ve siyasetçinin yaşadığı itibar kaybından kurtulması yönünde kararlı adımlar atmamız yönündedir.

21 inci Dönem, bunun güzel bir başlangıcı olmuştur. İçinden çıkardığı 57 nci hükümet protokolünde de en başta konulan hedefler yolsuzlukla ilgili olanlardır. Milletimizin de beklentisi bu olup, milletimizin yüreğine su serpmiştir.

Günlerden beri kamuoyunu meşgul eden dosyalar, Yüce Divan meselesi, (9/43) esas numaralı soruşturma komisyonu raporunda, Türkbank ihalesi ve etrafında ortaya atılan iddialar hakkında teferruatlı bilgiler ve belgeler bulunmaktadır. Bu belge ve bilgilere baktığımızda, genel olarak şu hususlar dikkat çekmektedir:

Türk Ticaret Bankasının, malî açıdan zor duruma düşmesi sebebiyle Tasarruf Mevduat Fonuna aktarılması ve ardından da satışı hususundaki gelişmeler neticesinde kamuoyunda da merak uyandıran çeşitli olaylar yaşanmıştır.

Değerli milletvekilleri, komisyon raporunda işaret edilen 13 Mayıs 1998 tarihli İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'in imzasını taşıyan ve Emniyet Genel Müdürlüğüne Türkbank ihalesi hakkında gönderdiği yazıda "Alaattin Çakıcı'nın bankayı satın almak isteyenler arasında adı geçen ve kendisiyle ilişkisinin eski dönemlere dayandığı bilinen Korkmaz Yiğit isimli işadamıyla anlaştığı, banka ihalesinde Yiğit'in yalnız kalması ve nihayetinde, bankanın, Yiğit tarafından alınması için çeşitli girişimlerde bulunacağı yolunda istihbarî mahiyette bilgiler edinilmiştir" denilmektedir.

Hasan Özdemir'in, 8 Haziran 1998 tarihinde gönderdiği ikinci yazısında "Çakıcı-Yiğit ikilisinin kendilerinden habersiz, değişik firmaların da ihaleye girmesini önemsemedikleri, ihalenin kendi inisiyatifleri doğrultusunda gerçekleşeceği hususundan emin oldukları öğrenilmiştir" ifadesinde bulunulmaktadır.

Merkez Bankası, 24 Haziran 1998 tarihinde Emniyet Genel Müdürlüğüne "ihaleye mafya karışıyor mu" diye sormuş; ancak, 4 Ağustosa kadar cevap alamamıştır. Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel'e, Yiğit'in mafyayla ilişkisi olduğuna dair bir uyarı gelir. Bu bilgilerin, bilgi için, Başbakanlığa da gönderildiği bilinmektedir. Bu bilgilere rağmen, 30 Haziran sonrasında, hükümet, Yiğit'in ihaleye katılmasına izin vermiştir.

Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından, 3.8.1998 tarihinde şifahî olarak bilgi notu şeklinde, 4.8.1998 tarihinde yazılı olarak bazı organize suç liderlerinin ihalenin Korkmaz Yiğit lehine sonuçlanması için diğer katılımcılara baskı yapıldığı bildirilmiştir.

Dönemin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz, Korkmaz Yiğit ile Alaattin Çakıcı'nın ilişkilerini beşinci ayda bildiği için, Türkbank ihalesine Korkmaz Yiğit'in katılmasını istememektedir. Gerekli yerlere bu talimatı vermiş; ancak, yapmış olduğu inceleme ve araştırmalar neticesinde, verilen referanslar doğrultusunda katılmasında bir sakınca görmemiştir.

Özerk bir kuruluş olan ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına bağlı Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun yapmış olduğu bir ihalede, bir başbakanın, ihale komisyonu başkanı gibi hareket edip müdahalede bulunması kamuoyunun dikkatini çekmiştir.

Başka organ ve kişilerin, komisyonu aşarak, ihaleye katılanlarla görüşmesi, ihalenin usulü ve görüşmenin amacı ne olursa olsun, ihale ve görev hukukuna aykırı görülmektedir.

Önceki bilgileri, duyum ve bilgi notu hukuken delil kabul edilemeyecek, tam bilgi şeklinde yorumlanmayarak, hemen Korkmaz Yiğit'in ihaleye alınmaması emrini veren Sayın Başbakanın, sonradan Korkmaz Yiğit'i ihaleye almasının, Başbakanın müdahale alanına girmemesi gerekir. Erol Evcil, komisyona verdiği ifadesinde konuyu Mesut Yılmaz'ın çok yakından takip ettiğini açıklamıştır. Sayın Mesut Yılmaz'ın Çakıcı'yla ilişkileri hakkında Erol Evcil, Türkbank Komisyonuna verdiği ifadede  ayrıca bu konuşmalar dışında bir de yumruk olayında...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Açtım efendim; buyurun, tamamlayın.

BASRİ COŞKUN (Devamla) – "Mesut Yılmaz ile görüştüm; Yılmaz, bana 'Alaattin Çakıcı'yla konuş, yumruğu atan kim, öğrensin ve hesap sorsun' dedi" demektedir. Sayın Yılmaz, önemli bir itirafta bulunarak, Budapeşte'deki yumruk hadisesinin araştırılmasını Erol Evcil'den istediğini belirtmiştir. Çakıcı ise, Türkbank Komisyonuna verdiği yazılı ifadede Yılmaz'la işbirliği yaptığından dolayı pişman olduğunu belirterek, ilişkilerini açıklamaktadır.

Bütün bunlardan görüleceği üzere, bir bankanın yapılan satış ihalesinde doğruluğu ispatlanamamış birçok şaibe ve şüphe bulutları bulunmaktadır. Bunlardan, dönemin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz ile Devlet eski Bakanı Sayın Güneş Taner'in sorumluluklarının suç oluşturup oluşturmadığı açığa çıkarılmalıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, olayların gelişme şekline ve Sayın Mesut Yılmaz'ın o günkü görüş ve arzuları istikametinde meseleler değerlendirildiğinde, konunun yüce Türk adaleti tarafından ele alınarak, vuzuha kavuşturulması gereği ortaya çıkmaktadır. İnanıyorum ki, yüce Türk adaletinin vereceği karar, olayın muhataplarını da memnun edecek ve söz konusu mesele etrafında şüphe bulutlarını da dağıtacaktır.

Gönül ister ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi bu tür olaylardan dolayı yıpranmasın ve siyasal anlamda herhangi bir şaibeye meydan verilmeyecek davranışlar içinde olunsun; kamu vicdanını rahatlatacak kararlar ortaya çıksın, yargılanması gerekenler Yüce Divana gitsin, buna gerek olmayanlar hakkında da Yüce Divan yolu kapatılabilsin. Milliyetçi Hareket Partili milletvekili arkadaşlarımızın da, komisyonlarda bu arayışlar içerisinde tavır takındıklarını görmem, beni memnun etmiştir.

BAŞKAN – Sayın Coşkun, lütfen tamamlar mısınız; 2 dakikalık eksüre verdim size...

BASRİ COŞKUN (Devamla) – Tamamlıyorum efendim.

Dosya kapsamı hakkında huzurlarınızda yaptığım kısa açıklamalarıma burada son verirken, hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Coşkun.

İstanbul Milletvekili Sayın Nazlı Ilıcak; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) –  Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Meclisimiz çok önemli bir imtihanla karşı karşıya. Vatandaşlarımız gözlerini Meclise dikmiş, hepimizi seyrediyor. Türkbank ihalesi, çeteler, ucuza giden cep telefonları, devletin trilyonlarca lira zarara uğramasına yol açan Kurtköy ihalesi... Bütün bunlar, Sayın Mesut Yılmaz'ın Başbakanlığı döneminde gerçekleşti. Eğer, siyaseten suçlamak söz konusu olsaydı, herhalde, burada, sanık sandalyesinde Sayın Mesut Yılmaz değil, keyfiliğin ve kasıtlı karalamaların muhatabı olan Refah Partisinin bakanları otururdu.

Hayır, Mesut Yılmaz'ın siyaseten suçlanması söz konusu değil; ama, siyaseten aklanması söz konusu. Özellikle, burada Sayın Ecevit'e seslenmek istiyorum -Sayın Hüsamettin Özkan'dan rica ediyorum, Sayın Ecevit'e benim bu seslenişimi aktarsın- aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ, kendinden, Mataracı ve Hilmi İşgüzar'ın hesabı sorulmakta.

Kaldı ki, ufak bir hatırlatma yapmak istiyorum. Sayın Mesut Yılmaz, 9 Mayıs 1999'da, Yüce Divanda aklanmak istediğini açıkça beyan etmişti. "Yüce  Divanda yargılanmak istiyorum. Bunu, kendim değil, partim için istiyorum. Meselenin, ilgili yargı tarafından sonuçlandırılması hususunda ısrarlı olduğumu Sayın Ecevit'e intikal ettirdim, bana yardımcı olacağını söyledi" demiştir. Gelin, hep birlikte, Sayın Mesut Yılmaz'a yardımcı olalım. Yoksa, Yılmaz'ın o demeci, hükümetin kurulması aşamasında yolsuzlukların takipçisi olacağını söyleyen Milliyetçi Hareket Partisine yönelik bir taktik miydi?.. Yani, hükümete girmesinin önündeki bir engeli "ben, Yüce Divanda yargılanmaya hazırım" diye temizlemeye mi çalışıyordu?

Değerli arkadaşlar, bugün görüştüğümüz dosyayı, çete dosyasından ayrı düşünemeyiz; çünkü, Türkbank ihalesinin arkasında, Korkmaz Yiğit'in arkasında Alaattin Çakıcı var ve bunu, Mesut Yılmaz biliyor. 13 Mayıs 1998 ve 8 Haziran 1998 tarihli, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün, Emniyet Genel Müdürlüğüne yazdığı yazılarla biliyor. "Çok gizli" ibareli bu iki yazı, Sayın Mesut Yılmaz'ın eline ulaşmıştır. Bu yazıda "Çakıcı, Korkmaz Yiğit ile anlaşmıştır. Her türlü şantaj, tehdit unsuru kullanarak, başkalarının bu ihaleye katılmasını önleyecektir. Katılanların da düşük fiyat vermesini sağlayacaktır" denilmektedir.

İşte, bu bilgiler yüzünden, ilk başta, Sayın Mesut Yılmaz, Korkmaz Yiğit'in ihaleye katılmasına soğuk bakmaktadır; ama, ne olduysa 30 Haziranda olmuştur. 30 Haziranda Korkmaz Yiğit'le başbaşa görüşen Mesut Yılmaz, bilemediğimiz bir sebepten dolayı, Güneş Taner'e dönmüş ve 15 dakikalık bu görüşmeden sonra "ona haksızlık yapmayalım, ihaleye girmesini engellemeyelim" demiştir. Kamuran Çörtük de aracı konumundadır bir ihalenin içinde.

İhalenin yapılacağı 4 Ağustos tarihinden bir gün önce, 3 Ağustos gecesi, Korkmaz Yiğit'le toplantı yapmıştır Kamuran Çörtük. Ondan, Genç TV'yi satın almıştır. Yiğit'in yirmi gün önce 89 milyon dolara satın aldığı Genç TV'yi, 41 milyon dolara Kamuran Çörtük satın almıştır; üstelik, Yiğit, Bankekspres'ten, yani, kendi bankası olan Bankekspres'ten, Kamuran Çörtük'e kredi vermiştir.

Korkmaz Yiğit'le böyle uygun bir alışverişi o gece tamamlayan Kamuran Çörtük, bir başka yeri de ziyaret etmiştir; Başbakan Mesut Yılmaz'ın, gece yarısından sonra konutuna gitmiştir ve Mesut Yılmaz, Çörtük'e, rakip firma Zorlu'nun, Türkbank ihalesinde 505 milyon doların üzerine çıkmayacağını da söyleyivermiştir. Bilmiyorum, aralarında başka neler konuşmuşlardır.

Kamuran Çörtük, Mesut Yılmaz'ın çok yakını. POAŞ'ta üçüncü olmasına rağmen, ihale ona verilmiştir. Bolu Tüneli geçişinde, Astaldi firması, teknik yeterliliğe sahip olmasına rağmen, Ankara'da işlerini takip edebilsin diye, Kamuran Çörtük ile ortak olmuştur. Çörtük, Korkmaz Yiğit ile Mesut Yılmaz ilişkilerini de tanzim eden kişidir.

3 Ağustosta bir başka olay daha gerçekleşmiştir. Burada, arkadaşlarımız, bu meseleye temas ettiler. Türkbank ihalesi gerçekleşmeden  bir gün önce -4 Ağustosta ihale gerçekleşiyor- 3 Ağustosta Mesut Yılmaz'ın özel kalemine, İstihbarat Daire Başkanlığından fevkalade gizli bir bilgi notu ulaşıyor. Bu bilgi notunda, gayet tabiî ki, Çakıcı ile Yiğit'in ilişkileri üzerinde duruluyor. 4 Ağustosta da, Emniyet Genel Müdürlüğü, aynı mahiyette ikinci bir yazıyı, yine Sayın Mesut Yılmaz'ın özel kalemine gönderiyor. Her nasılsa, peş peşe gelen bu iki bilgi notu da, özel kalemde kayboluveriyor; ama,  Sayın Mesut Yılmaz, hâlâ, bu iki bilgi notunu kaybeden Özel Kalem Müdiresi Sema Erdem ile birlikte çalışıyor.

Şimdi, bir başka olayı daha hatırlatmak istiyorum: 28 Ağustosta, Başbakan Mesut Yılmaz, o dönemde, ekonomi kurmaylarıyla toplanıyor. Güneş Taner, Yılmaz'a soruyor: "Gazetelerde çeşitli spekülasyonlar var; arkadaşlar bu hususta çok rahatsız; Türkbank'ı ne yapacağız?" Yılmaz, Güneş Taner'i yatıştırıyor -bunların hepsi, Güneş Taner'in de ifadelerinden anlaşılıyor- "elimizde, Yiğit'in Çakıcı'yla ilişkili olduğunu gösteren somut delil yok. Üstelik, Güven Erkaya'ya sordum; o da, Yiğit'in fevkalade muteber bir adam olduğunu söyledi" diyor.

Şimdi, bir başka belge var; Uzun Yol adlı kitapta, 155 ve 156 ncı sayfalarda, Güneş Taner, Başbakanla arasında geçen ikili bir konuşmayı naklediyor; şöyle diyor: "Sordum Sayın Başbakana, bana şu cevabı verdi: Bütün devlet istihbarat birimlerinden bilgi istedim. Bana, Korkmaz Yiğit'in hiçbir yerde dosyası olmadığını söylediler. Korkmaz Yiğit ile Çakıcı'nın ilişkisi doğrulanamıyor. "

Bakın, bu tarihte, yani, bu lafları söylediği vakit Sayın Mesut Yılmaz, elinde Emniyet Genel Müdürlüğünden gelen dört ayrı uyarı yazısı var; 13 Mayıs tarihli uyarı yazısı, 8 Haziran tarihli uyarı yazısı, 3 Ağustos tarihli uyarı yazısı, 4 Ağustos tarihli uyarı yazısı.

Mesut Yılmaz gerçeği gizlediği için, Hazine, 8 Eylülde, Türkbankın devri için Yiğit'e önizin veriyor. Oysa, bu uyarı yazısıyla bu devri durdurabilirdi.

Peki, o sırada, Korkmaz Yiğit, acaba ne yapıyor; gazete ve televizyon kanalı almakla meşgul. Mafya, sadece ihale kazanmıyor, basına da giriyor. İhaleden 10 gün sonra, 14 Ağustosta, Korkmaz Yiğit Kanal 6'yı satın alıyor.

Mesut Yılmaz, Turan Akköprülü'yü arıyor, diyor ki: "Korkmaz Yiğit sana genel müdürlük teklif edecek, sen, bu teklifi kabul et." Nitekim, Akköprülü, Kanal 6'da işe başlıyor.

28 Ağustosta, Yiğit, Yeni Yüzyılı satın alıyor.

10 Eylülde Bodrum'a gidiyor, Aydın Doğan'la Milliyetin satışı konusunda anlaşıyor. 11 Eylülde Mesut Yılmaz'ı ziyaret ederek, Milliyeti de satın aldığını ona söylüyor. Böylece, Mesut Yılmaz'ın himayesinde, mafya, sadece ihaleye değil, basına da giriyor.

O tarihlerde TÜSİAD toplantısında çekilen bir video kaset var. Bunu, maalesef, o televizyon kanalı oynatamadığı için bana verdi. 1998 yılında, ben, sütunumda iki kere bu kaseti yayınladım ve hiçbir tekzip almadım. Şöyle diyor Güler Sabancı... Mesut Yılmaz var yanında, bir yanında da Bülent Eczacıbaşı Bey var. Güler Sabancı şöyle diyor: "Gazete piyasası karışmış; yine, Yeni Yüzyıl satılmış. Bu defa, Korkmaz Yiğit şeye satmış." Hatırlayamıyor ve Mesut Yılmaz "Alaattin Beye mi" diye soruyor. Birlikte gülüşüyorlar. Güler Sabancı, ismi hatırlamaya çalışırken...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Evet, size de 1 dakika eksüre veriyorum efendim; buyurun.

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Güler Sabancı, ismi hatırlamaya çalışırken "kafamı karıştırmayın" diye kızıyor. Yılmaz, gülmeye devam ediyor. Bu, görüntülü kaset. "Alaattin'i arayın, Alaattin'i arayın" diyor. Birdenbire Güler Sabancı ismi hatırlıyor "tamam, Kamuran Çörtük'e satılmış Yeni Yüzyıl" deyince, Yılmaz itiraz ediyor: "Olmaz, dün gördüm Kamuran Çörtük'ü. Eğer, satılmış olsaydı, bana söylerdi."

Görüldüğü gibi, her pazarlığın içinde Mesut Yılmaz var. Bir gazete satışı dahi kendisinden habersiz cereyan edemiyor; ama, nedense, duymaması gereken şeyleri duyuyor da, esas duyması gereken polisin istihbarat raporlarını duyamıyor!..

TÜSİAD'taki o konuşmada, Bülent Eczacıbaşı, Mesut Yılmaz'ın Korkmaz Yiğit'e şöyle bir taktik verdiğini de söylüyor: "Sayın Başbakan, geçen gün Korkmaz Yiğit'e dedi ki, sen, merdivenlerden hızlı çıkıyorsun." Yılmaz, "Tarancı'nın şiirini okudum; 'ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden' dedim" diyor; oysa, Ahmet Haşim'in şiirini okuduğunu söylemek istiyor ve esasında, taktik verdiğini itiraf ediyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Sayın Başkan, 1 dakika daha verebilir misiniz...

BAŞKAN – Vermeyeceğim efendim; teşekkür ediyorum.

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Vermeyin!.. Ama, adaletsiz davrandınız... (FP sıralarından alkışlar)

BEYHAN ASLAN (Denizli) – Bu romanı sen mi yazdın?!.. İLKSAN'ın hesabını ver!..

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Neyin hesabı! Hepsinin hesabı verildi...

BAŞKAN – Komisyon adına, Komisyon Başkanı İstanbul Milletvekili Sayın Yılmaz Karakoyunlu; buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

(9/43) ESAS NUMARALI MECLİS SORUŞTURMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ KARAKOYUNLU (İstanbul) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri;  20 nci Dönemde, Aydın Milletvekili Ali Rıza Gönül ve 57 arkadaşının... (ANAP sıralarından "ses, ses" sesleri)

BAŞKAN – Efendim, mikrofona yanaşır mısınız lütfen.

(9/43) ESAS NUMARALI MECLİS SORUŞTURMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ KARAKOYUNLU (Devamla) – Değerli arkadaşlar, buranın yapılmasında ergonomik bir problem var. Sürekli olarak benden kaynaklandığını zannediyorsunuz. Burası, kısa boylu milletvekilleri için yapılmış; ben uzun boylu olunca, bu mikrofon bana yaklaşmıyor. (ANAP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Sorunu, Başkanlık Divanının çözmesi lazım.

Değerli arkadaşlar, 20 nci Dönemde, Aydın Milletvekili Ali Rıza Gönül ve 57 arkadaşı tarafından, Türkbank ihalesiyle ilgili olarak, görevi kötüye kullandığı gerekçesiyle, dönemin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz ve Hazineden sorumlu Devlet Bakanı Güneş Taner hakkında soruşturma önergesi verilmiş, bu önerge, Mecliste görüşülmüş, kabul edilmiş ve bir Soruşturma Komisyonu da teşkil edilmiştir.

Bu Soruşturma Komisyonu, Anayasanın ve İçtüzüğün ilgili maddelerinde, yani, Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğümüzün de 102 nci ve 107 nci maddelerinde derpiş edilen esaslar çerçevesinde meseleyi incelemiştir. Eğer, meseleyi siyaseten incelemek isterseniz, belli bir kronolojinin tarihlerine atıfta bulunup ve dramatik bir üslupla konuşarak, hadiseleri takdim edebilirsiniz; ama, komisyonlar, siyasî amaçlara alet olmak üzere teşkil edilmedikleri için, incelemelerini, kesinlikle, yasalar çerçevesinde yapmak zorundalar.

Soruşturma önergesinde, Mesut Yılmaz ve Güneş Taner için tasni edilen suç, 240 ıncı maddeye aykırılık iddiasından ibarettir. Dolayısıyla da, değerli arkadaşlar, komisyonumuz, eldeki bilgileri ve belgeleri, Ceza Kanununun 240 ıncı maddesinin derpiş ettiği esaslar çerçevesinde incelemeye almış, bu amaçla, başta, önerge sahibi, müddei olmak üzere, bütün ilgilileri tanık olarak dinlemiş; mevcut bilgileri, belgeleri gözden geçirmiş; tanık ifadeleri ve belge muhteviyatını karşılaştırmak suretiyle mukayeselerini yapmış; daha sonra da savunmalarını almak üzere, Sayın Mesut Yılmaz ile Güneş Taner'i davet ederek, yine bu tartışmaları sürdürmüştür.

Bütün bu konuşmalar, bütün bu gelişmeler tamamlandıktan sonra, komisyonumuz, yine 107 nci maddede derpiş edilmiş esaslar çerçevesinde, bir hazırlık, bir tespit raporu tanzim ederek bütün üyelere dağıtmış, onu değerlendirmeleri için yeteri kadar zaman aralığı vermiş, talep üzerine ilave süre eklemiş ve daha sonra da, bütün komisyon üyeleri, vicdanî kanaatlerini komisyonumuzda tek tek, gerekçelerini de göstermek suretiyle açıklamışlardır.

Değerli arkadaşlar, ileriye sürülen konu, ihalenin, Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine aykırı olarak, görevin suiistimal edilip kötüye kullanıldığı ve bu şekilde devleti zarara soktuğu iddiasıdır.

Bir görevin kötüye kullanılması, eğer devleti zararlandırma ya da o işin içinde bulunan kişiyi kişisel olarak yararlandırma biçiminde tezahür etmediği müddetçe, 240 ıncı maddenin derpiş ettiği esaslar çerçevesinde, kimseye herhangi bir şekilde suç isnat etmek mümkün değil. Dolayısıyla, haklarında, görevlerini kötüye kullandıkları söylenen Devlet eski Bakanı Güneş Taner ve dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'ın, bu hadisedeki takındıkları tavırları size kısaca arz etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, biraz evvel söz konusu edilip, burada sizlere sunulan iki belgeden başlamak istiyorum. Bu iki belge biraz evvel sizlere takdim edildi. Bu iki belgenin de muhatabı Sayın Başbakan değildir, Sayın Devlet Bakanı değildir; doğrudan doğruya Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesidir. Dolayısıyla, bu iki belgenin, sanki doğrudan Başbakana veya Devlet Bakanına gönderilmiş şekilde takdim edilmiş olmasına ilişkin izahat ile fiilî durum uyuşmamaktadır. Komisyonumuz, bunu da dikkate almıştır...

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Dönemin İçişleri Bakanı kabul ediyor.

(9/43) ESAS NUMARALI MECLİS SORUŞTURMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ KARAKOYUNLU (Devamla) – Bu iki belgeyle ilgili olarak "son dakikada gelindi" şeklinde bir ifade oldu...

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Başesgioğlu'nun, aldığına dair ifadesi var.

(9/43) ESAS NUMARALI MECLİS SORUŞTURMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ KARAKOYUNLU (Devamla) – Son dakikada geldiği ifade edilen bu iki belgeyi, biraz evvel burada dinlediğiniz, komisyon üyemiz Sayın Altan Karapaşaoğlu arkadaşımız, komisyon görüşmeleri sırasında ileriye sürdü. Belgelerin tarihini de tam olarak hatırlamakta bir tereddüt geçirince, kendisine bir günlük zaman da verip, bu belgelerin tarihlerini bize bildiriniz dedik.

Kendileri, bize, belgelerin tarihlerini verdi; ama, kabaca verdi ve biz, arkadaşımızın bu konudaki talebinde herhangi bir ihmale sebebiyet verecek davranışın içinde olmadık; acele olarak, bunu, Emniyet Müdürlüğünden istedik ve gecenin, aşağı yukarı yarısına yakın bir zamanında da, arkadaşımızın evine fakslamak suretiyle kendisini bilgilendirdik.

Dolayısıyla, komisyonumuz, bilgilendirme açısından, bütün üyelerinin taleplerini, şahit dinleme isteklerini yerine getirmiş; bütün belge taleplerini, ilgili bakanlıklardan ve kuruluşlardan acilen istemek suretiyle, dosyanın tekemmülü için gerekli olan her şeyin, bir an evvel yerine getirilmesi konusunda hassasiyetini göstermiştir.

Değerli arkadaşlar, yapılan incelemelerin sonunda, herhangi bir şekilde, bu olayda, devleti zararlandırma veya kişisel olarak, Devlet Bakanı ile dönem Başbakanının kendilerini yararlandırmalarına ilişkin tek bir bulguya rastlanılamamıştır.

İlk defa olarak, bu konu, İçel eski Milletvekili tarafından gündeme getirilen bir kasetle ortaya çıkarılmış, bu kasetin ortaya çıktığı tarihten itibaren hem Başbakan Mesut Yılmaz hem Devlet Bakanı Güneş Taner, alınması gerekli olan tedbirler konusunda derhal harekete geçmişlerdir.

Nitekim, bu rapora eklenmiş olan muhalefet şerhinde derpiş edilmiş kronolojiye de baktığınız zaman, aynı çerçeve içerisinde, bu konunun, ayın 13'ünde, Türkbankla ilgili kasetin yayınlanmasını takip eden hemen ertesi günü, aynı tarihte, ilk defa olarak, Sayın Başbakan, Başbakanlık Teftiş Kurulunu harekete geçirerek, incelenmesi ve bu tahkikat sonucunun kendisine bildirilmesi direktifini vermiş ve Teftiş Kurulu, derhal faaliyete geçerek, hadisenin soruşturmasına  başlamıştır. Aynı tarih itibariyle, Hazineden sorumlu olan o zamanki Devlet Bakanı, bankanın devralınmasına ilişkin müsaadeyi derhal iptal etmiştir.

Değerli arkadaşlar, Türkbank ihalesinin, Hazineyle veya Başbakanlıkla uzaktan yakından herhangi bir şekilde irtibatı yoktur. Özerk bir kuruluş olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bünyesinde teşekkül etmiş bulunan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından satışa çıkarılmıştır ve özerk bir kuruluş, bu satış işlemini, devletin televizyonu aracılığıyla, bütün yurttaşların gözünün önünde yapmıştır. Dolayısıyla, bu ihalenin daha sonra tekemmül edebilmesi için, Bankalar Kanunu gereği olarak, Hazine tarafından, bu hisselerin alınmasına müsaade edilmesi gereği vardı. İşte, bu hadise, yani İçel Milletvekilinin eline -nasılsa- geçtiğini söylediği kaset ortaya çıkınca, Hazine, derhal, bu geçici müsaade yazısını iptal etmiştir. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da, böyle bir işlemde bulunulduğu gerekçesiyle, Devlet Güvenlik Mahkemesine suç duyurusunda bulunmuş ve kendisi de ihaleyi durdurmuştur.

Değerli arkadaşlar, dolayısıyla, 240 ıncı madde çerçevesinde, herhangi bir şekilde, dönemin Başbakanının ve Devlet Bakanının görevini kötüye kullandığına ilişkin herhangi bir tanık ifadesi veya kabul edilebilir nitelikte bir belgeye rastlanılamamıştır.

Komisyonumuz, meseleyi derinliğine incelemiş, eldeki bütün bilgileri derlemiş, toparlamış, temin edebildiği belgeler muhteviyatı ve dinlediği tanık ifadeleri çerçevesinde, vicdanî kanaatiyle hükme bağlamış ve dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz ile Devlet Bakanı Güneş Taner'in Yüce Divana sevkine mahal olmadığı kararına varmıştır. Vicdanî kanaatlerle teşekkül eden komisyon kararımızı huzurlarınızda tekraren ifade ediyor ve yine, vicdanî kararlarınıza arz ediyorum.

Hepinize saygılar sunarım, teşekkür ederim. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Karakoyunlu.

AHMET MESUT YILMAZ (Rize) – Sayın Başkan, söz istiyorum...

BAŞKAN – Buyurun Sayın Yılmaz. (ANAP sıralarından ayakta alkışlar)

AHMET MESUT YILMAZ (Rize) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; burada görüşülen soruşturma önergesine konu teşkil eden olay, Türkiye'nin gündemini iki seneden beri işgal eden bir olaydır. Maalesef, biraz önce yapılan bazı konuşmalarda da gördüm ki, bundan önceki tartışmalarda olduğu gibi, olay, özünden uzaklaştırılmakta, içine, hayalî birtakım unsurlar katılmakta ve siyasî istismar konusu yapılmaktadır. Onun için, 10 dakikanızı almak pahasına da olsa, olayı, bütün açıklığıyla huzurunuza getirme ihtiyacını duydum.

Aslında, işin özü son derece basittir. Daha önce iptal edilen Türkbank hisselerinin satışı yeniden gündeme geldiğinde, daha önceki satış işlemlerinde yaşanan gelişmelerin ışığında, şu söylediğim gerçekler herkesin malumuydu. Kanunsuz işlere bulaşmış ve devletle bağlantılı kişilerce korunan bir şahıs, Türkbankı kendi nüfuz alanı içerisinde görmekte ve buranın ihaleyle satılması sırasında, satın alan kim olursa olsun, ondan, yüzde oranında bir haraç almak istemekteydi. Bu şahıs, alacağı bu haracı haklı gösterebilmek için de, bir katılımcı lehine ihaleye katılanlara baskı yapıp, ihale bedelinin düşük tutulmasını sağlamaya çalışmış; siyasîlere ve bürokratlara da çeşitli yollarla baskı yapıp, onları da, bankanın tespit edilen değerinin altında satışına zorlamak istemiştir.

Bu şahıs için, iptal edilen ilk ihaleye girenler, kazananlar veya durdurulan son ihaleye katılanlar, kazananlar, hiçbiri önemli değildir. Soruşturma Komisyonu raporunda da açıkça görüleceği gibi, bu şahıs, ihaleyi kazanan kim olursa olsun, kendi yüzdesini alacağını, bugün dahi, bu Soruşturma Komisyonuna verdiği ifadede, açıkça, fütursuzca ifade etmiştir.

Acı olan, bütün bu tartışmalar sırasında, hiç kimsenin, olayın bu cephesi üzerinde durmamış olmasıdır. Âdeta, herkes, olayın bu yüzünü görmezlikten gelmeye çalışmaktadır. Vücut kimyasının bozulmasından korkanlar, belki bu şekilde davranmakta haklıdırlar; ama, biz, o zaman sorumluluk taşıyan insanlar olarak, olayın bu yönünü görmezlikten gelemezdik; nitekim gelmedik.

Peki, ülke yönetimini geçici olarak üstlenmiş bir Başbakan olarak bu konuda neler yaptık?.. Değerli milletvekilleri, bu ihalenin öncesinde ve sonrasında, Başbakan olarak yaptıklarım şunlardan ibarettir:

Birincisi, ihaleye katılımın engellenmesini önlemek ve ihaleye mümkün olduğunca çok sayıda taliplinin katılmasını sağlamak için çaba harcamak.

Bunun için, ihaleye katılmak isteyen herkese, her türlü baskıdan uzak, televizyon önünde, açık ve adil bir ihale yapılacağı konusunda güvence verilmiştir. İhaleye katılımın engellenmemesi için gereken titizlik gösterilmiştir. İhalenin, televizyonların önünde, herkese açık bir biçimde yapıldığı, zannediyorum, bu Yüce Heyetteki herkes tarafından da hatırlanmaktadır.

İkinci olarak, ihaleye katılanlara, fiyat artırmama yönünde yapılabilecek olan her türlü baskıyı önlemek için, katılımcılara, diledikleri şekilde fiyat artırabilecekleri bir ortamı sağlamak için çaba harcadık. İhaleye katılan herkese -ki, bunlar, zannediyorum 5 firmaydı- hiç kimseden ve hiçbir şeyden korkmadan, ihalede artırmada bulunabileceklerini söyledik. Bunu, ben söyledim, ilgili Bakan arkadaşım söyledi, Merkez Bankası Başkanı söyledi.

Bir noktada, bir şey daha yaptım: İhale bedelinin belirlenen bedelin altında olması halinde, hiçbir şekilde, Hazine tarafından, banka hisselerinin devir onayının verilmeyeceğini söyledim.

Uzmanlar tarafından tüm hisselerine 251 milyon dolar değer biçilen bankanın, tüm hisselerine 251 milyon dolar değer biçilen bankanın, satışa çıkarılan yüzde 84 hissesinin satışının, hiçbir şekilde, 500 milyon dolardan aşağı olması halinde, Hazine tarafından onaylanmayacağını söyledim.

Burada, bazı konuşmacılar -üstelik, bu işi tetkik etmiş olması gereken, bu konuda bilgi sahibi olmaları beklenen bazı konuşmacılar- benim, filan kişinin ihaleye girmesini neden engellemediğimi sordular. Açıkça ifade ediyorum ki, benim böyle bir yetkim yoktu. Benim elimde bir tek yetki vardı, o da, ihaleye katılan kişilerin, eğer banka sahibi olmalarını engelleyen bir durum ortaya çıkarsa, Hazinenin bu devir işleminin tekemmülünü engellemek; yani, devrin, Hazine tarafından onayını engellemekti, benim yetkim bu idi; ama, bu yetkimi gerektiği takdirde kullanacağımı, baştan itibaren, bütün katılımcılara, söylediğim yollardan, duyurdum. Neticede, bütün bu çabaların sonunda, televizyon kameraları önünde yapılan açık artırmada, yüzde 84 hissenin değerinin 600 milyon dolara çıkması sağlanmıştır. Bütün bunlara rağmen ihaleyi kazanan kişiye, o kanunsuz işlere bulaşmış olan şahsın etkisini önleyemediğimizi gördüğümüz için, Hazine Müsteşarlığı kanalıyla ihale işlemlerinin durdurulması talimatını verdirdik. Yine, Hazine Müsteşarlığına gerekli talimatın verilmesini sağlayarak, savcılığa suç duyurusunda bulunulmasını sağladık.

Merkez Bankasınca, ihaleye katılan bazı kişilerle ilgili olarak istenilen bilgi notunun, Başbakanlığa da bilgi için iletildiği; fakat, bu yazının kaybolduğu, tarafıma intikal ettirilince, konunun soruşturulması için Teftiş Kuruluna da anında talimat verdim.

Değerli milletvekilleri, bir hususa daha açıklık getirmek istiyorum. Emniyetin, MİT Müsteşarlığının veya diğer güvenlik kuruluşlarının vermiş oldukları istihbarat notlarının hukuken ne değer ifade ettiği, ne anlam taşıdığı konusunda, zannediyorum bu açıklamayı yapmama ihtiyaç var. İstihbarat notları, bilgilendirme içindir. Bu notlar, herhangi bir olaya ilişkin idarî bir tedbir alınmasına vesile olmak için düzenlenir; ama, ne yargısal işlemlerde ne de diğer işlemlerde, bu bilgi notlarının herhangi bir hukukî bağlayıcılığı yoktur; bunlar sadece bir duyumu ifade ederler. Bu tip bilgi notlarında, bütün kuruluşlarca, bir teamül olarak "okunduktan sonra imha edilmesi" notu düşülür. Dolayısıyla, burada hep sözü edilen, o Merkez Bankasına gelip, Başbakanlığa ulaşmasına rağmen bana intikal etmeyen not, aslında bir istihbarat notudur ve bu nota dayanarak hukukî bir işleme dayanak teşkil etmek mümkün değildir.

Değerli milletvekilleri, Türkbank ihalesi dolayısıyla yaptığım işlemler özetle bundan ibarettir. Bu hususta hukuk ve ahlak anlamında en küçük bir olumsuz davranışımız söz konusu değildir; ama, hiç beklemediğim bazı kişiler tarafından bile "canım, bırak, Türkbankı kim alırsa alsın, kim ne yaparsa yapsın, bunun için yara almaya değer mi" ifadelerine muhatap oldum. Bu eleştirileri hiçbir zaman kabul etmediğimi huzurunuzda ifade ediyorum.

Benim yaptığım şey, bu ülkenin kör kuruşundan bile sorumlu bir Başbakan olarak, Hazinenin malının değerince satılmasını sağlamaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Benim ihaleyle ilgili olarak yapmış olduğum bütün bu işlerin, burada söylediğim ihaleye ilişkin yaptığım işlerin, aslında ihale komisyonuyla uzak-yakın hiçbir ilgisi yoktur; ihale komisyonuna ne bir talimatım ne bir teklifim ne bir baskım ne bir tavsiyem ne de hiçbir şeyim olmamıştır. Peki, bütün bu çabalarımız sonunda gerçekleşen tek şey, ihale komisyonunun her türlü baskıdan uzakta ve kamuya açık bir şekilde, şeffaf bir şekilde çalışmasını sağlamaktan ibarettir. Önemli bir banka satışında ihalenin kamuya açık şekilde yapılmasını, ihale komisyonunun baskılardan uzak çalışmasını ve ihaleye katılacak olanların serbest rekabet ortamında hareket edebilmelerini sağlamak, bence hiçbir zaman görevi kötüye kullanmak değildir; bu, yalnızca görevini yapmaktır, görevini yerine getirmektir.

Değerli milletvekilleri, tekrar ediyorum, ihaleyi yapan kuruluş Merkez Bankasıdır, Merkez Bankasının içinde de Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu İcra Kuruludur, ihaleyi gerçekleştiren yetkili organ da bu fon yönetimidir. İhale sürecinde tek yetkili organ da bu fon yönetimi ve onun kurmuş olduğu ihale komisyonudur. Merkez Bankası -biraz önce Sayın Karakoyunlu'nun da ifade ettiği gibi- kamu tüzelkişiliğine sahip, özerk bir kuruluştur. Banka, kendi işlemlerini kendisi yapar. Bu işlemleri yapmak için kimseden izin ve yetki almasına gerek yoktur. Bütün bunlar ortada iken, ihaleye fesat karıştırdığımı iddia etmek, izan, vicdan ve hukuk ölçülerinin dışına çıkmak demektir. Benim Başbakan olarak yaptığım tek şey, kamunun menfaatını, kamunun hukukunu korumaktır. Bu hususta yaptığım hiçbir şey hukuka aykırı değildir. Yaptığım işlerin tamamı hukuka uygun ve hiç kimsenin görevine müdahale etmeden gerçekleştirilen, kamunun yararını korumayı amaçlayan işlemlerdir.

Değerli milletvekilleri, ısrarla gözden kaçırılan bir hususa tekrar dikkatinizi çekmek istiyorum. Bir banka hissesinin devir işlemi söz konusu olunca, Bankalar Kanununun o dönemde yürürlükte olan hükümleri gereği, Hazine Müsteşarlığının, belli oranı geçen hisse devirlerine izin verme işlemi vardır. Hazinenin izin vermediği tüm banka devir işlemleri geçersizdir. Hazine Müsteşarlığının banka devirlerinin devrine izin vermesinin nedeni, banka hisselerinin hareketini kontrol etmek, banka hisselerinin yanlış ellere geçmesini önlemektir. Bu sayede, güven ve itibar temelleri üzerine oturan bankacılıktaki bu unsurların korunması amaçlanmaktadır.

Bankalar, güven üzerine işlem yapan kuruluşlardır. Bankacılık da itibarlı bir iştir, bir itibar işidir; bu, hemen hemen bütün dünyada böyledir. O dönemde Hazine Müsteşarlığının, şimdi ise Bankacılık Düzenleme Kurulunun vermiş olduğu banka hissesi sahibi olma izni, aynen savcılıklardan alınan temiz kâğıdı gibidir. O iznin sahibi olan insan, bankacılık alanında muteber kişidir. Peki, şimdi soruyorum, Türkbank ihalesine katılan şahsın -ismini bildiğiniz o şahsın- bu ihale öncesinde, Hazine tarafından muteber kişi olarak kabul ve tescil edildiğini biliyor musunuz? Onu, bankacılık alanında muteber sayan belgenin, bizim hükümetimizden çok önce, başkaları tarafından verildiğini de biliyor musunuz? Bankekspres Bankasının büyük hissedarı olarak Hazine nezdinde muteber kişi belgesi bulunan bu şahsa, yalnız bu sebepten dolayı Türkbank hisselerinin devrinin önlenmesinde hukukî açıdan ciddî zorluğumuz olduğunu biliyor musunuz?

Bütün bunları şunun için söylüyorum: Bankekspresin hissedarı olması için, Korkmaz Yiğit'e, bankacılık anlamında muteber kişi sıfatını kazandıranların, ona bu temiz belgesini verenlerin, bize bu kişinin Türkbank ihalesine girmesini niye engellediniz diye sormalarının hukukî açıdan hiçbir değeri yoktur. Bankacılık açısından muteber sayılan bir kişinin, bir banka ihalesine girmesini önlemek aslında hukuk açısından bir suçtur ve biraz önce söyledim, bizim böyle bir imkânımız yoktu.

Yaşadığımız bütün sıkıntılara rağmen, Hazine Müsteşarlığının, Türkbank ihalesinin iptalini değil de, konuya ilişkin olarak açılan ceza davasının sonuçlanmasına kadar ihale işlemlerini durdurmasını sağlayabildik. Bu şahsın Türkbank ihalesine girişini, Emniyetin bir bilgi notuna bağlı olarak önlemek, hukuk açısından mümkün değildi. İlgili kişinin ihaleye katılmasını hukuken engelleyen bir unsur olmadığı sürece, bir Başbakanın olaya müdahale ederek, şu kişiyi neden ihaleye aldınız diye sorma hakkı da mevcut değildi. Bir Başbakanın da hukuken sakıncası bulunmayan kişilerin ihaleye katılmasını engellemek yetki ve görevi olmadığının bilinmesi gerekir. Aksine, ihaleye girmek için, hukukî şartları taşıdığı ihale komisyonu tarafından tespit edilen bu şahsın, Türkbank ihalesine girmesini, talimat vererek, önlemek, emri veren kim olursa olsun, açık bir suçtur.

Değerli milletvekilleri, söz konusu ihalede, ihaleye katılan bazı kişileri koruduğum iddia edilmiştir. Açık artırmayla, televizyon ekranlarında yapılan bir ihalede kimsenin korunamayacağı aşikârdır. Tahminî bedelin, tespit edilen bedelin neredeyse 3 katı kadar artan bir ihalede, ihaleye katılan firmaların ihale süresince fiyatları devamlı yükseltmeleri, hiç kimsenin korunmadığının ve yasadışı unsurlar tarafından katılımcılar üzerinde herhangi bir baskı kurulamadığının en açık delilidir.

Sonuç olarak, bu olayda görevi kötüye kullanmak ya da görevi ihmal etmek gibi bir durum hiçbir şekilde söz konusu olmadığı gibi, soruşturma önergesinde iddia edildiği gibi, ihaleye fesat karıştırılması gibi bir durum da söz konusu değildir. Eğer ortada bir kayrılan varsa, kayrılan sadece ve sadece kamunun menfaatıdır, hiç kimse kayrılmamıştır. İhalede istediğini elde edemeyenler tarafından kurulan açık bir komployla, geçen dönemde 55 inci hükümetin intikam amacıyla yıkıldığını burada bir defa daha hatırlatmak isterim.

Yüce Heyetinizin, bu ihalede istediğini elde edemeyen kanundışı kişilerin intikam hırsına hiçbir şekilde alet olmayacağına inanıyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (ANAP sıralarından ayakta alkışlar, DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Sayın milletvekilleri, komisyon raporu, Yüce Divana sevk etmeme yönündedir; ancak, İçtüzüğün 112 nci maddesinin beşinci fıkrası "Komisyonun Yüce Divana sevk etmeme yönündeki raporlarının reddi, ancak, Yüce Divana sevke dair verilen ve sevk kararının hangi ceza hükmüne dayanacağını gösteren bir önergenin kabulüyle mümkün olur" hükmünü taşımaktadır. Bu hüküm uyarınca da Başkanlığa verilmiş bir önerge bulunmaktadır.

Şimdi, bu önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türk Ticaret Bankasının satışı, ihalesiyle ilgili olarak ortaya atılan yolsuzluk iddiaları konusunda gerekli tedbirleri almayarak görevini kötüye kullandıkları ve bu sebeple Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesinde yazılı suçları işlediği gerekçesiyle haklarında Meclis soruşturması önergesi verilen eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Devlet eski Bakanı Güneş Taner ile ilgili olarak kurulan (9/43) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu ile önergede isnat edilen suçların işlenmediği gerekçesiyle eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Devlet eski Bakanı Güneş Taner'in Yüce Divana sevklerine mahal olmadığına karar verilmiştir.

Komisyonda yapılan çalışmalar, incelemeler, toplanan belge ve deliller, ilgililerin beyanları ile sonuçta verilen karar birbirine aykırıdır.

Bu nedenlerle, önergemizin kabulü ile eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Devlet eski Bakanı Güneş Taner'in Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesi uyarınca yargılanmak üzere Yüce Divana sevkine karar verilmesi için Anayasanın 100 üncü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 112 nci maddelerine göre işlem yapılmasını saygılarımızla arz ederiz.

Ahmet Cemil Tunç          M.Altan Karapaşaoğlu  M.Niyazi Yanmaz

               Elazığ                       Bursa                  Şanlıurfa

BAŞKAN –Sayın milletvekilleri, Anayasanın 100 üncü maddesinin üçüncü fıkrasına ve İçtüzüğümüzün 112 nci maddesinin altıncı fıkrasına göre, Yüce Divana sevk kararı alınabilmesi için üye tam sayısının salt çoğunluğunun kabul oyu; yani, 276 kabul oyu gerekmektedir. Toplantı yetersayısı olmak kaydıyla, açık oylamada, kabul oyu 276'nın altında olduğu takdirde, Yüce Divana sevk kabul edilmemiş olacaktır. Oylamaya katılım, toplantı yetersayısı 184'ün altında olduğu takdirde de oylama tekrarlanacaktır.

Oylamayı açık oylama şeklinde yapacağız.

Şimdi, açık oylamanın şekli hakkında Yüce Heyetinizin kararını alacağım.

Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, oylamaya geçmeden önce bir açıklama yapma ihtiyacındayım. Bu önergenin kabulü manasında kullanılan oylar, Yüce Divana sevk manasındadır; önergenin reddi yönünde kullanılan oylar da, Yüce Divana sevke gerek olmadığı yönünde kullanılan oylar olarak değerlendirilecektir.

Vekâleten oy kullanma arzusunda olan sayın bakanlar pusula yollayabilirler efendim.

Oylamayı başlatıyorum ve 3 dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Devlet eski Bakanı Güneş Taner ve eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz hakkında kurulan (9/43) esas numaralı Komisyon raporu dolayısıyla verilen önergenin açık oylaması sonucunu açıklıyorum:

Katılan         :                            384

Kabul           :                            124

Ret               :                            239

Çekimser     :     18

Mükerrer     : 3                           

Bu sonuca göre, önerge kabul edilmemiştir.

Böylece, Soruşturma Komisyonunun raporu kabul edilmiş; yani, Devlet eski Bakanı Güneş Taner ve eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz’ın Yüce Divana sevkine mahal olmadığına karar verilmiştir.

Sayın milletvekilleri, bu kısmın 5 inci sırasında yer alan, 20 nci Yasama Döneminde Kocaeli Milletvekili İsmail Kalkandelen ve 55 arkadaşı tarafından verilen İzmit’te SEKA’ya ait bir araziyi Ford Otomotiv Sanayi A.Ş’ne bedelsiz vermek suretiyle görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ncı maddesine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Sanayi ve Ticaret eski Bakanı Yalım Erez haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge ve Meclis Soruşturması Komisyonu raporu üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.

5. – 20 nci Yasama Döneminde Kocaeli Milletvekili İsmail Kalkandelen ve 55 Arkadaşı Tarafından Verilen İzmit’de SEKA’ya Ait Bir Araziyi Ford Otomotiv Sanayi A.Ş.’ne Bedelsiz Vermek Suretiyle Görevlerini Kötüye Kullandıkları ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Sanayi ve Ticaret Eski Bakanı Yalım Erez Haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/28) (S.Sayısı : 485) (1)

BAŞKAN – Komisyon?... Yerinde.

Meclis soruşturması komisyonunun 485 sıra sayılı raporu, daha önce sayın üyelere dağıtılmış ve ilgili eski Başbakan ve Bakana gönderilmiştir.

Rapor üzerindeki görüşmelerde, komisyona, şahısları adına 6 milletvekiline ve hakkında soruşturma açılması istenilen eski Başbakan ve Bakana söz verilecektir.

Konuşma süreleri, komisyon için 20 dakika, şahısları adına söz alan milletvekilleri için 10'ar dakikadır.

Son söz, hakkında soruşturma açılması istenilen eski Başbakan ve Bakana ait olup, süresizdir.

Şimdi, rapor üzerinde söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Sağlam, İzmir Milletvekili Rahmi Sezgin,  Hatay Milletvekili Mehmet Şandır, Bursa Milletvekili Ahmet Sünnetçioğlu, İstanbul Milletvekili Emre Kocaoğlu, Balıkesir Milletvekilli Mustafa Güven Karahan.

Söz sırası, Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mehmet Sağlam'da.

Sayın Sağlam, buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakikadır efendim.

MEHMET SAĞLAM (Kahramanmaraş) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

                          

(1) 485 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 485 sıra sayılı soruşturma komisyonu raporu üzerinde, kişisel görüşlerimi arz etmek üzere huzurunuzdayım; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

İlk önce, şunu açıkça ifade etmeliyim ki, Meclis soruşturması prosedürü, bugünkü haliyle, demokratik rejimimize, Parlamentonun işlerliğine, siyasetçinin itibarına ve her şeyden önemlisi, işleyen bir demokratik sisteme sorun çözme mekanizması getirme yerine, sorun üretme mekanizmasına dönüşerek, yarar yerine zarar veren bir hale gelmiştir.

Sayın milletvekilleri, Mecliste ya da komisyonlarda siyaseten suçlanma veya siyaseten aklanma, ne temiz bir toplum yaratma ne de gerçekten suçlu olanlar varsa, onların ortaya çıkarılıp cezalandırılmalarına bir katkı sağlayamamaktadır. Parmak hesabına göre çoğunlukta iseniz suçsuz olabiliyorsunuz, azınlıkta iseniz suçlu sayılmanız mümkün olabiliyor; bunun, ne hukuk devletiyle ne de kanunun uygulanmasıyla, kamunun adalet duygusunu tatminle bağdaşması mümkün değildir.

Anayasamız, 138 inci maddesinde, yasama ve yürütmenin, yargı kararlarına uymasını kesin olarak emrediyor; ama, bugünkü soruşturma prosedürüne göre, siyaseten aklanan bir konunun, belki Meclis tarihinde ilk defa, tekrar soruşturma konusu yapılmasına rastlayabiliyorsunuz. Bu örnekler var. Aynı şekilde, yargıda aklanan, kesin hüküm haline gelmiş konuların da, yine, ne Anayasayla ne de İçtüzükle bağdaşmayan bir şekilde, tekrar soruşturma konusu yapıldığına da şahit oluyorsunuz.

Değerli milletvekilleri, öyleyse, yüzlerce insanın zamanını alan, günlerce soruşturma komisyonlarında tartışılan ve Yüce Meclise gelen böyle bir prosedürden, gerçekten ne bekliyoruz?.. Maalesef, soruşturma, yargısal bir işlem olmasına rağmen, parmak hesabıyla adalet aranan bir çıkmaz sokağa dönüşmüş durumdadır.

Değerli arkadaşlarım, bu yol, bizi, yanlış tünele sokmaktadır; yanlış tünele girip, doğru yolu bulmamız mümkün değildir. Ne milletvekillerimizi ne siyasî partilerimizi ne de komisyonda görev alan arkadaşlarımızı itham edelim. Asıl yanlışlık, esas itibariyle, yargısal olan soruşturma işlemini yasama organına yaptırmak suretiyle işlenmektedir. Yanlış yöntemle doğruyu bulmamız, gerçeklere ulaşmamız bilimsel bakımdan mümkün değildir. Gerçek, doğru yöntemle bulunabilir.

Bugünkü soruşturma prosedürümüz, maalesef, Türk siyasetçisinin birbirlerini karalama mekanizması haline gelmiştir. Bu karalama mekanizmasından memleket zarar görmektedir. Yakın geçmişte bunun örnekleri vardır. Bu şekilde karalama ne kadar hukuk dışı, anayasa dışıysa, aklanma da o kadar anayasa dışı, hukuk dışıdır. Gelin, ne siyasetçimizi, ne de demokratik hayatımızın kalbi haline gelen Yüce Meclisimizi daha fazla yıpratmadan, açık bir toplum, temiz bir siyaset için, yüce yargının görev alanına giren işleri, yasamaya ve siyasetin görev alanına sokmayalım.

Sayın milletvekilleri, Türk siyasetinin ve siyasetçisinin hiç hataları yok mu? Elbette olacaktır. Dünyanın her yerinde, her mesleğin olduğu gibi, siyasetçilerin de hataları olabilir. Hata yapmak insana mahsustur; ama, başbakanlık yapmış insanları, bakanlık yapmış insanları, milletvekillerini yerli yersiz soruşturmalarla itham ederek siyaset yapmamızın hiç kimseye bir faydası yoktur. Her Meclis aritmetiği değiştiğinde, her yeni koalisyonlarla çoğunluk oluşturulduğunda eski soruşturmaları yenileme gayretine girenler, bir gün hesabın değişebileceğini de unutmamalıydılar. Her zaman Meclis aritmetikleri değişebilir; unutulmaması gereken, siyaseti bir itham ve karalama faaliyeti gibi anlamamaktır. Bundan yalnız biz değil, ülke zarar görmektedir. Ülkenin zararını telafi etmek ise mümkün olamamaktadır.

Değerli milletvekilleri, yıllar önce, Doğru Yol Partisi olarak, her türlü suçlama ve aklamaların yargı organlarında yapılması esasına dayanan bir anayasa değişikliğini hazırladık, ortaya koyduk. Çeşitli siyasî partilerle görüşmeler yapıldı, hiçbir sonuç alınamadı. İkinci demokrasi programı adını verdiğimiz programda da, üç dört yıl önce, aynı işlemlerin yargı yoluyla yapılması konusunda, kamuoyuna açıkça deklare ettiğimiz parti olarak taahhütlerimiz oldu. Bugün de bu görüşlerimiz aynen devam etmektedir. Bugün de o görüşteyiz ki, bir an evvel bu prosedür, bu yanlış prosedür değiştirilmelidir.

Türk siyasetine, çoğunluğun parmaklarıyla suçluluk kavramı egemen olmamalıdır. Bu ülkenin siyasî kadroları, ithamcı parmaklarla sanık sandalyesine gitmemelidir. Yüce Meclise ve demokratik kurumlarımıza, karalamalardan hep zarar gelmiştir. Siyaseti, bir sorun üretme faaliyeti olmaktan çıkarıp, bir sorun çözme faaliyeti haline getirmek zorundayız. Kurumlar, toplumdan aldıklarını, kendi işlemleriyle topluma daha fazlasını vererek ayakta durabilirler. Topluma sorun üreten kurumlar itibar kaybederler.

Değerli milletvekilleri, bu ülkenin çözüm bekleyen büyük sorunları vardır, ulaşması gereken millî hedefleri vardır. Biz, bunlara, millete, sadece yönetemeyen bir demokrasi armağan ederek ulaşamayız.

Meclisin denetim mekanizmaları elbette çalışmalıdır; ama, demokratik ahlakı koruyarak, kılı kırk yaran bir dikkat ve itinayla kişisel trajedileri, toplumsal ve siyasal trajedilere dönüştürmeden denetim mekanizmasını işletmek mümkündür. Dünyanın çağdaş ülkelerinde buna benzer sistemler vardır. Bunların çalıştırılması ve Türk siyaset hayatına kazandırılması mümkündür. Yapılması gereken şey, tez elden bir anayasa değişikliğiyle, yargının görevini yargıya, yasamanın yasamaya bırakmaktır. Bunu yapabilecek niteliğe sahip olduğumuza inanıyorum; bunu yapabilecek nitelikte yüzlerce insan, bu Meclisin tarihinde şerefle görev yapmıştır.

Bu millete en çok hizmet edenlerin, Türkiye'de, soruşturma rekoru kırdıklarını unutmamalıyız. Türkiye'ye en uzun süre hizmet eden değerli devlet adamlarımız hakkında sayısız soruşturma önergeleri yaşanmıştır. Bunlardan ne kamuoyunu tatmin eden bir sonuç çıkmıştır ne de siyasetçinin ve bu Yüce Meclisin itibarına itibar eklenmiştir.

Hepimize düşen görev, bir kere daha, bu Yüce Meclisin itibarına itibar kazandırmak, bu Yüce Milletin yüce ideallerine hizmet edici temiz siyaset, temiz toplum yaratıcı gayretlerin içerisinde bulunmaktır. Birbirimizi suçlayarak hiçbir yere varamadığımız, bugünün çoğunluk hesabının yarın azanlık hesabına döndüğü ve hesabın döndüğü, sapın döndüğü, keserin döndüğü hep yaşanmıştır. "Eğer, tarih, ondan ders alınsaydı tekerrür mü ederdi" diye bir söz var. Bundan ders almalıyız, bunlar tekerrür etmemeli.

Bu duygularla, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (ANAP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Sağlam.

İzmir Milletvekili Sayın Rahmi Sezgin, buyurun efendim. (DSP sıralarından alkılar)

RAHMİ SEZGİN (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Kocaeli Milletvekili İsmail Kalkandelen ve 55 arkadaşınca İzmit'te SEKA'ya ait bir araziyi Ford Otomotiv Sanayi Anonim Şirketine bedelsiz vermek suretiyle görevini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Sayın Mesut Yılmaz ile Sanayi ve Ticaret eski Bakanı hakkında verilen ve komisyonda görüşülmesi tamamlanan Meclis soruşturması hakkında şahsım adına görüşlerimi arz etmek üzere huzurlarınızdayım. Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Sözlerime, basında da geniş yankı uyandıran ve genelde olumlu karşılanan söz konusu anlaşmayla ilgili bazı görüşleri aktarmakla başlamak istiyorum. 24 Temmuz 1998 tarihli bir makalede şöyle deniliyor: "Türkiye, Ford'un yapacağı 500 milyon dolarlık yatırımı daha büyük kolaylıklar tanıyan Portekiz'e kaptırmak üzere; Hyundai'nin, Türkiye'ye yapacağı 350 milyon dolarlık yatırımı İspanya'ya kaptırdığı gibi. Mesut Yılmaz Hükümeti, 500 milyon dolarlık Ford-Koç otomotiv yatırımını Portekiz'e kaptırmamak için SEKA arazisini tahsis etmiş ve çok isabetli bir karar almış. Koç, önce bu araziyi satın almak istemiş, Yılmaz Hükümeti ise bedava vermiş; ama, süreç işlerken Portekiz alternatifi ortaya çıkınca, Türkiye'nin bu 500 milyon dolarlık yatırımı kaptırmamak için arazi kolaylığı sağlaması gerekmiştir. Yılmaz Hükümetinin de yaptığı budur. Kaldı ki, bedava değil; bölgedeki eğitim kurumlarına verilen destek karşılığı. Bunlar hakkında ileride geniş bilgiler vereceğim." Makale devam ediyor. "Mesele, küreselleşmeye nasıl bakacağımız meselesidir. Yolsuzluk ve yasaların ihlali gibi durumlar olmadıkça, yabancı sermayeyi çekmek için hem kurallar düzeyinde hem teker teker büyük yatırımlar için Türkiye kolaylıklar sağlamalıdır. Dünyadaki 306 milyar dolarlık yabancı sermaye pazarından Türkiye binde 4, İspanya yüzde 8 pay alıyor. Küreselleşme süresince bütün ülkeler yatırım çekmek için yeni politikalar geliştiriyorlar. Portekiz Ford-Volkswagen firmasının yatırım yapması için 1,5 milyon metrekarelik bir arsayı bedava vermiştir. Ford, şu anda bahse konu bu yatırımı Portekiz'e yapacakken, SEKA arazisinin sosyal tesisler kurulması şartıyla tahsil edilmesi üzerine, Türkiye'ye yatırım kararı almıştır. 1 milyar dolara kadar ihracat yapacak olan bu yatırım da mı Portekiz'e gitseydi?"

Yine, 5 Haziran 2000 tarihli bir makalede: "ANAP Genel Başkanının, böyle, yurdunu seven her Türk vatandaşının yapması gerekeni yaptığı için Yüce Divana gönderilmek istendiğini görüyorum; inanın, kahroluyorum. Yanı başımızda Romanya'nın, Bulgaristan'ın yabancı sermayeyi çekmek için neler yaptığını görünce daha da kahroluyorum."

15 Temmuz 1998 tarihli bir başka makale: " Ford-Otosan Ortaklığı, 550 milyon dolarlık bir otomotiv yapımı yapmak, yılda 1 milyar dolarlık ihracatı gerçekleştirmek üzere anlaştı. Bu, müstemlekelerle yapılan türde bir anlaşma değil; ortaklık eşit, üretilecek araçlar dünya pazarında rekabet gücüne sahip olacak; tasarım, araştırma, geliştirme burada yapılacak. Türk otomotiv endüstrisi bu sayede 2000'li yılların ufkunu yakalayacak.

Ford,  bugün, dünyanın ikinci büyük otomotiv grubu; 2000 yılında dünya liderliğini hedefliyor ve büyümenin önemli adımlarından birini atmak için Türkiye'yi seçiyor. Türkiye, yalnız ekonomik değil, siyasî kazanımlar sağlayacak büyük fırsat. Bu yatırımı, kendi ülkelerine çekebilmek için İspanya, Portekiz, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Romanya yarışıyor. Ankara hükümeti, bu tarihî fırsatı kaçırmamak için 'onların tanıdıkları bütün kolaylıkları biz de sağlarız' diyor ve SEKA'ya ait İzmit'te 1 600 dönüm bir arazi Ford-Otosan Ortaklığına tahsis ediliyor."

Üç gazetenin köşe yazarlarından yaptığım alıntılar, pek çok yazarın, gözlemcilerin ve kısaca söylemem gerekirse, kamuoyunun genel kanısıdır.

Sayın milletvekilleri, bu yatırım sayesinde, ülkemize, Ford'un dünyada önde gelen teknolojisi gelmektedir. Yine bu sayede, ülkemizden 1 milyar dolarlık ihracat yapılacaktır. Yine, bu yatırım sonucu, 2 000 kişiye iş olanağı sağlanacak ve beraberinde kurulacak yan sanayi nedeniyle yeni istihdam sahaları açılacaktır.

Ayrıca, arazi, Ford'a bedava verilmemiştir; karşılığında, fabrika içinde bir yüksekokul inşa edilecek ve bu yüksekokul, Kocaeli Üniversitesinin bir bölümü olacak, Kocaeli Üniversitesi Arslanbey Kampusu içinde bir toplantı salonu ve sosyal tesis Koç Grubu tarafından inşa edilecek, İhsaniye Meslek Yüksekokulunun eksik inşaatı tamamlanacak ve eğitime hazır hale getirilip, açılması Koç Grubu tarafından sağlanacak, Kocaeli Üniversitesi tıp fakültesi inşaatının bir bölümü Koç Grubu tarafından yapılacak, Gölcük Anadolu lisesi inşa edilecek ve Millî Eğitim Bakanlığının emrine tahsis edilecek, deniz kenarında park ve dinlenme tesisleri ile kapalı spor salonu yapılacak. Bütün bu işler, fabrikanın yapım süresi içinde bitirilecek ve fabrikayla birlikte hazır olacak.

Öncelikle, bedelsiz satış sözleşmesi yapıldığı doğru değildir. SEKA arazisini satın alan Ford Otomotiv Anonim Şirketine, sözleşme uyarınca birtakım taahhütler, edimler yüklenmiştir ve yerinde yapılan tespit ve gözlemlerden, edimlerinin bir bölümünü zamanında yerine getirmiştir. Soruşturma dosyasındaki bedelsiz devir söz konusu değildir. Ortada tek yanlı bir bağış, karşılıksız lütuf yoktur. Sözleşmeye göre, Ford Anonim Şirketi taahhütlerini yerine getiremediği takdirde müeyyideler uygulanacaktır.

Yerinde yapılan tespit ve gözlemlerden anlaşıldığı üzere, ülkemiz büyük bir sanayi yatırımı kazanmış, devasa yapı ve tesislerin kurulmakta olduğu memnuniyetle karşılanmıştır. Türkiye'nin sanayileşmesine, işsizlik sorununun çözümüne katkı yapacak, ileri teknolojinin ülkemize getirilmesine yardımcı olacak girişimlere karar vermek ve uygulamak alkışlanmalı, desteklenmelidir. Çok büyük dev projelerin hayata geçirilmesinde, anasözleşmenin uygulanmasında zaman zaman yaşanılabilen aksaklıklar, eksiklikler, mevzuattan kaynaklanan gecikmeler, söz konusu soruşturma dosyasında bulunabilir. Ancak, bu giderilebilecek noksanlıklar, herhangi bir zararın doğmasına neden olmamıştır.

Dosyada istenen tüm bilgi ve belgeler toplanmış, müracaat edilen taraf ve kişilerin beyanları dinlenmiş, ilgili arazi üzerinde yapı ve tesisler yerinde görülmüş ve tespit edilmiştir. Suç isnat edilen kişilerin görevi kötüye kullanma kastını taşımadıkları, tam tersine, ülkemizin yüksek menfaatlarına hizmet saikiyle hareket ettikleri, ortaya konulan eser ve tesislerden anlaşılmaktadır.

Küreselleşen dünya ekonomisinde, uluslararası sermayeyi ve büyük yatırımları kendi ülkesine çekebilmek için, devletler ve hükümetler arasında büyük bir yarışın yaşandığı unutulmamalıdır. Türkiye'yi yönetenlerin aynı uyanıklık ve duyarlılık içerisinde olmaları, halkımızın beklentisidir.

Dosya içeriği incelendiğinde, ortada kanunsuzluk, keyfîlik taşıyan tasarruflar yoktur. İdarenin, ülkenin yüksek menfaatlarını gözeterek kullandığı takdir hakkını, görevi kötüye kullanılması olarak yorumlamak doğru değildir. Ulus ve ülke yararına yapılan işlerde karar verici ve uygulayıcıları siyasî mülahazalarla yıldıracak, yıpratacak asılsız iddia ve isnatlarda bulunmanın doğru olmadığı, iddia ve isnatların mutlaka gerçeklere ve somut delillere dayanması keyfîyeti göz önünde tutulmalıdır.

Sonuç olarak:

1- Bu projeyle, ülkemiz, büyük bir sanayi yatırımı kazanmıştır. Bu ise, ülkemizin ve halkımızın yararınadır.

2- Arsa, firmaya belli edimler ve şartların yerine getirilmesi kaydıyla verilmiştir.

3- Suç isnat edilen kişilerin görevi kötüye kullanma kastını taşımadıkları, kişisel çıkar değil, tam tersine, ülkemizin yüksek menfaatlarına hizmet amacıyla davrandıkları, ortaya çıkan tesislerden anlaşılmaktadır.

4- Yabancı sermayeyi çekmek için, bütün dünyada uygulanan evrensel kurallar uygulanmıştır.

(Mikrofon elektronik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim, tamamlayın lütfen.

RAHMİ SEZGİN (Devamla) – 5- Ülkesi için güzel şeyler yapanları cezalandırmak, bundan sonra güzel şeyler yapacak olanların yolunu kesmek ve cesaretlerini kırmak anlamına gelir ki, bundan kaçınmak gerekir.

Yüce Kurula arz ettiğim açıklamalar ışığında, (9/28) sayılı dosyada dokunulmazlıkları kaldırılmak istenilen Meclis Soruşturması Komisyonu raporuna ret oyu vereceğimi arz eder, Yüce Meclise saygılar sunarım. (DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Bursa Milletvekili Sayın Ahmet Sünnetçioğlu, buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

AHMET SÜNNETÇİOĞLU (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; (9/28) esas numaralı soruşturma komisyonu raporu üzerinde söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

İzin verirseniz, sözlerime, bu komisyonun amacının, Ford Otomotiv Sanayi Anonim Şirketinin, bahsi geçen bölgeye yaptığı yatırım ülkemize faydalı mı değil mi veya faydalıysa, ne kadar faydalı ne kadar faydasız olduğunu soruşturma komisyonu değil de, bahsi geçen arsanın Ford Otomotiv Sanayi Anonim Şirketine verilmesinde görev ihmali, usulsüzlük var mı yok mu olduğunu araştırma komisyonu olduğunu belirterek başlamak istiyorum.

Sayın milletvekilleri, SEKA'nın, Gölcük'te, bahsi geçen bölgede iki parçadan oluşan 2 313 666 metrekarelik bir arazisi vardır. SEKA, o anda darboğazdadır; 1,5 trilyon liralık elektrik borcunu ödeyemediğinden dolayı Giresun'daki fabrikasını kapatmış ve 9 tane fabrikasını modernize etmek için de tam 30 trilyon liraya ihtiyacı vardır.

Bizzat genel müdürün ifadesiyle, 1980 senesinden beri SEKA'da bir iyileştirme yapılmamıştır. Yine, genel müdürün ifadesiyle, 1995 yılındaki yönetim kurulu, gazete kâğıdını gazete patronlarına adaletsiz dağıttığı için, gazete patronları SEKA'ya karşı tavır koymuşlar ve yurt dışından kâğıt ithalatı yapıldığından, SEKA talep yetersizliğinden dolayı darboğazdadır.

İşte, böyle bir durumda, SEKA Genel Müdürlüğü, talep yetersizliğinden doğan finansman darboğazından kurtulmak için yönetim kurulunu 8.11.1997'de topluyor ve atıl arsa ve arazilerin değerlerinin tespitinin yapılması kararı alıyor ve satılması fikrini de benimseyerek, arazinin bedelle satılmasının uygun olduğuna dair yazıyı Sanayi ve Ticaret Bakanlığına bildiriyor. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, biraz sonra arz edeceğim vakte kadar, bunu hiç göz önüne almıyor ve bu arada, Özelleştirme Yüksek Kurulu, 6.12.1997 tarihinde, SEKA'yı özelleştirme kapsamına alıyor. Ancak, özelleştirme kapsamına alınan ve Özelleştirme İdaresine bağlanan kuruluşların, bağlı bulundukları kuruluşlarla ilgileri derhal kesilirken, burada bir ayrıcalık yapılarak, SEKA'nın Sanayi ve Ticaret Bakanlığıyla ilişkisi devam ettiriliyor ve SEKA'nın, Sanayi ve Ticaret Bakanlığıyla ilişkisi 18.7.1998 tarihine kadar devam ediyor.

İşte, bu noktada, Kocaeli Sanayi Odası, 13.3.1998 tarihinde, bu arazinin 1 200 dönümlük bölümünü, serbest bölge kurmak amacıyla bir yazıyla istiyor ve yine, Kibar Holding Anonim Şirketi, 31.3.1998 tarihinde, galvanizli saç üretimi için bu arazinin 400 dönümlük parçasını istiyor ve SEKA Genel Müdürlüğü, bunlardan Kocaeli Sanayi Odasının teklifini, 25.3.1998 tarihinde, söz konusu arazinin üzerinde özel tip yeni kavak türlerinin üretiminin yapıldığı ve araştırma yapıldığı gerekçesiyle reddediyor, Kibar Holdinge de hiç cevap vermiyor. Ancak, Ford Otomotiv Sanayi Anonim Şirketi, 24.4.1998 tarihinde, yani, bu diğer iki müracaattan birbuçuk ay sonra, yüzde 41'i Koç Holdingin, yüzde 41'i Ford Motor Company'nin ve yüzde 18'i halka ait olmak üzere, bu arazinin 1 600 dönümüne 120 000 adet kapasiteli tesislerin birinci bölümü, 2000 yılında, hafif ticaret vasıtaların yenilenmesi şeklinde, ikinci bölümü, 2001 yılında, ihracata yönelik yeni araç yönetimi şeklinde ve 2001'den itibaren de, 500 ilâ 700 milyon dolarlık ihracat yapacağı garantisiyle, bu arazinin 1 600 dönümünün kendilerine bedava değil, satılmasını talep ediyor.

Bu tarih çok önemlidir. 24.4.1998 tarihinde, yukarıda saydığım, sanki bir fizibilite yapılmış gibi ve teşvik belgeli, 550 milyon dolarlık teşvik belgeli diye adı geçmektedir; halbuki, bizim araştırmalarımıza göre, 1997 ve 1998 yıllarında otomotiv sanayiinde komple yatırım müracaatı olduğuna dair bir belgeye rastlayamadık. Bu müracaatın fizibilitesi yoktur, teşvik belgesi yoktur, ÇED raporu da yoktur. Araştırmalarımıza baktığımızda, bu şirket, 12.1.1999 tarihinde bir yazıyla Hazineye müracaat ediyor ve bu teşvik, 15.3.1999 tarihinde çıkıyor. Bölgeyi ziyaretimizde, yetkililere "neden böyle" diye sorduğumuzda "Temmuz 1998'de Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir vergi yasası çıktı. Bu vergi yasasının birinci bölümü 1.1.1999 tarihinde yürürlüğe girecek ve yatırım indiriminden biz, yüzde 200 olarak, 2 katı olarak faydalanacağız ve KDV istisnası, Gümrük Vergisi muafiyetiyle beraber, bunlar, belki de, yüzde 300 gibi bir indirim kapsamında olacak ve bunları bir sonraki senenin kazancından da düşme imkânını elde edeceğiz. O zaman, niye müracaat edelim" denildi. Teşvik belgesi daha sonra çıkmış, fizibilitesi yok, ÇED raporu da tam yedi ay sonra, 18.11.1998 tarihinde verilmiş. ÇED'siz, fizibilitesiz ve teşvik belgesiz bu arsa, bu şirkete verilmiştir.

İşte, bu noktada, SEKA Genel Müdürlüğü, Ford Otomotiv Sanayii Anonim Şiketinin talebinden sonra, daha önceki iki talebi de birleştirerek, Sanayi ve Ticaret Bakanlığına bildiriyor ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı da, daha öncekilerle beraber, bildirilen tekliflerle, daha önce 8.11.1997 tarihinde SEKA Yönetim Kurulunun almış olduğu talep yetersizliğinden arsanın satışının benimsendiğine dair kararı gerekçe göstererek, bunu, bir üst makama, Başbakanlığa gönderiyor. Yüksek Planlama Kurulu, bu müracaatla, 25.5.1998 tarihinde, bazı şartları da alt alta koyarak, peşin bir satış yapılmasını şart koşarak ve bunun da takibini SEKA Genel Müdürlüğünün yapması şartıyla, bu satışı onaylıyor ve fiyat tespiti yapılmasını söylüyor. İşte, SEKA Genel Müdürlüğü, bu noktada, daha önce o bölgede satılmış olan bir arsayı emsal göstererek, metrekaresini 16 dolar olarak tespit ediyor; ama, bir engel çıkıyor. Bu engel de, SEKA'nın anasözleşmesinin 4 üncü maddesi. SEKA'nın anasözleşmesinin 4 üncü maddesi, bırakın bu arsanın bedelsiz verilmesini, satışa bile müsaade etmiyor. Bunun değiştirilmesi de 4046 sayılı Kanuna göre -özelleştirme kapsamında olan kuruluşların statülerinin değiştirilmesi- mümkün olmadığından, değiştirilememesine rağmen, SEKA'nın anasözleşmesinin 4 üncü maddesi "ülkenin ekonomik ihtiyaçları göz önünde bulundurularak, mülkiyetindeki ihtiyaç fazlası gayrimenkulleri satabilme imkânı" şeklinde değiştiriliyor ve bu noktadan sonra da, Bakanlar Kurulunun o meşhur 8.6.1998 tarihli kararı -bedelsiz satışı şeklinde- gerçekleşiyor. Buradan doğacak olan görev zararı da, 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 35 inci maddesine dayandırılıyor. Halbuki, 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 35 inci maddesine baktığınız zaman, bu görev zararının sadece kurumların ürettikleri mal ve hizmetlerin fiyatlarında olduğunu, taşınmaz mallarda olmadığını göreceksiniz. Yine, aynı kanun hükmünde kararnamenin 57 nci maddesine baktığınızda "teşebbüslerin, müesseselelerin, işletmelerin ve bağlı bulundukları ortaklıkların malları ve her çeşit mevcutları aleyhine işlenen suçlar, devlet malı aleyhine işlenmiş sayılır" şeklinde bir ifadeyi de orada göreceksiniz.

Bu arsa üzerinde, Kocaeli Asliye Hukuk Mahkemesi Hâkimliğinin araştırmasına göre "tarıma elverişli ikinci sınıf arazi" şeklinde rapor vardır ve buranın tarımdışı gayeyle kullanılması mümkün değildir.

Yine, Genelkurmay Başkanlığı, daha önce yapılan bir müracaata, Yenport Şirketinin liman projesiyle ilgili yapmış olduğu bir müracaata izin vermemiş olmasına rağmen, Ford Otomotiv Anonim Şirketi devreye girdiği zaman, bu liman iskelesinin yapılmasıyla ilgili izni vardır ve Devlet Planlama Teşkilatının 20 nci Dönemde çalışmalarını sürdüren komisyona yazmış olduğu bir yazıda da, otomotiv sektöründe bir kişinin istihdamı için yapılması gereken yatırım miktarını 100 000 dolar olarak belirlenmiştir. Burada, 650 milyon dolar yatırım kapasitesi düşünüldüğü zaman, 6 500 kişi çalıştırmak gerekirken, çalıştırılacak işçi sayısı da 2 000'dir.

Sık sık Danıştay 10. Dairesinin yürütmeyi durdurma kararından bahsediliyor...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Lütfen tamamlayın; size de 1 dakika eksüre veriyorum.

Buyurun efendim.

AHMET SÜNNETÇİOĞLU (Devamla) – Danıştay, 9.7.1998 tarihinde yürütmeyi durdurma kararı vermiştir; ancak, bundan hemen bir hafta sonra, 17.7.1998 tarihinde, Başbakanlığın savunması alındıktan sonra, sadece yürütmeyi durdurmuştur ve dava, halen devam etmektedir.

Sayın Başbakan, sık sık "on defa Başbakan olsam, on defa da bu yeri veririm" gibi sözler söylemektedir. Burası, birinci derecede deprem arazisidir. Allah gecinden versin, bir daha olmasın; on defa deprem olsa, burası, on defa daha yıkılır.

Yine, çıkarılan kitapta "burası, depremden fazla hasar görmemiştir" diye bahsediliyor. Bakın, bu şirketin kendisinin yapmış olduğu araştırmada "önümüzdeki 40 ilâ 50 yılda 6 veya 7 ölçekli bir deprem olacaktır, önümüzdeki 250 yılda da 7,4 şiddetinde bir deprem olacaktır" denilmiştir ve şu andaki masrafları tam ikiye katlamıştır.

Şimdi, Anayasanın ilgili hükmü gereğince ırk, renk ve cinsiyet...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Sünnetçioğlu, süreniz tamamlandı efendim.

AHMET SÜNNETÇİOĞLU (Devamla) – Son cümlelerimi söylüyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - Bitti efendim süreniz, teşekkür edin lütfen.

AHMET SÜNNETÇİOĞLU (Devamla) – Burada, bir aileye kayırmacılık vardır diye son cümlelerimi söylüyorum, hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - İstanbul Milletvekili Sayın Emre Kocaoğlu.

Buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

A.EMRE KOCAOĞLU (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kocaeli'ndeki 1 600 metrekarelik SEKA arazisinin, 55 inci hükümet kararıyla, Ford Otosan firmasına şartlı satışında usulsüzlük olduğu zannıyla, dönemin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz ile dönemin Sanayi Bakanının Yüce Divana sevkine ilişkin (9/28) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu hakkında kişisel görüşlerimi açıklamak üzere huzurunuzdayım. Bu vesileyle, Yüce Heyetinize saygılarımı sunuyorum.

Değerli arkadaşlarım, aslında, bu tartışma bana çok garip geliyor; çünkü, konu, Shakespeare'in ünlü piyesi Yanlışlıklar Komedyası'na benziyor, düzeltmeye nereden başlayacağımızı bilemiyoruz. Yapılan işte, en küçük bir suç, usulsüzlük veya kanunsuzluk yoktur; tam tersine, yapılan iş, ülkenin hayrına bir büyük hizmetten ibarettir ve şimdi, biz, bu hizmeti yapanlara milletçe teşekkür etmemiz gerekirken, onları suçlayan, haksız ve adaletsiz bir komisyon raporunu konuşuyoruz.

Değerli arkadaşlarım, önce şunu tespit edelim: Bu arazi, durup dururken SEKA'nın elinden alınmış ve Ford Otosan'a karşılıksız tahsis edilmiş değildir. SEKA Genel Müdürlüğü, finansman sıkıntısını aşmak için, 8.11.1997 tarihli yönetim kurulu toplantısında, yani 55 inci hükümetten önceki hükümet döneminde araziyi satılığa çıkarmış ve 55 inci hükümet de, araziyi, şartlı olarak, yani aynî bedel karşılığında, Ford Otosan'a satmıştır. Ortada ne SEKA arazisinin elden alınması vardır ne de bedelsiz tahsisi; ortada olan, Türkiye'nin, yabancı sermaye yoluyla, büyük bir uluslararası sanayi üssünü kazanmış olmasıdır.

Fakat, değerli arkadaşlarım, heyhat, biz, bu ülkeyi kalkınma fikriyle tanıştıran bir Başbakanı asmış bir toplumuz; karalama ve çürütme huyumuz, maalesef, burada da devam ediyor. Şimdi de, ülkenin ihtiyaç duyduğu yabancı sermayeyi getiren bir başka Başbakanı Yüce Divana göndermeye kalkıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Mesut Yılmaz'ın bu konudan dolayı Yüce Divana gönderilmesi, tek bir şartla kabul edilebilirdi; eğer, Yüce Divan, bir ceza organı olmasaydı ve hayırlı hizmetlere madalya veren bir teşekkür organı olsaydı, Sayın Yılmaz, orada, bu hizmetinden ötürü ödüllendirilirdi; ama, Yüce Divan bir ceza mahkemesidir ve Sayın Yılmaz'ın bu sebeple oraya sevkinin sadece telaffuzu bile, vicdanları yaralayan bir büyük haksızlıktır.

Eğer, hizmet erbabına karşı karalama ve çelmeleme huyumuzdan vazgeçmezsek, eğer karalama erbabını hizmet erbabından üstün tutmaya devam edersek Türkiye gelişemez  değerli arkadaşlarım ve torunlarımız da, kişi başına millî geliri Avrupa'nın sekizde 1'i, onda 1'i düzeyinde bir fakir ve adaletsiz ülkede yaşamaya devam ederler.

Değerli milletvekilleri, söz konusu Ford Fabrikası kendiliğinden bize gelmedi; Arjantin, Almanya, Portekiz vesaire gibi ülkelerin de katıldığı zorlu bir yarıştan sonra, Koç Grubunun uluslararası prestiji ve 55 inci hükümetin basireti sayesinde ülkemize kazanıldı; yani, bu yarışta Türkiye kazançlı, Arjantin, Almanya, Portekiz vesaire de zararlı çıktı. Satış işleminden sonra bölgede meydana gelen 17 Ağustos deprem felaketi, bu satışın ne kadar hayırlı bir iş olduğunu tekrar kanıtlamıştır; çünkü, satış şartlarına göre, burada, 500 milyon dolarlık yatırım yapılacak ve yılda, yaklaşık 120 000 araç üretilecektir; 4 000 kişi doğrudan istihdam edilecektir; yan sanayide 8 000 kişi daha çalışacaktır; otomotiv sanayiinin dolaylı lojistik ve hizmet istihdam katsayısı 10 sayılırsa, 120 000 aile daha, destek amaçlı yan işlerde karnını doyuracaktır; arsa bedeli olarak 10,5 milyon dolarlık okul, hastane, fakülte, konut, orman gibi çeşitli kamu yatırımları yapılarak hibe edilecektir.

Değerli arkadaşlarım, şart olarak belirtilen bu yatırımlar ve hizmetler başlamış durumdadır; hatta, öngörülenden daha fazlası yapılmaktadır. Mesela, fabrika yatırımı, 500 milyon dolardan 650 milyon dolara çıkmıştır. Hibe yatırımları da, deprem yardımları dahil, 10,5 milyon dolardan, yaklaşık 15 milyon dolara çıkmıştır.

Tekrar arz ediyorum: Yapılan işlem tahsis değil, şartlı satıştır. Satış bedeli 10,5 milyon dolarlık ek yatırımdır; yani, okuldur, fakültedir, hastanedir, konuttur, ormandır, deprem yardımıdır. Bu bedel 10,5 milyon dolar olmasına rağmen, deprem yardımlarıyla birlikte, fiilen 15 milyon dolara yaklaşmıştır; yani, değerli arkadaşlarım, aslında, bu arsa, yaklaşık 15 milyon dolara satılmış demektir ve unutulmasın ki, satış tarihindeki rayiç bedel bu rakamın altındaydı.

Değerli milletvekilleri, dünyada yabancı sermayeyi, özellikle yabancı otomotiv şirketlerini kendilerine çekmek için, bütün ülkeler yarış halinde teşvikler dağıtıyor. Birkaç örnek vereyim; geçen yıl Brezilya Forda 8 milyon metrekarelik arsayı 5 milyon dolara verdi, iki yıl önce Hindistan Forda 1 milyon metrekare arsayı bedava verdi, Rusya Forda 300 000 metrekare arsa üzerinde kurulu 52 000 metrekarelik fabrika tesislerini sembolik bir fiyata verdi, dört yıl önce Portekiz 1,5 milyon metrekarelik arsayı Ford-Volkswagen ortak grubuna bedava verdi, birkaç yıl önce İngiltere Jaguara koca bir arsayı bedava tahsis etti, Amerika Birleşik Devletlerinde Alabama Eyaleti Mercedesi kendisine çekmek için fabrika arsasını bedava verdi ve değerli arkadaşlarım, ne acıdır ki, bazı paranoit kaygılar yüzünden Türkiye'nin kaçırdığı Toyota Şirketini, daha bu yıl Fransa, muazzam teşvikler verip ülkesine çekti; yani, Toyotayı Türkiye kaybetti, Fransa kazandı. Acaba, yine bu olsaydı; yani, Türkiye, Toyota gibi Fordu da kaybetseydi ve Arjantin, Romanya veya Portekiz kazansaydı daha mı iyi olurdu değerli arkadaşlarım ve şimdi Sayın Yılmaz, Ford fabrikasını Türkiye'ye kazandırdığı, yani hizmet ettiği için suçlanmaktadır. Allah herkese böyle hayırlı suçlamalar nasip etsin; çünkü, bugünkü siyasî istismar şartları içinde suçlanan Sayın Yılmaz, yarınki serinkanlı şartlarda, bu konuyu, alnında şerefli bir zafer tacı gibi taşıyacaktır.

Bu fabrika her yıl en az 1 milyar dolarlık üretim yapmayı ve bunun en az 700 milyon dolarlık kısmını ihraç etmeyi taahhüt etmiştir; yani, bu fabrika, Türkiye'yi uluslararası bir sanayi üssü yapacaktır. Eğer böyle soruşturmalarla kendi kendimizi çelmelemezsek, bu örneğin ışığında, başka yabancı yatırımcıların da Türkiye'ye gelerek yeni uluslararası sanayi üsleri kurmaları beklenmelidir.

Değerli arkadaşlarım, söz konusu karar, dönemin başbakanı Sayın Mesut Yılmaz'ın tek başına verdiği bir Başbakanlık kararı değildir, bütün bakanların imzasıyla çıkan bir hükümet kararıdır. Bu imza sahiplerinin çoğu, şimdiki Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit dahil, şu anda hükümettedir. Komisyon raporu, hükümet kararındaki imzaların çoğunu yok sayıyor, sadece 2 kişinin, Başbakan Sayın Yılmaz'ın ve Sanayi ve Ticaret Bakanının imzalarını cımbızla ayırıp, onlara suç yüklüyor. 55 inci hükümetin bu kararının, hukuka ve mevzuata aykırılık iddiasıyla, iptali için, eski milletvekili Sayın Yurdagül ile Kocaeli Barosu tarafından yürütmeyi durdurma istemli olarak Danıştayda açılan dava halen devam etmektedir. Yürütmenin durdurulması talebi, Danıştay 10. Dairesi tarafından reddedilmiştir. Danıştay İdarî Dava Daireleri Genel Kurulu da, bu karara yapılan itirazı reddetmiştir; yani, yürütmeyi durdurmamıştır.

Geçen dönemde söz konusu iddia, Mecliste gensoru konusu yapılmış; ama, Meclis, bu önergeyi reddetmiştir. Yargıda ve geçen Mecliste sonuç alınamaması üzerine, bu defa, işte bu soruşturma önergesi verilmiştir. Şimdi görüştüğümüz rapor, bu rapordur.

Açıkça görülmektedir ki değerli milletvekilleri, komisyon raporu her açıdan haksızdır, hukuksuzdur, her vicdan için inciticidir; ama, ben inanmak istiyorum ki, işin içinde iş yok, sadece bir yanlışlık vardır ve Yüce Meclis, şimdi bu yanlışı düzeltme fırsatına sahiptir.

Değerli milletvekilleri, gelin, bu haksızlığa bir son verelim. Gelin, hakkı haklıya teslim edelim. Suçlama için başlatılan bu yanlış müzakereyi doğru yöne çevirelim ve hizmet yapanları takdir edelim.

Kocaeli'ndeki yüzbinlerce depremzede aile bizden adalet ve hakkaniyet bekliyor. Deprem bölgesindeki mağdur vatandaşlarımıza iş bulan, aş bulan, ev bulan, umut bulan bu işlemi çarpıtmayalım, çürütmeyelim; destekleyelim ve depremzedelerin yüzünü güldürelim. Millet, bizden, siyasî manevralar değil, hak ve adalet bekliyor. Gelin, adaleti yerine getirelim ve bu haksız raporu reddedelim arkadaşlarım.

Dönemin Başbakanı Sayın Yılmaz'a, dönemin Başbakan Yardımcısı şimdiki Başbakanımız Sayın Ecevit'e ve 55 inci hükümetin bütün bakanlarına, bu büyük hizmet için saygıyla teşekkür edelim.

Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür eder, saygılarımı tekrarlarım. (ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Hatay Milletvekili Sayın Mehmet Şandır; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

MEHMET ŞANDIR (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kocaeli Milletvekili Sayın İsmail Kalkandelen ve 55 arkadaşının vermiş bulunduğu önerge üzerinde, İzmit'teki SEKA'ya ait bir araziyi Ford Otomotiv Sanayi Anonim Şirketine bedelsiz vermek suretiyle görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Sayın Ahmet Mesut Yılmaz ile Sanayi ve Ticaret eski Bakanı Sayın Yalım Erez haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci maddeleri gereğince açılmış olan Meclis soruşturması sonucunda hazırlanmış olan komisyon raporuyla ilgili olarak konuşmak üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sözlerime, yoğun bir çalışma gösteren ve titiz bir rapor ortaya çıkaran komisyonun değerli başkan ve üyelerini kutlayarak başlamak istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Meclis soruşturması komisyonlarının, Anayasanın 100 üncü ve Meclis İçtüzüğünün 107 ilâ 113 üncü maddeleri muhtevası gereği bir hazırlık soruşturması kurumu olarak görev yapması gerekmektedir. Buradaki asıl amaç, Bakanlar kurulunda görev yapan sayın başbakan ve bakanların görevleriyle ilgili konularda işledikleri iddia edilen suçlar hakkında cumhuriyet savcısı görevini, millî irade adına, Yüce Meclisin yapmasıdır. Bu inceleme sonucunda, eğer suçun sübuta erdiği kanaatine varılırsa, ilgilisi Yüce Divana sevk edilmekte ve yargılanması sağlanmaktadır.

Bir diğer amaç da, Yüce Meclisin, hükümet uygulamaları üzerinde bir anlamda siyasî, idarî ve adlî denetiminin gerçekleştirilmesini sağlamaktır; yani, Meclis soruşturması teknik bir görevdir. Meclis soruşturması, siyasî hesaplaşma alanı değildir, pazarlık zemini de değildir; siyasî istismar veya hesaplaşma yeri hiç değildir; aksine, bir hukuk zeminidir, adalet zeminidir, insaf ve vicdan değerlerinin sonuna kadar başvurulup, haklının ve hakkın korunduğu, korunması gerektiği bir zemindir; ama, haksızlığın da, Türk Milleti adına ortaya konulup, Türk adaletine havale edileceği bir zemindir.

Bu uygulamanın temelinde, demokrasinin vazgeçilmez niteliklerinden birisi olan görüşler ayrılığı ilkesi yatmaktadır; hem Anayasamızda hem de Meclis İçtüzüğünde Meclis soruşturması komisyonları kendisine havale edilen hususları bir hakem pozisyonunda inceleyecek ve ulaştığı bilgi, belge ve sonuçları Yüce Meclise sunacaktır. Burada da milletvekilleri ulaştıkları vicdanî kanaat ve hukukî sonuca göre karar vereceklerdir. Bu uygulamanın asıl amacı, bakan ve başbakanlarımızı esası olmayan iddialar karşısında hemen yargıya gönderip yıpratılmalarını engellemektir; benzeri bir uygulama devlet memurları ve diğer kamu görevlileri için de mevcuttur.

Bu sistemin yanlış yönleri olabilir, bunların düzeltilmesi de gereklidir diye düşünebiliriz; ama, bu müessese var olduğu sürece istismar edilmemesi gereken bir uygulamadır; ancak, maalesef, yakın geçmişimizde bunun aksine uygulamalar kural haline getirilmiştir. Çeşitli zamanlarda çeşitli siyasî partilerimiz iktidarda veya muhalefette bulunma durumlarına göre tavırlar takınmışlardır. Bazı durumlarda muhalefetteyken kendi verdikleri soruşturma önergelerini bile siyasî manevra malzemesi olarak kullanmışlar ve iktidara geldiklerinde aksine oy vermişlerdir; yani "karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar" türküsünü söyleyenler, dönüp, geriye, düne baksınlar, orada kendilerini ve tanıdıklarını göreceklerdir. Bu tavırlar, maalesef, tıpkı siyaset kurumları gibi, Meclis soruşturması komisyonlarını da itibar erozyonuna uğratmıştır.

Değerli milletvekilleri, dünde Milliyetçi Hareket Partisi yoktur. Hiç kimse, dünün yanlış alışkanlıklarında Milliyetçi Hareket Partisini aramasın. Milliyetçi Hareket Partisi milletvekillerinin bugün bu konuda takındığı tavrı anlamayanlar, anlamak istemeyenler olabilir; biz onları anlıyoruz, millet bu olanları seyrediyor, inanıyorum ki, millet de onları anlıyordur.

Bu komisyonlar, bir siyasî hesaplaşma ve tasfiye arenası gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Milliyetçi Hareket Partisi milletvekillerinin duyarlı davranışları, geçmişteki yanlış ve tutarsız tavırlarla mukayese edilmeye çalışılmaktadır. Oysa, Milliyetçi Hareket Partisi, her zaman, siyasî yozlaşmaya, usulsüzlük ve yolsuzluklara karşı mücadele yapma iradesini ortaya koymuştur; bu konudaki hassasiyetlerini 18 Nisan seçimleri öncesinde ve 57 nci hükümetin kurulması aşamasında gayet açık bir şekilde ifade etmiştir.

Temel ortaklık hukuku olan koalisyon protokolünde, yolsuzluklarla mücadele, vazgeçilmez temel bir değer olarak yerini almıştır. Bugün, Milliyetçi Hareket Partisi miletvekillerinin takındığı tavrı, kendi siyasî hesabına göre istismar etmeye kimsenin hakkı yoktur. Milliyetçi Hareket Partisi, millete verdiği her sözün arkasındadır, ilkelerinin savunucusudur; hukukun üstünlüğü anlayışına sadıktır, milletin hakkına, hukukuna sahip çıkmaktadır; bunu yaparken, hiçbir siyasî hesap peşinde değildir; hiçbir kimseye haksızlık etme düşüncesinde değildir; siyasî entrika içerisinde asla olmaz, olmadı ve olmayacaktır. Bundan herkes emin olmalıdır.

Burada sizin de ve milletin de huzurunda bir daha açıkça ifade ediyorum; bu konu, hukukî bir konudur, ahlakî bir konudur, vicdanî bir konudur. Milliyetçi Hareket Partisi milletvekilleri, tıpkı soruşturma komisyonlarındaki oylamalarda olduğu gibi, tamamen vicdanî kanaatlerine göre kararlarını vereceklerdir; bu tavrın, istikrarı bozma, ortağını arkadan hançerleme veya başka şekillerde mütalaa edilmesi, yanlıştır, siyasetin istismarıdır.

Değerli milletvekilleri, ne yazık ki, Türkiye'de yolsuzluklar o kadar ayyuka çıkmıştır ki, yolsuzlukla mücadele bakanlıkları kurulmak durumunda kalınmış, sonra, o bakanlıklar da yolsuzluk iddialarına maruz kalmışlardır; yani, tuz kokmuştur. Ulaşılan bu sonuç, inanın ki, herkesi ve her kurumu gölgelemiştir. Türkiye buna müstahak değildir. Artık, siyasî yıpranmaya, yolsuzluğa, usulsüzlüğe milletin tahammülü kalmamıştır. Bu gerçeği görmezlikten gelmek yanlıştır, millete rağmen siyaset yapmaktır, milletin vicdanına kulak tıkamaktır. Buna bir çözüm bulunmalıdır ve çözüm burada bulunmalıdır; yapılması gereken neyse de o yapılmalıdır.

Değerli milletvekilleri, komisyon raporundaki iddialar şunlardır: SEKA arazisi, dönemin Bakanlar Kurulu tarafından özel bir inisiyatif ve özel bir gayretle bir firmaya bedelsiz olarak devredilmiştir. Bedelsiz devredilmediği bir bedel karşılığında devredildiği iddiasında, bedel tespitinde serbest rekabet şartları sağlanmamıştır. Firmanın taahhütleri karşılığı olarak herhangi bir teminat alınmamıştır.

Görülmektedir ki, firmaya, büyük kazançlar sağlanmıştır, temin edilmiştir. Uyulması gereken teamüllere ve gösterilmesi gereken hassasiyetlere dikkat edilmemiştir. Dava yargıdadır.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, ülkemizin kalkınmasında bir tek tuğlası olan herkese milletimiz adına şükran duyarız; bu yöndeki her gayreti destekler, yüklenilen riskleri takdirle karşılarız; ancak, millet hizmetinde bulunmak çok muhataralı bir iştir ve azamî dikkat gerektirir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Şandır, lütfen, tamamlayın efendim; size de 1 dakika eksüre veriyorum.

Buyurun.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Bu olayda gerekli özen gösterilmediği kanaatindeyim; ama, maalesef, bu özensizlik ve belirsizlik alışkanlık haline getirilmiştir; üzücü olan budur.

Sayın milletvekilleri, malumunuz, bu tür oylamalar, kanunla tanımlanmış özel oylamalardır. Bu konularda bir karar almak veya yönlendirme yapmak hukuken de mümkün değildir.

Bizler, tüm milletvekilleri, birbirimizin hukukuna, gururuna ve gönlüne azamî dikkat etmek durumundayız. Bu Meclisin çatısı altında herkesin, kendi hür iradesiyle, üzerine düşeni yapacağına, nihaî hakem olan milletimizin vicdanını rahatlatacak bir karar vereceğine yürekten inanıyorum.

Bu görüşmenin, Türk siyasetine itibar kazandırmasını, temiz, güven ve samimiyet esasına dayalı siyaset anlayışına katkı sağlamasını ümit ediyor, temenni ediyor ve hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Şandır.

Komisyon adına, Komisyon Başkanvekili Nevşehir Milletvekili İsmail Çevik; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 20 dakikadır efendim.

(9/28) ESAS NUMARALI MECLİS SORUŞTURMASI KOMİSYONU BAŞKANVEKİLİ İSMAİL ÇEVİK (Nevşehir) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, Anayasa ve İçtüzüğümüzün amir hükümlerini uygulayan Yüce Parlamentonun değerli üyelerinin siyasî karar ittihazıyla ilzam edilerek zan altında bırakılmalarını uygun bulmadığımızı ifade etmek istiyorum.

20 nci Dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde olan, ancak, sonuçlandırılmamış bir soruşturma komisyonu işinin 21 inci Döneme intikal etmesi neticesinde, Genel Kurulun 23.11.1999 tarih ve 656 sayılı, geçen yasama döneminde sonuçlandırılamayan Meclis soruşturması önergelerinde belirtilen ilgililer hakkında Anayasamızın 100 üncü maddesine göre soruşturma komisyonu kurulmasına ilişkin kararı çerçevesinde, 20 nci Dönemde kurulan, ancak, bu dönemde sonuçlandırılamayan, Kocaeli Milletvekili İsmail Kalkandelen ve 55 arkadaşının vermiş oldukları (9/28) esas numaralı İzmit'te SEKA'ya ait araziyi Ford Otomotiv Sanayi A.Ş'ye bedelsiz vermek suretiyle görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Sanayi ve Ticaret eski Bakanı Yalım Erez haklarında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğümüzün 107 nci ve devamı maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergesi, yeniden işleme konulmuş, oluşturulan komisyona iki aylık süre verilmiş ve komisyon çalışmalarına başlamıştır.

Genel Kurulun çağrısıyla 16.2.2000 tarihinde toplanan komisyon, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyesini seçerek çalışmalarını sürdürmüştür.

Komisyonumuz, çalışmalarını, Kocaeli Gölcük'te mahallinde incelemelerde bulunarak, konuyla ilgili bilgi, belge toplayarak, ilgili şahısların tamamını dinleyerek, hassasiyetle sürdürmüştür. Komisyon üyelerimizin tamamı, Anayasa ve İçtüzüğün verdiği yetki ve sorumluluk çerçevesinde çalışmıştır.

Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; soruşturma konusu, Yüksek Planlama Kurulunun 20.5.1998 tarih ve 98/T-22 sayılı kararıyla, Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları Genel Müdürlüğünün İzmit-Gölcük arasında İhsaniye ve Yeniköy Belediyeleri sınırları içerisinde iki parça halinde bulunan toplam 2 313 666 metrekarelik arazinin, 540 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 5 inci maddesine göre;

a) Bataklık ve ıslahı gereken alanlar dikkate alınarak rayiç bedelle,

b) Adı geçen şirketin talep ve taahhütleri doğrultusunda kullanılmak üzere,

c) Söz konusu alanlardaki bataklıkların kurutulması ve çevre koşullarının yerine getirilmesi,

d) Arazi üzerinde bulunan kavaklık ve bitki ve mevcut yapıların SEKA'ya bedelsiz verilmesi,

e) Ödemelerin peşin olarak yapılması,

Kaydıyla, Ford Otomotiv AŞ'ye satılması ve işlemlerin SEKA Genel Müdürlüğü Yönetim Kurulu tarafından yürütülmesi kararlaştırılmıştır.

Ancak, daha sonra, Bakanlar Kurulunun 8.6.1998 tarih ve 98/11163 sayılı kararıyla, her ne sebepten olduğu anlaşılamayan bir şekilde, söz konusu arazi, aynı şirkete bedelsiz olarak verilmiştir.

Kararda, bataklık olduğu belirtilen sahanın, İzmit Kent Kurultayının müracaatı üzerine, Kocaeli 3. Asliye Hukuk Hâkimliğince 25.5.1998 günü yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda, birinci, ikinci sınıf tarım arazisi olduğunun tespit edildiği; 11.3.1989 tarih ve 20105 sayılı Resmî Gazetede yayımlanmış olan Tarım Alanlarının Tarımdışı Gayeyle Kullanılmasına Dair Yönetmeliğin 3/b-1 inci maddesine göre de, bu sahanın, orman dışında kalan ve üzerinde kültür bitkileri yetiştirilen birinci ve ikinci sınıf sulu tarım arazisi olması nedeniyle, aynı yönetmeliğin 7 nci maddesine göre, bu sahanın tarımdışı maksatlarla kullanılmaya tahsis edilmesinin mümkün olmadığı zikredilmektedir.

Bütün bunların yanında, 7.2.1993 tarih ve 21489 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliği hükümlerine göre yapılması zarurî olan inceleme de yapılmadan, ÇED raporu alınmadan, arazi üzerindeki ağaçların sökülmesine ve kesilmesine başlanılmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; SEKA'ya ait söz konusu arazi, Kibar Holding tarafından, 31 Mart 1998 tarihinde, serbest rekabete yönelik olarak otomotiv ve otomotiv yan sanayii, beyaz eşya, inşaat ana ve yan sanayilerine hizmet verebilecek, en yeni teknoloji niteliklerini ihtiva eden bir galvanizli sac tesisi yatırımı konusunda, alınan karar gereğince, satın alınmak istenmiştir. Aynı firma, bu talebini, 4.5.1998 tarihinde tekrarlamıştır.

Kocaeli Sanayi Odası, 13.3.1998 tarih ve 306/583 sayılı yazılarıyla, SEKA kavaklığı olarak bilinen 2 400 dönüm arazinin, 5590 sayılı Kanuna göre kurulmuş meslek kuruluşlarına, serbest bölge kurmak amacıyla oluşturulan müteşebbis organizasyona satılmasını talep etmiş, bu talebini, 19.6.1998 tarihinde tekrarlamıştır. Kocaeli Sanayi Odası, taleplerinde, söz konusu arazi değerlendirildiğinde 9 000 kişinin istihdam edileceğini, 800 milyon dolarlık yatırım yapılacağını, 80 milyon dolarlık altyapı yatırımıyla birlikte 1 000 sanayici üyenin bu araziden istifade edeceğini belirtmiştir. Ancak, her iki kuruluşa da cevap verilmemiştir.

Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; aynı araziyi, 24 Nisan 1998 tarih ve 1201 sayılı yazılarıyla, yüzde 41'i Koç Holding, yüzde 41'i Ford Motor Company ve yüzde 18'i halka ait olan ve Ford-Koç Holding tarafından birlikte yönetilen otomotiv üreticisi kuruluş tarafından, taleplerinde krokilerini de eklemek suretiyle, 1 600 dönümlük kısmını satın almak istediklerini beyan etmektedirler. Firmanın talebi aynen şöyledir: "Satın alacağımız bu arazi üzerine, 120 000 adet kapasitesi olan, yatırım teşvik belgeli, 550 milyon Amerikan Doları tutarında bir tesis kurmayı planlıyoruz." Yazılarının devamında, 2001 yılında ihracata yönelik yeni araçlarıyla, bu yıldan itibaren yılda ortalama 500 ilâ 700 milyon Amerikan Dolarlık ihracat yapılacağı zikredilmektedir.

Bu taleplere karşılık, savunmalarda, dünyanın bazı ülkelerinde bedelsiz arazi tahsis edileceği, uygun şartlarla firmalara yardımcı olunacağı konusu dile getirilmektedir; ancak, diğer taraftan da, aynî yatırımlar yapılmak suretiyle, arsanın bedelinin alındığı zikredilmektedir ki, bu iki düşünce birbiriyle çelişmektedir.

Sonuç olarak: İlgili firmanın söz konusu araziyi satın almak istediği, bedelsiz verilmesi hususunda hiçbir talebinin bulunmadığı halde, arazinin bedelsiz verilmesi suretiyle görevlerini kötüye kullanan eski Başbakan Mesut Yılmaz ile Sanayi ve Ticaret eski Bakanı Yalım Erez’in Yüce Divana sevklerine komisyonumuz oy çokluğuyla karar vermiştir. Bu kararda, komisyonumuzun değerli üyeleri, siyasî mühalazalardan uzak, hukuka, ahlaka ve vicdana uygun karar vermişlerdir.

Yüce Heyetinize saygıyla arz ederim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Buyurun Sayın Yılmaz. (ANAP sıralarından alkışlar)

A. MESUT YILMAZ (Rize) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; burada görüşme konusu olan soruşturma raporuyla ilgili hukukî bir savunma yapma niyetinde değilim. Çünkü, bu raporu inceleyen herkes görecektir ki, yapılmış olan şartlı arsa tahsis işlemi, Bakanlar Kurulu kararıyla olmuştur. Bakanlar Kurulu kararı, hukuken geçerli olup, halen yürürlüktedir. Bakanlar Kurulu kararının iptali davasında, Danıştay 10. Dairesi ve İdarî Dava Daireleri Kurulu tarafından, yürütmenin durdurulması talebi reddedilmiştir. Diğer yandan, Bakanlar Kurulu kararlarından dolayı cezaî herhangi bir sorumluluk doğamayacağı, ancak ortak siyasî sorumluluk doğduğu, Heyetinizin malumudur.

Hukukî açıdan, soruşturma önergesi ve raporda yer alan belge, bulgu ve bilgilerle, tarafıma herhangi bir sorumluluk yüklenmesi söz konusu değildir.

Olayın detayları burada daha önce anlatıldığı için, ayrıca, sizlere dağıtmış olduğumuz kitapçıkta da ortaya konulduğu için, olay üzerinde fazla durmayacağım. Ancak, gerek soruşturma önergesinde gerekse komisyon raporunda yer alan bazı hususlarda, hem Yüce Heyetinizi hem de aziz milletimizi aydınlatmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, evvela, kesinlikle ifade ediyorum ki, SEKA arazisinin şartlı tahsisi olayında, herhangi bir firmanın korunması veya kayrılması diye bir olay söz konusu değildir. Kimse, devletin malını kimseye bedavaya vermemiştir. Hükümet de, devletin malını kimseye peşkeş çekmemiştir.

Her şeyden önce, bu arsa, karşılıksız ya da bedava verilmiş değildir. Kararnamedeki "bedelsiz" kelimesini görüp, orada belirtilen şartları ve ekonomik değeri olan edimleri görmezlikten gelmek ve "bedelsiz"i "bedava" zannetmek, eksik ve yanlış bir değerlendirmedir. Şartların ve yerine getirilmesi gerekli ekonomik edimlerin bulunduğu yerde, "bedelsiz" kelimesinin "bedava" demek olmadığı ortadadır.

Velhasıl, ortada bir bağış veya hibe söz konusu değildir. Arsa, bu firmaya, belli şartları ve belli edimleri yerine getirmek kayıt ve şartıyla verilmiştir. Firmanın, arsa değeri kadar bir bedeli, eğitim ve sağlık tesisi olarak devlete ödemesi söz konusudur.

Değerli milletvekilleri, firma, arazinin değeri kadar bir ekonomik edimi, Hazine lehine yerine getirmektedir. Firmanın, devlet hazinesi lehine olan ve Bakanlar Kurulu kararıyla teminat altına alınan edimlerini görmezlikten gelip, "arazi bedava verildi" deyip, bunun üzerine rapor düzenlemek, gerçeklerle bağdaşmaz.

Şimdi, deniliyor ki: "Arsayı, niye, başka bir firmaya veya serbest bölge kurmak isteyen sanayi odasına vermediniz?"

Değerli milletvekilleri, evvela, şunun bilinmesi lazım ki, arsayla ilgili müracaatların muhatabı Başbakan değildir; arsanın sahibi olan SEKA Genel Müdürlüğü ile onun bağlı bulunduğu Sanayi Bakanlığıdır. Bu müracaatlardan uygun görülenler, SEKA tarafından, Sanayi Bakanlığına bildirilir. Bakanlık, bunlar arasında en uygun olanını seçer. Bu olayda da böyle olmuştur; yani, yukarıdan hiç kimseye, şu firmaya verin diye herhangi bir talimat verilmemiştir. Ancak, işlemin niteliği ve kapsamı itibariyle, siyasî otorite kararı gerektiğini düşünen Sanayi Bakanlığı, bu konuyu hükümetin önüne getirmiştir; yoksa, sıradan bir arsa işinin hükümetin önüne gelmesi, bizim sistemimizde mümkün değildir.

Değerli milletvekilleri, arsa tahsisinde rekabet şartlarına uyulmadığını iddia etmek de mümkün değildir; çünkü, bu müracaata benzer bir müracaat, cumhuriyet tarihimiz boyunca yapılmamıştır; aynı şartlarda değerlendirilemeyecek şeyler arasında rekabet şartı aramak mümkün değildir. Eğer, benzer şartlarda, yüksek miktarda yabancı sermaye getirmek isteyen birden fazla kuruluş olsa da, bunlardan yalnız bir tanesi dikkate alınıp diğerleri görmezlikten gelinse, rekabet şartlarına uyulmamasından söz etmek mümkündür; ama, ben zannediyorum ki, asıl rekabet olgusuna, bu önergede ve soruşturma komisyonunun raporunda hiç değinilmemiştir.

Asıl rekabet, yabancı sermayenin çekilmesi konusundaki uluslararası rekabettir. Buradaki rekabet, Almanya gibi gelişmiş bir sanayi ülkesinin bile talip olduğu, 650 milyon dolarlık yatırımın Türkiye'ye çekilmesi için yapılan rekabettir. İşte bu olaydaki asıl rekabet, böylesine büyük miktardaki yabancı sermayeyi çekmek için mücadele eden, başta İspanya, Almanya ve Portekiz olmak üzere, başka ülkeler ile Türkiye arasındaki bir rekabettir. Böyle bir rekabete konu olan bir olayda, hangi Türk firması olursa olsun, Türk hükümetinin mevzuat dahilinde yardımcı olması millî bir görevdir. Anayasa gereği olarak, ülkenin ekonomi siyasetini tayin ve tespit edecek, yürütecek olan hükümettir. Bu hususlarda gerekli olan kararları almak da hükümetin görev, yetki ve sorumluluğundadır. Biz hükümet olarak görevimizi yerine getirdik. Aynı konumda hangi firma olsaydı onun için de aynı kolaylığı sağlardık.

Şimdi dikkatinizi çekmek istiyorum. Amerika'daki Ford Firması yeni bir araç üretiyor ve bunu Batı Avrupa'ya satmak için bir proje geliştiriyor. Bunu, bu bölgedeki ülkelerden birisinin ortak olduğu bir firmayla birlikte o firmanın ülkesinde üretecek. Firmanın, Türkiye'deki dahil, Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamındaki ortakları bu projeye talip oluyorlar. Bu firmalar hükümetlerini devreye sokup projeyi kendilerine kazandırabilmek için Amerika'daki firmaya, her alanda, son derece cazip teklifler götürüyorlar. Aslında bugün, globalleşen dünyanın ekonomik gerçeği de budur. Yabancı yatırımları çekmek, aslında hükümetler arasında bir yarış meselesidir. Bu ülke hükümetlerinden hiçbirisi de kendi ülkelerindeki bir firmaya ayrıcalık tanımakla, ayrıcalık sağlamakla suçlanmaz; aksine, o ülkelerde, ekonomi basınlarında, bu yatırımı, ülke olarak, kaçırdıkları için eleştiriler söz konusudur.

Değerli milletvekilleri, söz konusu soruşturmaya konu olan araziye yapılacak büyük proje için Türkiye, Almanya, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerle yarışmış ve bu yarışı kazanmıştır. Gelişmiş bir sanayi ülkesi olan Almanya bile, bedelsiz arsa tahsisi ve altyapı kolaylıkları başta olmak üzere, firmaya inanılmaz kolaylıklar teklif edip bu yatırımı kendi ülkesine çekmeye çalışmıştır. Yatırıma ve yabancı sermayeye susamış olan Türkiye'nin önüne kadar gelen bu fırsatı, rekabet şartlarına uymayarak kaçırmak, bu memlekete, göz göre göre yapılacak bir kötülükten başka bir şey değildir.

Amerika'daki firmanın başkanı, Türkiye'yi ziyaret ettiğinde, ben, kendisine, Türk Hükümeti olarak, Almanya, İspanya, Portekiz ve Slovenya gibi ülkelerin sağladığı avantajları sağlayacağımızı belirterek, yatırım yeri olarak Türkiye'yi seçmelerini istedim.

Değerli milletvekilleri, ülkemizin en büyük talihsizliklerinden birisi, hesap sorulması gereken noktalarda kimseden hesap sorulmaması, takdir edilmesi gereken alanlarda ise, her ne hikmetse, hesap sorulmasıdır. 650 milyon dolarlık bu yatırımı, diğer ülkelerin, rakip ülkelerin verdiği teşvik unsurlarını vererek, onlarla mücadele ederek, Türkiye'ye kazandırmak, yalnız bizim için değil, hangi hükümet yaparsa yapsın, onun için övünülecek bir şereftir.

Burada, eğer biz, bir azınlık hükümeti olarak, o gün, bize dışarıdan destek veren Cumhuriyet Halk Partisinin şerrinden korkarak bu projeyi Türkiye'ye kazandırmaktan kaçınsaydık, işte asıl o zaman bizden bunun hesabını sormanız gerekirdi. Bu yatırımı Türkiye'ye kazandırdığımız için hesap vermek zorunda kalmışsak, bundan aslında gurur duyarız. (ANAP sıralarından alkışlar)

Bu ülkede, inanıyorum ki, bir gün, artık, iş yapanlardan değil, iş yapmayanlardan hesap sorulmalıdır. İş yapmayanlardan hesap sorulduğu gün, bilin ki, bu ülkede, yönetim ve denetim anlayışı çağ atlamış olacaktır.

Değerli milletvekilleri, Türk ekonomisinin ölçülerine göre inanılmaz derecede büyük bir yatırım düşünün, 650 milyon dolarlık bir yatırım ve tamamı yabancı sermayeye dayalı. 4 000 kişiyi doğrudan istihdam edecek, bunun üç dört katı insanı da yan sanayiiyle istihdam edecek. Yılda 1 milyar dolarlık ihracat garantisi veriyor. Böyle bir yatırımın Türkiye'ye gelmesi için, Cumhurbaşkanlığından Maliyeye, Hazineden DPT'ye, Millî Savunma Bakanlığından Donanma Komutanlığına kadar, Sanayi ve Ticaret Bakanlığından ilgili belediyelere kadar, Fazilet Partili belediyesine kadar her kurum, her türlü çabayı sarfediyorlar. Bütün kamu kurum ve kuruluşlarının kanaati müspet. Dönemin Cumhurbaşkanı çıkıp "Çankaya Köşkünün bahçesini bile veririm" diyebiliyor. Dönemin Donanma Komutanı "savaşlar artık süngüyle kazanılmaz, teknolojiyle kazanılır. Dolayısıyla, yanı başımızdaki bu proje bizim için çok önemlidir" diyor. Ama, düşünün ki, ülkenin ekonomi politikasını tayin ve tespit eden ve de yürüten hükümet, siyaseten, böyle bir projeye bigâne kalsın(!) Daha açık söylemek gerekirse "ben bir azınlık hükümetiyim, beni destekleyen Cumhuriyet Halk Partisi buna ne der" diyerek, bu işten kaçsın(!) Böyle bir şeyden dolayı kaçmamız asla mümkün değildi.

Çokpartili siyasî hayata geçişten bu yana, bu ülkeyi yönetenlerin, ülkeye yabancı sermaye çekebilmek için ne kadar çabaladığı ortadadır. Hal böyleyken, bu politikayı kendisine amaç edinmiş bir hükümetin, Türkiye'ye bir defada gelecek en yüksek miktardaki yabancı sermayeyi, sırf kendi siyasî geleceğinden korkarak kaçırması, büyük bir yanlış olurdu; bana göre hesabı verilmesi gereken bir iş olurdu.

Değerli milletvekilleri, bu tür tahsis işlemleri, bütün dünyada, hükümetlerin, üretimi, istihdamı ve ihracatı desteklemek için yaptıkları alışılagelmiş teşvik işlemleridir. Eğer bu olaylarda ülkeler arasındaki yarışmayı göz önünde tutmazsanız, yanılırsınız.

Bugün, küreselleşmiş, globalleşmiş ekonomi dünyasında yalnız başınıza yaşamıyorsunuz; aksine, müşterek bir pazardasınız. Dünya ölçeğindeki bu pazarda ayakta kalabilmek için, herkesle rekabet etmek zorundasınız. Yabancı sermayeyi çekmek için, ona talip olanlarla yarışmak durumundasınız. Onlar hangi teşvikleri veriyorlarsa, hangi imkânları sağlıyorlarsa siz de aynısını yapmak zorundasınız.

Türkiye'de, ekonomiye ideolojik kalıplarla yaklaşanların, uluslararası rekabete dayalı işlemlere olumsuz yaklaştığını bilmeyen yoktur. Ancak, öyle görünmektedir ki, ekonomiyle yeni yeni ilgilenenler de, tanık olmadıkları bir olguyla karşı karşıyadırlar ve dolayısıyla, konuyu anlamakta zorlanmaktadırlar. Şimdi, bu konuda yabancı sermayeyi bir sömürgeleşme aracı olarak gören Cumhuriyet Halk Partisini anlamakta hiçbir zorluğumuz yoktur; o partiden birilerinin kalkıp, Bakanlar Kurulu kararının iptali için Danıştay'da dava açmalarını da anlamak mümkündür. Yine, aynı partiye mensup milletvekillerinin bu nedenle hükümet aleyhine gensoru önergesini vermelerini de tabiî karşılıyoruz; ama, bizim anlamakta zorluk çektiğimiz husus, bu zihniyetle taban tabana zıt olan farklı bazı partilerde de aynı yaklaşımı görmemizdir.

Değerli milletvekilleri, yatırımı teşvik için bedelsiz arsa tahsisi uygulaması, dünyada yaygın olduğu gibi, ülkemizde de sadece bu olayda görülen bir husus değildir. Rahmetli Özal, turizm yatırımlarına arsa tahsis ederken de benzer ithamlarla karşı karşıya kalmıştır; ama, eğer, o tarihte o tahsisler yapılmasaydı, turizmimizin bugünkü seviyeye gelmesi, hiçbir şekilde mümkün olamazdı.

1998'den bu yana 22 vilayetimizde 10 kişilik işçi çalıştıracak atölye kuranlara Hazine arazilerini bedava veriyoruz. Doğu ve Güneydoğuda yatırım yapacak sanayici ve işadamlarına hazine arazilerini bedava veriyoruz. SSK işveren hissesini devlet ödüyor; vergilerine de iki sene vade yapıyoruz. Birçok avantaj sağlıyoruz; niçin sağlıyoruz; işadamaları teşvik edilsin, oraya yatırım yapılsın, orada bulunan vatandaşlarımıza iş imkânları sağlansın diye. Verilen arazi devletin arazisidir; alınmayan veya ödenmeyen SSK hissesini de devlet ödemektedir. Bu imkân, küçük yatırımcıya sağlandığı gibi, trilyonlarca liralık yatırım yapana da sağlanıyor. Birisi kalkıp da kamunun mallarını doğudaki yatırımcılara nasıl peşkeş çekersiniz derse, biz bu arazileri doğuda yatırım yapanlara vermekten vaz mı geçeceğiz?! Bunun bir mantığı var mı?! Yatırım için şartlı olarak bedelsiz arsa tahsisi, hiçbir zaman devletin malını peşkeş çekmek değildir, hiçbir zaman kayırma da değildir; bizim parti felsefemiz budur. Bundan sonra da, devletin yatırım yapması yerine, özel sektörü teşvik için benzeri bir politikayı gücümüz olduğu sürece sürdüreceğimizi bilmenizi isterim.

Bizim yaptığımız, devleti, ekonomiden çekmek, bunun yerine özel sektör yatırımlarını desteklemek isteyen bir politikanın evrensel uygulamalarını, bütün dünyada kabul edilen doğrularını Türkiye'ye getirmekten ibarettir.

Buradan bir defa daha hatırlatıyorum, duymayanlar varsa bir defa daha duysunlar: Devletçi sosyalist ekonomiyi Rusya ve Çin bile terk etmiştir. En son, Çin'in, özel sektör yatırımlarını ve bu arada yabancı sermaye yatırımlarını ülkesine çekmek için ne kadar büyük çaba harcadığına bütün dünya tanıktır.

Cumhuriyet Halk Partisi mantığıyla başlatılan bu  dosyayı savunmak ve bu yatırımı Türkiye'ye kazandırdığımız için bizi suçlamak, aslında, bize değil, bu ülkeye kötülüktür.

Değerli milletvekilleri,  önergede ve raporda bu arazinin önce sözü geçen firmaya bedeli karşılığında satılması kararlaştırılmışken, sebepsiz olarak bundan vazgeçilip, arazinin bedelsiz tahsisi yoluna gidildiği iddiası vardır. Halbuki, ortada nedensiz bir işlem yoktur. Hükümet, bu arazinin YPK kararıyla, Yüksek Planlama Kurulu kararıyla rayiç bedeli karşılığında satılması kararında iken, kendiliğinden vazgeçip de bir firmaya iyilik olsun diye bedelsiz tahsis yoluna gitmemiştir. Amerikan Ford Firması, tüm yatırımın Türkiye'ye yapılması kararını almaya hazırlanırken, bu kararın eşiğinde, Türkiye'ye gelmesi kararının söz konusu olduğu bu eşikte, Portekiz ve Almanya gibi ülkelerin hükümetleri, firmaya, bu yatırımı kendi ülkelerine yapmaları için başta, bedelsiz arsa tahsisi olmak üzere çok cazip tekliflerde bulunmuşlardır. Bu tekliflerin ardından, firma, yatırımın hangi ülkeye yapılması gerektiği konusunda ikircikli bir  tavır içerisine girmiştir. Bu gelişmeler üzerine Türk Hükümeti de, yatırımın başka bir ülkeye kaymaması için, o ülkelerin teklif ettiği teşviklerle rekabet etmeye ve arazinin bedelsiz; ama, demin sözünü ettiğim edimler karşılığında bu firmaya tahsisine karar vermiştir. Konuyla ilgili herkesin bildiği, ilgili kurum ve şahısların gayet iyi haberdar olduğu bu gelişmeyi olmamış saymak mümkün değildir.

Değerli milletvekilleri, bu ülkede yaşayan insanların önemli bir bölümü, 17 Ağustos depremini bizzat yaşayarak görmüştür. Depremi yaşamayanlar ise, onun acısına televizyon ekranlarında, gazete sütunlarında tanık olmuşlardır. Gölcük'ün de, bu depreme uğrayan yerler içerisinde en fazla tahrip olan yer olduğunu hepimiz biliyoruz. Gölcük, çevresiyle birlikte, bu depremden en büyük zarar gören yerlerin başındadır. Fay hattı üzerinde bulunan kimi yerler ve maalesef, Gölcük, bu depremde yerle bir olmuştur. Burada sayısız tesis ve bina yıkılmış ya da ağır hasara uğramıştır.

Fay hattının geçtiği bir yer de, söz konusu olan, bu soruşturmanın konusu olan tesislerin bulunduğu arazidir. Bugün, bu bölgede, arsa, arazi ve binaların ekonomik değerleri neredeyse sıfıra inmiş ve satışları da hemen hemen durmuştur. Bugün, o bölgedeki bir araziyi, deprem öncesi satış değerinin inanılmaz derecede altında bir bedelle verseniz dahi, alacak kişi veya kuruluş bulmanız zordur. Hele hele, o arazi üzerinde milyonlarca dolarlık tesis kuracak bir firma hiç bulunamaz; ama, bizim araziyi tahsis ettiğimiz projede, bugün, o depreme rağmen yatırım devam etmektedir; çünkü, firma, arazinin üzerine kuracağı tesisi depreme dayanıklı hale getirmek için onbinlerce fora kazık çakmıştır. Bunun için arazi bedelinden daha fazla bir miktar ödeme yapmıştır; 27 milyon dolar gibi bir rakamı harcamaktan kaçınmamıştır; çünkü, oraya yapacağı tesislerin yalnızca yapım bedeli 650 milyon dolar değerindedir. O fora kazıklar sayesinde, inşa halindeki tesise, depremde hiçbir zarar gelmemiştir. 17 Ağustos depreminde, bölgedeki çok sayıda sanayi tesisinde hasar meydana gelmişken, bu fabrikanın inşa edilen bölümlerinde herhangi bir hasar meydana gelmemiştir. Arazinin, depreme dayanıklı pahalı inşaat yapabilecek bir güçteki firmaya tahsis edilmesiyle, ne kadar isabetli davranıldığı ortadadır. Bu arazinin üzerindeki tesislerin, o büyük depremde ayakta kalmasıyla, yüzmilyonlarca dolarlık bir zararın doğması önlenmiştir.

Bugün devlet olarak, deprem bölgesinin yeniden kalkınması için büyük gayretler sarf etmemize rağmen, bölgede yeni yatırım, maalesef, yok denecek kadar azdır. Şu an deprem bölgesinde devam eden en büyük yatırım olan bu proje, o bölgenin de en büyük umudu olmuştur. Bundan dolayı tebrik edilmek, aslında, o kararı alan Bakanlar Kurulunun hakkıdır.

Değerli milletvekilleri, firmaya, ekonomik değeri olan bazı edimleri yerine getirmek kaydıyla şartlı olarak arsa tahsisi, bu tahsisi yapmaya yetkili olan Bakanlar Kurulunca yapılmıştır. Bakanlar Kurulu, şartlı tahsis işlemini, kamu yararı ve hizmet gereklerini göz önünde bulundurarak yapmıştır. Yatırımın büyüklüğü ve ekonomimize katkısı, üzerinde tartışma yapılmayacak kadar açık bir konudur.

Danıştay 10. Dairesinin ve Danıştay İdarî Dava Daireleri Kurulunun, konuyla ilgili yürütmenin durdurulması reddi kararlarına baktığınızdaysa, Bakanlar Kurulu kararının, hukuka açıkça bir aykırılığının bulunmadığının belirtildiğini göreceksiniz. Önergeyi ve raporu okuduğunuzda, bu olayda, Bakanlar Kurulunun kararına imza atmaktan başka herhangi bir fiilimin bulunmadığını göreceksiniz.

Bütün bunlara rağmen, soruşturma komisyonunda Yüce Divana sevk kararı verilmiş olmasını hak ve adalet duygusuyla bağdaştırmak mümkün değildir.

Değerli milletvekilleri, iktidar sorumluluğunu üstlendiğimiz dönemlerde, bir hizmeti yapmadığımız, yapamadığımız ya da beceremediğimiz iddiasıyla değil de, ülkeye çok büyük yararlar sağlayacak olan bir icraatımızdan dolayı yargılanmak, bize ancak gurur verir.

SEKA arazisinin tahsisi konusunda da, soruşturma açılan diğer konularda da, bütün icraatımızı, milletimizin çıkarları doğrultusunda ve hukuka uygun olarak yaptık.

Hakkımda açılan soruşturmaların birçoğunda soruşturma konusu işlemlerle ilgili herhangi bir münferit fiilim söz konusu değildir. Altında imzam bulunan hususlarda da, ya önünüzdeki SEKA dosyasında olduğu gibi Bakanlar Kurulunun ya Yüksek Planlama Kurulunun ya POAŞ dosyasında olduğu gibi Özelleştirme Yüksek Kurulunun ya da Kurtköy olayında olduğu gibi Savunma Sanayii İcra Komitesinin ortak imzaları vardır. Ortak imzalı işlemlerde, diğer imza sahipleri hakkında soruşturma açılmayıp sadece şahsım veya yanımda bir bakan arkadaşım hakkında soruşturma açılmasının ve arkasından da, 8 dosya var denilerek siyasî malzeme yapılmasını, ne kadar vicdanla veya adalet duygusuyla bağdaştığını takdirlerinize bırakıyorum.

Değerli milletvekilleri, Yüce Meclisin, şu ana kadar devam eden, inatla devam ettirilen bir yanlışın önüne geçeceğine, Meclisin itibarına gölge düşüren bir ayıbı önleyeceğine inanıyorum. Bununla birlikte, burada yapılan bu görüşmeler sonucunda, en ufak bir tereddüdü olan değerli milletvekilinin, bu komisyon raporunun kabulü lehinde oy kullanmasını rica ediyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (ANAP sıralarından ayakta alkışlar, DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Sayın milletvekilleri, Meclis soruşturması komisyonunun raporu üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Raporda, soruşturma açılması istenmektedir; yani, komisyon raporu, ilgili eski başbakan ve eski bakanın Yüce Divana sevk edilmesi yönündedir. Bu nedenle, komisyon raporunu oylarınıza sunacağım.

Anayasanın 100 üncü maddesinin üçüncü fıkrasına ve İçtüzüğün 112 nci maddesinin altıncı fıkrasına göre, Yüce Divana sevk kararı alınabilmesi için, üye tamsayısının salt çoğunluğunun kabul oyu; yani, 276 kabul oyu gerekmektedir.

Toplantı yetersayısı olmak kaydıyla, açık oylamada, kabul oyu 276'nın altında olduğu takdirde, Yüce Divana sevk kabul edilmemiş olacaktır. Oylamaya katılım toplantı yetersayısı olan 184'ün altında olduğu takdirde de, oylama tekrarlanacaktır; bu nedenle, oylamayı açık bir şekilde yapacağız.

Şimdi, açık oylamanın şekli konusunda Yüce Heyetinizin kararını alacağım:

Açık oylamanın, elektronik cihazla yapılması hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, bir kere daha hatırlatıyorum: Bu rapora verilecek kabul oyları, Yüce Divana sevk manasında, ret oyları da, Yüce Divana sevke gerek olmadığı manasında değerlendirilecektir.

Oylama için 3 dakika süre vereceğim.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Sanayi ve Ticaret eski Bakanı Yalım Erez haklarında kurulan (9/28) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporunun yapılan açık oylaması sonuçlarını açıklıyorum:

Katılan üye  :                            394

Kabul           :                            172

Ret               :                             215

Çekimser      : 6

Mükerrer     :                             1

Bu sonuca göre, rapor kabul edilmemiştir. Böylece, Soruşturma Komisyonunun raporu reddedilmiş; yani, eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Sanayi ve Ticaret eski Bakanı Yalım Erez'in Yüce Divana sevkine mahal olmadığına karar verilmiştir. (ANAP ve DSP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, bu kısmın 6 ncı sırasında yer alan, 20 nci Yasama Döneminde Çanakkale Milletvekili Nevfel Şahin ve 55 arkadaşı tarafından verilen İzmit Körfez Geçiş Projesi ihalesinde devletin zarara uğratılmasına göz yumarak görevini kötüye kullandığı ve bu eyleminin Türk Ceza Kanunununu 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz hakkında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge ve Meclis Soruşturması Komisyonu raporunun görüşmelerine başlıyoruz.

6. – 20 nci Yasama Döneminde Çanakkale Milletvekili Nevfel Şahin ve 55 Arkadaşı Tarafından Verilen İzmit Körfez Geçiş Projesi İhalesinde Devletin Zarara Uğratılmasına Göz Yumarak Görevini Kötüye Kullandığı ve Bu Eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı Maddesine Uyduğu İddiasıyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz Hakkında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/33) (S.Sayısı : 495) (1)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Meclis Soruşturması Komisyonunun 495 sıra sayılı raporu, daha önce sayın üyelere dağıtılmış ve ilgili eski Başbakana gönderilmiştir.

Rapor üzerindeki görüşmelerde, Komisyona, şahısları adına altı milletvekiline ve hakkında soruşturma açılması istenen eski Başbakana söz verilecektir.

Konuşma süreleri, Komisyon için 20 dakika, şahısları adına söz alan sayın milletvekilleri için 10'ar dakikadır. Son söz, hakkında soruşturma açılması istenen eski Başbakana ait olup, süresizdir.

Rapor üzerinde söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum: Antalya Milletvekili Mustafa Vural, Kocaeli Milletvekili Kemal Köse, Ankara Milletvekili Zeki Çelik, Malatya Milletvekili Miraç Akdoğan, Burdur Milletvekili Mustafa Örs, İzmir Milletvekili Güler Aslan ve Sinop Milletvekili Yaşar Topçu.

Söz sırası, Antalya Milletvekili Sayın Mustafa Vural'da.

Buyurun Sayın Vural.(DSP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA VURAL (Antalya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 20 nci Yasama Döneminde, Çanakkale Milletvekili Nevfel Şahin ve 55 arkadaşı tarafından verilen ve İzmit Körfez Geçiş Projesi ihalesinde devletin zarara uğratılmasına göz yumarak görevini kötüye kullandığı iddiasıyla eski Başbakan Mesut Yılmaz hakkında kurulan ve çalışmalarını tamamlayan Meclis Soruşturması Komisyonu raporu üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; konuşmama başlarken hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin 20 nci Döneminde; yani, geçen dönemde, akıllarda ne kaldığı düşünülürse, sanırım ilk anımsanan, eski bakan ve başbakanları Yüce Divana gönderiverme uğruna havalarda uçuşan soruşturma önergeleridir. Haklıyla haksızın kavranamadığı, kafaların karıştırıldığı bu önerge furyasının, ülkemize nelere mal olduğu aklıselim herkes tarafından bilinmektedir.

Bu furya, 55 inci hükümeti düşürmüş, siyasî ve ekonomik istikrara şiddetle gereksinme duyan ülkemizi, ne yazık ki, erken genel seçime sürüklemiştir. Belki haklı nedenlerle Parlamenter sistemimize girmiş soruşturma ve araştırma komisyonlarının ne kadar yozlaştırıldığı, bu dönemde görülmüş; maalesef, ibret alınmaksızın, 21 inci Dönemin gündemine de düşmüştür. Bence, soruşturma komisyonları, siyaset adına önyargıların öne çıkarıldığı birer infaz komisyonlarına dönüştürülmüştür. Anayasanın 83 ve 100 üncü maddeleri, Türkiye Büyük Millet Meclisince bir an evvel değiştirilerek, Parlamento, işlev ve içerikten yoksun bu kısırdöngüden kurtarılmalı, direkt olarak yargıya hesap verecek konuma getirilmelidir. Artık, bu, zorunlu hale gelmiştir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; İstanbul-İzmir otoyolu ağının bir kesimini teşkil eden Anadolu otoyolu Dilovası ayırımı, Körfez köprüsü dahil, Orhangazi otoyolu, 1993 yılında, DYP-SHP hükümeti döneminde yatırım programına alınmış, ihaleye katılacak firmalar arasında önseçim

                       

(1) 495 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

ilan edilmiş ve aynı dönemde, önseçime katılan 10 firmadan 6'sı yeterli bulunarak, görevlendirmeye katılmaları için davet edilmişlerdir. 1996 yılında, Refahyol döneminde de ihaleye çağırma sırası tespit edilmiştir. 1997 yılında, Sayın Mesut Yılmaz'ın Başbakan olduğu Anasol-D Hükümeti tarafından, önceki dönemde tespit edilen sıraya göre, birinci sırada yer alan konsorsiyumla uygulama sözleşmesi görüşmelerine başlanmıştır; ancak, bu ihale, henüz tamamlanamamıştır.

Bu ihalenin sahibi, Karayolları Genel Müdürlüğüdür. Karayolları Genel Müdürlüğü, tüzelkişiliğe sahip, özel bir kanunla kurulmuş olan Bayındırlık ve İskân Bakanlığına bağlı bir kamu tüzelkişiliğidir. Karayolları Genel Müdürlüğünün hiyerarşik amiri, ne bakan ne de Başbakandır, Karayolları Genel Müdürüdür. Bu nedenle, Karayolları Genel Müdürlüğünün kendi sorumluluğu ve tamamıyla kendi iç bünyesinde gelişen ve önceki hükümetler döneminde gerçekleşen işlemlerden ne önceki ne de dönemin başbakanını sorumlu tutmak mümkün değildir. Zaten, Komisyonumuz, yaptığı soruşturma ve incelemeler sonucunda, dönemin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz'ın bu ihalede herhangi bir fiil veya eylemiyle hiçbir illiyetinin bulunmadığını saptamış, Yüce Divana sevkine mahal olmadığına, 1 çekimser oya karşı 14 oyla karar vermiştir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; konuşmamı şu temennilerle bitirmek istiyorum: Geçtiğimiz yıl yaşadığımız Kocaeli depremiyle Körfez'in haritası değişmiştir. Bölgenin, özellikle de Körfez'in deprem riski, yaşanarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca, yaptığımız anayasa değişikliğiyle de, hukuk sistemimizde, uluslararası tahkim yerini almıştır. Bu faktörler göz önüne alınarak, henüz tamamlanamamış bu ihale, güncelleştirilerek yeniden yapılmalıdır.

Bu duygularla, hepinize saygılar sunuyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Kocaeli Milletvekili Sayın Kemal Köse.

KÜRŞAT ESER (Aksaray) – Konuşmayacak.

BAŞKAN – Ankara Milletvekili Sayın Zeki Çelik; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

MEHMET ZEKİ ÇELİK (Ankara) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyor, hayırlı akşamlar diliyorum.

Bayındırlık, medeniyet demektir. Bir insan, bir ülkeye, bir şehre girdiğinde, orada yapılan binalardan, yollardan, sanat yapılarından ve gerçekten, geçmişi bugüne taşıyan sanat eserlerinden o ülke hakkında bir fikir edinme imkânına sahip olabilir ve demiryolları, denizyolları, havayolları ve karayolları, ulaşım hizmetinin sağlanması bakımından, gerçekten çok önemli unsurlardır. Ancak, bütün dünyada toplutaşım çok büyük bir önem arz etmesine rağmen, maalesef, Türkiye'de karayolu taşımacılığı, gerek insan gerekse yük taşımacılığı noktasında çok büyük noktalara ulaşmış, toplutaşım araçları olan deniz ve demiryolu taşımacılığı, maalesef, çok geri planlarda kalmıştır. Bugün, taşımacılığın yüzde 95'ine yakını karayoluyla -hem insan hem yük nakli noktasında- yapılmaktadır. Bu konuda, demiryollarına ayrılan pay yüzde 5 mertebesinde, denizyollarına ayrılan pay ise çok düşük mertebelerdedir.

Tabiî, burada bütün faktör, Türkiye'de otomotiv sektörünün çok hızlı bir gelişim göstermesi ve belki de geri bırakılan ülkelerde toplutaşım araçlarına yönelmenin önlenmesiyle alakalıdır. Burada bir rant kavgası vardır ve bunun sonucunda, maalesef, karayoluyla taşımacılık çok büyük boyutlara ulaşmıştır.

Tabiî ki, Türkiye'de taşıt sayısı artınca, bunlara da yol gerekiyor, köprü gerekiyor, tünel gerekiyor, işte, bu manada, tüp geçit yapılması gerekiyor, bu çalışmaların yapılması gerekmekte. Türkiye'de, Karayolları Genel Müdürlüğü, bu ulaşım altyapısını hazırlayan kuruluşlarımızdan bir tanesi.

Biz, daha önce, Ulaştırma Bakanlığıyla ilgili bütçe görüşmelerinde de ifade ettik; maalesef, ulaştırmayla alakalı bütün birimler çok farklı bakanlıkların çatısı altında olduğundan, birbirleriyle koordineli çalışmamakta ve farklı bir çalışma ortamı ortaya koymaktadırlar. Halbuki, ulaşımla ilgili bütün kuruluşların aynı çatı, aynı bakanlık altında hizmet görmesi ve koordineli bir çalışma ortaya koyması gerekmektedir.

Bahse konu olan İzmit Körfez geçişiyle alakalı çalışmalar 1993 yılında başlatılmış ve programa alınmış, 1995 yılında da yap-işlet-devret şeklinde ihaleye çıkarılmış, buraya 10 firma müracaat etmiş, bunlardan 6 tanesi yeterlik almış; ancak, yeterlik sonucunda, ihaleye sadece bir tek firma müracaat etmiştir. Tabiî ki, tek firmanın müracaat etmiş olması rekabet kurallarına ve şartlarına uygun düşmediği için, Yüksek Planlama Kurulu ve Bayındırlık Bakanlığı tarafından bu reddedilmiş ve yeniden, 1996 yılında ihalesi yapılmıştır.

Bu yapılan ihaleye, geçen ihaleden yeterlik alan 6 firmadan 3'ü, uluslararası tahkim kurallarının olmaması sebebiyle katılmamış, sadece 3 tanesi teklif vermiş ve bu teklif veren firmalar arasında bir tercih yapılması noktasına gelindiğinde, Karayolları, bir zeyilname ortaya koymak suretiyle, kendilerinden, farklı teklif ve taleplerde bulunmuştur. Bunun üzerine, bu firmalar, 20'ye yakın alternatif ortaya koymuştur.

Burada belirtilmesi gereken bir husus var; Karayolları Genel Müdürlüğü, sadece, asma köprü yapımı konusunda uzman bir kuruluştur; ama, müteahhit firmaların vermiş olduğu tekliflerin içerisinde, hem eğik askılı köprü, hem asma köprü hem de tünel teklifleri bulunmaktadır.

Burada, tabiî, bir de, işin proje noktasında danışmanlığını yapan müşavir firma vardır; ancak, bu müşavir firmalar, maalesef, bazen çok sağlıklı çalışmalar ortaya koyamamakta, belki sadece ücret almak suretiyle bu işlevlerini sürdürmektedirler. Halbuki, böylesi bir yapıda, yap-işlet-devret modeliyle ortaya konulacak böyle bir projede, malî, idarî, hukukî ve teknik konuların hep birlikte mütalaa edilmesi ve burada sürenin, yani, işletmenin kaç yıl olacağının, amortismanının, kredi temininin, araçlardan alınacak geçiş ücretlerinin, inşaat tarzının ne tür olacağının mutlaka belirlenmesi lazım.

Teknik eleman olarak şunu ifade etmemiz gerekiyor: Bir defa, böylesi büyük bir projeyi ihaleye çıkardığınız zaman, mutlaka elinizde birtakım donelerin olması lazım. Bunun için hazırlanmış bir projeniz, en azından bir avan projeniz ve neyi yapacağınıza karar vermiş olmanız lazım. Burada üç firma teklif veriyor, ondan sonra da Karayolları Genel Müdürlüğü, bu üç firmayı bir, iki, üç diye sıralıyor. Daha sonra, bu sıralamadan, sadece birinci firmadan teklif almak suretiyle, işin ihalesini o firmaya veriyor. Burada çok büyük bir eksiklik vardır. Birinci firma çağrılır, kendisiyle görüşülür; ama, ikinci ve üçüncü firmalardan da mutlaka bu noktada teklif alınması gerekirdi. İşte, bize göre, işin asıl sıkıntılı tarafı burasıdır. Burada, Karayolları Genel Müdürlüğü bürokratları ve bu işe karar verenler bize göre yanlış iş yapmışlardır ve bu konuda ihmal içerisindedir. Tabiî, bu köprünün ve bu yolun yapılması önemlidir ve yapılmalıdır. Hatta, bu işin bu noktaya gelip bugüne kadar gecikmesinden dolayı, bu işe sebep olanların da mutlaka hesaba çekilmesi gerekmektedir.

Bu köprünün yapılmasıyla, Orhangazi'ye kadar olan otoyolun da yapılması ve Orhangazi-Bursa otoyolunun yapılması suretiyle, İzmir-İstanbul arası geçişin sağlanması çok önemlidir ve mutlaka entegre bir proje olarak hayata geçirilmesi lazım.

Burada yapılan nedir; Karayolları Genel Müdürlüğü, maalesef, bu konuda, dediğimiz gibi, üzerine düşen görevi hakkaniyet esasları içerisinde yapmamış, sadece bir firmayı çağırıp, kendisiyle görüştükten sonra işi ihale etmiştir. Ancak, burada bir haksızlık söz konusudur ve o firma, gelip  hâlâ sözleşme imzalamamıştır, üç yılı aşkın bir süredir hiçbir işlem de yapılmamıştır. Burada kötü niyet sahibi olunduğunu düşünüyoruz ve bu firmanın beklemesinin sebebinin de, Meclisten geçen uluslararası tahkimin, geçmiş yıllara da uygulanması suretiyle Tahkim Yasasından istifade etmek için, bu şekilde oyalama yoluna gitmesidir.

Burada, yapılan işler sebebiyle, tabiî ki, Komisyonumuz bir karar vermiştir ve Başbakanla bir illiyet bağı bulunamamıştır. Ancak, bizim teklif ve tasviyelerimiz şu noktadadır: Burada yapılmış olan bu işin, bu safhada mutlaka iptal edilmesi ve behemehal, yeniden, bugünün şartlarına göre, uluslararası tahkimi de ihtiva edecek tarzda ihale edilmesidir. Hatta,  Karayolları Genel Müdürlüğünün, bu konuda, yeni şartlara göre yeni bir ihale dosyası hazırlaması ve bu gelişen şartlar içerisinde neyi yapacağına karar vermiş olması gerekir.

Bu işe teklif veren firmalardan bir tanesi, yapmış olduğu araştırma sonucunda Karayolları Genel Müdürlüğüne bir rapor sunmuştur. Bu rapor çok enteresandır. Burada gösterilen resimde, köprünün yapılacağı yer tetkik edildiğinde, depremden takriben iki yıl önce, yırtılmayan bir zonun olduğu ve bunun önümüzdeki yıllar içerisinde mutlaka yırtılacağı ve 7,7 şiddetinde bir depremin olacağı ihtimali üzerinde durmuşlardır. Belki, projenin gecikmiş olması, bir bakıma, böylesi bir risk ve tehlikeyle karşılaşılmaması açısından isabetli olmuştur; ama, bizim şu anda yapmamız gereken şey, mutlaka ihale yeniden yapılmalı ve mutlaka günün şartlarına göre dosyası tekemmül ettirilmeli, hangi tip sistem seçilecekse -bu, askılı sistem mi olacak, keson temel sistemi mi olacak, tüp geçiş mi olacak veyahut da asma köprü mü olacak- kararının verilmiş olarak ihaleye çıkarılmış olması gerekmektedir ve mutlaka bu proje bir an evvel gerçekleştirilmeli, plan çerçevesinde eksikler giderilerek bu konuda hizmete açılması sağlanmalıdır.

Ben, bu konuda, bize verilmiş olan süre içerisinde bu hususları ifade etme ihtiyacını duydum. Bilhassa, bu konuda, dediğimiz gibi, yeterli ekipmana, yeterli tecrübeye sahip kuruluşların mutlaka bu ihaleye girmesi sağlanmalı ve bu iş bir an evvel bitirilmelidir.

Hepinize hayırlı akşamlar diliyor, saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çelik.

Malatya Milletvekili Sayın Miraç Akdoğan, buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

MİRAÇ AKDOĞAN (Malatya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; (9/33) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu üzerinde görüşlerimi ifade etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum; hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, Komisyonun kuruluş amacı, 55 inci hükümetin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz'ın, İzmit Körfez Geçişi Projesi ihalesinde devletin zarara uğratılmasına göz yumarak görevini kötüye kullandığı iddiasını soruşturmaktır.

Esasen, soruşturma açılmasına ilişkin önerge, üslup olarak da usul olarak da mevcut hukuk anlayışına aykırıdır. Buna rağmen, söz konusu önergeyle Sayın Mesut Yılmaz'ın başında bulunduğu hükümetin Mecliste azınlıkta olmasından faydalanılarak soruşturmanın açılmasına karar alınması sağlanmıştır. Soruşturma önergesinde belirtilen işlemlerin ve olayların hiçbir aşamasında, muhatap alınan Başbakanın en küçük bir dahli bulunmamaktadır. Bu durum önergede de zımnen kabul edilmektedir. Soruşturma Komisyonu çalışmaları boyunca incelenen belgeler ve dinlenen tanık ifadelerinin hiçbirinde de 55 inci hükümetin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz'ın, konuyla, doğrudan veya dolaylı ilişkisine ait bir bilgiye rastlanmamıştır. Nitekim, Komisyon, çalışmaları sonunda, 14 üyenin oybirliğiyle Yüce Divana sevke gerek olmadığı kararına varmıştır.

Değerli arkadaşlarım, soruşturmaya konu olayın safahatı 1993 yılında başlamıştır. O tarihten soruşturma önergesinin verildiği 1998 yılına kadar gelip geçen bütün hükümetler, bir şekilde, hadisenin içerisinde bulunmuşlardır. Projenin önergedeki iddialara konu olan işlemleri, Sayın Mesut Yılmaz'ın Başbakanlığı döneminde değil; daha önceki hükümet döneminde yapılmıştır. Önergeye konu olayla ilgili olarak hiçbir hükümet döneminde ve hiçbir kurum tarafından herhangi bir soruşturma açılmamıştır. Olayla ilgili hukukî işlem olarak, sadece firmaların mahkemelerde açtıkları davalar vardır. Bu davalar da, 10. İdare Mahkemesi ve Danıştay 10. Dairesince reddedilmiştir.

Bugüne kadar yapılan işlemler, ihaleyi kesin sonuca ulaştıran işlemler de değildir, bunlar, ara işlemlerdir. Henüz ortada imzalanmış bir sözleşme, başlanmış bir iş yoktur. Dolayısıyla, doğruluğu yanlışlığı bir yana, aslında önergedeki iddialara konu olan işlem dahi gerçekleşmemiştir.

Öte yandan, iki özel hukuk tüzelkişisi arasındaki ihtilafların çözüm merciinin başbakan olmadığı da açıktır. Oysa, önergedeki iddia, başbakanın, taraflardan birinin yoğun gayretleriyle kamuoyuna mal olan ihtilafı niçin çözmediği yönündedir. Halbuki, asıl hukuka aykırı durum, olaya, ihaleyi kaybeden bir firmanın lehine devletin başka herhangi bir kurumunun veya yetkilisinin müdahalesidir. Zaten söz konusu firmanın itirazı da hakkında soruşturma komisyonu kurulan başbakanın işlem ve kararlarına değil, mevzuat hükümlerine uyulup uyulmadığı yolundaki tartışmalı hususlarla ilgilidir. Ayrıca, bu tarz ihtilafların çözüm yeri Meclis soruşturması komisyonları değil, mahkemelerdir. Mahkemelerin görev alanına giren bir konuda da, başbakanın görevi ihmalinden veya görevini kötüye kullandığından söz etmek ne mantıklıdır ne de doğrudur.

Değerli milletvekilleri, görüşmekte olduğumuz önergeyle işlenen yanlış, böylesine temelsiz iddialarla soruşturma komisyonu kurulup, ülkeye hizmet etmiş insanların zan altında bırakılmasıdır. Burada, klasik "çamur at, tutmasa da izi kalır" mantığının Yüce Meclisin bir denetim organı aracığıyla kurumsallaştırılmaya çalışılması söz konusudur.

Aziz milletvekilleri, soruşturma komisyonları konusundaki sorun, İzmit Körfez Geçiş Projesinden ibaret değildir. Soruşturma komisyonlarının işleyiş şeklinden kaynaklanan zaaf, yolsuzluklarla mücadelede büyük bir handikap oluşturmaktadır. Gerçek suçluların üzerine gidilmesini sağlayamayan soruşturma sistemimiz, suçsuzları da koruma güç ve kabiliyetinden mahrumdur. Bu durum, soruşturma müessesesinin siyaseten istismarına zemin hazırlamaktadır. Göz önünde bulundurulması gereken husus, soruşturma komisyonunun araştırmasına muhatap olmanın, Yüce Divanda yargılanmanın bizatihi kendisinin bile bir cezalandırma olarak algılanmasıdır. Bu sistemde, suçsuz olsalar bile, her bakan veya başbakan, bir gün, en olmadık sebeplerden dolayı Yüce Divana çıkarılma tehdidiyle karşı karşıyadır. Saniyelerin kaderleri belirlediği bir dönemde, hızlı ve yerinde karar alma, kararları icraat olarak ortaya koymanın hayatî önemi vardır. Bu güzel ülkeyi yöneten kadroların vizyonları ve ülkenin geleceğiyle ilgili kaygıları, kişisel gelecek kaygılarının önünde olmalıdır. Hizmet iradesi ve sevgisine sahip şahsiyetler, yok yere, haksız iddia ve ithamlarla yaralanıp safdışı edilmemelidir.

Sayın milletvekilleri, Meclis soruşturması komisyonları sistemimizdeki zaafın giderilmesi ve bu müessesenin gerçek işlevine kavuşturulması, ancak sistemin değiştirilmesiyle mümkündür. Meclis soruşturmaları, gerçek anlamda bir yargı faaliyeti haline getirilmelidir. Bunun için daha önce var olan ön komisyon müessesesi geri getirilmelidir. Ön komisyonların yapısı, yaşanan hadiselerden ders alınarak oluşturulmalıdır. Ön komisyonlar, siyasî ağırlıktan çok, hukukî ağırlıklı bir yapıyla teşkil edilmelidir. Şahsî kanaatim, ön komisyon üyelerinin yarısının Yargıtay hâkim veya savcılarından, diğer yarısının ise Anayasa Komisyonu üyelerinden teşkilidir. Bu şekilde oluşturulacak ön komisyon, verilen önergeleri hukukî açıdan inceleyerek, gerçekten soruşturma açılmasına gerek olup olmadığını kararlaştırmalıdır. Böylece, buradaki Yüce Heyetin huzuruna, bugün raporunu görüştüğümüz soruşturma komisyonu gibi yanlış uygulamaların gelmesi önlenmiş olacaktır.

Değerli milletvekilleri, Meclis Genel Kurulunun, Sayın Mesut Yılmaz hakkında verilen soruşturma önergelerine bu gerçeklerin ışığında yaklaşacağına inanıyorum. Bugün, 1998 yılında tamamen o günün siyasal konjonktürünün ürünü, siyasî hesaplarla başlatılan bir sürecin, aklıselimle sonuçlandırılacağı gün olacaktır.

Değerli milletvekilleri, yapılacak olan, herhangi bir siyaset adamının Yüce Divanda yargılanmaktan kurtarılması değildir; yapılacak olan, ülkeye hizmetin cezalandırılmasının önüne geçilmesi, ülkeye hizmet iradesinin, Meclisin ve bütünüyle siyaset kurumunun itibarının korunmasıdır.

Hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Akdoğan.

Burdur Milletvekili Sayın Mustafa Örs, buyurun efendim.

MUSTAFA ÖRS (Burdur) – Değerli Başkanım, muhterem milletvekilleri; sizlere ve Yüce Milletimize saygılarımı sunuyorum.

495 sıra sayılı, (9/33) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu hakkında söz almış bulunuyorum.

20 nci Dönemde verilen önergede, soruşturma konusu, İzmit Körfez Geçiş Projesi ihalesinde devletin zarara uğratıldığı, görevin kötüye kullanıldığı, ihale usul ve esaslarının ihlal edildiği gibi nedenlerle, bundan sorumlu eski Başbakan Sayın Ahmet Mesut Yılmaz'ın eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu şeklindedir ve söz konusu Soruşturma Komisyonu, 14 ret, 1 çekimser oyla Yüce Divana sevki gerektiren bir durum olmadığı neticesine varmıştır.

Bu sonuçtan sonra, dosyanın ve soruşturma konusunun içeriğine girmek, olayı siyasî amaca dökmek, hata aramak, birilerini kötülemek doğru değildir, benim de mizacıma uymaz, terstir. Bu kürsüde ant içtik, kısaca dedik ki: Hukuk, demokrasi, adalet ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma Büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim. Bu duygularımla, söz konusu meselemizi kısaca incelemek istiyorum.

Bu konuda üç dört şekilde değerlendirme yapmak mümkündür; hukuk, Anayasa, yargı yönleri, işin seyri, teknik yönleri, önemli tespit ve hedef.

Üç soruşturma komisyonunda görev yapan bir milletvekili olarak, en önemli tespitlerim, Anayasa ihlali -ki, biraz önce, değerli arkadaşım da çok doğru söyledi bazı konuları- siyasî amaçlar, yargıya rağmen parmak sayısıyla netice almak, yanlış hesaplar, soruşturma müessesesinin çöküşü, sermayesi yalan olan dolandırıcılar üzerinden, devlet yönetimi ciddiyetinden uzak temiz siyaset politikası yapanlar ve yargı kararlarına rağmen, komediye dönen neticeler sonrası milletimizin de "yeter, biz hizmet istiyoruz" arzu, dilek ve beklentileridir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; İzmit Körfez Geçiş Projesi, hepimizi ilgilendiren, Türkiyemizin incisi olması şart olan önemli bir yapı olup, 3996 sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun ile bu kanuna ilişkin 94/5907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla, 1995 yılında ihaleye çıkarılmıştır. İhaleye çok sayıda yerli ve yabancı ortaklı, konsorsiyum müracaat etmiş, ön elemeler yapılarak yeterlik belgeleri verilmiştir. Bu ihalede de, biraz önce bahsettiğim gibi, iki kez mahkemelik olan olaylardan sonra, mahkeme reddetmiştir ve reddetmesi ötesinde, neticeye varılan bir konum olmamıştır.

Yargı kararları, zamanın önemi ve teknik konuları bakımından tespiti, bundan sonraki komisyon çalışmalarıyla ilgili yeni hazırlıkları mutlaka gerektirmektedir.

Yapılan görevlendirme sonrası, konu mahkemelik olmuş, yargı iki kez ret kararı vermiş; buna da, saygım, doğal olarak, tam olacaktır.

Tabiî ki, bu tür olayların tamamında, aynı kararların, aynı ciddiyetin olması da şarttır. Bazı soruşturma komisyonlarında siyasî amaç güdülmüş, hatta, daha ileriye gidilerek Anayasa ihlali haline getirilmiştir. Anayasa ihlalinin bir parçası olmak mümkün değildir, böyle bir ihlali önlemeliyiz. Yargı kararları bağlayıcıdır ve uygulanması da şarttır. Bazı dosyalarla ilgili, davalının kasıt ve kusurları olmadığı ve davaya konu parayı partisi veya ailesinin çıkarları için harcamadığı sabit olmakla, davanın reddine dair 24.11.1999 tarihli mahkeme kararı ve daha önce, aynı konuyla ilgili, Mecliste, soruşturma açmama kararı varken, Anayasanın 138 inci maddesi de "yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez" demektedir.

Bizim dosyamızda da, biraz önce de arz ettiğim gibi, iki adet mahkeme kararı vardır ve ret şeklinde çıkmıştır ve hedefe de ulaşılmamıştır.

Görevlendirme kararı, ön ve hazırlayıcı işlemdir. Nihaî idarî kararın alınacağı safhaya kadar yapılan bu muameleler tamamlandığında, idare nihaî kararını verecektir. Henüz, ortada, nihaî karar ve işlem bulunmamaktadır.

Hukuka aykırılık olmayan ve neticelenmeyen bir işle suçlama olmamalıdır. Geçmiş dönemlerde, siyasî iftira geleneği yapanlar olmuştur. Bazılarının dediği gibi, aklama değil, karalamalar yapılmıştır; başlatanlar da aynı konuma gelmiş ve kazılan çukur kenarındadırlar. Bu dosya savaşı hastalık olmuş, siyasetçi, ülke, millet, devlet çok şey kaybetmiştir, karalamaların da cezası çekilmiştir.

Aynı hataları, başka birileri, şu anda yapmaktadır; ama, yanlış hesap bir gün mutlaka dönecektir. Hem yargıya yollayalım diyeceksin hem de yargı kararı olanları kale almayacaksın. Çifte standart uygulayacaksın, sonra da temiz siyasetten bahsedeceksin ve bir koyundan iki post çıkarmaya çalışacaksın. İktidarda isen suçsuz, muhalefette isen suçlusun. Bunun neresi adil?! Parmak işaretiyle, karalama politikasıyla, çamur atmayla ilkeli siyaset olmaz.

Üç soruşturma komisyonunda görev yaptım. Bu soruşturma müesseseleri çökmüştür. Keşke, önceden bunlar olmasaydı. Türkiye, bu işten çok zarar gördü. Bazı hükümetler devam etseydi, o zaman, bu günlere gelinmeyecekti. Türkiye altın değerinde bir beş yıl kaybetmiştir. 1996 şartlarını yakalamak için, hiç hata yapmadan, en az birkaç yıl uğraşmak lazımdır. Siyaset, çözüm üretme yerine, sorun üretmeye varan dosya savaşlarına dönmüştür. Millî hedeflerden uzaklaşmadan, bunun muhasebesini herkesin çok iyi yapması lazımdır. Artık, Meclis, oylama yapabilecek meşruiyetten uzak kalma durumundadır. Dolayısıyla, taslağı daha önce getirilen bu konuyla ilgili Anayasa değişikliğinin mutlaka yapılması lazımdır.

Sermayesi yalan olan dolandırıcıları kale alacaksın, hukuku hiçe sayacaksın, yargı kararlarını gözardı edeceksin, parmak çokluğuyla, Anayasayı ihlal ederek, devlet yönetimi ciddiyeti ve temiz siyasetten bahsedeceksin. Biraz önce de bahsettiğim gibi, Anayasamızın 138 inci maddesinde "Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; değiştiremez, geciktiremez" denilmektedir; ama, bazı komisyonlarda, pahalı ise pahalı diyeceksin, müteahhitlerle bağlantısı yok diyerek ret oyu vereceksin, sonra da, yargı kararı varken, suçsuzken, hukuku hiçe sayan ve farklı tutumlarla, parmak işaretleriyle komediye dönüştüreceksin ve temiz siyasetten bahsedeceksin. Suçsuzları suçlayan; ama, zamanında kendisi görevini yapmayanların durumuna düşüp, siyaset adına Anayasayı ihlal etmek, hiçbirimizin müsaade etmeyeceği bir tavır ve davranış olmalıdır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; İzmit körfez geçişi, içerisinden çıkılmaz bir hal almıştır; teklifler, şartnameler, projeler yanlışlarla doludur. Bugüne kadar da önemli gelişmeler oldu; Türkiye’nin ve dünyanın değişen şartları, Tahkim Kanunu, depremler ve çok miktarda önemli teknik gelişmeler oldu. Bütün bunların ışığında her şey iptal edilip, kesin kararlarla, gecikilen zamanın telafisi de sağlanarak, her yönüyle ders alıp, ibret alıp, örnek alıp, bir an önce ileriye atılmak şarttır.

Bu ve buna benzer işleri, usul ve esaslarına uyarak, kanunlara, yargıya, Anayasaya saygı ile yapmak mecburiyetimiz vardır. Milletimiz, bizden, siyasî çıkar hesapları değil; kendisine ve ülkemize hizmet beklemektedir.

Sizlere ve Yüce Milletimize bu duygularımla saygılarımı sunuyorum. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Örs,

İzmir Milletvekili Sayın Güler Aslan, buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

GÜLER ASLAN (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Çanakkale Milletvekili Nevfel Şahin ve 55 arkadaşının, izmit Körfez Geçiş Projesi ihalesinde, devletin zarara uğratılmasına göz yumarak, görevini kötüye kullandığı ve bu eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ncı maddesine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Mesut Yılmaz hakkında verilen ve komisyonda görüşmesi  tamamlanan Meclis soruşturması raporu hakkında şahsım adına söz almış bulunmaktayım; Yüce Meclisi saygılarımla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, İstanbul-İzmir arasındaki yolu 1,5 saat kısaltacak ve 1,8 milyon dolara mal olacak olan İzmit Körfez Geçişi Projesinin inşaat süresi 49 ay olup, zorunlu bazı hazırlıklar sebebiyle, inşaatın ancak, bir yıl sonra başlayabileceği ve içerisinde ENKA’nın da bulunduğu yetkili konsorsiyum firma tarafından ihalenin yapıldığı tarih açıklanmıştır.

Yapımı 4 yıl sürecek olan köprünün, adı geçen firma tarafından 21 yıl işletilip, devri kararlaştırılmış olup, bu süreçte devletin hiçbir maddî katkısının olmayacağı bildirilmiştir. Bu projenin, Türkiye’de bugüne kadar yapılan en büyük yabancı sermaye yatırımının 4 katı büyüklüğünde bir yatırım olduğu açıklanmıştır. Adı geçen projenin gerçekleşmesi halinde, Boğaziçi Köprüsünün 3 katı uzunluğunda olacağı, dünyanın en büyük ilk 10 köprüsü içerisinde olacağı ifade edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, ihale süreci devam etmekteyken, ihalenin katılımcılarından birisinin itirazı üzerine hukukî ihtilaf doğmuştur. Bu ihtilaf, çözülmek üzere yargıya intikal etmiş olup, ihtilaf, yargıda çözümlenecektir.

Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında 3996 sayılı Kanun, 13.6.1994 tarih ve 21959 sayılı Resmî Gazetede yayımlanmış ve 3996 sayılı Kanunun uygulama usul ve esaslarına ilişkin karar, 94/5907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla kabul edilip, 1.10.1994 tarih ve 22068 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Söz konusu iş, 3996 sayılı Kanunun "Kapsam" maddesinde şöyledir: "Bu Kanun, köprü, tünel, baraj, sulama, içme ve kullanma suyu, arıtma tesisi, kanalizasyon, haberleşme, maden ve işletmeleri, fabrika ve benzeri tesisler, çevre kirliliğini önleyici yatırımlar, otoyol, demiryolu, yeraltı ve yerüstü otoparkı ve sivil kullanıma yönelik deniz ve hava limanları ve benzeri yatırım ve hizmetlerin yaptırılması, işletilmesi ve devredilmesi konularında, yap-işlet-devret modeli çerçevesinde sermaye şirketlerinin veya yabancı şirketlerin görevlendirilmesine ilişkin usul ve esasları kapsar.

Öngörülen yatırım ve hizmetlerin bu Kanuna göre sermaye şirketleri veya yabancı şirketler eli ile gerçekleştirilmesi bu yatırım ve hizmetlerin, ilgili kamu kurum ve kuruluşları tarafından görülmesine ilişkin kanunların istisnasını teşkil eder."

Bu nedenle, İzmit Körfez Geçiş Proje ihalesinin usul ve esasları, mevzuat çerçevesinde yürütülmüştür.

Sayın milletvekilleri, Başbakanlık makamının, olayların akışında herhangi bir işlevinin söz konusu olmadığı, sadece, idareyle önanlaşmaya varan firmanın yabancı firma olması ve önemli ölçüde dışkredi getirecek olması nedeniyle, ön anlaşma töreninde bulunarak şeref imzası konulmuştur. Dönemin Başbakanının ön anlaşmaya imza koyması, kamunun zarar görmesine neden olmayacaktır.

Sayın milletvekilleri, sonuç olarak, bu ihalede, görevi ihmalin söz konusu olmadığını bildirir, Yüce Meclisi saygılarımla selamlarım. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Aslan.

Komisyon adına, Komisyon Başkanı Samsun Milletvekili Sayın Tarık Cengiz; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

Süreniz 20 dakikadır efendim.

(9/33) ESAS NUMARALI MECLİS SORUŞTURMASI KOMİSYONU BAŞKANI TARIK CENGİZ (Samsun) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; İzmit Körfez Geçiş Projesi ihalesinde devletin zarara uğratılmasına göz yumarak görevini kötüye kullandığı ve bu eyleminin, Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla, dönemin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz için, Çanakkale Milletvekili Sayın Nevfel Şahin ve arkadaşları tarafından verilen önergeyle ilgili olarak, Komisyonumuzun üçbuçuk aylık çalışması neticesinde, Sayın Mesut Yılmaz'ın herhangi bir fiili ve eylemi olmadığı, dolayısıyla, soruşturma önergesinde ileri sürülen suçlarla bir illiyet bağının olmadığı ve söz konusu suçları işlemediği kanaatine varılmıştır ve Sayın Yılmaz'ın Yüce Divana sevkine mahal olmadığına karar verilmiştir.

Bununla beraber, Komisyonumuz, çok önemli gördüğü deprem riskiyle ilgili olarak aşağıdaki önerileri belirtmeyi ve bu önerilerin takibi konusunda Yüce Meclise bilgi vermeyi görev kabul etmektedir.

Söz konusu yer için yapılan deprem riski analizlerinde, Kuzey Anadolu fay hattının, Hersek burnunun Körfez tarafından ve denizden geçtiği olası bir depremde, köprü güney ayağı temelinin çok büyük bir deprem riskine haiz olduğu bilinmektedir. Bu ayak temeli, deniz tabanında, ana kayaya kadar yer alan gevşek granüler zeminlerin, olası deprem altında sıvılaşabileceği ve tamamen mukavemetini kaybedebileceği belirlenmiş ve belirtilmiştir.

Nitekim, benzeri asmaköprü Akaşi Köprüsü, inşa halindeyken, Japonya da, 1995 yılında, 7,2 şiddetinde Kobe depremine maruz kalmıştır. Bu depremde taban zemini sıvılaşmış ve sıvılaşma sonucu, köprü haricinde, otoyol boyunca yer alan çeşitli viyadükler çökmüş ve sonuçta, Japonya, 5 000'i aşkın insan kaybıyla birlikte, takriben 20 milyar dolarlık bir ekonomik kayba uğramıştır. Hal böyle iken, söz konusu Akaşi Köprüsü temellerinde bir hasar meydana gelmemiştir. Bunun nedeni, taban zemininin sıvılaşma riski önceden değerlendirilmiş ve sıvılaşma sonucu köprü temelinin etkilenmemesi için, aynı İzmit Körfezinde olduğu gibi, deniz tabanında yer alan sıvılaşabilir gevşek granüler zeminler, temel inşaı gibi ana kayaya kadar taranarak uzaklaştırılmış, yerine, kısmen sıvılaşmayan kaya dolgu yapılmış ve ağırlık tipi keson temeller üzerine yüzdürülerek yerine getirilmiş, su almak suretiyle batırılarak uygun temel sistem teşkil edilmiştir.

İşte, İzmit Körfezindeki köprü temellerinin de benzeri şekilde teşkil edilmesi gerekiyordu. 1997 yılında bu paralelde, aynı teknik çözümler ilgili idareye teklif edilerek sunulmuştu. Bu teknik çözüm paralelinde, maalesef, deprem ve sıvılaşma riskini göz önüne almayan teknik çözüm de idareye sunulmuştu. Bu çözümde, maalesef, sıvılaşabilir zemin yerine bırakılarak, temellerin kazıklı olarak teşkili öngörülmüştür. Üstelik, ne yazıktır ki, bu teknik çözümü öneren grubun bir üyesi Japonya kaynaklıydı. Yani, iki sene önceki Kobe örneğine rağmen büyük bir hata yapılmaktaydı. Eğer bu köprü bu şekilde inşa edilmiş olsaydı, 7.4 şiddetinde yaşamış olduğumuz 17 Ağustos Kocaeli depreminde yırtılan fayın ucunun Hersek Deltası önünde denizde yer aldığı düşünüldüğünde, deprem sonunda meydana gelen ve gözlenen zemin sıvılaşması da değerlendirildiğinde bu köprünün ayakta kalması olanaksızdı.

Bütün bu hususlar, deprem öncesi, 1997 yılında yazılı olarak ve akabinde Ankara'da Karayolları Genel Müdürlüğünde yapılan toplantılarda belirtilmesine rağmen, idare tarafından yapılan değerlendirmelerde göz önüne alınmamış ve adeta görmemizlikten gelinmiştir. Bütün bu hususlar, yazılı teknik raporlar ve ilgili toplantı tutanaklarında yer almaktadır.

Sonuç olarak; ülkemiz, yaşadığı 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerini, en azından, bu köprü, idare tarafından seçilen yanlış bir teknik çözümle inşa edilemediğinden bu köprü yönünden ucuz atlatılmıştır.

Uluslararası tahkimin yasalaşması nedeniyle ve 17 Ağustos 1999 tarihinde bölgede meydana gelen şiddetli deprem nedeniyle ortaya yeni koşullar çıkmıştır. Bu nedenlerle, ihalenin tüm yönleriyle iptal edilmesi gerekmektedir.

Ülkemiz için stratejik ve ekonomik değeri çok önemli olan ve İzmir-İstanbul otoyolunun bir kısmını teşkil eden İzmit Körfez geçişi ve bağlantı yollarını içeren bu proje, en kısa zamanda, 1999 depremleri sonrası artık kesinlikle belirlenen muhtemel Marmara Denizi depremine karşı, tüm açıklanan bu hususlar göz önüne alınarak projelendirilmeli ve süratle inşa edilmelidir.

Söz konusu köprü, takriben Eskihisar'la Hersek Deltası ucu arasında yer almakta ve takriben 2 kilometrelik uzunluğu asma köprü olarak planlanmaktadır. Bu durumda, köprünün iki ana kütlesinin temelleri, İzmit Körfezi içerisinde, mevcut zemin şartları ve en az 100 yıllık bir süreci kapsayan olası deprem için projelendirilmeli ve inşa edilmelidir. İhalenin yapılış biçimi itibariyle, işin, davet kısmından firmaların, tercih edilmesine kadar geçen bütün evrelerde hatalar olduğu Komisyonumuzca dile getirilmiştir.

Dolayısıyla, yapılan ihalede, Karayolları Genel Müdürlüğünün ve yetkililerinin, varsa sorumluluğu tetkik edilerek sonuçlandırılması gerekmektedir.

Yüce Heyete en derin saygılarımı sunarım. (DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Değerli milletvekilleri, Meclis Soruşturması Komisyonu raporu üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Raporda, soruşturma açılması istenmemektedir; yani, Komisyon raporu, Yüce Divana sevk etmemek yönündedir.

İçtüzüğümüzün 112 nci maddesinin beşinci fıkrası "Komisyonun Yüce Divana sevk etmeme yönündeki raporlarının reddi, ancak, Yüce Divana sevke dair verilen ve sevk kararının hangi ceza hükmüne dayanacağını gösteren bir önergenin kabulüyle mümkün olur" hükmünü taşımaktadır. Bu hükme göre, Başkanlığımıza, Yüce Divana sevke dair bir önerge de verilmemiştir.

Bu itibarla, Komisyon raporu benimsenmiştir.

Bu kısmın 7 nci sırasında yer alan, 20 nci Yasama Döneminde Şırnak Milletvekili Bayar Ökten  ve 57 arkadaşı ve Karabük Milletvekili Hayrettin Dilekcan ve 71 arkadaşı tarafından verilen yasadışı örgütlerle ve mensuplarıyla birlikte hareket ettikleri, örgüt mensuplarının işledikleri suçların ortaya çıkarılmasını engelledikleri ve suçluları himaye ettikleri, devlet ihalelerinde çetelerle işbirliği yaptıkları, hükümetin çeteler ve mafya ile mücadelede izlediği politikanın başarıya ulaşmasını engelleyerek görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin, Türk Ceza Kanununun 230, 240, 296 ve 314 üncü maddelerine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Mesut Yılmaz, Devlet eski Bakanı Eyüp Aşık ve Bayındırlık ve İskân eski Bakanı Yaşar Topçu haklarında, Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergeler ve Meclis Soruşturması Komisyonu raporu üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.

7. – 20 nci Yasama Döneminde Şırnak Milletvekili Bayar Ökten  ve 57 Arkadaşı ve Karabük Milletvekili Hayrettin Dilekcan ve 71 Arkadaşı Tarafından Verilen Yasa Dışı Örgütlerle ve Mensuplarıyla Birlikte Hareket Ettikleri, Örgüt Mensuplarının İşledikleri Suçların Ortaya Çıkarılmasını Engelledikleri ve Suçluları Himaye Ettikleri, Devlet İhalelerinde Çetelerle İşbirliği Yaptıkları, Hükümetin Çeteler ve Mafya ile Mücadelede İzlediği Politikanın Başarıya Ulaşmasını Engelleyerek Görevlerini Kötüye Kullandıkları ve Bu Eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 230, 240, 296 ve 314 üncü Maddelerine Uyduğu İddiasıyla Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz, Devlet Eski Bakanı Eyüp Aşık ve Bayındırlık ve İskân Eski Bakanı Yaşar Topçu Haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Soruşturması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu (9/40,41) (S.Sayısı : 496) (1)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Meclis Soruşturması Komisyonunun 496 sıra sayılı raporu, daha önce sayın üyelere dağıtılmış ve ilgili eski Başbakana ve bakanlara gönderilmiştir.

Rapor üzerindeki görüşmelerde, Komisyona, şahısları adına 6 millitvekiline ve hakkında soruşturma açılması istenen eski Başbakan ve bakanlara söz verilecektir.

Konuşma süreleri, Komisyon için 20 dakika, şahısları adına söz alan milletvekilleri için ise 10'ar dakikadır.

Son söz, hakkında soruşturma açılması istenen eski Başbakan ve bakanlara ait olup, süresi sınırsızdır.

Rapor üzerinde söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: İstanbul Milletvekili Mehmet Pak , Bursa Milletvekili Faruk Çelik, İstanbul Milletvekili Ahat Andican, Kayseri Milletvekili Sevgi Esen, İzmir Milletvekili Salih Dayıoğlu, Manisa Milletvekili Cihan Yazar.

İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Pak, buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakikadır.

MEHMET PAK (istanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 20 nci Yasama Döneminde, Şırnak Milletvekili Bayar Ökten ve 57 arkadaşıyla Karabük Milletvekili Hayrettin Dilekcan ve 71 arkadaşı tarafından verilen yasadışı örgütlerle ve mensuplarıyla birlikte hareket ettikleri, örgüt mensuplarının işledikleri suçların ortaya çıkarılmasını engelledikleri ve suçluları himaye ettikleri, devlet ihalelerinde çetelerle işbirliği yaptıkları, hükümetin çeteler ve mafyayla mücadelede izlediği politikanın başarıya ulaşmasını engelleyerek görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 230, 240, 296 ve 314 üncü maddelerine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz, Devlet eski Bakanı Eyüp Aşık ve Bayındırlık ve İskân eski Bakanı Yaşar Topçu haklarında, Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergeleri ve (9/40-41) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu üzerinde görüşlerimi aktarmak üzere söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

                          

(1) 496 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; (9/40-41) esas numaralı Soruşturma Komisyonunun üçbuçuk ay süren çalışmalarını müteakip, 2 Haziran 2000 tarihli toplantıda Sayın Mesut Yılmaz, Sayın Eyüp Aşık ve Sayın Yaşar Topçu'nun Yüce Divana gönderilmelerine gerek bulunmadığına karar verilmiştir. (9/40-41) esas numaralı Soruşturma Komisyonunun kuruluşuna temel teşkil eden önergeler, Komisyonun almış olduğu ifadeler, yapmış olduğu inceleme ve araştırmalar, Komisyona iletilmiş olan bilgi ve belgelerle mahkeme kararı incelendiğinde şu sonuçlara ulaşılabilir: Sayın Mesut Yılmaz Komisyona verdiği ifadesinde, Türkbank ihalesine katılanların biri hariç, hepsinin kendisine geldiğini ve bunların hepsine "bu ihalenin geçmişi karanlıktır; bunun geçmişinde mafya falan vardır" dediğini belirtmiştir. Yine, aynı ifadesinin bir başka yerinde "Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, Türkbank'ın yeniden satışa çıkarılacağını söyleyince, ben Başbakan oarak bu meseleyle yakından ilgilenme gereğini duydum" demektedir.

Özetle, Sayın Mesut Yılmaz, Türkbank ihalesinin geçmişinin karanlık olduğunun bilincindedir. İhaleye mafyanın sızmış olduğunun farkındadır ve bu nedenle de, Başbakan olarak bu ihaleyle yakından ilgilenme gereği duymuştur. Sayın Yımaz'ın bu konudaki haklı ve sevindirici endişeleri, Türkbank ihalesine katılan Korkmaz Yiğit'in, Alaattin Çakıcı'yla ilişkisi olduğuna yönelik, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 13 Mayıs 1998, 8 Haziran 1998 tarihli Emniyet Genel Müdürlüğüne yazdığı uyarı mahiyetindeki yazılarla da desteklenmiştir. Bu yazılar, Sayın Mesut Yılmaz'ın ifadesinde de belirttiği gibi, kendisinin bilgisine sunulmuştur. Ancak, bu umut verici tablo, değişmiş, bütün bu endişelere rağmen, Sayın Hüsamettin Cindoruk'un ricası üzerine, Korkmaz Yiğit'le de görüşmeler yapmış olması tabloyu tersine çevirmiş ve üzücü sonuçların doğmasına neden olmuştur.

Sayın Yılmaz, Korkmaz Yiğit'le görüşmeden sonra, emniyetten gelen bilgi notuna ve kendisinin, olayın başından beri sahip olduğu bilgilere değil, danışmanı Güven Erkaya, Kamuran Çörtük, Korkmaz Yiğit'in ifadelerine itibar ederek, Korkmaz Yiğit'le görüşmelerini devam ettirmiştir.

Şu halde: 1- Emniyetin, 2- Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun müteaddit defalar uyarılarına rağmen, 3- Geçmişinde mafya olduğu, Sayın Başbakan tarafından bilinen bir ihalede, Sayın Mesut Yılmaz'ın ifadesinde belirttiği gibi, Güneş Taner'in "ihaleye katılmasını engellememiz mümkün değil mevzuat bakımından; ama, netice itibariyle, bu ihalenin onayı daha sonra bize gelecek. Hazine olarak biz, o safhada bunu engelleriz" sözüne itibar edilerek, Kormaz Yiğit'in ihaleye girmesine imkân tanınmış, ihale Kormaz Yiğit'e verilmiş, Hazinedeki bürokratların rahatsız oldukları biline biline, Eylül 1998'de ihalenin ön izin onayı da verilmiştir.

Sayın Mesut Yılmaz, geçmişinin karanlık olduğundan emin olduğu bu ihalenin, mevcut durumda da karanlık ilişkilerle örüldüğünün aslında farkında. Sayın Yılmaz, ifadesinde, Eyüp Aşık'ın, Alaattin Çakıcı'yla 1997 yılında Türkbank satışı münasebetiyle görüştüğünden haberi olduğunu ve Eyüp Aşık'a bu konuyu araştırmasını söylediğini ifade etmektedir. Eyüp Aşık, bu talimat doğrultusunda Erol Evcil'le görüşmeler yapmış ve bu görüşmelerden Sayın Mesut Yılmaz'a bilgi vermiştir.

Nitekim, Sayın Eyüp Aşık da, Alaattin Çakıcı'yla sadece bilgi almak maksadıyla görüştüğünü kabul etmektedir. Sayın Aşık, Sayın Yılmaz'ın da bilgisi dahilinde Çakıcı'yla görüştüğüne göre, edinilen bu bilgilerin Sayın Yılmaz'a iletilmemiş olması ve Sayın Yılmaz'ın, Erol Evcil ve Yavuz Ataç'ın, Alaattin Çakıcı'yla arkadaşlıklarını bilmemesi mümkün değildir.

Nitekim, Sayın Mesut Yılmaz, Eyüp Aşık'ın Alaattin Çakıcı'yla görüşmelerinden bilgi sahibi olduğunu, bu görüşmelerin ikisi hakkında, Eyüp Aşık'ın kendisine bilgi verdiğini kabul etmektedir.

Bu görüşmelerden birincisinin, 1997'de Türkbank satışıyla ilgili olduğunu, diğerinin de, Alaattin Çakıcı'nın yakalanması için, ABD'ye polis ekibi gönderildiği tarihte olduğunu ifade etmiştir. İlk görüşmede, Eyüp Aşık'a "bu meseleyi araştır" talimatını vererek, adı çete-mafya olarak anılan ve emniyetçe aranan bir kişi ile Eyüp Aşık'ın görüşmelerinin devam etmesine onay gibi anlaşılabilecek bir yaklaşım sergilenmiş. Nitekim, Eyüp Aşık, bu tarihten sonra Alaattin Çakıcı'yla görüşmelerine devam etmiştir.

 Eyüp Aşık'ın ikinci görüşmesiyle ilgili olarak ise, Başbakan sıfatıyla, "Bakanın bu kişiyle görüşmelerinin devam ettiğini anladıktan sonra, görüşmelerin başına dert olabileceğini söyledim" demiştir.

Bu olaylar, Sayın Yılmaz'ın ne yapmak istediğiyle ilgili soruları artırmaktadır. Bir taraftan, ihalenin karanlık yüzünü en iyi bilen bir kişi olarak yakınındaki bir milletvekilini görevlendirmekte, diğer taraftan, karanlık ilişkilerin yapıldığının varlığı konusunda emin olunca, görevlendirdiği milletvekiline, yaptığı görüşmelerin başına bela olabileceğini ifade etmektedir.

Diğer taraftan, Sayın Eyüp Aşık'ın, bir bakan olarak ve Alaattin Çakıcı'yı yakalamak üzere bir polis ekibinin gönderildiği günlerde telefonla görüşme yapmış olması ve daha sonrasında Çakıcı'nın yer değiştirerek, polis ekibinin takibinden kurtulması, Sayın Aşık ile Sayın Çakıcı arasındaki ilişkinin niteliği konusundaki kuşkuları artırmaktadır. Çözümü yapılan telefon görüşmelerinden, Sayın Aşık ile Çakıcı arasındaki konuşmaların son derece sıcak bir görüşme olduğu ve Çakıcı'nın, Sayın Yılmaz ve Sayın Aşık tarafından korunduğu yönündeki görüşü kuvvetlendirmektedir. Çakıcı'nın, hatta, mesela "o zaman, sen bana dedin ki" gibi telefon konuşmaları malumdur.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bütün bu söylenenler, bugüne kadar ifade edilmiş olan çeşitli kuşkulardan ibarettir. Bu kuşkuların giderilmesi için yargıda hesap vermek, sorunun tatmin edici biçimde kökünden çözümü için en uygun yoldur. Nitekim, aklın yolu bir olduğundan, hakkında soruşturma yapılan Sayın Yılmaz da, 9.5.1999 tarihli gazetelerde yer alan beyanatında "şimdi bizim istediğimiz, bütün bu suçlamalarla ilgili olarak öne sürülen konuların, yargı tarafından değerlendirilmesidir. Ben, Yüce Divanda yargılanmak istiyorum: Bunu, kendim için değil, partim için istiyorum" beyanı, haber olarak basında yer almıştır. Şu halde, söz konusu kuşkuların giderilmesi konusunda Sayın Yılmaz'la aynı görüşleri paylaşmakta olduğum görülmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yolsuzlukları önlemek, yolsuzlukla mücadelede etkin ve kalıcı politikalar üretmek ve ilgili kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak üzere, özerk bir yolsuzlukla mücadele kurulu oluşturulmalıdır. Sağlıklı bir demokrasi, ancak, hoşgörü, dürüstlük, tutarlılık ve samimiyet gibi ahlakî değerlerle bezenmiş bir siyasî kültür zemini üzerinde yükselebilir. Bu sebeple de, ilkeli, seviyeli ve temiz siyaset, demokrasinin sigortası olarak kabul edilmelidir. Nitekim, 57 nci cumhuriyet hükümetinin programında, toplum vicdanını rahatsız eden yolsuzluklarla etkili bir mücadelenin gerçekleştirileceği, bu mücadeleyi zorlaştıran yasal boşlukların giderileceği ve bu çerçevede olmak üzere, Anayasamızın 83 üncü ve 100 üncü maddelerinin değiştirilmesi suretiyle...

(Mikrofon elektronik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET PAK (Devamla) – Sayın Başkanım, toparlıyorum.

BAŞKAN – Lütfen tamamlar mısınız efendim.

MEHMET PAK (Devamla) – ...dokunulmazlığın sınırlandırılacağı ilkelerine yer verilmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kasetler çıkmamış yahut kasetlerdeki ifadeler kamuoyuna yansımamış olsaydı, bu ihale, çeşitli özel çıkar gruplarının istediği şekliyle sonuçlanmış olacaktı; ancak, hepimizin bildiği gibi, kamuoyuna yansıyan kasetler, bu ihalenin daha sonraki iptaline yol açmıştır.

Sonuç olarak, bütün bu tespitler ve diğer tanık ifadelerinin ne ölçüde geçerli deliller olduğu, muhakkak ki, bağımsız yargı organları tarafından değerlendirilmesi gereken hususlardır; ancak, bu tip dikkate değer tespit ve gelişmeler, kamuoyu gözü önünde, siyaset ve siyasetçinin, dolayısıyla, devlet yönetimine yönelik güvenin önemli ölçüde sarsılmasına sebep olmuştur.

Bu sebeplerle, Sayın Mesut Yılmaz ve Sayın Eyüp Aşık'ın, bağımsız yargı organları tarafından yargılanarak gerçeklerin ortaya çıkarılmasına imkân tanımak bakımından Yüce Divana gönderilmesinin uygun olacağı ve Türk Ceza Kanununun önergelerde belirtilen sevk maddelerine göre yargılanması gerektiği kanaatindeyim.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Bursa Milletvekili Sayın Faruk Çelik, buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FARUK ÇELİK (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 496 sıra sayılı Meclis soruşturması komisyonu raporu üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; Yüce Meclise saygılar sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, 20 nci Dönem milletvekillerinden Sayın Bayar Ökten, Sayın Hayrettin Dilekcan ve arkadaşlarının verdikleri soruşturma önergesi, eski Başbakan Sayın Mesut Yılmaz ile eski bakanlardan Sayın Eyüp Aşık ve Sayın Yaşar Topçu'nun, yasadışı örgütlerle ve mensuplarıyla birlikte hareket ettiklerini, örgüt mensuplarının işledikleri suçların ortaya çıkarılmasını engellediklerini, suçluları himaye ettiklerini, devlet ihalelerinde çetelerle işbirliği yaptıklarını, görevlerini kötüye kullandıklarını içermektedir.

Değerli milletvekilleri, olay, partizanca ele alınacak bir mesele değildir. Yine, olay, kişileri mahkûm etmeye yönelik kişisel bir intikam şeklinde de ele alınmamalıdır. Olay, Meclisin denetim mekanizmalarını da istismara yönelik olmamalıdır; dolayısıyla, Yüce Meclis yıpratılmamalıdır. Parlamentoyu millet izliyor ve haftalardır gündemi işgal eden soruşturma komisyonlarından dolayı yanlış bilgilendirmeler, yanlış ifadeler, demokrasinin ve parlamenter sistemin kan kaybına sebep olmaktadır.

Denetim mekanizmalarının, kanun ve tüzüklerin ruhuna uygun şekilde ele alınması gerekmektedir. Buna dikkat edilmezse, Anayasa değişiklik talepleri; yani, 83 ve 100 üncü maddeler gündeme gelmektedir. Bu ise, Meclisin yetkilerinin başka bir kuruma devri anlamına gelir ki, bu durum, kuvvetler ayrılığı prensibine aykırıdır.

Değerli milletvekilleri, bu komisyonda görev yapan bir milletvekili olarak, Sayın Yaşar Topçu'nun bu soruşturmaya neden dahil edildiğini anlamakta güçlük çektik; dolayısıyla, Yüce Divana sevk edilmemesi hususunda oy kullandım.

Çetelerle irtibatlı olduğuna kanaat getirdiğim Sayın Eyüp Aşık ise, bu konuyla ilgili olarak, bakanlık görevi ve milletvekilliğinden istifa ederek yargıya gittiği için, bu davranışı onurlu bir davranış olarak değerlendirdim ve Yüce Divana gitmemesi yönünde oy kullandım.

Sayın Mesut Yılmaz'a gelince, bahse konu soruşturmadaki iddiaların boyutları oldukça geniş kapsamlıdır. Yalnız şahısları değil, devletimizi, demokrasimizi, hatta millet olarak geleceğimizi de ilgilendirmektedir. Nitekim, Sayın Mesut Yılmaz, Komisyondaki ifadesinde "ben, sadece, Başbakan olduğum dönemde, Türkiye'nin önemli bir sancısının mafya olayı olduğunu tespit ettim" demektedir; oysa ki, Anavatan Partisi, son onsekiz yıl içerisinde, takriben oniki yılını iktidarda geçirmiştir. Yine, devamla, Sayın Mesut Yılmaz'ın "devletteki zafiyeti hep birlikte yaşadık; istihbarat kuruluşları, neredeyse birbirlerini takip ediyorlardı, birbirlerine savaş açmışlardı" ifadeleri, çete, mafya olaylarının boyutlarını ortaya koyması açısından son derece önemlidir.

Değerli milletvekilleri, şimdi, bakınız, Erol Evcil, Alaattin Çakıcı'yla sürekli görüşüyor. Sayın Mesut Yılmaz da, Erol Evcil'le ofisinde, Uludağ'da ve muhtelif yerlerde görüşüyor; bu bir. Alaattin Çakıcı, Yavuz Ataç'la görüşüyor ve Yavuz Ataç da, Alaattin Çakıcı'yla birlikte çok işler başardıklarını ifade ediyor. Şimdi, Yavuz Ataç'la Çakıcı'nın diyalogları çok güzel; fakat, Sayın Yılmaz'la Yavuz Ataç'ın diyaloglarına ne demek gerekiyor?!. Yani, Sayın Yılmaz, Yavuç Ataç'ın Alaattin Çakıcı'yla çok sıkı bir diyalogta olduğunu nasıl bilemiyor bir Başbakan olarak; bunu anlamakta zorlanıyorum.

Bir diğer konu, Türkbank ihalesiyle ilgili Emniyetin uyarı yazıları var. İstanbul Emniyet istihbaratından iki yazı geliyor, Türkbank komisyonunda, dönemin İçişleri Bakanı Sayın Başesgioğlu bunu itiraf ediyor, bu ilgili yazıları, o günün Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz'a ilettiklerini ifade ediyor; ama, Sayın Mesut Yılmaz, bunları biliyor, bu ilişkileri biliyor, Korkmaz Yiğit, Çakıcı'yla işbirliği içinde olmasına rağmen, Sayın Yılmaz, Korkmaz Yiğit'le görüşmelere devam ediyor.

Yine, Güneş Taner Beyin, Türkbankla ilgili olarak, Sayın Mesut Yılmaz'a "Hazinedeki arkadaşların endişeleri var" uyarısına karşılık, "ben, konuyu, MİT'ten ve Deniz Kuvvetleri eski Komutanından araştırdım; olumsuzluk yok" ifadeleri, devlet adamı ciddîyetiyle nasıl bağdaşıyor?

Bir diğer konu, emniyetin bilgilerine değil de, Danışmanı Sayın Güven Erkaya, Kamuran Çörtük ve Korkmaz Yiğit'in ifadelerine itibar ederek, sonradan "Korkmaz Yiğit, beni aldattı" ifadeleriniz, bulunduğunuz makamla mütenasip olmamaktadır Sayın Başkan.

Yine, Sayın Mesut Yılmaz, Kamuran Çörtük'e, Türkbankla ilgili telefon açıyor "bak, senin söylediğin şeylerin tersine bilgiler var; gel, konuşalım" diyor. Bu görüşmeyle de, demek ki, Sayın Başbakan ikna oluyor ki, Korkmaz Yiğit ihaleye giriyor.

Değerli milletvekilleri, Sayın Çakıcı, Türkbank ihalesiyle ilgileniyor ve "tüm varlığımla bu ihalede varım" diyor. Bunu, biraz önce Türkbank konusunda konuşurken, Sayın Mesut Yılmaz Bey de buradan ifade ettiler. İfadelerinde Sayın Eyüp Aşık "tüm varlığımla ben bu ihalede varım" diyen Sayın Çakıcı'nın ifadelerini, Sayın Mesut Yılmaz'a aktarıyor; fakat, Türkbank özelleştiriliyor, bu özelleştirme anında -ne hikmetse- Çakıcı akla gelmiyor.

Türkbank ihalesinden bir gün önce emniyetten Başbakanlığa gelen bilgi notu kaybolmuş. Hangi görevli hakkında bir disiplin soruşturması yapıldı, bu konuda da bilgi alamadık.

Değerli milletvekilleri, Alaattin Çakıcı'nın yakalanması için 54 üncü hükümetin gönderdiği bir emniyet ekibi çalışmalarını sürdürürken, o arada 55 inci hükümet kuruluyor. Kabinede bakan olan Sayın Eyüp Aşık'ın Çakıcı'yla telefon görüşmesi, acaba Çakıcı'nın yer değiştirmesine sebep olmuş mudur? Eyüp Aşık'ın telefon görüşmelerine neden engel olunmamıştır? Tüm bu görüşmelerde, herhalde, kurt, kuş ve arı muhabbeti yapılmamıştır. Budapeşte'ye neden inildi; kimlerle görüşüldü; yumruk atan adamın orada işi neydi? Budapeşte'deki yumruk olayıyla ilgili, Sayın Mesut Yılmaz, Erol Evcil'e "bu konuyla ilgili bilginiz varsa araştırın ve bana getirin" diyor. Erol Evcil kimdir ve Erol Evcil'den ne tür bilgiler istenmektedir?

Değerli milletvekilleri, konumuz, çetelerle dönemin Başbakan ve bakanlarının ilişkileri. Bilemiyorum, saydığımız ve zaman itibariyle sayamadığımız bu konular çetelerle ilişki değil de nedir? Sayın Yılmaz'ın aklanmak istediğini "bunu, kendim için değil de partim için istiyorum" dediğini hepimiz hatırlıyoruz. Kanaatimce, devlete, siyasete güvenin yeniden tesisi için, bu tür şaibeli ilişkilerin delil olup olmadığı bağımsız yargıda değerlendirilmelidir ve Yüce Meclis, bir an önce, milletin asıl sorunlarına dönmelidir diyor, hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

İstanbul Milletvekili Sayın Ahat Andican; buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

A. AHAT ANDİCAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şu anda, sanıyorum 7 ncisini görüştüğümüz ve büyük bir kısmı da, Sayın Genel Başkanımızla ilgili olarak verilmiş, 20 nci Dönemde, siyasî amaçlarla verildiği belli olan, bir azınlık hükümeti döneminde verilmiş olan soruşturma önergelerinden birisini daha konuşuyoruz.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Yani, doğru mu yanlış mı; sen onu söyle!

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – Şırnak Milletvekili Bayar Ökten,  Karabük Milletvekili Hayrettin Dilekcan ve arkadaşlarının iddiaları, yasadışı örgüt mensuplarıyla birlikte hareket etmek...

BAŞKAN – Kime sesleniyorsunuz?..

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hayır, önerge doğru mu yanlış mı; onu söylesin.

BAŞKAN - Size ne yani!..

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – ...örgüt mensuplarının işledikleri suçların ortaya çıkarılmasını engellemek...

KAMER GENÇ (Tunceli) – Bu nasıl iş!.. Meclisi yöneten Başkanvekili ANAP'lı, Komisyon Başkanı ANAP'lı, hakkında soruşturma verilen kişi ANAP'lı... Nasıl olacak; böyle şey olur mu canım!.. (ANAP sıralarından "Ne var bunda?" sesleri; gürültüler)

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – ... hükümetin çeteler ve mafya ile mücadelede izlediği politikanın başarıya ulaşmasını engellemek şeklinde iddiaları gündeme getirmişlerdir.

BAŞKAN - Sayın Genç...

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hayır... Hayır, Komisyon Başkanı ANAP'lı, hakkında soruşturma verilen kişi ANAP'lı, Meclis Başkanvekili ANAP'lı; dünyanın neresinde böyle bir soruşturma verilmiş arkadaşlar...

BAŞKAN - Dünyanın neresinde senin gibi hareket yapan bir milletvekili görüldü!

KAMER GENÇ (Tunceli) – Yahu, bizi, artık çıldırtıyorsunuz canım...

BAŞKAN - Lütfen, Sayın Genç...

KAMER GENÇ (Tunceli) – Böyle bir tarafsızlık olur mu canım.

BAŞKAN – Sayın Genç, lütfen, toplantının nezahetini bozmayın.

KAMER GENÇ (Tunceli) –Toplantının nezaketini bozan sensin.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Andican...

KAMER GENÇ (Tunceli) – Böyle bir soruşturma önergesi olmaz!

BAŞKAN - Buyurun efendim.

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önergelerin içeriğini, özellikle gündeminize getirdim. Türkiye'deki siyasî rekabet anlayışını, rakibi kötüleme ve karalama noktasında nasıl ölçüsüzce, izan dışı bir bağnazlıkla sürdürüldüğünün tipik göstergelerinden birisi olduğu için tekrarladım.

Şimdi, bu iddiaları gündeme getiren sayın milletvekillerinin, komisyon çalışmaları sırasında bilgi ve belgelerle bunu desteklemesi gerektiğini düşünürsünüz değil mi; ama, raporun 17 nci sayfasına baktığınızda, her iki önerge sahibinin de, önergelerini basında çıkan bazı haberlere dayanarak verdiklerini, ellerinde hiçbir delil, belge ve bilgi olmadığını söylediklerini göreceksiniz.

Elde hiçbir delil, belge, bilgi olmadığı halde, bir başbakanı ve iki bakanı, mafyayla ilişkili olmakla suçlayacak kadar çirkin bir yaklaşıma, çirkin bir siyaset anlayışına, dünyanın hiçbir ülkesinde rastlanmazdı zannediyorum.

Daha da ilginci, burada, Sayın Yaşar Topçu'yla ilgilidir. Sayın Topçu, kamuoyuna deklara edilmiş bazı konuşmalarda "Topçu" isminin veya "Topçu" deyiminin geçmesiyle, bu önergeye dahil edilmiştir. Bir köşe yazarımızın, Yaşar Topçu, olsa olsa, bu, Yaşar Topçu'dur anlayışı içerisinde -bugün, burada milletvekilidir- yazısına konu etmesi sonrasında bu önergeye dahil edilmiştir ve soruşturma komisyonu, bunun farkına vardıktan sonra, soruşturma sonrasında 14'e sıfır olarak, Yüce Divana sevkine gerek olmadığına karar vermiştir. Şimdi, buradaki ilginçlik şu: Eğer, bu suçlu, yani şu anda hapiste olan suçlu insan, bir anlamda kendisini korumak amacıyla ya da bu konuyu daha da karıştırmak amacıyla "o Topçu, Yaşar Topçu'dur" deseydi, inanınız, bu durumda, bu komisyondan, belki oybirliğiyle Yüce Divana sevk çıkacaktı.

Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor: Arkadaşlar, siz siz olun, yanlış anlaşılacak isme, soyada sahip olmayın; eğer, çeteler, çeşitli suçlular aralarında isim olarak veya konuşmaları sırasında sizin isiminizi, soyadınızı geçirirlerse, yarın, Yüce Divana gönderilme riskiyle karşı karşıyasınız demektir; böylesine komik bir olay!

Diğer taraftan, her iki önergede de sunulan şeylerin içeriksizliğini, tutarsızlığını ve yetersizliğini buradan çok rahat anlamamız mümkündür. Komisyonun yaptığı onüç toplantıda ilişkilendirme yapılan bireylere, davet edilip dinlenen insanlara bakıyoruz -bir kısmına da gidilmiş- Korkmaz Yiğit, Erol Evcil ve Alaattin Çakıcı; bunların iddiaları dinlenilmiş. Korkmaz Yiğit'in, Sayın Mesut Yılmaz'la ilgili olarak, sahibi olduğu televizyon kanalından kamuoyuna deklare ettiği bir kaset var; bu kasette, Sayın Mesut Yılmaz'la ilgili iddiaları gündeme getiriyor ve bazı suçlamalarda bulunuyor. Daha sonra, Sayın Mesut Yılmaz, bu iddialar üzerine yargıya gidiyor ve yargı, Korkmaz Yiğit'i, iddialarını destekleyemediği ve delillerle bunu kanıtlayamadığı için, 10 milyar lira tazminata mahkûm ediyor. Burada rakam önemli değil; ama, mühim olan, bağımsız yargının, Korkmaz Yiğit'in, bugün, burada, bu kürsüde birçok konuşmacı tarafından sahiplenilen, tekrarlanılan iddialarını kanıtlayamamış olmasıdır; bu, çok önemlidir.

Diğer taraftan, dinlenilen insanlardan birisi de, karısını dahil, en yakınını dahil, öldürdüğü iddia edilen, birçok yasadışı olaya karışmış, Fransa'da yakalanmış ve bugün, buraya getirilmiş olan bir suçlunun iddialarıdır.

Değerli arkadaşlar, bu şahsın konuşmalarını da incelediğiniz zaman bir şeyi fark edeceksiniz. Sayın Mesut Yılmaz'ı, Başbakanı suçluyor; çünkü, Çakıcı, o güne kadar, rahatı gayet yerinde, hiçbir sorunu olmadan, ülkeden ülkeye dolaşarak, keyifli bir hayat sürdürmüştür. 55 inci hükümetle beraber, mafyanın, çetelerin üzerine gidilince -bunu, kendisi söylüyor- "benim rahatım kaçtı, sıkıştırıldım ve yakalandım" diyor. 55 inci hükümet döneminde Amerika'da yakalanıyor ve daha sonra, diyor ki: "Bana böylesine düşmanlık yapan ve benim ölümüm için, beni öldürmek için adam görevlendiren bu Başbakanı, yani, Sayın Mesut Yılmaz'ı ve onun hükümetini yıkmak benim boynumun borcuydu, amacım buydu; bunun için de gerekli girişimlerde bulundum." Dosyanın içerisinde bunlar var ve bu insanın söyledikleri, burada, bu Yüce Mecliste, suçlunun ve suçlu olduğu her yönüyle, bütün kamuoyunca ve yasalar karşısında bilinen bu insanın iddiaları, burada sanki gerçekmişçesine, bir başbakanı ve iki bakanı suçlamak için aracı olarak, alet olarak kullanılıyor. Böyle bir şeyi insan aklının alması mümkün değildir arkadaşlar.

55 inci hükümet ne yapmış; hükümet, iktidara geldikten sonra, Sayın Başbakanın defalarca kamuoyuna anlattığı gibi, istihbarat birimleri arasındaki, güvenlik birimleri arasındaki uyuşmazlık ortadan kaldırılmış, terörle ve çetelerle mücadele etmek amacıyla bir birim oluşturulmuş ve bu birimin çalışmaları sayesinde, altı ay içerisinde -arşivlerde bunlar duruyor- o güne kadar hiçbiri açıklığa kavuşturulmamış yüzlerce faili meçhul olay açıklığa kavuşturulmuş, 80'e yakın çetebaşı ele geçirilmiş, sadece Türkiye'de değil, yurt dışında, Bulgaristan'da, Avrasya coğrafyasında ve Amerika'da ele geçirilmiş, 1 000'in üzerinde çete mensubu adaletin pençesine teslim edilmiş. Tabiî, bunlar yapıldıktan sonra...

KAMER GENÇ (Tunceli) – Nerede bu çeteler?!

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – Arşivlere bakın; arşivlere bakın...

KAMER GENÇ (Tunceli) – Neredeyse, bu çeteleri görelim!

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – Arşivlere bakın, okuyun göreceksiniz...

Bunları gerçekleştirmiş bir hükümetin ve o hükümetin yöneticisi başbakanının çeteler tarafından hedef ilan edilmesi ve hedef olarak onunla ilgili komplolar düzenlenmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Zaten, burada tartıştığımız konu da budur ve bu komplolar düzenlenmiştir. Çakıcı, bunu, soruşturma komisyonunun yaptığı çalışmalar sırasında gayet açıkça ifade ediyor.

Bir başka konu, Sayın Eyüp Aşık, çetelerle ilgili kamuoyuna mal edilen bazı konuşmalar gündeme gelince, bakanlıktan istifa ediyor, milletvekilliğinden istifa ediyor ve yüce yargının önüne gidiyor, yüce yargının önünde, devlet güvenlik mahkemesinde yargılanıyor ve hiçbir şekilde suçlu olmadığı noktasında yüce yargının onayını alarak, sonra, yeniden, siyasete dönüyor.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Onu Yargıtay bozmuş; yanlış biliyorsunuz...

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – Bugün burada, benden önceki iki konuşmacı da, yüce yargının bu aklamasına rağmen, yine de, Sayın Eyüp Aşık'la ilgili, Sayın Başbakanla ilgili bu konuları gündeme getiriyorlar.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Yargıtay kararı var, bozmuş bu kararı...

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – Soruşturma komisyonu, kuşkusuz, iyiniyetli bir çalışma yürütmüştür ve soruşturma komisyonu, çoğunlukla, Genel Başkan Sayın Mesut Yılmaz hakkında, Eyüp Aşık hakkında ve Yaşar Topçu hakkında Yüce Divana gerek olmadığına karar vermiştir.

Burada, karşı yönde oy kullanan, bu soruşturma komisyonunda üye olan arkadaşların ifadelerine de baktığınızda, herhangi bir hukukî delilin olmadığını, bir mesnedin olmadığın; ama, sadece, Sayın Mesut Yılmaz'ın, soruşturma komisyonları sonuçlanmadan -dikkatinizi çekiyorum, burada, basına dayanarak devamlı yanlış bir ifade kullanılıyor- Sayın Mesut Yılmaz...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Andican, mikrofonu açıyorum, lütfen tamamlayın efendim.

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – Birkaç dakikamızı da değerli bir üye yedi! Onun için, lütfen, o konuda...

KAMER GENÇ (Tunceli) – Yiyen sizsiniz; biz değiliz...

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – ... hükümet kurulduğu zaman, basın mensuplarının "hükümete girecek misiniz?" sorusuna cevaben "soruşturma komisyonları sonuçlandıktan sonra" demiştir; ama, burada ısrarla "ben soruşturma komisyonlarının tümünden Yüce Divana gitmek istiyorum, oradan aklanmak istiyorum" demiş gibi bir anlayışı, arkadaşlarımız ısrarla gündeme getiriyorlar. Soruşturma komisyonlarındaki arkadaşlar da, karşı oy veren arkadaşlar da, aynı mantık içerisinde -herhangi bir belge yok, bilgi yok, bir hukukî mesnet yok; çeteleri korumak gibi afakî, saçma sapan  bir suçlama var- ne olursa olsun, mademki Sayın Genel Başkan Mesut Yılmaz böyle bir şey söylemiştir, öyleyse, gitsin, aklansın gelsin...

Değerli arkadaşlar, bugün, bu ülkede, Yüce Divana gitmeyi bile, bir anlamda, bir cezalandırma aracı olarak kullanılan bir siyasî ortamı yaşıyoruz. Böylesi bir ortamda, böylesine bir haksızlığı, böylesine bir tutarsızlığı, böylesine bir ilkesizliği nasıl kabul edebiliriz?!

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Andican, lütfen tamamlar mısınız efendim.

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlar, siyaseti yozlaştırmayalım, siyaseti ilkesizleştirmeyelim. Bir ülkenin her şeyini emanet ettiğimiz bir Başbakanı ve değerli bakanları, hiç dayanağı olmayan, afakî suçlamalarla Yüce Divan yargılamasına tabi tutmayalım. Arkadaşlarım, eğer, bu konuda siyaset akıllı olmazsa, siyaset sağduyulu olmazsa, siyaset ilkeli olmazsa, siyaset, bu yozlaşmanın acısını çekecektir. Bu süreç devam ederse, bugün, burada, Sayın Mesut Yılmaz yargılanmaya çalışılıyor, bazı bakan arkadaşlarımız yargılanmaya çalışılıyor. Bugün, bu suçlamaları, suçlu insanların iddialarıyla bu suçlamaları bu kürsüye getiren insanlar, yarın burada kendilerinin de yargılandıklarını göreceklerdir. Bunu dilemiyoruz, bunu istemiyoruz, siyaseti bu noktaya getirmememiz gerektiğini söylüyorum ve soruşturma komisyonunun verdiği karar doğrultusunda oy kullanacağımı belirtiyor, hepinize saygılar sunuyorum. (ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Kayseri Milletvekili Sayın Sevgi Esen; buyurun efendim.

SEVGİ ESEN (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamuoyunda kısa adı, çeteler ve mafyayla işbirliği yaptıkları iddiasıyla, zamanın Başbakanı Mesut Yılmaz, Sayın Eyüp Aşık, Sayın Yaşar Topçu haklarında açılan Meclis soruşturmasının Yüce Mecliste görüşülmesi nedeniyle ve aynı zamanda soruşturma komisyonunun bir üyesi olarak, bilinçi olarak verdiğim oyun sorumluluğu içerisinde, hukukun yılmaz bir savunucusu kimliğimle görüşlerimi arz etmek üzere söz almış bulunmaktayım; sözlerimin başında, siz değerli Yasama Organının sayın üyelerini saygıyla selamlıyorum.

Sizlere, özellikle "Yasama Organının sayın üyeleri" diye hitap ettim; çünkü, bugün, hepimizin 21 inci Dönemin Parlamentosunun tarihe yazdıracağı notun çok önemli olduğuna inanıyorum; hukuk adına önemsiyorum, demokrasi adına önemsiyorum, çocuklarımıza bırakacağımız miras adına önemsiyorum; daha da önemlisi, siyasetin geleceği adına önemsiyorum. Esasen, sizlerin de aynı mesuliyet duygusu içerisinde olduğunuzu biliyorum. Dilerim ki, 22 Haziran 2000 tarihi, bugün siyaset tarihi sorgulanırken, siyasete düşürülen gölgenin bizlere nelere mal olduğunun yaşayan şahitleri olarak duyduğumuz ıstırabın bir benzeri olmayacaktır.

Şurası muhakkak ki, siyaset kurumunun yaşanan acı tecrübeleri kaydeden bir hafızası olsaydı, aynı hataları tekrar tekrar yaşamazdık; demokrasiye girdiğimiz 1950'lerden bugüne, 2000'lere geldiğimiz elli yıl içerisindeki siyasî hataları tekrar etmezdik. Ülkeyi şimdiye kadar yönetenlere, devlete hizmet edenlere teşekkür ediyorum; ancak, siyaseti milletin gönlünden düşüren veya düşürecek bir sisteme müsaade edilsin istemiyorum. Onun için, Yasama Organının, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir üyesi olarak yaptığım özeleştiri sonucu geleceğe yönelik tüm sorumluluğu alarak, görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Diyebilirsiniz ki, bu cesaret nereden geliyor? Sadece bir cümle, o da hukukun üstünlüğü; hukukun üstünlüğünü yaşanabilir kılmak ve onun için de gereken önlemleri almak.

Değerli milletvekilleri, hukuk, adalet arayışının yazılı hale gelmesidir. Hukuk devleti de, en basit anlamıyla, hukuku olan, kuralları olan devlet demektir. Hukukun üstünlüğü ise, devlet dahil bütün kişi ve kurumların hukuka uyması, kendisini hukukun üstünde görmemesidir. Hukukun üstünlüğünün en bilinen özelliği ise, kendini yaratan değerlere; yani, anayasasına, kanunlarına, tüzüklerine bir hiyerarşi içinde sahip çıkmasıdır; yani, en bilinen kural, anayasaya uygunluk kuralıdır. Bu kuralları beğenmezseniz değiştirirsiniz, bu Mecliste birçok kereler yaptığımız gibi. Yok, eğer, anayasa diye bir kitapçığı açtığınızda, benim gibi, 138 inci maddenin hâlâ orada olduğunu görüyorsanız -ki, görüyoruz- hukuk devleti iddiasında olan, hukukun üstünlüğü ilkesine inanan bir zihniyetin yapacağı fazla bir şey yoktur.

Bakınız, Anayasanın 138 inci maddesinin son fıkrasında ne deniliyor: "Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır..."

Değerli milletvekilleri, bu yüce millet, sandığımızdan çok bizi izlemektedir; vatandaşımızın gözleri her zamankinden daha fazla üzerimizdedir; inandırıcılığımız inanılmaz bir biçimde sorgulanmaktadır. Yasama organı olmanın, milleti temsil etmenin sorumluluğu yeni yüzyılda daha da ağırlaşmıştır. İşte, bu nedenlerle, üyesi olduğum soruşturma komisyonunun belgeleri arasında bulunan bir mahkeme kararı benim bu soruşturmaya ret oyu vermeme neden olmuştur. Davranışımın birilerini aklamak veya karalamak gibi bir ilkeyle ilgisi yoktur; çünkü, Anayasanın 138 inci maddesi, mahkeme kararlarına, yasamanın, yani, bizlerin uyması gerektiğini emretmiştir. Kararı beğenirsiniz, beğenmezsiniz; işinize gelir, gelmez; o zaman, yine, hukuk içinde itirazlarınızı yaparsınız, daha üst mahkemelere gidersiniz; ancak, yargı kararını verdikten sonra, bunu başka yöntemlerle siyaset adına, siyasî linç adına, parmak çoğunluğuna güvenerek farklı boyutlara taşıyamazsınız. Hele hele, görevi kanun yapmak olan bir organ, asla böyle birşey yapmamalıdır. Olayın vicdanî ve hukukî sorumluluğu bu mahkeme kararındadır ve ilgililerindir. Yarın bize sormazlar mı "uymayacaktınız neden kanun yaptınız veya beğenmiyorsanız neden değiştirmiyorsunuz; değiştirmediniz, o halde neden uymuyorsunuz" diye.

Değerli milletvekilleri, bir olayı yargıya yollarken, yargı kuralına uymamanın mantığı nedir? Siyaseti çözüm üretme mesleği olmaktan çıkarıp, bir sorun üretme mekanizmasına dönüştüren anlayışın mantığı nedir?.. Bir muhasebe yapalım; belki de özeleştiri... Yakın tarihte millete armağan ettiğimiz tek şey, yönetemeyen demokrasidir. Böyle bir durumda, siyasetçiye kim, neden ihtiyaç duysun; halkımız, siyaset kurumuna neden ümit bağlasın? Bir yandan "demokrasi, hukukun üstünlüğü diyeceksiniz" diğer yandan, kurallara uymayacaksınız. Halkımızın bir türlü bizi anlamadığı husus işte budur. Eğer "ne yapalım siyaset böyle" diyorsanız, o siyasete mübarek olsun!..

Değerli milletvekilleri, kendimizi kandırmayalım, şu siyaset yelpazesine bir bakalım. En fazla oy alan parti yüzde 21 ise, bu erozyondan herkes nasibini almış denebilir. Meclisin denetim mekanizmaları çalışmasın mı; buna kim hayır diyebilir... Ancak, demokratik bir disiplin içerisinde; aksi halde, sebep olunacak trajedi, kişisel trajedi değildir, toplumsal bir trajedidir. Hiç şüphe yok ki, şimdiye kadar uygulanan stratejilerin bedelini, siyasî lincin bedelini Türk siyaseti ödemiştir; ancak, vebalini hiç kimse!..

Değerli milletvekilleri, özellikle bizleri izleyen vatandaşlarımız; bugün 7 soruşturma dosyasına ve oylamasına şahit olduk. Bir bakalım burada hukukun gereği yapılmış mıdır? Vatandaşa bu tablo hangi gerekçeyle izah edilebilir. Bu tablo karşısında, soruşturma dosyaları siyasî değil, vicdanî; nasıl diyebilirsiniz?.. Siyasetin ilkesinden nasıl bahsedebilirsiniz?..

HAKKI DURAN (Çankırı) – Önergeleri sizin partiniz verdi ama!..

SEVGİ ESEN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, üzerinde görüş bildirdiğim dosyanın baş harfleri çete ve mafyadır. Bu sıfatlardan nefret ediyorum. Çete ve mafya kelimelerini telaffuz bile etmek istemiyorum. Hele hele, siyasetçi kelimesiyle yan yana gelmesine bile tahammül edemiyorum; ancak, başkalarının kişilik haklarına en az kendiminki kadar saygı duyuyorum.

VAHİT KAYIRICI (Çorum) – O zaman niye önerge verdiniz?!

BAŞKAN – Efendim, lütfen müdahale etmeyin hatibe...

SEVGİ ESEN (Devamla) – Temiz siyaset için, nefesimizi daraltan, gerçeğe ulaşılmasına engel olan hükümleri, maddeleri, gelin değiştirelim, öneriyorsanız değiştirelim; ancak, üç dört sene evvel bizim söylediklerimizin, Doğru Yol Partisi olarak söylediklerimizin bugün önerilmesine 83 üncü maddenin, 100 üncü maddenin değiştirilmesinin telaffuz edilmesinden memnun oluyorum. Diğer yandan, bunca yıl, kaybedenin, ülke ve siyaset olduğunu da biliyorum.

Değerli milletvekilleri, mahkeme kararının olduğu bir dosyada, yargıya olan saygımdan, hukukun üstünlüğüne olan güvenimden dolayı ret verdiğimi, milletin ve tarihin önünde düşüncelerimi açıklayabilmenin fırsatından dolayı mutluluğumu ifade ediyorum. Temiz siyaset adına, siyasete yeni yaralar açan düşünceleri bu yüce millete havale ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Esen.

İzmir Milletvekili Salih Dayıoğlu; buyurun efendim.

SALİH DAYIOĞLU (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;      (9/40, 41) esas numaralı Meclis Soruşturma Komisyonu raporuyla ilgili görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

20 nci Yasama Döneminde, Şırnak Milletvekili Sayın Bayar Ökten ve 57 arkadaşı ile Karabük Milletvekili Hayrettin Dilekcan ve 71 arkadaşı tarafından verilen, yasadışı örgütlerle ve mensuplarıyla birlikte hareket ettikleri, örgüt mensuplarının işledikleri suçların ortaya çıkarılmasını engelledikleri ve suçluları himaye ettikleri, devlet ihalelerinde çetelerle işbirliği yaptıkları ve bu eylemlerinin, Türk Ceza Kanununun 230, 240, 296 ve 314 üncü maddelerine uyduğu iddiasıyla, dönemin Başbakanı Sayın Ahmet Mesut Yılmaz, Devlet eski Bakanı Sayın Eyüp Aşık ve Bayındırlık ve İskân eski Bakanı Sayın Yaşar Topçu haklarında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergeleri doğrultusunda oluşturulan (9/40, 41) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporunu incelediğimizde, ne yazık ki, suçlamaların, gerekli hukukî temelden yoksun bir şekilde yapılmış olduğunu görmekteyiz.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; soruşturma önergeleri ve soruşturma komisyonu raporu incelendiğinde ve önerge sahipleri Şırnak Milletvekili Sayın Bayar Ökten'in ve Karabük Milletvekili Sayın Hayrettin Dilekcan'ın soruşturma komisyonuna vermiş oldukları bilgiler değerlendirildiğinde, açıkça görülmektedir ki, iddia sahipleri bile, ellerinde yeterli bilgi ve belge bulunmadan, sadece duyumlardan ve medyada dile getirilen söylentilerden yola çıkarak bu önergeleri vermişlerdir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sadece duyumlardan ibaret yetersiz bilgilere dayanılarak verilen bu önergenin, 20 nci Dönem Parlamentosundaki istikrarsız ve parçalanmış sayısal yapının neticesinde, tamamıyla siyasî amaçlarla verildiğini değerlendirmek, en mantıklı yol olacak.

Amacı ne olursa olsun, önergeye dayanarak kurulan Soruşturma Komisyonu, Korkmaz Yiğit, Kamuran Çörtük, Mehmet Gedik, Erol Evcil, Alaattin Çakıcı, Esat Kaya, Yavuz Ataç'ı dinlemiş ve bilgisine başvurulan  bu kişilerin verdikleri ifadeler sonucunda ve yapılan araştırmalarda, sözlü duyumların dışında herhangi bir kanıt, bilgi veya belge tespit edilememiştir.

Hukukun en temel ilkelerinden biri, iddia sahibinin, iddiasını ispatla yükümlü olmasıdır. Ancak, önerge sahibi sayın milletvekilleri, suçlamalarını ispata yönelik hiçbir çaba göstermemişlerdir. Kaldı ki, kendilerinin de bir suçlama yapabilmek için yeterli bilgiye sahip olmadıkları da ortadadır. Bu tür, dedikodu niteliğini aşmayan iddiaların siyasî bir silah gibi kullanılması, Yüce Meclisimizin saygınlığını zedelemektedir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Yüce Meclisin, ciddî kullanılması gereken soruşturma yetkisinin, bu şekilde, kanıt sayılabilecek bilgi ve belgelere dayanmayan suçlamalarla ve tamamen siyasî amaçlara yönelik kullanılması, üzüntü vericidir. Ne yazık ki, bu önerge ne ilk örnektir ne de son olması beklenmelidir. Ancak, bu uygulamanın Yüce Meclisimizin saygınlığına gölge düşürdüğü tartışılmaz bir gerçektir. Bu durumda, bize düşen görev, Meclis soruşturması açılmasını gerektiren ciddî iddiaları yüksek yargı organlarının denetimine açmaktır. Milletvekili dokunulmazlığını gözetmek koşuluyla, bu yönde bir değişiklik yapmanın ne kadar gerekli olduğunu, bu örnek de, bize, açıkça göstermektedir.

Gerekli değişikliklerin en kısa zamanda yapılması dileğiyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Dayıoğlu.

Manisa Milletvekili Sayın Cihan Yazar, buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

M. CİHAN YAZAR (Manisa) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; eski Başbakan Sayın Mesut Yılmaz, Devlet eski Bakanı Sayın Eyüp Aşık ve Bayındırlık ve İskân eski Bakanı Sayın Yaşar Topçu haklarında, Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca kurulan (9/40,41) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu üzerinde, kişisel görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunmaktayım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Soruşturma Komisyonumuz, Anayasanın 100 üncü, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 110, 111 inci maddeleri ve genel hükümler çerçevesinde, 18 Şubat 2000 tarihinde çalışmalarına başlamış, Anayasanın 100 üncü maddesine göre, iki aylık sürede çalışmalarını tamamlayamadığı için, 14 Nisan 2000 tarihinde iki aylık eksüre istemiştir. Genel Kurul, 20 Nisan 2000 tarihinden geçerli olmak üzere, komisyonumuza iki aylık eksüre vermiştir.

Komisyonumuz, öncelikle, önerge sahiplerinden Şırnak eski Milletvekili Bayar Ökten, Karabük eski Milletvekili Hayrettin Dilekcan'ı dinlemiştir. Bilahara, bir alt komisyon kurulmuş ve Kartal Cezaevinde tutuklu bulunan Alaattin Çakıcı ve Erol Evcil'in ifadeleri alınmıştır. Ayrıca, komisyonumuz, gerekli gördüğü şahısları davet ederek ifadelerine başvurmuştur.

Soruşturma önergelerinde ileri sürülen iddialar hakkında bilgi ve belge toplamak amacıyla, komisyonumuz, yazışmalar neticesinde, İçişleri Bakanlığından, Adalet Bakanlığından, Radyo ve Televizyon Üst Kurulundan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığından bilgi ve belgeleri toplamış ve gerekli değerlendirmelerini yapmıştır.

Komisyonumuz, dört aya yakın bir sürede, gayet olumlu bir hava içerisinde çalışmalarını sürdürmüş ve kararlarını, tamamıyla, hukuk, vicdan ve ahlak çizgisi doğrultusunda almıştır. Zaten, hiçbir komisyon üyemizden, ahlakî onuru ve kendisine siyasal meşruiyet ve seçmenin nezdinde haklılık kazandıracak bir tutum içerisinde hareket etmesini beklemiyordum ve bu konudaki haklılığımı da, almış olduğumuz doğru karar neticesinde, mutlulukla gördüm.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; önerge sahiplerinden Şırnak eski Milletvekili Bayar Ökten, kaset ve konuya ilişkin basında çıkan haberlere dayalı olarak soruşturma önergesi verdiklerini, bunun dışında ellerinde bir bilgi olmadığını beyan etmiştir. Karabük eski Milletvekili Hayrettin Dilekcan ise, basın-yayın organlarında çıkan haberleri internet kanalıyla toplamak suretiyle bir değerlendirme yaptıklarını ve bu nedenle soruşturma önergesi verdiklerini beyan etmiştir.

(9/41) esas numaralı soruşturma önergesinde, Bayındırlık ve İskân eski Bakanı Sayın Yaşar Topçu ile ilgili nasıl bir bağlantı olduğunu, üçbuçuk aylık titiz bir çalışmanın neticesinde, ben, henüz anlamış değilim. Hiçbir komisyon üyesi arkadaşımın da, Sayın Yaşar Topçu'nun bu soruşturma önergesiyle ilgisini anlayabildiğini sanmıyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sonuç olarak, hem eski Başbakan Sayın Mesut Yılmaz hem de Devlet eski Bakanı Sayın Eyüp Aşık hakkında suça konu kesin delillerin olmadığı kanaatindeyim.

Soruşturma komisyonları her ne kadar yasal bir kurum ise de, ben, yargının önüne hiçbir kurumun geçeceği kanaatinde değilim. Bu iş, yargının işidir. Biz, her ne kadar, inandırıcı ve yeterli çalışmalar yaptık ise de, konunun, siyasî bir nitelik kazanmasına asla müsaade etmek istemiyorum. Konunun siyasetin kirletilmesi boyutunda kullanılmasını doğru bulmuyorum. Bu bakımdan, soruşturma komisyonlarında, kişiler hakkında herhangi bir karar alınmasını uygun görmüyorum. Bu nedenle, eski Başbakan Sayın Mesut Yılmaz'ın ve Devlet eski Bakanı Sayın Eyüp Aşık'ın Yüce Divana gönderilmemesi benim vicdanî kanaatimdir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; başbakan ve bakanların suç işlemeleri halinde, Anayasanın 100 üncü maddesinin çağdaş  bir anlayışla yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Kişilere, sıfatları ne olursa olsun, ayrıcalık tanıyan yasa ve anayasa düzenlemeleri,  hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşamayacağı gibi, insan hakları sözleşmeleriyle de bağdaşmaz. Suç işleyen herkesin gideceği yer, yargı olmalıdır. Zira, yargılama, yasama organının işi değil, yargının işidir.

Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yazar.

Komisyon adına, Komsiyon Başkanvekili, İstanbul Milletvekili Sayın Cavit Kavak; buyurun efendim.

(9/40, 41) ESAS NUMARALI MECLİS SORUŞTURMASI KOMİSYONU BAŞKANVEKİLİ MEHMET CAVİT KAVAK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli üyeler; soruşturma sonucunda, komisyonumuz, konuyu derinlemesine inceleyip, araştırmıştır. Hiçbir kasta, bilgiye, belgeye, suç unsuruna, suça konu kesin delile, dolaylı, doğrudan, aracılı, hiçbir şekilde rastlanmamıştır. Türk Ceza Kanununun 230 uncu maddesindeki, görevi ihmal; Türk Ceza Kanununun 240 ncı maddesindeki, görevi kötüye kullanma; Türk Ceza Kanununun 296 ncı maddesindeki, cürüm işleyenleri saklama ve Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesindeki cürüm işlemek için teşekkül meydana getirenlerin, mensuplarına, bilerek ve isteyerek yardım edenlere verilecek cezaları düzenleyen fiilleri işlemedikleri neticesine varmıştır.

Komisyonumuz, sonuç olarak; Başbakan Sayın Ahmet Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı Sayın Eyüp Aşık’ın, katılanların oy çokluğuyla, Bayındırlık ve İskân Bakanı Sayın Yaşar Topçu’nun, katılanların oy birliğiyle Yüce Divana sevkine mahal olmadığına karar vermiştir.

Yüce Meclise saygıyla arz ederim. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kavak.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Çok mükemmel bir konuşma dinledik; Komisyon Başkanını tebrik ediyorum!..

BAŞKAN – Allah Allah!..

KAMER GENÇ (Tunceli) – Bu kadar güzel bir konuşma dinlememiştik hayatımızda.

BAŞKAN – Onun da sizin tebrikinize ihtiyacı vardı zaten; lütfettiniz!

KAMER GENÇ (Tunceli) – Yani, senin de tebrikine ihtiyacı var!

BAŞKAN – Sayın Yılmaz, konuşacak mısınız efendim?

AHMET  MESUT YILMAZ (Rize) – Hayır, konuşmayacağım.

BAŞKAN – Sayın Topçu?..

YAŞAR TOPÇU (Sinop) – Konuşan arkadaşlarımız benim söyleyeceklerimi söylediler; teşekkür ederim. (ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Peki efendim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, yerimden bir cümle söyleyebilir miyim...

BAŞKAN – Hayır, söyleyemezsiniz efendim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Bir dakika efendim... İçtüzük açık... Sayın Başkan, yerimden bir cümle söylemek istiyorum, çok kısa bir beyanatta bulunmak istiyorum.

BAŞKAN – Efendim, dinleyemiyorum sizi; teşekkür ederim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Siz, Meclis Başkanıysanız; bakın, İçtüzüğü biliyorsanız, yerimden bir cümle söylemek istiyorum...

Bu arkadaşlarımız, Eyüp Aşık'ın yargıda aklandığını söylediler. Devlet güvenlik mahkemesinin verdiği kararı, Yargıtay bozdu. Getirsinler o kararı! (ANAP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Efendim, buyurun!.. Buyurun...

Sayın milletvekilleri, Meclis Soruşturması Komisyonunun raporu üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Raporda, soruşturma açılmaması istenilmektedir; yani, komisyon raporu, Yüce Divana sevk etmemek yönündedir.

İçtüzüğümüzün 112 nci maddesinin beşinci fıkrası, "komisyonun Yüce Divana sevk etmeme yönündeki raporlarının reddi, ancak, Yüce Divana sevke dair verilen ve sevk kararının hangi ceza hükmüne dayanacağını gösteren bir önergenin kabulüyle mümkün olur" hükmünü taşımaktadır.

Bu hükme göre, Başkanlığımıza, sadece, eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz'ın Yüce Divana sevkine dair bir önerge verilmiştir.

Bu itibarla, eski bakanlar Eyüp Aşık ve Yaşar Topçu haklarında, komisyon raporu benimsenmiş bulunmaktadır.

Şimdi, biraz önce ifade etmiş olduğum gibi, kabulü yönündeki oyların Yüce Divana sevk, reddi yönündeki oyların da sevk etmemek olarak değerlendirileceği önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Yasadışı örgütlerle ve mensuplarıyla birlikte hareket ettiği, örgüt mensuplarının işledikleri suçların ortaya çıkarılmasını engellediği ve suçluları himaye ettiği, devlet ihalelerinde çetelerle işbirliği yaptığı, hükümetin çeteler ve mafyayla mücadelede izlediği politikanın başarıya ulaşmasını engelleyerek görevini kötüye kullandığı ve bu eylemlerin Türk Ceza Kanununun 230, 240, 296 ve 314 üncü maddelerine uyduğu iddiasıyla, hakkında Meclis soruşturması önergesi verilen eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ile ilgili olarak kurulan (9/40) ve (9/41) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu raporu ile önergede isnat edilen suçların işlenmediği gerekçesiyle eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz'ın Yüce Divana sevkine mahal olmadığına karar verilmiştir.

Komisyonda yapılan çalışmalar, incelemeler, toplanan belge ve deliller, ilgililerin beyanları ile sonuçta verilen karar birbirine aykırıdır.

Bu nedenlerle, önergemizin kabulü ile eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz'ın, Türk Ceza Kanununun 230, 240, 296 ve 314 üncü maddeleri uyarınca yargılanmak üzere Yüce Divana sevkine karar verilmesi için, Anayasanın 100 üncü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 112 nci maddelerine göre işlem yapılmasını saygılarımızla arz ederiz.

Faruk Çelik              Nazlı Ilıcak

               Bursa                   İstanbul

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Anayasanın 100 üncü maddesinin üçüncü fıkrasına ve İçtüzüğümüzün 112 nci maddesinin altıncı fıkrasına göre, Yüce Divana sevk kararı alınabilmesi için, üye tamsayısının salt çoğunluğunun kabul oyu; yani, 276 kabul oyu gerekmektedir. Toplantı yetersayısı olmak kaydıyla, açık oylamada kabul oyu 276'nın altında olduğu takdirde, Yüce Divana sevk kabul edilmemiş olacaktır. Oylamaya katılım, toplantı yetersayısı olan 184'ün altında olduğu takdirde, oylama tekrarlanacaktır. Bu nedenle, oylamayı, açıkoylama şeklinde yapacağız.

Şimdi, açık oylamanın şekli için Genel Kurulun kararını alacağım: Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, oylamayı başatıyorum ve 3 dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Değerli milletvekilleri, eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz'la ilgili olarak verilen önergenin açıkoylamasının sonucunda, oylamaya 333 sayın üye katılmış; 109 kabul, 219 ret, 5 çekimser oy kullanılmıştır.

Bu sonucu göre, önerge kabul edilmemiştir. Böylece, Soruşturma Komisyonunun raporu kabul edilmiş, yani eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz'ın Yüce Divana sevkine mahal olmadığına karar verilmiştir.

Alınan karar gereğince, gündemdeki soruşturma komisyonu raporları ile kanun tasarı ve tekliflerini sırasıyla görüşmek için, 23 Haziran 2000 Cuma günü saat 14.00'te toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati : 00.56


VII. – SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1. – Rize Milletvekili Mehmet Bekaroğlu’nun, gözaltına alınan ve tutuklanan gazetecilere ilişkin Başbakandan sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın cevabı (7/2010)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sayın Bülent Ecevit tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını talep ediyorum.

Gereğini saygılarımla arz ederim.      8.5.2000

                        Mehmet Bekaroğlu

                                                 Rize

Sınır tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF), 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü günü nedeniyle açıkladığı raporunda 1999 yılı içerisinde Türkiye’de gazetecilere yönelik baskı, işkence ve tutuklamaların devam ettiği bildirilmektedir.

Ayrıca bazı gazetecilerin, bazı yetkililer tarafından gerçeğe uymayan haberler yapmaya zorlandığı, bu nedenle bir çok gazetecinin görevinden olduğu bizzat gazeteciler tarafından dile getirilmektedir. Bu durum, ülkemizde gazetecilerin can güvenliğinin ve iş güvencesinin bulunmadığını ortaya koymaktadır.

Gazetecilerin iş güvencesinin ve can güvenliğinin bulunmadığı bir ülkede, kendi insanlarının doğru haber alma haklarından söz edilemez.

Gazetecilere yönelik bu tür baskılar hem Avrupa Birliğine girme sürecini olumsuz etkilemekte hem de ülkemizin imajını zedelemektedir. Ayrıca bu durum, halkımızın basına olan güvenini sarstığı gibi devlet kurumlarına olan güveni de sarsmaktadır.

Bu nedenle;

1. 1.1.1999 ile 3.5.2000 tarihleri arasında kaç gazeteci göz altına alınmış, bunlardan kaçı tutuklanmıştır?

2. Gözaltına alınan ve tutuklanan gazetecilerden, herhangi bir kötü muameleye ve işkenceye uğrayan var mıdır? Varsa kaç kişidir?

3. Gazetecilere yapılan kötü muamele veya işkenceden dolayı görevliler hakkında açılmış herhangi bir araştırma ve soruşturma söz konusu mudur? Eğer söz konusu ise sonuçları ne olmuştur?

4. Şu an ceza ve tutukevlerinde gazeteci kimliği olan kaç kişi bulunmaktadır. Bu kişiler hangi suçlar nedeniyle tutuklanmışlardır?

5. Gazetecilerin can güvenliğini, iş güvencesini ve basın özgürlüğünü sağlamak için herhangi bir çalışma yapılmakta mıdır? Yapılmakta ise bu çalışmalar hangi aşamadadır?

6. Gazetecilere baskı yaparak gerçek dışı haberler yaptıran gazete yöneticileri ve kamu görevlileri hakkında açılmış herhangi bir araştırma ve soruşturma mevcut mudur? Mevcut ise bunlar hangi aşamadadır?

                 T.C.

              İçişleri Bakanlığı

Emniyet Genel Müdürlüğü                21.6.2000

                 Sayı : B.05.1.EGM.0.12.02.01/144522

Konu : Yazılı soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : a) TBMM Başkanlığının 16.5.2000 tarihli ve KAN.KAR.MD.A.01.0.GNS.0.10.00.02-7/2010-5485/13194 sayılı yazısı.

b) Başbakanlığın 23.5.2000 gün ve B.02.0.KKG.0.12/106-234-3/2621 sayılı yazısı.

Rize Milletvekili Mehmet Bekaroğlu tarafından TBMMBaşkanlığına sunulan ve Sayın Başbakanımıza tevdi edilen, Başbakanımızca da kendileri adına tarafımdan cevaplandırılması istenilen yazılı soru önergesinin cevabı aşağıya çıkarılmıştır.

1. Belirtilen tarihler arasında; Emniyet Genel Müdürlüğü sorumluluk alanı içerisinde, değişik suçlardan dolayı gözaltına alınan 65 gazeteciden 50’sinin serbest bırakıldığı 15 gazetecinin ise tutuklandığı, Jandarma Genel Komutanlığı sorumluluk alanı içerisinde ise; 7 gazetecinin gözaltına alındığı,

2.3. Emniyet Genel Müdürlüğü sorumluluk alına içerisinde gözaltına alınan ve tutuklanan gazetecilerden herhangi bir kötü muameleye ve işkenceye uğrayan gazetecinin varolup olmadığına dair istatistiki bilgilerin mevcut olmadığı, ancak söz konusu soruya ilişkin intikal eden her türlü olayla ilgili sorumlular hakkında gerekli yasal işlemin yapıldığı,

Jandarma Genel Komutanlığı sorumluluk alanı içerisinde ise, gözaltına alınmış olan gazetecilerin gözaltı süresince herhangi bir kötü muamele ve işkencede bulunulmadığından dolayı haklarında yasal işlem yapılan personelin mevcut olmadığı,

4. 30.5.2000 tarihi itibariyle ceza ve tutukevlerinde hükümlü veya tutuklu olarak bulunan basın mensuplarının sayısını ve suçların nev’ilerini gösteren liste ektedir.

5. Başbakanlık Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünce, Tanıtma Fonu Kurulunun 29.7.1998 tarih ve 291 sayılı kararı ile malî olarak desteklenen “Yasalarımızda ifade ve basın özgürlüğüyle ilgili olarak yer alan hükümlerin envanterinin çıkarılması, değerlendirilmesi ve yeni bir basın yasa tasarısının hazırlanması” çalışmalarının başlatıldığı, bu çalışma ile birlikte basın mensuplarının görevlerini daha kolay yapabilmeleri için taşıdıkları basın kartlarının veriliş usul ve esaslarını düzenleyen “Basın Kartları Yönetmeliği”nin halen aktif olarak çalışan radyo ve televizyon kuruluşları çalışanlarını da kapsayacak hükümleri içeren yeni bir metin hazırlanması çalışmalarının sürdürüldüğü,

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Başkanlığınca hazırlanan; Tarım ve Orman İşçilerinin İş Kanunu kapsamına alınmasıyla, ilk defa toplu iş sözleşmesi kapsamına girecek işyerlerinde çalışan işçilere iş güvencesi hükümlülüğünü getirmeyi öngören “Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununun bir maddesi ile 1475 sayılı İş Kanununun ilk maddesinde değişiklik yapılması hakkında kanun tasarısı”nın 6.11.1998 tarihinde 28934 sayı ile Başbakanlığa sunulduğu ancak  söz konusu tasarının yeniden değerlendirilmek üzere Başbakanlıkça iade edildiği, konu ile ilgili çalışmaların halen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca sürdürüldüğü,

6. Başbakanlık Teftiş Kurulunca; söz konusu soruya ilişkin kendilerine intikal eden şikâyet olmadığından herhangi bir araştırma ve soruşturmanın yapılmadığı, bundan dolayı da konuya ilişkin bilgi ve belgenin bulunmadığı anlaşılmıştır.

Bilgilerinize arz ederim.

           Sadettin Tantan

  İçişleri Bakanı


2. – Aksaray Milletvekili Murat Akın’ın, Rekabet Kurulu Başkan ve üyelerinin yurt dışı seyahatlerine ilişkin Başbakandan sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun cevabı (7/2019)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Sn. Başbakan Bülent Ecevit tarafından yazılı olarak cevaplandırılması hususunu arz ederim.

1. Rekabet Kurulu Başkanı Sn. Prof. Dr. Taner Müftüoğlu 1999 ve 2000 yılında kaç defa, kaçar gün yurt dışı görev almıştır. Bu görevlerde toplam kaç dolar yolluk, yevmiye, yemek, otel ve yol parası masrafı yapılmıştır?

2. Rekabet Kurulu her üyesi 1999 ve 2000 yılında kaçar defa, kaçar gün yurt dışına gitmiştir. Her üye için Rekabet Kurulu kasasından her türlü masraf için ne kadar dolar harcanmıştır?

3. Rekabet Kurulunun bu harcamaları hükümetin enflasyonla ve ekonomik mücadele programına uymakta mıdır?

     Murat Akın

           Aksaray

                 T.C.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı

Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği                19.6.2000

                 Sayı : B.14.0.BHİ.01-221

Konu : Yazılı soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : a) 16.5.2000 tarih ve A.01.0.GNS.0.10.00.02-7/2019-5503/13236 sayılı yazınız.

b) Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğünün 23.5.2000 tarih ve B.02.0.KKG.0. 12/106-234-12/2624 sayılı yazısı.

Aksaray Milletvekili Murat Akın’ın, Sayın Başbakana tevcih ettiği ancak Sayın Başbakan tarafından kendileri adına koordinatörlüğümde cevaplandırılması istenilen (7/2019) esas no.lu yazılı soru önergesindeki sorulara ilişkin cevabımız ekte takdim edilmiştir.

Bilgilerinizi ve gereğini arz ederim.

Ahmet Kenan Tanrıkulu

Sanayi ve Ticaret Bakanı



 








Cevap 3. Bilindiği üzere, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun TBMM’nce 7.12.1994 tarihinde kabul edilmiş, 13.12.1994 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunu uygulamaktan sorumlu Rekabet Kurumunun karar organı olan Rekabet Kurulu ise, üyelerinin yaklaşık 27 aylık bir gecikmeyle 27.2.1997 tarihinde atanmasıyla oluşmuştur. Kurum, teşkilâtını oluşturarak, bu durumu Kanunun Geçici 2 nci maddesi uyarınca, 5.11.1997 tarihinde yayımladığı bir tebliğ ile kamuoyuna duyurmuş ve bu tarihten sonra hızla başvuruları değerlendirmeye başlamıştır.

Rekabet hukukunun ülkemize kazandırılmasında oldukça geç kalınmış olmakla birlikte, kurulun faaliyete başlaması ile birlikte süratle bu açık kapatılmaya çalışılmıştır. Ükemizde ilk kez uygulamaya konulan rekabet hukuku kurallarının doğru bir şekilde yürütülebilmesi için mehaz Avrupa Birliği ve diğer ülke uygulamalarının yakinen takibi gerekmektedir. Bu gereklilik, rekabet hukuku konusunda ülkemiz birikiminin yetersizliğinin telafi edilmesi ihtiyacının yanında, Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği oluşturulmasına ilişkin 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararının ülkemize yüklediği bir yükümlülükten de kaynaklanmaktadır. Bilineceği üzere, anılan kararda Türkiye sadece AB rekabet kurallarına paralel düzenlemeler yapacağı değil, mahkeme içtihadları ve ikincil düzenlemeleri de dikkate alacağı taahhüdünde bulunmuştur.

Küreselleşme sürecinin doğal bir sonucu olarak günümüzde ulusal rekabet kurallarının harmanizasyonuna ilişkin yoğun çalışmalar bulunmaktadır. Dünya Ticaret Örgütü, UNCTAD; OECD ve AB gibi uluslararası kuruluşlarda rekabet hukuku ve politikalarına ilişkin komiteler yıllardır üye ülkelerin rekabet kurallarının uyumlaştırılması ve rekabet otoriteleri arasında karşılıklı bilgi ve deneyim alışverişi için çalışmalar yapmaktadırlar.

Uruguay Raund’u sonrası dünya ticaretindeki serbestleşme eğiliminin artması, bütün ulusların kabul edip uyacağı uluslarüstü rekabet kurallarının gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu gereklilik çeşitli platformlarda değişik şekillerde dile getirilmektedir.

Rekabet hukukunun diğer hukuk dallarından en önemli farklılığı, bu hukukun statik değil, dinamik bir hukuk dalı olmasıdır. Rekabet hukuku içtihat hukuku (case law) denilen ve ülkemiz hukuk sisteminin aşina olmadığı bir hukuk disiplinidir. İçtihat hukuku, rekabet kurallarının her olay için bu kuralları uygulayan makamlar tarafından yeniden yorumlandığı dinamik bir yapıyı ifade etmektedir. Bu büyük ölçüde hukuk kurallarının ekonomi gibi dinamik bir süreçle birlikte ele alınması gereğinden kaynaklanmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, spor müsabakalarının görüntülerinin yayını haklarının rekabet kuralları ile çelişmeden ne şekilde kullanılacağı son yıllarda dünyadaki hemen tüm rekabet otoritelerinin çözmeleri gereken en önemli sorunlarından biri olmuş, bu konuda rekabet otoriteleri arasında ve OECD; AB gibi uluslararası kuruluşları nezdinde sayısız toplantılar yapılarak karşılıklı görüş alış-verişinde bulunulmuştur.

Şurası belirtilmelidir ki, rekabet hukuku konusunda ülkemizde yetişmiş eleman sayısı oldukça az olduğundan, Rekabet Kurulunda çalışan uzman meslek personeli de eğitim amacıyla, master, staj ve kısa süreli toplantılar için yurt dışına gönderilmektedir.

Rekabet hukukunun uluslararası boyutu, her dönemde, ulusal rekabet otoritelerinin kendi aralarında ve konuya ilişkin uluslararası kuruluşlar ile karşılıklı bilgi ve deneyim alış-verişi için yakın bir temas ve işbirliğini gerekli kılmaktadır. Bu durum, Türk Rekabet Kurulu gibi henüz yeni kurulmuş ulusal otoriteler için çok daha hayatî önem taşımaktadır.

Diğer taraftan, Rekabet Kurumunun eğitim, bilgi ve deneyim kazanma çabalarını ülkemizin enflasyonla mücadelesi hedefinden ayrı bir şey olarak düşünmemek gerekir. Rekabet kurallarının etkin ve doğru bir şekilde uygulanması ülkemizde fiyat istikrarının sağlanması ve korunması çabalarının önemli bir unsurunu oluşturmaktadır.

Rekabet Kurulu Başkan ve üyelerinin yurt dışı toplantılara katılmaları hususu, yukarıda yapılan bu açıklamalar çerçevesinde değerlendirilmelidir.

3. – Adana Milletvekili Ali Halaman’ın, Adana İli ve ilçelerinde yürütülen proje ve hizmetlere ilişkin sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun cevabı (7/2044)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Sanayi ve Ticaret Bakanı Sayın Kenan Tanrıkulu tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini arz ve talep ederim.

Saygılarımla.

    Ali Halaman

              Adana

1. Bakanlığınıza bağlı ve ilgili kuruluşlar tarafından Adana İli ve ilçelerinde yürütülen proje ve yatırımlarınız nelerdir?

2. Görev alanınızla ilgili olmak kaydıyla, Adana İlinin sorunları konusunda yürütülen çalışmalar var mıdır? Varsa nelerdir?

3. Adana İlinde yapılacak kamu hizmetleriyle ilgili olarak, 2000 malî yılı bütçesinden ayrılan ödenek ne kadardır?

4. Adana İlinde personel açığınız var mıdır?Bu konudaki personel politikanız nasıldır?

5. Görev alanınızla ilgili olarak, Adana İline götürdüğünüz kamu hizmetlerini, bölgesel dengeler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

                 T.C.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı

Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği                13.6.2000

                 Sayı : B.14.0.BHİ.01-218

Konu : Yazılı soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : 22.5.2000 tarih ve A.01.0.GNS.0.10.00.02-7/2044-5552/13291 sayılı yazınız.

Adana Milletvekili Ali Halaman’ın, “Adana İli ve ilçelerinde yürütülen proje ve hizmetlere” ilişkin olarak tarafımdan cevaplandırılmasını istediği (7/2044) esas no.lu yazılı soru önergesiyle ilgili cevabımız ekte takdim edilmiştir.

Bilgilerinizi ve gereğini arz ederim.

Ahmet Kenan Tanrıkulu

Sanayi ve Ticaret Bakanı

Adana Milletvekili Sayın Ali Halaman’ın Yazılı Sorularına İlişkin Cevaplarımız

Cevap – 1  

Adana İli ve ilçelerinde yürütülen projeler aşağıda verilmektedir :

Organize Sanayi Bölgeleri (OSB)

– Merkez II nci (Hacı Sabancı) - 600 hektar (1)

– Merkez I inci (Hacı Sabancı) - Arıtma 500 hektar

– Kozan - 170 hektar

(1) Etüd kamulaştırma ve yatırım için gereken harcamaların tamamı müteşebbis heyet tarafından karşılanacaktır.

Küçük Sanayi Sitesi (KSS)

– Seyhan - 120 işyeri, altyapı

– Yüreğir (Doğu) - 600 işyeri, çırak okulu, altyapı

– İmamoğlu - 300 işyeri, çırak okulu, altyapı

Bakanlığımız bağlı kuruluşu Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı hedef kitlesi sanayici ve girişimcilere yönelik olarak, eğitim, danışmanlık, teknoloji, bilgi sistemleri ve pazarlama faaliyetlerini yürütmektedir. Bu çerçevede yürütülen hizmetler kapsamında, Adana İli KOSGEB Merkez Müdürlüğü 2000 yılı bütçe ödeneği 300 milyar 482 milyon TL’dir.

Teknoloji bazlığı faaliyetlere yönelik olarak üniversite-sanayi işbirliği çerçevesinde firmalara verilen danışmanlık hizmetleri merkez bütçesi içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.

Firmaların ihracat imkânları hususunda önümüzdeki yıllarda bir engel teşkil edecek CE markalama işareti konusunda, Türkiye genelinde yürütülen proje kapsamında Adana merkezi de yer almaktadır.

Bakanlığımıza bağlı diğer kuruluşlarımızın Adana İlinde 2000 yılı yatırım programı kapsamında yatırım faaliyetleri bulunmamaktadır.

Cevap - 2.5

Adana İlindeki OSB ve KSSprojelerine ilişkin olarak Bakanlığımıza intikal eden taleplerden, kriterlere uygun olanlar tespit edilip, yatırım programı tekliflerimize dahil edilmekte ve yatırım programlarına dahil edilmelerini müteakip yapım aşamasına geçilmektedir. Bu kapsamda, Adana İlinde 500 hektar büyüklüğünde 1 adet OSBprojesi ile (Merkez I inci (Hacı Sabancı) 1552 işyerinden müteşekkil 4 adet KSSprojesi (Ceyhan, Merkez Metal İşleri, Merkez Ağaç İşleri ve Kozan) tamamlanarak sanayicinin hizmetine sunulmuştur.

Cevap - 3

Adana İli için, Bakanlığımız 2000 yılı yatırım programında devam eden üç adet OSB için 203 milyar 912 milyon TL ödenek ayrılmış olup Bakanlığımızca 300 milyar TL ek ödenek sağlanarak bu meblağ 503 milyar 912 milyon TL’ye çıkartılmıştır. KSSprojeleri için ise 281 milyar 591 milyon TL ödenek ayrılmış olup 2000 yılında Adana İlindeki OSB ve KSS projeleri için ayrılan toplam ödenek 785,5 milyar TL olmuştur.

Cevap - 4

Bakanlığımızın Adana İl Sanayi ve Ticaret Müdürlüğü emrinde personel açığı bulunmamaktadır. Ayrıca Bakanlığımız bağlı kuruluşu KOSGEB’in Adana İli Merkez Müdürlüğünde de kadro açığı bulunmamaktadır.

Adana Sanayi ve Ticaret Müdürlüğünün Personel Kadro Listesi

Unvanı    Sınıfı                        Dolu                          Boş                      Adedi

İl San. ve Tic. Müdürü                                GİH                                1                                –                                1

İl STM Yrd.                                GİH                                1                                –                                1

Şube Müd.                                GİH                                4                                –                                4

Bors. Kom.                                GİH                                –                                1                                –

Şef                                GİH                                5                                2                                7

Memur                                GİH                                5                                2                                7

Daktilograf                                GİH                                3                                –                                3

Sekreter                                GİH                                –                                1                                1

Şoför                                GİH                                –                                2                                2

Mühendis                                THS                                9                                –                                9

Mimar                                THS                                1                                –                                1

Tekniker                                THS                                1                                –                                1

Ölç. Ay. Mem.                                THS                                5                                1                                6

Hizmetli                                YHS                                –                                1                                1

4. – İstanbul Milletvekili M. Murat Sökmenoğlu’nun, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri konusunda izlenen politikaya ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in cevabı (7/2119)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Dışişleri Bakanı Sayın İsmail Cem tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını arz ve talep ederim. Saygılarımla.

                        M. Murat Sökmenoğlu

                                           İstanbul

1. Avrupa Birliği ile entegrasyon süreci içinde çok önemli jeopolitik ve jeostratejik imkânlara sahip olan Türkiye; vakit kaybetmeden, Lauzanne’ı unutmadan, unutturmadan iç dinamiklerini Avrupa Birliği yolunda ne zaman harekete geçirecektir? Harekete geçilmiş ise hangi boyutta olmuştur?

2. Avrupa ve Savunma Kimliği Konsepti konusunda geç kalmadan, gerekli müdahale yapılırken Dışişleri Bakanlığının bu konudaki tutumu hangi boyuttadır? Bakanlıklararası koordinasyon tam mıdır?

3. Avrupa Birliğine geçiş sürecinde Batı Avrupa Birliğindeki haklarımızın yeni savunma boyutu içinde muhafaza edilmesini sağlamak için ne gibi girişimlerde bulunulmuştur? Türkiye’nin Avrupa’nın yeni savunma şemsiyesi dışında bırakılma girişimleri karşısında ne yapılmaktadır?

                 T.C.

           Dışişleri Bakanlığı 21.6.2000

             Siyaset Planlama Genel Müdürlüğü

Sayı : SPGM/373-343

Konu : Yazılı soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi :  29 Mayıs 2000 tarihli ve KAN.KAR.MD.A.01.0.GNS.0.10.00,.02-7/2119-5741/13785 sayılı yazıları.

İstanbul Milletvekili Sayın Murat Sökmenoğlu’nun ilgide kayıtlı yazılarına konu soru önergelerinin yanıtları ilişikte sunulmuştur.

Saygılarımla arz ederim.

                                      İsmail Cem

                               Dışişleri Bakanı

İstanbul Milletvekili Sayın Murat Sökmenoğlu’nun Sayın Bakanımıza

Yazılı Soruları ve Yanıtları

Soru 1. : Avrupa Birliği ile entegrasyon süreci içinde çok önemli jeopolitik ve jeostratejik imkânlara sahip olan Türkiye; vakit kaybetmeden, Lauzanne’ı unutmadan, unutturmadan iç dinamiklerini Avrupa Birliği yolunda ne zaman harekete geçirecektir? Harekete geçilmiş ise hangi boyutta olmuştur?

Cevap 2. : Bilindiği üzere, AB ile entegrasyon süreci esas itibariyle bir uyum sürecidir. Türkiye, Helsinki Zirvesi ile başlayan bu süreçte, diğer adaylar gibi, Kopenhag kriterleri olarak adlandırılan üyeliğin objektif koşullarını AB ile diyalog içinde yerine getirmek durumundadır. Bu bağlamda, AB Komisyonu, bize de danışmak suretiyle, üyelik kriterlerine uyum için nelerin hangi zaman dilimi içinde yapılacağını gösteren bir Katılım Ortaklığı belgesi hazırlayacaktır. Bu belgede, Türkiye’ye yapılacak malî yardımlar da belirtilecektir. Türkiye’de, bu belgeyi esas almak suretiyle bir Ulusal Program hazırlayarak uygulamaya koyacaktır. AB Komisyonunun Katılım Ortağı belgesinin ilk taslağını Temmuz ayında tarafımıza sunması, görüşlerimizi ve Konseyin onayını aldıktan sonra, nihaî belgeyi 8 Kasım’da bize iletmesi beklenmektedir. Türkiye’nin Ulusal Programını da Aralık içinde tamamlaması öngörülmektedir.

Türkiye Ulusal Programıyla ilgili teknik çalışmalara başlamış, AB ile müzakerelerin açılması için öncelik taşıyan siyasî kriterlere uyum konusunda, kısa ve orta vadeli bir takvim de içeren teknik raporunu sonuçlandırmak üzeredir. Bu rapor, Başbakanlığa bağlı İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurul Sekretaryasınca, Bakanlığımız dahil, ilgili Bakanlık ve Kamu Kuruluşları temsilcilerinin katkılarıyla hazırlanmış olup, Kopenhag siyasî kriterlerine uyum için Anasayamız ve ulusal mevzuatımızda yapılması gerekli değişiklik önerilerini içermektedir. Bundan sonraki aşamada raporun Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında ele alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

Öte yandan, üyelik hazırlıklarının ortaya çıkaracağı yeni ihtiyaç ve çalışma  hacmine uyum sağlanması amacıyla, idarî anlamda yeni bir görev dağılımına gidilmesi uygun görülmüştür. Bu bağlamda, Türkiye’nin ekonomik ve teknik açıdan Topluluk müktesebatına uyumunun iç koordinasyonunu yürütmek üzere, Başbakanlığa bağlı bir AB Genel Sekreterliği kurulması öngörülmüş, bu konuda hazırlanmış olan Kanun Tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisine sevkedilmiştir.

Soru 2. : Avrupa ve Savunma Kimliği Konsepti konusunda geç kalmadan, gerekli müdahale yapılırken Dışişleri Bakanlığının bu konudaki tutumu hangi boyuttadır? Bakanlıklarası Koordinasyon tam mıdır?

Cevap 2. : Türkiye, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliğinin (AGSK) geliştirilmesini ve Avrupalıların kıtanın güvenliği ve savunmasında daha fazla rol üstlenmelerini tabiî görmektedir. Ayrıca, AB çerçevesinde de böyle bir kimliğin geliştirilmesine NATO bağlamında karşı değiliz ve yeni mekanizmalar ile yapılanmalarda uygun bir yer ve rol almak için çaba sarfetmekteyiz.

AGSK ile ilgili olarak sürdürülen çalışmalara şeffaflık, kapsayıcılık ve güvenliğin bölünmezliği ilkelerinin yön vermesi gerektiğine inanıyoruz. Bu çalışmaların Transatlantik işbirliğine zarar vermemesi ve NATO’nun Avrupa güvenliğindeki öncü rolünün aşındırılmasına yol açmaması gerektiği kanaatindeyiz. Ülkemiz, 50 yıldan bu yana Avrupa’nın güvenliğine yaptığı katkıları devam ettirme iradesinin de bir göstergesi olarak AB’nin Helsinki’de belirlediği “Temel Hedef” e katkıda bulunma önerisini AB’ye iletmiştir. Bu önerimize şimdilik sadece bir ön yanıt alabildik. Kesin yanıtı, “Temel Hedef”le ilgili olarak Kasım ayında yapılacak AB konferansından sonra alabileceğimiz anlaşılıyor.

AGSK/AOGSP (Avrupa Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası) ve AB’nin Avrupa Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası ile ilgili gelişmeler Dışişleri Bakanlığı ve diğer kurumlar arasında sürekli bir eşgüdüm halinde izlenmekte ve gerekli işbirliği yapılmaktadır. Nitekim, 1999 Aralık ayında aktedilen AB Helsinki Zirvesi ve NATO Dışişleri Bakanlıkları toplantısı sonrasında AGSK ve AOGSP ile ilgili gelişmelerin kazandığı ivme de dikkate alınarak, Ankara’da Dışişleri ve Millî Savunma Bakanlıkları, Genelkurmay Başkanlığı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği yetkilileri ile Türkiye’nin AB, BAB ve NATO nezdindeki Daimi Temsilcileri ve BAB ve NATO nezdindeki Türk Askerî Temsil Heyeti Başkanlarının katıldıkları üst düzeyli bir değerlendirme toplantısı düzenlenmiştir. Bu toplantıda, AGSK’nın NATO içinde ve dışında geliştirilmesi çabalarına ilişkin temel tespitler yapılmış; Türkiye’nin bu süreçteki hedefleri ve bu hedeflere varılması yönünde izleyeceği yöntem belirlenmiştir.

Buna ilâveten, 19-20 Haziran 2000 tarihlerinde yapılacak AB Feira Zirvesinde onaylanması beklenen, AOGSP kapsamında üçüncü ülkelerle ilişkiler (katılım) ve NATO-AB ilişkileri kâğıtlarının beklentilerimizi tam anlamıyla karşılamaması, 24-25 Mayıs 2000 tarihlerinde Floransa’da düzenlenen Kuzey Atlantik Konseyi Dışişleri Bakanları İlkbahar Toplantısı ve AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası YüksekKomiseri Solana’nın 1 Haziran 2000 günü Ankara’ya yaptığı ziyaret ışığında Dışişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında 6 Haziran 2000 tarihinde ikinci bir değerlendirme toplantısı yapılmıştır. Gelişmeler izlenmekte olup, Feira sonrasında yeni bir durum değerlendirmesi yapılacaktır.

Soru 3. : Avrupa Birliğine geçiş sürecinde Batı Avrupa Birliğindeki haklarımızın yeni savunma boyutu içinde muhafaza edilmesini sağlamak için ne gibi girişimlerde bulunulmuştur? Türkiye’nin Avrupa’nın yeni savunma şemsiyesi dışında bırakılma girişimleri karşısında ne yapılmaktadır?

Cevap 3. : 23-24 Nisan 1999 tarihlerinde Vaşington’da düzenlenen NATO Zirve toplantısında kabul edilen  Ortak Bildiri ve Stratejik Konsept hükümleri çerçevesinde, Türkiye’nin AOGSP’nin geliştirilmesi çabalarında savunduğu husus, Batı Avrupa Birliğindeki (BAB) kazanımlarımızın muhafazası ve bunların daha da geliştirilerek AB’ye üye olmayan 6 Avrupalı müttefikin AB içindeki yeni yapılanmaya tam katılımını mümkün kılacak kurumsal bir çerçeveye oturtulması olmuştur. Bu bağlamda Dışişleri Bakanlığı ve dış temsilciliklerimizce yapılan girişimlerde üzerinde ısrarla durulan beklentilerimiz şöyle özetlenebilir :

Avrupa güvenliğini ilgilendiren konularda, halen BAB içinde yapıldığı gibi, günlük planlama ve danışmalara Türkiye’nin düzenli olarak katılımı,

NATO imkân ve yeteneklerinin kullanılacağı AB öncülüğündeki operasyonlarla ilgili karar almaya varan sürece ve uygulama safhasına Türkiye’nin tam ve eşit katılımı,

NATO imkân ve yeteneklerinin kullanılmayacağı AB öncülüğündeki operasyonlarda ise Türkiye’nin karar oluşturma sürecine katılımının temini ve harekâta ilişkin karar mekanizmasına tam ve eşit katılım.

Öte yandan, ülkemiz henüz tam üyesi olmadığı AB içinde, AOGSP’nin geliştirilmesi çabalarından haberdar olmasına  ve görüşlerini zamanlıca dile getirmesine yardımcı olması açısından, üyesi olduğu NATO ile AB arasında karşılıklılığı ve şeffaflığı esas alan kurumsal ve yapısal bir ilişki tesis edilmesi ve bu ilişkinin tercihan iki örgüt arasında aktedilecek bir çerçeve anlaşması zeminininde yürütülmesi görüşündedir.

Yukarıda kısaca özetlediğim görüş ve beklentilerimizin karşılanması amacıyla son dönemde yapılan girişimlerden örnek vermek gerekirse;

1. NATO Genel Sekreterinin 9-10 Mart 2000 tarihlerinde Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında görüşlerimizi yukarıdaki çerçevede kendisine aktardım.

2. Sayın Millî Savunma Bakanımız, başka vesilelerle de yaptıkları gibi, 15-16 Mayıs 2000 tarihlerinde Porto’da düzenlenen BAB Bakanlar Konseyi toplantısında görüşlerimizi bir kez daha dile getirmiş, BAB toplantısı çerçevesinde görüştüğü İngiliz karşıtına gerekli izahatlarda bulunmuştur.

3. 24-25 Mayıs 2000 tarihlerinde Floransa’da düzenlenen Kuzey Atlantik Konseyi toplantısında görüşlerimiz teyit edilmiştir. İngiliz, Hollandalı ve İspanyol muhataplarıma Floransa’da yaptığım görüşmelerde görüş ve beklentilerimizi muhataplarımın dikkatine bir kez daha getirdim.

4. Son olarak 31 Mart 2000 tarihinde NATO üyesi AB ülkelerinin, ki bunlar 11 ülkedir, Ankara’daki Büyükelçiliklerine birer nota göndererek, Feira Zirvesinde onaylanacak katılım kâğıdında veya hiç olmazsa Portekiz Dönem Başkanlığınca Feira’ya sunulacak ilerleme raporunda ileriye yönelik açılımlar yapılması beklentimizi ilettik.

5. AB Ortak Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Solana’nın 1Haziran 2000 tarihinde Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında kendisine görüş ve beklentilerimizi ayrıntılı şekilde aktardık.

6. Bu girişimlere ilâveten, ilgili dış temsilciliklerimiz AGSK/AOGSP konusundaki görüş ve beklentilerimizi her vesileyle bulundukları ülke makamlarına aktarmakta; gerekli girişimlerde bulunmaktadırlar.

AGSK/AOGSP’nin geliştirilmesi çabaları gerek NATO gerek AB içinde halen bir süreç olarak devam etmektedir. Avrupa güvenlik ve savunmasına 1952 yılından beri önemli katkılarda bulunan ülkemizin yeni yapılanma içinde uygun bir yer alacağı yönündeki inancımızı korumaktayız. Temennimiz AB’nin Türkiye gibi AB’ne üye olmayan Avrupalı NATO müttefiklerinin katılımı konusunda tatminkâr bir düzenlemeyi belirleme sağduyusunu göstermesidir. Böyle bir düzenleme, AOGSP bağlamında tespiti gereken NATO-AB ilişkileri ve işbirliği usulleri üzerinde mutabakata varılmasını da kolaylaştıracaktır.

 

5. – Balıkesir Milletvekili İlhan Aytekin’in, kamu kuruluşlarının kamplarında başörtüsü yasağı getiren genelgeye ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı DevletBahçeli’nin cevabı (7/2121)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sorularımın delaletinizle, Sayın Başbakan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması hususunu müsaadelerinize saygılarımla arz ederim.

                                  İlhan Aytekin

                                          Balıkesir

DPT Müsteşarlığının 2000/7 sayılı genelgesinde; kampa iştirak edeceklere (çarşaf, türban, tesettür vb. kıyafetler yasaktır.) denilmektedir. Bu cümleden olarak;

1. DPT kurulduğundan bugüne böyle bir uygulama olmuş mudur?

2. Bu yıl hangi ihtiyaçtan dolayı genelgeye söz konusu yasak konulmuştur?

3. Kamp kıyafetlerine müdahale başladığına göre :

– Mayoların biçimi ile ilgili (mesela bikini gibi)

– Veya rengi ile ilgili (yeşil olmaz gibi) şartlar da getirilecek midir?

4. Mes’uller, böyle bir yasaklama Müsteşarlığın görevi ise, bugüne kadar yapılmadığı için vazifeyi ihmalden mi, yoksa, işgüzarlığından mı muameleye tâbi tutulacaklardır?

5. Bilindiği üzere bu kamplar milletimizin parası ile yapılmaktadır. Bundan böyle, kamuda, okulda, kampta hayat hakkı tanınmayan başörtülü hanımların iş sahibi beylerinden, babalarından veya başörtülü iş sahibi hanımlardan vergi almamak da düşünülüyor mu?

6. Düşünülmüyorsa, hadise anayasanın eşitlik ilkesi ve hukuk devleti anlayışı ile nasıl kabil-i telif edilecektir?

                 T.C.

              Devlet Bakanlığı ve                 21.6.2000

         Başbakan Yardımcılığı

Sayı : B.02.0.001/01664

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : 29.5.2000 tarihli ve.A.01.0.GNS.0.10.00,.02-7/2121-5748/13812 sayılı yazınız.

Balıkesir Milletvekili İlhan Aytekin’in, Sayın Başbakanımıza tevcih ettiği ve tarafımdan cevaplandırılması tensip edilen 7/2121-5748 Esas No. lu yazılı soru önergesine verilen cevap ekte gönderilmektedir.

Bilgilerinize arz ederim.

                          Dr. Devlet Bahçeli

                             Devlet Bakanı ve

                                         Başbakan Yardımcısı

Balıkesir Milletvekili İlhan Aytekin’in, Sayın Başbakanımıza Tevcih Ettiği

Yazılı Soru Önergesinin Cevabı :

Soru :

DPT Müsteşarlığının 2000/7 sayılı genelgesinde; kampa iştirak edeceklere (çarşaf, türban, tesettür vb. kıyafetler yasaktır.) denilmektedir. Bu cümleden olarak;

1. DPT kurulduğundan bugüne böyle bir uygulama olmuş mudur?

2. Bu yıl hangi ihtiyaçtan dolayı genelgeye söz konusu yasak konulmuştur?

3. Kamp kıyafetlerine müdahale başladığına göre :

– Mayoların biçimi ile ilgili (mesela bikini gibi)

– Veya rengi ile ilgili (yeşil olmaz gibi) şartlar da getirilecek midir?

4. Mes’uller, böyle bir yasaklama Müsteşarlığın görevi ise, bugüne kadar yapılmadığı için vazifeyi ihmalden mi, yoksa, işgüzarlığından mı muameleye tâbi tutulacaklardır?

5. Bilindiği üzere bu kamplar milletimizin parası ile yapılmaktadır. Bundan böyle, kamuda, okulda, kampta hayat hakkı tanınmayan başörtülü hanımların iş sahibi beylerinden, babalarından veya başörtülü iş sahibi hanımlardan vergi almamak da düşünülüyor mu?

6. Düşünülmüyorsa, hadise anayasanın eşitlik ilkesi ve hukuk devleti anlayışı ile nasıl kabil-i telif edilecektir?

Cevap :

Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığının 20.4.2000 tarih ve 2000/7 sayılı genelgesinde, DPT Marmaris Milletlerarası Yurt İçi Eğitim ve Seminer Sitesinin hizmete açılacağı tarih ve devreleri duyurulmakta, iştirak etmek isteyen personelin istek formlarını gönderecekleri en son tarih bildirilmektedir. Genelge metninde, “Kampa iştirak edeceklere (Çarşaf, türban, tesettür vb. kıyafetler yasaktır)” ibareleri yer almamaktadır.

Söz konusu ibareler, Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığına tahsisli olup, 3.3.1989 tarihinde imzalanan sözleşme ve eki protokol hükümlerine göre işletmeciliği 15 yıllığına TC Merkez Bankasına verilen DPT Marmaris Eğitim, Seminer ve Dinlenme Sitesinin kullanımıyla ilgili olarak, yine Protokol hükümleri uyarınca TC Merkez Bankası tarafından hazırlanan “Katılım İstek Formu”ndaki açıklamalarla ilgili bulunmaktadır.

TC Merkez Bankasının konuya açıklık getiren yazılarında; uluslararası nitelikte olan ve zaman zaman yabancı konukların da misafir edildiği, çağdaş görünümü korumak istedikleri dinlenme sitelerinin özellikle sosyal amaçlı olmasına özen gösterildiği, bu bağlamda sosyal tesislerde kot pantolon ve ceketsiz misafir kabul edilmediği, yemekhanelerine mayo ile girilmediği gibi çağdaş olmayan kıyafetlerin kabulünün uygun olmadığının düşünüldüğü; bu çerçevede olmak üzere başörtüsünün sitelerinde kabul edildiği, Anadolu usulü geleneksel biçimde bağlanmış başörtüsüne izin verildiği, ancak bunun dışında hiçbir akımın temsiline ya da simgelerinin sergilenmesine izin verilmemesine dikkat edildiği, gördükleri lüzum üzerine ilk defa 2000 yılında kılık-kıyafet konusunda duyuru yapıldığı bildirilmiştir.

                 T.C.

     Başbakanlık                  9.6.2000

              Devlet Planlama Teşkilâtı

    Müsteşarlığı

            (Hukuk Müşavirliği)

Sayı : B.02.1.DPT.0.61.41/2355

Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığına

(Sn. Dr. Devlet Bahçeli)

İlgi : Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığının (Sn. Dr. Devlet Bahçeli) 2.6.2000 tarihli ve 1473 sayılı Evrak Akış ve Talimat Fişi eki Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğünün 1.6.2000 tarih ve B.02.0.KKG.0.12/106-250-2/2750 sayılı yazısı ve ekleri.

1. Balıkesir Milletvekili İlhan Aytekin’in, Sayın Başbakanımıza tevcih ettiği yazılı soru önergesinde yer alan hususlara dair cevabımız aşağıda bilgilerinize sunulmaktadır.

Devlet Planlama Teşkilâtı Marmaris Milletlerarası ve  Yurt İçi Eğitim, Seminer ve Dinlenme Sitesinin işletme hakkı, 3.3.1989 tarihinde Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığı ile TC Merkez Bankası Başkanlığı arasında yapılan sözleşme eki protokolün süresi 15 yıldır ve 2004 yılı Mart ayında sona erecektir.

TC Merkez Bankası ile yapılan söz konusu sözleşme eki protokolün karşılıklı yükümlülükler başlığını taşıyan Madde IV’ün üçüncü bendinde; “Müsteşarlık (DevletPlanlama Teşkilâtı), gerek tesisin işletilmesi gerekse tesisten yararlanmaları ile ilgili olarak Bankaca (TC Merkez Bankası) belirlenecek usul ve esaslara müdahale etmeyecektir.” denildikten sonra dördüncü bendinde de “Banka, tesiste, benzer özel tesis ve tatil köylerindeki çağdaş ve mevsimin gerektirdiği olağan giyim, kuşam ve ortamın yaratılması için gerekli önlemleri alır.” hükmü yer almıştır. Dolayısıyla, protokol hükümleri çerçevesinde, tesisin işletilmesiyle ilgili olarak Teşkilâtımızın herhangi bir düzenleme ve müdahale yetkisi bulunmamaktadır.

Protokol gereği, tesislerden faydalanmak üzere Devlet Planlama Teşkilâtı personeline tanınan 2000 yılına ait kontenjanın kullanılması amacıyla TC Merkez Bankası, Devlet Planlama Teşkilâtına bir yazı göndermiştir. Bu yazı ekinde yer alan ve TC Merkez Bankası tarafından hazırlanan “Katılım İstek Formunun” arka yüzünde tesise katılım esaslarını belirten açıklamalar yer almış ve bu form kamptan yararlanmak isteyenlerin başvurabilmesi için mensuplarımıza dağıtılmıştır. Devlet Planlama Teşkilâtının kampa katılacaklara duyuru mahiyetindeki genelgesinde ise giyim kuşama ilişkin herhangi bir ibare yer almamıştır. Protokol hükümleri gereğince Teşkilâtımızın, tesisin işletilmesi konusunda herhangi bir müdahale yetkisi olmadığından, TC Merkez Bankası tarafından hazırlanan “Katılım İstek Formu” ve katılım esaslarına ilişkin “Açıklamalar” Teşkilâtımızca hazırlanan genelgeye ek olarak konulmuştur. Basındaki haber ve yorumlarda değerlendirilen giyim ve kuşamla ilgili ibareler, genelgemiz ekinde yer alan TC Merkez Bankasınca hazırlanarak DPT’ye gönderilen “Katılım Esaslarını İçeren Açıklamalar” da yer aldığı ekli örnekte görülmektedir.

Görüldüğü üzere, Devlet Planlama Teşkilâtının re’sen bir yasaklaması veya soru önergesinde ileri sürülen hususlara ilişkin bir uygulaması söz konusu olmadığı gibi bu yönde bir düşüncesi de bulunmamaktadır.

Bilgilerinize arz ederim.

                        Dr. Akın İzmirlioğlu

                        Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarı

                 T.C.

     Başbakanlık                20.4.2000

              Devlet Planlama Teşkilâtı

    Müsteşarlığı

              (Genel Sekreterlik)

Sayı : B.02.1.DPT.0.70.73

Genelge–2000/7

DPT Marmaris Milletlerarası Yurt İçi Eğitim ve Seminer Sitesi 28 Mayıs 2000 tarihinden (Hazırlık çalışmalarının yetişmemesi veya yeterli katılımcı olmaması gibi nedenlerle 1 inci  devre açılmayabilir) itibaren hizmete açılacak olup, 12’şer günlük devre tarihleri aşağıda belirtilmiştir.

Devre No : Başlangıç Tarihi :             Bitiş Tarihi :

1                                28 Mayıs                                9 Haziran 2000

2                                11 Haziran                                23 Haziran 2000

3                                25 Haziran                                7 Temmuz 2000

4                                9 Temmuz                                21 Temmuz 2000

5                                23 Temmuz                                4 Ağustos 2000

6                                6 Ağustos                                18 Ağustos 2000

7                                20 Ağustos                                1 Eylül 2000

8                                3 Eylül                                15 Eylül 2000

9                                17 Eylül                                29 Eylül 2000

10                                1 Ekim                                13 Ekim 2000

İştirak etmek isteyen elemanlarımızın istek formlarını eksiksiz doldurarak 28.4.2000 tarihine kadar Sosyal İşler Şube Müdürlüğüne göndermeleri gerekmektedir.

Yukarıda belirtilen devrelere yapılan müracaatların kontenjandan fazla olmaması halinde 3.5.2000 günü saat 15.00’te 20 nci kat  toplantı salonunda her devre için ayrı ayrı kura çekilecektir.

Bilgilerinizi arz ve rica ederim.

                                  Selver Korkut

                                 Genel Sekreter

DPT Marmaris Milletlerarası Yurt İçi Eğitim ve Seminer Sitesi 2000 Yılı

İşletme Sezonu İle İlgili Bilgi Notu :

1. 1774 Sayılı Kimlik Bildirme Yasası gereğince siteye katılan tüm konukların hüviyetlerini site yöneticiliğine ibraz etmeleri ve ilgili formları doldurmaları gerekmektedir.

2. İstek formlarında ismi yazılı olanlardan başkası seminer sitesinden yararlanamayacaktır. (Günübirlik gelenler hariç).

3. Katılımcılar tahsis belgesi ile siteye başvuracaklardır.

4. Devrelerin başlangıç günü saat 10:00’da başlar. İlk gün öğle ve akşam yemeği, bitiş günü ise sadece sabah kahvaltısı verilir. Devre bitiminde site en geç saat 10.00’da boşaltılır.

5. Devre aralarında yeni devre için gerekli temizlik ve bakım çalışmaları yapılacağından siteye görevliler dışında kimse alınmayacaktır.

6. Seminer sitesinde 1 devreden fazla kalınamayacağı gibi 1 den fazla lojman talebinde de bulunulamaz.

7. Yapılan tahsisler başka birisine devredilemez. Katılmaktan vazgeçilmesi veya katılımcı sayısında değişiklik olması halinde bu durum devre başlangıç tarihinden 5 gün önce Sosyal İşler Şube Müdürlüğüne bildirilecektir. Ayrıca kendi adına kuraya katılıp, gitmekten vazgeçen ve başkalarını kampa göndermek isteyenlerin yerleri iptal edilir.

8. Emekli olan personelimiz 1, 2, 9  ve 10 uncu devrelere katılabilecek olup, diğer devrelerde boş yer bulunması halinde talep sırasına göre katılabileceklerdir.

9. Siteye katılacak olanlar beraberinde hiç bir surette evcil hayvanlarını getiremezler.

10. Sitede küçük konaklama yerleri 2 kişilik, büyük konaklama yerleri ise 4 kişilik olup, zorunlu hallerde 1 yatak ilâve edilebilir. Belirtilen kişi sayısından fazlası sitelere kabul edilmez. Ancak, tahsis sahibi ile birlikte eşi ve çocukları toplamı 5 kişiyi geçerse ayrıca değerlendirilebilir.

11. Katılımcılar, beraberinde getirdikleri konukların genel davranışlarından ve site kurallarına uymalarından sorumludurlar. Konukların kurallara uymayarak sitenin genel husur ve sükununu bozanların, site ile ilişkileri derhal kesilir.

12. Sitede servis kasasına Başkanlık Makamı talimatı gereği kıymetli eşya kabul edilmez.

13. Ücretler (Kişi Başına) :

a) Teşkilâtımız mensubu, emeklisi ve beraberindeki katılımcılar için : 1, 2, 9, 10 uncu devreler 50 000 000 TL., 3-8 inci devreler ise 70 000 000 TL dir.

b) 1 Mayıs 1997 tarihinden sonra doğan çocuklar için (0-3 yaş) yemek talep edilmemesi halinde ücret alınmayacak, yemek talep edilmesi halinde bu çocuklar 3-7 yaş grubu içinde değerlendirilecek, 1 Mayıs 1993-1 Mayıs 1997  tarihleri arasında doğan çocuklar (3-7 yaş) için ise konaklama ücretinin % 50’si tutarında ücret alınacaktır.

c) Sitede fiyatlar bir kişi için 12 günlük (tam pansiyon) konaklama bedeli olarak tespit edilmekte olduğundan daha kısa süreli tahsis imkânı bulunmamaktadır. Ancak, siteden erken ayrılmak zorunda kalanlardan kabul edilebilir mazeretini (göreve geri çağrılma, vefat, sağlık sorunları vb.) belgeleyen mensup/emeklilerin 7 günden az kalmış olmaları koşuluyla TC Merkez Bankasına başvurmaları halinde kendilerinden kişi başına günlük 1 inci 2 nci 9 uncu ve 10 uncu devreler için  5 500 000 TL, 3-8 inci devreler için ise 8 000 000 TL üzerinden ücret tahsil edilecektir.

d) Gerçekleştirilmesi zorunlu bakım, onarım, temizlik ve benzeri hizmetler nedeniyle devre aralarında siteye konuk kabul edilmeyecek olup, ancak hastalık gibi kabul edilebilir nedenlerle devre aralarında da sitede kalmak isteyenler için kişi başına günlük ücret 13 500 000 TL dir.

e) Müsteşarlığımız kontenjanından siteye katılan ancak Müsteşarlığımız mensubu-emeklisi olmayan konukları ücretleri sitede peşin tahsil edilir. Peşin olarak sitenin başlangıç gününde konaklama ücretini yatırmayanlar siteye kabul edilmezler.

f) Konaklama ücretleri peşin ya da kura çekimini takip eden ay başında (15 Mayıs 2000) ilk taksidi kesilmek üzere kalan ücretleri siteye katılınan devreyi takip eden ay başından itibaren 15 Kasım 2000 tarihine kadar en çok 5 taksitte tahsil edilir. Siteye katılmaktan vazgeçilmesi veya katılımcı sayısında değişiklik olması halinde bu durumun devre başlangıç tarihinden en geç  10 gün önce Sosyal İşler Şube Müdürlüğüne bildirilmesi gerekmektedir. Vazgeçtiğini zamanında bildirmeyen elemanlarımızın maaşlarından kesilen ilk taksit Aralık 2000 ayında iade edilecektir.

 

İşletme Protokolü

Madde I – Tanım :

İşbu protokol, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası İdare Merkezi ile Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığı (Bundan böyle kısaca “Banka” ve “Müsteşarlık” olarak anılacaklardır) arasında akdedilen 3.3.1989 tarihli sözleşmenin eki ve ayrılmaz bir parçası sayılır.

Madde II – Kapsam :

Müsteşarlıkça Bankaya ariyet olarak verilmiş bulunan tesisin Bankaca işletilme ve tesisten yararlanma usul ve esasları protokolün müteakip maddelerinde belirlenmiştir.

Madde III – Teslim :

Müsteşarlık tesisi, Bayındırlık Bakanlığınca yapılacak tasfiye kabulünü müteakip, Banka ile aralarında tespit edilecek tamamlanması gereken işlerin yerine getirilmesinden sonra teslim eder.

Bu işlerin yerine getirilip getirilmediği Banka ile Müsteşarlığın eşit sayıdaki görevlilerinden oluşacak bir komisyonca tespit olunur.

Madde IV – Karşılıklı Yükümlülükler :

1. Banka tesisin işletilmesini, yararlananların ihtiyaçlarına uygun surette ve asgarî kendi benzer tesislerindeki hizmet düzeyi ve anlayışını koruyarak yürütecektir.

2. İşletme için gerekli personelin temini ile bunların ücret ve diğer haklarının karşılanması Bankaya aittir.

3. Müsteşarlık, gerek tesisin işletilmesi gerekse mensupların tesisten yararlanmaları ile ilgili olarak Bankaca belirlenecek usul ve esaslara müdahale etmeyecektir.

4. Banka, tesiste, benzer özel tesis ve tatil köylerindeki çağdaş ve mevsimin gerektirdiği olağan giyim-kuşam ve ortamın yaratılması için gerekli önlemleri alır.

Banka, söz konusu ortamı zedeleyici tutum içinde bulunan personel ve misafirleri tesise kabul etmemekte serbest olup, ayrıca takdiri Müsteşarlığa ait olmak üzere idarî müeyyide uygulanması için durumu adı geçen Kuruluşa bildirir.

5. Müsteşarlık, tesisteki elektromekanik ve çalıştırılması özel bilgi gerektiren sistemlerin işleyişiyle ilgili olarak Banka personeline her türlü yardımın yapılmasını sağlar.

Madde V – Malî Konular :

1. Banka ve Müsteşarlık protokolün III. maddesi çerçevesinde beraberce tespit ettikleri tesisteki eksikliklerin giderilmesi için, kendi yükümlülükleri olarak; Banka azamî 500 000 000 TL, Müsteşarlık da 240 000 000 TL yı ayrı ayrı tahsis edeceklerdir.

2. Tahsisatın öngörülen doğrultuda kullanılıp kullanılmadığı, ita amiri Müsteşarlıkça tayin olunacak, ikisi Banka ve ikisi de Müsteşarlık yetkililerinden oluşan bir komisyonca izlenerek durum imzalanacak bir zabıtla saptanacak, bu zabıtla belirlenen meblağ ise ita amirince hak sahiplerine ödenecektir.

3. Protokolün dayanağını teşkil eden sözleşmenin 6 ncı maddesi çerçevesinde gerçekleştirilecek demirbaş teslim ve devir işlemlerinde de aynı usul takip edilecektir.

Madde VI – Tesisten Yararlanma :

Tesisten yararlanma usul ve şartlarının ayrıntıları bu konuda yetkili ve işletmeden sorumlu Banka tarafından ayrıca saptanacak olmakla beraber genel mahiyetteki temel esaslar aşağıda belirtilmiştir.

1. Banka tarafından sayısı ve tarihleri belirlenecek  her dönem için Müsteşarlık ve Bankaya eşit kontenjan tanınacaktır.

Bu kontenjanların kimlere kullandırılacağı ilgili kuruluşlarca belirlenir.

Bu tesisin yanısıra, Müsteşarlığın tesisi, sözleşmenin 5 inci maddesinde sözü edilen milletlerarası ve yurtiçi toplantı ve seminerlerde kullanabilmesi, esas itibariyle, işletme dönemleri (kamp  devreleri) dışında mümkün olmakla beraber, kamp tahsisleri yapılmadan en az 3 ay önceden Bankayı haberdar etmek suretiyle, kamp sezonu içinde de toplantı ve seminerler için kullanılabilecektir.

2. Müsteşarlık, her yararlanma dönemi için belirleyeceği mensuplarını bir listeyle Bankaya bildirecek, yararlanma bedelinin listede yer alan kişilerce ilgili banka hesabına yatırılarak dekontunun ibrazını müteakip adlarına tahsis yapılacaktır.

Müsteşarlık mensuplarının tesisten taksitle yararlanmaları söz konusu olduğu takdirde ise Müsteşarlık ödenmeyen her taksit tutarını ilgililerin maaşlarından kesip Bankaya ödemeyi taahhüt eder.

3. Banka tesisten yararlanacak kendi mensuplarıyla Müsteşarlık mensupları için aynı bedeli uygulayacak ve farklılık yaratmayacaktır.

Madde VII – Yürürlük

İşbu protokol, dayanağını teşkil eden 3.3.1989 tarihli sözleşmeyle birlikte yürürlüğe girer ve sözleşmenin feshiyle hükümsüz kalır.

              Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığı                   Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası

Dr. Ali Tigrel Dr. Rüşdü Saracoglu Halil Ruhi Haseski

         Müsteşar                    Başkan  Başkan Yardımcısı

 

TC Başbakanlık

Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığı

Ankara

Marmaris Milletlerarası Yurt İçi Eğitim, Seminer ve Dinlenme Sitesinin 28 Mayıs 2000 tarihinden başlamak üzere 10 devre ve 12 şer gün olarak hizmete açılması ve 1, 2, 9 ve 10 uncu devreler için 12 günlük 50 000 000 TL  3-8 inci devreler için 70 000 000 TL ücret tahsil edilmesi Yönetim Komitemizce uygun görülmüştür. Devrelerin başlama ve bitiş tarihlerini gösterir liste ilişiktedir.

Ancak, Sitede depremzedelerin bulunması, boya, bakım onarım gibi hazırlık çalışmalarının yetişmemesi veya yeterli katılımcı olmaması gibi nedenlerle 1 inci devre Sitenin konuklara açılmama durumu olabilecektir.

Geçmiş yılların bilgi ve deneyimlerinden hareketle, gerek Müsteşarlığınız gerekse Bankamız mensuplarının yaz tatillerini en ekonomik ve sağlıklı koşullarda geçirebilmelerini teminen yapılan çalışmalar sonucunda anılan Sitenin 2000 yılında işletilmesine ilişkin olarak belirlenen esaslar aşağıda yer almaktadır.

1. İlişikte gönderilen Müsteşarlığınız mensupları için düzenlenmiş “Katılım İstek Formları” katılımcılar tarafından doldurulduktan sonra bu formlar ile birlikte tahsis edilen konaklama yerlerini ve yemek salonunda oturacakları masa numaralarını belirtir listelerin, devrelerin başlangıç tarihinden en geç bir hafta önce Bankamız Sosyal İşler Genel Müdürlüğüne gönderilmesi gerekmektedir.

2. Siteye katılmaktan vazgeçilmesi veya katılımcı sayısında değişiklik olması halinde bu durumun devre başlangıç tarihinden en geç beş gün önce anılan Genel Müdürlüğümüze bildirilmesi gerekmektedir.

3. Siteye katılan mensuplarınızdan konaklama ücretleri Sitenin başlangıç tarihinde peşin veya  Siteye katılınan devreyi takip eden ay başından itibaren bir sonraki yıla devredilmemek kaydıyla (Temmuz-Kasım) en çok 5 taksitte tahsil edilecektir.

4. Müsteşarlığınız kontenjanından Siteye katılan ancak Müsteşarlığınız mensubu/emeklisi olmayan konuklarınızdan konaklama ücretleri peşin tahsil edilecektir. Peşin olarak Sitenin başlangıç gününde konaklama ücretini yatırmayanlar Siteye kabul edilmeyecektir.

5. Konaklama ücretlerine ilişkin aylık taksit miktarlarının, liste ile birlikte ait olduğu ayın 18 inci işgününe kadar, İdare Merkezinin Ankara Şubesi nezdindeki 29-Merkez Hesabına “Marmaris Sitesi” izahatıyla yatırılması gerekmektedir.

6. Siteye katılacaklar Bankamız Sosyal İşler Genel Müdürlüğünden temin ettikleri tahsis belgelerini Site Yönetimine ibraz edeceklerdir.

7. Sitede fiyatlar bir kişi için 12 günlük (tam pansiyon) konaklama bedeli olarak tespit edilmekte olduğundan daha kısa süreli tahsis imkânı bulunmamaktadır. Ancak, Siteden erken ayrılmak zorunda kalanlardan kabul edilebilir mazeretini (göreve geri çağrılma, vefat, sağlık sorunları vb) belgeleyen mensup/emeklilerin 7 günden az kalmış olmaları koşuluyla Bankamıza başvurmaları halinde kendilerinden kişi başına günlük 1 inci 2 nci 9 uncu ve 10 uncu devreler için 5 500 000 TL. 3-8 inci devreler için ise 8 000 000 TL üzerinden ücret tahsil edilecektir.

8. Gerçekleştirilmesi zorunlu bakım, onarım, temizlik ve benzeri hizmetler nedeniyle devre aralarında Siteye konuk kabul edilmeyecek olup, ancak hastalık gibi kabul edilebilir nedenlerle devre aralarında da Sitede kalmak isteyenler için kişi başına günlük ücret 13 500 000 TL dır.

Gereğini bilgilerinize arz ederiz.

           Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası

  İdare Merkezi

Perihan Üçer                   Ali Erol

Genel Müdür Genel Müdür Yardımcısı
TC Devlet Bakanlığı

Başbakan Yardımcılığı

Ankara

Sayı : 069418                          16.6.2000

İlgi : 13 Haziran 2000 tarih B.02.0.001/1630 sayılı yazıları.

T.C. Orman Bakanlığı tarafından Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığına 49 yıllığına kiralanan ve yapılan bir sözleşme ile işletmesi onbeş yıllığına Bankamıza verilen Marmaris Milletlerarası Yurt İçi Eğitim, Seminer  ve Dinlenme Sitesinde sözleşme gereği imzalanan ve bir örneği ekte sunulan 3 Mart 1989 tarihli “İşletme Protokolü” nün IV. Madde, 4 üncü fıkrasında : “Banka, tesiste, benzer özel tesis ve tatil köylerindeki çağdaş ve mevsimin gerektirdiği olağan giyim-kuşam ve ortamın yaratılması için gerekli önlemleri alır. Banka, söz konusu ortamı zedeleyici tutum içinde bulunan personel ve misafirleri tesise kabul etmemekte serbest olup, ayrıca takdiri Müsteşarlığa ait olmak üzere idarî müeyyide uygulanması için durumu adı geçen kuruluşa bildirir.” denilmektedir (Ek-1). Bu madde çerçevesinde katılım kuralları Bankamızca saptanmaktadır.

Bankamız, günlük çalışma alanlarının yanısıra Eğitim ve Dinlenme Sitelerimiz ile Sosyal Tesislerimizde de çağdaş kıyafet anlayışı içinde, çalışanların Atatürk Devrim ve İlkelerine uygun, uygar, aşırılığa kaçmayacak şekilde giyinmelerini içeren, Bakanlar Kurulunun 16 Temmuz 1982 tarih, 8/5105 No.lu Kararı uyarınca çıkarılan Kamu Kurum ve Kuruluşlarında çalışan personelin kılık kıyafetine dair Yönetmeliğe paralel olarak bazı teamül ve kaideler geliştirilmiş bulunmaktadır. Amaç, zaman ve zemine uygun, ancak şimdiye kadar çalışanlarımızın da katkılarıyla ve başarıyla koruduğumuz çağdaş kurum özelliğinden taviz vermeksizin, her türlü ideolojik akımın üzerinde bir ortam yaratmaktır.

Uluslararası nitelikte olan ve zaman zaman yabancı konuklarımızın da misafir edildiği, çağdaş görünümünü korumak istediğimiz Dinlenme Sitelerimizin özellikle sosyal amaçlı olmasına, bunun dışında hiç bir akımın temsiline ya da simgelerinin sergilenmesine izin verilmemesine özen gösterilmektedir.

Bu çerçevede, seçkin birer yemek ortamının yaratıldığı diğer Sosyal Tesislerimizde de kot pantolon ve ceketsiz misafir kabul edilmediği, Dinlenme Sitelerimizdeki yemekhanelere de mayo ile girilemediği gibi, kuvvetle benimsediğimiz çağdaş ilkeler kapsamı dışında olduğu bilinen kıyafetlerle de dinlenme sitelerimize misafir kabulünün uygun olmadığı düşünülmektedir.

Benzeri uygulamalar diğer bazı tesislerde olduğu gibi, İzmir-Özdere Eğitim ve Dinlenme Tesisimizin yanında bulunan Özdere Özel Eğitim Merkezi Komutanlığında da geçerlidir (Ek-2). Ancak, gayet tabiidir ki Anadolu usulü, geleneksel biçimde bağlanmış başörtüsü her yerde olduğu gibi ayırdedilebilmekte, Sitelerimizde de kabul görmektedir.

Sitelerimizde, ilk defa 1999 yılında görülen lüzum üzerine kılık kıyafet konusunda bir duyuru yapılmış ve bu husus 2000 yılı “Katılım Esaslarını İçeren Açıklamalar” içinde yer almıştır.

Bilgilerinize arz ederiz.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası

İdare Merkezi

Gazi Erçel N. Süreyya Serdengeçti

             Başkan  Başkan Yardımcısı

İşletme Protokolü

Madde I – Tanım :

İşbu protokol, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası İdare Merkezi ile Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığı (Bundan böyle kısaca “Banka” ve “Müsteşarlık” olarak anılacaklardır) arasında akdedilen 3.3.1989 tarihli sözleşmenin eki ve ayrılmaz bir parçası sayılır.

Madde II – Kapsam :

Müsteşarlıkça Bankaya ariyet olarak verilmiş bulunan tesisin Bankaca işletilme ve tesisten yararlanma usul ve esasları protokolün müteakip maddelerinde belirlenmiştir.

Madde III – Teslim :

Müsteşarlık tesisi, Bayındırlık Bakanlığınca yapılacak tasfiye kabulünü müteakip, Banka ile aralarında tespit edilecek tamamlanması gereken işlerin yerine getirilmesinden sonra teslim eder.

Bu işlerin yerine getirilip getirilmediği Banka ile Müsteşarlığın eşit sayıdaki görevlilerinden oluşacak bir komisyonca tespit olunur.

Madde IV – Karşılıklı Yükümlülükler :

1. Banka tesisin işletilmesini, yararlananların ihtiyaçlarına uygun surette ve asgarî kendi benzer tesislerindeki hizmet düzeyi ve anlayışını koruyarak yürütecektir.

2. İşletme için gerekli personelin temini ile bunların ücret ve diğer haklarının karşılanması Bankaya aittir.

3. Müsteşarlık, gerek tesisin işletilmesi gerekse mensupların tesisten yararlanmaları ile ilgili olarak Bankaca belirlenecek usul ve esaslara müdahale etmeyecektir.

4. Banka, tesiste, benzer özel tesis ve tatil köylerindeki çağdaş ve mevsimin gerektirdiği olağan giyim-kuşam ve ortamın yaratılması için gerekli önlemleri alır.

Banka, söz konusu ortamı zedeleyici tutum içinde bulunan personel ve misafirleri tesise kabul etmemekte serbest olup, ayrıca takdiri Müsteşarlığa ait olmak üzere idarî müeyyide uygulanması için durumu adı geçen Kuruluşa bildirir.

5. Müsteşarlık, tesisteki elektromekanik ve çalıştırılması özel bilgi gerektiren sistemlerin işleyişiyle ilgili olarak Banka personeline her türlü yardımın yapılmasını sağlar.

Madde V – Malî Konular :

1. Banka ve Müsteşarlık protokolun III. maddesi çerçevesinde beraberce tespit ettikleri tesisteki eksikliklerin giderilmesi için, kendi yükümlülükleri olarak; Banka azamî 500 000 000 TL, Müsteşarlıkta 240 000 000 TL yı ayrı ayrı tahsis edeceklerdir.

2. Tahsisatın öngörülen doğrultuda kullanılıp kullanılmadığı, ita amiri Müsteşarlıkça tayin oluncak, ikisi Banka ve ikisi de Müsteşarlık yetkililerinden oluşan bir komisyonca izlenerek durum imzalanacak bir zabıtla saptanacak, bu zabıtla belirlenen meblağ ise ita amirince hak sahiplerine ödenecektir.

3. Protokolun dayanağını teşkil eden sözleşmenin 6 ncı maddesi çerçevesinde gerçekleştirilecek demirbaş teslim ve devir işlemlerinde de aynı usul takip edilecektir.

Madde VI – Tesisten Yararlanma :

Tesisten yararlanma usul ve şartlarının ayrıntıları bu konuda yetkili ve işletmeden sorumlu Banka tarafından ayrıca saptanacak olmakla beraber genel mahiyetteki temel esaslar aşağıda belirtilmiştir.

1. Banka tarafından sayısı ve tarihleri belirlenecek  her dönem için Müsteşarlık ve Bankaya eşit kontenjan tanınacaktır.

Bu kontenjanların kimlere kullandırılacağı ilgili kuruluşlarca belirlenir.

Bu tesisin yanısıra, Müsteşarlığın tesisi, sözleşmenin 5 inci maddesinde sözü edilen milletlerarası ve yurtiçi toplantı ve seminerlerde kullanabilmesi, esas itibariyle, işletme dönemleri (kamp  devreleri) dışında mümkün olmakla beraber, kamp tahsisleri yapılmadan en az 3 ay önceden Bankayı haberdar etmek suretiyle, kamp sezonu içinde de toplantı ve seminerler için kullanılabilecektir.

2. Müsteşarlık, her yararlanma dönemi için belirleyeceği mensuplarını bir listeyle Bankaya bildirecek, yararlanma bedelinin listede yer alan kişilerce ilgili banka hesabına yatırılarak dekontunun ibrazını müteakip adlarına tahsis yapılacaktır.

Müsteşarlık mensuplarının tesisten taksitle yararlanmaları söz konusu olduğu takdirde ise Müsteşarlık ödenmeyen her taksit tutarını ilgililerin maaşlarından kesip Bankaya ödemeyi taahhüt eder.

3. Banka tesisten yararlanacak kendi mensuplarıyla Müsteşarlık mensupları için aynı bedeli uygulayacak ve farklılık yaratmayacaktır.

Madde VII – Yürürlük

İşbu protokol, dayanağını teşkil eden 3.3.1989 tarihli sözleşmeyle birlikte yürürlüğe girer ve sözleşmenin feshiyle hükümsüz kalır.

 

              Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığı                   Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası

Dr. Ali Tigrel Dr. Rüşdü Saraçoğlu Halil Ruhi Haseski

         Müsteşar                    Başkan  Başkan Yardımcısı

 

 

Özdere Özel Eğitim Merkezi Komutanlığına Giriş

 İçin İstenen Kılık Kıyafet Kuralları

1. Kampa giriş için kamp sakin ve aile bireylerinin erkek üyeleri 50 yaş ve altı için sakallı olarak kabul edilmez. (Kardinal sakal veya top sakal vs) 50 yaş ve üstü için ancak hacı sakalı diye adlandırılan sakal kabul edilir.

2. Erkek bireyler için dazlak, gömlek yaka hizasını geçecek veya at kuyruğu şeklinde arkadan bağlanmış saç şekli ile giriş yapılmaz.

3. Erkek bireyler kulakta küpe vb. materyaller ile kabul edilmez.

4. Bayanlarda çağdaş kıyafet harici kıyafet ile kamp içine kabul edilmezler. Ancak normal çene altından bağlanmış ve Anadolu’da yemeni ve örtü olarak adlandırılan baş örtüsü haricinde turban şeklindeki örtü ile giriş yapılmaz.

5. Çağdaş kıyafet harici belirli bir düşünceyi temsil amaçlı kıyafet ve materyal kullanılarak kamp içine giriş yapılmaz.

6. Kamp içindeki kafeterya, lokanta vb. tesislerde mayolu ve üstü çıplak deniz kıyafeti ile oturmak, dolaşmak ve giriş yapmak yasaktır.

6. – Erzurum Milletvekili Aslan Polat’ın, İstanbul Metrosu ile ilgili olarak Sayıştayca düzenlenen rapora ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Yıldırım Akbulut’un cevabı (7/2129)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Yıldırım Akbulut tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını arz ederim.

Saygılarımla.

                                     Aslan Polat

                                          Erzurum

2000 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1998 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesin Hesap Kanunu Tasarılarınn 10.11.1999 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmesi sırasında İstanbul metro inşaatıyla ilgili olarak Sayıştayca düzenlenen raporla 295 milyon İsviçre Frangı fazla ödeme yapılıp yapılmadığı tarafımızdan sorulmuş, Sayıştay Başkanı Sayın Prof. Dr. N. Kâmil Mutluer imzası ile 27.1.2000 tarihli verilen cevapta “Bugün itibariyle sorumlu memurların savunmaları alınmış ancak henüz rapor düzenlenmemiştir.” denmiştir.

Cevaplandırılmasını istediğimiz sorularımız;

1. Adı geçen rapor tanzim edilmiş midir?

2. Rapor tanzim edilmiş ise, iddia edildiği gibi bir usulsüz ödeme var mıdır?

3. Usulsüz ödeme var ise kesin hesabın bitirilmesine engel olan veya geciktirenler hakkında İçişleri Bakanlığına suç duyurusunda bulunulmuş mudur veya bulunulacak mıdır?

3. Usulsüz ödeme var ise fazla ödemenin geri alınabilmesi için gerekli mercilerce ne gibi bir işlem başlatılmıştır veya başlatılacaktır?

                 T.C.

           Türkiye Büyük Millet Meclisi    22.6.2000

        Başkanlığı

               Genel Sekreterliği

Kanunlar ve Kararlar Dairesi Başkanlığı

Sayı : A.01.0.GNS.0.10.00.02.7/2129-5775/13924

Sayın Aslan Polat

Erzurum Milletvekili

İlgi :  26.5.2000 tarihli yazılı soru önergeniz.

İstanbul Metrosu ile ilgili olarak Sayıştayca düzenlenen rapora ilişkin ilgi önergenizde yer alan sorularınız aşağıda cevaplandırılmıştır.

Bilgilerinizi rica ederim.

Saygılarımla.

                             Yıldırım Akbulut

                        Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                           Başkanı

Cevap 1. 2000 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe  Kanunu Tasarıları ile 1998 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunu Tasarılarının 10.11.1999 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmesi sırasında İstanbul Metrosu inşaatıyla ilgili olarak Erzurum Milletvekili Aslan Polat tarafından yöneltilen sorulara Sayıştay Başkanlığınca yazılan 27.1.2000 tarih ve Bşk-2000/8 Esas.432212/301 sayılı cevap yazısında henüz düzenlenmediği ifade edilen rapor 22.5.2000 tarihinde ilgili denetçi tarafından düzenlenip Sayıştay Başkanlığına sunularak 23.5.2000 tarihinde de Sayıştay’ın ilgili yargı dairesine intikal ettirilmiştir.

Cevap 2. İstanbul metro inşaatıyla ilgili olarak Sayıştayca ek sorguda konu edilen husus, bu raporda da yer almış bulunmaktadır.

Ancak, Denetçi tarafından mevzuata aykırı olarak nitelendirilerek sorgu konusu yapılan bu ödemenin usulsüz olup olmadığı, evvelemirde Sayıştayın ilgili yargı dairesince, kanun yollarına başvurulması halinde de nihaî olarak Sayıştay Temyiz Kurulunca yapılacak yargılama sonucu tebeyyün edecektir.

Söz konusu rapor şu anda Sayıştayın ilgili yargı dairesinin gündemindedir.

Cevap 3. Suç teşkil eden fiiller 832 sayılı Sayıştay Kanununun 65 inci maddesinde düzenlenmiş olup, bu hükme göre sayman hesaplarının incelenmesi sırasında suç teşkil eden bir fiile rastlanılması halinde, ilgili denetçi tarafından deliller tespit edilerek, durum Sayıştay Başkanlığına bildirilmekte, Başkan da keyfiyeti bir hesap mahkemesine intikal ettirmekte, buraca kamu davası yönünden kovuşturma yapılmasına karar verilmesi durumunda işlemli evrak veya hesabın bu kısmı gereği yerine getirilmek üzere sorumluların bağlı olduğu Daireye veya Cumhuriyet Savcılığına gönderilmektedir.

Söz konusu olayda, ilgili denetçi tarafından Başkanlığa mezkur maddeye dayanılarak bir bildirim yapılmış değildir. Ancak, ek raporun sonuç bölümünde denetçiler tarafından “işin bitirilmesine engel olan ve geciktirilmesine çalışan sorumlular hakkında İçişleri Bakanlığına yazılarak soruşturma açılmasının temin edilmesi” talep edilmiştir.

Cevap 4. Sayıştay Başkanlığınca daha önce yazılan 27.1.2000 tarih ve Bşk-2000/8  Esas.432212/301 sayılı cevap yazısında da ifade edildiği üzere mevzuatımıza göre Sayıştayca tespit olunan fazla ödemelerin tahsili için bunların dahil olduğu hesabın ilama bağlanması ve bu ilamın kesinleşmesi gerekmektedir.

Gerçekten, 832 sayılı Kanunun 64 üncü maddesi hükmüne göre, Sayıştay ilamları kesinleştikten sonra 45 inci madde gereğince yerine getirilmektedir. Bir ilamın infazı için kesinleşmesi gerekmekte olup, 64 üncü maddenin atıf yaptığı, 45 inci maddede de bu durum açık bir şekilde vurgulanmış bulunmaktadır. Sayıştay ilamlarının kesinleşmesi ise 832 sayılı Kanunun 67 ve 68 inci maddelerine göre, ancak, temyiz süresinin geçirilmesi ya da temyiz edilmek suretiyle Temyiz Kurulunca karar verilmekle mümkün olabilmektedir.

Tazmin hükmedilen ilamlardan temyiz edilip de Temyiz Kuruluna intikal ettirilenler belli bir usül dahilinde görüşülerek sonuçlandırılmaktadır.

832 sayılı Kanunun 64 üncü maddesi hükmü uyarınca Sayıştay ilamlarının yerine getirilmesini izlemekten ilamların gönderildiği dairelerin en büyük amirleri sorumlu bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle Sayıştay hükmünü vermekte, bu hükmün infazı başka mercilerce gerçekleştirilmektedir.

Esasen, bu durum sadece Sayıştay için değil, diğer yargı mercileri için de geçerli bir keyfiyettir.

 

 

 

NOT : ÇEVİRİSİ YAPILAMAYAN KISIMLAR AYNEN FİLME ALINMIŞTIR.

 

 

BİRLEŞİM 115 İN SONU