DÖNEM : 21 YASAMA YILI : 1

 

T. B. M. M.

TUTANAK DERGİSİ

CİLT : 12

 

58 inci Birleşim

26 . 8. 1999 Perşembe

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

  I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II. – GELEN KÂĞITLAR

III. – YOKLAMALAR

IV. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1. – Eskişehir Milletvekili Mehmet Mail Büyükerman’ın, Zafer Haftası münasebetiyle gündemdışı konuşması

B) GENSORU, GENEL GÖRÜŞME MECLİS SORUŞTURMASI VE MECLİS ARAŞTIRMASI ÖNERGELERİ

1. – İstanbul Milletvekili Nazif Okumuş ve 43 arkadaşının, Kızılayın, sorunlarının araştırılarak, gelir kaynaklarının daha etkin kullanılması için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/73)

2. – Ankara Milletvekili Cemil Çiçek ve 21 arkadaşının, Türkiye Kızılay Derneğinin gelir kaynaklarının ve faaliyetlerinin araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/74)

V. – ÖNERİLER

A) SİYASÎ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ

1. – Bazı kanun tasarılarının Genel Kurul görüşmelerine 48 saat geçmeden başlanılmasına ve gündemdeki sıralamanın yeniden yapılmasına ilişkin DSP, MHP ve ANAP Gruplarının müşterek önerisi

VI.– KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

1. – 26.10.1987 Tarihli ve 290 Sayılı 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 18.9.1991 Tarihli ve 455 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile 190 Sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararnamelerin Değiştirilerek Kabulü ve Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı(1/92, 1/191, 1/516) (S. Sayısı 156)

2. – Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/441) ( S.Sayısı : 141)

3. – Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/517) (S. Sayısı : 153)

4. – Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ve Dışişleri komisyonları raporları (1/325) (S.Sayısı : 82)

5. – 27.11.1975 Tarihli ve 13 Sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası Kuruluşuna Dair Kanun Hükmünde Kararname, 14.11.1983 Tarihli ve 165 Sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 15.7.1988 Tarihli ve 329 Sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 12.2.1990 Tarihli ve 401 Sayılı Türkiye Kalkınma Bankası Anonim Şirketinin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/21, 1/48, 1/115, 1/155, 1/515) (S.Sayısı : 155)

VII. – SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1. – Konya Milletvekili Özkan Öksüz’ün;

- Konya - Cihanbeyli, Kulu, Çeltik ve Tuzlukçu İlçelerine bağlı köylerdeki kanalizasyon ve atıksu şebekelerine ilişkin

- Konya - Cihanbeyli, Kulu, Yunak, Çeltik ve Tuzlukçu İlçelerine bağlı bazı köy yollarına ilişkin

- Konya - Cihanbeyli, Kulu, Yunak, Çeltik ve Tuzlukçu İlçelerine bağlı bazı köylerin içme suyu şebekelerine ilişkin

Soruları ve Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz’ın yazılı cevabı (7/351, 352, 353)

2. – Bursa Milletvekili Kenan Sönmez’in Umurbey’de bulunan Celâl Bayar’ın anıt mezarının yeniden düzenlenmesine ilişkin sorusu ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Koray Aydın’ın yazılı cevabı (7/339)

3. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Kapadokya’nın çevre düzenlemesi ve korunması çalışmalarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Çevre Bakanı Fevzi Aytekin’in yazılı cevabı (7/369)

4. – Balıkesir Milletvekili İlyas Yılmazyıldız’ın;

- Anadolu basınının güçlenmesi için alınacak tedbirlere ve verilen kredilere ilişkin Başbakan’dan sorusu,

- Basın ve yayın kuruluşlarına son üç yılda verilen devlet kaynaklı kredilere ve Anadolu basınına ilişkin soruları ve Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik’in yazılı cevabı (7/397, 433)

5. – Konya Milletvekili Veysel Candan’ın, başarılı işadamlarına verilecek pasaporta ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/348)

6. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkamış’ın, Nevşehir - Acıgöl Hükümet Konağı inşaatına ilişkin sorusu ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Koray Aydın’ın cevabı (7/411)

7.– Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya’nın, Erzincan İline bağlı bazı ilçe yollarının 1999 yılı programına alınıp alınmadığına ve ayrılan ödeneğe ilişkin sorusu ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Koray Aydın’ın yazılı cevabı (7/314)

8. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Nevşehir Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünün makine parkına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz’ın yazılı cevabı (7/365)

9. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, devlet karayolu ve otoban yapımı için açılan ihalelere ilişkin sorusu ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Koray Aydın’ın yazılı cevabı (7/318)

I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 10.00’da açılarak üç oturum yaptı.

Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük,

Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Kaya ve

Kocaeli Milletvekili Osman Pepe,

Marmara Bölgesinde vuku bulan deprem felaketine ilişkin gündemdışı birer konuşma yaptılar.

Kuveyt’e gidecek olan Dışişleri Bakanı İsmail Cem’e, Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel’in vekâlet etmesinin uygun görülmüş olduğuna ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi Genel Kurulun bilgisine sunuldu.

Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya’nın, (6/83) esas numaralı sözlü sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi okundu; sözlü sorunun geri verildiği bildirildi.

Karaman Milletvekili Zeki Ünal ve 19 arkadaşının :

Ülkemizde meydana gelen deprem felaketi konusunda alınması gereken kalıcı önemleri ve

Yangınların zararlarını en aza indirmek için alınması gereken tedbirleri,

Belirlemek amacıyla birer Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri (10/71 ve 10/72) okundu; önergelerin gündemdeki yerlerini alacağı ve öngörüşmelerinin, sırasında yapılacağı açıklandı.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 1 inci sırasında bulunan İşsizlik Sigortası Kanunu Tasarısı (Sosyal Sigortalar Kanunu, Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu, Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortarlar Kurumu Kanunu, Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu, Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Olarak Geçen Hizmetlerin Birleştirilmesi Hakkında Kanunun Bazı Maddeleri ile İş Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi ve Bu Kanunlara Ek ve Geçici Maddeler Eklenmesi, İşsizlik Sigortası Kurulması, Çalışanların Tasarrufa Teşvik Edilmesi ve Bu Tasarrufların Değerlendirilmesine Dair Kanunun İki Maddesinin Yürürlükten Kaldırılması ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Eki Cetvellerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı) (1/495) (S.Sayısı : 114) üzerindeki görüşmeler tamamlanarak, yapılan açık oylamadan sonra kabul edildiği ve kanunlaştığı açıklandı.

Alınan karar gereğince, 26 Ağustos 1999 Perşembe günü saat 10.00’da toplanmak üzere, birleşime 20.15’te son verildi.

Mehmet Vecdi Gönül

Başkanvekili

Melda Bayer Vedat Çınaroğlu

Ankara Samsun

Kâtip Üye Kâtip Üye

Sebahattin Karakelle Burhan Orhan

Erzincan Bursa

Kâtip Üye Kâtip Üye

No : 62

II. – GELEN KAĞITLAR

26. 8. 1999 Perşembe

Teklif

1. – Afyon Milletvekili Sait Açba’nın; 13.10.1983 Tarih ve 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun Ek Madde 12’nin Değiştirilmesine Dair Kanun Teklifi (2/294) (İçişleri Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 18.8.1999)

Raporlar

1. – Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Litvanya Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Denizcilik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm ve Dışişleri komisyonları raporları (1/270) (S. Sayısı : 143) (Dağıtma tarihi: 26.8.1999) (GÜNDEME)

2. – Dünya Posta Birliği Kuruluş Yasası Beşinci Ek Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm ve Dışişleri komisyonları raporları (1/281) (S. Sayısı : 145) (Dağıtma tarihi : 26.8.1999) (GÜNDEME)

3. – Uydular Aracılığı ile Haberleşme Avrupa Teşkilatı Sözleşmesinde Yapılan Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm ve Dışişleri komisyonları raporları (1/288) (S.Sayısı: 147) (Dağıtma tarihi : 26.8.1999) (GÜNDEME)

4. – Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Denizcilik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm ve Dışişleri komisyonları raporları (1/302) (S.Sayısı: 150) (Dağıtma tarihi: 26.8.1999) (GÜNDEME)

5. – Cumhurbaşkanlığı 1998 Malî Yılı Kesinhesap Cetvelinin Sunulduğuna İlişkin Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Tezkeresi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hesaplarını İnceleme Komisyonu Raporu (3/328) (S.Sayısı: 154) (Dağıtma tarihi: 26.8.1999) (GÜNDEME)

Sözlü Soru Önergesi

1. – Trabzon Milletvekili Nail Çelebi’nin, TMO hakkındaki yolsuzluk iddialarına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından sözlü soru önergesi (6/163) (Başkanlığa geliş tarihi : 24.8.1999)

Yazılı Soru Önergeleri

1. – İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, Kızılay tarafından deprem bölgelerinde yapılan hizmetlere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi. (7/481) (Başkanlığa geliş tarihi : 24.8.1999)

2. – İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, Kızılay’da yolsuzluk olduğu yolundaki haberlere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/482) (Başkanlığa geliş tarihi : 24.8.1999)

3. – Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın, vatandaşlıktan çıkmak için başvuran kişilere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/483) (Başkanlığa geliş tarihi : 24.8.1999)

4. – İçel Milletvekili Turhan Güven’in, Kızılay’ın elindeki çadırlara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/484) (Başkanlığa geliş tarihi : 24.8.1999)

5. – Bursa Milletvekili Teoman Özalp’in, Halk Bankası tarafından kullandırılan esnaf kredisine ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısından (H.Hüsamettin Özkan) yazılı soru önergesi.(7/485) (Başkanlığa geliş tarihi : 25.8.1999)

6. – İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı’nın, İstanbul-Çatalca İlçesi Dursunköy’de bir araziye imar izni verilip verilmediğine ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/486) (Başkanlığa geliş tarihi : 25.8.1999)

7. – İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı’nın, İstanbul-Sultanbeyli Çiftlik Mevkiinde bir araziye imar izni verilip verilmediğine ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/487) (Başkanlığa geliş tarihi : 25.8.1999)

8. – Giresun Milletvekili Rasim Zaimoğlu’nun, Giresun Limanının tamir ve onarımının ne zaman yapılacağına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/488) (Başkanlığa geliş tarihi : 25.8.1999)

9. – Hatay Milletvekili Süleyman Metin Kalkan’ın, pamuk üreticilerinin sorunlarına ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanından yazılı soru önergesi (7/489) (Başkanlığa geliş tarihi : 25.8.1999)

10.-Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın, THK.’nun gelir kaynaklarına, personel sayısına ve Kocaeli depremine katkısına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/490) (Başkanlığa geliş tarihi:25.8.1999)

11. – Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın, Kızılay’ın gelir kaynaklarına, personel sayısına ve Kocaeli depremine katkısına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/491) (Başkanlığa geliş tarihi : 25.8.1999)

Meclis Araştırması Önergeleri

1. – İstanbul Milletvekili Nazif Okumuş ve 43 arkadaşının, KIZILAY’ın, sorunlarının araştırılarak gelir kaynaklarının daha etkin kullanılması için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 nci, İçtüzüğün 104 ve 105 nci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/73) (Başkanlığa geliş tarihi : 25.8.1999)

2. – Ankara Milletvekili Cemil Çiçek ve 21 arkadaşının, Türkiye Kızılay Derneğinin gelir kaynaklarının ve faaliyetlerinin araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/74) (Başkanlığa geliş tarihi : 25.8.1999)

 

 

 

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 10.00

26 Ağustos 1999 Perşembe

BAŞKAN : Başkanvekili Ali ILIKSOY

KÂTİP ÜYELER : Mehmet ELKATMIŞ (Nevşehir), Mehmet AY (Gaziantep)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 58 inci Birleşimini açıyorum.

III.- YOKLAMA

BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama yapacağım.

Yoklama için 5 dakikalık süre veriyorum. Bu süre içerisinde, sayın milletvekillerinin yoklama işlemine başlamalarını, elektronik cihaza giremeyen üyelerin teknik personelden yardım istemelerini, buna rağmen elektronik cihaza giremeyen üyelerin Başkanlığımıza pusula göndermelerini rica ediyorum.

Yoklamayı başlatıyorum; buyurun efendim.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, neden bekliyoruz?

BAŞKAN - Sayıyoruz Sayın Güven.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Elektronik cihazla saniyede netice alınıyordu; şimdi neden bekliyoruz?

BAŞKAN - Sayın Güven, Başkanlığın takdir hakkına müdahale etme hakkınızın olduğunu sanmıyorum; öncelikle bunu bilmenizi isterim. Burada...

TURHAN GÜVEN (İçel) - Müdahale değil, İçtüzükten gelen hakkımı kullanıyorum.

BAŞKAN - Sayın Güven, yoklama işlemine cihazla giremeyen arkadaşların gönderdikleri pusulaların sayımını yapmak hakkımız olsa gerek.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Tamam... Pusulaları okuyacaksınız değil mi Sayın Başkan?

BAŞKAN - Müsaade edin...

TURHAN GÜVEN (İçel) – Evet, pusula verenleri okuyacaksınız...

BAŞKAN - Müsaade edin, Başkanlık işini yapsın.

Sayın milletvekilleri, toplantı yetersayımız yoktur; Saat 10.25'te toplanmak üzere birleşime ara veriyorum.

Kapanma saati : 10.10

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 10.25

BAŞKAN : Başkanvekili Ali ILIKSOY

KÂTİP ÜYELER : Mehmet AY (Gaziantep), Mehmet ELKATMIŞ (Nevşehir)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 58 inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

III.- Y O K L A M A

BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için 5 dakikalık süre veriyorum. Bu süre içerisinde cihaza giremeyen arkadaşlarımızın teknik personelden yardım istemelerini, buna rağmen giremeyen üyelerin Başkanlığımıza yoklama pusulalarını göndermelerini rica ediyorum.

Yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yetersayımız vardır; görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce, bir arkadaşıma gündemdışı söz vereceğim. Biliyorsunuz, 26 Ağustos, Zafer Haftamızın başlangıcı; ancak, bu sene, hepimizin bildiği tabiî afet nedeniyle, pek içtenlikli bir kutlama yapamayacağız.

Günün önemine binaen, sadece, Eskişehir Milletvekili Sayın Mail Büyükerman'a gündemdışı söz veriyorum.

Buyurun Sayın Büyükerman.

Süreniz 5 dakika. Lütfen, bu süreye her şeyi sığdıralım.

IV. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1. – Eskişehir Milletvekili Mehmet Mail Büyükerman’ın, Zafer Haftası münasebetiyle gündemdışı konuşması

MEHMET MAİL BÜYÜKERMAN (Eskişehir) – Türkiye Büyük Millet Meclisinin Sayın Başkanını, sayın üyelerini saygılarımla selamlıyorum.

Bütün dünyayı yasa boğan, kıyamet örneği depremi anmadan konuşmak, insanın içine sinmiyor. Milletimize başsağlığı dilemekle yetiniyorum.

Sayın milletvekilleri, bugün, 26 Ağustos. Bundan 77 yıl evvel, Türk'ün kaderini değiştiren büyük zafere atılmış ilk adım, 26 Ağustos 1922 günü başlamıştır.

Konuya girmeden evvel, bu deprem konusunda biraz bilgi vermek istiyorum. Bizim memleketimizde deprem ne ilktir ne de sondur. Daha cumhuriyetin ilk yılı dolmadan, 1924 yılında, Erzurum'un Pasinlerinde büyük bir deprem oluyor. O zaman helikopter yok, uçaklar şimdiki teknik olanaklara sahip değil ve Atatürk, Ankara'dan Pasinler'e, düz hat üzerinde, 1 200 kilometre aşarak, hoplaya zıplaya -karayolu da olmadığına göre- ulaşıyor ve hükümetin, evi yıkılanlara yapmış olduğu yardım konusunda bir anket yapmak için rastgeldiği bir vatandaşa "baba, hükümetin verdiği yardım sana yetiyor mu" diye sorduğunda, aldığı cevap "vallahi padişah bilir" oluyor. Atatürk, galiba anlamadı diye bir daha soruyor: "Baba, galiba anlamadın, hükümetin size yaptığı yardım yeterli mi?" Aynı cevabı alıyor; vatandaş "Vallahi padişah bilir" diyor. Atatürk'ün yüzü karışıyor ve yanındaki kaymakama "siz cumhuriyeti anlatmadınız mı" diyor. Bu gibi yerlerde mahallî ortamdan gelen tahrirat kâtipleri genellikle girişken olurlar; kaymakamın ağzından sözü alıyor "tamim ettik Paşam" diyor; Atatürk'ün kendisine cevabı "tamimle cumhuriyet olmaz" oluyor. Muhakkak tamimle cumhuriyet olmaz. Bunu, yıllardan beri gördük; çünkü, tamimle olmuyor, maarifle oluyor, eğitimle oluyor; ama, bütün bunlar paraya dayanıyor; bugün çektiğimiz ıstırap yine paraya dayanıyor. Bunlar, maddî olanaklarla ölçülü olaylardır.

Efendim, 26 Ağustosa tepeden inme gelinmedi; bunun, uzun bir geçmişi olmakla beraber, sadece köşe noktalarına değinerek geçeceğim; çünkü, zamanımız kısıtlıdır.

Yıl 1740; I. Mahmut hükümdardır ve saraydaki kitapları toplattırmaktadır. Bu arada, eline İbni Haldun'un tarih kitabı geçiyor, kitabı karıştırdığında, imparatorlukların, ancak üçyüz sene yaşayabileceği, şeklinde bir ibare görüyor. Bundan duygulanıyor, etkileniyor ve kendi elyazısıyla bu kitabın üzerine "Osmanlı İmparatorluğu sonsuza kadar yaşayacaktır" diye bir cümle yazıyor. Halbuki, 1740'tan 57 sene evvel, 1683'te Viyana kapılarında hezimete uğrayan Osmanlı, oraya, bazı tarihçilere göre 100 000, bazılarına göre 200 000 şehit bırakıp da Edirne'ye doğru yöneldiğinde, zaten, inişe geçmiş bulunuyordu, düşüşe geçmiş bulunuyordu.

Viyana Müzesini gezenler, orada, Osmanlıların terk ettiği kılıçları, kalkanları, silahları, kanlı gömlekleri, hatta yarım çarıkları ve hatta, üç telli sazı görürler. Biz, hâlâ üç telli sazla uğraşırız; onlar, çoksesli müzikteler.

Aradan, çok fazla zaman geçmez, 1699'da Karlofça Muahedesini görürüz ve Osmanlı, aldıklarını geri vermektedir.

II. Mahmut dönemi gelir ve Mora'da isyan çıkar. Osmanlının, Mora'daki isyanı bastırmaya gücü yoktur; eyaleti olan Mısır'dan yardım ister ve Kavalalı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşayı çağırttırırlar ve isyanı bastırırlar.

BAŞKAN – Sayın Büyükerman, size 1 dakika eksüre veriyorum, lütfen toparlayın.

MEHMET MAİL BÜYÜKERMAN (Devamla) – Teşekkür ederim.

Bu arada, Adana ve Kütahya, iki sene, Kavalalı İbrahim Paşanın Nil Vadisinden getirdiği fellahların işgalinde kalır ve orada bir nesil bırakırlar.

Osmanlı, elinden, sultanlığı, aileyi, hanedanlığı kaçırmak üzeredir; İngiltere'ye başvurur, yeterli cevap alamaz; fakat, Rusya, kuvvetli bir devlet olacağına zayıf bir Osmanlı olmasını tercih eder; Prens Orlov kumandasında 2 gemi asker göndererek, İbrahim Paşa kuvvetlerini püskürtür ve Boğaziçindeki Hünkâr İskelesinde, 1832'de Hünkâr İskelesi Muahedesi imzalanır. Bu da bir köşe noktasıdır. Osmanlının düşüşünün bir an için ertelendiği dönemdir.

Efendim, bu arada...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Büyükerman. ("Konuşsun Sayın Başkan, konuşsun" sesleri, alkışlar)

Efendim, bütün grupların umumi isteği üzerine, size, 1 dakika ilave süre veriyorum.

MEHMET MAİL BÜYÜKERMAN (Devamla) – Teşekkür ederim.

Ruslar, bu sefer, gelir, 1878 Ayastafanos Muahedesiyle bir köşe noktası daha dönülür.

1914'e gelinir. Selanik'te binbaşı, İstanbul'da ferik, Selanik'te hürriyet timsali, İstanbul'da hürriyet kahramanı ve Damad-ı Şehriyarî Enver Paşanın marifetiyle Birinci Dünya Harbine gireriz. Her cephede mağlup oluruz ve 15 Mayıs 1919'da Yunanlılar İzmir'e girer. Vahdettin'in gönderdiği tamim şöyledir: "30 Ekim 1918 Limni Adasının Mondros Limanında yapılmış olan mütareke ahkâmına uygun olarak Yunanlılar İzmir'e ve Anadolu'ya girmektedirler. Bu, tamamen mütareke hükümlerine uygundur. Onlar, buraya medeniyet getiriyorlar, refah getiriyorlar; onlara tepki göstermeyin."

Günler geçer, Anadolu kendini toparlamıştır. 10 Ocak 1921 Birinci İnönü, 1 Nisan 1921 İkinci İnönü Zaferleri kazanılır. İngilizler takviye yaparlar ve 10 Ekim 1921'de Kütahya Altıntaş muharebelerinde 4 üncü Tümen Komutanı Nazım şehit olunca orduda panik uyanır ve ordu dağılmak üzeredir. Karacaşehir'e çekilen İsmet İnönü'nün karargâhı panik içerisindedir. İnönü, yanındaki Yakup Kadri'ye "İşte, her şey bitmek üzere Yakup, ben şimdi cehpe kumandanı olarak serbest hareket edemiyorum, Mustafa Kemal yetişse..." derken kapı açılır ve içeriye Mustafa Kemal Girer. İlk sözü şudur: "Siz zaferler kazanmış bir kumandansınız, muharebe sadece bir noktada, bir hatta yapılmaz; hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır ve bu satıh bütün bir vatandır." (Alkışlar)

Bu suretle, ordumuz, Sakarya Irmağının doğusuna çekilir ve...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Büyükerman. ("Sayın Başkan 1 dakika daha verin" sesleri)

MEHMET MAİL BÜYÜKERMAN (Devamla) – Son sözlerimle bağlamak istiyorum.

26 Ağustos sabahı, daha şafak sökerken, ay gökte hilal şeklindedir ve önünde bir yıldız vardır; aynı, 1071'de, Malazgirt'te olduğu gibi, sanki, Türk Bayrağı gökte resmedilmiştir. Ordumuz, yavaş yavaş düşmana doğru yaklaşmakta ve avcı hatlarımız, 500 metreye kadar düşmana yaklaşmaktadır. Saat 4.30'da bizim tanzim ateşimiz başlar, 6.00'da tahrip ateşimiz devam eder. Belen Tepesi, Tınaztepe, Kalecik Tepesi alınır; ancak, Çiğiltepe bir türlü alınamaz; Çiğiltepe'ye düşman çıkar, geri döner. Düşman gelir, Türk Ordusu çıkar, geri döner ve Mustafa Kemal, 57 nci Tümen Kumandanı Albay Reşat Beyi biraz ikaz eder. Reşat Bey, askerlerinin pıtrak gibi dökülüp şehit olmasından da etkilenerek, başına namluyu dayar ve orada intihar eder.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET MAİL BÜYÜKERMAN (Devamla) – İşte, savaş böyle kazanılır... (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Büyükerman...

MEHMET MAİL BÜYÜKERMAN (Devamla) – Atatürk, Allah tarafından her zaman gönderilmez; onun kıymetinin bilinmesi lazımdır, onun kurtardığı bu vatanın, bu cumhuriyetin değerinin bilinmesi lazımdır. Türkiye'nin hür vatandaş tüm insanları, çağdaş düşünüşüyle, Batı anlayışıyla, Türk adıyla, Türk soyadıyla ve ona muhtaç olduğu her şeyiyle, Atatürk'ü her an kalbinde yaşayarak, cumhuriyeti, dünya durdukça yaşatacaktır. ("Bravo" sesleri, alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Büyükerman, teşekkür ediyoruz. Gerçekten, bu konuda dolu olduğunuzu biliyoruz; ama, inanınız, size 3 dakikalık eksüreyi de Genel Kurul verdi, Başkanlık değil. O nedenle, size gösterdiği bu toleranstan dolayı Genel Kurula teşekkür ediyoruz.

MEHMET MAİL BÜYÜKERMAN (Eskişehir) – Genel Kurula teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Gündemdışı konuşmaya, Hükümet adına yanıt verecek sayın bakan var mı efendim? Yok.

Sayın milletvekilleri, Başkanlığın Genel Kurula diğer sunuşları vardır.

İki adet Meclis araştırma önergesi vardır; okutuyorum:

B) GENSORU, GENEL GÖRÜŞME MECLİS SORUŞTURMASI VE MECLİS ARAŞTIRMASI ÖNERGELERİ

1. – İstanbul Milletvekili Nazif Okumuş ve 43 arkadaşının, Kızılay’ ın, sorunlarının araştırılarak, gelir kaynaklarının daha etkin kullanılması için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/73)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye Kızılay Derneğinin bugüne kadar gerek Türkiye'de ve gerekse diğer ülkelerde meydana gelen doğal afet ve savaşlarda çok önemli görevler üstlendiği, çadır, ilaç, kan, gıda yardımı gibi insan hayatının devamı için zorunlu ihtiyaçlar karşılamış, ülkemizde ve diğer dünya ülkelerinde binlerce insanın hayatını kurtarmış bir kurumdur.

"Kızılay" son derece önemli bir gelir portföyüne sahip, ülkemizin her yerinde değerli mülkleri olan, aynı zamanda menkul ve gayrimenkullerden oluşan mal varlığını yardımsever halkımızın bağış ve katkılarıyla elde edilen gelirlerin artış oranı ile şu anda verilen hizmetlerin oranının bağdaşmadığı tartışmaları gündeme gelmektedir.

17 Ağustos 1999 Salı günü saat 03.02 dolayında Kocaeli-Adapazarı-Yalova, Eskişehir, Bolu ve İstanbul Merkez ve ilçelerinde meydana gelen 7,4 büyüklüğündeki deprem sonrasında Kızılay tarafından alınması gereken önlemler ile yardımları zamanında yeterince yapamadığı, stoklarında mevcut çadırların günün koşullarına göre ihtiyacı karşılamadığı, çok eski ve yağmur geçirdiği gerek afetzedeler ve gerekse basınımız tarafından ciddî eleştiri konusu yapılmıştır. Çadır dışındaki diğer yardımlar konusunda da hazırlıksız olduğu görülmüştür.

Asıl amacı afetzedelere yardımda öncü olan Kızılay'ın modern dünyanın yakaladığı hizmet standardını neden yakalayamadığı yaşanan bu tarihî deprem sonucunda kamuoyunun dikkatlerini üzerine toplamıştır.

Kızılay'ın deprem bölgesindeki afetzedelere verdiği çadırların, yardım gönderen diğer ülkelerin çadırlarıyla mukayese edildiğinde aradaki farkın çağdaşlık boyutları Türk Milletini utandırmıştır ve Kızılay'a olan gönül bağının zedelenmesine neden olmuştur.

Yıllardır çok ulvî görev ifa eden Kızılay'ın, 2000'li yıllarda Türk Milletine yakışan, içeride ve dışarıda çağdaş hizmetler sunarak halkımızın güvenini tekrar kazanabilmesi için kurumun şu andaki durumunu araştırmak, sorunlarını tespit etmek, finansman kaynaklarının amacına uygun kullandırılması imkânlarını araştırmak ve tespit edilecek sorunlara çözüm yolları bulabilmek için, Anayasanın 98 inci, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104 ve 105 inci maddeleri gereğince, Meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.

1. Nazif Okumuş (İstanbul)

2. Aydın Ayaydın (İstanbul)

3. Yılmaz Karakoyunlu (İstanbul)

4. Ali Er (İçel )

5. Masum Türker (İstanbul)

6. Bedri Yaşar (Gümüşhane)

7. Ali Kemal Başaran (Trabzon)

8. Işılay Saygın (İzmir)

9. Cengiz Aydoğan (Antalya)

10. Melek Denli Karaca (Çorum)

11. Ömer Ertaş (Mardin)

12. Sühan Özkan (İstanbul)

13. Mehmet Şandır (Hatay)

14. Sebahattin Karakelle (Erzincan)

15. Emre Kocaoğlu (İstanbul)

16. Mehmet Kaya (Kahramanmaraş)

17. Mehmet Ali Bilici (Adana)

18. Ahmet Kabil (Rize)

19. Hakkı Oğuz Aykut (Hatay)

20. Oğuz Tezmen (Bursa)

21. İbrahim Konukoğlu (Gaziantep)

22. Ramazan Gül (Isparta)

23. Arif Sezer (Adana)

24. Süleyman Coşkuner (Burdur)

25. İsmet Vursavuş (Adana)

26. Necati Yöndar (Bingöl)

27. Fetullah Gültepe (Van)

28. Faris Özdemir (Batman)

29. Hüseyin Çelik (Van)

30. Mehmet Yalçınkaya (Şanlıurfa)

31. Sadık Kırbaş (Çanakkale)

32. Ali Naci Tuncer (Trabzon)

33 - Kemal Kabataş (Samsun)

34- Cavit Kavak (İstanbul)

35 -Mahfuz Güler (Bingöl)

36 -Nesrin Ünal (Antalya)

37 -Nidai Seven (Ağrı)

38 -Hasan Özyer (Muğla)

39 -Nihat Gökbulut (Kırıkkale)

40 - Yakup Budak (Adana)

41 - Şamil Ayrım (İstanbul)

42 - Ali Coşkun (İstanbul)

43 - Süleyman Yağız (İstanbul)

44 - Hasan Fehmi Konyalı (Ordu)

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

2. – Ankara Milletvekili Cemil Çiçek ve 21 arkadaşının, Türkiye Kızılay Derneğinin gelir kaynaklarının ve faaliyetlerinin araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/74)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

17 Ağustos 1999 günü gece saat 03.00 sularında ülkemiz yüzyılın en büyük deprem felaketine maruz kalmıştır. Binlerce insanımız bu büyük felakette hayatını kaybetmiş, onbinlercesi de yaralanmıştır. Mal ve ekonomik kaybın hesabını yapmak dahi mümkün değildir. Milletimiz bu felaket karşısında çok büyük bir üzüntü duymuş, depremin yaralarının sarılabilmesi için varını yoğunu ortaya koyarak eşsiz bir yardımlaşma ve dayanışma örneği sergilemiştir. Dünya ülkeleri de bu dayanışmaya ve yardımlaşmaya büyük ölçüde katkı sağlamıştır. Ancak, deprem sonrası, yaşananlar dikkatle değerlendirildiğinde, görevi, varlık sebebi bugünlerde insanımızın yardımına koşmak olan Türkiye Kızılay Derneği kendinden bekleneni vermemiş, verememiştir. Tam bir sorumsuzluk ve başıboşluk örneği sergilemiştir. Sorumluluğunun gereğini yapmamıştır.

Bu vesileyle, basında yer alan haber ve yorumlar incelendiğinde görülmektedir ki, Türkiye Kızılay Derneğinin tüm çalışmalarının gözden geçirilmesinde, kaynaklarının nasıl ve ne ölçüde maksada matuf kullanıldığının belirlenmesinde, bu tür felaketler karşısında daha duyarlı, daha verimli ve daha sorumlu hizmet ortaya koymasında alınacak çok yönlü tedbirlerin incelenip araştırılması açısından, Anayasanın 98, İçtüzüğün 104 üncü maddelerine göre Meclis araştırması açılması zarureti hâsıl olmuştur.

Gereğini saygıyla arz ve talep ederiz. 25.8.1999

1 - Cemil Çiçek (Ankara)

2 - Salih Kapusuz (Kayseri)

3 - Abdullah Gül (Kayseri)

4 - Tevhit Karakaya (Erzincan)

5 - Mustafa Kamalak (Kahramanmaraş)

6 - Bekir Sobacı (Tokat)

7 - Mehmet Bedri İncetahtacı (Gaziantep)

8 - Avni Doğan (Kahramanmaraş)

9 - Aslan Polat (Erzurum)

10 - Ali Sezal (Kahramanmaraş)

11 - Osman Yumakoğulları (İstanbul)

12 - Lütfi Yalman (Konya)

13 - Hüseyin Kansu (İstanbul)

14 - Ömer Vehbi Hatipoğlu (Diyarbakır)

15 - Nurettin Aktaş (Gaziantep)

16 - Mehmet Çiçek (Yozgat)

17 - Musa Demirci (Sıvas)

18 - Faruk Çelik (Bursa)

19 - Hüseyin Karagöz (Çankırı)

20 - Mehmet Özyol (Adıyaman)

21 - Maliki Ejder Arvas (Van)

22 - Yaşar Canbay (Malatya)

Gerekçe :

Talep kısmında da ifade ettiğimiz gibi, ülkemiz bu yüzyılın en büyük doğal afetiyle karşı karşıyadır. Binlerce insanımız hayatını kaybetmiş, onbinlercesi yaralanmış, yüzbinlerce insan da evini ve işini kaybetmiştir. Üzüntümüz büyüktür, derindendir. Allah milletimizi ve bütün insanları bu tür felaketlerden korusun.

Milletimiz her zaman olduğu gibi bu olayda da fedakârlığın, yardımlaşmanın, sabırla olayları karşılamanın en güzel örneğini vermiştir. Depremin maddî ve manevî tahribatını en aza indirebilmek için elinden geleni yapmıştır ve halen de yapmaktadır. Teşekkürle ifade etmeliyiz ki, dünyanın pek çok ülkesi de bu yönde çaba sarf etmiştir.

Üzüntüyle belirtmeliyiz ki, görevi, varlık sebebi bugünler için olan, onun için de, devletten ve milletten destek gören Türkiye Kızılay Derneği kendinden bekleneni vermemiş, verememiştir. Tam bir sorumsuzluk ve başıboşluk örneği sergilemiştir.

Bu haliyle, bu hizmet anlayışıyla, bu yapısıyla, bundan böyle de üzerine düşeni ne ölçüde yapacağı şüphelidir. Kaynaklarını, kuruluş gayesine uygun olarak kullanmadığı yolunda da ciddî şüpheler vardır.

Bu nedenle, Türkiye Kızılay Derneğinin tüm çalışmalarının gözden geçirilmesinde, daha sorumlu, daha verimli bir hizmet verebilmesi için alınacak çok yönlü tedbirlerin araştırılıp ortaya konulmasında, hizmet kusuru ve şahsî kusuru olanlar varsa, bunların açığa çıkarılıp gereğinin yapılmasında kamu yararı olduğu açıktır. Bu araştırma önergesi bu maksatların temini için verilmiştir.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, okunan her iki önerge gündemdeki yerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması hususundaki öngörüşme, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi Gruplarının müşterek bir önerisi vardır; okutup, oylarınıza sunacağım :

V. – ÖNERİLER

A) SİYASÎ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ

1. – Bazı kanun tasarılarının Genel Kurul görüşmelerine 48 saat geçmeden başlanılmasına ve gündemdeki sıralamanın yeniden yapılmasına ilişkin DSP, MHP ve ANAP Gruplarının müşterek önerisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 25.8.1999 Çarşamba günü yaptığı toplantıda, siyasî parti grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, gruplarımızın ekteki müşterek önerisinin Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederiz.

Saygılarımızla.

Fikret Uzunhasan İsmail Köse Zeki Çakan

DSP Grubu Başkanvekili MHP Grubu Başkanvekili ANAP Grubu Başkanvekili

Öneri :

25 Ağustos 1999 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 156 sıra sayılı Kanun Tasarısının 48 saat geçmeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 1 inci sırasına; gündemin 72 nci sırasında bulunan 141 sıra sayılı Kanun Tasarısının 2 nci sırasına; 79 uncu sırasında bulunan 153 sıra sayılı Kanun Tasarısının 3 üncü sırasına; 32 nci sırasında bulunan 82 sıra sayılı Kanun Tasarısının 4 üncü sırasına; 25 Ağustos 1999 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 155 sıra sayılı Kanun Tasarısının 48 saat geçmeden 5 inci sırasına alınması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin aleyhinde olmak üzere, DYP Grup Başkanvekili Sayın Turhan Güven; buyurun efendim.

Konuşma süreniz 10 dakika.

TURHAN GÜVEN (İÇEL) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, dün, oldukça uzun süren müzakeler sonucu Sosyal Güvenlik Kanun Tasarısı Yüce Meclisten geçti. Bu Kanunun görüşmeleri esnasında, Türkiye, bir tabiî afete maruz kaldı ve bu afet sonucunda da, Türk sanayiinin en önemli üretim bölgesinde büyük sıkıntılar meydana geldi. Binlerce vatandaşımız burada şehit oldu, onbinlerce vatandaşımız da şu anda yaralı olarak -devletin keşke olsa, ama- milletin müşfik ellerinde, tedavi altında.

Değerli milletvekilleri, bütün bunlar devam ederken, daha önceden bu Meclisin tatil yapmayarak çalışmasını gerektiren çok önemli kanun tasarıları olduğu noktasından hareketle, Meclis, aşağı yukarı iki aydır bir çalışma temposu içinde. O zaman, iktidara mensup koalisyon ortaklarının ortaya getirdiği kanun tasarıları tek tek tadat edilmişti; bunlar, bunlar, bunlar çıkarılacak; çünkü, bunlar, gerçekten Türkiye ve millet için önemlidir, önem arz etmektedir, bunlar bittikten sonra, Meclis, normal, kısa da olsa bir tatile girecek denilmişti.

Gerçi, pek rastlanmayan bir olaydır; ama, Danışma Kurulu, artık her gün toplanır hale geldi ve her gün, gündem değişmeye başladı. Bize önceden verilen bilgiye göre, bir pişmanlık yasa tasarısı, telaffuzunu pek etmemek lazım geldiği halde, artık, ok yaydan çıktığı için bir af kanun tasarısı ve bir de, şimdi çok önem arz eden; yani, bu depremden sonra çok önem arz eden yetki kanun tasarısı gündemde olmalıydı.

Bunlar hazırlanırken, sadece gündemi doldurmak için, hiç de ihtiyaç olmayan kanun tasarılarını getirip gündeme sokmanın, hiç kimseye yararı olmaz. Zamanı geldiğinde çıkması söz konusu olacak kanun tasarılarını, siz, bugün gündemin en ön sıralarına koyarsanız ve gerekçenizde "ne yapalım; günde 12 saat çalışıyoruz, gündemi bunlarla dolduralım da, yarına kadar öbür kanun tasarıları gelsin" derseniz, bu, gerekçe sayılmaz değerli arkadaşlar, bu, gerekçe sayılmaz...

Şimdi, gelen şeylere bakınız: Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı... Yani, çok kısa süre sonra seçim mi var?! Bir endişemiz mi var bu konuda ki, hemen Yüksek Seçim Kuruluna ilişkin bazı hükümleri değiştiriyoruz?! Yüksek Seçim Kurulu Başkanı, benim de tanıdığım, çok değerli bir dostumdur, benim meslektaşımdır; ama, dikkat buyurulursa, burada, çok değişik bir madde ortaya çıkarılıyor geçici madde olarak. Bunun ne gereği var? Niye getiriyorsunuz?

Değerli arkadaşlarım, bakın, kanunen, Danıştay ve Yargıtay, kendi içerisinden Yüksek Seçim Kurulu üyelerini seçer. Siz, bu süreyi uzatma hakkına sahip değilsiniz ve burada, bazılarının müktesep hakkını ortadan kaldırma hakkına da sahip değilsiniz. Yani, Anayasaya, kanunlara uygunluk bakımından bir değişiklik yapıldığı zaman, bunun, evvela Anayasaya uygunluğu söz konusu olmalıdır. Anayasa Komisyonundan, her şey, Anayasaya uygundur diye geçiyor. Bunları yapmayalım.

Arkadan, bakıyorsunuz, Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı... Bizim, buna bir itirazımız zaten yoktu. Yani, halk arasında, görevli memurların işkence yapması olayıydı bu; çıkması lazımgelen bir kanun tasarısıydı. Tamam, bunu getirin; ama, birinci maddedeki ne oluyor?

Geliyorsunuz, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı... Ne kadar süredir bekliyor Mecliste, niye birden bire getirme ihtiyacını hissettiniz?

IŞILAY SAYGIN (İzmir) – Uluslararası sözleşme...

TURHAN GÜVEN (Devamla) – Yani, eğer, bütün bunlara ihtiyaç hissedildiyse, iki ay evvel, Meclis, tatil kararı vermeyerek çalışmasını yaptığı dönemde, o zaman gündeme getirmeniz gerekirdi. Aslında, gündemde, beklemesi gereken... Mesela kamu memurlarının sendika kurma ihtiyacı, onun kanun teklifi, tasarısı var. Niye bunu gündeme getirmediniz iki aydan beri? 24 maddesi geçen dönemde görüşüldü arkadaşlarım. Yani, bir şeyin çıkması gerekliyse, bir ihtiyaçtan kaynaklanıyorsa, bu, devlet ve millet için gerçekten çok önem arz ediyorsa, o önem sırasını bir dizin. Her konuşmamda, ben, şunu arz etmeye çalıştım sizlere; ehemmi mühimle karıştırmayın. Ne getireceğinizi biz bilelim, hazırlığımızı ona göre yapalım. Nerede uygunluk arz edeceğiz sizin fikirlerinize, nerede karşı çıkacağız, nerede yanlışımız var, nerede doğrumuz var? Bu yanlışları aceleyle yapıyoruz. Getirdiğiniz kanunların bir süre sonra tekrar değişikliğine; yani, bir nevi tekriri müzakere gibi yapılması keyfiyetine bundan sonra sıkça şahit olacaksınız. Biliyorsunuz, İçtüzük gereği, tekriri müzakere bir defa yapılır; oysa, komisyonlarda, duyabildiğim kadarıyla, değişiyor, tekrar değişiyor, bir kere daha tekriri müzakere yapılıyormuş; İçtüzük buna elvermez.

Değerli arkadaşlarım, bu bakımdan, evvela, bazıları istiyor diye kanun tasarıları getirmeyin. Aslında, Anayasada hürriyetlerden bahsederken bir şeyi herhalde unutmuşuz, bu Meclisin, Anayasasının içine, korkudan kurtulma hürriyetini koyması lazım; yani, her milletvekili, gelsin, hür iradesini burada rahatlıkla ifade edebilsin. Bunlar, zaman doldurulsun diye, birileri istiyor diye getirilecek kanun tasarıları gibi görünmüyor. Bu bakımdan, Anayasaya aykırılığı bir tarafa, bu kanun tasarılarında şahıslara yönelik kanun çıkarmak keyfiyeti vardır. Yüksek malumlarınızdır ki, kanunlar, objektif, umumî, gayrişahsî nitelikte olur; sübjektif, hususî, şahsî nitelik taşımaz kanunlar. Kişiler için kanunlar, olsa olsa af kanunu niteliğinde çıkabilir ve bu, genel kanun yapma ilkesine aykırılık teşkil eden kanunlar çoğalmaya başladı. Bütün bunların sonucunda, bir yanlışlığı ifade ediyoruz, pozitif muhalefetin gereği olarak ifade etmeye çalışıyoruz, diyoruz ki "yapmayın bu yanlışları." Bu yanlışlar hiç kimseye yarar getirmedi. Çoğulcu parlamenter düzenin kurulduğu 1946'dan bu tarafa, zaman zaman yapılan yanlışların kimseye yarar getirdiğini gören varsa, çıksın "ben gördüm" desin. Kimseye yarar getirmeyen şeylerle meşgul olmayalım, eskiler buna abesle iştigal derler; bırakınız da, Yüce Meclis, abesle iştigalden kurtulsun, gerçekten bu milletin ihtiyacı olan kanunları çıkarsın.

Ek Vergi Kanunu Tasarısının komisyondaki görüşmesi bu sabah saat 4'e doğru bitti; bu tasarıyı da görüşeceğiz daha sonra. Siz, vatandaşın şefkatli yaklaşımını, yardım elini kapatmaya çalışıyorsunuz, bunu vergi haline dönüştürüyorsunuz; yapmayın! Bakın, milyonlarca vatandaşımız içten gelerek bu yardımları yapıyor; bunu bir kanun haline dönüştürürseniz, vatandaşın yardım, şefkat hissini körleştirirsiniz, engellemiş olursunuz. Efendim, doğrudur; Türk Miletinin acısı da büyüktür, maddî kaybı da büyüktür. Elbette, millet, devletle el ele bunu çözer. Tasarıdan çıkarıldı, önceden vardı; yok, telefona şu kadar para; yok, 1998 gelirlerinin falanı kadar dediniz mi, o zaman fevkalade bir yanlışın içinde olursunuz. Onun için, getirilecek olan her kanun tasarısının çok süzgeçten geçirilmesi lazım, çok ince düşünülerek getirilmesi lazım. "Ben yaptım, oldu" gibi bazı düşünceleri gözardı etmenin zamanı gelmiştir. Kanunlar çıkarılır; bir kerede tadat edeceğiniz kanunu, üç senede, onun gelirini üç senede bölüp uygulayacaksınız, niye bir defada alıyorsunuz?!

Değerli arkadaşlarım, kanun yapma bir sanattır. Ben diliyorum ki, bu Yüce Meclis, bu dönem, bütün kanunlarını, gerçekten milletin neffine yapabilsin. Buradan çıkarılan her kanun, sadece arzu edildiği için değil, gerekli olduğu için, lüzumlu olduğu için ve millete yarar...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

TURHAN GÜVEN (Devamla) – ... sağlayacağı için çıkarılsın.

Hepinize saygılar sunuyorum.

Sayın Başkan, başkalarına gösterdiğiniz müsamahayı bana göstermeyeceğinizi bildiğim için, teşekkür ediyorum efendim, sağ olun.

BAŞKAN – Sayın Güven, biraz aceleci olmasanız gösterirdik; ama...

TURHAN GÜVEN (İçel) – 1 dakika gösteriyorsunuz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Güven, Sayın Büyükerman'a, Genel Kurulun kararıyla o toleransı gösterdiğimizi ifade etmiştik.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Zabıtlara da o şekilde geçti; yanlış oldu. "Bütün grupların" dediniz, zabıtları da lütfen düzeltin.

BAŞKAN – Siz, zabıtları okursanız, o şekilde belirttiğimi görürsünüz.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Ben çok dikkatli davranıyorum; bütün grupların değildir o.

BAŞKAN – Önerinin lehinde olmak üzere, buyurun Sayın Fikret Uzunhasan.

FİKRET UZUNHASAN (Muğla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Daha önce de, bu kürsüden sık sık belirttik; ülkemiz, 20 nci Yüzyılın en büyük afetine maruz kalmıştır. Böyle zor anlarda çalışarak, hükümetin, afet sonrası meydana gelen zararları bertaraf etmede gösterdiği gayretlerini, icraatını denetlemek için, gerektiğinde o doğrultuda yasalar çıkarmak için Meclisin açık kalması büyük önem taşımaktaydı. Türkiye Büyük Millet Meclisinin 21 inci Dönem üyeleri, şu anda, bu çalışmayı yapmaktadır, Meclis açıktır. Meclis açık olduğu müddetçe de, elbette boş durmayacaktır. Gündemine gelen her türlü kanun tasarı ve tekliflerini, elbette boş durmayıp, görüşecektir; ancak, bunu yaparken, hükümetin, kendi iç ve dış politikaları doğrultusunda Meclisin gündemini oluşturması en doğal hakkıdır. Yani, şu kanun tasarısının ne acelesi vardı, şunu niye görüşüyoruz da bunu görüşmüyoruz demenin bir alemi yok; çünkü, hükümet, elbette kendi politikalarını kendisi tayin edecek, ona göre gündemi oluşturacak; ancak, bunu yaparken de, muhalefetle bir ittifak içerisinde olması ve bunu istemesi de doğaldır. Çünkü, hükümetimiz, zaten bir uzlaşı hükümetidir. Muhalefetle de uzlaşı aramaktadır ve bu doğrultuda sık sık Danışma Kurulu toplantıları yapmak suretiyle uzlaşı temin etmek istemektedir. Biraz önce Doğru Yol Partisinin sayın sözcüsünün ifade ettikleri gibi "neredeyse gelenek haline geldi, her gün bir Danışma Kurulu toplanmaktadır" sözünün izahı budur.

Biz, iktidar partileri olarak muhalefetle de uzlaşı aramaktayız. Onun için sık sık Danışma Kurulunu toplamaktayız. Danışma Kurulu toplantılarında Meclisin gündemini oluştururken, Meclisin çalışma saatlerini belirlerken, muhalefetle de daima bir uzlaşı içerisinde olmayı yeğlemekteyiz. Bunun başka bir anlamı yoktur.

Şimdi, Meclisimiz açık olduğu ve çalıştığı sürece, biraz önce de ifade ettiğim gibi, hükümetin, olan afeti bertaraf etme doğrultusundaki gayretlerine, çabalarına destek vereceğiz. Bu doğrultuda, şu anda ilgili ihtisas komisyonlarında görüşülmekte olan bazı tasarı ve teklifler vardır ki, bunlar, şu anda ülkemizin maruz kaldığı afeti bertaraf etmek için ihdas edilmiş tasarı ve tekliflerdir. Onlar da Meclisin gündemine geldiğinde, yeniden Danışma Kurulu toplantısı talep etmek suretiyle orada görüşülecek ve bir an önce yasalaştırılıp rürlüğe girmeleri için çalışmalar yapılacaktır.

Oluşturmuş olduğumuz bu gündem, daha önce de belirttiğim gibi, hükümetin kendi politikaları doğrultusundadır. Öneri bize aittir. Öneriyi destekleyeceğimizi ifade ediyor; hepinize saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Uzunhasan.

Aleyhinde olmak üzere, Sayın Bülent Arınç; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakikadır.

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi hürmetle selamlıyorum, hayırlı çalışmalar diliyorum.

Danışma Kurulu önerilerinin aleyhinde söz almak muhalefet için âdeta bir kader haline geldi. Çok sevimsiz bir iş yaptığımızın farkındayım; ama, biraz evvel konuşan Sayın Uzunhasan "hükümetimiz, uzlaşma hükümetidir; biz de muhalefetle uzlaşmak için sık sık Danışma Kurulu toplantısı yapıyoruz" demeseydi belki de bu sözü almayacaktım. Uzlaşma böyle olmaz. Bunun adı dayatmadır, bunun adı yanlışta ısrardır.

Önce, sözlerimin başında bir konuya temas etmek istiyorum: Bir değerli arkadaş gündemdışı konuşma yaptı; Demokratik Sol Parti Grubumuzun güzide bir temsilcisi coşku dolu konuşmalarıyla Meclisimizi hareketlendirdi. Konuşma süresini Sayın Başkan uzattılar; Genel Kurul kararıyla uzattıklarını da ifade ettiler. Ben ve Grubumdan bu uzatma için el kaldıran bir kişi hatırlamıyorum. Bu konuşmanın da, depremin acısını yaşayan, depremden sonra da yağmur altında bekleşen, organizasyon bozukluğu içerisinde hayata küsmüş binlerce insanın derdine ne kadar çare olduğunu Sayın Genel Kurulun takdirlerine sunuyorum.

Değerli arkadaşlar, bugün getirilen grup önerisinin 1 inci sırasında, seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkında; 2 nci sırasında, Türk Ceza Kanunuyla ilgili; 3 üncü sırasında, Pişmanlık Yasası olarak bilinen kanun hakkında; 4 üncü sırasında, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde yapılan değişikliğin onaylanmasına dair; 5 inci sırasında da, Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankasıyla ilgili tasarılar bulunmaktadır.

Sayın Uzunhasan'a ve onu dinleyen bütün arkadaşlara soruyorum: Görüşeceğimiz bu kanun tasarı ve tekliflerinin hangisi depremle ilgilidir? Hangisi depremin yaralarının sarılmasıyla ilgilidir? Hangisi doğrudan veya dolaylı olarak depremle ilgili alınabilecek tedbirlerle ilgilidir?

Arkadaşlar, Meclis Genel Kurulumuzun açık olması fevkalade güzel; ama, 1 Ekimden sonra da bu Meclis çalışacak, bilmem, bu unutuluyor mu? Yani, her şeyi şimdi çıkaracağız; 1 Ekimden sonra bu Meclis olmayabilir şeklinde bir düşünceye mi sahip bazı arkadaşlarımız?

İki aydan beri, olağanüstü bir toplantı dönemindeyiz. Bu olağanüstü toplantı döneminde görüşülmesi gerekli, hem güncel hem önemli konuları kendi aramızda tespit ettik ve bunların büyük bir kısmını da, gerçekten, 450'ye varan oylarla, büyük bir mutabakatla çıkardık ve doğrusu, bu, Meclisimizin de iftihar edeceği bir olay oldu. Ama, mesela, Sosyal Güvenlik Tasarısında, muhalefet olarak, bunu yanlış bulduğumuzu ifade ettik. Sokağa kulak verdik, çalışanlara kulak verdik, sendikaları dinledik; milyonlarca insanı ilgilendiren bu konunun tekrar gözden geçirilmesi, bütün tarafların uzlaşabileceği bir noktanın tekrar aranması ihtiyacı üzerinde durduk; hayır, siz ısrar ettiniz, biz buna karşı direndik; yarısı depremin dışında, yarısı depremin içerisinde, günlerce süren müzakereler sonunda bu kanun çıkarılmaya muvaffak oldu. Ama, bir şeye dikkatinizi çekiyorum: Hükümetin güvenoyu 354'tür; siz, dün, kanunu çıkarırken, 250'yi bile bulamadınız.

Değerli arkadaşlarım, o bakımdan, isterdik ki, reform niteliğinde olduğu söylenen ve bütün kesimleri ilgilendiren sosyal güvenlikle ilgili kanun, Meclis Genel Kurulumuzun yüzde 80'inin katılabileceği şekilde çıkarılsaydı, bunu, kamuoyu önünde tartışmak ve hatta savunmak çok daha kolay olmaz mıydı? Yanlış çıkarıyoruz, eksik çıkarıyoruz; işin içerisinde, benim çoğunluğum var, ben, inat eder, dayatırım, siz ne derseniz dinlemem mantığı olunca, göreceksiniz ki, çok uzun zaman geçmeden bu eksiklikler kendisini gösterecek, belki, tekrar değişiklik önerileri, kanun tasarı ve teklifleri gündeme gelecek.

Arzumuz şudur: Hemen hemen herkesi böylesine ilgilendiren tasarı ve tekliflerde, şimdi bazılarında geleceği gibi, hep beraber otursak, konuşsak, bir araya gelsek, teklifleri müzakere etsek; eminim, hayır diyeceğimiz çok az nokta kalır.

Bakınız, af, artık, güncel hale geldi. Deprem öncesinde, affın ekim ayından sonraya bırakılabileceği söyleniyordu; sonra, iktidar grupları arasında, her nasılsa, bir anlaşma oldu ve şimdi önümüze getiriliyor. Biraz evvel "uzlaşma" lafını söyleyen arkadaşlarım için söylüyorum, Anayasa Komisyonunu ve Adalet Komisyonunu takip etmiş bir arkadaşınız olarak, dün geceden bu yana büyük bir inkisarı hayal içerisindeyim. Her şey kabul edilip affın içerisine sokulurken, mağdur ve mazlum insanların sesine kulak verilmemiştir. Yarın önümüze geldiğinde, burada, hepimiz göreceğiz; ama, doğrudan ve dolaylı ilgili olan arkadaşlarım da kabul ediyorlar ki, hırsızları affederken, katilleri affederken, yolsuzluk yapanları affederken, fikir ve düşüncelerinden dolayı -sayıları çok da az olsa- birkısım insanları af dışında tutmanın gayreti, bizim için iftihar vesilesi değil, belki, utanç vesilesi olacaktır.

O yüzden, af konusunda, gelip de, ne düşünüyorsunuz, ne yapmak istiyorsunuz diye bir soru bile sorulmamışken, biz, kendi gayretlerimizle, bütün gruplardaki arkadaşlarımızla -hepinizi kastediyorum- ne olur, şunu şöyle yapsak daha iyi değil mi, bunu bu yere getirsek daha iyi değil mi şeklindeki çabalarımız, ferden katılmalarına rağmen, kendi grupları arasındaki uzlaşmanın sonucunda, maalesef, eller kalkarak oy çokluğuyla reddediliyor. Yarın, bu affı, Anadolu'da, kime ve nasıl savunacaksınız?!

240'ın içerisinde kimler var, 313'ün içerisinde kimler var, 296'da kimler var ve kimler kendilerini kurtarıyorlar? Ama, millete mal olmuş, hiçbir zararı olmamış, sadece taşıdığı fikri ifade etmiş insanları, bir vebalı gibi affın dışında tutmak neye mal olacak? Bunun toplumsal yarasını elbette hepimizin düşünmesi lazım.

Eğer komisyonlarda muvaffak olunamayan, Genel Kuruldan da aynı şekilde çıkacak olan bir af kanunu, yarın, toplumsal yaralarda büyük derinlikler açacak olursa, bugün, bu yaptığımız çalışmaların kime, ne faydası var? Mağdurları düşünün, onların ailelerini düşünün, vicdanları düşünün ve ondan sonra, işte, görüyorsunuz, biz, Meclisi açık tuttuk, kocaman kocaman işler yaptık diye sevinebilirseniz sevinin...

Şimdi getirdikleri, seçimlerin temel hükümleri... Bir arkadaşımız gayet güzel ifade etti: Yarın seçim mi var? Ne acelesi var? Bunu, mesela, ekimin ilk haftasında Meclis niye görüşmemiş olsun?

Kadınlara karşı ayırımcılık... Bunu bilerek söylemiyorum, kasıtla da söylemiyorum; ama, 1985 yılında imzalanan bir sözleşmenin on onbeş yıl sonra önümüze bugün getirilmiş olması, 1975 yılına dayanan -5 inci madde için söylüyorum- bir kanun hükmündeki kararnamenin bugün karşımıza getirilmesi... Meclis oyalansın bunlarla canım; Meclis açık ya, boş kalıyor görüntüsü vermeyelim... Bakınız, bu beş tane tasarının dışında, komisyonlardan bugün çıkanlarla, belki bugün dağıtılacak olanlarla, yarın, af önümüze gelecektir, deprem vergisi önümüze gelecektir, yetki kanunu gelecektir; başka neler hazırladıklarını bilmiyoruz. Önemli olan şeyler, bundan yirmi gün evvel de mutabık kaldığımız konulardı. Deprem dolayısıyla doğrudan doğruya bizi ilgilendiren bütün kanunlara da evet diyoruz; ama, ne olur, şu beş tane içerisinden en azından dört tanesinin bugün güncelliği yok, önemi yok, toplumsal bir yararı da yok.

Bunları söylediğimiz zaman, boyun büküp de "eh, ne yapalım, biz böyle istiyoruz" diyemezsiniz. Gelin, makulde anlaşalım, doğruda anlaşalım ve hayırlı işler yapalım.

Geçenlerde, Sosyal Güvenlik Kanunu görüşülürken, bazı illerde görevlendirilen sayın bakanlarımızdan bahsetmiştim; birisi Adapazarı'nda, birisi de Yalova'da görev yapıyordu. Yalova'da görev yapan da, kanun müzakereleri sırasında bulunuyordu. Kendisinin, Yalova'da, burnuna maske tutarak nasıl bir yorgunluk içerisinde görevini yaptığını gören, bilen arkadaşlardan birisiyim; ama, o gün, saat 15.00'ten gece 24.00'e kadar buradaydı ve o kanunun çıkması için gayret sarf ediyordu. Sadece buna işaret etmeme rağmen, kendileri dediler ki: "Ben, oradaki bütün işlerimi bıraktım, bitirdim ve buraya geldim." Arkadaşlar, depremle ilgili işlerin hiçbirisi bitmedi, belki daha çoğu da başlamadı.

Bakınız, Türkiye, dün, büyük bir skandal yaşadı. Bu, dünya içinde de Türkiye'nin yüzünü ağartacak bir olay değildir. Ölü sayısı 17 000 açıklanmışken -küsurlarını söylemiyorum- daha sonra sayının 17 000 değil, 12 000 olduğunu tevil etmeye çalıştılar. Bu ne kadar ayıp bir hadisedir, bu ne kadar çirkin bir hadisedir, buna tahammül edebilir misiniz?

BAŞKAN – Sayın Arınç, size 1 dakika ilave süre veriyorum; buyurun efendim.

BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

17 000'den 12 000'e indirmek... Yarın 12 000'den 9 000'e indirmek... İsterseniz 1 000'e indirin; ama, gördüklerimiz, yaşadıklarımız, duyduklarımız, her şeyi açıkca ortaya koyuyor ki, büyük bir felaketin içerisindeyiz; depremle ilgilenmeliyiz, hem Meclisimizin içerisinde hem Meclisimizin dışında.

Yapılacak iş, yaraları bir an evvel sarmaktır. Böylesine yine dolgu maddeleriyle önümüze getirilmiş bir gündemi kabul edemeyeceğimizi ifade ediyor, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Arınç.

Önerinin lehinde söz isteyen?.. Yok.

Sayın milletvekilleri, öneriyi okutup, oylarınıza sunacağım.

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Sayın Başkan, karar yetersayısının aranılmasını istiyoruz.

BAŞKAN – Karar yetersayısını arayacağım.

Öneriyi okutuyorum :

Öneri : 25 Ağustos 1999 tarihli Gelen Kağıtlarda yayımlanan, 156 sıra sayılı kanun tasarısının, 48 saat geçmeden, gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 1 inci sırasına; gündemin 72 nci sırasında bulunan, 141 sıra sayılı kanun tasarısının, 2 nci sırasına; 79 uncu sırasında bulunan, 153 sıra sayılı kanun tasarısının, 3 üncü sırasına; 32 nci sırasında bulunan, 82 sıra sayılı kanun tasarısının, 4 üncü sırasına; 25 Ağustos 1999 tarihli Gelen Kağıtlarda yayımlanan 155 sıra sayılı kanun tasarısının, 48 saat geçmeden 5 inci sırasına alınması önerilmiştir.

BAŞKAN – Öneriyi kabul edenler...(DSP sıralarından “arkadaşlar geliyorlar” sesleri)

Arkadaşlar önce gelsinler, Genel Kurulda hazır bulunsunlar, görevlerini yapsınlar...

Tereddütümüz var, Genel Kurulda karar yetersayısı istendi, biz de onu arayacağız, İçtüzüğün hükmünü uygulayacağız.

BURHAN KARA (Giresun) – Sayın Başkan, tereddüt varsa, oylamayı elektronik cihazla yapın...

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, iki Kâtip Üye arkadaşımız arasında, karar yetersayısının olup olmadığı konusunda ihtilaf vardır; bu nedenle, oylamayı, elektronik cihazla yapacağım.

Oylama için 3 dakikalık süre veriyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, karar yetersayısı vardır; öneri kabul edilmiştir.

Gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına geçiyoruz.

Sayın milletvekilleri, biraz önce alınan karar gereğince, 1 inci sıraya alınan 26.10.1987 tarihli ve 290 sayılı 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 18.9.1991 Tarihli ve 455 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname ve Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe ve Anayasa komisyonları raporlarının müzakeresine başlıyoruz.

VI.– KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

1. – 26.10.1987 Tarihli ve 290 Sayılı , 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 18.9.1991 Tarihli ve 455 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile 190 Sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname ve Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe ve Anayasa komisyonları raporları (1/92, 1/191, 1/516) (S. Sayısı 156) (1)

BAŞKAN – Hükümet?.. Hükümet yok mu efendim? (FP sıralarından "Yok" sesleri)

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Hükümet deprem bölgesinde yok, burada var!..

BAŞKAN – Komisyon?

Komisyon ve Hükümet hazır.

Sayın milletvekilleri, Anayasa Komisyonu Başkanının, komisyon raporuyla ilgili bir tezkeresi vardır; okutuyorum :

(1). 156 S Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarıları (1/516, 1/191, 1/92) hakkında, komisyonumuzca hazırlanan raporun 3 üncü sayfası sehven eksik gönderilmiş ve 156 sıra sayısında bu şekilde basılmıştır.

Bunun yanı sıra, Anayasa Komisyonu, Plan ve Bütçe Komisyonunun oluşturduğu metni görüşmelerine esas almış; ancak, kabul ettiği metinde "tasarı" ibaresi yer almıştır. Anayasa Komisyonu, Plan ve Bütçe Komisyonunun kabul ettiği metni aynen kabul etmiştir.

Bu konuda gereğinin yapılmasını saygılarımızla arz ederiz. 25.8.1999

Ertuğrul Yalçınbayır

Bursa

Anayasa Komisyonu Başkanı

BAŞKAN – Raporun sehven basılmayan kısmını okutuyorum :

"Tümü üzerindeki görüşmelerden sonra maddelere geçilmesi komisyonumuzca kabul edilmiştir. Plan ve Bütçe Komisyonunun kabul ettiği metin üzerinde maddeler görüşülmüş ve tasarının 1, 2, 3, 4, 5, 7 ve 8 inci maddeleri, komisyonumuzca, tümü üzerindeki görüşler çerçevesinde uygun bulunarak, oybirliğiyle, 6 ncı maddesi oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Tasarının tümüyle öncelik ve ivedilikle görüşülmesinin önerilmesi oya sunulmuş ve komisyonumuzca aynen kabul edilmiştir.

Raporumuz, Genel Kurulun onayına sunulmak üzere Yüksek Başkanlığa saygıyla sunulur.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Sayın milletvekilleri, komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Raporun okunmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Raporun okunması kabul edilmemiştir.

Tasarının tümü üzerinde söz isteyen?..

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, Doğru Yol Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Sayın Salih Çelen konuşacak.

BAŞKAN – Doğru Yol Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Sayın Salih Çelen.

DYP GRUBU ADINA SALİH ÇELEN (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan kanun tasarısının tümü üzerinde Doğru Yol Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, görüşülmekte olan tasarı, Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütüklerinin Değiştirilmesine Dair Kanun ile Bu Kanunda Değişiklik Öngören Bazı Kanun ve Kanun Hükmündeki Kararnamelerin Değiştirilmesine İlişkin Kanun Tasarısıdır; ancak, bu kanun tasarısına geçmeden önce, ülkemizin bir bölgesini tamamen etkisi altına alan, tümünü ise kısmen etkisi altına alan deprem felaketi nedeniyle birkaç söz de ben söylemek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, ülkemizde Türkiye'nin ve hatta yüzyılın en büyük felaketi yaşanmış, onbinlerce insanımız ölmüş, yüzbinlere yaklaşan yaralı insanımız bulunmaktadır. Burada, ölenlere Allah'tan rahmet, maddî ve manevî zarar görenlere sabır, yaralılara da acil şifalar diliyorum.

Değerli milletvekilleri, deprem, önceden bilinemeyen, öngörülemeyen, nerede, nasıl, kaç şiddette olacağı belirlenemeyen bir felakettir. Bu felaket için önlem almak mümkün değildir. Hükümetimiz, felaketten sonra gereken birtakım şeyleri yapmıştır; ancak, hükümetimizin, gerekli şeyleri yaptığını, koordinasyonu ve organizasyonu sağladığını söylemek mümkün değildir. Gerçekten de, gece saat 03.00 sırasında olan deprem, 10 dakika içerisinde hükümetin en yetkili makamlarına ulaştırılmış, haberdar edilmiş; fakat, buna rağmen, koordinasyon ve organizasyon bozukluğu nedeniyle bir türlü gerekli önlemler alınamamış ve sonuçta, görüldüğü üzere, on binlerin üzerinde ölü, yüz binlere yaklaşan yaralı bulunmaktadır.

Bizim, bugün, burada, deprem felaketine uğrayan yaralılarımıza nasıl yardım edeceğimizi konuşmamız gerekirken, gündemde olmayan, hiç de lüzumu bulunmayan, ne zaman yapılacağı belli olmayan, en az beş senesi bulunan seçimlerle ilgili bir kanun tasarısı hakkında konuşuyoruz.

Dostlar alışverişte görsün diye bir laf vardır Anadolu'da; bunun, iş yapmak için değil, vatandaşa karşı hizmet yaptığımızı göstermek için yapıldığı kanaatindeyim. Bunun da, doğru olmadığını yinelemek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, gerçekten de, gelin, biz, burada, seçim kanunu değil, seçimlerin, nerede, nasıl, ne zaman, ne şekilde yapılacağını değil, bugün, deprem bölgesinde yaraları sarmayı konuşalım, deprem bölgesinde felaketten zarar gören vatandaşlarımıza yardımı konuşalım, bundan sonra, olası, muhtemel depremlerde ne tür önlemlerin alınabileceğini, yerleşim yerlerinin, nerede, ne şekilde kurulacağını konuşalım, çevreye verilen zararın en aza indirilmesi için neler gerektiğini konuşalım; ama, seçim kanununu konuşmayalım.

Değerli milletvekilleri, gerçekten de, depremden sonra yangın çıkmış, bir hafta sürmüş; bunu, Antalya'daki vatandaş gibi, hükümet de seyretmiştir. Bununla ilgili olarak birtakım dedikodular vardır, bürokratlara bırakıldığı, bürokratların, kasten, bilerek yangını söndürmediği söylenmektedir. Biz, bu ididalara katılmıyoruz; ama, hükümetimizin, bu iddiaları da araştırması gereğine işaret etmek istiyoruz.

Milletimiz, bu deprem felaketinden sonra, topyekûn el ele vermiş, tek yürek olmuş, deprem felaketinden zarar görenlere yardıma koşmuştur; ancak, bu deprem bölgesinde yaşanan başıbozukluk, dağınıklık bir türlü engellenememiş, asayiş sağlanamamış, ölü soyucuları ve dolandırıcılar deprem bölgesini sarmıştır. Aslında, bu depremin olduğu andan itibaren alınması gereken tedbirlerden birisi de, asayişin sağlanması için, çevre illerden, çevre bölgelerden yeterli miktarda güvenlik kuvvetlerinin getirilmesi olduğu kanaatindeyiz. Bunların da yapılmamış olmasının hükümetimizin kusuru olduğunu, yine, yenilemek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, depremle ilgili daha fazla konuşmak doğru olmayacaktır; yine, ölenlere Allah'tan rahmet, kalanlara sabır, yaralılara da acil şifalar diliyorum.

Değerli milletvekilleri, görüşülmekte olan kanun tasarısı, seçimlerin temel hükümlerinin ve seçmen kütüklerinin değiştirilmesine ilişkin bazı kanunlarda değişiklik öngörmektedir. Demokrasilerde; yasama, yargı, yürütme erkine dayalı, kuvvetler ayrılığına dayalı demokrasilerde, seçimlerin, yasama ve yürütmeden bağımsız yargının denetimi altında olması, bütün demokrasilere hâkimdir. Türkiye'de ise, 1950 yılına kadar, seçimlerin yargı denetimde değil, hükümetin denetiminde olduğunu hepimiz bilmekteyiz.

Biliyorsunuz, 1946 senesinde çıkarılan 4918 sayılı Kanunla ve yine bu Kanunda değişiklik öngören ve 1948 yılında çıkarılan 5258 sayılı Kanun ile Türkiye'de seçimler tek dereceli yapılmakta idi; ancak, seçimlerin denetimi yargıya değil, hükümete bırakılmaktaydı. Ayrıca, seçimler, bugünün tersine, açık oy, gizli tasnif esasına göre yapılmaktaydı. Şimdi, bir tarafta hükümet baskısı, jandarma; jandarmanın yanında oy kullanan gariban vatandaş ve açık oy kullanan vatandaş; öbür taraftan, sayımların gizliliği, tasnifin gizliliği esasına dayalı bir seçim sisteminde, seçimlerde vatandaşın iradesinin serbestçe tecelli ettiğini söylemek mümkün değildir.

1950 senesinden önce bunu savunan; yani, seçimlerin vatandaşın hür iradesiyle tecelli etmesini, bunun sağlanmasını söyleyen Demokrat Parti, o günün iktidarı tarafından birçok şekilde engellenmiş ve 1946 ilâ 1950 yılına kadar yapılan tüm seçimlere, o günün Demokrat Partisi katılmayarak protesto etmiştir. Ancak, ilk defa, Türk seçim mevzuatında, 1950 senesinde çıkarılan bir kanunla, hem seçimlerin yargı denetiminde yapılması öngörülmüş hem de bugün üzerinde konuştuğumuz Yüksek Seçim Kuruluna ilişkin düzenleme yapılmıştır. Daha sonra 1960 senesinde de, Yüksek Seçim Kurulu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına girmiştir. Ancak, bundan önce, o günün muhalefet partisi Demokrat Parti "daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi, daha fazla hürriyet" diyerek yola çıkmış ve iktidar partisinin bütün engellemelerine rağmen, 1950 senesinde tek başına iktidar olmuştur.

Bunun yanında, 1950 senesinde çıkarılan seçimlerin yargı denetiminde yapılmasına ilişkin kanun tasarısına, Demokrat Parti de büyük bir ekseriyetle oy kullanmıştır, bu konuda iktidarla muhalefet birleşmiştir. İşte, uzlaşma oradadır. Yani, sabah konuşan bir milletvekili arkadaşımızın "biz, hükümet olarak, muhalefet partileriyle uzlaşıyoruz" sözüne katılmak mümkün değildir. Danışma Kurulunun toplanması demek, uzlaşma demek değildir. Danışma Kurulunda hiçbir konu üzerinde anlaşma sağlanamamış, Genel Kurula, hep grup önerisi olarak getirilmiş ve Genel Kurulda kabul edilmiştir. Eğer, bir uzlaşma olacaksa, bunun, Danışma Kurulunda olması gerekirdi diye düşünüyoruz.

Değerli milletvekilleri, şimdi de, 1950 senesinde önce olduğu gibi, Anayasaya aykırı kanunlar yapılmakta, Anayasaya aykırı birtakım değişiklikler yapılmaktadır. Bugün burada, Seçimlerin Temel Hükümleriyle İlgili Kanun Tasarısı üzerinde görüşmeler yapılırken, biz, kalkıp da, Yüksek Seçim Kurulunun alt personelinin kurulmasına karşı çıkmayacağız, kalkıp da, idarî ve malî işler dairesi başkanlığının kurulmasına da karşı çıkmayacağız. Ancak, şunu söylemek istiyoruz, depremin olduğu, yerin altında on binlerin yattığı bir dönemde, yardım beklenen bir dönemde, hükümetimizin, seçimlerle ilgili kanun çıkarmasına karşıyız. Yoksa, tabiî ki, Yüksek Seçim Kurulunun bir personeli olacaktır, tabiî ki, Yüksek Seçim Kurulunun idarî ve malî işler dairesi başkanlığı olacaktır; ancak, bunun, bugün gündeme getirilmesinin doğru olmadığı kanaatindeyiz.

Son olarak bir noktaya da dikkat çekmek istiyorum: Anayasanın 79 uncu maddesinde, Yüksek Seçim Kurulunun nasıl teşkil edileceği öngörülmüştür. Türkiye'de, 1950 yılından bu yana, yıllardan beri, Yüksek Seçim Kurulu -1950 senesinden olduğu gibi ve 1960 Anayasasında öngörüldüğü şekilde- 11 üyeden oluşmakta, bunun 6'sı yüksek temyiz mahkemesi, Yargıtay tarafından, 5'i ise Danıştay tarafından seçilmektedir. Yargıtay, kendi üyeleri arasından gizli oyla 6 üyeyi; Danıştay da, kendi üyeleri arasından gizli oyla 5 üyeyi Yüksek Seçim Kuruluna seçmektedir; yani, Danıştay ve Yargıtaydan seçilen üyeler Yüksek Seçim Kurulunu oluşturmaktadır. Görüşmekte olduğumuz bu kanun tasarısıyla, Danıştay ve Yargıtaydan seçilen bazı üyelerin görev süreleri uzatılmakta, bazı üyelerin ise uzatılmamaktadır. Bunun nedenini anlamak da mümkün değildir. Seçimle gelen üyelerin görev sürelerinin kanunla uzatılmasının hangi mantığa, hukukun hangi ilkesine dayandığını anlamakta zorluk çekiyorum; takdiri sizlere bırakıyorum.

Değerli milletvekilleri, maddeler üzerindeki müzakerelerde bunları tekrar dile getirebiliriz; ancak, yine aynı şeyi tekrarlıyorum: Şu ya da bu şekilde, biz, Yüksek Seçim Kurulu üyelerinden bazılarının görev sürelerinin uzatılmasının, bazılarının uzatılmamasının anlaşılmasının mümkün olmadığını belirtiyor; hele hele, öbür tarafta, deprem felaketi nedeniyle toprağın atında on binlerin yattığı bir dönemde, yağmur ve çamur nedeniyle dışarıda bulunan yaralıların acilen hizmetine gitmemiz gerektiği yerde; bugün, burada, seçimlere ve bazı Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin görev sürelerinin uzatılmasına ilişkin tasarının görüşülmesini doğru bulmamaktayız. Ayrıca...

İSMAİL AYDINLI (İstanbul) – Verin bir teklif de görüşelim. Hep aynı şeyi tekrarlıyorsunuz; sömürüsünü yapıyorsunuz.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri; lütfen...

SALİH ÇELEN (Devamla) – Ne tür bir teklif verelim efendim? Bizim teklifimiz, gelin vatandaşa yardım edelim; gelin Gölcük'teki, Yalova'daki, İzmit'teki vatandaşlara yardım edelim.

İSMAİL AYDINLI (İstanbul) – Meclis çalışmayacak mı; çalışmayalım mı?

SALİH ÇELEN (Devamla) – Yarın seçim mi var; bugün seçim mi var? Ne zaman seçim var? Niye Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin görev sürelerini uzatıyoruz? Adlî tatil diye mi? Yargıtay üyeleri bugün Ankara'da değil, Danıştay üyeleri Ankara'da değil. Neden, Yargıtay ve Danıştayın üye seçme hakkını elinden alıyoruz? Ne hakkımız var buna? Yargıtayın ve Danıştayın seçmesi gereken kişilerin görev sürelerini uzatmanın bir anlamı olduğunu söyleyebilir misiniz? Bildiğim kadarıyla, siz, hukukçusunuz...

İSMAİL AYDINLI (İstanbul) – Mezar sömürücüleri...

BAŞKAN – Sayın milletvekili; lütfen...

Sayın hatip; lütfen, siz de Genel Kurula hitap edin efendim.

SALİH ÇELEN (Devamla) – Tamam Sayın Başkanım.

Yani, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin seçme hakkının elinden alınmasını, orada bulunan arkadaşlarımızın, değerli yüksek hâkimlerimizin seçilme hakkının elinden alınması doğru bulmamaktayız.

Bu duygu ve düşüncelerle, hepinize saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ediyoruz Sayın Çelen.

Fazilet Partisi Grubu adına, Manisa Milletvekili Sayın Bülent Arınç; buyurunuz.

Süreniz 20 dakika efendim.

FP GRUBU ADINA BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Kabul edilen gündemin 1 inci maddesiyle, Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun bazı maddeleri değiştirilmektedir. Bu konuda, Grubum adına söz almış bulunuyorum.

Esas itibariyle, Seçmen Kütükleri ve Seçimlerin Temel Hükümleri Hakkında Kanunun bazı maddelerini değiştiren bu tasarıya olumlu baktığımızı peşinen ifade etmek istiyorum.

Bildiğiniz gibi, Anayasamızın 79 uncu maddesiyle kurulmuş bulunan Yüksek Seçim Kurulu, hem 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Hakkındaki Kanuna göre hem de kendisine kanunla verilmiş diğer görevleri yerine getirir. Yüksek Seçim Kurulunun, bütün seçimlerde önemli bir görev yaptığı, seçimlerin hâkim denetiminde yapılması ve Anayasada konulan ilkelere uygun bir biçimde yapılması konusunda gerçekten özveriyle davrandığı ve seçimlere gölge düşürmeyecek bir büyük titizlik gösterdiği hepimizin malumlarıdır.

Yaşadığımız seçimi hepiniz hatırlıyorsunuz. 18 Nisan 1999'da, hem mahallî genel seçimleri hem de milletvekili genel seçimlerini birlikte yaptık. Bunlar, genel mahallî seçimler açısından da milletvekili seçimleri açısından da bir erken seçim niteliğinde oldu ve Türkiye, uzun bir süre, seçimlerin ne zaman yapılacağını, hatta, yapılıp yapılmayacağını tartıştı durdu. Şu ayda mı yapılacak, ikisi bir arada mı yapılacak, yoksa milletvekili seçimleri yapılacak da mahallî seçimler zamanında mı yapılacak; yoksa, son günlerde yaşadığımız olayda gördüğümüz gibi, milletvekili seçimlerinin ertelenmesi mi olacak sadece mahallî seçimler mi yapılacak şeklinde, hem kamuoyu hem de Millet Meclisimiz bu konu üzerinde büyük bir tereddüt yaşadı. Nihayet, seçimlerin 18 Nisan 1999 tarihinde yapılması kararlaştırıldı ve bu seçim, çok kısa bir süre içerisinde hazırlandı. Bildiğiniz gibi, seçimlere, sanıyorum 20'den fazla -21 olması gerekir- siyasî parti katılmıştı. Bunların bir kısmı, Türkiye'nin her yerinde örgütlenmiş, Parlamentoda temsil edilen partiler olmakla birlikte, bir kısmı da, sadece tabelası ve bazı yerlerde teşkilatı bulunan siyasî partilerdi. Ancak, Yüksek Seçim Kurulu, çok kısa bir zaman içerisinde, bu siyasî partilerin hepsini seçimlere sokabilecek bir çalışmayı yaptı ve oy pusulalarının bastırılmasından, seçim takviminin çalıştırılmasına kadar seçimlere gölge düşürmeyecek bir titizliği, gerçekten, özenle gösterdi.

Dolayısıyla, bu kanun tasarısı üzerinde görüşürken, sözlerimin başında, özellikle 18 Nisan 1999 seçimlerini bir tereddüte yol bırakmayacak şekilde büyük bir titizlikle, hassasiyetle, başarıyla yürüten Yüksek Seçim Kurulumuzun değerli Başkan, Başkanvekili ve üyelerini, buradan, tebrik ve takdir ediyorum; kendilerine, bundan sonraki çalışmalarında da başarılar diliyorum.

Değerli arkadaşlarım, çok partili siyasî hayata girdiğimiz 1950'den itibaren, hemen hemen elli seneye yaklaşan bu dönem içerisinde pek çok seçim geçirdik. Gerçekten, üzerinde konuşulan seçimler oldu, gölgelenen seçimler oldu, baskılarla, müdahalelerle veya seçim sonuçlarını etkileyecek birtakım çabalarla hafızalarda iz bırakan seçimler oldu. Ümit ediyorum ki, Yüksek Seçim Kurulu, bugün değiştirilecek olan bazı kanun maddeleriyle, hem araç ve gereç bakımından hem kadro bakımından hem yetişmiş eleman bakımından daha da güçlenecektir, çalışmalarını çok daha çağdaş yapacaktır ve bu çalışmalar sonucunda, sanıyorum ki, simler daha kolay olacak, sonuçları daha verimli ve başarılı olacaktır.

Bugüne kadar, Yüksek Seçim Kurulunu, doğrusu, görev yapan bir müessese olarak biliyorduk; ama, bilmiyorduk ki, böylesine önemli bir görev yapan, Anayasa tarafından kurulmuş bir kuruluşun sekreteryası bile yok! Sekreteryası olmayan bir kurum geçici personelle çalıştırılıyor. Bu geçici personelin bir kısmı, diyelim ki Yargıtayda görev yaparken, Yargıtay binasında çalışıyor, o binadan ayrılıyor, Yüksek Seçim Kuruluna gidiyor, geri kalan zamanını orada değerlendiriyor. Zaten, üyelerin de bir kısmı oradan geldiği için, birkısım meslek mensuplarıyla, birkısım görevlilerin iki arada bir derede, kendi sekreteryasının dışında geçici bir görev ve sorumlulukla çalıştırmalarının herhalde yanlış olduğunu, bugün, bu kanunun onu değiştirmesiyle anlamış bulunuyoruz. Gerçekten, Yüksek Seçim Kurulunun bir sekreteryaya ihtiyacı vardır.

Söz sırası gelmişken, yine, güncel olduğu için söylüyorum, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu da Anayasada kabul edilmiş fevkalade önemli bir kuruldur, yine bildiğim kadarıyla, bu kurulun da kendine ait bir sekreteryası bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu içinde yapılacak bir düzenlemeyle, onun da, daimi bir sekreteryaya, deneyimli personele ve yeterli araç ve gerece kavuşturulması gerekecektir.

Bu sebeple, Yüksek Seçim Kurulunun daimi iş göreceği, hem bilgisayar donanımına geçeceği yeni ve müstakil bir binasıyla hem de bu binada daimi olarak görev yapacak personeliyle ilgili bir kanun değişikliğine gidilmesi kanımızca yararlı olmuştur.

Bu kanunun önemli bir tarafı, Yüksek Seçim Kurulu bünyesinde idarî ve malî işler dairesi başkanlığı kuruluyor ve bu kurula ait personelin atanmasıyla ilgili düzenlemeler yapılıyor.

İkincisi, seçmen kütüğü genel müdürlüğüyle, seçmen kütük bürolarının kuruluşu ve yönetiminde görevli personelin atanmasıyla ilgili hükümler getiriliyor. Bu, biraz evvel özetle ifade ettiğim genel konuların detaylarıdır.

Bir başka önemli mesele; tabiî, enflasyonla para değerinin eridiğini hepimiz biliyoruz; görev alan personeline ödenecek malî tazminat miktarının, gösterge rakamlarının, aylık katsayının güncelleştirilmesiyle ilgili hükümler getiriliyor; bu da, elbette doğrudur ve yararlıdır.

Bir de Yüksek Seçim Kuruluyla ilgili kadrolarda değişiklik yapılmaktadır. Komisyon raporuna ekli olan kadrolardan da gördüğümüz gibi, böyle bir düzenleme için yeni kadrolar ihdas edilmektedir. Bunun da, kanunun değişikliğine uygun bir hareket olduğunu, bir düşünce olduğunu söyleyebilirim.

Değerli arkadaşlarım, bu kanun tasarısı içerisinde tartışılan bir konu oldu. Tartışılan bu konuya, doğrusu, bir hukukçu olarak katılmamak da mümkün değil Bu da şudur: Anayasanın 79 uncu maddesi, Yüksek Seçim Kurulunun nasıl terekküp edeceğini, üyelerinin nerelerden seçileceğini, ne kadar süreyle görev yapacaklarını, yenilenmeleri gerektiği zaman nasıl yenileneceklerini gösteriyor. Bu kanun tasarısında, Yüksek Seçim Kurulunun halen görevli üyelerinin görev süreleri de yeniden düzenlenmektedir; Başkan ve Başkanvekili, seçimin dışında tutulmakta, diğerlerinin de görev süreleri, bugünden itibaren uzatılmaktadır.

Anayasa Komisyonunda bu görüşmeler yapılırken, değerli üyelerin bazıları, böyle bir düzenlemenin, Anayasanın 79 uncu maddesine aykırı olduğunu ifade etmişlerdir; yani, kanunla, halen görev yapan bazı üyelerin sürelerini uzatmanın eşitsizlik yaratacağı, 79 uncu maddeye de doğrudan aykırı olduğu söylenmiştir. Anayasaya aykırılık iddiasının Genel Kurul tarafından kabul görüp görmeyeceğini bilemem; ancak, 79 uncu maddedeki düzenlemenin, gerçekten, bugün, ayrı, özel bir kanunla tekrar düzenlenmiş olması; yani, görev süreleri bitebilecek üyelerin görev sürelerinin belli bir noktaya kadar uzatılması dikkatlerden kaçmamaktadır.

Bütün arkadaşlarım gibi -sözlerle ifade ettiler- Sayın Yüksek Seçim Kurulu Başkanının, hem hukukî dirayetini hem de seçimler konusundaki titizliğini takdir edenlerden birisiyim; ama, görüştüğümüz kanunun, kişisel olmaktan daha çok, prensipler üzerine bina edilmesi gerektiğini düşündüğüm için, bu tereddütümü, endişemi de huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.

Bizce, 18 Nisan gibi çok önemli bir seçimde, çok büyük bir deneyimle ve başarıyla, alnının akıyla görevlerini yapmış olan insanların bu bilgi ve deneyimlerinden istifade etmek doğrudur, makuldür ve haklıdır; ancak, bunu, 79 uncu maddenin prensibi ve çerçevesi içerisinde düşünmek gerekirdi. Çoğunluk, bunun anayasaya uygun olduğunu kabul etmiştir, ben de bu tereddütlerimi, Genel Kurulun takdirlerine tekrar arz etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, önemli olan, demokrasilerde, seçimle gelmek ve seçimle gitmektir; prensip bu olmalıdır; bütün siyasî partilerimizin de amacı, elbette budur. Anayasanın 68 inci maddesinde, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları kabul edilen siyasî partiler, elbette seçimleri esas alırlar ve seçim yoluyla iktidara gelmek isterler.

Bu seçimler konusunda Yüksek Seçim Kurulunun görevini titizlikle yaptığını ifade etmiştim; ama, başka merciler ve makamlar, 18 Nisan seçimleri üzerinde, maalesef aynı titizliği göstermediler. Sadece bir anekdot olarak hatırlatıyorum; bakınız, hatırlayacaksınız, Yüksek Seçim Kurulu, kamuoyu araştırmalarının yapılmasını, bunların ilan edilmesini, bunların tartışılmasını belli bir takvim içerisinde yasakladı. Gerekçesi neydi? Seçimin sonucuna etkisi olur düşüncesi... Yani, bir kamuoyu araştırmacısı şirket ortaya çıkacaktı -belki doğru belki yanlış- diyecekti ki: "ANAP yüzde 35'lerde görünüyor, DYP yüzde 40'larda görünüyor -misal olsun diye söylüyorum- FP yüzde 5'lerde, MHP yüzde 8'lerde" Kamuoyunu oluşturmak ve bunun üzerinde tartışma yapmanın, seçmen iradesi üzerinde olumsuz etki yapabileceği, o zaman düşünüldü taşınıldı ve kamuoyu araştırmaları üzerinde bir yasaklama kararı getirildi. Amaç neydi? Seçim sonuçlarını etkilememek. Bu, ne kadar doğru ve haklı ise, bunun dışında yapılan müdahaleler de o kadar haksız ve yanlış olmuştur.

Mesela, Fazilet Partisinin kapatılacağı konusunda ortaya atılan iddialar, sanıyorum bir kamuoyu araştırma kuruluşunun, şu veya bu şekilde ilan ettiği sonuçlardan çok daha etkili olmuştur. Bir savcının, görev sınırları dışına çıkarak "bu partinin yöneticileri hakkında ben idam talepli dava açacağım" demesi, bir başkasının, suç duyurusunda bulunarak "ben nasıl olsa seçimlerden sonra bu partiyi kapatmak için harekete geçeceğim" demesi ve o sıralarda yayımlanan bir Başbakanlık genelgesiyle, adayları iyi takip edin ha; ne konuştuklarını takip edin bütün kamu görevlileri; eğer, şöyle şöyle konuşmalar yapıyorlarsa, mani olun, ihbar edin şeklindeki, hem bireysel hak ve özgürlükleri kısıtlayan hem de seçim sonuçlarını doğrudan etkilemeye matuf, maalesef, yanlışlıklar yapılmıştır; maalesef, seçim sonuçları fevkalade etkilenmiştir.

Bu seçimleri geçirdik, sonuçlarını da kamuoyu önünde tartıştık; ama, dilerim ki, bundan sonraki tüm seçimler, elbette, halkımızın gerçek ve serbest iradesiyle oyunu kullanabileceği, bu iradenin üzerinde şu veya bu şekilde tahakküm edilemeyecek güzellikle ve rahatlıkta olmalı.

Bu seçimlerde Fazilet Partisinin aldığı sonuçların içerisinde, bu dış sebeplerin ne kadar büyük bir yer tuttuğunu biliyoruz; bunu, acıyla hatırlıyoruz ve hatırlayacağız; ama, bütün siyasî partiler için, hepimiz için arzumuz şudur ki, seçimle geleceğiz, seçimle gideceğiz. Önemli olan milletin iradesidir. Milletin "gel" dediğine "başüstüne" demek; milletin "git" dediğine de "evet, haklısın" demek boynumuzun borcudur.

Seçimler bu kadar önemli bir konuyken, onu yürütecek olan yüksek hâkimlerin, elbette, deneyimleri, birikimleri ve onlara yeterli kadrolar verilmesi de fevkalade önemlidir. Tasarıyı bu çerçeve içerisinde değerlendiriyor, hayırlı olmasını diliyoruz.

Yüksek Heyetinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Arınç.

Gruplar adına başka söz istemi yok.

Şahıslar adına söz istemi yok.

NAMIK KEMAL ATAHAN (Hatay) – Şahsım adına söz istemiştim, yazı da gönderdim Sayın Başkan.

BAŞKAN – İmza yok da onun için efendim.

NAMIK KEMAL ATAHAN (Hatay) – Hayır, şimdi gönderdim efendim.

BAŞKAN – Peki efendim.

Şahsı adına, Sayın Namık Kemal Atahan; buyurun.

NAMIK KEMAL ATAHAN (Hatay) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinize saygılarımı sunuyorum.

17 Ağustos günü yaşadığımız yüzyılın deprem faciasında ölenlere Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar, sevdiklerini kaybedenlere sabır, hükümetimize de sorunlara çare bulmada başarı dileklerimi sunuyorum. Umudumuz, bundan sonra bu tür felaketlerin en az zararla kapanması için yeni düzenlemelerin yapılması ve bu felaketten gerekli dersin alınmış olmasıdır. Hepimizin başı sağ olsun.

Sayın milletvekilleri, önümüze gelen tasarı, halen uygulanmakta olan 290 ve 450 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerde yer alan düzenlemelerin kanunlaştırılmasının amaçlandığı ve bütçe Meclise sunulmadan bu değişikliği gerçekleştirmenin zamanlama açısından uygun olacağı düşünülmüş olan uyum yasa tasarısıdır.

1961 Anayasasıyla, anayasa hukukumuza yargı bağımsızlığı girdiği gibi, seçimlerin de tarafsız bir şekilde yapılmasını temin için Yüksek Seçim Kurulu girmiştir. 1961'den evvelki seçimler, hâkim denetiminde olmakla beraber, bağımsız olmayan hâkimler denetiminde yapıldığı için, daima tartışma konusu olmuştur. Sonradan yürürlüğe giren 1982 Anayasasında da, yargı bağımsızlığı kısmen korunmuş, 159 uncu maddeyle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturulmuş ve bu kurulun üyelerinin görev süresi dört yıl olarak belirlenmiştir. Biraz önce Sayın Arınç'ın belirttiği gibi, 79 uncu madde, Yüksek Seçim Kurulunu belirtmiş; ancak, görev süresini tayin etmemiştir. Anayasa koyucu, 79 uncu maddede, kurul üyelerinin görev süresini tespit etmediği gibi, bunu, yasa koyucuya bırakmıştır.

Seçim hukuku, özel ilgi alanı ve çalışma gerektiren bir hukuktur. Seçim hukuku özel bir hukuk olduğundan, herkesin icra edebileceği, karar verebileceği bir hukuk dalı olmamaktadır. Aksi halde, demokrasinin önkoşulu olan seçimler, devamlı tartışılır bir hale gelebilir. Bilmeyen insanların elinde, seçimlerle ilgili kararlar, doğru değil, yanlış olur.

Yüksek Seçim Kurulu 11 yüksek yargıçtan teşekkül ediyor; 6 tanesi Yargıtay üyesi, 5 tanesi Danıştay üyesi, kendi aralarından başkan ve başkanvekili seçerler. Bugünkü mevcut kurul üyelerinin 5 tanesi 1993 yılında seçilmiş, 27 Mart 1994 mahallî seçimleri ile Aralık 1995 erken milletvekili seçimlerine üye olarak iştirak etmişler, aynı üyeler, 30 Kasım 1997 genel seçmen kütüğü yazımını yapmışlardır. 1993 yılında 5 üyeden, 1996 senesi içinde 1 tanesi başkan, bir diğeri ise başkanvekili olarak seçilmiş olup, geçmiş deneyim ve uygulamalarına istinaden, Türkiye'de ilk kez, büyük genel seçim, 21 siyasî partinin katılımıyla, 18 Nisan 1999 tarihinde yapılmış ve diğer seçimlere göre en sağlıklı, düzenli ve dürüst bir şekilde, başarıyla sonuçlanmıştır. Bu suretle, yurt genelinde seçimlerin yapılmasında, seçim hukuku konusunda çalışmalarıyla, gerçekten, bilgi, deneyim kazanmışlardır.

Hükümetimiz, devletin yapılanmasıyla ilgili temel kanunları yeniden elden geçirmek ve günün sosyal, ekonomik, siyasî şartlarına uygun hale getirmeye çalışmaktadır. Bunlar arasında, demokrasimizin gelişmesi açısından, seçimlerin sağlıklı, dürüst ve çabuk netice alınabilir hale getirilmesi de ayrı bir önem taşımaktadır. Bunun temini için, öncelikle, Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Kanunu, Milletvekili Seçim Kanunu, Mahallî İdareler Seçim Kanunlarında; ayrıca, yurt dışında bulunan vatandaşlarımızın milletvekili genel seçimlerinde oy kullanmalarıyla ilgili kanun çalışmasında; Anayasa, Siyasî Partiler Yasası ve demokrasinin gelişmesine yardımcı olacak, seçimlerde aday belirleme, adaylara itiraz, oy verme sistemleri, verilen oyların sayım ve dökümü sonuçlarının tutanaklara geçirilmesiyle, tüm bu hususlara itiraz ve karara bağlama gibi hususlarda değişiklik yapılması sırasında, yukarıda belirtilen kurul üyelerinin tatbikata ve uygulamaya yönelik tecrübelerinden istifade edilecektir.

Değerli milletvekilleri, demin, grup adına konuşan Turhan Bey, "bu yasa, kişiler için değil, kurul için çıkıyor" dedi. Deprem felaketinden sonra, bu yasa tasarısının niçin geldiğini demin de arz etmiştim; geliş sebebi, yarını, bugünden düşünmektir. Yarını, bugünden düşünmek zorundayız; çünkü, bütçe kaynakları, bugünden, önümüzdeki dönemde, Meclis tatilinden sonra yeniden yasama dönemine girdiğimizde, bütçe çalışması başladığında, Seçim Kuruluyla ilgili tüm çalışmalar bu kaynaktan karşılanacaktır.

Bilgisayar ağıyla gelecekte elektronik oy verme sisteminin altyapısının hazırlanması, verilen oyların sayım ve dökümlerinin öncelikle elektronik olarak yapılması ve kısa sürede netice alınması hususunda, altyapının kanuna uygun şekilde hazırlanmasını kontrol için; ayrıca, siyasî partilerin -bugün itibariyle 37 siyasî parti var- genel merkez, il ve ilçe organları seçimleri, kamu kurumu niteliğindeki oda seçimleri, tüm sendika seçimlerinin daha sağlıklı ve dürüst şekilde yapılmasındaki çalışmalarımıza katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Seçim Kurulu üyelerinin görev süresinin uzatılması, şahıslarla ilgili değil, tamamen müessesenin gereğidir.

Değerli milletvekilleri, metnin dışında bir iki şey söylemek istiyorum. Ben, aynı zamanda, Anayasa Komisyonunda üye olarak bulunmaktayım. Anayasaya aykırılık iddiasında bulunan biraz evvelki konuşmacı arkadaşlarımızı temsil eden komisyondaki arkadaşları, anayasaya aykırılık oyu vermediler. Yanlış hatırlamıyorsam, tek bir muhalefet şerhi vardı; o da Sayın Mehmet Sağlam'ındı. Hepsi, anayasaya uygundur oyunu kullandılar. Sayın Çelen de Anayasa Komisyonu üyesi; komisyona katılmamıştı.

Bunu da bilgilerinize sunuyor; hepinizi, saygı ve sevgilerimle selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Atahan.

Başka söz istemi?.. Yok.

Tasarının maddelerine geçilmesini oylarınıza...

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Karar yetersayısının aranılmasını istiyorum.

BAŞKAN – Karar yetersayısını arayacağım.

Tasarının maddelerine geçilmesini kabul edenler...

Sayın milletvekilleri, iki Kâtip Üye arkadaşımız arasındaki sayımda ihtilaf var. O nedenle, elektronik cihazla oylama yapacağım. Oylama için 3 dakikalık süre vereceğim. (DSP sıralarından "niye oylama yapıyorsunuz" sesi)

Öncelikle, iktidar partileri gruplarına mensup milletvekili arkadaşlarımızın, getirdikleri müşterek grup kararları gereği görüşülen yasalara sahip çıkmaları gerekir. Bana "niye oylama yapıyorsunuz" diye sorma hakkınız yoktur sayın milletvekilleri! (MHP sıralarından alkışlar)

Divan Üyesi arkadaşlar arasında ihtilaf çıkarsa, elektronik cihazla oylama yapacağımı şimdiden bildiriyorum.

Vekâleten oy kullanacak Sayın Bakan arkadaşlarımızın, hangi bakan arkadaşına vekâleten oy kullandığını, oyunun rengini ve imzasını taşıyan oy pusulalarını, Başkanlığımıza ulaştırmalarını rica ediyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, tasarının maddelerine geçilmesi kabul edilmiştir; karar yetersayısı vardır.

1 inci maddeyi okutuyorum :

SEÇİMLERİN TEMEL HÜKÜMLERİ VE SEÇMEN KÜTÜKLERİ HAKKINDA KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA İLİŞKİN KANUN TASARISI

(26.10.1987 TARİHLİ VE 290 SAYILI “298 SAYILI SEÇİMLERİN TEMEL HÜKÜMLERİ VE SEÇMEN KÜTÜKLERİ HAKKINDA KANUNUN BAZI MADDELERİNİN DEĞİŞTİRİLMESİNE VE BU KANUNA BAZI MADDELER EKLENMESİNE DAİR KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME” İLE 18.9.1991 TARİHLİ VE 455 SAYILI “SEÇİMLERİN TEMEL HÜKÜMLERİ VE SEÇMEN KÜTÜKLERİ HAKKINDA KANUN İLE 190 SAYILI GENEL KADRO VE USULÜ HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMEDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME”LERİN DEĞİŞTİRİLEREK KABULÜ VE SEÇİMLERİN TEMEL HÜKÜMLERİ VE SEÇMEN KÜTÜKLERİ HAKKINDA KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA İLİŞKİN KANUN TASARISI)

MADDE 1. – 26.4.1961 tarihli ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 11 inci maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

“Yüksek Seçim Kurulunun sekreterlik ile idarî, malî ve diğer yardımcı hizmetlerini yürütmek üzere, kurul bünyesinde “İdarî ve Malî İşler Dairesi Başkanlığı” kurulmuştur.”

“Daire başkanı ile şube müdürleri, Yüksek Seçim Kurulu Başkanının teklifi üzerine Yüksek Seçim Kurulu kararı ile, diğer personel ise Yüksek Seçim Kurulu Başkanı tarafından atanır. Bu Kanunun 30 uncu maddesinin ikinci fıkrası ile üçüncü fıkrasının personelin başka kurumlara nakli ile ilgili hükümleri Daire ve personeli hakkında da uygulanır.”

BAŞKAN – 1 inci maddeyle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Ali Oğuz; buyurun efendim.

Konuşma süreniz 10 dakika.

FP GRUBU ADINA ALİ OĞUZ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; 156 sıra sayılı kanun tasarısını müzakere ediyoruz. Bu tasarının müzakeresi münasebetiyle söz almış bulunuyorum; Grubum ve şahsım adına Yüce Heyetinizi hürmet ve muhabbetle selamlıyorum efendim.

Tasarının geneli üzerinde konuşan arkadaşlarımız, özellikle dile getirdiler, bu kanunun çıkarılması bir zaruretti; çünkü, seçimlerde en çok yükü çeken; tabiî ki, il seçim kurulları ve ilçe seçim kurullarıyla birlikte, yapılan itirazların toplandığı, Yüksek Seçim Kurulu, Yargıtay ve Danıştaydan temin edilen üyelerle muvakkat olarak bir mekânları dahi bulunmayarak, Yargıtaydan gelip, belli bir yerde toplanarak, bu Yüksek Seçim Kurulu müzakerelerini yürütüyorlar. Bunların belli bir mekânları ve daireleri olmadığı gibi, Yargıtay ve Danıştaydan seçilmiş bu üyeler, diğer görevleri meyanında; yani, aslî görevleri meyanında, Yüksek Seçim Kurulu olarak da toplanarak bu müzakeleri yürütmekteler.

Şimdi, huzura gelen bu kanun tasarısında, bu değerli üyelerimizin, bu değerli hizmetlerini ifa edecekleri bir mekânın temin edilmesiyle birlikte, idarî, malî ve personel bakımından da kendilerine personel temin edilmesi ve eleman verilmesi şeklinde, kanun tasarısı hazırlanmış, Anayasa Komisyonumuzdan geçmiş ve huzurlarınıza ulaşmış bulunmaktadır.

Bunun, bir an evvel çıkarmanın zaruretini tabiî ki biliyoruz, çıkarılmasını da çok arzu ediyoruz; ancak, milletimizin acısı büyüktür. Hepinizin bildiği gibi, her maddede konuşan arkadaşlarımız, burada çıkıp, memleketimizin içinde bulunduğu şartları dile getiriyorlar. Bu dile getirme, kanun tasarısının önceliğine bir itiraz mahiyetinde değil; ancak, elim bir facianın, facia demek de doğru değil -belki, Allah'ın takdiridir- bir olayın getirdiği üzüntülerin tesiri altında, arkadaşlarımızın 550'sinin birden giderek, olay mahallinde, hadise mahallinde, özellikle, büyük tahribat görmüş illerimizde, ilçelerimizde, beldelerimizde, hatta köylerimizde hizmet etmelerinin daha uygun olacağı şeklindeki o psikolojik baskı altında, tabiî ki, haklı olarak itirazlar yükseliyor. Bu itirazların içerisinde, neredeyse "yahu, ne kadar nasipsizsiniz, sizin elinizden hayırlı bir iş gelmez mi?!" denilecek noktaya gelindi; çünkü, bir kanun çıkardık, 66 maddesini, zorlaya, zorlaya, zorlaya, bozuk motor yürütür gibi, araba yürütür gibi, nihayet, dün akşam ikmal ettik; sonra da, bu kanun tasarısı geldi.

Bu, bir talihsizliktir, yoksa, bu kanun tasarısı normal şartlar altında gelmiş olsaydı, buna karşı hiç kimsenin sözü olmazdı. Bu yüksek hâkimlerimize, Yüksek Seçim Kurulumuza, onun başkanına ve üyelerine olan saygı ve onların gördüğü değerli hizmetlere olan saygı ve bağlılığımız, herkesce müsellemdir. Ancak, şunu ifade etmek isteriz ki, böyle bir yanlış güne veya zamana, ortama rastlamış olması bir talihsizliktir.

Genelinde arkadaşlarımızın sözlerine katıldığımız gibi, bu hususu tanzim eden 79 uncu maddede, Yüksek Seçim Kurulunun, gerek kuruluşu gerek üyelerinin seçilmesi gerek çalışmalarının ve faaliyetlerinin mahiyetleriyle ilgili düzenleme, yine, hepimizin malumudur. Özel kanunda yer almış hükümler de, yine, bütün arkadaşlarımızın ve Yüce Heyetimizin malumudur.

1 inci madde okundu. 1 inci maddeye ilave edilecek bir şey söylemek mümkün değil; ancak, madde gerekçesinde "298 sayılı Kanunun 11 inci maddesine eklenen bu iki fıkrayla, Yüksek Seçim Kurulunun sekretarya hizmetlerini görmek üzere idarî ve malî İşler adı altında bir daire başkanlığı kurulması öngörülmekte, daire başkanlığına ve diğer kadrolara yapılacak atamalarda uygulanacak usul ile dairenin kuruluş ve işleyişine dair esasların, Kanunun 30 uncu maddesinde sözü edilen genelgeyle düzenleneceği belirtilmektedir. Ayrıca, bu personel hakkında, Kanunun 30 uncu maddesindeki başka kurumlara nakille ilgili hükümlerinin uygulanacağı da öngörülmektedir" denilmektedir.

Bu kanunun memleketimize, milletimize, özellikle Yüksek Seçim Kurulumuzun Başkanına, üye ve çalışanlarına hayırlı olmasını diliyor, bu vesileyle, hepinizi saygılarımla selamlıyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Oğuz.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Sayın Turhan Güven; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakika.

DYP GRUBU ADINA TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çoğulcu parlamenter düzenin kurulduğu 1946'dan bugüne kadar, Türkiye'de, eskiden 4 senede bir, şimdi de -gerçi, Anayasaya göre 5 senede bir; ama, hiç 5 senede olduğu vaki değil- 5 senede bir seçimler yapılmaktadır.

Özellikle, seçimlerin kontrolü, düzenli yapılması ve sonuçları bakımından inceleme, bugün, 1982 Anayasasının 79 uncu maddesiyle, doğrudan doğruya bir kurula verilmiştir; daha doğrusu, yargıya tevdi edilmiştir. Bu oluşum, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden müteşekkildir.

Rahatlıkla ifade edebilirim ki, 1960'lardan bu tarafa yapılan tüm seçimlerde, bu Kurul, kendine düşen görevi bihakkın ifa etmiştir ve ifa etmeye de devam edecek; ancak, Kurul üyeleri; yani, Danıştay üyeliği aslî, Yargıtay üyeliği aslî olarak da kendi dairelerinde, kendi bölümlerinde, kendi kurullarında da görevlerine devam ediyorlar.

Biliyorsunuz, Yüksek Seçim Kurulu üyeleri her gün görevlidir, her gün çalışma yapar; çünkü, seçim, bir günde başlayıp bir günde biten bir olay gibi değildir. Bu itibarla, yargıya verilen, yargı denetimine ve yönetimine verilen bu işlem, tabiî mecraı içindeyken, zaman zaman bazı değişiklikleri biz yapıyoruz.

Evvela, takviye ediyoruz; doğrudur, Yüksek Seçim Kurulunun kendine has birtakım bölümleri olması lazım; yoktur, biraz sonraki maddelerde bunları göreceksiniz; yani, Adalet Bakanlığı bünyesinde olan bir bilgisayar ünitesi -adını değiştirerek, zaten var da- kendi bünyesi içinde görünecek ve ayrıca, bir idarî ve malî işler daire başkanlığı kurulması zarureti var; bu da doğrudur.

Değerli milletvekilleri; bütün bunlar yapılırken, biz, bir şeyi gözden kaçırıyoruz. Şimdi, Seçim Kanununa dair değişiklikler halen Yüce Meclisin huzuruna gelmedi. Biz, müteaddit defalar, konuşmalarımızda, özellikle tam seçimlere çok kısa bir süre kala seçim kanunlarında yapılan değişikliklerin sağlıklı olmadığını, aceleye geldiğini ve gerçek millî iradeyi yansıtmadığı noktasındaki fikirlerimizi gündeme getirdik. Şimdi, bakınız, bu değişiklikler yapılırken, Seçim Kanunu da beraber gelseydi, daha iyi olurdu. Niye daha iyi olurdu? Çünkü, Türkiye'de üye kaydı sağlıklı değildir; bu, bütün partiler için böyledir. Naylon üyelikler, hayalî üyelikler vardır. İşte, bugünlerde değil, uzun yıllardan beri ortaya atılan bir fikir olarak, her partinin üye kayıt defterinin, işte, ilçelerde ve illerdeki bu seçim bürolarında bulunması keyfiyetini hukuken düzenlemek söz konusu olmalıydı.

Bir kişi, bir vatandaş, hangi partiye gönül vermişse, belli vesaikiyle birlikte, ilçe seçim kurullarına başvurusunda, o partiye kaydını ilçe seçim kurulundaki yetkili ve görevli kişi yapmalıdır dedik ve bu suretle de, Türkiye'de her parti, gerçekten ne kadar sağlam, tutarlı üyesi var, bunu bilir ve bir kişinin sekiz on partide de kaydı olmaz.

Biraz evvel, ilk konuşmamda da ifade etmeye çalıştım, zamanlama bakımından yanlış bir kanun tasarısı. Tasarının kendisine karşı değiliz belki -bir maddesi hariç karşı değiliz- ama, zamanlama bakımından yanlış. Yani, seçim kanununda vaki değişiklikler gündeme geldiğinde, bu tasarıyı da beraber getirerek, bir bütün halinde mütalaa etmek; Türkiye'de, yargı organının denetimine ve yönetimine bırakılan seçimlerin daha sağlıklı, daha düzgün ve daha seri yapılmasını sağlama bakımından düzenlemeyi birlikte yapmak daha uygun olurdu; ama, bir zaruretten kaynaklandığı anlaşılıyor; özellikle, idarî ve malî işler daire başkanlığı bölümünde. Doğrudur; malî külfeti vardır ve her gün görev yapıldığı için de zorluğu vardır. Bu yüzden -biraz evvel de şükranlarımı sundum- bugüne kadar görev yapan Yüksek Seçim Kurulunun tüm üyelerine şükranlarımı sunuyorum; çünkü, hepsi ciddî... Bakınız, seçim sonrasında hiçbir nakısa ortaya çıkmamıştır. Yargıtaydan ve Danıştaydan gelen tüm üyelerin, 1961'den başlayarak görev aldıkları bütün seçimlerde, seçim sonrasında herhangi bir yanlışlığın buradan neşet ettiğine dair tek bir fikir yoktur. Sandıklarda bazı şeyler olur; onlar, yine, Yüksek Seçim Kurulu tarafından ya seçim iptaliyle yahut da daha değişik şekillerde kendi kanunî ve hukukî mecraına sokulur.

Bu bakımdan zamanlamasına karşıyız; ama, bu maddelerin düzenlenmesi bakımından uygunluğunu kabul ediyoruz.

Daha sonraki maddelerde de, gerektiği şekilde, belki ilave edebileceğimiz bazı hususlar olabilir; ama, bence, o madde geldiğinde ayrıca konuşacağım ve sizlerden bazı arzularım olacaktır.

Bu nedenle, hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Güven.

Gruplar adına başka söz istemi?.. Yok.

Şahısları adına?.. Yok.

1 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... 1 inci madde kabul edilmiştir.

2 nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2. – 298 sayılı Kanunun 30 uncu maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, dördüncü ve beşinci fıkraları yürürlükten kaldırılmış, altıncı fıkrasında geçen “şef ve” ibaresi kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

“Seçmen Kütüğü Genel Müdürü, Genel Müdür Yardımcısı ve şube müdürleri, Yüksek Seçim Kurulu kararı ile, diğer personel ise Yüksek Seçim Kurulu Başkanı tarafından atanır. Seçmen kütük büroları personeli, İlçe Seçim Kurulu Başkanının teklifi üzerine veya re’sen Yüksek Seçim Kurulu Başkanı tarafından atanır. Genel Müdürlük personeli gerektiğinde yukarıda belirtilen atamaya yetkili merciin teklifi üzerine kamu kurumlarına bu kurumların atamaya yetkili amirlerince 657 sayılı Kanun hükümlerine göre atanabilirler.”

“İlçelerin seçim bürolarında birer seçim müdürü bulunur.”

BAŞKAN – 2 nci maddeyle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına, Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakikadır.

FP GRUBU ADINA MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, sizleri, saygıyla selamlıyorum.

Tabiî, hemen şunu ifade edeyim: Biz, Fazilet Partisi olarak, ne bu tasarının genel anlamda getirdiği hükümlere veya değişikliklere ne de bu tasarının görüşülmesine karşı değiliz. Ancak, az önce DYP Grup Sözcüsü arkadaşımızın da ifade ettiği gibi, yanlış bir zamanın seçildiği; yine birçok sözcü kardeşimizin söylediği gibi, binlerce insanın enkaz altında bulunduğu, belki, şu anda yüzlerce insanın kabirlere defnedilmek üzere olduğu, Türkiye'nin bir bölgesinin çok namüsait şartlarda bulunduğu; ama, 65 milyon insanımızın da müteessir olduğu bir facianın içerisinde, hemen bugünlerin sıcaklığı içerisinde, eskilerin deyimiyle, bağışlarsanız, ifade edeyim, "koyun can derdinde, kasap et derdinde" dedirtecek anlamda, yahu, bu milletvekilleri, bugünlerde -seçimlerle ilgili tasarının neyi getirip getirmediğini, neyi götürüp götürmediğini de bilemedikleri için- seçimleri, kendi geleceklerini, istikballerini mi düşünüyorlar anlamındaki yanlış anlamaya vesile olacak böyle bir yaklaşımı, böyle bir zaman tespitini fevkalade yanlış bulduğumuzu ifade ediyorum; çünkü, bugün söylendi, ifade edildi, hakikaten "bu bölge insanına, Türkiye insanına neyi sağlıklı şekilde getirebiliriz, milletin kalbi mesabesindeki Parlamento bugünkü sıkıntıları nasıl telafi edebilir"i ariz amik burada tartışmamız gerekirken, takriben üç dört ay olmadı seçimden çıktık, Seçim Kanunundaki, ta 1991'den beri söz konusu olan ve o günden beri muhtelif hükümetler tarafından hazırlanıp zaman zaman Meclis gündemine getirilip kadük olan bir tasarı -az önce de arz ettiğim gibi- karşı olmadığımız bir değişiklik; zaman itibariyle bizi de, özellikle hükümeti, milletimize karşı sağduyulu olması gereken bu Parlamentonun, milletimizin içerisinde bulunduğu bugünkü şartlara karşı, bu tasarıyla Parlamentoyu -tabirimi bağışlayın- meşgul etmesini, doğrusu, hoş karşılamadığımızı açıkça ifade etek istiyorum. Yanlış bir zamandır ve bu görüştüğümüz tasarı, halkımızın hiçbir derdine çözüm getirecek bir tasarı değildir.

Filhakika, dün çıkardığımız yasa da, yanılmıyorsam, 57 nci hükümetin çıkardığı 60 ıncı yasadır; biraz sonra kanunlaşacak bu tasarıyla da, belki 61'e ulaşacaksınız.

Hükümetimiz büyük bir gayret içerisinde; takdir ediyorum. Yani, bazen "şu kadar kısa zaman içerisinde bu kadar yasa çıkardık, ne başarılı hizmetler yaptık" demek ve dedirtmek güzel şey; ama, toplumun hayrına neyi çığardığımızı soracak olursak, elde avuçta sağlıklı bir şeyin kaldığını söylemek oldukça zor. Yani, dün çıkan yasa, Türkiye nüfusunun en az yarıdan fazlasını ilgilendiren yasa, toplum katmanları tarafından benimsenmiş, hoşgörüyle, tebessümle, alkışlarla karşılanan bir yasa mıydı?! Bugün, alelacele gündemin başına koyup görüştüğünüz... Belki, biraz sonra DESİYAB'la ilgili kanun tasarısı görüşülecek. 1975 yılından beri devam eden bir yasada yapılması gereken değişiklik, yine olağanüstü bir zeminde yapılmak isteniyor.

Türkiye, iki tane olağanüstü zemin yaşıyor. Meclis, olağanüstü ahvalin içerisine sokulmuş, yani, tatile girmedi; demek ki, olağanüstü bir hal vardı. Kader, ilahî takdir, büyük bir tecelli, büyük bir imtihan, çok daha olağanüstü bir hali de millet olarak yaşıyoruz. Yahu, hiç olmazsa bu olağanüstü halin muktezası olan ciddî meseleleri... Bunların önemini az önce arz ettim, gayri ciddî kabul etmiyorum; zaman açısından yanlış bulduğumu ısrarla söylüyorum. Bu olağanüstü zeminin gerektirdiği şartları göz önünde bulundurarak, milletin, özellikle iktidar gruplarından bir çalışma yapmasını beklemesi, elbette en tabiî hakkıdır.

Aziz milletimiz, özellikle deprem bölgesindeki insanlarımız, bugün eğer fırsat bulup da TRT 3 kanalını şu saatlerde açar bakarsa, bu tasarının, seçimin, Yüksek Seçim Kurulunun -ki, bunların önemini ifade ettim- bugünkü zeminde konuşulduğunu, hakikaten, görürse, ben, hakkımızda, Parlamento adına esef verici bir değerlendirmenin yapılacağına inanıyorum. Bu anlamda da, bunun tüm vebalinin, mesuliyetinin hükümet partilerine ait olduğunu burada milletime ifade ediyorum.

Bu yasa ve ardından getireceğiniz tüm yasaların -bilemiyoruz, deprem vergisi yasası üzerinde konuşacağız; ne olduğu, ne getireceği, nerede harcanacağı, hangi bütçe açıklarını kapatacağı veya hangi ciddî sıkıntılara deva olacağı konusunu izleyeceğiz, takip edeceğiz Ana Muhalefet olarak- toplumun bugünkü beklentileri ve hayrına kâr ümit edebileceğimiz, faydalar istihsal edebileceğimiz yasalar olmadığını açıkça söylüyorum.

Değerli arkadaşlar, bu değerlendirmemi yaptıktan sonra, ifade ettiğim gibi, 2 nci maddede getirilen değişiklikler, zaten mevcut olan 30 uncu maddenin birkısım bentlerindeki değişikliklerdir; bu değişiklikler gayet tabiîdir. Hatta, ben şu kadarını söyleyeyim; hepimiz seçimden çıktık, hepimiz aynı tabloları bölgelerimizde yaşadık. Tabiî, talepler içerisinde, yanılmıyorsam, 15 milyon dolarlık teknolojik cihaz, bilgisayar ve benzeri sistem alım talebi de vardır; bunun, çok doğru ve gerekli olduğuna inanıyorum. 2000'li yıllara girerken Türkiye'de, 18 Nisan seçimlerinde olduğu gibi, hâlâ çok iptidaî usullerle ilçe ve il seçim kurullarında çalışmalar yapılıyor. İçimizi karartacak; ama, samimî söylüyorum, zaman zaman seçim kurullarına giden, âdeta, aç susuz 36-40 saat çalışan, memurlar, arkadaşlar vardı orada. Yani, sanki bir deprem zemininde, Allah vermesin. Aynı zemini seçim sandıklarında, adliye koridorlarında gördük; çok iptidaî usuller... O eski silinmez kalemlerle, zavallı memurlar, arkadaşlar yazıyorlar. Arkadaş yorgun... "18 saattir yazdırıyorum" diyor.

Arkadaşlar, bu usullerden, artık, seçim kurulunun arındırılması, kurtarılması lazım.

M. HADİ DİLEKÇİ (Kastamonu) – Onun için, biz, doğrusunu yapıyoruz.

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Doğrusunu yanlış zamanda yaptığınızı söyledim. Ben, size, yanlış yapıyorsunuz demedim. Bir şey söyledim: Yani, bir şeyi çok iyi tespit edelim, niçin ille yanlış zamanları seçiyorsunuz. Az önce söyledi arkadaşlar, Sosyal Güvenlik Reform Yasası dediniz; 240 oy aldınız; reformlar, 240 oyla çıkmaz beyler. Reformlar, Meclisin üzerinde ikna edildiği, Meclisin kahir ekseriyetinin arkasına alındığı ve halkın da teveccühüne mazhar olan değişimlerdir. Şimdi, siz, zaman doldurmak, biraz da -kusura bakmayın- herhalde, çok kanun çıkarıyoruz demek için...

Merak ediyorum... Hükümet ortaklarının, yani, şu getirdiğiniz 60 yasadan, şu dört aylık dönemde, yeni teklifiniz, tasarınız olan bir yasa gösterin; deyin ki, şu yasayı şu dört ay içinde hazırladık getirdik. Hükümet kanadından -DSP, Anavatan eski hükümetlerde vardı, getirdikleri vardır- özellikle burada MHP'li kardeşlerime sormak istiyorum: Şu 60 veya 61 yasadan tek bir yasa gösterin ki, o sizin teklifinizdir; varsa bir teklifiniz gösteriniz.

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya, size 1 dakika eksüre veriyorum.

Buyurun.

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkan.

Yani, ben, şunun için söylüyorum, MHP'li arkadaşlarımı tenkit için söylemiyorum; birkısım yenilikler getirecekseniz, mührünüzü vurun, zamanın şartlarına göre değişimi siz getirin.

1991 yılından beri gelen bu yasanın -ben diyorum, parti olarak, biz,buna taraftarız ve hatta daha ilerisine taraftarız- zemininin değil, zamanının yanlış seçildiğini söylüyoruz. Teknolojik olarak, seçim sistemi, bütünüyle beraber değişime tabi tutulmalıdır. Güzel yeniliklerle, halkın önünde -adliye koridorlarında, nahoş olan, bu çağa rağmen hoş karşılanmayacak manzaralardan- seçim kurullarımız, il, ilçe seçim müdürleri, sorumlu hâkimler, savcılar, partilerin temsilcileri, devletin memurları, bürokratları da bu görüntüden kurtarılmalıdır diyor, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Uzunkaya.

Gruplar adına, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Ankara Milletvekili Sayın Saffet Arıkan Bedük; buyurun.

Süreniz 10 dakika efendim.

DYP GRUBU ADINA SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda değişiklik öngören kanun tasarısının 2 nci maddesi üzerinde söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden bir tanesi de demokrasidir. Demokrasinin, özellikle, vazgeçilmez unsuru da siyasal partilerdir. Siyasal partiler, toplum içerisindeki farklı görüş ve düşüncelerin ve o ülkede mevcut olan birkısım ekonomik, sosyal ve siyasal meselelerin değişik açılardan sahiplenilmesini veya bunlara çözüm aranılmasını temin eden organizasyonlardır. İşte, bu siyasî partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olmakla birlikte, toplumun farklı düşüncelerinin bir noktada, Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilmesini sağlayan temel unsurlar, temel organizasyonlardır. Eğer, toplumun ekonomik, sosyal ve siyasal meselelerini ve yine, devlet içerisindeki birkısım organizasyonlardaki, özellikle, farklılıkları, biz, en güzel şekliyle Meclise yansıtmak istiyorsak, siyasal partileri, milletin beklentilerine cevap verebilecek şekilde temsil edebilecek bir sonucu, mutlak surette ortaya koydurtmak mecburiyetindeyiz. Bunu sağlayan da, siyasal partilerdir; bunu sağlayan en önemli sonuç da seçimlerdir. Seçim, siyasî partilerin, demokratik bakımdan Mecliste temsil edilmesini sağlayan en önemli hem bir sınav hem de gerçekten üzerinde durulması gereken ve onu en güzel şekliyle hazırlamak mecburiyetinde olduğumuz önemli bir sistemdir.

Değerli milletvekilleri, Atatürk'ün çok güzel bir sözü var "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyor ve her gün de ona bakıyoruz. Eğer, gerçekten "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" düsturunu gerçekleştirmek istiyorsak, önce, o düsturu gerçekleştirecek altyapıyı mutlak surette oluşturmamız lazımdır; altyapıyı destekleyecek birkısım sistemleri, düzenlemeleri yapmak mecburiyetinde olduğumuzu unutmamamız lazımdır. Eğer onu yapmazsak, o zaman, o düsturu tam anlamıyla gerçekleştiremeyiz. Diyeceksiniz ki: Peki ne yapmak lazım? Nasıl, bütün sosyal hayatımızda, siyasal hayatımızda ve ekonomik hayatımızda gelişen teknoloji ve metotları uyguluyorsak, bu sistemi gerçekleştirecek; yani, demokrasiyi tam anlamıyla gerçekleştirecek seçimin de gelişen teknoloji ve metotlarını mutlak surette kullanmamız, uygulamamız gerekir. Eğer bunu uygulamazsak, o zaman teknolojinin gerisinde kalmış oluruz, milletimizin isteklerini yerine getirmemiş oluruz, milletimizin temsil hakkını tam anlamıyla, tam ve dürüst olarak gerçekleştirmemiş oluruz.

Bu itibarla, ben, seçim müessesesinin, demokrasi bakımından fevkalade önemli olduğunu, siyasal partilerin Mecliste temsil edilmesi açısından da fevkalade önemli olduğunu değerlendiriyorum. Yine, seçimin ve bunu gerçekleştiren kurumun veya kuruluşun, özellikle halkın isteklerini ve halkın, özellikle, gerek ülke açısından gerekse ülkenin meseleleri açısından neyi beklediğinin takibi bakımından ve meselelerini dile getirmesi bakımından da önemli olduğunu ifade etmeye çalışıyorum.

Değerli milletvekilleri, ister siyasî partilerimizin, özellikle ister yerel yönetimlerin ister Türkiye Büyük Millet Meclisinin isterse halkoylaması adı altında bahsettiğimiz referandumun takibi, uygulanması, düzenli ve tertipli bir şekilde yürütülmesini sağlayan en önemli kurum Yüksek Seçim Kuruludur ve seçim kurullarıdır, ona bağlı çalışan bütün diğer kurullardır. Bu itibarla, Yüksek Seçim Kurulunun düzen ve tertibini sağlarken, ona her türlü altyapıyı ve imkânları vermek de fevkalade önemlidir.

Yüksek Seçim Kurulu dahil olmak üzere, Başkan ve üyelerine, il ve ilçe seçim kurullarında görev alan bütün arkadaşlarıma, seçim kurulu başkanları ve üyelerine özellikle teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Eğer, bugüne kadar demokrasi belli bir oranda gerçekleştirilebilmişse ve halkın, özellikle düşüncesi ve fikri, temayülü, bir noktada, temsil edilebiliyorsa, onu gerçekleştirebiliyorsa, bunu sağlayanın, bu Yüksek Seçim Kurulu ve ona bağlı çalışan il ve ilçe seçim kurullarının olduğunu hiçbir zaman gözardı etmiyoruz; o sebeple, kendilerine teşekkür ediyoruz.

Ancak, şunu kabul etmek gerekir ki, Türkiye'deki nüfus kesafetinin artışı, siyasî partilerdeki çoğunluk ve sayıların artışı, bir noktada, halkın temayüllerinin, halkın beklentilerinin, halkın tercihlerinin ortaya konulması bakımından da yeni birkısım altyapıyı mutlak surette gerçekleştirmeyi zorunlu kılmaktadır. Elektronik sisteme geçilmesi, artık, zarurîdir. Bugün, seçmen kütüklerinin özellikle elektronik sisteme geçirilmesi ve seçimde, seçimin sonuçlarının alınmasında kullanılması fevkalade önem arz etmektedir. Hepimiz, seçim yapıyor ve seçimden sonra da birkısım yerlerde itirazlarda bulunuyoruz ve bu, günleri alıyor, ayları alıyor ve dolayısıyla, o yüce mercii devamlı olarak meşgul ediyoruz. Eğer, elektronik sistem getirilirse; eğer, gerçekten bilgisayar sistemine dönüştürülmüş olursa, o takdirde, hem üye kayıtları daha sağlıklı olur hem oy kullanacak olan seçmenlerimizin kayıtları daha sağlıklı olur hem de seçim sonuçları daha sağlıklı bir zemin üzerine oturtulur ve sonuçta, gerçekten egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu düsturunun en gerçek şekliyle temsil edilmesine imkân sağlanmış olur; ama, ne yazık ki, elektronik sistemin olmaması sebebiyle, devamlı olarak, kullanılan oylara bile itiraz ediyoruz.

Değerli milletvekilleri, işte bütün bu şartlar altında biz, ikinci demokrasi programında, bir defa, siyasî partilere üye kaydının, seçim kurullarında kurulacak olan bir büro marifetiyle gerçekleştirilmesini istiyoruz. İkincisi, üye kayıtlarını sağlıklı yapmakla birlikte, her vatandaşa, sadece bir siyasî partiye üye olma hakkı vermek istiyoruz ve delegelerin hâkim nezaretinde tespit edilmesinden yana bir düzen düşünüyoruz. Ayrıca, Siyasî Partiler Kanunu itibariyle getirilecek olan değişiklikle, yine seçim kuruluna vermek istediğimiz, belediye başkan adayları ve milletvekili adaylarının da keza, aynı şekilde hâkim nezaretinde tespit edilmesinden yana bir tavır sergilemek, bir değişiklik getirmek istiyoruz.

Bütün bu şartlarda, ayrıca, bir hususu daha ifade etmek istiyorum -özellikle Sayın Çiller’in koyduğu- genel başkanlığa, sadece beş olağan kongrede seçilenler adaylığını koyabilecek, beş olağan kongreden sonra aynı kişi yeniden genel başkanlığa adaylığını koymamış olacak. Bunu da siyasî partilerde, özellikle demokrasi açısından, lider sultasını ortadan kaldırması açısından fevkalade önemli bir değişiklik olarak görüyoruz.

Bütün bunların hepsini gerçekleştirecek olan kurul neresidir; seçim kurullarıdır ve sorumlusu kim olmalıdır; Yüksek Seçim Kurulu olmalıdır. Yüksek Seçim Kurulunun yapacağı bütün bu çalışmalarda elektronik sisteme geçeceğimize göre, il ve ilçe seçim kurulları da keza aynı şekilde bu görevleri yürüteceklerine göre, dolayısıyla kendilerine sekreterya hizmetlerini yapacak olan kurullarda görevli olacakların da buna paralel olarak organize edilmesi, görev ve unvanlarının belirlenmesi ve sorumluluklarının da mutlak suretle daha açık ve net bir şekide ortaya konulması gerekir.

İşte, 2 nci madde, bu itibarla önemli bir maddedir diyorum; çünkü, bugünkü ortamda, gördüğümüz kadarıyla -ki, sizler de gördünüz- sandık kurullarına gidiyorsunuz, seçim platformuna giriyorsunuz, seçim kurullarına gidiyorsunuz, gerçekten orada bir keşmekeş var; torbalar orada atılı bir vaziyette, kimin nereden sorumlu olduğu belli değil; hatta, bazen, torbaların kaçırıldığı iddiaları da ileri sürülmektedir. Bütün bunların hepsinin ortadan kaldırılması için, görevin, sorumluluğun, yetkinin belirlenmesi için ve özellikle kadroların tam anlamıyla ortaya konulması bakımından bir yeni düzenlemeye ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Bu itibarla, 2 nci maddenin, gerçekten önemli bir ihtiyacı giderdiği kanaatini taşıyorum. Seçim müdürlerinden tutun, seçim müdürlerinin altlarında çalışan şefler ve memurlara kadar olan her bölümde, sicil dahil olmak üzere, görev ve sorumluluğu en açık bir şekilde ortaya koymak ve bu suretle de, seçimin, daha sağlıklı, daha dürüst, daha gerçekçi bir şekilde yapılmasına fayda sağlayacağı inancıyla, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gruplar adına başka söz istemi?.. Yok.

Şahıslar adına söz istemi?.. Yok.

2 nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... 2 nci madde kabul edilmiştir.

3 üncü maddeyi okutuyorum :

MADDE 3. – 298 sayılı Kanunun, değişik 182 nci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Seçim Kurulu Başkan ve üyeleri ile bu Kanun gereğince görevlendirileceklere ve bu işlerde mesai saatleri içinde ve dışında çalıştırılacak memur ve hizmetlilere, siyasî parti temsilcilerine ve hariçten alınarak çalıştırılacaklara ödenecek gündelikler, gündelik miktarı 600 (Altıyüz) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarı geçmemek üzere, Yüksek Seçim Kurulunca belirlenir. Bu ödemeler herhangi bir vergiye tabi tutulmaz.”

BAŞKAN – Madde üzerinde gruplar adına ilk söz istemi, Fazilet Partisi Grubu adına Sayın Malkoç'un.

Buyurun efendim.

Süreniz 10 dakikadır.

FP GRUBU ADINA ŞEREF MALKOÇ (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; 156 sıra sayılı yasa tasarısının 3 üncü maddesi üzerinde Fazilet Partisinin görüşlerini açıklamak üzere huzurunuzdayım; bu sebeple, şahsım ve Grubum adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye'de çok siyasî partili sisteme geçilmesinden sonra, yaklaşık olarak 15 defa genel seçim yapılmıştır. Mahallî seçimleri ve ara seçimleri ayrıca saymıyorum. Ancak, özellikle 1961 Anayasasıyla birlikte, seçimlere yargı denetimi getirilmiştir. Seçimlerin, yargının gözetimi ve denetimi altında yapılacağı hükmü, Anayasada yer almıştır ve bu Anayasa hükmünden sonra Türkiye'de yapılan seçimler çok az itirazla -ve bu itirazlar da, yine yargının çözümüyle- neticelenmiştir ve diğer ülkelerde olduğu gibi, seçimlerden önce ve sonra -Türkiye'de yapılan bu 15 genel seçimde- hiçbir zaman kargaşa yaşanmamıştır.

Biz, millet olarak ilk serbest seçimi, 1876 Anayasasından sonra yaptık. Osmanlı döneminde, yine, İkinci Meşrutiyetle birlikte seçimler yapıldı. Hatta ve hatta, Balkan Harbi yapıldığı dönemlerde ve Birinci Dünya Savaşının olduğu dönemlerde de seçim yapmış, savaş zamanlarında bile seçim yapmayı becerebilmiş, başarabilmiş bir milletiz.

Cumhuriyet tarihinde çok farklı seçim yöntemleri denendi, çok farklı seçimler yapıldı. Bu seçimlerle ilgili çok değişik şeyler yazıldı ve söylendi. Ancak, çokpartili siyasî hayata geçildikten sonra, cumhuriyetin ilk yıllarındaki çokpartili deneme -1930'lu yıllardaki Serbest Fırka olayı dışarıda bırakılırsa- çokpartili seçim, ilk defa, 1946'da yaşandı; ancak, 1946'da yapılan bu seçim, çok büyük tartışmalara, seçim üzerinde şaibelere ve oluşan Parlamento üzerinde gölgelere vesile oldu. İşte, bundan hareketle, 1950 yılında, Başbakan Şemsettin Günaltay zamanında çıkarılan bir kanunla, seçimlerin yargı denetiminde yapılması gerektiği kanunla sağlanmış oldu; fakat, bu da yeterli görülmedi, daha sonra seçimlerde ortaya çıkan kargaşalar ve hukukî ihtilaflarla birlikte, 1961 Anayasasında, seçimlerin yargı denetimi altında yapılması gerektiği Anayasa hükmü olarak yer aldı. Bu açıdan, şimdiye kadar, çok çetin ve zor seçimleri fevkalade başarıyla yapmış olan yüksek seçim kurullarına, il seçim kurullarına ve ilçe seçim kurullarına, huzurunuzda teşekkür ediyorum. Yüksek Seçim Kurulu üyelerinden ve bu seçimlerde değişik zamanlarda görev almış il ve ilçe seçim kurulu üyelerinden, bu üyelerle görev yapmış olan memurlardan öbür dünyaya göç etmiş olanlara rahmet diliyorum ve sağ olanlara da uzun ömürler diliyorum; çünkü, Türkiye'de adil bir seçimin yapılmasına, Türkiye'de ihtilaflardan arınmış seçimlerin yapılmasına büyük gayret göstermişlerdir.

Değerli arkadaşlarım, 18 Nisanda bir seçim yaşadık. 18 Nisan seçimlerinin farkı, Türk tarihinde yapılan seçimlerde ender görülecek bir şekilde, mahallî idareler seçimi ile genel seçimin birlikte yapılmasıdır. Seçimlerden öncesini şöyle bir hatırlarsak, çok şeyler söylendi: Efendim, bizim milletimiz iki seçimi bir arada zor yapar; pusulaların sayılması zordur; bunların tutanaklara geçirilmesi zordur; bunlarla ilgili yapılacak olan itirazlar zordur; başarılı olma ihtimali zayıftır şeklinde sözler söylendi; ama, şunu hep beraber gördük ki, hem milletimiz hem de seçim kurullarında görev alan bu milletin değerli evlatları, bu seçimi, belki de dünyada az görülecek şekilde, fevkalade başarıyla tamamlamışlardır.

A. TURAN BİLGE (Konya) – 56 ncı hükümet vardı; onu da inkâr etmeyin.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen, hatibin sözüne müdahale etmeyelim.

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Efendim, hükümetin, o dönemde, ne derece becerikli ve beceriksiz olduğunu hep beraber görüyoruz. Cumhuriyet tarihinin en büyük borçlanmasını yapmış olan 56 ncı hükümeti, burada, sizin anlatmanıza gerek yok. Bugünkü sıkıntıların önemli bir sebebi o hükümetlerdir zaten. En azından susun da, bu yaptığınız yanlışlar burada tekrarlanmasın. (DSP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen...

Sayın hatip, Genel Kurula hitap eder misiniz efendim.

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Ancak, eğer, bu konuda söyleyeceğiniz şeyler varsa, bu maddelerle ilgili söz sırası size geldiğinde, susarak değil, bu kürsüye çıkarak cevap verin; oturduğunuz yerden laf atmayın.

Değerli arkadaşlarım, şimdiden sonraki seçimler de, inşallah, bugüne kadar yaptığımız seçimlerden daha güzel geçer diyorum; çünkü, Siyasî Partiler Kanunu, Seçim Kanunu, bütün bunlar, rejimle ilgili hususlardır. Biz, bundan on gün kadar önce, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun bazı maddelerini değiştirdik burada. Demokrasimiz açısından fevkalade güzel adımlar attık; ancak, bunun yeterli olmadığı kanaatindeyim. Öyle zannediyorum, ister iktidarda isterse muhalefette olsun, birçok milletvekili arkadaşlarımızla görüştüğümüzde, aynı kanaati onlar da paylaştılar. Diliyorum ki, umut ediyorum ki, Siyasî Partiler Kanununun da demokrasisini geliştirmiş ülkelerin düzeyine gelmesi için, 21 inci Dönem Parlamentosuna çok daha önemli görevler düşecektir ve bu Parlamentonun şerefli üyeleri de bunları başaracaktır.

Ayrıca, yine, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Yasada da ciddî değişiklikler yapmak gerekir. Gerek bugünkü Siyasî Partiler Kanunundan gerekse Seçim Kanunundan, hemen hemen, her partiye mensup milletvekili arkadaşımız şikâyetçidir. Daha demokratik... Gerek partilerin kendi içlerinde gerekse siyasî partilerin işleyişinde daha demokratik zeminleri, inşallah, hep beraber yakalarız.

156 sıra sayılı bu tasarının 3 üncü maddesinde getirilen değişiklikle, seçim kurullarında görev yapacak arkadaşlarımızın maddî imkânları artırılmaktadır. Aslında yaptıkları görev itibariyle, kendilerine takdir edilecek ücret, görevle mukayese edildiğinde, yine çok azdır. Zaten, onlar da bu para için değil, sadece seçim gibi onurlu bir görevde vazife almanın mutluluğu için o sıkıntılara katlanıyorlar. Yoksa, siyasî partilere mensup üyelerin dışında, müşahitlerin dışında, hiçbir seçim kurulu üyesi orada 5 milyon lira, 6 milyon lira için değil, onlar, Türkiye'de demokratik sisteme katkıda bulunmak için, bunun manevî mutluluğu ısından sabahın 5'inden gecenin 12'sine kadar, hatta, ertesi sabaha kadar görev yapmaktadırlar.

Hükümetin teklif ettiği metinde gündelik miktarı "5 milyon lira" öngörülmüştü; ancak, komisyonda yapılan müzakereden sonra bu; yani, seçim kurulu başkan, üye ve görev yapan arkadaşlara ödenecek gündelik miktarı "600 gösterge rakamının memur aylık katsayısıyla çarpımı sonucunda bulunacak tutarı geçmemek üzere, Yüksek Seçim Kurulunca belirlenir" olarak değiştirildi. Evet, güzel bir gelişmedir; ama, yeterli değildir...

BAŞKAN – Sayın Malkoç, son 30 saniyeniz; lütfen, toparlarsanız...

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Söylediğim gibi, onlar için, orada aldıkları veya alacakları maddî ücretten daha önemli olan şey, Türkiye'de millî iradenin teşekkülüne gösterdikleri katkıdır. Geçmişte bu görevi yapan arkadaşlara şükranlarımı, minnetlerimi arz ediyorum ve şimdiden sonra da, bu onurlu görevde vazife alacak arkadaşlara şimdiden başarılar diliyorum.

BAŞKAN – Sayın Malkoç, size, 1 dakika ilave süre verdim; toparlarsanız sevineceğim.

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Tamam Başkanım.

Değerli arkadaşlarım, Anayasanın 66 ncı maddesinde, Türk vatandaşlığı düzenlenmiş, yine, 67 nci maddesinde, seçme, seçilme ve siyasî partilerde görev alacak arkadaşların hakları belirlenmiştir. Anayasada yapılan, var olan bu düzenlemelerin de, iyi, fakat, yetersiz olduğu kanaatindeyim. Tıpkı bugün, hep beraber, Seçim Kanununda görüştüğümüz bu küçücük değişikliğe, Türkiye'nin demokratikleşmesi yolunda, Türkiye'nin seçimleri daha başarılı yapması yolunda, hem Anayasa hem 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununda hem de 298 sayılı Seçim Kanununda daha güzel değişiklikler yapmak umuduyla, hepinize saygılar sunuyorum. Sağ olun. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Malkoç.

Sayın milletvekilleri, süremiz tamamlanmıştır. Görüşmelere, saat 14.00'te devam etmek üzere, Birleşime ara veriyorum.

Kapama Saati : 12.58

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati : 14.00

BAŞKAN : Başkanvekili Ali ILIKSOY

KÂTİP ÜYELER : Mehmet ELKATMIŞ (Nevşehir), Cahit Savaş YAZICI (İstanbul)

 

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 58 inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Görüşülmekte olan kanun tasarısının müzakerelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

VI. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN

DİĞER İŞLER (Devam)

1. – 26.10.1987 Tarihli ve 290 Sayılı, 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 18.9.1991 Tarihli ve 455 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname ve Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe ve Anayasa komisyonları raporları (1/92, 1/191, 1/516) (S. Sayısı: 156) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet hazır.

Madde üzerinde, gruplar adına başka söz istemi var mı efendim? Yok.

Şahısları adına söz isteyen?.. Yok.

3 üncü maddeyi...

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Karar yetersayısının aranılmasını istiyorum.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 3 üncü maddenin oylamasına geçeceğim ve karar yetersayısı arayacağım.

3 üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Karar yetersayısı yoktur.

Birleşime 10 dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 14.05

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati : 14.17

BAŞKAN : Başkanvekili Ali ILIKSOY

KÂTİP ÜYELER : Mehmet ELKATMIŞ (Nevşehir), Mehmet AY (Gaziantep)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 58 inci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Görüşülmekte olan kanun tasarısının müzakerelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

VI. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1. – 26.10.1987 Tarihli ve 290 Sayılı 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 18.9.1991 Tarihli ve 455 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile 190 Sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname ve Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe ve Anayasa Komisyonu Raporları (1/92, 1/191, 1/516) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerlerini aldılar.

3 üncü maddenin oylaması sırasında, karar yetersayısının aranılması istenmişti.

Şimdi, 3 üncü maddeyi oylarınıza sunacağım ve bu arada da karar yetersayısını arayacağım: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Karar yetersayısı vardır; 3 üncü madde kabul edilmiştir.

4 üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 4. – 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (1) sayılı cetvelin ilgili bölümünde yer alan “Adalet Bakanlığı Seçmen Kütüğü Genel Müdürlüğü” ibaresi, “Yüksek Seçim Kurulu” olarak değiştirilmiş ve ekli (1) sayılı cetvelde yer alan kadrolar ihdas edilerek 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki cetvelin adı geçen kuruluşa ait bölümüne eklenmiştir.

BAŞKAN – 4 üncü maddeyle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına, Hatay Milletvekili Sayın Mustafa Geçer; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakika.

FP GRUBU ADINA MUSTAFA GEÇER (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekileri; 156 sıra sayılı 26.10.1987 Tarihli ve 290 Sayılı 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 18.9.1991 Tarihli ve 455 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname ve Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı hakkında, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi selamlıyor, saygılar sunuyorum.

Burada, 156 sıra sayılı tasarının kimliğini uzun uzun okumaktaki kastım şudur: Gerçekte, 1983 ve 1991 yıllarında, ülkede, yasama Meclisini âdeta by-pass ederek bir kanun hükmünde kararname alışkanlığıyla hukukî alanların düzenlenmesinin bir noktada önüne geçilmesi açısından, bu yasa tasarısının yerinde olduğu inancındayım. Zira, tasarının 4 nücü maddesinde "190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (1) sayılı cetvelin ilgili bölümlerinde yer alan 'Adalet Bakanlığı Seçmen Kütüğü Genel Müdürlüğü' ibaresi, 'Yüksek Seçim Kurulu' olarak değiştirilmiş ve ekli (1) sayılı cetvelde yer alan kadrolar ihdas edilerek 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki cetvelin adı geçen kuruluşa ait bölümüne eklenmiştir" denilmektedir.

Bu tasarının hilafına çok şey söylemenin gereksiz ve yersiz olduğuna inanıyorum. Zira, Yasama organının, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ülkenin ihtiyacı olan yasaları Türk Milleti adına yapması, elbette, zarurî ve gerekli olan önemli bir görevdir. Demin zikrettiğim gibi, özellikle 1983 ve 1991 yılları arasında, yasalardan çok kanun hükmünde kararnamelerle hukukî düzenlemler yapılması alışkanlık haline gelmişti. Kanun hükmünde kararnameler, her ne kadar Yasama Meclisinden alınan yetki kararları çerçevesinde çıkarılmaktaysa da, çoğu durumlarda tartışma ve kargaşaya neden olmuştur. Hatta, Anayasamızda kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenmesi yasaklanan alanlara dahi müdahale edilerek, temel insan hak ve hürriyetlerine taalluk eden alanlara dahi girildiği tartışılmış ve bu konuda hukuk devleti adına âdeta Yasama Organının by-pass edildiği konusunda birtakım iddialar ortaya atılmış, bu şekilde de olmuştur.

Gördüğümüz kadarıyla, 156 sıra sayılı tasarı, kanun hükmünde kararnameyle düzenlenen alanları yasal alana çekerek, Yasama Meclisinin yasa yapma yetkisini kullanması dahilinde, yasal birtakım hükümlere bağlaması açısından önemli diye düşünüyorum. Zira, kanun hükmünde kararnemelerle düzenlenen alanlar ne kadar daraltılırsa, milletin iradesini temsil eden Yasama Meclisinin iradesiyle çıkan yasaların daha da işlerlik kazanacağı, toplumca daha da benimseneceği inancındayım.

Millet iradesinin Meclise tam olarak yansıması açısından, seçimler ne kadar önemli ve demokrasinin vazgeçilmez unsuru ise de, seçimlerin yapılma usulleri, sandık seçmen listeleri, seçmen kütükleri ve seçim sonucunda alınan oyların, sandığa yansıyan seçmen iradelerinin doğru ve hatasız olarak tutanaklara yansıtılması ve gerçekten, birtakım serzenişte bulunulan sandık başı hilelerle veya sandık başı oyunlarla bazı oyların başka alanlara kaydırıldığı ve sandıklara yansıyan halk iradesinin, seçmen iradesinin tam olarak tecelli etmediği kuşkusu karşısında, bu alanların sağlam yasalarla düzenlenmesi elbette kaçınılmazdır.

Burada gördüğümüz kadarıyla, bu alanların kanun hükmünde kararnamelerden ziyade, yasalarla düzenlenmesi şeklinde bir kararın buraya gelmesi ve tasarı olarak Meclise getirilmesi de itiraz edilmeyecek bir konudur.

Ancak, burada, dikkatimizi çeken konular, 57 nci hükümetin kuruluşundan bu yana, toplumun, halkın iradesinden veya toplumun taleplerinden veya ihtiyaçlarından doğmayan, toplumun ve milletin gündemiyle örtüşmeyen, alelacele yapılan yasaların gündeme sokulması ve bunların aciliyet kespetmesi toplum açısından hiç önemli değilken, Meclise getirilmesi, hatta Meclisin sabahlara kadar çalıştırılarak, tatil edilmeyerek bu yasaların çıkarılmasına bir anlam vermek zordur. Zira, daha önceki sayın konuşmacılar da bu konudaki şikâyetlerini, itirazlarını dile getirdiler.

Şu anda, ülkemizde, milletimizin gündemini oluşturan, çok aciliyet kespeden konular varken, 57 nci hükümetin kurulduğundan bu yana Meclis gündemine getirdiği yasaların aşağı yukarı yüzde 90'ı vatandaşın gündemiyle örtüşmeyen alanlardır. Ülkede çiftçiler mağdurken, işçiler feryat ederken, köylü mağdurken, memur mağdurken, ekonomi sıfırın altında seyrederken, bütçe büyük açıklarla enflasyonist giderken, enflasyon oranları yükselirken Meclise taşınan, Meclis gündemine getirilen ve acil olarak görüşülen bu yasaların, milletin gündemiyle ne kadar örtüştüğünü kabul etmek veya varsaymak mümkün değildir.

Şu anda, gönül isterdi ki, ülkemizin aciliyetle gündemini oluşturan bu deprem felaketinden dolayı, deprem kurtarma çalışmaları ve deprem sonrası yaraların sarılması açısından, Meclisin gündemini tamamen bunlar işgal etsin ve Meclisin gündemini bunlar oluştursun; ancak, seçmen listeleri, seçimin temel hükümleri gibi konularla ilgili, gündemimizde hiç olmayan, toplumun gündeminde hiç olmayan, aciliyet kesp etmeyen bu yasanın, bugün, Meclise getirilmesine bir anlam vermek mümkün değil.

Şu anda, gerçekten, ülkemizde büyük sorunlar yaşanırken, milletimiz Yasama Meclisinden bir şeyler beklerken, kendi dertlerine çare olacak düzenlemeler beklerken, hükümetten böyle düzenlemeler beklerken, hatta, bugün de, bu afetten -bu vesileyle, milletimize başsağlığı, ölenlere Allah'tan rahmet diliyorum- dolayı bu sıkıntılar içerisindeki milletin gözü Meclisin üzerindeyken, böyle bir yasanın, tasarının Meclise getirilmesini bir türlü anlayamıyoruz. Acaba, seçimlerle ilgili bu yasanın -seçimlerle ilgili değil; ama- seçimlerin usul açısından daha sıhhatli yürütülmesi için elzem olan bu yasanın zamanlama olarak bugün Meclis gündemine getirilmesine, ortaya konmasına bir türlü anlam veremiyoruz. Acaba yakında bir seçim falan mı düşünülüyor diye bazı şüpheleri ve soru işaretlerini de akla getiriyor; çünkü, bugün, ülkemizin aciliyet kesp eden bu deprem felaketiyle ilgili konuların düzenlenmesi gerektiği ve milletimizin Meclisten bu konuda bir düzenleme beklediği sırada böyle bir yasanın görüşülmesi, biraz da, Meclisi, milletle alay eder gibi bir havaya sokma durumunda bırakmaktadır.

Onun için, bu yasanın çıkarılması gerekli olmakla birlikte, zamanlama açısından, zamanı olmadığı inancındayız. Meclisimizin, bundan sonraki gündemlerinde de, felaketle ilgili, milletimizin yaşadığı şu andaki felaketle ilgili, ülkenin dörtte 1'ini etkileyen -hatta, aldığımız haberlere göre, her köyümüze, memleketimizin her iline cenazeler geliyor- ülkeyi komple etkisi altına alan bu felaketle ilgili acil tedbirlerin ve felakete uğramış bölge ve vatandaşlarımızın yaralarının sarılmasına ilişkin daha yoğun gündemlerle çalışmasını temenni ediyor, bu vesileyle saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Geçer.

Gruplar adına başka söz isteği?.. Yok.

Şahısları adına söz isteği?.. Yok.

4 üncü maddeyi, ekli cetvelleriyle birlikte oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... 4 üncü madde kabul edilmiştir.

5 inci maddeyi okutuyorum:

MADDE 5. – Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığına ait ekli (1) sayılı listede yer alan kadrolar iptal edilerek 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (1) sayılı cetvelin ilgili bölümünden çıkarılmıştır. Ekli (2) sayılı listede yer alan kadrolar ihdas edilerek 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (1) sayılı cetvelin Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığına ait bölümüne eklenmiştir.

BAŞKAN – 5 inci maddeyle ilgili söz istemi?.. Yok.

5 inci maddeyi, ekli cetvelleriyle birlikte oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... 5 inci madde kabul edilmiştir.

6 ncı maddeyi okutuyorum:

MADDE 6. – 298 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 21. – Yüksek Seçim Kuruluna 1993 ve 1996 Ocak ayında Yargıtay ve Danıştay’dan seçilmiş üyeler ile bu üyelerin yerine seçilenler arasından ad çekme ile üçer kişi belirlenir. Başkan ve başkanvekili ad çekmeye girmezler. Belirlenen bu altı üye için 2001 Ocak ayının ikinci yarısında yenileme seçimi yapılır. Diğer beş üye için yenileme seçimleri 2004 Ocak ayında yapılır.”

BAŞKAN – 6 ncı maddeyle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına, Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mustafa Kamalak; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakika.

FP GRUBU ADINA MUSTAFA KAMALAK (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Grubum ve şahsım adına, hepinizi hürmetle selamlıyorum.

Üzerinde söz aldığım geçici madde 21'le, Yüksek Seçim Kurulunun birkısım üyelerinin görev süreleri uzatılırken, birkısım üyelerin de görev süresi kısaltılmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, daha önceki dönemlerde de, Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin görev süreleri, çeşitli vesilelerle uzatılmıştır. İlk uzatma, 1979 yılında yapılmış. O zaman, 298 sayılı Kanunun hemen hemen tamamına yakın kısmı değiştirilmiş, il ve ilçe seçim kurulları yeniden oluşturulmuş, bu münasebetle, tecrübeli üyelere ihtiyaç vardır denilerek, görev süreleri uzatılmıştır.

İkinci uzatma, 1987 yılında olmuştur; orada da, ufukta bir seçim gözüktüğü için, yine Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin görev süreleri uzatılmıştır.

Üçüncü uzatma, 1997 yılında olmuştur; malumunuz, orada da, iktidar partileri erken seçim için karar almıştı, o münasebetle Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin görev süreleri uzatılmıştır.

Şimdi, bu süreler yine uzatılıyor; üyelerin tecrübelerinden istifade edileceği gerekçe olarak gösteriliyor. Bu gerekçelere şahsen ben de katılıyorum, tecrübe önemli bir şeydir; ancak, anlayamadığım bazı hususlar vardır, o hususlara işaret etmek istiyorum.

Anayasamıza ve Meclis İçtüzüğüne göre, normal olarak, Meclisin 1 Temmuzda tatile girmesi gerekiyordu. Acil işler olduğu için, elbette Meclisin çalışması gerekiyor, buna katılıyorum. Değerli arkadaşlarım, şu an görüşmekte olduğumuz tasarı, gerçekten acil bir tasarı mıdır?! Yüce Meclisimizin değerli üyelerini bekleyen çok daha acil konular yok mudur?! Şu anda binlerce insanımız, siz değerli milletvekillerimizden yardım talep etmiyor mu?! Doğrusu, zamanlama bakımından, hükümetin bu tasarıyı getirmesini yanlış buluyorum; çünkü, değerli arkadaşlarım, birincisi, aciliyeti yok; ikincisi de, daha önce üç defa uzatıldığını belirttim, her birinde önemli, acil gerekçeler var; ama, şimdi bakıyorum; Türkiye'nin önünde bir seçim mi var; bir genel seçim var mı; hayır. Bir mahallî seçim var mı; hayır. Bir kısmî seçim var mı; hayır. Peki, hemen yakında, Yüksek Seçim Kurulu üyelikleri için bir seçim var mı; yine hayır. O münasebetle, zamanlama bakımından, doğrusu, uygun bulmadığımı belirtiyorum. Bu endişelerimi, bu düşüncelerimi, Anayasa Komisyonunda da dile getirmiştim.

İkinci bir husus, endişe ettiğim nokta, Anayasamızın 79 uncu maddesine göre, Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin nasıl belirleneceği, seçimin nasıl yapılacağı, ana çerçeve olarak belirlenmiştir, seçim deniliyor...

Endişe ederim ki, eğer bu usul, yol haline gelecek olursa, iktidarlar, seçimlerin süresini, kanunla uzatabileceği gibi, kanunla kısaltabilir. Bu da, kanaatimce, önemle üzerinde durulması gereken bir noktadır.

Değerli arkadaşlarım, birçok üye arkadaşımızın dikkatinden kaçmıştır sanıyorum; burada, birkısım üyelerin görev süreleri beş yıl uzatılırken, birkısım üyelerin görev süresi bir yıl kısaltılıyor. Bu da, kanaatimce, hükümetin, iktidar ortaklarının, herhalde, adalet, eşitlik anlayışından kaynaklanan bir durumdur!.. Eğer bu arkadaşlarımızın, bu yüksek hâkimlerimizin bilgilerinden, tecrübelerinden istifade edilmek isteniyorsa -ki, istenmesi gayet normaldir- hiç değilse, eşitlik prensibine uyulsaydı, hiç değilse birkısım üyelerinin de kazanılmış hakları, seçimle elde etmiş oldukları hakları korunmuş olsaydı, kanaatimce, en azından hakkaniyete uygun davranılmış olurdu, adalete uygun davranılmış olurdu diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, bizim, elbette kişilerle bir alıp veremediğimiz yoktur; zaten, o münasebetle, Anayasa Komisyonunda da düşüncelerimizi dile getirdik, tasarıya olumlu oy verdik, burada da herhangi bir engelleme yaptığımız yoktur.

Ben, üyelere başarılar diliyor; hepinize saygılar sunuyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kamalak.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, İçel Milletvekili Sayın Turhan Güven; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakikadır.

DYP GRUBU ADINA TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; huzurunuzu, bu kanun tasarısı dolayısıyla sıkça işgal ediyorum, bu nedenle kusuruma bakmayın; ancak, hukukî görüşlerimizi sizlere iletmekte de yarar görmekteyim.

Değerli arkadaşlarım, iki aya yaklaşan bir süre içerisinde, Meclisin İçtüzük ve Anayasa bakımından tatilde olması gereken durumunda çalışma yapıyoruz. Meclis tatildeyken, herhangi bir kanun tasarısını veya teklifini görüşmek üzere, belirli sayıdaki milletvekilinin Meclisi toplantıya çağırması esastır; ama, şu şartla; gerekçeli önergeyle çağırmak esastır.

Şimdi bakınız, bugün 5 kanun tasarısı görüşeceğiz. Biteceğini umut ediyorsunuz; onu, zaman gösterecek. Peki, gerekçeniz nedir? Hangi gerekçeye istinaden çağırdınız Meclisi bugün; yani, Danışma Kuruluna 5 kanun tasarısının görüşülmesi teklifini getirirken gerekçeniz ne? Bazı arkadaşlarımıza göre gündemi doldurma; yani, arkadan gelecek kanun tasarıları için zaman kazanma. Bu, gerekçe olamaz. O zaman, 12 saat çalışma mecburiyetini niye koydunuz? Gündemi belirtmek yerine, burada, gerekçeli önergeyi ortaya koymak daha makul olurdu diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, geçici 21 inci madde hükmü, aslında -benden evvel konuşan değerli arkadaşım Sayın Kamalak da ifade etti- zaman zaman uygulanan bir hüküm; ancak, bakınız, seçimle gelinen bir mekanizmada, bu süreyi uzatmak mümkün değildir, ya o süre biter, kişi tekrar eski görevine döner veya yeni bir seçimle tekrar göreve gelinir. Bu noktadan hareket edersek, ileride çok daha değişik birtakım tekliflere maruz kalabilir Meclis. Örneğin, birinin çalışma süresi dört sene diye "Anayasada her ne kadar süre belli ise de -seçimle gelmişse- ben biraz daha bunu uzatayım" denilebilir mi? Kendimiz için de, Anayasada hüküm olsa dahi "haydi canım, beş sene değil de, bunu, bir iki devre daha uzatalım" dememiz mümkün mü? Varsayalım ki Anayasada açıklık yok -süre var; ama- bunu, kanunlarla uzatabilir misiniz? Seçimle gelinen bir mekanizmada, seçimle dönülür veya yeniden seçilme imkânı yoksa, bırakılır gidilir.

Elbette, burada, bir başka olay daha gündemde; o da şu: Müktesep hak kavramını zedelememek lazım. Sabahleyin de bir nebze ifade etmeye çalıştım; burada, Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin bir kısmını 2001 yılında kuraya tabi tuttuğunuz zaman, 1996 yılında, bu Kurula Danıştaydan veya Yargıtaydan seçilmiş olan değerli arkadaşlarımızın, bu kurada çıkanlarının bir yıldan fazla hakkını ketm ediyorsunuz; yani, seçimle gelen kişinin, o süreyi doldurmasını engelliyorsunuz. Bunu yapmaya hakkınız yok. Nasıl, uzatmaya hakkınız yoksa, bunu kısaltmaya da hakkınız yok; çünkü, bir seçim mekanizmasıdır bu. Bunu yaptığınız takdirde, ileride telafisi mümkün olmayan bir olay gündeme gelebilir. Bu nedenle, bu maddeden ötürü, Komisyon, daha sağlıklı bir sonuca varma bakımından, belki, verilebilecek olan birtakım düzenlemeler bakımından, eğer bu kanun tasarısını geriye çeker ve yeniden bir düzenlemeyle karşınıza gelirse, çok daha isabetli olur diye düşünüyoruz; çünkü, burada önemli olan, doğruyu bulmaktır; doğruyu bulmak da, bence, bu şekilde mümkün olabilir. Yoksa, bizim, bütün arkadaşlara sevgimiz vardır, saygımız vardır; hepsi, bizim kendi içimizden, mesleğimizden gelen arkadaşlarımızdır, Danıştay ve Yargıtay üyeleri olarak; ama, bu şekilde bir süre düzenlemesinin hukuken pek mümkün olmadığını ifade etmeye çalışıyorum. Bunu yaparsak, ileride başka birtakım sorulara ve birtakım yeni düzenlemelere muhatap oluruz diye düşünüyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Güven.

6 ncı maddeyle ilgili başka söz isteği?.. Yok.

6 ncı maddeyi oylarınıza...

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Sayın Başkan, soru soracaktım.

BAŞKAN – Buyurun Sayın İncetahtacı.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Sayın Başkanım, delaletinizle, Sayın Bakanımdan iki hususu öğrenmek istiyorum.

Üzerinde konuştuğumuz hususun, yani, seçilmişlerin görev sürelerinin kanunla uzatılıp kısaltılmasının Anayasanın ruhuna uygun olup olmadığını sormak istiyorum; kendisi, aynı zamanda bir Anayasa profesörü.

Yine, seçilmişler üzerinde, buna benzer bir kanun çıkarıldı mı daha önce Türkiye'de, bunun örneği var mı veya bizim tabi olduğumuz evrensel hukuk kuralları içerisinde buna benzer tatbikatlar var mı? Bunu öğrenmek istiyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Buyurun Hocam.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anayasada, Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin görev süresiyle ilgili herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu konudaki hükümler, doğrudan doğruya, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 11 inci maddesinde yer almaktadır. Orada, görev süresi altı yıl olarak belirlenmekte ve üç yılda bir yarısının yenilenmesi öngörülmektedir. Dolayısıyla, Anayasaya bir aykırılık yok; ama, seçimle gelinen bütün görevlerin bir süreye bağlı olması esastır; bu süre yasa koyucuya bırakılmıştır. Yasa koyucu da, 298 sayılı Kanunun 11 inci maddesinde bunu düzenlemiştir; fakat, geçmişte, zaman zaman, Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin görev süresi, 298 sayılı Kanuna eklenen geçici maddelerle uzatılmıştır. Bunları, değerli arkadaşımız Sayın Profesör Kamalak, konuşmasında saydı; onları tekrarlamaya gerek görmüyorum. Geçmişte örneği olmuştur ve her defasında da 298 sayılı Kanuna eklenen geçici maddelerle bu görev süresi uzatılmıştır. Şimdi, burada, benzeri bir durum söz konusu. Aslında, bu çeşit yasal müdahalelerin olmaması gerekir; çünkü, bu yapıldığı takdirde, takvim bozulmaktadır. Bugün de önümüzdeki sorun, bu takvimi düzeltmektir. Bir yandan, Yüksek Seçim Kurulu başkan, başkanvekili ve üyelerinin tecrübe birikiminden yararlanmak istiyoruz; bir yandan da, bozulan takvimi düzeltmek istiyoruz. Eğer, burada öngörülen yeni takvim benimsenecek olursa, ondan sonra bu altı yıllık görev süresi ve üç yılda bir yenileme süresiyle ilgili hükümler işlerlik kazanacaktır. Tasarı bu amaca yöneliktir.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Tasarının 6 ncı maddesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... 6 ncı madde kabul edilmiştir.

7 nci maddeyi okutuyorum:

Madde 7.- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Maddeyle ilgili söz istemi?.. Yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... 7 nci madde kabul edilmiştir.

8 inci maddeyi okutuyorum:

Madde 8.- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Maddeyle ilgili söz istemi?.. Yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... 8 inci madde kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

O nedenle, açık oylamanın şekli konusunda Genel Kurulun kararını alacağım.

Açık oylamanın, elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, alınan karar uyarınca, açık oylamayı, elektronik oylama cihazıyla yapacağız. Oylama için 5 dakikalık süre vereceğim. Bu süre içerisinde cihaza giremeyen arkadaşlarımızın, teknik personelden yardım istemelerini, buna rağmen giremedikleri takdirde, Başkanlığımıza oy pusulalarını ulaştırmalarını rica ediyorum.

Ayrıca, vekâleten oy kullanacak sayın bakan varsa, hangi bakana vekâleten oy kullandığını, adını, soyadını ve imzasını taşıyan oy pusulasını, yine, belirlenen bu süre içerisinde Başkanlığımıza ulaştırmalarını rica ediyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının yapılan açık oylamasının sonucunu açıklıyorum:

Kabul : 250

Ret : 3

Çekimser : 3

Mükerrer : 3

Bu haliyle, tasarı kabul edilmiş ve yasalaşmıştır; hayırlı olsun diyoruz.

Sayın milletvekilleri, gündemin ikinci sırasına alınan, Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu raporunun görüşmelerine başlıyoruz.

2. – Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/441) (S. Sayısı: 141) (1)

(1) 141 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

BAŞKAN – Komisyon?.. Hazır.

Hükümet?.. Hazır.

Sayın milletvekilleri, komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Raporun okunmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Raporun okunması kabul edilmemiştir.

Tasarının tümü üzerinde, Anavatan Partisi Grubu adına, Kırklareli Milletvekili Sayın Cemal Özbilen; buyurun.

Konuşma süreniz 20 dakika.

ANAP GRUBU ADINA CEMAL ÖZBİLEN (Kırklareli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı üzerinde Anavatan Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere huzurunuzdayım; bu vesileyle, Grubum ve şahsım adına Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum.

Memleketimizde yaşadığımız yüzyılımızın en büyük can ve mal kayıplarına sebep olan deprem felaketinde hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Tanrı'dan rahmet, ulusumuza başsağlığı dilerken, yaralılarımıza da acil şifalar temenni ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Tarih boyunca, büyük felaketleri, millî birlik ve beraberlik içinde yenmesini bilen Türk Milleti, bu büyük felaketin yaralarını da en kısa zaman içinde mutlaka saracaktır.

Sayın Başkan, değerli milletveklleri; İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 1 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında "işkence" terimi, "bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayırım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla, bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fizikî ve manevî ağır acı veya ıstırap veren bir fiil" olarak tanımlanmış; ancak, bunun "yalnızca yasal müeyyidelerinin uygulanmasından doğan, tabiatında olan veya arızî olarak husule gelen acı ve ıstırabı" içermediği belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 17 nci maddesinde de "herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan, bilimsel ve tıbbî deneylere tabi tutulamaz. Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz" denilmektedir.

20 nci Yüzyıl insan haklarının millî sınırlar dışına taşarak, evrenselleştiği bir dönem olmuştur. Gerek Anayasamızda gerek insan haklarına ilişkin uluslararası hukuk kurallarında işkence ve kötü muamele, bir insanlık suçu olarak kabul edilmektedir.

Türk Ceza Kanununun, işkence ve kötü muamelenin düzenlendiği 243 ve 245 inci maddeleri ile bu suçların gizlenmesinin önüne geçmek için, aynı kanunun 354 üncü maddesinin günümüz şartlarına uygun hale getirilmesi, işkence suçunun önlenmesi ve İnsan Hakları Mahkemesine Türkiye aleyhine açılan davaların çokluğu sebebiyle, bu tasarı, Grubumuz tarafından müspet olarak kabul edilmektedir.

Bu tasarıyla, Türk Ceza Kanununun 243 üncü maddesinde işkence suçunun genişletilerek yeniden düzenlenmesi ve cezasının artırılması kabul edilmektedir.

Yine, bu tasarının 2 nci maddesiyle de, Türk Ceza Kanununun 245 inci maddesinde öngörülen cezalar artırılmaktadır.

Tasarının 3 üncü maddesinde, Türk Ceza Kanununun 354 üncü maddesi değiştirilmekle birlikte cezalar artırılmakta, bu arada, gerçeğe aykırı belgenin, işlenmiş bir suçu yahut işkence veya diğer zalimane davranışların delillerini gizlemek ve bu delilleri yok etmek için düzenlenmiş olması hali, ağırlaştırıcı sebep olarak kabul edilmektedir.

Tasarı, caydırıcı nitelikteki yeni hükümleriyle, insan haklarının korunmasını daha etkili bir şekilde sağlayacaktır.

Değerli milletvekilleri, 28 Ocak 1987 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Adalet Divanına ferdî başvuru hakkı ve Divanın zorunlu yetkisini kabul eden, Birleşmiş Milletler ve Avrupa İşkence Sözleşmesine imza atan, Avrupa Sosyal Şartını imzalayan ve onaylayan, Paris Şartını imzalayan, Türkiye Büyük Millet Meclisinde İnsan Hakları Komisyonunu kuran, sürgün cezasını, karanlık oda hapsini, hücre cezasını kaldıran, düşünce hürriyetini, din ve vicdan hürriyetini, teşebbüs hürriyetini uluslararası normlarla geliştiren, yılların tabu olarak kabul edilen ve değişmez addedilen Türk Ceza Kanununun 141 inci, 142 nci ve 163 üncü maddelerini kaldıran Anavatan Partisi Grubu, bu tasarıya da kabul oyu verecektir.

Bu düşüncelerle, tasarının hayırlı olmasını diliyor, Grubum ve şahsım adına, Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özbilen.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Pak; buyurun efendim.

Süreniz 20 dakika.

MHP GRUBU ADINA MEHMET PAK (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, hepinize sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.

Ülkemizde meydana gelen son deprem olayında hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifa dilerken, bütün insanlığın bir daha böyle bir felaketle karşılaşmamasını Cenabı Allah'tan niyaz ediyorum.

Sayın milletvekilleri, kanun tasarısıyla, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun "Devlet idaresi aleyhinde işlenen cürümler" başlıklı Üçüncü Babının "Hükümet memurları tarafından efrada karşı yapılacak sui muameleler" başlıklı Altıncı Faslında yer alan 243 üncü ve 245 inci maddeleriyle "Ammenin itimadı aleyhinde cürümler" başlıklı Altıncı Babın Dördüncü Faslında yer alan 354 üncü maddelerinde değişiklik yapılması düşünülmüştür.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; tam ismiyle, İşkenceye ve Diğer Zalimane Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1984 yılında aldığı 39/46 sayılı kararla kabul edilmiştir. Sözleşmenin 1 inci maddesinde işkence, kişiye karşı uygulanan fizikî veya manevî ağır acı verici, ıstırap veren fiil olarak tanımlanmış ve yasaklanmıştır. Bu sözleşme, Türkiye Cumhuriyeti tarafından da onaylanarak 10 Ağustos 1988 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin 4 üncü maddesine göre, taraf devletler, işkence teşkil eden eylemlerin suç sayılmasını sağlamak için hukukî düzenleme yapacak ve işkence yapanları cezalandıracaktır. Yine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3 üncü maddesine göre de, hiç kimse işkenceye veya gayriinsanî veya küçültücü ceza veya muameleye tabi tutulmayacaktır. Bu sözleşmeye uygun olarak, İşkencenin ve Gayriinsanî ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi kabul edilmiş ve Türkiye de, bu sözleşmeyi 1988 yılında onaylamıştır.

1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca kabul edilen ve 1949 yılında Türkiye tarafından da onaylanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 5 inci maddesinde de "hiç kimseye işkence ya da zalimane, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ve ceza uygulanamaz" hükmü yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, az önce açıkladığım İnsan Hakları Evrensel Beyannamesiyle, işkencenin ve sair kötü muamalenin önlenmesi hususundaki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun kabul ettiği sözleşmeyle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna bağlı olarak işkencenin önlenmesine dair sözleşmeleri onaylamıştır. Anayasamızın 17 nci maddesinin birinci fıkrasında "herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir" üçüncü fıkrasında da, "kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz" hükümleri yer almaktadır. Tüm bu hükümler, doğrudan doğruya, kişinin beden bütünlüğü ve kişilik ve insanlık haysiyetini korumayı amaçlamaktadır. Gerek insan haklarına ilişkin uluslararası hukuk kurallarında gerekse Anayasamızda insanlık suçu olarak kabul edilen işkence ve sair zalimane fiiller, Türk Ceza Kanununun 243 ve 245 inci maddeleriyle müeyyide altına alınmıştır. Kanun tasarısıyla, Türk Ceza Kanununun 243 üncü maddesi yeniden düzenlenmiş ve cezalar artılmıştır; aynı şekilde, Türk Ceza Kanununun 245 inci maddesinde ise yalnızca cezanın artırılması yoluna gidilmiştir.

Türk Ceza Kanununun halen yürürlükte bulunan 243 üncü maddesine göre, sadece, mahkemeler ve meclisler başkan ve üyeleri ile sair hükümet memurları tarafından, maznuna suçunu söyletmek için işkence edilmesi veya zalimane yahut gayriinsanî veya haysiyet kırıcı muamelede bulunulması müeyyide altına alınmışken, kanun tasarısında, eylem genişletilerek yeniden düzenlenmiştir. Buna göre, bir kimseye cürümlerini söyletmek için işkence ve kötü muamele yapılmasının yanı sıra, olayın mağdurunun, görülmekte olan davanın şahsî davacısının, müdahilin veya tanığın olayları bildirmesi ve açıklamasını engellemek, şikâyet veya ihbarda bulunmasını önlemek veya şikâyet, işkence veya zalimane, gayriinsanî, haysiyet kırıcı eylemlerde bulunması müeyyide altına alınmak suretiyle, işkencenin tanımı ve uygulanabilirliliği genişletilmiştir.

Yürürlükteki kanun maddesine göre, sadece, maznuna karşı suçunu söyletmek için işkence yapılması hüküm altına alınmışken, kanun tasarısıyla, işkence ve kötü muamelenin yalnızca sanığa karşı değil, olayın mağduru şahsî davacı, müdahil ve hatta sanığa karşı yapılmış olması da müeyyide altına alınmıştır. Tasarıyla, maddede beş seneye kadar ağır hapis olan ceza, sekiz yıla çıkarılmıştır.

Kanun tasarısının diğer maddesiyle de, Türk Ceza Kanunun 245 inci maddesinin birinci cümlesindeki "üç seneye kadar hapis" ibaresi "beş seneye kadar hapis" şeklinde değiştirilmiştir.

Kanun tasarısının 3 üncü maddesiyle, Türk Ceza Kanununun 354 üncü maddesi değiştirilerek yeniden düzenlenmiştir. Buna göre, Türk Ceza Kanununun 354 üncü maddesine eklenen yeni bir fıkra ile gerçeğe aykırı belge, işlenmiş, bir suçu yahut işkence, zalimane veya gayriinsanî diğer fiilerin delillerini gizlemek ve bu delilleri yok etmek için düzenlenmiş ise faile verilecek ceza, dört yıldan sekiz yıla kadar hapistir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Ceza Kanununun 354 üncü maddesindeki değişiklik, tasarının beşinci fıkrasına göre, maddenin birinci fıkrasında belirtilen para cezasının iki ve üçüncü fıkradaki hallerde iki kat, dördüncü fıkradaki halde üç kat olarak hükmolunacağı belirtilmiş. Kanaatimize göre, iki, üç ve dördüncü fıkralardaki para cezalarının miktarlarının ayrı ayrı gösterilmesinin, kanun tekniği açısından daha uygun olacağı görüşündeyiz.

Kanun değişikliği ile Türk Ceza Kanununun 243 ve 354 üncü maddeleri yeniden düzenlenmiş; eylemlere açıklık getirilmiş ve Türk Ceza Kanununun 245 inci maddesiyle birlikte cezalar artırılmıştır.

Konuşmamın başında da belirttiğim üzere, işkence ve sair gayriinsanî hareketler, gerek uluslararası sözleşmelerle gerekse Anayasamızda insanlık suçu olarak kabul edilmiştir. Bu sebeple de, insanlık suçu olan işkencenin cezalandırılmasından daha tabiî bir şey düşünülemez. Bu nedenle, kanun tasarısındaki Türk Ceza Kanununun 243, 245 ve 354 üncü maddeleri için öngörülen ceza miktarlarının kısmen artırılmasının hakkaniyete daha uygun olacağını düşünmekteyiz.

Sistematik olmamakla birlikte, ülkemizde zaman zaman işkence ve gayriinsanî kötü muamelelerin olduğu bir gerçektir. İşkence, bir insanlık suçu olup, hangi gerekçeyle olursa olsun makul karşılanamaz. Ülkemizdeki hukuk kuralları, işkenceyi yasaklamakla beraber, münferit de olsa, işkence, gizli ya da açık bir şekilde süregelmektedir. Bu alanda kolluk kuvvetlerinin delil elde etme ve bilgi toplamayla ilgili teknik eksikliklerinin bir an önce giderilmesi de elzemdir.

Hukukumuzda, işkence fiili, müeyyide altına alınıp, uygulamada da mahkemeler, işkence altında alındığı iddia edilen ve başka yan delille desteklenmeyen beyanları delil olarak kabul etmemektedir. Mahkemelerin bu olumlu tutumları, işkencenin önüne geçilebilmesi için yeterli olmayıp, sadece yapılan işlemin işkence mağduru aleyhine sonuç doğurmasını önlemektedir.

Nitekim, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunumuzun 135/a maddesi de, işkence altında alınan ifadeleri delil olarak değerlendirmeyeceğini hüküm altına almıştır. İşkence ve sair kötü muameleler yalnızca yasal düzenlemelerle önlenemez. Bunun için, kişilerin ve kurumların da, bu konudaki anlayış, tutum ve davranışlarını düzeltmesi gerekmektedir kanaatindeyiz.

Bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum; hepiniz Allah'a emanet olun.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Pak.

Fazilet Partisi Grubu adına, Adıyaman Milletvekili Sayın Fırat; buyurun.

Konuşma süreniz 20 dakikadır.

FP GRUBU ADINA DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bugün görüşmekte olduğumuz Türk Ceza Kanununun bazı maddelerinin değiştirilmesiyle ilgili yasa tasarısı, inancım şudur ki, şu ana kadar Türkiye'nin uluslararası platformlarda çok tartışılan bir konusunun halli yönünde atılmış olan müspet adımlardan birisidir. Bu müspet adımın, bir insanlık suçu olan işkenceyi, tam tatmin edici, tamamen ortadan kaldırıcı olduğu kanısında değiliz. Türk Ceza Kanunundaki mevcut hükümleri, gerek ceza yönünden gerekse kapsam yönünden genişletmesine rağmen, arzu edilen şekli almış olduğu kanısında değilim.

İşkencenin bir insanlık suçu olduğunu beyan ettim. Bunun altını bir kez daha çizmek istiyorum. İnsanlık suçu olarak nitelendirilen çok az suç türü vardır. Bunlardan bir tanesi işkencedir, diğeri jenosit dediğimiz kitlesel ölümlerdir.

İnsan hakları yönünden incelendiğinde, insanın bütünlüğüne yönelmiş olan suçların, insan haklarına yönelmiş olan bu suçların temelde insanın üç bütünlüğüne yönelmiş olduğunu görürüz. Bunun bir tanesi fiziksel -bedenî- olan bütünlük, ikincisi entellektüel bütünlük, üçüncüsü içtimaî bütünlüktür. İşte işkence, insanların birey olarak fiziksel bütünlüğünün yok edilmesi amacına yönelmiş olan, insan temel haklarını ortadan kaldıran bir suç türüdür.

1985 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak gerek Birleşmiş Milletler İşkenceyi Önleme Yasasını gerekse bunun tatbikatını içeren Avrupa İşkenceyi Önleme Sözleşmesini imzalamış olan 135 ülkeden bir tanesiyiz. Bu olayın ne anlama geldiğini iyi anlayabilmek için Birleşmiş Milletlerin bu konudaki sözleşmesinin giriş kısmını okumakta yarar vardır. Altında imzamız bulunan bu sözleşmenin giriş kısmı şöyle: "Bu sözleşmeye taraf olan devletler Birleşmiş Milletler anlaşmasında ilan edilen ilkelere uygun olarak insanlık âleminin tüm mensuplarının eşit ve vazgeçilmez haklarının tanınmasının dünyada hürriyetin, adaletin ve barışın temelini oluşturduğunu düşünerek, bu hakların kişinin haysiyetine bağlı olarak meydana geldiğini kabul ederek, devletlerin, Birleşmiş Milletler Anlaşması ve özellikle 55 inci madde gereğince insan hakları ve ana hürriyetlerine saygıyı dünyada yaymak ve bunlara uymak yüklemlerini düşünerek, hiç kimsenin işkence veya zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele vaya cezaya tabi tutulmamasını öngören İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 5 ve Uluslararası Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesinin 7 nci maddelerini dikkate alarak, Genel Kurul tarafından 9 Aralık 1975 tarihinde kabul edilen İşkence ve Diğer Zalimane, Gayri İnsanî Veya Küçültücü Muamele Veya Cezaya Tabi Tutulan Kimselerin Korunmaları Hakkında Beyannameyi keza dikkate alarak, bütün dünyada işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezaya karşı mücadeleyi daha etkinleştirmeyi arzulayarak aşağıdaki maddeler üzerinde anlaşmışlardır" diye başlar ve bunun arkasından da işkenceyi tarif eder, işkencenin önlenmesi için önlemleri sayar.

Bu yasa tasarısı önemlidir; ancak, tatmin edici değildir. Zira, bir iç hukuk belgesi haline gelmiş olan bu sözleşmenin 1 inci maddesinde, hangi unsurlarla işkencenin tarifinin olacağı belirtilmiştir; ancak, burada sayılan unsurlar, asgarî unsurlardır ve maddenin ikinci paragrafında, iç hukukunuzda bu alanı daha genişletebileceğiniz ve bu genişletmenin, bu sözleşmeye aykırı olmayacağı da hükme bağlanmıştır.

Yetersizdir; çünkü, bu anlaşmayı -incelediğiniz zaman- Sovyetler Birliği'nden Afganistan'a, Tanzanya'sından Tibet'ine kadar, Irak ve İran da dahil olmak üzere, dünyadaki 135 ülkenin imzaladığını görüyoruz. Dolayısıyla, insan haklarının çok önde olmadığı, demokrasinin lafı edilmediği bazı ülkelerin de altında imzası bulunan böylesine bir anlaşmada, asgarî bir müştereği yakalayabilmek için, şartlar ve çerçeve asgarîde bırakılmıştır.

Müspettir; çünkü, bu asgarî şartları kabul etmiş bulunuyoruz.

Doğru değildir, yeterli değildir; çünkü, Türk Halkının sadece Birleşmiş Milletlerin çizmiş olduğu bu dar kapsamın dışında, bazı işkenceyi önleyici çerçevenin daha geniş tutulması gerektiği kanısındayım.

Şimdi, 1 inci maddede "işkence terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bir şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf etmek için veya ayırım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatiyle uygulanan fizikî veya manevî ağır acı ve ıstırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu, yalnızca, yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan ve arızî olarak husule gelen acı ve ıstırabı içermez" denilmektedir.

Şimdi, Türk Ceza Yasasının şu anda efrada suiimuamele olarak nitelendirilen maddelerine baktığımız zaman, hakikaten, gerek kapsam olarak, çerçeve olarak daha geniş ve gerekse verilecek olan cezanın daha da artırıldığını görüyoruz; ancak, bunun yeterli olmadığı kanısındayız. Biraz sonra, 1 inci maddenin görüşülmesi sırasında vereceğimiz bir değişiklik önergesinde, bu madde kapsamının genişletilmesinin mutlak suretle zaruret olduğunu ve bunun gerekçelerini de -hukukî gerekçelerini ve fiilî gerekçelerini de- açıklamış bulunuyoruz.

Değerli arkadaşlarım, işkence, o kadar önemli bir olay ki, bundan 700 yıl önce, İngiltere'de, Magna Carta'da hüküm altına alınmış, işkencenin yapılması yasaklanmış ve ondan sonra da, tabiî, birçok gelişim göstererek, Birleşmiş Milletlerin İşkenceyi Önleme Sözleşmesi ve onun akabinde de Avrupa İnsan Haklarının İşkenceyi Önleme Sözleşmeleriyle üst noktaya getirilmiş ve birçok çalışmalar ile bunlara yapılan eklerle, işkencenin, daha geniş bir anlamda, daha geniş bir kapsamda ele alındığını görüyoruz; çünkü, şurada, dikkat ederseniz, aslında, insanın sadece fizikî bütünlüğüne yönelmiş olan cebrî ve haysiyet kırıcı olayları işkence olarak tarif edersek de, Birleşmiş Milletlerin sonradan yapmış olduğu gelişmeler neticesinde, insanların entellektüel bütünlüğüne; yani, fikir özgürlüğüne karşı getirilmiş olan kısıtlamaların da işkence kapsamı içerisine alındığını görüyoruz. Yani, Türkiye'nin, aslında, işkence ayıbından kurtulabilmesinin temel unsurlarından birisi de, fikir hürriyetinin serbestçe yayılması ve düşünce hürriyetinin yasalar çerçevesinde; ama, uluslararası sözleşmeler çerçevesinde genişletilmesidir; aksi halde, işkencenin önlendiğinden bahsedebilmek mümkün değildir. Hatta, bunun ötesine geçerek, yine, insanların içtimai bütünlüğünün, yani, dernekler ile sivil kuruluşlar içerisindeki ilişkilerin demokratikleştirilmemesi ve genişletilmemesi halinde dahi, bunun bir işkence unsuru olduğunu, Birleşmiş Milletler kabul etmektedir. O bakımdan, alacağımız daha çok uzun bir yol bulunmaktadır.

İşkencenin varlığını tespit edebilmek için Birleşmiş Milletler Anlaşmasını incelediğimiz zaman, işkencenin bir eylem olduğunu, bu eylemin ağır acı ve ıstırap verdiğini, bu etkilerin fiziksel ya da zihinsel düzeyde olabileceğini, bu eylemin kasıtlı olması gerektiğini, bu eylemin amaçlarının bilgi ya da itiraf temin edebilmek için doğrudan mağdurun ya da üçüncü kişinin işlediği bir suçtan yahut da bir suç işlediği kuşkusuna dayanarak cezalandırmak amacına yönelik olması gerektiğini, doğrudan mağduru ya da üçüncü kişiyi kurtarmak ya da itaata zorlamak için veya bu eylem, ayrımcılığın herhangi bir türüne dayanan, herhangi bir nedenle yapılmış olması gerektiği unsurlarını içermesi zorunluluğunu getirmekte olduğu görülmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken, işkence olgusunu, yalnız acı verme ölçüsü yerine, doğrudan kişi onurunun bu anlamda bütünlüğünün korunması, bunun zedelenmezliği üzerine kurmak gerekmektedir.

Bu belirtilen şartlar asgarî şartlar olup, 1 inci maddenin ikinci fıkrasında da belirtildiği üzere, daha geniş uygulamalar bu anlaşmanın uygulanmasına halel getirmemektedir; bu nedenle, yasa tasarısı, zorunlu uyum sağlamamız gereken anlaşmayı tam karşılamamaktadır. Kaldı ki, anlaşmanın diğer maddeleri tetkik edildiğinde, anlaşmanın 2 nci maddesinde "sözleşmeye taraf devlet, yetkisi altındaki ülkede işkence olaylarını önlemek için, etkili kanunu, idarî, adlî veya başka tedbirleri alacak" hükmü, yine 2 nci maddenin ikinci paragrafında "hiçbir istisnaî durum, ne harp hali ne de bir harp tehdidi, dahilî siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hal işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez" hükmü getirilmektedir. Yine, 2 nci madde "bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez" hükmünü vazederken, 4 üncü maddede de, işkence yapmaya teşebbüs ve işkenceye iştirak veya suç ortaklığının, şahsın fiilinde suç sayılarak cezalandırılması öngörülmektedir.

Şimdi, biraz sonra maddelere geçtiğimiz zaman bunu göreceğiz ki -anlaşmanın altına imza atmış olan bir ülke olarak- 1 inci maddenin dışındaki, bilahara gelmiş olan maddelerin birçoğunu kanun tasarısı, maalesef, kapsamamaktadır.

14 üncü maddede, mağdurun tazminat hakları saklı kalmak şartıyla, işkence mağduruna devlet tarafından rehabilitasyon imkânı sağlanması, adil ve yeterli bir tazminatın devlet tarafından ödenmesi şarta bağlanmıştır. Ancak, bunların yanında, 15 inci maddede, açık ve kesin olarak, işkence yapılarak alındığı tespit olunan herhangi bir ifadenin, işkence yapmakla itham olunan kişi aleyhine delil olarak kullanılması hariç, herhangi bir kovuşturmada delil olarak kabul edilmemesi hususunda anlaşmayı kabul etmemize rağmen, maalesef, bu hükmü, bu tasarıda görebilmek mümkün değildir.

21 inci Yüzyıla girerken, tüm eylemlerimizin ve söylemlerimizin odağında insan faktörü; yani, vatandaş olmalıdır. Vatadaşa hizmetle yükümlü bulunan ve İngilizcede civil servant; yani, hizmetkâr olarak anılan devlet görevlilerince vatandaşa işkencenin hiçbir mazereti olamaz. İşkence yapanın normal bir insanın psikolojisine sahip olduğunu kabul edebilmek mümkün değildir; ancak ruh hastası bir kişilik, kendisi gibi olan diğer bir insana işkence yapabilir. Böylesine bir kişiliğin ise, devlet memuriyetinde tutulabilmesi mümkün değildir.

Yine, tasarı incelendiğinde görülecektir ki, işkence yapmaktan mahkûm olan insanın mutlak surette memuriyetine son verilmesi gerekirken, bu, şarta bağlanmıştır. Bunu kabul edebilmenin, gerek bu anlaşmanın ruhuna gerekse insan olarak bizim yapımıza aykırı olduğu kanısındayım.

İnanıyorum ki, Yüce Meclisimiz, bu tasarı görüşülürken, burada sıraladığım bazı noksanları tamamlayarak, ikmal ederek, dünyada insan haklarının ihlalinden dolayı hakkında en fazla şikâyet bulunan Türkiye'yi, böyle bir ayıbından kurtarma imkânına kavuşturmuş olacaktır.

Avrupa İşkenceyi Önleme Komisyonu tarafından, Türkiye'ye, dört defadan fazla resmî heyet gönderilmiştir ve yapılmış olan tespitlerde, iki kez, Türkiye'nin dostane çözüm önerisi üzerine, tespit edilmiş olan raporlar yayımlanmamıştır. Bu yönde, Türkiye’nin, mutlak surette -ki, bu konuda Türkiye Cumhuriyetinin de taahhüdü vardır- arızî olduğu iddiasında bulunduğu işkence olaylarının önlenmesi konusunda gerekli yasal tedbirlerin ve idarî tedbirlerin alınacağı konusunda söz verilmesine rağmen, maalesef bugüne kadar bu değişiklikler meydana getirilmemiştir. Adalet Komisyonunun bir üyesi olarak, üzülerek şunu söyleyeyim ki, bu kanun tasarısı alt komisyona indirilmiş ve alt komisyonda maalesef -gazetelere intikal ettiği üzere- işkenceyi önleme değil, işkenceyi teşvik yasası haline getirilmiştir; ancak, aklıselim bir yerde hâkim kılınarak, yeniden hükümet teklifine, yani aslına rücu edilerek, tam isteklerimizi karşılamasa dahi, belli bir yerde bunu önleyecek, şu yasa tasarısı karşınıza gelmiş bulunmaktadır. Ümit ediyorum ki, bazı çevreler tarafından Sayın Meclisimize getirilecek olan değişiklik önergeleriyle, yasanın alt komisyondaki şekle dönüştürülmesi yönündeki bir eyleme, sizlerin müsaade etmeyeceğine kaniyim, inanıyorum.

Değerli arkadaşlarım, 21 inci Dönem Meclisimizin üstünde hakikaten çok büyük bir yük vardır. Aynı zamanda bu yük, bu Meclisin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihi içerisinde de, tarihî bir rol oynayacağı kanısı içerisindeyim. Çünkü, Türkiye bir noktaya gelmiştir, Türkiye Cumhuriyeti belli bir noktaya gelmiştir. Türkiye insanlarının artık talepleri yalnız ekonomik, yalnız sağlıkla ilgili talepler değildir, insanlar yalnız aş ve ekmek istemiyor, artık, insanlarımız, hürriyet, demokrasi istiyorlar ve bununla mutlu olunacağını, bu toprakların bu şekilde vatan addedilebileceğinin inancı içerisindeler.

Bir gelişim var, bir hareket var; ancak, bu hareketin tam istendiği şekilde olduğu kanısında değilim; ancak, inanıyorum ki, belli bir süreç içerisinde, insan haklarının önünde olan birçok yasanın, tasfiye edilerek, insanlarımızın, hür, demokrat ve insan haklarından istifade eden diğer çağdaş ülkelerin insanları gibi, mutlu ve tok olarak bu topraklar üstünde yaşama mutluluğuna erişeceğine ve bu isteklerini de, 21 inci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin gerçekleştireceği kanısıyla hepinizi saygıyla selamlıyorum, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Fırat.

Demokratik Sol Parti Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Ali Arabacı; buyurun efendim.

Süreniz 20 dakikadır.

DSP GRUBU ADINA ALİ ARABACI (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Demokratik Sol Parti Grubu ve şahsım adına hepinize saygılar sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, işkence, insanlık tarihinin her devrinde görülmüştür. Teknik anlamda devletin olduğu her toplulukta işkence de olmuştur. Bu açıdan bakıldığında, çağdaş demokratik devletlerin, birer hukuk devleti olma konusunda katettikleri mesafe, bir anlamda, kendilerini işkence olgusundan kurtarabilme başarılarıyla ölçülebilir.

Avrupa adalet anlayışını, engizisyon yargılamalarının başlamasından itibaren 500 yıl boyunca işkence hukuku şekillendirmiştir.

Avrupa'da işkencenin kaldırılması için mücadele, Aydınlanma Çağı düşünürlerinin bu uygulamaya karşı çıkmalarıyla başlamış ve doğal hukukun zaferiyle sonuçlanmıştır. Ünlü Fransız deneme yazarı Montaigne "acı, masuma da yalan söyletir" diyerek, işkenceye şiddetle karşı çıkıyordu.

Aydınlanma Çağı düşünürlerinin etkisiyle doğan ve gelişen özgürlük fikrinin sonucunda, Amerika ve Fransa'da ortaya çıkan bildiriler, insana ve insan onuruna saygı gösterilmesi gerektiğini, devletin görevinin bu olduğunu ifade etmişler ve bunun korunması amacıyla, kişi dokunulmazlığı ve güvenliğiyle ilgili yeni ilkeler belirlemişlerdir. Bu gelişmelerin sonucu yasalarda görülmüş, tahkik sistemi yerini itham sistemine terk etmiş, o zamana kadar hukukî nitelik taşıyan işkence, yasaklanmaya başlamış ve 19 uncu Yüzyılın ortalarına kadar da tümüyle yasaklanmıştır.

Buna karşın, İslamiyetten önceki Türk devletlerinde işkenceye yer verilmediği gibi, işkencenin İslam hukukunda hukukîleşmemesi nedeniyle, İslamiyeti benimsemiş bütün Türk devletlerinde ve bu arada Osmanlı Devletinde, Avrupa'nın aksine, hukukî olarak işkencenin bulunmadığını söylemek mümkündür.

Gerçekten de, çeşitli Kur'an hükümleri ve hadisler dayanak gösterilerek, işkence, İslam ceza hukukunda kesin olarak yasaklanmıştır. Ne var ki, gerek İslam devletlerinde gerekse Osmanlı Devletinde İslam ceza hukuku uygulanmakla birlikte, soruşturma yöntemi olarak işkenceye başvurma konusunda sapmalar görülmüştür. Sözgelimi, tazir cezalarının kapsamının genişliği ve düzensizliği, şüpheyle ceza verilebilmesine ve yargılamasız cezaya çarptırma gibi keyfî uygulamalara ve işkencenin son derece yaygınlaşmasına yol açmıştır. Ancak, bu alanlarda işkence yapılmasına izin verildiği hiçbir yerde yazılı değildir. Eşdeyişle, işkence, Osmanlı hukukunda da yer almamaktadır. Osmanlı Devletinde işkence suçu ilk defa 1858 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunun 103 üncü maddesinde yasaklanmıştır. Madde aynen şöyledir:

"Mahâkim ve meclis erbabından ve sair memurin-i devletten biri müttehem olarak eşhasa cürümlerini söyletmek için eziyet ve işkence etmeye hüküm ve icra eder ise muvakkaten kalebentlik ve müebbeten rütbe ve memuriyetten mahrumiyet cezaları ile mücazat olunur. Ve bunu, maiyet memurları mafevkinde bulunan amirlerinin emri ile yapmış ise bu cezalar emri eden kimse hakkında icra kılınır ve işkence olunan şahıs bundan müteessiren fevt olur veyahut eziyetten dolayı azasından birine bir gûne zarar ve noksan isabet eyler ise buna cüret eden memur hakkında katil veyahut carih cezası dahil icra edilir." Görüldüğü gibi, Osmanlı Devleti, işkenceye, bugünkünden çok daha ağır cezalar öngörmüştür. Ayrıca, 1876 Anayasasının 26 ncı maddesinde "işkence vesair her nevi eziyet, katiyyen ve külliyen memnudur" hükmüyle, ikence yasağına açıkça yer verilmiştir. Ne var ki, hukukî düzenleme böyle olmakla birlikte, uygulama bu doğrultuda cerayan etmemiş, İslam hukukunun işkenceyi yasaklayan yumuşak niteliği, işkencenin, zihniyet dünyamıza, normal sayılarak yerleşmesi gibi garip bir sonuç yaratmıştır; bir taraftan işkencenin yasak olduğunu bilen, ama, öbür taraftan da işkence yapılmasını normal sayan bir kültür oluşmuştur.

Tazir cezaları kapsamında yargılamasız ceza dağıtmak ve bu çerçevede, kanunen yasak olmasına rağmen işkence uygulamak, bir alışkanlık hukuku olarak sürekli gündemde tutulmuştur. Bir yanda, işkence, kanunlarla yasaktır, son derece ılımlı bir hukuk sistemi vardır, diğer yanda ise, işkence, kitabına uydurularak yapılmaktadır ve bu gerçek, tüm taraflarca bilinmektedir. Bu mekanizmanın doğrudan sonucu, işkenceyle ciddî bir hesaplaşmanın yaşanmamasıdır; çünkü, Avrupa'dakinin tersine, ne engizisyon kurumu vardır ne de işkence, hukuk sisteminde kurumlaşmıştır. Yöneticiler, işkenceler hakkında şikâyetlerin arttığı durumlarda, bunların tümünün kanuna aykırı uygulamalar olduğunu söyleme şansına sahiptirler. Sisteme yönelik her eleştiri, işkencenin kanunen yasak olduğu söylemiyle çürütülebilmektedir. Eğer, ortada işkence varsa, bu da sistematik değildir ve sadece, kimi yönetici ihmallerinden kaynaklanmaktadır.

Günümüzde de aynı argümanların ileri sürüldüğünü biliyoruz. Yöneticiler, hukuk sisteminin yumuşak ve işkenceyi yasaklayan niteliği arkasına sığınarak, köklü bir hesaplaşmayı engelleyebilmektedirler. İşkenceyi görmezden gelme, işkenceyi koruma, kollama, bir politika haline gelmiştir. Bu korumayı, bu yasa tasarısında da, yarın önümüze gelecek af yasa tasarısında da görmek mümkündür. Böylece, işkence, birçok ülkede olduğu gibi, sadece siyasî bir soruşturma yöntemi olarak örgütlenmemiştir; devlet tarafından, bir egemenlik hakkı olarak, son derecede yaygın olarak kullanılmaktadır. Olağan uygulama, işkencenin, tüm suç zanlılarına yapılmasıdır; amaç, sadece soruşturma değildir; ıslah etmek, korkutarak sindirmek amacıyla da yapılmaktadır. Bu nedenle, polis, jandarma gibi güvenlik örgütleri yanı sıra, cezaevlerinde de, geniş olarak işkenceye başvurulmaktadır.

Bu anlayış ve uygulama, ne yazık ki, bir gelenek haline gelmiştir. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti, Anayasamızda belirtildiği üzere, insan haklarına dayalı bir cumhuriyettir. O halde, cumhuriyetimizin bu temel ilkesini gerçekleştirmek, başta devlet yetkilileri ve görevlileri olmak üzere, tüm vatandaşların görevidir.

İnsan hakları kavramı içinde, işkence yasağı en başta gelir. Anayasa, sadece insan haklarına dayalı cumhuriyet ilkesini koymakla yetinmemiş, 17 nci maddesinde "Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz" demek suretiyle, işkence ve eziyet yasağını, açıkça hükme bağlamıştır.

Günümüz ceza muhakemesinde, amaç, her ne pahasına olursa olsun sanığın cezalandırılması değildir; gerçek suçlunun ve onun da hak ettiği ölçüde cezalandırılmasıdır. Konuşmamak; yani, susmak, tüm uygar ülkelerde bir temel haktır. Herhangi bir nedenle susan sanığı konuşmaya zorlamak, kaçınılmaz biçimde, işkenceyi de beraberinde getirir. Savunma hakkı, susma hakkı, hukuk devleti altında yaşama hakkı, insan olmanın vazgeçilmez niteliklerindendir; çağdaş devlet, bu değerlere üstün nitelik tanıyan devlettir. İşkence ise, tüm bu değerlere karşıdır; insan onuruna karşı en büyük saygısızlıktır; insanlığa karşı işlenen en büyük cinayettir; adaleti yanıltan, daha da ötesi, hukuku hiçe sayan bir uygulamadır. Siyasal tarih, gerçeği söyle diye işkence edilirken can veren binlerce suçsuzun cesetleriyle doludur. Bir tek kişinin bile işkenceye tabi tutulabilmesinin iktidarca kabul edildiği bir toplum ve hukuk düzeninde, herkesin can güvenliği ve vücut bütünlüğü tehlikede demektir.

Savunmasız kimselere karşı, devlet gücünü temsil eden kişilerin şiddete başvurması, devlete olan güveni kemirir ve giderek, tam bir huzursuzluk kaynağı haline gelir; tıpkı, kişiler tarafından yapılan terör eylemlerinde olduğu gibi.

Değerli milletvekilleri, işkence, yalnız Türkiye'de değil, dünyanın birçok ülkesinde yaygın şekilde uygulanmaktadır. Pek çok kişi, bilimsel yöntemler ve ileri teknoloji ürünü araçlar kullanılarak, işkenceye maruz bırakılmaktadırlar. İşkence yöntemleri akıl almaz biçimde gelişmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere, teknolojik ilerleme ve gelişmenin, işkence uygulamalarını kendiliğinden ortadan kaldıracağını ummak, bir yanılgıdır. Bu tür gelişme ve ilerlemeler, uygulanan yöntemlerin daha teknik ve karmaşık bir nitelik kazanmasıyla da sonuçlanabilir.

İşkenceye karşı mücadele, sosyal hukuk devletine ilişkin değerler temelinde yürütülebilir. İşkencenin temel amacı toplumu susturmaktır. İşkenceye karşı duyarsızlığın, suskunluğun sürdüğü her yerde insanlık onuru ölüyor demektir. Bu yüzden işkenceye karşı dayanışma zorunludur.

Türkiye, yurt dışında sistematik olarak işkence uygulamasına yer veren bir ülke olarak tanınmakta ve bu durum uluslararası alanda Türkiye hakkında çok olumsuz bir kanıya yol açmaktadır. Türkiye, kendisini bu ayıptan kurtarmak zorundadır. Küçülen ve saydamlaşan bir dünyada işkence ve kötü muamelenin kapalı kapılar ardında sürmesi olanağı kalmamıştır. Bir yandan işkenceye göz yumup, diğer yandan uluslararası insan hakları sözleşmelerine imza koyma ikiyüzlülüğüne son verilmelidir.

Görüşmekte olduğumuz Türk Ceza Kanunu değişikliği, bu yönde atılmış önemli bir adımdır. Türk Ceza Kanununda işkenceyi düzenleyen 243 üncü madde, İşkencenin Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesine uygun biçimde işkenceyi tanımlamış, işkence ve kötü muamele eyleminin cezasını artırmıştır. Aynı şekilde, işkence ve kötü muameleyi gizlemek için gerçeğe aykırı rapor düzenleyen görevlilerin cezaları da artırılmaktadır. Getirilen önlemler yetersiz olmakla birlikte, eksikliğin, Türk Ceza Kanunu Tasarısıyla giderilebileceğini düşünüyoruz.

Ne var ki, bir yandan işkence suçunun kanıtlanmasının güçlüğü, diğer yandan işkenceyi koruma geleneği, işkence soruşturmalarını büyük bir çoğunlukla sonuçsuz bırakmaktadır. Bunu anlamak için Manisalı gençler davasına, Metin Göktepe davasına bakmak, dava süreçlerini izlemek yeter. Öyle ki, Manisalı gençlere işkence ettikleri, Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararıyla kesin olarak saptanan güvenlik görevlilerine disiplin yönünden takipsizlik kararı verilebilmiştir.

Adalet Bakanımızın açıklamalarına göre, 1998 yılı itibariyle, işkence ve kötü muamele suçları nedeniyle, toplam 2 338 kişi hakkında dava açılmış, bu kişilerden sadece 295 kişi mahkûm olmuş, 2 043 kişi hakkındaki davalar ya beraatla sonuçlanmış ya da çeşitli nedenlerle düşürülmüştür. Âdeta bir kültür haline gelen bu zihniyet değişmediği sürece, işkencenin önlenmesi olanaksızdır.

Türkiye'de birçok insan, kendi vücutlarına yönelik tehdidin dolaylı korkusunu her gün hissediyor ve yaşıyor. Bu nedenle, muhalefet etmekten vazgeçen insan sayısını bilmek mümkün değildir. Muhalefet etme hakkından vazgeçme ise, insan olma hakkından vazgeçme demektir. İşkence ve kötü muameleye ilişkin süregelen hukukdışı uygulamaların engellenememesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, toplumu dönüştürme ve geliştirme yeteneğini yitirmekte olduğu kanısını yaygınlaştırır. Öyle ise, işkencenin önlenmesini içtenlikle istiyorsak, madde düzenlemeleri yanında, başka önlemlerin de alınması zorunludur.

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi madde 2/1'de "sözleşmeye taraf devlet, yetkisi altındaki ülkelerde işkence olaylarını önlemek için etkili, kanunî, idarî, adlî veya başka tedbirleri alacaktır" denmektedir. Bu yükümlülük doğrultusunda; birincisi, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun karakol ve şubelerde tam olarak uygulanmasının sağlanması gerekir. Gözaltında bulunanlara sağlanan güvenceleri uygulamayanlar, cezalandırılmalıdır.

İkincisi, eğitim tedbirlerine önem verilmelidir. Nitekim, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi madde 10'da, tüm ilgililerin işkenceye karşı eğitilmesi ve bilgilendirilmesinden söz edilmektedir. Burada, özellikle, kolluğun eğitimi çok önemlidir. Ayrıca, adlî kolluğun da bir an önce kurulması zorunludur. Bu konuda eğitilmiş ve sırf adlî hizmetlerde görevlendirilmiş bir kolluğun oluşturulması halinde, işkence iddialarının çoğunun ortadan kalkacağı kuşkusuzdur.

Üçüncüsü, yargısal önlemler olarak ise, yargıç bağımsızlığı ilkesinden ödün vermeden, yargının, olayların üzerine süratle gitmesi ve davaların hızla sonuçlandırılması sağlanmalıdır. İşkence ve kötü muameleyle suçlanan görevliler, suçsuzlukları kanıtlanana kadar yargının istemine göre görevden ya da aktif görevden alınmalıdır. Bu suçları işleyen görevlilerin, idarî, adlî ya da siyasî amirlerinin sorumlu olanları da soruşturma konusu olmalıdır.

Dördüncüsü; Adlî Tıp Kurumunun etkin ve amaca uygun çalışması için gereken düzenlemeler yapılmalı, tabip odalarınca ve yargı yerlerince suçlu bulunan sağlık görevlilerine işten el çektirilmelidir.

Sayın milletvekilleri, söz konusu yasa tasarısı, işkencenin önlenmesi bakımından önemli bir eksikliği gidermektedir; umarım, diğer önlemler de peşinden gelir.

Hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum; teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Arabacı.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, İçel Milletvekili Sayın Turhan Güven.

Süreniz 20 dakika.

Buyurun.

DYP GRUBU ADINA TURHAN GÜVEN (İçel) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, fevkalade ciddî, ciddî olduğu kadar da önemli bir konu üzerinde, bir kanun tasarısıyla meşgulüz.

İnsanlığın var olduğu günden bu tarafa, "işkence" kelimesi, kavramı, mefhumu, insanın insana yaptığı bir olay olması nedeniyle çok önem arz etmiştir.

İlkçağlardan başlayarak, daha sonra ortaçağda, özellikle, Hıristiyanlığın gelişmekte olduğu dönemlerde, engizisyon mahkemeleri de dahil, işkence, çok yüksek boyutlarda gelişmiştir.

İkinci Dünya Harbinden sonra, özellikle, Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi ortaya çıktığında çok önem arz eden bu kavram, bir düzen altına alınmıştır. Nitekim, bizim de, ta 1876'dan başlayarak çıkardığımız anayasalarımızda, 1924 Anayasasında, 1961 Anayasasında ve 1982 Anayasasının 17 nci maddesinde, işkence -tarifiyle beraber- yasaklanmış görünmektedir.

Bu, her haliyle yasaklanma, sadece kanun maddesi olarak, bir anayasa hükmü olarak kalmakla birlikte, Türkiye'de de, zaman zaman, hele basına aksettiği biçimde de olsa, bir işkencenin varlığı iddia edilmektedir.

Hele, Batı gözünde, Türkiye, işkenceyi çokça kullanan bir ülke olarak tanımlanmaktadır. Bizce çifte standarttır, yanlıştır; yok demiyorum; ama, zaman zaman olabilir; Batı'da da var; fakat, her nedense, dünyada böyle bir fikir yayılmasıyla birlikte, bizi kötülemek ve bizi bazı zor durumlara düşürmek için de gayri ciddî ve maksatlı yayınlar yapıldığını da unutmamak lazım.

Bu kanun tasarısıyla, işkence önlenmek istenmektedir. Nitekim, 1961 ve 1982 Anayasalarında -biraz evvel ifade ettiğim gibi- daha sonraki maddesinde de angarya suçtur demiştir. Hiç kimsenin zorla çalıştırılamayacağı hükmü de yer almıştır; yani, işkence kadar önemli bir olay da odur. Yani, siz, hiç kimseyi, hangi sıfat altında olursa olsun, zorla bir yerde tutamazsınız ve zorla çalıştıramazsınız da; çok önem arz etmektedir. O zaman bazı çalışmalar dikkate alınırsa, bunların da, işkenceye yakın bir maksat adı altında olmasa dahi, bir uygulama olduğunu görmek lazım.

Kanunî düzenlemeler, demek ki yeterli değil. Kanunen bir şeyi yasaklamış olmak veya İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine imza atan bir devlet olarak veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine imza atan bir devlet olarak veya iç hukuk düzenlememizde bunları madda madde tasrih etmemize rağmen, bu düzenlemeler tek başına hiçbir şey ifade etmiyor değerli arkadaşlarım; önemli olan uygulamadır. Yani, bir yerde, bunlara imza atmasanız bile, uygulamanız normal, bir medenî insanın bir başka medenî insana yapabileceği davranışlar neyse, o ölçüde kalabiliyorsaniz, kanunî düzenlemeye belki gerek kalmaz; ama, kanunî düzenlemeyi bir tarafa bırakıp, yine de, insanın insana yaptığı eziyeti ve diğer gayri insanî harketleri de tasvip etmek mümkün değildir.

Bu nedenle, pek yeterli olmadığını ifade etmekle birlikte, yine de bir gelişme olarak ele alıyorum; çünkü, Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu dikkatle incelendiğinde, hatta, Türk Ceza Kanunu uygulamasında efrada suimuamele ve cebrî icra imaline memur; yani -Türk Ceza Kanununun 245 inci maddesi öyle tanımlamaktadır- kişilerin görevlerini aşarak yaptıkları hareketlerin ortaya çıkardığı eylemleri cezalandıracak maddeler zaten vardır. Burada dikkat buyurulursa -bilhassa 245 inci maddeyi incelediğinizde- zaten bizim yaptığımız şey cezayı artırmaktan ibarettir.

Yani, caydırıcılık, cezayı artırmakla olmuyor değerlerli arkadaşlarım; bu, bir eğitim meselesidir. Kanunlara istediğiniz hükmü koyabilirsiniz, iyi niyetli insanların elinde kanunlar bir şey ifade eder; uygulama, o zaman sağlıklı ve doğru olur; ama, toplumsal bir eğitimi yapmadığımız takdirde, kültürel seviyemizi belli bir ölçüye, bir çıtayı aşma durumuna getirmediğimiz sürece, kanunî düzenleme ne olursa olsun, zaman zaman bu sızlanmalara, zaman zaman bu işkence kelimesine muhatap olacağız, olacaksınız, vatandaşların dertlerini dinlerken bunları sıkça duymaya devam edeceksiniz. O nedenle, evvela, bu konuda kendi eğitimimizi belli bir seviyeye getirmek mecburiyetindeyiz. Bunu, hem görevi ifa eden insanlar yönünden hem de vatandaşlık yönünden ayrı ayrı incelemek ve irdelemek söz konusu olmalıdır. Toplum da, kendi haklarını ve görevlerini bilme durumunda olmalıdır. İşte, bütün bunlar, belli bir eğitim sonucunda ortaya çıkacak kavramlardır, davranışlardır, uygulamalardır.

Değerli arkadaşlarım, hududunu tespit etme çok önemlidir; yani, bilgi ve itiraf elde etmek için suimuamele. Özellikle bu terimin bir kamu görevlisi tarafından ne şekilde algılandığı çok önem arz ediyor. Bize göre, haysiyet kırıcı bir işlemin tanımlaması içindeki durum başkadır; ama, görev ifa eden bir kamu görevlisinin bu konudaki tanımlaması başka ise, o zaman uygulamada birtakım sıkıntılar çıkıyor. İşte, o sıkıntılar da, bizi, bazı dış kaynaklarda oldukça zor duruma sokuyor.

Değerli arkadaşlar, Türk Ceza Kanununun üç maddesini değiştiren bir kanun tasarısına muhatabız. Buradan, yine bir yollamada bulunmak istiyorum: Günde 12 saat çalışma yerine, bakınız, zaten, Meclisin çalışması 1 Ekimde başlamıyor mu? Gelin, Meclis çalışmalarına hiç ara vermeden; ama, şu kanun tasarılarını rahat rahat inceleyerek, irdeleyerek, bir aceleye gelmeden tetkik edelim, her maddesi üzerinde gereken hassasiyeti gösterelim ve 1 Ekime kadar da Meclis, çalışmasına devam etsin. Günde 12 saat, bitap oluncaya kadar çalışma yerine, hiç ara vermeyelim. Zaten, okulların açılma tarihi de yaklaştı. O zaman arkadaşlarımızın tatil gibi bir durumları da söz konusu değil; ama, Meclis, normal çalışma günlerinde; yani, öyle pazartesi, cuma, cumartesi, pazar değil, normal çalışma süresi içinde, getireceğiniz her kanun tasarısını oturalım, birlikte inceleyelim, doğrusunu bulalım ve çok süratle geçtiği için de, çok hata yapma durumundan kurtulalım diye düşünüyorum.

Aslında, işkence, insanlık suçu olarak kabul edilmiş olmakla birlikte, renk, cinsiyet, ırk tefrik etmeden yapılabilen bir olay, bir eylem; ama, buna dair düzeltmeler, yalnız Anayasada yasaklar falan yok. Meşhur CMUK Yasası dediğimiz, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 135 inci maddesinin (a) fıkrasında da -biraz evvel bir başka arkadaşım da beyanda bulundular, herhalde, değerli DSP sözcüsüydü- bunlardan işkence altında alınan ifadelerin geçerli olmadığı hususu, yine, açıkça yazılmıştır. Demek ki, yargı, bu konuda kendine düşeni bir noktada kanunî düzenlemelerle yapmış, kerhen veya eziyet altında veya işkence altında alınan ifadelerin geçerli olmadığı hususunu kayıt altına almış bulunmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, biraz evvel de ifade etmeye çalıştım, haysiyet kırıcı eylem nedir... İşte, burada, yalnız, ibare olarak kalması değil, ileride uygulayıcılara yol göstermesi bakımından ve birtakım değişik fikirlerin ortaya çıkmasını engelleme bakımından, ben dilerdim ki, komisyon bu kavramı enine boyuna tartışsın ve ortaya çıkan noktada bir birlik beraberlik, asgarî müşterek olsun ve bu da uygulamada bir sıkıntı yaratmayacak şekilde düzenlensin; çünkü, size göre haysiyet kırıcı bir eylem, bir başkasına göre daha değişik yorumlanabilir. O zaman uygulama bakımından, yani, bir kamu görevlisi hakkında dava açıldığında, oradaki cumhuriyet savcısı arkadaşımız dava açarken, iddianame düzenlerken, haysiyet kırıcı eylemi kendi düşünce sistemi içinde veya kendi algıladığı biçimde görürse, takipsizlik kararı verir; ama, bunun standartlarını, bunun çerçevesini iyice beyan ederseniz, asgarî müştereklerini tespit ederseniz, o zaman, bu konum içinde olan, bu çerçevede olan herkes hakkında dava açmak daha kolaylaşabilir; yani, bu noktada da bir caydırıcılık getirir. Yoksa, ondan ötesi, keyfî işlemi biraz daha çoğaltabilir. Komisyonlardan geldiği biçimiyle, en güzel şekilde değildir veya böyledir demiyorum; ama, biraz sonra inceleyeceğiniz 243, 245 ve 354 üncü maddeler, bazısı yeni hükümler ihtiva etmekle birlikte, bazısı da eski hükümlerde sadece ceza artırmaya matuf nitelik taşımaktadır.

Kanun değişikliği yerindedir. Bu, en azından, bizi tanıma zorluğu içinde veya tanımak istemeyen kesime karşı yapılmış bir iyileştirme hareketidir; yani, Türkiye'de, her olay arkasında mutlaka bir kötü niyet arayan bazı yurtdışı mihrakların, en azından bu noktada fazlaca söyleyecek şeyleri kalmaması gereklidir.

Yine ifade ediyorum; burada kanunî düzenleme yapmak önemli değil, uygulamayı zaman gösterecektir. İnşallah, uygulama fevkalade güzel olur. Elbette üç dört tane istisna çıkabilir, dünyanın her yerinde vardır. Bugün Amerika'da da, bu tip maddeler çokça yer almış olmasına rağmen, görebildiğimiz kadarıyla -yargıyı bir nebze inceleme imkânına sahip olduğumu açıkça ifade ediyorum- orada da güvenlik güçlerinin, güvenlik kuvvetlerinin yapmış olduğu eylemlerin bizdekinden çok daha değişik, çok daha ağır olduğunu tespit etmiş bulunmaktayız.

Bu itibarla, bu düzenleme hayırlı bir düzenlemedir, böyle geçmesinde de yarar vardır; ama, uygulamayı zaman gösterecektir. Hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Güven.

Gruplar adına konuşmalar tamamlanmıştır.

Şahsı adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu?.. Yok.

Başka söz isteği?..

SEBGETULLAH SEYDAOĞLU (Diyarbakır) – Şahsım adına söz istiyorum.

BAŞKAN - Şahsı adına, Diyarbakır Milletvekili Sayın Sebgetullah Seydaoğlu; buyurun efendim.

SEBGETULLAH SEYDAOĞLU (Diyarbakır) – Sayın Başkan, değerli milletvekillerimiz; bugün görüşülmekte olan af yasası kapsamı içerisinde direkt insan haklarına, insan onuruna, insan yaşama hak ve özgürlüğüne kasteden işkencenin; gerek kelime itibarıyla olsun, gerekse uluslararası normlar altındaki standartlar içerisinde saklı bulunan bu insan haklarına yönelik insanlıkdışı, insan onurunu rencide eden işkencenin artık, yaşadığımız 2000'li yıllar dünyasında gündemde olması, hele sosyal hukuk devleti olan ülkemizin, halen dünya gündeminde, Türkiye'nin, işkence yapan mevcut ülkeler listesinde yer alması, gerçekten, Yüce Parlamentodaki arkadaşlarımızı ve bizleri derinden üzmektedir.

Suçları ne olursa olsun, sosyal hukuk sistemini kabul etmiş bir ülkenin anayasası, yasası, hukuk normları, yargı ve yasama usul ve esasları içerisinde, insanların hakları Anayasada teminat altına alınmışken, insanın fizikî darp, hakaret, onurunu kıracak, gururunu rencide edecek davranışlar, üzülerek söylemek ve itiraf etmek gerekir ki, ülkemizdeki hiçbir hükümeti, hiçbir kurumu kastetmeden, yıpratmadan ferdî ve bireysel de olsa işkenceye bulaşmış, işkenceyi devletin üniter yapısı adına, devletin bütünlüğü adına yapmış olsa bile, sıfatı, konumu, rütbesi, kimliği ne olursa olsun, bu, bir insanlık suçudur. Bir deyim vardır: "İnsanlık onuru işkenceyi yenecektir." Önünde sonunda, işkence denilen, insanlıkdışı, çağdışı, insanların onurunu kıran, rencide eden, hakkını ihlal eden böyle bir uygulamanın, antidemokratik, insan hak ve özgürlüğüyle çelişen ve günümüzün dünya şartlarında evrensel, çağdaş değerlere sığmayan, bağdaşmayan bir yaklaşım olduğunu, Yüce Parlamento ve bütün arkadaşlar bilmektedir.

Özellikle, son yirmi yıldır, doğu ve güneydoğuda, ülkemizin o coğrafyasında, terörden dolayı, hak etmedikleri halde, suç işlemedikleri halde, eylem yapmadıkları halde, güvenlik güçleri tarafından, devleti ve vatanı koruma ve kollama adı altında, binlerce insan işkenceye maruz bırakılmış, sakat kalmış veya kaybolmuştur. Hatta, bu durum, ülkemizin sınırlarını aşmış, uluslararası mahkemelere, Lahey Adalet Divanına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar intikal etmiştir. Türkiyemizin hiçbir zaman hak etmediği böyle insanlıkdışı, antidemokratik olan bu uygulama, arzu ederiz, çıkarılacak bu yasayla, bundan sonra artık vuku bulmayacaktır. Gerçekten, insanlık değerleriyle çelişen böyle iddiaların, varsayımların ve oluşumların Türkiyemizin gündemine gelmemesi en büyük temennimizdir.

Buyurduğum gibi, suçu ne olursa olsun, sosyal hukuk ilkelerini kabul etmiş bir ülkede, kişilerin cezasını, kuvvetler ayrılığı prensibine göre, ancak adalet ve hukuk verir. Demokratik merkeziyetçilik sisteminde olsun, cumhuriyet kuralları içerisinde olsun, işkence, bir insanlık suçudur. Sebep ne olursa olsun, hiç kimse, başka bir insanın düşüncesinden, suçundan veya eyleminden dolayı, devlet adına da olsa, haklı da olsa, o kişiyi işkenceyle terbiye etme, yola getirme mantığıyla hareket etme hakkına sahip değildir; böyle bir yetki ve sorumluluk, insanlıkdışıdır, çağdışıdır.

Bu düşünce ve duygularımla, şahsım adıma almış olduğum bu konuşmamda, bu çıkacak yasanın, bundan sonra işkence yapanlara af değil, hatta cezai müeyyideyi daha da artırıcı önlemler getireceğini temenni ve arzu ediyorum. Çünkü, caydırıcılık, ancak cezai müeyyidelerle sınırlı kalabilir ve mümkün olabilir.

Konuşmamı bağlarken, ülkemizin bugüne kadar, geçmişte olup biten bütün tarihi gerçeklerini, vakalarını göz önüne alırsak, işkencecileri, Allah'ın adaletini, Anayasanın, cumhuriyetin ve hukukun kurallarını kabul etmiş hiçbir insanın tasvip edemeyeceği düşüncesindeyim, desteklenmeyeceği düşüncesindeyim. Böyle bir yaklaşımın meşru olmayacağını düşünüyorum; çünkü bir insana yapılan işkencenin, tüm topluma, tüm insanlık alemine, değerine yönelik bir tavır olduğunu kabul ediyorum, bu düşüncelerimle yüce Meclisi selamlıyorum.

Saygılarımı sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Seydaoğlu.

Şahsı adına başka söz isteği?.. Yok.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Tasarının maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Tasarının maddelerine geçilmesi kabul edilmiştir.

1 inci maddeyi okutuyorum.

TÜRK CEZA KANUNUNUN BAZI MADDELERİNDE DEĞİŞİKLİK

YAPILMASI HAKKINDA KANUN TASARISI

MADDE 1. — 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 243 üncü maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Bir kimseye cürümlerini söyletmek, mağdurun, şahsî davacının, davaya katılan kimsenin veya bir tanığın olayları bildirmesini engellemek, şikâyet veya ihbarda bulunmasını önlemek için yahut şikâyet veya ihbarda bulunması veya tanıklık etmesi veya diğer herhangi bir sebeple işkence eden veya zalimane veya gayriinsanî veya haysiyet kırıcı muamelelere başvuran memur veya diğer kamu görevlilerine sekiz yıla kadar ağır hapis ve sürekli veya geçici olarak kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezası verilir.”

BAŞKAN – Sayın Komisyon, galiba "veya tanıklık etmesi sebebiyle" şeklinde olacak, cümle düşüklüğünü gidermek bakımından.

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Sayın Başkan "tanıklık etmesi"nden sonra "sebebiyle" olacak. O, raporumuzda vardı.

BAŞKAN – "Sebebiyle" ilavesiyle birlikte, bu redaksiyonla, maddenin görüşmelerine başlıyoruz.

1 inci maddeyle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına, Şanlıurfa Milletvekili Sayın Yahya Akman; buyurun.

Süreniz 10 dakika.

FP GRUBU ADINA YAHYA AKMAN (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; görüşülmekte olan 141 sıra sayılı Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının 1 inci maddesiyle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, her şeyden önce, bir hafta evvel Marmara'yı fizikî anlamda sallayan; fakat, bütün Türkiye'yi ve hatta yurt dışındaki vatandaşlarımızı da manen sallayan deprem felaketiyle hayatını kaybeden bütün vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum.

Yine, kamuoyunda "işkenceyi önleme" adıyla bilinen yasa tasarısının görüşülmesi sırasında, şunu ifade etmek istiyorum ki; böyle bir mevsimde, böyle bir zamanda -henüz, sayılar tam, net olarak belli olmamakla beraber, sadece İlim Şanlıurfa'ya 200 civarında cenazenin gittiğini, sadece haber almakla yetinebildim- Meclisi çalıştırmak, sanıyorum, gerek biz milletvekillerine gerekse vatandaşlarımıza ayrı bir işkence vesilesidir.

Değerli milletvekilleri, Türk Ceza Kanununun 243 üncü maddesinin birinci fıkrasında değişiklik öngören 1 inci maddesinin, içeriği itibariyle, esasında, Türk Ceza Kanununun daha evvelki uygulamasından çok farklı olmadığı kanaatindeyim; zira, halihazırda yürürlükte olan madde "Mahkemeler ve meclisler reis ve azalarından ve sair hükümet memurlarından biri maznun bulunan kimselerin cürümlerini söyletmek için işkence eder..." diye devam etmektedir. Getirilen tasarıyla, sadece, işkence yapması muhtemel olan kişiler itibariyle, kanunda bir genişletilme meydana getirilmiştir; yani, daha fazla insanı kapsar duruma getirilmiştir. Özellikle, bu madde, Adalet Komisyonunda görüşülürken, birkısım arkadaşların şiddetle karşı çıktığı bazı hususlar vardı. Örneğin, gayri insanî ve haysiyet kırıcı muamelelerle ilgili ibarelerin, bu fıkra kapsamında değerlendirilmeyip, daha hafif bir ceza ile cezalandırılması gerektiğini ifade etmişlerdi ve hatta, tasarı alt komisyona gittiği zaman, alt komisyon metni olarak da bu yönde bir değişiklik öngörmüşlerdi. Halbuki, haysiyet kırıcı ve gayri insanî muamelelerin, halihazırdaki Kanunun 243 üncü maddesinin birinci fıkrasında mevcut olduğunu görmekteyiz.

Yine, şu anda yürürlükte bulunan kanuna göre, işkence yapan veya gayri insanî veya haysiyet kırıcı muamelelerde bulunan insanlara beş seneye kadar ceza öngörülmektedir. Önümüze getirilmiş olan yasa tasarısında, bu cezanın, sadece üst sınırı sekiz yıla çıkarılmaktadır. Alt sınır belirtilmemek suretiyle, fiilen, alt sınırın, bir yıl ağır ceza şeklinde olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bu durumda, merakımı mucip olan bir hususu sormadan geçemeyeceğim; zira, elimizde, Sayın Mesut Yılmaz'ın Başbakan olduğu 55 inci Hükümet zamanında hazırlanmış olan tasarı var. Adalet Komisyonundan geçmiş olan metne göre, birinci fıkradaki ceza miktarının alt sınırı iki yıl olarak belirtilmişti. İki yıl olarak belirtilen bu alt sınırın, hangi sebeblerle, yeni tasarıda bir yıla indirilmiş olduğunu, şahsen, anlayabilmiş değilim. Zamanı gelince, Sayın Adalet Bakanımız, bu konuda bir açıklama yaparsa memnun olacağım.

Değerli milletvekilleri, getirilmiş olan tasarı, şu anda yürürlükte bulunan 243 üncü maddenin, nispeten, altına imza atmış bulunduğumuz uluslararası antlaşmalara uydurulmak istenmiş şeklidir; ama, tam anlamıyla bir mutabakat sağlandığını söylemek mümkün değildir. Zira, İşkence ve Diğer Zalimane, Gayri İnsanî ve Küçültücü Muamele Veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 1 inci maddesine baktığımız zaman, aşağı yukarı, bizim Türk Ceza Kanununda 243 üncü maddede düzenlenen suçun asgarî vasıfları sayılmış ve şöyle denilmiş: "Sözleşme amaçlarına göre işkence terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayırım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla, bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fizikî veya manevî, ağır acı ve ıstırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu, yalnızca, yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan ve arızî olarak husule gelen acı ve ıstırabı içermez."

Bugünkü tasarı, sanıyorum, arkadaşların ellerinde var; okuduğum bu metinle karşılaştırdıkları zaman, bunun, bu sözleşmede öngörülen ve aynı zamanda, altına imza attığımız metinden, bunu yasalarımıza koymayı taahhüt ettiğimiz sözleşmeden hayli uzak olduğunu, kapsam olarak da bundan hayli dar olduğunu görmekteyiz.

İkinci fıkrayı okuyorum: "Bu madde, konu hakkında daha geniş uygulama hükümleri ihtiva eden herhangi bir uluslararası belge veya millî mevzuata halel getirmez." Yani, şunu demek istiyor: Asgarî şartlar, birinci fıkrada sayılan şartlardır. Bu şartları içeren ceza kanunlarını, sen, ülkende yürürlüğe koymak zorundasın; ama, bundan daha ileri bir metne sahipsen, buna bir diyeceğimiz yok; fakat, bundan daha az, işkenceyi önleyici nitelikteki bir metnin, senin ceza kanunlarında olmaması lazım demektedir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak da, biz, 21.4.1988 tarihinde, 3441 sayılı Kanunla, bu uluslararası antlaşmaya imza atmış durumdayız.

Hal böyle iken; yani, Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin öngördüğü asgarî şartları dahi taşımazken, maalesef, hâlâ birkısım arkadaşların, bu haliyle dahi, bunu eleştirdiklerini görüyoruz.

Bu tasarıyla, emniyet güçlerimizin elinin kolunun bağlanacağını ve onların manevî şevkinin kırılacağından bahisle, özellikle, biz, Adalet Komisyonu üyeleri üzerinde hayli telkinde bulundular, bu yönde iddialarda bulundular. Bunu anlayabilmek mümkün değildir.

Değerli arkadaşlarım, Adalet Komisyonundaki görüşmelerimiz sırasında, Sayın Adalet Bakanımızın da ifade ettiği üzere, gelişmiş dediğimiz birkısım ülkelerde, bu türden suçlara çok ağır cezalar verildiğini görüyoruz. Fransız Ceza Kanununun 222/1 inci maddesinde "bir kimseyi işkenceye veya barbar fiile tabi tutan kişiye onbeş yıl ağır hapis cezası verilir" denilmekte ve bu, ilk öngörülen en hafif ceza mahiyetindedir. Bundan sonraki maddelerde öngörülen, vasıflı işkence dediğimiz birtakım işkence suçlarına verilen cezalar yirmi yıla kadar dahi yükselebilmektedir.

Değerli milletvekilleri, hal böyle iken, kanaatimce, alt sınırın "bir yıl ağır ceza" şeklinde tutulmuş olması, hedeflenen amaca hizmet etmemektedir.

Yine, burada, belirtmek zorunda olduğum bir husus var: Çıkarılacak olan bu yasanın, özellikle, Sayın Başbakanımızın Amerika Birleşik Devletlerine, önümüzdeki günlerde yapacağı ziyaret vesilesiyle, çantasında bulunması gereken bir yasa olduğunu biliyoruz; kamuoyuna böyle yansıdı. Bunu çantasında götürmek zorunda olduğu için, bu deprem felaketinin yaşandığı bugünlerde, alelacele getirmek zorunda kalmıştır sayın hükümetimiz, böyle bir tasarıyı. Gönül arzu ederdi ki, bu yasayı, Amerika Birleşik Devletlerine giderken çantada götürmek için değil, insanlarımız hak ettiği için, insanlarımızın hakkı olduğu için...

MİHRALİ AKSU (Erzincan) – İnsanlarımız hak etmişse, önceden niye çıkarmadınız?

YAHYA AKMAN (Devamla) – ...İnsanlarımız, buna layık olduğu için...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Size, 1 dakika ilave süre veriyorum Sayın Akman.

YAHYA AKMAN (Devamla) – ... ve hak ettikleri için bu tür yasaları çıkaralım, Amerika istedi diye çıkarmayalım, Avrupa istedi diye çıkarmayalım...

Geçtiğimiz günlerde kabul etmiş olduğumuz devlet güvenlik mahkemeleriyle ilgili değişiklikler ve bu değişiklik, çantada götürülecek değişiklikler olarak kamuoyuna yansımıştır. Biz, bundan üzüntü duyuyoruz ve Fazilet Partisi olarak diyoruz ki, biz, bunu, insanlarımız için yapalım, birileri dedi diye yapmayalım.

Teşekkür ediyor, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Akman.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, bir arkadaşımız bana soru yöneltti; ona cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Gruplar adına konuşmalar tamamlandıktan sonra, konuya açıklık getirilmesi bakımından, size bir açıklama hakkı tanıyacağım Hocam.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Eskişehir Milletvekili Sayın Sadri Yıldırım; buyurun.

Süreniz 10 dakika.

DYP GRUBU ADINA MEHMET SADRİ YILDIRIM (Eskişehir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan evvel, yüce milletimize, deprem felaketinden dolayı tekrar geçmiş olsun diyor, ölenlere rahmet, kalanlara başsağlığı diliyorum.

Değerli milletvekilleri, çok önemli bir tasarıyı görüşüyoruz. Ben, Türk Ceza Kanununun 243 üncü maddesinde yapılan değişiklik üzerinde söz almış bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, Türk Ceza Kanununun 243, 245 ve 354 üncü maddelerinin bazı hükümlerinin değiştirilmesine ilişkin bu tasarının esas maksadı, insanları, işkenceden ve diğer zalimane, gayri insanî veya küçültücü muamelelerden korumaktır.

İşkence, tarih boyunca, devletlerde bir sorun olmuştur. İşkence, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayırım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla, bir kanun görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan, fizikî veya manevî ağır acı veya ıstırap veren bir fiil olarak tanımlanmıştır.

Kısacası, bu düzenlemelerle, işkencenin önlenmesi hedeflenmektedir. Hedef doğrudur; ancak, hiçbir mazeret ya da bahane, işkenceyi savunur kılamaz, meşru saydıramaz; çünkü, işkencenin muhatabı, insan ve insanın hayatî önemi haiz değerleridir. Tarih de, milletimizin insan hayatına verdiği öneme dair sayısız örnekle doludur.

Uluslararası düzenlemelerde, işkenceye karşı gerekli tedbirler alınmıştır; ancak, ülkemizde alınan tedbirler yeterli değildir. İşte, görüşmekte olduğumuz bu tasarı, kısmen olsun bu eksikliği giderecektir.

Bu tasarı, cezaî müeyyideleri düzenlemiştir. Esasen, temelden işkencenin önlenmesi, toplum olarak hepimizin, önce, içimizden işkenceyi çıkarmak ve kafamızdan çıkarmak temel unsur olmalıdır.

Hak ve adalete inanan devletlerde işkenceden bahsetmek, insanlıkdışı hareketlerdir. İşte, bunun için, karakolların şeffaf olması ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre, ilk sorguda avukat bulundurma tedbirleri alınmış, bunlar dahi işkenceyi önlemişlerdir; bunu, avukat olan arkadaşlarımız çok iyi bilir.

Değerli milletvekilleri, bütün dünya devletlerinde işkence vardır; buna rağmen, işkenceyi önleyici tedbirler alınmıştır. Hatta, tüm devletlerin işkenceyi önlemeleri için uluslararası antlaşmalar düzenlenmiştir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bu tedbirlerin kanuna geçmeleri veya kanunda düzenlenmeleri, işkenceyi önlemez. İşkenceyi önleyecek, uygulamalardır veya bu kanunları uygulayan, amme hizmeti gören arkadaşlarımızın vicdanlarıdır; hatta, toplumdur; yani, bizleriz.

Değerli milletvekilleri, bunun için de, içimizde, önce, gönülden demokrasiye inanmak, hak ve adalete, eşitliğe inanmak, hoşgörülü olmak, kısacası hukukun üstünlüğüne inanmak gerekir.

Anayasamızın 10 uncu maddesinde "herkes, dil, din, ırk ayırımı yapılmaksızın kanun önünde eşittir" denilmiş, insanların temel hak ve hürriyetleri, birçok maddesinde düzenlenmiştir; yine, Anayasamızın 17 nci maddesinde de düzenlenmiştir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 5 inci maddesinde şu hükme yer verilmiştir: "Hiç kimse, işkenceye, zalimane, gayri insanî, haysiyet kırıcı cezalara ve muamelelere tabi tutulamaz." Yine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3 üncü maddesinde şu hükme yer verilmiştir: "Hiç kimse, işkenceye, gayri insanî yahut haysiyet kırıcı ceza ve muameleye tabi tutulamaz" denilmiştir. Gerçi, Anayasamızın 17 nci maddesinde "herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir" denilmiştir. "Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz" hükmüne yer verilmiştir. 1876 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanununun 26; 1924 Anayasasının 73; 1961 Anayasasının 14; halen, meri Anayasamızın da 17 nci maddesinde, işkence her şekliyle yasaklanmıştır. Bir kötülüğü önlemenin yolu, elbette, tek başına hukukî düzenleme değildir; toplumsal eğitimi yüceltilmiş kültürel seviyedir.

Değerli milletvekilleri, yine, Anayasamız, kişilerin haberleşme, konut dokunulmazlığını, özel hayatın gizliliğini düzenlemiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, Anayasamız, insan haklarına çok önem vermiş ve işkenceyi katiyetle yasaklamıştır. Böylece, Anayasa, insanların bütün haklarını korumuş ve işkenceyi yasaklamıştır. Ceza Kanunumuz da işkenceyi cezalandırmış, ancak, buna rağmen, işkence, yine önlenememiştir. Dünyada insan hakları komisyonları ve bakanlıkları kurulmuş, yine, işkence önlenememiştir.

Biz, amme hizmeti gören insanların daha yumuşak, daha samimî ve daha insancıl olarak kanunları uygulamasını diliyor, Doğru Yol Partisi Grubu ve şahsım adına, Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yıldırım.

Sayın Bakanım, galiba bu konuda açıklama yapma gereği hissettiniz.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Bir soru sorulmuştu; eğer, izin verirseniz, yerimden cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun Hocam.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bilindiği gibi, görüşülmekte olan kanun tasarısı, ilk kez 20 nci Yasama Döneminde, 55 inci hükümet tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştu. O zaman, tasarının 1 inci maddesiyle, cezanın 8 yıl ağır hapse çıkarılması öngörülüyordu. Bilindiği gibi, Türk Ceza Kanununun 13 üncü maddesi, muvakkat ağır hapislerin alt sınırını 1 yıl olarak belirlemiştir. Dolayısıyla, yürürlükte olan metinde olduğu gibi, tasarıda da bir alt sınır öngörülmemişti; ancak, 20 nci Yasama Döneminde, Adalet Komisyonu, alt sınırı iki yıla yükseltmiştir; fakat, bu kez Adalet Komisyonunda yapılan görüşmede, hükümet tasarısının benimsenmesiyle yetinilmiştir. Hükümet tasarısı, Meclise, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 77 nci maddesinin verdiği olanakla, yenileme suretiyle sunulmuş bulunmaktadır. Dolayısıyla, görüşmelere, komisyondan geçmiş olan şekil değil; fakat, hükümetin sunmuş olduğu metin esas alınmıştır; ama, Yüce Meclis uygun gördüğü takdirde, bu alt sınırı yükseltebilir; bu, Meclisin takdirindedir. Aynı biçimde, biraz sonra görüşeceğimiz 2 nci maddenin konusu olan 245 inci maddede de, hükümet tasarısında, sadece üst sınırın beş yıl hapse yükseltilmesi öngörülmektedir; ama, geçen yasama döneminde, Adalet Komisyonu, alt sınırı da üç aydan altı aya yükseltmişti. Oysa, şimdi, Adalet Komisyonumuz, hükümet tasarısını benimsemiş bulunmaktadır. Bu alt sınırın yükseltilmesi de, yine, Yüce Meclisin takdirindedir.

Saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakanım.

Gruplar adına başka söz isteği?.. Yok.

Şahsı adına, Sayın Yasin Hatiboğlu?.. Yok.

Başka söz istemi?.. Yok.

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Adıyaman) – Değişiklik önergemiz vardı?..

BAŞKAN – Geri mi alıyorsunuz efendim?

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Adıyaman) – Hayır, almıyoruz.

BAŞKAN – Maddeyle ilgili olarak bir önerge vardır; okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının 1 inci maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini talep ederim.

Latif Öztek Süleyman Arif Emre Dengir Mir Mehmet Fırat

Elazığ İstanbul Adıyaman

Maliki Ejder Arvas Ali Oğuz

Van İstanbul

"Bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırılmak amacıyla bilgi ve itiraf elde etmek için veya ayırım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla veya şahsî davacının, davaya katılan kimsenin veya bir tanığın olayları bildirmesini engellemek, şikâyet ve ihbarda bulunmasını önlemek için yahut şikâyet ve ihbarda bulunması veya tanıklık etmesi sebebiyle veya üçüncü bir şahsın işlemediği bir suç ile suçlanması için şahıslara bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla fizikî veya manevî ağır acı ve ıstırap vermek suretiyle işkence eden veya zalimane veya gayri insanî veya haysiyet kırıcı muamelelere başvuran memur veya diğer kamu görevlilerine iki yıldan sekiz yıla kadar ağır hapis ve sürekli kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezası verilir.

Hiçbir istisnaî durum veya bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez.

Bu madde kapsamı içindeki suçun işlenmesi ile elde edilen ifadenin, işkence yapmakla itham olunan kişi aleyhine delil olarak kullanılması hariç, herhangi bir kovuşturmada delil olarak kabul edilemez."

BAŞKAN – Sayın Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Hükümet?..

DEVLET BAKANI MEHMET ALİ İRTEMÇELİK (İstanbul) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Efendim, gerekçeyi mi okutalım; yoksa, açıklama mı yapacaksınız?

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Adıyaman) – Açıklama yapacağım efendim.

BAŞKAN – Açıklamada bulanacaksınız...

Buyurun efendim.

Süreniz 5 dakikadır.

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; yasanın 1 inci maddesindeki yetersizlikleri, daha evvelki konuşmamda açıklamıştım. Şu anda getirmiş olduğumuz değişiklik, aslında, Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin diğer maddelerini de içererek, tümünü kapsar hale getirilmiştir. Biraz evvel Sayın Bakanımızın da izah ettikleri üzere, ceza, alt sınır belirtilmediği için bir yıldan başlamaktadır.

Şimdi, Türkiye'deki mevzuata dikkat ettiğimiz takdirde, bir on gün verilen hapsin dört günü fiilen yatıldığı nazara alındığında, bir yıllık bir mahkûmiyet, aslında dört aylık bir ceza yatmayı gerektirir; ki, bu, caydırıcı bir ceza değildir. Dolayısıyla, 20 nci Dönemde de bu nazara alınarak, ceza iki yıldan başlatılmış. Bunun diğer bir nedeni de; işkence yapan insanların, bu suçtan mahkûm olan insanların memuriyet haklarının ortadan kaldırılması içindir. Alt sınır konulmadığı takdirde, geçici olarak veya daimî olarak memuriyetin ortadan kaldırılabilmesi mümkün değildir. Özellikle bu konuda Yüce Meclisin nazarı dikkatini çekmek istiyorum.

Gerekçemize de gelince... İşkenceye ve diğer zalimane, gayri insanî veya küçültücü muamele veya cezaya karşı Birleşmiş Milletler sözleşmesi ülkemiz tarafından imzalanarak yürürlüğe girmiş ve bir iç hukuk belgesi haline gelmiştir.

Bu sözleşmenin imzalanması ve kabulüyle, sözleşme içeriğinin uygulanması zorunluluğu doğmuştur.

Ayrıca, İşkencenin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi de 11.8.1988 tarihinde imzalanmış, 26.2.1988 tarihinde onaylanmış ve 1.2.1989 tarihinde yürürlüğe girerek, denetim mekanizmasınca, Türkiye tabi olmayı kabul etmiştir.

İnsan hakları hukukunun düzenlediği hak ve özgürlükler arasında, kişi bütünlüğünün korunması özel bir yer almaktadır. Kişi bütünlüğü hakkı; fiziksel-biyolojik tümlük, entelektüel tümlük ve ilişkisel tümlüktür. İşte, işkence eylemi, bu bütünlüğün parçalanmasına yönelik bir insanlık suçunu oluşturmaktadır.

1215 tarihli Magna Carta Libertatum'da (madde 39) kişilerin "herhangi bir biçimde kötü muameleye maruz bırakılamayacağı" hükmüyle işkence yasağı yazılı hukuka mal olmuştur.

Bu gelişim, ülkemizde de, 1876 tarihli Anayasanın 26 ncı maddesinde, 1924 Anayasasının 73 üncü maddesinde, 1961 Anayasasının 14 üncü maddesinde ve 1982 tarihli Anayasamızın 17 nci maddesinde işkence yasağı yer almıştır.

Bu İşkencenin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi incelendiğinde, işkencenin tanımı açık ve kesin olarak yapılmıştır. Şöyle ki;

"1) İşkence bir eylemdir.

2) Bu eylem ağır acı ve ıstırap verir.

3) Bu etkiler, fiziksel ya da zihinsel düzeyde olabilir.

4) Bu eylem kasıtlı yapılmalıdır.

5) Bu eylemin amaçları;

a) Doğrudan, mağdurdan ya da üçüncü kişiden bilgi ya da itiraf temin etmek.

b) Doğrudan, mağdurun ya da üçüncü kişinin işlediği suçtan yahut da bir suçu işlediği kuşkusuna dayanarak cezalandırmak.

c) Doğrudan, mağduru ya da üçüncü kişiyi kurtarmak ya da itaate zorlamak.

d) Bu eylem, ayrımcılığın herhangi bir türüne dayanan, herhangi bir şekilde yapılıyor olabilir.

e) Bu eylemin bir kamu görevlisi ya da resmî sıfatla hareket eden bir başka kişi tarafından yapılabilir.

f) Belirtilen kimseler bu eylemi ya doğrudan yapabilirler ya da eylem, bu kişilerin kışkırtması ya da rıza göstermesi yahut bunu onaylayıp, ses çıkartmamasıyla gerçekleşebilir.

g) Bu tanımda geçen "acı" ve "ıstırap" terimlerinin kapsamına, hukuka uygun yaptırımların uygulanmamasından doğan ya da yaptırımların kendisinde var olan yahut arızî biçimde oluşan acı ve ıstırap girmez.

h) İşkence eyleminin mağduru, gerçek kişidir. "

Burada dikkat edilmesi gereken; işkence olgusunda, yalnız acı verme ölçüsü yerine, doğrudan kişi onurunun bu anlamda bütünlüğünün korunması, bunun zedelenmezliği üstüne kurmak gerekir.

Bu belirtilen şartlar asgarî şartlar olup, 1 inci maddenin ikinci fıkrasında da belirtildiği üzere daha geniş uygulamalar, bu anlaşmanın uygulanmasına halel getirmez.

Bu nedenle, gerek yasa teklifinde ve gerekse alt komisyonda yapılan değişiklik zorunlu uyum sağlamamız gereken anlaşmayı karşılamamaktadır.

BAŞKAN – Sayın Fırat, size 1 dakika ilave süre veriyorum; lütfen, toparlayın.

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Devamla) – Teşekkür ediyorum.

Kaldı ki, anlaşmanın diğer maddeleri tetkik edildiğinde "Sözleşmeye taraf devlet, yetkisi altındaki ülkede işkence olaylarını önlemek için etkili kanunu, idarî, adlî veya başka tedbirleri alacaktır.

Hiçbir istisnai durum, ne harp hali ne de bir harp tehdidi, dahilî siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hal, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez.

Bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez hükmünü vazederken, 4 üncü madde de, işkence yapmaya teşebbüs ve işkenceye iştirak veya suç ortaklığı, şahsın fiilinde suç sayılarak cezalandırılması öngörülmüştür" denilmektedir.

İşte, getirmiş olduğumuz teklif, şu sıralamış olduğumuz tüm unsurları içermektedir ve cezanın da iki yıl ile sekiz yıl arasına çıkarılması, daha evvel, 20 nci Dönemde kabul edilmiştir.

Cezanın fazlalığı iddia edilebilir. Fransız Ceza Kanununda -Sayın Bakanımızın da komisyonda belirttiği üzere- işkence yapana verilen cezanın alt sınırı yoktur ve tek bir ceza vardır; o da, yirmi yıldır.

Takdir, Yüce Meclisindir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Fırat.

Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı, gerekçesini dinlediğiniz önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler_ Etmeyenler_ Önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler_ Etmeyenler_ 1 inci madde kabul edilmiştir.

2 nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2. – Türk Ceza Kanununun 245 inci maddesinin birinci cümlesindeki “üç seneye kadar hapis” ibaresi, “beş seneye kadar hapis” şeklinde değiştirilmiştir.

BAŞKAN – Madde üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına, Erzurum Milletvekili Fahrettin Kukaracı.

Buyurun efendim.

Süreniz 10 dakika.

FP GRUBU ADINA FAHRETTİN KUKARACI (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde, şahsım ve Grubumun görüşlerini açıklamak üzere huzurunuzdayım. Bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri; işkence, herhangi bir amaçla birisine cismen eza verici harekette bulunmak; sanıklara, suçlarını itiraf etmeleri için canlarını yakıcı işlemlerde bulunmaktır. Kamu görevlisinin uyguladığı fizikî veya manevî ağır acı veya ıstırap veren fiilin adına "işkence" denir.

İşkence, insan haysiyetiyle bağdaşmayan, insan haklarına aykırı, onur kırıcı bir davranış olup, insanlık suçu olarak kabul edilmektedir. İnsan, insan olma vasfıyla, yaratılmışların en şereflisidir; suç işlemiş olsa da, küfür, hakaret ve sövme gibi manevî; dayak, tekme, falaka, elektrik şoku vesaire gibi maddî eziyetlere muhatap olması tecviz edilemez. Sırf, suçunu itiraf etsin diye yapılacak bu insanlıkdışı uygulamaları mazur görmek mümkün değildir.

Ülkemiz, 9 Aralık 1975 tarihli, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen İşkence ve Başka Zalimce İnsanlıkdışı ve Onur Kırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı Sözleşmeyi kabul etmiştir. Bu sözleşme, 10 Eylül 1988 tarihinde Türkiye'de de yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmenin 2 nci maddesinin birinci bendinde "taraf her devlet, yargı yetkisi içindeki işkence eylemini önlemek üzere, etkin, yasal, yönetsel, yargısal ya da öteki önlemleri alır" ikinci bendinde ise "ister bir savaş durumu ya da bir savaş tehditi, ister iç siyasal karışıklık, ister bir başka olağanüstü durum söz konusu olsun, hiçbir ayrıksı durum işkenceyi haklı gösteremez" üçüncü bentte ise "bir üstten ya da resmî bir makamdan alınan emir, işkencenin gerekçesi olamaz" denilmektedir.

İkinci bir uluslararası sözleşme, İşkence ve İnsanlıkdışı ya da Onur Kırıcı Davranış ya da Cezanın Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesidir. Bu sözleşme, 1 Şubat 1989 tarihinde, tüm Avrupa Topluluğu ülkeleriyle birlikte Türkiye'de de yürürlüğe girmiştir. Ayrıca, yasa uygulayan görevliler için davranış kurallarının 5 inci maddesi "yasa uygulayan hiçbir görevli, herhangi bir işkence ya da başka zalimce insanlıkdışı ya da onur kırıcı davranış ya da ceza eylemine başvuramaz, kışkırtamaz ya da hoşgörüyle bakamaz. Yine, yasa uygulayan bir kimse için, üstlerinden aldığı emirler ya da savaş durumu, savaş tehditi, ulusal güvenliğin tehlikede olması, iç siyasal kararsızlık ya da kamu düzenine ilişkin başka olağanüstü durum, işkence ya da başka zalimce, insanlıkdışı ve onur kırıcı davranış ya da cezanın gerekçesi olamaz" demektedir.

Anayasamızın 17 nci maddesinin üçüncü fıkrası, işkence ve insan onuruyla bağdaşmayan muameleyi yasaklamıştır. Görüşmekte olduğumuz kanun maddeleri de, işkenceyi cezalandıran maddelerdir; ayrıca, işkencenin önlenmesi için her türlü tedbirin alınması hususunda emir ve tamimler yayımlanmıştır. Bunlara rağmen, işkencenin emniyet birimlerinde halen devam ettiği iddia edilmektedir. Devam ettiği iddia edilen işkencenin tüm hükümetler tarafından önlenmeye çalışıldığı bir vakıadır; ancak, bu hususta başarılı olamadığımız kanunlarda değişiklik yapma ihtiyacımızdan da anlaşılmaktadır.

Ülkemizde işkence olgusu, kanunî düzenlemelerin eksikliği yanında, uygulamadan da kaynaklanmaktadır. Meslekî ve manevî eğitim, etkin ve yansız bir denetim, adil ve hukuka bağlı bir yönetim olmadan işkenceyi önlemek mümkün görülmemektedir.

Sayın milletvekilleri, yapmakta olduğumuz iş, işkenceyi cezalandıran kanun maddelerinde cezaları artırmak ve işkence suçunu genişletmekten ibarettir. İşkenceyle mücadele için bu yeterli değildir. İşkenceyi önlemek için, öncelikle evrensel normların iç hukuk düzenine yansıması; varsa, hüküm çatışmalarının ortadan kaldırılması gerekir. Uluslararası sözleşmeler, Anayasamızın 90 ıncı maddesine göre, zaten iç hukuk normu gibidir; ancak, uygulamacılar çekingen davranmaktadırlar.

Adlî kolluk kurulmalı, sorgulama görevi yapan personel eğitilmelidir. Polisin görevi, sanığın yakalanıp yargı önüne çıkarılmasıyla sınırlı olmalıdır.

Sorgulama, doğrudan savcı tarafından yapılmalı; sanık gözetim altındayken, kendi veya yakınlarının doktor muayenesi talepleri dikkate alınmalı, denetim mekanizmaları geliştirilmelidir.

Gözaltı süreleri kısaltılmalı, gözaltında, DGM'de de avukat bulundurulmalıdır.

Gerek personel gerekse toplum, tümüyle insan hakları konusunda eğitilmelidir.

Hak arama kanalları olabildiğince açık tutulmalı, insanlar, şikâyet hakkını kullanmaktan korkmamalıdır.

Kişi gözetim altına alınır alınmaz derhal yakınlarına haber verilmeli, hukukî ve tıbbî bakım sağlanmalıdır.

İşkencecilerin mesleği sürdürmesi engellenmeli, cezasız bırakılmaları ve korunmaları önlenmelidir.

Yönetim, hukuka bağlı olmalı; sorunların hukuk devleti ilkesiyle çözümü sağlanmalıdır.

İşkenceyle alınan ifadelerin delil olarak kullanılması önlenmeli, kabul görmemelidir.

İşkence failleri aleyhine başlatılan soruşturmalar kısa zamanda bitirilmeli, davaların sürüncemede bırakılması ile faillerin korunduğu izlenimi ortadan kaldırılmalıdır. Mahkemeler, bu konuda uzman bilim adamlarından istifade etmeli, suçun cezasız kalması önlenmelidir.

Değerli milletvekilleri, yukarıda arz ettiğim hususlar dikkate alınmadan, Ceza Kanununun üç maddesinde yapılacak değişikliğin fazla bir etkisi olacağı, işkenceyi önleyeceği düşünülemez. Üç senelik cezayı beş seneye çıkarmak, işkenceyle mücadele anlamı taşımaz. Çıkarılmak istenen bu yasa da, diğer sosyal güvenlik, tahkim, af, pişmanlık yasasılarının çıkarılmasındaki sebep ve saiklere dayandığı kanaatindeyim; bir yere götürülecek paketin içerisinde bulunması gereken yasalardan birisidir diye düşünüyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kukaracı.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Van Milletvekili Sayın Hüseyin Çelik; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakikadır.

DYP GRUBU ADINA HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; görüşülmekte olan kanun tasarısının 2 nci maddesi üzerinde Doğru Yol Partisinin görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına, Meclisi, saygıyla selamlarım.

Bu saate kadar kürsüye çıkan bütün konuşmacılar, işkencenin, bir insanlık suçu olduğunda birleştiler. Müsaadenizle, ben, buraya yeni bir boyut ekleyerek, işkencenin sadece insanlık suçu değil, aslında, bir fıtrat suçu, bir yaratılış suçu, bir tabiat suçu olduğunu arz etmek istiyorum.

Osmanlı Devletininin kurucusu Osman Bey, oğlu Orhan Beye, anayasa niteliğinde 6 maddelik bir prensipler yekûnu bırakmıştır. Bunun birinci maddesinde "şefkat, a'la hulkûllah" -Arapça bir deyim bu- yani "Allah'ın yarattığı her şeye karşı müşfik ol; Allah'ın yaratmış olduğu her şeye karşı şefkatli ol" deniliyor.

İşkence, insanlara karşı yapıldığı zaman da suçtur, hayvanlara hatta bitkilere karşı yapıldığı zaman da suçtur. Tabiata karşı yaptığımız kötü muameleler, tabiata karşı istismar da aslında bir suçtur. Dolayısıyla, işkenceyi hiçbir şekliyle tasvip etmek mümkün değildir; hele hele, bir devlet, kendi vatandaşının refahını, kendi vatandaşının rahatını maksimum düzeye çıkarmak için oluşan bir siyasal organizasyon olan devlet, vatandaşına karşı hassasiyetle, dikkatle davranmak zorundadır, müşfik olmak zorundadır. Aslında, demokratik devletlerin de vasfı budur.

Dünyada demokratik ve despotik devletler vardır. Despot devletler, vatandaşlarına karşı keyfî muamele eden devletlerdir. Devlet başkanından memuruna kadar herkeste keyfîlik hâkimdir; ama, demokratik devletlerde kanunlar ve prensipler dahilinde hareket edilir ve insanlara insanca muamele edilir. Bizim devletimiz de demokratik bir cumhuriyet olduğuna göre, mutlak surette, devletimiz, müşfik devlet olmalıdır; hele hele devlet memurları, devlet adına faaliyet gösteren, devlet adına icraat yapan memurlar da, mutlak surette, vatandaşlara karşı bu şefkati göstermek durumundadır.

"Memur" kelimesinin anlamına baktığımız zaman; memur, kendisine emrolunan kişi demektir. Memur, vatandaş üzerinde tahakküm kuran, vatandaşı ezen kişi değildir, bu olmamalıdır.

Bu tasarı yasalaştığı zaman dikkat edilmesi gereken bir başka husus vardır; o da şudur: Bu tasarıyla memurların işkence yapması önlenirken, onların vatandaşlara daha insanî olarak davranmaları sağlanmaya çalışılırken; devlet memurlarının, güvenlik kuvvetlerinin elini kolunu bağlayacak bazı davranışlar ve uygulamalar içerisine girilmemesi gerekiyor; çünkü, biz, genellikle millet olarak itidalden değil de, daha çok ifrat ve tefritten, yani ekstrem uçlardan hoşlanırız. Malumunuz, deveye "inişten mi hoşlanırsın, yokuştan mı?" diye sormuşlar, deve de demiş ki "düzün canı mı çıktı" Biz genellikle ya inişten ya yokuştan hoşlanırız!

Polisimiz, ya gösteri yapan vatandaşları, öğrencileri, işçileri öldüresiye coplar veya bazı toplumsal olaylar karşısında, sanki acze düşmüşcesine bir tavır sergiler. Bence, bu iki tutum da yanlıştır; bunlar, mutlaka ortayolu bulmamız gerektiğini gösteren örneklerdir.

Yine, hatırlanması gereken önemli bir husus daha vardır; o da şudur: Genellikle bu tip kanunlar çıkarıldığı zaman, kamuoyunda, Avrupalıların dayatması, Avrupalıların isteği sonucu çıkarılan kanunlar olduğuna dair bir intiba uyanıyor. "Bu ülkede yıllardan beri işkence vardır" deniliyor; ancak, devletimiz, resmî olarak "işkence yoktur" diyor. Evet, kanunlarımızda, işkenceyi emreden, işkencenin yapılmasını emreden kesinlikle bir hüküm yoktur; bugüne kadar olmamıştır, bundan sonra da olamaz; ancak, üzülerek söyleyeyim ki, uygulamada vardır. Bunlar, Avrupalıların isteği doğrultusunda gündeme geldiği zaman, bakınız, Avrupalılar, daha sonra dönüp neler söylüyorlar.

Bildiğiniz gibi, Tanzimat Fermanı 1839'da yayımlandı ve Mehmet Ali Paşa İsyanını bertaraf etmek için, Osmanlı Devleti, özellikle İngilizlerin dayatması sonucu, 1839'da Tanzimat Fermanını yayımladı. Orada, padişah tarafından şu beyanda bulunuluyor "bundan böyle hiç kimsenin canına, malına, ırzına dokunulmayacaktır; bunlar, devletimizin garantisi altındadır. Avrupalılar daha sonra dönüp diyorlar ki 'bundan böyle yapılmayacak' dediğinize göre, demek ki, bundan önce yapılıyordu anlamına gelir bu!." Tanzimat Fermanında bir başka ifade vardır; deniliyor ki "eshabı cünhadan -yani, bu zanlılardan, suçlulardan- firarda olanlarının evlâdü iyaline ve akrabasına ilişilmeye." Yani, birisi bir suç işledi, firar etti; onun çoluğuna, çocuğuna, akrabasına ilişilmemesi lazım. Malumunuz olduğu üzere, hukukta "suçların ferdîliği prensibi" diye bir şey vardır. Bir kişi, bir suç işlediği zaman, bu suç onu bağlar. Varsa bir cezası, o çeker. Babanın hatasından dolayı oğlunu veya kardeşin hatasından dolayı kardeşi sorumlu tutmak veya cezalandırmak gibi bir prensip dünyanın hiçbir hukuk sisteminde yoktur; ancak, bu hükümler Tanzimat Fermanına konulduğu zaman, Avrupalılar "siz 'bundan böyle bunlar olmayacak' dediğinize göre, demek ki, geçmişte bunlar vardı; biz 'vardı' dediğimiz zaman, siz, inkâr ediyordunuz" diyorlardı.

Bir kanunu çıkardığımız zaman, IMF'ye pazarlığa gidiyoruz, Amerika'ya seyahatlarda bulunuyoruz. Biz, birileri böyle istiyor diye değil, kendimize yakıştığı için, bizim için gerekli olduğu için bunları çıkarmalıyız ve öncelik sıramızı belirlerken de, salt olarak, kendi ülkemizin menfaatını ve halkımızın refahını, halkımızın mutluluğunu esas almalıyız diye düşünüyorum.

Özellikle ülkemizin doğu ve güneydoğusunda malum olan bir terör olayı vardır. Terör örgütüyle kesinlikle hiçbir ilgisi olmadığı halde, PKK'ya karşı herhangi bir sempatisi olmadığı halde, olağanüstü halin getirdiği bir olumsuzluk olarak, birçok insan, diğerlerinin yapmış olduğu hatalardan dolayı yıllardan beridir bedel ödemektedir. Güvenlik kuvvetlerimizin bu konularda daha hassas olması gerekmektedir.

Saygıdeğer milletvekilleri, insanlar, kendi polisini ve jandarmasını yanlarında hissettikleri zaman, yakınlarında gördükleri zaman kendilerini daha çok emniyette, daha çok güvende hissetmelidirler; ama, üzülerek söyleyeyim ki, Türkiye'nin doğusunda da, batısında da -geçmişte, devlet, bir jandarma devleti olarak kullanıldığı için; devletle ilgili olarak böyle bir imaj oluşturulduğu için- kırsal kesimdeki birçok köyümüzde ve kasabamızda kadınlarımız, çocuklarını "sus, polis geliyor; jandarma geliyor" diye uyuturlar; bu, hâlâ bizim ülkemizde caridir. Tekrar ediyorum, polisimizi, jandarmamızı kendi yakınımızda, yanımızda gördüğümüz zaman kendimizi daha çok güvende ve emniyette hissetmemiz gerekirken, böyle oluşturulan olumsuz bir imajdan veya geçmişteki kötü uygulamalardan dolayı böyle bir intiba uyanmıştır. Güvenlik kuvvetlerimizle ilgili olarak bu uyanan intibaın silinmesi için, suçsuz insana, sıradan vatandaşa karşı çok daha şefkatli, güleryüzlü ve çok daha insanî bir muamelenin daha çok gündeme gelmesi lazım. Devlet, suçlu karşısında elbette şahin olmalıdır; ancak, bu şahinlik de, keyfilikle değil, kanun çerçevesinde ve hukuk kuralları içerisinde olmalıdır.

BAŞKAN – Sayın Çelik, 1 dakika eksüre veriyorum; toparlayınız lütfen.

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Bir hususu daha belirtmek istiyorum. Biz, burada, bir kanun çıkarıyoruz. Aslında, kanun çıkarmakla bunları önleyebileceğimizi düşünen varsa, yanılıyor. Bu, bir eğitim meselesidir. Bu, daha fazla şeffaflaşma ve demokratikleşme meselesidir. Bunun üzerinde özellikle durulması lazım.

Bakın, dünyada, demokratik krallıklar ve despotik cumhuriyetler vardır. Libya, cumhuriyettir; Suriye, cumhuriyettir; Irak, cumhuriyettir; ama, İngiltere, Danimarka, Belçika, Hollanda, krallıktır; onlar, demokratik krallıklardır; fakat, diğer taraflarda da despotik cumhuriyetler vardır. İsimden ve kanunda yazılı olan metinden ziyade, uygulama çok daha önemlidir. Uygulamada bizim daha fazla hassas olmamız lazım.

Bu duygu ve düşüncelerle, bu kanunun hayırlı olmasını diliyor, şahsım ve Grubum adına Meclisi saygıyla selamlıyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Çelik.

Gruplar adına başka söz isteği?.. Yok.

Şahsı adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu?.. Yok.

Maddeyle ilgili önerge de yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

3 üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3. — Türk Ceza Kanununun 354 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Madde 354. — Hekim, eczacı, sağlık memuru veya diğer bir sağlık mesleği mensubu, Hükümetçe emniyet ve itimat olunacak bir belgeyi hatır için gerçeğe aykırı olarak verir ise, altı aydan iki yıla kadar hapis ve yüzmilyon liradan üçyüzmilyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır. Gerçeğe aykırı olarak düzenlenmiş böyle bir belgeyi bilerek kullanan kimse hakkında dahi aynı ceza tertip olunur.

Eğer bu gibi gerçeğe aykırı bir belgeye dayanılarak, sinir ve akıl hastalıkları kurumlarına kabul ve orada ikamete mecbur edilmesi gerekmeyen bir kimse bu kurumlara kabul ve orada ikamete mecbur edilir veya başkaca fahiş bir zarar meydana gelir ise, failin göreceği ceza iki yıldan dört yıla kadar hapistir.

Eğer birinci fıkrada yazılı fiil, failin kendisine yahut başkasına verilmiş veya vaat ve temin olunmuş para ve sair menfaat karşılığında işlenmiş ise, failin göreceği ceza üç yıldan beş yıla kadar hapistir. Eğer düzenlenen belgeden ikinci fıkrada yazılı olan fahiş zarar meydana gelmiş ise, faile verilecek ceza dört yıldan altı yıla kadar hapistir.

Eğer gerçeğe aykırı belge, işlenmiş bir suçu yahut işkence, zalimane veya gayriinsanî diğer fiillerin delillerini gizlemek veya bu delilleri yok etmek için düzenlenmiş ise faile verilecek ceza, dört yıldan sekiz yıla kadar hapistir.

Her halde bu cezalar ile birlikte birinci fıkradaki ağır para cezası, ikinci ve üçüncü fıkradaki hallerde iki kat, dördüncü fıkradaki halde üç kat olarak hükmolunur.

Gerçeğe aykırı belge düzenlenmesi için para veren veya vaat eden yahut menfaat temin veya vaat eden kimse hakkında dahi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası hükmolunur ve verilip alınan para ve sair eşya da müsadere edilir.”

BAŞKAN – 3 üncü maddeyle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına, Rize Milletvekili Sayın Mehmet Bekâroğlu; buyurun.

Süreniz 10 dakika.

FP GRUBU ADINA MEHMET BEKÂROĞLU (Rize) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan kanun tasarısının 3 üncü maddesi üzerinde, Grubum adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Cezaevinde iki yıl ruh hekimi olarak çalışmış biri ve yıllarca, bu tip davalarda bilirkişilik yapmış bir hekim olarak, kanunda yapılmak istenilen değişiklikle ilgili düşüncelerimi açıklayacağım.

Öncelikle, her ne amaçla olursa olsun, böyle bir kanunun çıkarılacak olması son derece olumlu bir adımdır. Bu nedenle, bu tasarıyı desteklediğimi belirtiyorum.

Böyle bir kanunun çıkarılıyor olması, aynı zamanda bir itiraftır. Benden önce konuşan sözcü de dile getirdi, eğer, bugün, böyle bir düzenleme yapmak zorunda kalmışsak, bunun anlamı, bu konuda ciddî açıklarımız var, ciddî sıkıntılarımız var ve bu sıkıntıları gidermek için, şimdi, böyle bir yasal düzenleme yapıyoruz demektir. Durum böyle olmasına rağmen, Meclisimiz çatısı altında kurulmuş olan İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu çalışmıyor.

İşkence, tabiî, en ciddî insan hakkı ihlalidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunun, bu konuları inceleyip, bunları Yüce Meclise getirmesi, kamuoyuna duyurması gerekirken, maalesef, bu komisyon, bu dönem, şimdiye kadar herhangi bir toplantı yapmamıştır. Komisyonun Sayın Başkanı, konuştuğumuzda, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonuna herhangi bir başvurunun olmadığını dile getiriyor. Ne var ki, konuyla ilgili sivil toplum örgütlerine, 1999 yılında, şimdiye kadar, neredeyse 1 000'lere yaklaşan başvuru yapılmıştır.

Bunu belirttikten sonra, insan hakları konusundaki bir çelişkiye dikkat çekmek istiyorum. Elbette, işkenceyi önleme amacıyla şu anda yapılan bu değişiklik olumlu bir adımdır; ancak, insan haklarıyla ilgili düzenlemelerin, Anayasadan başlayarak, uygulamalara kadar, bir paket şeklinde getirilmesi gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, konuyla ilgili, insan haklarıyla ilgili birçok uluslararası anlaşmanın altını imzalamıştır. Ne var ki, Anayasada, mevcut kanunlarda, hele hele uygulamalarda, bu uluslararası sözleşmelere ters düşen çok sayıda hüküm mevcuttur. Biz, hükümetten beklerdik ki, insan haklarıyla ilgili ciddî sıkıntılarımız, yine, biraz evvelki sözcünün belirttiği gibi, birileri istediği için değil de, kendi ihtiyacımız olarak, bir paket şeklinde buraya getirilsin, bu konuda da bir toplumsal mutabakat sağlansın, tüm gruplar buna katılsın, tartışılsın ve ülkemiz, gerçekten, altına imza atmış olduğu uluslararası belgelere uygun, demokratik, insan haklarına saygılı, hukukun üstün olduğu bir ülke haline gelsin.

Değerli milletvekilleri, insan haklarıyla ilgili yapmış olduğumuz düzenlemelerde; yani, bu paket paket gelen çelişki ve buradaki çelişkinin dışında bir başka çelişki daha var. İnsan haklarıyla ilgili tüm belgelerde, hepsinde, tüm maddelerde "her kim olursa olsun" diye başlar; ama, Türkiye'de, insan haklarıyla ilgili yapılan düzenlemelerde ya da uygulamalarda, bazen, bazı insanlar, bu hakların dışında tutulmaktadır. Örneğin, eğitim hakkı, herkes için istenilen, temel insan haklarından bir tanesidir; ama, Türkiye'de, uygulamalarda ve birtakım yasal düzenlemelerde dahi, bazı insanlara "siz, hariç" denilmektedir. Bunlar, gerçekten, ülkemizin çelişkileridir; ama, bu çelişkiler dışarıdan görüntümüzü bozuyor, bu çelişkileri düzeltelim değil, bunlar, insanımız için, bu ülkede yaşayan insanlar için, bizler için çelişkilerdir ve bu çelişkiler mutlaka ortadan kaldırılmalıdır.

Değerli milletvekilleri, işkenceyle ilgili, elbette, birtakım düzenlemeler yapılmalıdır; bizim yasalarımız ve Anayasamız, altına imza atmış olduğumuz uluslararası belgelere uydurulmalıdır; bu, gereklidir; ama, bundan önemli bir şey var; o da, anlayıştır. Biraz evvel, iktidar partilerinden Demokratik Sol Partinin milletvekili Sayın Arabacı'nın dikkat çektiği bir konu vardı; o da, bu anlayıştı. Sayın Arabacı dediler ki: "Bizim geleneğimizi, değerlerimizi oluşturan referanslarda, İslam hukukunda, işkence yasak olmasına rağmen, pratikte, bu ülkede işkence vardır ve bu, neredeyse, bir gelenek haline gelmiştir.” Buna katılıyorum. Şimdi, bu gelenek niçin ortaya çıkmış; bu konuyla ilgili birkaç cümle söylemek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bakınız, bizde, kurumlar, insanların üzerindedir, bireyin üzerindedir. Bizde, maalesef, esas olan devlettir. Devlet görevlisi, ama her kademedeki devlet görevlisi, kendisinde kutsal görmüş olduğu devletten, düşük yoğunlukta da olsa birtakım kutsallıklar devralıyor. Bu şekilde, bu psikolojiyle olaya yaklaştığı zaman, devlet adına birtakım işler yapabiliyor ve bunları normal de görebiliyor; işkence de olsa, başka şekilde uygulamalar da olsa. Tabiî, kimseyi özel olarak suçlamıyorum; ama, bekçisinden en üst düzey görevlisine kadar, bir şekilde, devletin bir yerinde yer alınca, kamu görevlisi olunca, kendisini bir şekilde devletlu görüyor ve kutsal olarak bilmiş olduğu devlet adına, kendisini de kutsal görerek, yasalara hiç bakmadan, birtakım uygulamalar yapabiliyor; bunu, kendisinde meşru bir hak olarak görebiliyor. Siz, ne kadar, kanunlarda düzenleme yaparsanız yapın, böyle bir anlayış, böyle bir gelenek oluşmuşsa, işkenceyi önleyemeyeceksiniz.

Değerli milletvekilleri, bu konuyla ilgili, üzerinde durulması gereken bir şey daha var; bu da -yani, polis olsun, cezaevlerinde olsun- görev yapan insanların, göreve alınmaları ve meslekiçi eğitimleriyle ilgilidir. Gerçekten, burada görev alan insanların, kişilik yapıları, ruh sağlıkları, ciddî bir şekilde, hem göreve alınırken hem de zaman zaman periyodik olarak incelenmelidir. Gerçekten kişilik zaafı bulunan, kişilik eksikliği bulunan, kişilik defektleri bulunan insanların buralarda çalışmasını engelleyecek, hem yasal düzenlemeler yapılmalıdır hem de uygulamalar getirilmelidir.

Değerli milletvekilleri, eğer, biz, bu anlayışı değiştirirsek, yani aslolanın insan olduğu, kutsal olanın devlet değil de birey olduğu anlayışı ortaya çıkarsa, bu anlayışın yerleşmesi için, ilkokuldan, anaokulundan başlayıp, eğitim sistemimizde ciddî düzenlemeler yapılırsa, işte, biz, o zaman, işkenceyi de önleyebiliriz, diğer insan hakları ihlallerini de önleyebiliriz.

Değerli milletvekilleri, üzerinde görüşmekte olduğumuz maddeyle ilgili de birkaç cümle söylemek isterim. Aslında, bu madde, genel olarak iyi düzenlenmiş bir madde; ancak, maddenin birinci fıkrasında "hatır için" diye bir ibare var. Başka şekilde olursa ne olacak, baskıyla olursa ne olacak?.. Bunlar düzenlenmemiş, bu konuda eksiklikleri mevcuttur.

Gene, ikinci fıkrası "Eğer bu gibi gerçeğe aykırı bir belgeye dayanılarak, sinir ve akıl hastalıkları kurumlarına kabul ve orada ikamete mecbur edilmesi gerekmeyen bir kimse, bu kurumlara kabul ve orada ikamete mecbur edilir veya başkaca fahiş bir zarar meydana gelir ise, failin göreceği ceza..." diye devam ediyor. Gerçekten, ruh sağlığı kurumlarına, akıl hastalıkları hastanelerine hastaların kabul edilmesi, orada tedavi edilmeleri, oradan taburcu edilmeleriyle ilgili, Türkiye Cumhuriyetinde ciddî bir şekilde yasal boşluklar mevcut. Defalarca, hem Ruh Sağlığı Derneği hem de bu konuda kamuda çalışan arkadaşlarımız kanun teklifleri hazırlayıp gündeme getirmişlerdir. Türkiye'de, eğer bir ruh sağlığı temel kanunu çıkmış olsaydı, şimdi, bu konuyu burada görüşmeyecektik.

Değerli milletvekilleri, bu da şunu gösteriyor: Eğer, siz, bir konuyla ilgili gerçekten ciddî bir düzenleme yapıyorsanız, bunu çok geniş bir şekilde düşüneceksiniz. İşkenceyi önlemekle ilgili olarak buraya getirilen 2 maddelik bir kanun, gerçekten, bu konuda ciddî bir hazırlığımızın olmadığını, bu çalışmayı yapan arkadaşlarımızın, olaya, geniş bir şekilde, genel olarak bakmadıklarını göstermektedir. Bu anlamda da, bu kanun tasarısı eksiktir. Eksiktir; ama, bu kanunun çıkarılıyor olması, gerçekten, bu ülke için bir kazanımdır. Bunu, sadece, Sayın Başbakanımızın dış seyahatlerinde işine yarayacak bir düzenleme olarak görmüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET BEKÂROĞLU (Devamla) – Bitiriyorum efendim.

BAŞKAN – Size, 1 dakika ilave süre veriyorum.

Buyurun.

MEHMET BEKÂROĞLU (Devamla) – Bu amaçla çıkarılmış olsa bile, bu, ülkemiz için, demokrasimiz için, geleceğimiz için, gerçekten olumlu bir düzenlemedir; destekliyoruz.

Saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bekâroğlu.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Ankara Milletvekili Sayın Saffet Arıkan Bedük; buyurun.

Süreniz 10 dakikadır.

DYP GRUBU ADINA SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının, özellikle 3 üncü maddesi üzerinde Doğru Yol Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, devlet, millet için vardır. Devlet, bütün kurum ve kuruluşlarıyla kendi insanının huzur ve güvenliğini sağlamak için vardır. İnsanların huzur ve güvenliğini sağlamak, can ve mal emniyetini temin etmek, devletin, fevkalade üzerinde önemle durması gereken görevleri arasındadır.

Hukukun üstünlüğü, devletin temel niteliğidir. Hukukun üstünlüğünde temel hedef yine insandır. İnsan hak ve hürriyetlerinin korunması ve kollanması ve çağdaş dünyadaki özgürlükler sınırına getirebilecek şekilde bir hayat ortamının temin edilmesi, devletin ana hedefidir ve öyle olmalıdır.

Şimdi, şöyle bir bakalım... Küreselleşen bir dünya var ve dünyada büyük bir gelişme var. Teknolojide ve bilimde büyük bir değişim ve gelişim var. Milletler bir kaynaşmanın içerisine girmiş; siyasî hudutlar, âdeta ortadan kalkmaya başlamış ve ülkelerde de bir şehirleşme var, nüfus artışı var, nüfus kesafeti var. Bütün bu şartlar altında, nasıl toplumlarda bir değişim ve gelişim var ise, suç tipinde ve suçlularda da, yine aynı şekilde, değişim var; ona paralel olarak gelişim var, teknolojiyi kullanma var.

Şimdi, suç tipi değişiyor, suçlu tipi değişiyor; bütün bunlara paralel olarak da, eğer, devlette yeniden yapılanma olmazsa, devletin aslî görevleri arasında belirtilen yurtta huzur ve güvenliği sağlama konusunda, devlet, görevlendirdiği kurum ve kuruluşlara destek olmazsa, o zaman, siz, orada, huzuru nasıl sağlarsınız, hukukun üstünlüğünü nasıl temin edersiniz, demokrasiyi nasıl yaşatırsınız, diğer toplumlarla nasıl yarıştırırsınız?

O halde, üzerinde durulması gereken nokta şudur: Suçu ve suçluyu tam olarak tespit edebilmenin ileri ülkeler standardı neyse, onu tespit etmek ve onu, kendi ülkemizde uygulamak mecburiyetinde olduğumuzu unutmamamız lazım.

Bu işte sorumlu ve görevli olan emniyet teşkilatımızın, jandarma teşkilatımızın ve diğer bütün güvenlik kuvvetlerimizin yeniden yapılanmasını gerçekleştirmezseniz; eğer, ona araç ve gereç vermezseniz; eğer, ileri ülkelerde uygulanan metodu oraya getirip uygulamazsanız, o zaman, yarın, bu toplum içerisinde gelişen suç tipi ve suçluluk psikolojisiyle birlikte, kesinlikle, o suçlu insanların geniş bir ortamının yaratılmasına da neden olursunuz.

O halde, bence, öncelikle üzerinde durulması gereken şey şudur: Emniyet teşkilatı dahil olmak üzere, jandarma kuruluşları dahil olmak üzere, araç ve gereçle teçhiz etmek ve onların görev ve sorumluluğunu, modern ve gelişen, özellikle toplumun güvenlik kuvvetlerine paralel olarak bir gelişmenin içerisine onları da sokmak mecburiyetindeyiz. Onu yapmazsak, sıkıntı olur. O zaman, suçluların ülkesi haline gelir burası.

Bir kamu görevlisini cezalandırabilirsiniz; hatta, onu, biraz daha sıkıya sokabilirsiniz... O görevli, eğer çalışmazsa ne olur; o ülkede ne olur? Bir defa, bunun da tahlilini yapmak mecburiyetindeyiz.

Şunun altını çizerek belirtmek istiyorum: İşkenceyi kabul edecek tek bir insan yoktur. Efrada suimuameleyi benimseyecek veya olumlu bir yaklaşım içerisinde olacak hiç kimse yoktur. Biraz evvel bir değerlendirme yapıldı, üzüldüm. Birkaç günden beri, devletimizin, deprem konusundaki birkısım ihmalinin, organizasyon veya koordinasyondaki eksikliğinin devlete zarar vereceği endişesiyle fevkalade hassasiyet gösterdiğimiz bir dönemde, şimdi de şöyle bir değerlendirme yapıldı: Sanki, şimdiye kadar, hep işkence yapıldı, efrada suimuamele yapıldı... Bu kurumun, bu kurumların, âdeta, devletin, işkence yapmayı bir politika olarak yürüttüğü şeklindeki bir imajı, doğrusunu isterseniz, ebet müddet yaşaması gereken Türkiye Cumhuriyeti Devletine, asla yakıştırılmaması gereken bir değerlendirme olarak alıyorum; kabul etmem mümkün değil.

Şunu da, özellikle altını çizerek belirtmek istiyorum: Emniyet teşkilatında veya diğer kuruluşlarda, jandarmada, vesairede, maksadını aşmak suretiyle birkısım vatandaşlara zarar veren, suimuamelede bulunan olaylar vardır ve bunun üzerine, bu devlet gitmiştir, bu teşkilatlar gitmiştir; her yıl, yüzlerce insan, kamu görevlisi, sırf vatandaşa kötü muamele yaptığından dolayı ihraç edilmiştir.

Şimdi, bir taraftan, devlet, bunları ihraç edecek, disiplin cezası verecek; hatta, yargıya verecek... Gidin bakın, Yargıtayda bir sürü dosya var, hep polisler hakkında. Niye; efendim, kötü muamele yapıldığı iddiasından dolayı. Bütün bunlara karşılık, siz, kalkıp da, emniyet teşkilatının, görev ve sorumluluk anlayışı içerisinde yaptığı birkısım hizmetleri ve bu hizmetler sırasında maksadını aşmış olan birkısım uygulamaları, devletin veya o teşkilatın görevinin bir politikası olarak değerlendirirseniz, yazık edersiniz, yanlış yaparsınız; Türkiye Cumhuriyeti Devletini, bugüne kadar, birkısım örgütler, kalktı, devamlı olarak şikâyet ettiler; onlarla aynı kefeye düşmüş olursunuz; yazık olur. Bunu özellikle belirtmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, tekrar ifade ediyorum; hiçbir kimsenin, hiçbir insanın, insan olan bir kimsenin, hiçbir suretle işkenceyi benimsemesi, ona taviz vermesi, efrada suimuameleye evet demesi mümkün değildir; kesinlikle bunu kabul etmek mümkün değil. Bunu yaparken, bir taraftan af çıkarıyorsunuz, bölme ve parçalama için uğraşan birkısım terör örgütleriyle ilgili olarak da birkısım indirme hareketleri de oluyor; ona paralel olarak birkısım şeyler çıkarılıyor; buna karşılık, suç örgütleriyle, hırsızla, dolandırıcıyla veya devleti bölmek ve parçalamak isteyen hainlerle mücadele edenlere karşı acımasız bir değerlendirmeyi yaparsanız, yanlış yaparsınız; benim şahsî kanaatim budur.

Gerçekten, bu teşkilatın genel müdürlüğünü şerefle yapmış olan bir insan olarak söylüyorum; işkenceye asla taviz vermedik ve eğer, efrada suimuamele yapılmış ise, cezasını hem inzibatî bakımdan verdik hem de yargıya verdik; cezalandırıldılar. Sanki, şimdiye kadar hiçbir şey olmadı... Beş seneye kadar hapis yatan kişiler var burada; ama, bütün bunlara rağmen, sanki, şimdiye kadar hiçbir şey olmamış, işkence, şimdi, yeni önleniyor diye bir değerlendirmeyi, doğrusunu isterseniz, bugüne kadar ebet müddet yaşamış olan bu devlet ve bu devletin temel ilkeleri, hukukun üstünğü anlayışı, insan haklarına olan bağlılığı itibariyle değerlendirmeyi doğru bulmuyorum, açık da bulmuyorum.

Evet, işkence önlenmelidir. Zaten, bizim, özellikle, Anayasamızın 17 nci maddesindeki "kimseye işkence ve eziyet edilemez" ilkesinden hareket etmek suretiyle ve yine, imzaladığımız uluslararası anlaşmalar çerçevesinde, işkenceye karşı mutlak surette kendi tedbirlerimizi alalım, almaya devam edelim ve bunun için gerekli şeyleri yapalım; ancak, değerlendirmeleri yaparken -özellikle, altını çizerek belirtmek istiyorum- insafla davranalım.

Onun için, bugün, bu milletin huzur ve güvenliğini sağlamak için, can ve mal emniyetini temin etmek için, alillere ve acizlere yardım etmek için, ihtiyacı olan vatandaşlara destek olmak için ve bu ülkede demokrasiyi sağlamak için mücadele vermiş ve bu uğurda şehit olmuş bütün güvenlik kuvvetlerini -jandarmasıyla, emniyetiyle, hepsini- minnetle ve rahmetle anıyor, yaralılarımıza, gazilerimize şifalar diliyor ve şunu belirtmek istiyorum: Emniyet teşkilatı dahil bütün güvenlik kuvvetlerine, delilden sanığa giden bir anlayışı sağlayacak ortamı, gelin, sağlayalım. Değerli hükümete özellikle seslenmek istiyorum, gidin Amerika'ya, gidin diğer ülkelere, delilden sanığa giden ne kadar metot varsa, onları bu teşkilatların emrine verin ki, bu millet, kendi ülkesinde huzur ve güven ortamı içerisinde yaşayabilsin.

Ben, tabiî ki, bu kuvvetlerimizin, bu görevlilerimizin moralini bozacak şekilde...

BAŞKAN – Sayın Bedük, size 1 dakika süre veriyorum; lütfen toparlayınız.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Tabiî ki, böyle bir moral bozukluğu içerisinde veya moral bozukluğunu yaratmak için böyle bir teklif getirildiğini kabul etmiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın; ama, yapılan değerlendirmeleri, doğrusunu isterseniz, ben, o teşkilatta 24 saat çalışmış olan bir insan olarak, inanın, tatil olmadan çalışan o teşkilatın mensuplarını hatırladıkça, üzüntü duymamak mümkün değil; benim bakımımdan da, dinlerken, gerçekten ıstırap oldu .

Tekrar ifade ediyorum; işkenceye hayır, mücadelesine evet; ama, değerlendirmesine dikkat etmek lazım. Değerli hükümetten de, özellikle, parmakizi bilgisayarları dahil, bütün teknolojiyi Türkiye'ye getirmek suretiyle, suçluların ve sanıkların yakalanmasını temin edecek bir anlayışı mutlak surette gerçekleştirmesini diliyor ve onlarla birlikte, özellikle, bu maddede belirtilen, eğer, yanlış raporlar verilmişse, o yanlış raporları verenlerin cezalandırılmasının da kabul edilmesi, ben, ona da "evet" denmesi gerektiğine inanıyorum; ama, her şeye rağmen, bu teşkilatı...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bedük.

Gruplar adına başka söz isteği ?..Yok.

Şahıs adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu ?..Yok.

Tunceli Milletvekili Sayın Bekir Gündoğan; buyurun.

Süreniz 5 dakikadır.

BEKİR GÜNDOĞAN (Tunceli) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; işkence üzerinde söz almış bulunmaktayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İşkence denildiği zaman, inanıyorum ki, hepimizin önce tüyleri diken diken olur; çünkü, çağın yüzkarası, insanlığın yüzkarası, asrın yüzkarası, medeniyetin ve hukukun yüzkarası... İşkence, darpla insan vücudunda izler meydana getirmek, insanı ölüme sürüklemek... Bundan daha çağdışı bir olay olamaz; ama, bunun sebebi, bana göre eğitimsizliktir. Bundan kurtulmak için, önce toplumu eğitmek gerekir, eğitim düzeyini yükselmek gerekir. Topluma hitap eden kolluk kuvvetlerinin hem eğitimsel hem psikolojik olarak eğitilmesi gerekir ki, karşısındaki insana insanca muamele yapmasını bilsin.

Bunun dışında, hukuk devleti olmak gerekir. Laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetine yakışan, hukuk devleti olmaktır. Bana göre, hukuku tüm kurum ve kurallarıyla yerleştirmek gerekir, hukukun üstünlüğüne inanmak gerekir, tıkanan iç hukuk yollarını açmak gerekir.

Düşünceyi suç olmaktan çıkarmak gerekir. İnsanlar, rahatlıkla, kendi toplumunda, kendi düşüncelerini sergilemelidir, konuşmalıdır, haykırmalıdır; genciyle, sanatçısıyla, yazarıyla, çizeriyle, politikacısıyla, işçisiyle, her kesimiyle, Şiddete, zora dökmediği sürece, o düşünce, bana göre suç olmamalıdır. O, düşünceden dolayı, suç sayılıp zindanlara tıkılan, işkenceye tabi tutulan, darplara tabi tutulan insan, gerçekten, hayatında unutamayacağı bir anı yaşamış olur ve o ülke için, bana göre, hiç de yakışmayan bir durum olur.

O halde, ne yapmalıyız? Türkiye Cumhuriyeti hükümetine yakışan, bu güzel ülkeye yakışan, bu devlete yakışan bir tek şey vardır; hukuk devleti olmak, işkenceyi bu haritadan silip atmak. Bunun için de, toplumda barışı, güveni sağlamak gerekir.

Bana göre, on yıllarda yapılan darbelerle -12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleriyle- getirilen anayasaların da değişmesi gerekir; çünkü, bunlar, bizim toplumumuzun gerisinde kalmıştır. Bunlar, toplumumuzun ihtiyaçlarına, bugünkü düşünce yapısına, çağın düşünce yapısına, gerçekten cevap vermiyor; bunları değiştirmek gerekir, barışı sağlamak gerekir, kardeşliği getirmek gerekir, birlikte yaşamayı sağlamak gerekir.

Ben, kendimi bildiğimden beri, doğu ve güneydoğuda OHAL vardır. Yani, işkence yalnız darpla insan vücudunda iz bırakmak değildir, insanları döverek öldürmek değildir; hatta, demin bir arkadaşımızın söylediği gibi, gerçekten, hayvanlara bile işkence yapmak, bitkilere bile işkence yapmak, insanın vicdanına sığmayan bir olaydır; ama, gel gör ki, biz, bırakın bitkileri, hayvanları, insanları döve döve öldürüyoruz; işte, gazeteci Metin Göktepe gibi -Sayın Ali Arabacı'ya teşekkür ederim; bunu çok güzel dile getirdiler- işte, Manisa'daki gençlerin gördüğü işkenceler gibi... Saymakla bitiremeyeceğiz.

Doğu ve Güneydoğuya gelince: Değerli milletvekilleri, düşünebiliyor musunuz, yıllardan beridir sıkıyönetim kanunları ve olağanüstü hal, yani, antidemokratik uygulamalar... İnsan buna dayanabilir mi, bir toplum buna tahammül edebilir mi?! Bu kanunlarla -orada yaşayan insanlar çok iyi bilirler- kendi yerinden yurdundan, babasının evinden, mezarından, toprağından, tarlasından, üretici olan o insanlar, sökülmüş sokağa atılmıştır; bu da işkencedir. Yani, insanın yaşam hakkı elinden alınmıştır; bu da işkencedir. Biz, eğer, o insanların yaşam haklarını iade etmezsek, bu da işkencedir; çünkü, üretici olan o insan, sokağa atılmıştır ve dilenci olmuştur. Bu insan kimdir; bizim insanımızdır. Bu insan ne yapmıştır; hiçbir potansiyel suçu yoktur, hiçbir terör örgütüne destek vermemiştir; köyde adam gelmiştir, silahı dayamıştır adama, ekmeği, zeytini, çayı almıştır; vermediği takdirde, tetiği çekip gitmiştir; vermek zorunda kalmıştır, bundan dolayı da suçlu olmuştur. Düşünebiliyor musunuz, işte bu yasalarla, bu psikolojik baskı altında yaşayan bu insanların gördüğü işkence, bana göre darptan daha da beterdir. O halde, bu ülkede, her şeyden önce, bir an evvel, gerçekten hukuk devletini, hukukun üstünlüğünü, tıkanan içhukuk yollarını açmamız gerekiyor.

BAŞKAN – Sayın Gündoğan, 1 dakika ilave süre veriyorum; lütfen toparlayınız.

BEKİR GÜNDOĞAN (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

İçhukuk yollarının açılması gerekir diyorum; çünkü, o insanlar, gerçekten kendi hukuksal haklarını da arayamıyorlar. Eğer aramış olsalardı, bugün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde birinci sıralardan düşmüş olmamız gerekirdi. İnsan haklarıyla aramızdaki utanç duvarlarının yıkılması gerekir. Eğer haklarını arayabilselerdi, gerçekten, o insanlar, bugün yerinden yurdundan gelip varoşları oluşturmaz, buralarda açlığa mahkûm olmazlardı; en azından, boşaltılan köylerinin hakkını, hukukunu arar, bir bedel alarak köylerini terk ederlerdi; bunu da yapamadılar.

Onun için, son olarak diyeceğim şudur: Bu ülkede hukukun üstünlüğüne inanarak, gerçekten, bu ülkenin demokratikleşeceğine inanarak, hiç değilse, bizden sonra gelen evlatlarımıza, çocuklarımıza güzel, demokratik bir ülke bırakacağımıza inanıyorum.

Demokrasinin tüm güzelliklerinden çocuklarımızın yararlanmasını düşünerek, hepinize saygılarımı sunuyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Gündoğan.

Başka söz isteği?.. Yok.

Maddeyle ilgili bir önerge vardır; okutup, işleme koyacağım:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 141 sıra sayılı yasa tasarısının 3 üncü maddesiyle değiştirilen 354 üncü maddesinin birinci fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ederiz.

"Madde 354– Hekim, eczacı, sağlık memuru veya diğer bir sağlık mesleği mensubu, Hükümetçe emniyet ve itimat olunacak bir belgeyi hatır için veya manevî baskı sonunda gerçeğe aykırı olarak verir ise, altı aydan iki yıla kadar hapis ve yüzmilyon liradan üçyüzmilyon liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Gerçeğe aykırı olarak düzenlenmiş bu belgeyi bilerek kullanan veya belgeyi almak için manevî baskı yapan kimselere de aynı ceza tertip olunur."

Fethullah Erbaş Ali Oğuz Dengir Mir Mehmet Fırat

Van İstanbul Adıyaman

Mahfuz Güler Yahya Akman Musa Demirci

Bingöl Şanlıurfa Sıvas

Mehmet Bedri İncetahtacı Faruk Çelik Mehmet Ergün Dağcıoğlu

Gaziantep Bursa Tokat

Cevat Ayhan Rıza Ulucak

Sakarya Ankara

BAŞKAN – Sayın Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Hükümet?..

DEVLET BAKANI MEHMET ALİ İRTEMÇELİK (İstanbul) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Önerge sahibi olarak, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş; buyurun.

Süreniz 5 dakikadır.

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önergemizde izah etmeye çalıştığımız konu şu: Bir vesika alınıyor ve bu vesikaya binaen birtakım cezalar veriliyor. Bu vesikayı veren hekimlere cezalar veriliyor. Hatıra binaen verdiği zaman, ceza veriyoruz. Peki, bu hatır kimin hatırı; önce ona bakmak lazım. Bu hekime veya sağlık memuruna veya eczacıya veya ilgili kişiye bu baskıya yapan, manevî baskıyı yapan kişiye hiç ceza verilmeyecek mi; bunlar masum mudur?

Bizim önergemizde getirmek istediğimiz konu, eğer, bu baskıyı yapan kişi varsa -ki, vardır, o nedenle vermiş. Hiç kimse suç işlemek için can atmaz, hatır için suç işlemez; bunu biliyoruz- onu suç işlemeye sevk eden kişi kimse, ona da aynı cezayı vermek lazım. Meselenin özü bu. Önergemizi onun için vermiştik.

Yine, bu önergem vesilesiyle, Türkiye'deki işkencenin önlenmesiyle ilgili bu konuda birkaç kelime konuşmak istiyorum. Türkiye'de işkence var mıdır, yok mudur bunu tartışmaya gerek yok; çünkü, bugün önümüze koymuş olduğumuz bu kanun maddeleriyle; yani, Türk Ceza Kanununun 243 üncü, 245 inci ve 354 üncü maddeleriyle, bunları değiştirmek istememizin sebeplerinden birisi, işkenceye önlemeye matuftur; demek ki, Türkiye'de işkence var. Bunun kanıtı, şu andaki durumumuz. İkinci bir şeye baktığımız zaman, Türkiye, İnsan Hakları Mahkemesinde 2 000'in üzerinde davayla yargılanıyor. İnsan hakları ihlalleri yönüyle Türkiye, orada da sınıfta kalmış ve Batı toplumları içerisinde Türkiye, işkenceci bir ülke gibi görüntü veriyor ve o yönde de suçlanıyor.

Yine, Avrupa'daki ciddî bazı yayın organları, dünyada işkence ve insan hakları ihlalleri yönüyle 194 ülke içerisinde 180 inci sırada Türkiye'yi sayıyorlar. Bu da gösteriyor ki, ülkemiz, insan hakları yönüyle ve işkence yönüyle, medenî toplumların içerisinde hak ettiği yeri almamıştır.

Bizler bu konuyu nasıl önleyeceğiz? Burada 3 tane maddeyi değiştirmekle veya cezaları, üç aydan altı aya veya iki yıl yerine, sekiz aydan dört yıla kadar artırmakla bunları önleyeceğimizi zannediyorsak, ben diyorum ki, yanılıyoruz. Bu konuda daha ciddî tedbirler almamız lazım. İşkence bir kültür işidir; toplumumuzda, oligarşik bürokrasinin egemen olduğu bu ülkede, bu kültürü geliştirmemiz, maalesef, çok zor. Bu kültürü geliştirmemizin yegâne ilacı, bana göre, bireyi öne çıkarmak, insan haklarına daha fazla önem vermek, bu konuyu okullarımızda ders kitabı olarak okutmak; çünkü, 20 nci Asrın son elli yılı insan haklarının önplana çıktığı bir asır olarak görüntü veriyor. Bu konuda bütün medenî ülkeler büyük çalışmalar yapmışlardır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde olsun, anayasalarımızda olsun bu konuya çok önem verilmiştir; ama, bir kültür olarak, bir eğitim olarak okullarımıza indirmediğimiz için, bugün işkenceden dolayı mahkûm olmuş bir ülke görünümüne girme durumundayız; bunun önlemlerini bir an önce Meclisimizin almasını diliyorum.

Önergemizin bu şekilde kabul edilmesi halinde, cezayı hekimlere değil, hekimleri bu yola iten, başta kendimizden başlayarak, kademe kademe alt seviyeye kadar herkese, bu konuda ceza vermek suretiyle, bir caydırıcılık sağlanacağı kanısındayım.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Erbaş.

Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı, biraz önce gerekçelerini dinlediğiniz önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

4 üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 4. – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Konya Milletvekili Lütfi Yalman; buyurun.

FP GRUBU ADINA LÜTFİ YALMAN (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Fazilet Partisi Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu yasa tasarısında hedef, elbette ki işkencenin önlenmesidir. Bütün dinlerde, uluslararası hukukta, Anayasamızda ve meri kanunlarımızda işkence suç sayılmış, hem de insanlık suçu sayılmıştır; ama, acaba bu düzenleme ve düzenlemeler bu doğru hedefe bizi götürebilecek mi ve vardırabilecek mi, bu düzenlemeler yeterli olacak mı; elbette ki yeterli olmayacaktır. Uzun yıllardır -işkence suç sayılmış olmasına rağmen- Türkiye'de ya da dış dünyada, işkenceyle ilgili meselelerin hep gündeme gelmesi ve gündemde tutulması da bu düşüncemizi doğru kılar niteliktedir.

Değerli arkadaşlarım, hiçbir gerekçe, hiçbir bahane işkenceyi savunulur kılamaz, haklı gösteremez. Çünkü, işkence hukukî olmamasının da ötesinde, ahlakî değildir, insanî değildir. Hayvanlara bile eziyeti, işkenceyi hoş karşılamayan inancımız, elbette ki insanlara yapılabilecek bir eziyeti ya da işkenceyi kabul etmeyecektir.

Değerli arkadaşlar, işkencenin aslî muhatabı insandır. İnsan, hayatı açısından çok önemli bir varlıktır. İnsan hayatının önemli olduğu kadar, insanın onuru da, şeref ve haysiyeti de önemlidir. Şimdi, bu önemli, hayatî ve insanî konu hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilen bu yasa tasarısı, bir adımdır; ama, acaba neden yeterli değildir diyoruz?

Değerli arkadaşlar, hem uluslararası düzenlemeler hem Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve yasalarımız işkenceyi suç saydı. Dış devletlerde de, Türkiyemizde de bu konuyla ilgili meselelerin, sürekli, gündemde olduğunu, biraz önce ifade ettim.

Bakınız, 1876 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanununun 26 ncı maddesi, 1924 Anayasasının 73 üncü maddesi, 1961 Anayasasının 14 üncü maddesi, 1982 Anayasasının 17 nci maddesi hep işkenceyi yasaklamış ve insanlık suçu saymıştır. Konuyla ilgili uluslararası düzenlemeler de yapılmıştır. Anayasamızın 90 ıncı maddesi de, bu uluslararası düzenlemelerle ilgili, Türkiye Büyük Millet Meclisine, uygun görme yetkisini vermiştir. Bu çerçeve içerisinde de, uluslararası sözleşmelerden bir kısmı, Türkiye Büyük Millet Meclisince de uygun görülmüştür.

Bakınız, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, işkenceyi, insanlık suçu saymış ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti de 3441 sayılı Yasa gereğince bu düzenlemeyi uygun bulmuştur.

Yine, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 5 inci maddesi de işkenceyi suç saymıştır; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de 3 üncü maddeyle işkenceyi insanlık suçu saymış, insanî ve ahlakî bulmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, yine, 6366 sayılı Yasayla, bu düzenlemeyi uygun görmüştür.

Değerli arkadaşlar, bunların hepsi, işkenceyi suç saymış; ama, yine, bütün bu düzenlemelere rağmen, çok değişik güzergâhlarda ve mahfillerde işkenceyle ilgili iddialar devam edegelmiştir.

Bakınız, bu düzenlemelerin ortak noktası şu: Hiç kimse işkenceye, zalimane ve haysiyet kırıcı, insan haysiyetiyle bağdaşmayan muameleye veya cezaya tabi tutulamaz, ruhen veya fiziken. Evet, başta dinimiz ve ilahî dinler yasaklamış olmasına rağmen, uluslararası düzenlemeler yasaklamış olmasına rağmen, 1876'dan bu tarafa kabul etmiş olduğumuz yasalarımız, anayasalarımız yasaklamış olmasına rağmen, bu yasalar ve düzenlemeler yürürlükte olmasına rağmen, işkenceler de yürümüş, işkenceciler de işini yürütmüş. Hatta, bunu meslek edinenler bile çıkmış; özel odalar hazırlanmıştır.

Değerli arkadaşlar, bir kötülüğü, bir yanlışlığı önlemek için, elbette ki, hukukî düzenlemelere ihtiyaç vardır; bu, gayet tabiîdir. Bu hukukî düzenlemeler, aynı zamanda toplumun disiplinize olmasını da sağlar. Fakat, bu düzenlemelerin yeterli olmadığını, şu ana kadar kürsüye gelen bütün arkadaşlarımız ifade ettiler. O halde, bunun yeterli olabilmesi için ya da buna destek olmak için, insanların, toplumun mutlak manada eğitilmesi, kültürel seviyelerinin yükseltilmesi, manevî ve ahlakî duygularının güçlendirilmesi temel şarttır.

Değerli arkadaşlar, ikinci bir konuda, özellikle Türkiye açısından ifade ediyorum, işkencenin mutlak manada net tarifinin yapılması. Ne işkencedir, ne işkence değildir, belirlenmesi gerekir. Aslında, hükümet tasarısında 1 inci maddenin gerekçesinde işkence tarif edilmiş: "Bir kişide şiddetli fizikî veya ruhî ıstırap husule getirmek için kasten uygulanan her türlü eylem işkencedir." Aslında, bu tarif, oldukça geneledir ve genel kapsamlıdır. Ama, Türkiye'deki uygulamalar, acaba bu çerçeve içerisine giriyor mu; girmiyor mu, değerlendiriliyor mu, değerlendirilmiyor mu? Bir insanın, hiçbir işlem yapılmadan, hatta suçsuzluğu da bilindiği halde, on-oniki saat kadar gözaltında tutulması, acaba işkence midir, değil midir? İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi eski Dekanı olan, şimdi de İstanbul Üniversitesi Rektörü olan Kemal Alemdaroğlu'nun yaptığı, sırf başörtülü olduğundan dolayı bir doktor hanımı toplumdan tecrit ederek bir odaya kilitlemesi acaba işkence midir, değil midir? Birkısım iş çevrelerinin, holdinglerin "irticaî sermaye" diyerek resmî ve haklı talep ve işlemlerinin devlet mekanizmalarında engellenmesi, acaba işkence midir, değil midir?

Değerli arkadaşlar, bir diğer konu, işkencenin ya da eziyetin sınırlarının ve boyutlarının da mutlaka tespit edilmesi gerekir. Düşünce ve inanç bir suç mudur, bir insanlık hakkı mıdır değil midir? Düşünce veya inancına göre yaşamak bir suç mudur veya bir insan hakkı değil midir? Eğer bunlar insan hakkıysa ve düşünmek, inancını yaşamak bir suç değil ise, Türkiye'de başörtüsünden dolayı eğitim hakları ellerinden alınan öğrenciler, okul birincisi olduğu halde, ancak, başörtülü diye kürsüye çıkarılmamış, diploması verilmemiş öğrencilerin durumu nedir, bunlara yapılan muamele bir işkence midir, değil midir?

Değerli arkadaşlarım, bunların mutlak manada değerlendirilmesi ve ele alınması gerekir. Demek ki, Türkiye'de bir şeye bizim dikkat etmemiz lazım. Türkiye'deki işkence anlayışının net tespit edilmesi ve değiştirilmesi lazım. İnsan onuruna, insan haysiyetine uygun olmayan muamele eğer işkence ise, çifte standart anlayış, çifte standart uygulama Türkiye'de olmamalıdır. Biz, çifte standardı da insanî ve ahlakî, insan haysiyetine uygun bulmuyoruz.

Bu sebeple, toplumsal eğitimin, hukukî düzenlemelerden daha önce yapılması gerektiğini ve daha önemli olduğunu söylemek istiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, yine, insana eziyet eden, insan ruhunu âdeta kıskaca alan, toplumsal dayatmaların ve baskıların işkence gibi algılanmasını ve bunların işkence gibi düşünülmesini ve değerlendirilmesini özellikle istirham ediyoruz.

BAŞKAN – Sayın Yalman, son 1 dakikanız.

LÜTFİ YALMAN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de işkencenin boyutlarının ne olduğu, ne şekilde olduğu, var veya yok olduğu konusunda net ifadelerde bulunmadım dikkat ediyorsanız; ancak, neyin işkence sayılması, neyin işkence kapsamının dışında bulunması gerektiği konusunda görüşlerimi ifade ettim ve burada, yasa tasarısının 1 inci madde gerekçesinde ifade edilen "bir kişide şiddetli fizikî veya ruhî ıstırap husule getirmek için kasten uygulanan her türlü eylem işkencedir" çerçevesinin dikkatle değerlendirilmesini temenni eder, hepinizi saygıyla selamlarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yalman.

Gruplar adına başka söz isteği?.. Yok.

Şahsı adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu?.. Yok.

Madde üzerinde önerge yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... 4 üncü madde kabul edilmiştir.

5 inci maddeyi okutuyorum:

Madde 5.- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Maddeyle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına, Ankara Milletvekili Rıza Ulucak; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA RIZA ULUCAK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 141 sıra sayılı, Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının 5 inci maddesi üzerinde söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Sayın Başkanımızı ve siz değerli milletvekili arkadaşlarımızı saygıyla selamlıyorum.

Bir insanlık suçu olan işkencenin önlenmesi bakımından çok önemli olan bu tasarının getirilmesine elbette muhalefet etmek mümkün değil; ancak, binlerce kardeşimiz şu anda enkaz altındayken, yüzbinlerce insanımız evsiz barksız, sokaklarda yaşam savaşı verirken, Yüce Meclisimizin, önceliği, bu büyük felakete teksif etmesi gerekirken, bu ve benzer tasarılarla Yüce Meclisimizin meşgul edilmesini, doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.

İnanç sistemimiz, insanlık haysiyetiyle bağdaşmayan işkence ve benzeri muamelelere cevaz vermemektedir. Bunun yanı sıra, yıllarca önce, 3441 sayılı Kanunla kabul ettiğimiz Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, işkenceyi, zalimane muameleyi, haysiyet kırıcı eylemi yasaklamıştır. Hemen aynı ifadeler, Avrupa İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 5 inci maddesinde ve yine, yıllar önce 6366 sayılı Kanunla onayladığımız, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3 üncü maddesinde yer almıştır. Anayasamızın 17 nci maddesinin üçüncü fıkrası da, "Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz" kuralını koymuştur. Türk Ceza Kanunu da, bu konuda bazı düzenlemeler içermektedir; ki, bu getirilen tasarı o maddelerin değişikliğini muhtevidir.

Tabiî, burada bir iki misal vermek istiyorum. Bir değerli yazarın öldürülmesinden sonra, 7 kişi o suçu üstlenmiştir; işleyen fail bir kişidir, 7 kişi üstlenmiştir. Onun dışında, birtakım kötü muameleler neticesinde, işlemediği suçu kabullenen çok kimsenin olduğu rivayet halinde, bütün halkın arasında dolaşmaktadır.

O bakımdan, bu insanlık suçları, hem kabul ettiğimiz milletlerarası antlaşmalar ve hem de hukuk sistemimiz bakımından suç olarak kabul edilerek yasaklanmıştır. Hal böyle ise de, bazı idarî zaaflar ve öngörülen cezalar, suçun ağırlığıyla mütenasip olmasa gerek, ülkemiz, maalesef, bu suçlular sebebiyle İnsan Hakları Mahkemesinin devamlı müşterisi haline düşmüştür. Bu, ülkemiz için ne kadar üzücü bir haldir. Güzel Türkiyemizin, insan haklarını devamlı ihlal eden bir ülke olarak anılmasını bir türlü kabullenemiyorum. O bakımdan, bu tasarıyla, belki cezaların ağırlaştırılmasıyla bu suçların azalmasına biraz daha imkân vereceği düşünülebilirse de, bizim için esas olan şey, birtakım cezaları artırmak suretiyle suç işlenmesini azaltmak değil, insanlarımızı, cezayı gerektirecek fiil ve davranışlardan uzak kalacak düşünce yapısına kavuşturmak olmalıdır diye düşünüyorum.

Ben, zamanlama bakımından pek de uygun görmediğim halde, bu tasarının, yine de faydalı olacağına inanıyorum ve memleketimize hayırlar getirmesi, bu çeşit suçların asla olmaması temennisiyle hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ulucak.

Maddeyle ilgili başka söz isteği?.. Yok.

Madde üzerinde verilmiş önerge yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

Tasarının tümünü oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Tasarının tümü kabul edilmiş ve yasalaşmıştır; hayırlı olsun diyoruz.

Sayın milletvekilleri, Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu raporunun görüşmelerine başlıyoruz.

3. – Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/517) (S. Sayısı: 153) (1)

BAŞKAN – Komisyon?.. Hazır.

Hükümet?.. Hazır.

Komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Komisyon raporunun okunmasını kabul edenler... Raporun okunmasını kabul etmeyenler... Raporun okunması kabul edilmemiştir.

Tasarının tümü üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına, Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA RAMAZAN TOPRAK (Aksaray) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi, Partim ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Görüşmekte olduğumuz tasarı, 3419 sayılı, Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısıdır.

Bu kanun tasarısı, kamuoyunda, malumu âliniz olduğu üzere, Pişmanlık Yasası olarak da bilinmektedir. Toplumun çok büyük bir kesimini ilgilendiren bir yasa tasarısıdır. Ben, bu yasa tasarısının ayrıntılarına girmeden önce, kısa bir analiz yapmak istiyorum.

Pişmanlık Yasası, bir şekilde devletle barışık olmayan, devlete ya da devletin bireylerine karşı suç işleyen kişilere yeni bir şans daha tanımak anlamına gelir; ancak, uzun yıllardır, suçlularla ilgili olarak sürekli yeni şanslar tanınır, kısa bir süre sonra tekrar buna ihtiyaç hissedilir.

Bu önümüze getirilen tasarı, bu konudaki altıncı tasarıdır. Bir de, bunun dışında, 8 Haziran 1993 tarihinde, 483 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle benzeri düzenlemeler getirilmiştir; ancak, bu kanun hükmündeki kararnamenin, sadece Olağanüstü Hal Bölgesi kapsamında uygulanabilir olması nedeniyle, sonuçları da çok sınırlı olmuştur.

(1) 153 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Ben de, sorunların büyük kaynağı olarak gözüken Güneydoğu Anadolu Bölgesinde uzun yıllar yargı görevi ifa ettiğim için, birkısım sorunlarla birebir yüzleşmek şansına sahip oldum, muhatap oldum. Zannediyorum, bu sorunlara birebir muhatap olan insanların eleştirilerinin son derece itibara şayan olması gerekir.

Öncelikle, suç işlenmesine neden olan, suç ortamı sayılabilecek güneydoğu ve terör sorununun çözülebilmesi için, önce bu soruna sağlıklı bir teşhis koymak gerektiğini düşünüyorum. Şöyle ki, gerek terör sorunu gerek güneydoğu sorunu denilsin gerekse bütün suçlularla ilgili sorunlar olarak genel bir ifadeyle ifade edilmiş olsun, bu sorunların temelinde ekonomik, sosyal, kültürel, askerî ve -birkısım çevrelerin de iddia ettiği gibi- siyasî nedenlerin yattığı bir gerçektir; ancak, bu konuları, gerçekten, herhangi bir siyasî mülahaza gütmeksizin, objektif bir yaklaşımla analiz edip değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda, sanıyorum, bunun çözümü çok kolay olacaktır.

Ben, çok çarpıcı olması için, müsaadenizle, işin kültürel boyutuyla ilgili bir anımı, çok kısa geçmek istiyorum. Temmuz 1992'de Diyarbakır'dayım, savcı olarak görev ifa ediyorum. Diyarbakır'da görev yapanlar bilirler, Dağkapı semtinde bir karpuz aldım. Malumu âliniz, Diyarbakır İlimizin en önemli ürünü, en yaygın bilinen ürünü karpuzdur. Normal bir karpuzu tarttırdım seyyar satıcıya, ne kadar ücret ödeyeceğimi sorduğumda, bana, bunu Kürtçe ifade etti. Ben, Kürtçe bilmediğimi, bana Türkçe ifade etmesini söylediğimde, yine Kürtçe ifade etti. Üçüncü kez "ben Kürtçe bilmiyorum, bana Türkçe söyle" dediğim zaman, o genç, döndü "bakın beyefendi, ben Türkçe biliyorum, siz neden Kürtçe bilmiyorsunuz" diye bir soru sordu. Bunu soran genç, 30 yaşlarında, cüsse olarak benim iki katım yapıda bir genç. Tabiî, bizim kıyafetimizden resmî görevli olduğumuz belli. Bunun üzerine, ben, gence döndüm, sen başka bir ülkenin vatandaşı mısın dedim, "hayır" dedi; senin başka bir bayrağın mı var dedim, yine "hayır..." Peki, sen başka bir Allah'a mı inanıyorsun? "Hayır." Peki, sen başka bir inanca mı mensupsun? "Hayır." O zaman, bak, bizim din ve devlet büyüklerimiz "böyle boş şeylerle uğraşmayın" diye bize nasihat ederlerdi; sen, neden böyle boş şeylerle uğraşıyorsun dediğim zaman, benim iki katım olan o genç, inanın, eğildi, büküldü "beyefendi, aslında biz birbirimizin kardeşiyiz; ama, bakmayın, aramıza giriyorlar" dedi.

Bu, olayın bir kültürel boyutudur. Gerçekten, bu yörede, sade vatandaşlarımız, gerek resmî görevlilerden –istisnaen de olsa– yapılan hatalı davranışların sonucu olarak terör örgütünün saflarına itilmişlerdir gerekse yörenin –bahsettiğimiz gibi– sosyal, ekonomik ve diğer şartları nedeniyle teröristlerin kucağına itilmiştir.

Hukukî boyutuna ilişkin bir cümle ifade ediyorum: Yörede sorunu olan vatandaşlar, yargıya müracaat etmeden önce, ağalara, aşiret reislerine müracaat ederler; sorunları, aşiret reisleri çözer, yargı mensupları değil. Güneydoğuda, yargıya intikal eden dava dosyaları yok denecek kadar azdır; nedeni de bahsettiğim husustur.

Olayın sosyal boyutuna bir örnek vermek istiyorum: Diyarbakır-Eğil İlçe Jandarma Komutanı bir üsteğmen, bir gün yanıma geldi. Orada bazı faaliyetlerini ifade etmişti. Sonra kendim de araştırdım. Dikkat ettim, o dönemde -1991-1995 dönemini kastediyorum- terörün en yoğun olduğu dönemde, o bölgede, Eğil İlçesinde terör olayları hiç yoktu. Nedenini araştırdım. Bu ilçe jandarma komutanı -bu, bir kişinin inisiyatifiyle olan hadise- o bölgede, örneğin, bir kahvehaneye gidiyor, vatandaşların hepsine "benden bir çay" diye çay ikram ediyor; berbere gidiyor, sırasını bekliyor, bekleyenlerin ücretini de ödüyor. Yine, aynı kişi, bir karakolu denetlemeye giderken, güzergâhında, bir yaşlı hanım ile bir genç hanımın yolda beklemekte olduğunu görüyor, askerî aracını durduruyor, "anacığım, nereye gidiyorsunuz" diyor, "falan köye" diyorlar, "benim güzergâhımda; gelin, sizi bırakayım" diyor. Tabiî, yöre insanının bir önyargısı var; ancak, işte, bu tarz fevkalade güzel davranışlarla bu önyargılar kırılmaktaydı. Kadın tereddüt ediyor; bir askerin aracına binmeye tereddüt ettiğinde, komutan "korkma anacığım, sen anamsın, yanındaki de benim bacımdır; yol güzergâhımda, sizi bırakayım" diyor; götürüyor, köyüne bırakıyor. Bu olayın iki gün sonrasında, Eğil Kaymakamı "komutan, ben Diyarbakır'da bir kasaba gittim, senin methini işittim; sen, önceki gün falan köye giderken iki hanımı götürmüşsün; bu nedenle, senin methin ta Diyarbakırlara gelmiş." 48 saat içerisinde olan hadise... Bu da, olayın sosyal boyutunu ortaya koyuyor.

Tabiî, yörede yaşayan değerli milletvekillerimiz var; bunu biliyorum. Yörenin milletvekili değerli milletvekillerimiz var. Bu bölgedeki bu tarz olayları çoğaltmak mümkün. Ben, burada şunu vurgulamak istiyorum: Biz, sürekli sinek mücadelesi yapıyoruz; oysa, bataklığın kurutulması lazım. Bu bataklığın kurutulması için, bu sorunların, her türlü mülahazadan uzak bir şekilde, son derece objektif, bütün tarafların taleplerini, ıstıraplarını, sıkıntılarını dile getiren gerçek bir uzlaşma ortamında dile getirildiği takdirde, ben, sonuç alınacağını düşünüyorum.

İşte, bu tarz, bataklıkta sürekli beslenen ve çoğalan sivrisinek mücadelesi şeklinde gördüğüm bu yasa tasarısı, her şeye rağmen, şu an için bizi rahatsız eden birtakım sivrisinekleri ortadan kaldırdığı için olumludur; ancak, bu, gerçekten yetersizdir. 6 tane yasa tasarısı çıkarılmış. Evet, bugün ve önümüzdeki günlerde, zannediyorum, Meclis tatile girmeden önce gündeme getirilecek olan benzeri af ya da iyileştirmelere yönelik dört beş tane tasarı var; yine aynı içerikte. Yani, burada, devlet ile vatandaş arasında bir sorun var. Bu sorun, bu tarz palyatif tedbirlerle, bana göre pansuman tedbirlerle giderilmeye çalışılıyor. Oysa, bu sorunun temelinde yatan hususlar çok iyi analiz edildiğinde, bunun ortaya konulacağını düşünüyorum. Terör, çok bilinmeyenli bir denklemdir. Bütün bilinmeyenleri yerli yerine koymadığınız sürece, bu denklemi çözmek mümkün değildir. Kısa süreli birtakım iyileştirmeler söz konusu olabilir.

Benzer yasa tasarısının daha önce 6 defa getirildiğini ifade etmiştim. Her defasında elde edilen amacın bir sonraki tasarıda azaldığı, verilerle tespit edilmiştir. Bundan çıkan sonuç, az önce bahsettiğim gerçek nedenin bulunmasına yönelik çalışmaların gözardı edilmesinde yatmaktadır. Anayasanın 166 ncı maddesinde, devletin görevleri arasına, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma programlarını hazırlama, geliştirme, uygulama görevleri de verilmiştir. Devletimizin bu konuda makro planda çalışmalar yapmasının, bu sorunun kalıcı olarak çözümünü sağlayacağını elbette hepimiz düşünüyoruz; ancak, bunun uygulamaya yönelik herhangi bir adımının da atılmadığını görüyoruz. 2000'li yıllara girerken bu tarz düzenlemelerin, kelimenin tam anlamıyla reform niteliğinde düzenlemeler olması gerekir. Ufak tefek tedbirleri reform paketi diye eğer sürekli lanse edersek, gerçek reform niteliğindeki tedbirler konusunda inandırıcılığımızı kaybederiz.

İşte "büyük devletimiz" diyoruz. Dünyanın en büyük devleti olması için de, var gücümüzle mücadele edeceğiz. Bu uğurda her şeyimizi feda etmeye hazırızdır. 550 milletvekilinin tamamının aynı düşüncede olduğundan eminim. Ancak, devletin büyük olması sözle olmaz. Devleti büyüten, onun vatandaşlarına, bireylerine karşı yaptığı son derece olumlu düzenlemelerdir, şefkat elini uzatmasıdır.

Yine, yörede bir gözlemimi ifade edeyim. Dört yıl boyunca, o yörede her ırktan, renkten insan gördüm. Zencisiydi, Çinlisiydi, Amerikalısıydı, İngiliziydi; dünyanın her bir yanından, ülkesinden pek çok sayıda resmî ya da gayrî resmî görevliyle tanıştık, görüştük veya gördük. Düşünüyorum: O bölgenin tabiî bir zenginliği mi var? Hayır. Sosyal yönden gelişmişliği mi var? Hayır. Acaba, bu kadar cazip gelen ne özelliği var diye düşünüyorum; sorumun cevabı yok. O zaman, o bölgede kanayan yarayı gördüğüm zaman, bu insanların fonksiyonunu anlamakta zorlanmıyorum. Devletin şefkatli eli uzanmayınca... Bütün ülkeleri potansiyel düşman ilan etmiyorum; ancak, dört tarafımızdaki ülkelere baktığımızda, bir dost ülke de göremiyorum. Gerçekçi olmak lazım. Bütün ülkeler, bizim potansiyel düşmanımız değil, potansiyel dostumuzdur; ancak, her ülke, kendi menfaatları doğrultusunda, diğer ülkelerde birtakım faaliyetleri organize ederler, icra ederler. Ben, bu bölgedeki insanların, yabancı ülke vatandaşı insanların, iyi niyetle orada olduklarını düşünemedim. Devletin şefkat eli uzanmadığı için, başka eller uzanmış ve bu yara sürekli kanatılıyor. Bu sorunun çözülememesinin nedeninde bu konular yatmaktadır. Devletin şefkat eli uzanmıyor, teröristlerin elleri uzanıyor, müstevli emelleri olanların elleri uzanıyor.

Bu tarafta da, yine, devletin elinin, son derece mağdur durumdaki vatandaşlarımıza, Marmara Bölgesindeki vatandaşlarımıza da uzanmadığını görüyorum. İkinci ve üçüncü gün içerisinde bulunduğum bölgede, ben, kendi devletimi görmek için çırpındım; ancak, orada iki ülkeyi gördüm. Birincisi, İsviçre'den gelen köpekli arama kurtarma ekibiydi; bunlar çalışmalar yaptılar. Diğer ülke olarak da -aslında ülke denilmez de, vatandaşı şeklinde ifade edeyim- Kocaeli'deki bir Alman firmasının genel müdürü idi. Bizim çekici firma -yabancı şirket- oraya çekicisini göndermiş; ancak, çekicinin operatörü yok. Firmanın genel müdürü, Alman firmasının genel müdürü, bir Alman vatandaşı, çıktı çekicinin üzerine, bir operatör gibi, iki gün süreyle yemeyi içmeyi âdeta unuttu ve kan ter içinde kalarak, bizim işçilerle birlikte, bir işçi gibi çalıştı. Ben, hem İsviçreli kurtarma ekibinin ve hem de Alman genel müdürün şahsında, orada, o bölgede, Marmara Bölgesinde görev yapan, gerçekten, fedakârca görev yapan, dünyadan bizim yardımımıza koşan bütün ülkelere ve yardım ekiplerine huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

Bir de -maalesef, ben devleti göremedim; ama- dün itibariyle bizim 60 yaşında emekliliğe mahkûm ettiğimiz Zonguldak kömür işçilerinin, orada, ölümüne -evet, ölümüne- çalıştıklarına şahit oldum; artı, yine, Antalya Belediyesinin itfaiye ekibinin gerçekten fedakârca çalışmalarına şahit oldum. Huzurlarınızda, gerek Zonguldak kömür işçileri, karaelmas işçileri ve gerekse Antalya itfaiyesinin şahsında, o yöreye afetin ilk günü -evet, afetin ilk günü- koşarak hizmete talip olan o insanlara, şahsınızda, tekrar, teşekkürü bir borç biliyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Maddeyle ilgili olmak üzere söz veriyorum.

Depremi yeteri kadar konuştuk...

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – Ben, bu tasarının geneli üzerinde söz aldım; henüz maddelere geçilmedi.

BAŞKAN – Tasarının geneline de bir türlü gelemedik Sayın Toprak. Şu geneline gelin de bir dinleyelim, geneliyle ilgili bilginizi alalım.

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – Bu yasa tasarısının dışında, yine bir 483 sayılı kanun hükmünde kararname varken -bu kararname halen yürürlüktedir; ancak, olağanüstü hal bölgesinde uygulanmaktadır- ben, sayın hükümetin, bu konuda bir kanun hükmünde kararname çıkararak, yine aynı amaca matuf bu kararnamenin, bütün yurt sathına genelleştirmek suretiyle, bu yasa tasarısına katkıda bulunacağını düşünüyorum.

Elbette, bu yasa tasarısıyla ilgili olarak daha başka söylenecek çok şey var; ancak, gerek Başkan ve gerekse zaman müsaade etmiyor. Ben, bu tasarının...

BAŞKAN – Hayır efendim, siz tasarıyla ilgili konuşmaya bir türlü gelmediniz. Başkanın müsaade edip etmemesi değil... Siz, tasarıyla ilgili değil, başka konuları konuşuyorsunuz. Lütfen... Tasarıyla ilgili konuşmaya devam ederseniz söz verilir.

Teşekür ediyorum, süreniz doldu.

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – Sayın Başkan, bu tasarı bir sonuçtur.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz efendim. Başkanlığın verdiği süreyi de bitirdiniz, hâlâ tasarıya gelemediniz.

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – Sayın Başkan, 2 dakikamı da siz kullandınız, teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, burada, Yüce Parlamento, yaz tatiline rağmen, alınan karar uyarınca çalışmaya devam ediyor. Konuşulan tasarılar meydanda. Bunlar, aylar önce, yıllar önce çıkarılması gereken tasarılar. Eğer bugün bu tasarılar Parlamentonun gündemine gelmişse bundan sevinç duymamız gerekir. Eğer burada mesaimizi harcıyorsak, sadece bir konuya kilitlenip vatandaşların dikkatini farklı noktalara çekmenin kimseye yararı yok.

ALİ OĞUZ (İstanbul) – Bundan daha mühimi var mı Sayın Başkan?

BAŞKAN – Sayın Oğuz... Sayın Oğuz, burada...

ALİ OĞUZ (İstanbul) – Var mı şu konuştuğumuz konudan, "kilitlendi" diye buyurduğunuz konudan daha mühim bir memleket meselesi?!

BAŞKAN – O konuda tüm dünya kilitlendi. Hepimiz, hepimiz o acıyı yüreğimizde hissediyoruz.

ALİ OĞUZ (İstanbul) – Önlemeyin o zaman.

BAŞKAN – ... ama, bunu istismara kaçacak davranışta bulanan hiçbir milletvekili göremedim.

Lütfen, konuyla ilgili konuşsunlar.

ALİ OĞUZ (İstanbul) – Yanlış yapıyorsunuz.

ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) – Siz büyüttünüz Başkanım. Konu bitmişti, siz büyüttünüz, devam ettiriyorsunuz.

BAŞKAN – Her konuşmacı 20 dakika burada deprem nasihatı çekerse, bu, bir konunun istismarından başka bir şey değildir. Başkanlık olarak bundan sonra da müsaade etmeyeceğim.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Sayın Başkan, sizin deprem karşısındaki duyarsızlığınıza belki bir tepki.

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Sayın Başkan, bu kadar müdahil olmayın lütfen. Zaten müddeti bitmiş bir hatibe_

BAŞKAN – Efendim, konuyla ilgili konuşsunlar, burada Pişmanlık Yasa Tasarısı konuşuluyor; 20 dakikada hâlâ konuya gelemedi. "Gelecektim, gelemedim; Başkan müsaade etmedi" diyor. Siz, bunu kabul ediyor musunuz Sayın Kahraman?

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Sizin müdahaleniz, gündeme davet tarzında olur ve kaba bir lisanı giderme noktasında olur. Çok müdahil oluyorsunuz; yanlış buluyorum. Rica ediyorum Sayın Başkan_

BAŞKAN – Ben müdahil değilim. Başkanlığı suçlayarak "Başkan konuya gelmeme müsaade etmedi" deme hakkı yoktur. 21 dakika konuşan bir konuşmacının neyi konuştuğunu bilmesi gerekir.

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Sayın Başkan, siz, biraz daha ılımlı olmak durumundasınız; soyadınız da "Ilıksoy" zaten.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kahraman.

Anavatan Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Sühan Özkan; buyurun efendim.

ANAP GRUBU ADINA İ. SÜHAN ÖZKAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli üyeler; Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı üzerine, Anavatan Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere huzurunuzda bulunuyorum; Grubum ve şahsım adına, Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli üyeler; anılan yasa, 3419 sayılı Yasa olarak uygulamaya konulmuş ve kamuoyunda "Pişmanlık Yasası" olarak bilinen ve bu yasanın uygulanmasında öngörülen, tadat edilen, tavsif edilen suç ve faillerinin herhangi bir nedenle pişman olup nedamet göstererek itirafta bulunmaları sonucunda, bu şahısların güvenlik güçlerine yaptıkları yardımlar doğrultusunda yasadışı örgütlere önemli kayıplar verdirilmiş; daha da önemlisi, birçok örgüt mensubunun toplumla barışması için yeni bir fırsat yaratılmıştır.

3419 sayılı Yasanın 1 inci maddesinin zaman içinde yürürlükten kalkması, yasanın sağladığı faydaların eksik kalmasına neden olmuş; ayrıca, cezaevlerindeki örgüt mensuplarının bu imkândan yararlanamamaları, yasanın öngördüğü amaca ulaşmaya engel olmuştur.

Bu durum muvacehesinde yeni bir imkân tesis etmek amacıyla, 28.2.1995 tarihinde 4085 sayılı Kanunla, anılan yasanın 1 inci maddesi yeniden düzenlenmiş; fakat, bu değişikliğin de, 8 Temmuz 1995 tarihinde yürürlükten kaldırılmasıyla, sadece 5 aylık bir uygulamayla yetinilmek zorunda kalınmıştır.

Bu Yasa ve değişikliklerinin sağladığı tatbikat sonucu, 4 453 örgüt mensubu tespit edilmiş, 1 574 örgüt mensubu yakalanmış, 699 vaka açığa çıkarılmış; 511 uzun namlulu silah, 118 kısa namlulu silah, 42 roketatar, 9 lav silahı, 1 000'e yakın el bombası ve diğer birtakım silahlar ele geçirilmiştir.

Yüksek malumları olduğu üzere, terörle mücadele, bir süreçtir. Son derece önemli bir jeostratejik konumda olan, son derece genç ve dinamik bir nüfusa sahip olan Türkiyemiz, bütün olumsuz nedenlere rağmen hızla gelişmekte olması dolayısıyla, önceden ve ağırlıklı olarak, birçok terör senaryosunun üretildiği ve bu amaca uygun birçok organizasyonun devreye sokulduğu bir alan olmuştur, olmaya devam etmektedir ve hiç temenni etmemiş olmakla beraber, olmaya da devam edecektir.

Modern devlet, güçlü devlet olma iddiası, terörle mücadelede başarılı olmak için özel sorumluluklar almayı zorunlu hale getirmektedir. Güçlü devlet, öncelikle terörün unsurlarını iyi analiz etmek ve gerekli tedbirleri almak zorundadır. Terörün aslî unsurlarını, terörün arızî unsurlarından ayırma ve buna göre davranma sorumluluğunu almak durumundayız.

Terörle mücadelenin bugün gelinen noktasında, birçok terör örgütü mensubu, pişmanlık içerisinde ve bu yasadan yararlanmayı istemektedir. Çağdaş devlet, kamu düzenini, toplumsal barışı tesis etmek ve sürdürmekle yükümlüdür; bu yükümlülüğünü, hiçbir zaaf göstermeden sürdürmek zorundadır. Bunu sağlamak için, şu veya bu nedenle, her silahlı kalkışma, kamusal düzene yönelik her tedhiş eylemi, tenkil edilmek zorundadır; ancak, yukarıda arz etmeye çalıştığım gibi, modern ve güçlü devlet, aynı zamanda, kendi dışındaki nedenlerle terör olarak nitelendirilecek eylemlere, organizasyonlara katılmış veya bilahara pişman olmuş yurttaşları da topluma yeniden kazandırmanın tedbirlerini almak zorundadır.

Yüce Heyetin huzurunda görüşülmekte olan bu tasarı, bu mülahazalarla gündeme getirilmiştir ve özellikle, elini kana bulamamış ve bulamamak iddiasında olan insanları bu kanun kapsamı içinde mütalaa etmektedir.

Sayın Başkan, değerli üyeler; tedhişçilik olarak ifade edebileceğimiz terörizm, siyasî hedefe ulaşmak için devlete, halka, bireylere ve sisteme karşı şiddet eylemlerine başvurmak olarak tanımlanabilir. Terörizmin siyasî örgütlerce, etnik gruplarca, milliyetçi gruplarca araç olarak kullanılması, insan topluluklarıyla yaşıt bir tarihe sahiptir.

20 nci Yüzyıl, son derece dengesiz toplumsal ve ekonomik durumların ortaya çıkardığı ulusal ve uluslararası birtakım düzensizliklerin, zorlukların yaşandığı bir çağdır. Birçok ülke, terör olgusuyla karşı karşıya kalmıştır, kalmaya devam etmektedir. İtalya'da, Almanya'da, Peru'da, İrlanda'da; velhasıl, dünyanın gelişmiş ülkelerinde dahi, terör olgusu, hükmünü sürmeye devam etmektedir. Bu ülkeler, terör olgusuna önlemler almak için birçok programı devreye sokmuşlardır; ama, bugün gelinen noktada, terör örgütleriyle sonuna kadar mücadelede alınması gereken yollar olduğu açıktır.

Anadolu, Osmanlıdan bu yana, cumhuriyetle beraber, bugüne kadar, birçok terör grubu ve teröristin, çeşitli kılıklar altında hükmünü icra ettirmeye çalıştığı bir toprak parçasıdır. Bugün, Türk Devleti güçlüdür. Her türlü terör, halkın karşısındadır. Devlet anayasal yetki ve sorumlulukla mücadelesini sürdürecektir; ama, şu anda huzurlarınızdaki yasa tasarısı, terörün arızî unsurlarını terör olgusundan izole etmeye yardım amacını taşımakta olup, geçmişte bunu başarmıştır. Bu nedenle, terör olgusunda, ülkemizin, bugüne kadar, çok uzun zamandan beri verdiği büyük kayıplara rağmen, ısrarla ve inatla bu mücadeleyi sürdürmek zorundayız.

Yukarıda arz etmeye çalıştığım gibi, bu mücadelede bir anda kesin sonuç almak mümkün değildir; ama, Türk Devleti olarak bu mücadeleyi sonuna kadar sürdürmek; ama, bu mücadele içinde, suça bulaşmamış, elini kana bulamamış ve suç örgütlerinde herhangi bir nedenle arızî unsur olarak bulunan insanları da, yurttaşları da topluma kazandırmak durumundayız. Ben, bu yasanın bu amaca hizmet edeceğine inanıyor ve Grubumuz adına tasarıya olumlu oy vereceğimizi beyan ediyorum.

Bütün diğer konuşmacı arkadaşlarım gibi, çok büyük bir felakete maruz kalan ülkemizde, deprem felaketinde hayatını kaybeden değerli yurttaşlarımıza Allah'tan rahmet, geride kalanlara başsağlığı diliyor, Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Özkan.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Manisa Milletvekili Sayın Necati Çetinkaya; buyurun efendim.

Süreniz 20 dakika.

DYP GRUBU ADINA M. NECATİ ÇETİNKAYA (Manisa) – Sayın Başkan, değerli miletvekilleri; konuşmama başlamadan önce, 17.8.1999'da Yalova, Kocaeli, Sakarya ve İstanbul'un bazı semtlerinde vuku bulan deprem felaketinde yaralanan, evsiz barksız kalan bütün vatandaşlarıma geçmiş olsun diyor, darülbekaya irtihal edenlere -hayatını kaybedenlere- Allah'tan rahmet diliyorum ve inşallah, böyle felaketlerin ülkemizde bir daha vuku bulmamasını özellikle niyaz ederek, hepinize saygılar sunuyor, şahsım ve Grubum adına, sizleri, Yüce Meclisimizi hürmetle selamlıyorum.

Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısıyla ilgili olarak, Grubumun ve şahsımın görüşlerini açıklamak üzere huzurlarınıza gelmiş bulunuyorum.

Malumunuz olduğu üzere, 3419 sayılı Kanunun 1 inci maddesinin yürürlükte kalması ve cezaevlerinde tutuklu bulunan örgüt mensuplarıyla ilgili olarak, bilahara 28.2.1995 tarihli ve 4085 sayılı Kanunun 1 inci maddesi yeniden düzenlenmiş; ancak, bu madde de, belli bir süreye münhasır olarak 8.7.1995 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır.

Biraz önce, her ne kadar "Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun Tasarısı" dediysek de, buna, halk arasında amiyane tabirle "pişmanlık yasası" denilmektedir.

Bunun uygulamasında bulunan bir arkadaşınız olarak diyorum ki, geçmişte uyguladığımız bu kanun ne getirdi ne götürdü konusuna geçmeden önce, müsaade ederseniz, suç failleriyle ilgili, özellikle suça iştirak edenler -ki, buna, uzmanlık dilinde "sempatizan, militan ve dirijan" diyoruz- bu duruma nasıl geldiler? Bazıları, bizzat bu örgütlere, yıkıcı ve bölücü faaliyetlere veyahut da kanunun lafzında ifade edilen cemiyetlere isteyerek iştirak ettiler; bazıları, kandırılarak iştirak ettiler; bazıları, kaçırılarak, zorlanarak iştirak ettiler. Kandırılarak iştirak edenler, içinde bulundukları ekonomik sıkıntıların giderileceği ve dolayısıyla ileride âdeta bir mevut -vaat edilen- kendilerine ikbal ve imkânlar bahşedileceği söylenilerek örgütün içine girdiler ve bunlar, örgüt evlerinde uzun süre teorik çalışmalara tabi tutuldular.

Hiç unutmuyorum, Hatay'da görevliydim, terörün en yoğun olduğu bir dönemdi ve özellikle gönderilmiştim. Orada bildiri dağıtırken bir çocuk yakalanmıştı -ismini şimdi açıklamıyorum- ve İskenderun bölgesinde geçmişte işlemiş olduğu suçlardan dolayı, İskenderun Emniyet Müdürlüğünde sorgulanıyordu; çok önemli bir örgütün mensubuydu. Gittim baktım, çocuğu sorguluyorlar ve çocuk bülbül gibi ötüyor, işledikleri bütün fiilleri, eylemleri rahatlıkla, âdeta şiir okurcasına anlatıyordu. Dedim ki "evladım, nasıl oldu da bu kadar rahat konuşuyorsun, bütün işlediğin suçları söylüyorsun" Unutuyor "şunu da yaptım" diyor, biraz sonra dönüyor "şu suçu da işledim" diyor. "Niye bunları bu kadar rahatlıkla ifade etme lüzumunu hissediyorsun" dedim. Çocuk döndü "efendim, ben yıllardır bu konuları, âdeta beni yıpratan, beni her gece bir kâbusla öldüren bir sır olarak içimde saklıyorum, rahatsız oluyorum; çünkü, başlangıçta isteyerek bu örgütün içine girmedim; ama, örgüt içinde beni, o şekilde ruhumu eğittiler ki, örgütten çıktığım zaman bana verdikleri silahla 'git babanı öldür' deselerdi, o sırada gider babamı da vururdum. O şekilde bir haletiruhiye içine bizi sokuyorlardı" dedi ve çocuk işlemiş olduğu birkaç sene önceki fiilleri, eylemleri ve o güne kadar işlemiş olduğu bütün suçlarını teker teker anlattı ve ondan sonra da o örgütün çökertilmesi için bize son derece önemli bilgiler verdi ve hakikaten, örgütün hemen hemen Türkiye genelinde çökertilmesi, o çocuğun bize vermiş olduğu bilgiler sayesinde oldu.

Şimdi, bölücü terör örgütüyle ilgili olarak, tabiî, bu tür kanunlar, bir örgüte münhasır olarak çıkarılmadı. Daha önce çıkarılan, yani 3419 ve ona paralel olarak çıkarılan 4085 sayılı Kanun, ondan öncekiler veyahut da ondan sonrakiler ve bugün kanunlaştıracağımız bu tasarı, yalnız belli bir örgüte münhasır olarak değil, yıkıcı ve bölücü terör örgütlerine münhasır olarak çıkarılıyorlar. Demin, konuşmamın başında dedim ki, acaba, yeteri derecede hedefine vâsıl oluyor mu; yani, bu kanunu çıkardığımız zaman örgütü, hakikaten tamamen çökertebiliyor muyuz?

Değerli arkadaşlar, yaptığımız tespitlerde ve bizzat yapılan uygulamaların bir zaman başında bulunduğum dönemlerde ve ondan sonraki dönemlerde aldığım rakamlara göre, çıkarılan pişmanlık yasaları, bugüne kadar ifadeler ve itiraflar neticesinde 755 örgüt mensubunun yakalanmasına sebebiyet vermiş, bazı örgüt evleri, sığınaklar belirlenmiş ve bunların silahlarının toplanmasına vesile olmuştur; ama, büyük mikyasta beklediğimiz neticeyi de almış değiliz, alamadık. Tabiî, bunda muvaffak olunabilmesi için yalnız kanunun çıkarılması yeterli derecede bir mana ifade etmiyor. Nedir; bununla birlikte, bir kere, psikolojik, moral destek, devlet olarak önemle üzerinde duracağımız bir konudur.

Güneydoğu Anadolu'ya hitaben Olağanüstü Hal Yasası çıkarıldıktan sonra, bir de devlet televizyonunda bir GAP kanalı ihdas edildi. Gerek benim görev sıramda gerek arkadaşlarımızın görev sırasında ve gerekse ondan sonraki uygulamalarda hep bu konunun üzerinde önemle, hassasiyetle durduk. Bu programlar uzmanlar tarafından hazırlansın; gerek kamuda görev yapan değerli uzman arkadaşlarımız gerek üniversiteler tarafından, toplum psikolojisi, bölgenin özellikleri bütün olarak perspektifin altına yatırılsın; dolayısıyla, tarih boyunca bu bölgede yaşayan insanların, Çanakkale'de, Edirne'de, İzmir'de, Ankara'da yaşayan insanlarla bir olduğunu, kardeş olduğunu, aynı cennet vatanın tarih boyunca ayrılmaz yaşayan insanları olduğunu, birlik ve beraberliklerini hiç bozmadıkları sürece huzur olduğunu, sükûn olduğunu, mutluluğun geldiğini ve oradaki insanların da hayatlarından lezzet aldıklarını, tarihteki bütün örnekleriyle devamlı olarak bu kanaldan izah edelim, açıklayalım, programlar buna müteveccih olsun dedik; ama, gelin görün ki, maalesef, yeterli derecede olmadı.

GAP Televizyonunda çok değişik programlar gördük; o bölgeyi hiç ilgilendirmeyen programlar gördük. Vakit geçmiş değildir. Tekraren söylüyorum; o programlar fevkalade güzel şekilde hazırlandığı takdirde, inanıyorum ki, fevkalade müessir olacaktır.

O insanın beklentisi nedir? O bölgenin ihtiyaçları nedir? O bölgedeki evlatların, yaşayan insanların, bu ülkenin diğer yörede yaşayan insanlarıyla hiçbir ayrıcalığı olmadığı, hepsinin birinci sınıf vatandaş olduğu, kardeş olduğu; hiçbir zaman, bu Diyarbakırlıdır, bu Erzurumludur, bu Karslıdır, bu Vanlıdır, bu Siirtlidir diyerek, ben, bunun kızını almam, öbür kızı... Birbirine girmiş, bir bütün olmuş, et ve kemik mesabesine gelmiş, et tırnak olmuş; bunlar birbirinden ayrılamaz. Hakkâri İstanbul'dan ayrılamaz, Diyarbakır Antalya'dan ayrılamaz, Antalya oradan ayrılamaz. Siz, Süleyman Nazif'i, Diyarbakırlıdır diye reddedebilir misiniz?! Ziya Gökalp'ı, şu bölgenin insanıdır diye nasıl gözardı etmeyeceksek, tıpkı İstanbul'daki o ilim irfan sahibi insanlar da oranın insanıdır, oranın mütefekkiridir, oranın erbabı kemalidir. O sebeple, işte, bu gönüllere, onun kimliği olan, kimliğini sağlayacak bu duyguları, bu unsurları vermemiz lazım; bu, devletin görevidir.

Devlet, bu kanuna mümasil olarak, sayacağım bazı konuların üzerinde önemle durmalıydı ve durmalıdır ve bundan sonra da durmalıdır. Nedir yapılacak şey? Yapılacak hareketin birincisi, şefkatle, sevgiyle, merhametle dolu hizmet anlayışımızla kucaklarımızı sonuna kadar açmalıyız. Hizmet anlayışımız bu olmalıdır. Yatırımlar en üst seviyede gerçekleşmelidir.

Bakınız, biraz önce dedim ki, oradaki insanlara hitap tarzımız... Peki, bu nasıl olacak? Orada görevlendireceğiniz kamu görevlisi, en kaliteli kamu görevlisi olacak. Doğu, sürgün bölgesi olarak kabul edilmeyecek. Ben hiç unutmuyorum, çok sevdiğim bir Bingöl Belediye Başkanı vardı, fevkalade değerli bir ailenin çocuğu ve hakikaten, kendisini çok iyi yetiştirmiş bir değerli arkadaşımızdı. Bir gün bana geldi "Sayın Valim, ben, kendi bölgemizi, âdeta bir sürgün bölgesi olarak görüyorum" dedi. Niye? "Suç işleyen, harhangi bir şekilde muvaffak olamayan insanlar, bu bölgeye tayin ediliyor; gelen adam, bu psikolojinin etkisi altında 'ben sürgün edildim' diyor." Doğu, sürgün bölgesi olmamalıdır. Kaymakamlığımdan valiliğime devamlı olarak söyledim, bugün de milletvekili olarak söylüyorum, devlete verdiğimiz raporlarda da aynı husus vardır; demişimdir ki: Güneydoğu Anadolu ve doğuda hizmet görecek insan, vatan sevgisiyle dopdulu ve milletini, bayrağını seven, aynı zamanda insana âşık olan, ülkenin birlik ve bütünlüğüne bütün hassasiyetiyle, bütün varlığıyla, mevcuduyetiyle bağlı, ama, aynı zamanda, o insan sevgisini kendisine bir aşk mesabesinde, âdeta, bir aşk kabul eden bir haletiruhiye içinde ve oraya hizmet etmenin en büyük kutsal görev olacağını kabul eden bir ruh haleti içinde olmalı. İşte, Güneydoğu Anadolu ve doğu, bu tür insanlara muhtaç, onların hasretini çekmektedir. Bu pişmanlık yasasıyla birlikte, o zihniyeti götürmeliyiz.

Diğer bir husus, o bölge, neyi beklemektedir? O bölgenin beklediği, altyapı yatırımlarının bir an önce yapılmasıdır. Her konuyla faydalıdır. Oradaki insanın sağlık hizmetlerini bir an önce tamamlamadığınız takdirde, oradaki insanı küstürürsünüz. Bir gün Çukurca'da bir eylem olmuştu, gittim; orada, Çukurca'dan Hakkâri'ye yaralıları getirmişlerdi. Samimî söylüyorum, o sırada, Hakkâri Devlet Hastanesinde uzman doktor yoktu. Bunu, Millî Güvenlik Kurulu toplantılarında defalarca dile getirdik. Rotasyon usulüyle gönderdiğimiz doktorlaramız -iki aylık bir süreyle gönderiliyorlardı- rapor alarak veyahut da gittikten sonra bu sefer rapor alarak ancak bir hafta süreyle görev yapıyordu. Bundan bir yarar sağlayamazsınız. Sürekli olarak orada görev yapacak ve oradaki insana, insan olarak hizmet etmenin kutsiyetini kabul edecek, o hizmeti bir ibadet olarak kabul edecek bir insan ruhu olmalı orada.

Birçok daire müdürleri vekâleten görevlendiriliyor. İşte, o asaletle, en idealini oraya vermeliyiz ve o insan, orada, onu kucaklayacak, onu bağrına basacak, benim insanımsın, benim canımsın diyecek. İşte o zaman, biz, orada o meseleyi çözmede fevkalade büyük gayret gösteririz ve bu gayretimizin neticesi başarı olur.

Başka ne yapacağız; eğitime son derece önem vereceğiz. Eğitim çok önemlidir. Oradaki insanın yeteri derecede eğitim görmemesi kendi kusuru değildir, devletin kusurudur. Öyleyse, biz devlet olarak, bir an önce, bu görevimizi yeteri derecede götürmeliyiz oraya. Bakınız, Osmanlı dönemini ve Selçuklu dönemini incelediğimiz ve araştırdığımız zaman, geçmişte, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, bir ilim, irfan beldesidir. Ben, Harputluyum. Harput, bir zaman, doğunun bir irfan beldesiydi, bir kültür beldesiydi; 1900'lü yıllardan önce 3 tane kolej var, 99 tane medrese var; korkunç bir rakamdır bu. Diyarbakır öyle, Urfa öyle. Bakınız, Anadolu topraklarına bir ruh veren, onu yoğurarak Türklüğün cennet mekânı haline getirmek isteyen o Hoca Ahmet Yesevî'nin ideali, gayesi, politikası neydi, biliyor musunuz? İlk olarak Anadolu'ya gönderdiği Alperenler, attığı o altın ışıklı asası, onu ta Viyana önlerine kadar götüren, bir ruhtur, bir şuurdur. Bunun üzerinde düşünmeliyiz.

BAŞKAN – Sayın Çetinkaya, size 1 dakika ilave süre veriyorum; lütfen, toparlayınız efendim.

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla) – Harran Üniversitesinin rektörü kimdir, biliyor musunuz? Farabî'dir.

Bu kadar, Anadolu'nun ilim yönünden oluşmasına önem göstermiş benim atalarım. Onun için, Yunus demiş ki:

"İlim, ilim bilmektir,

İlim, kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Bu nice okumaktır."

Değerli arkadaşlarım, o sebeple diyorum ki, bir an önce ekonomik kalkınmanın orada tamamlanması, GAP'ın bir an önce tamamlanması... Bakınız, şu andaki uygulamayla, GAP, ancak 2040 yılında tamamlanıyor. Orada, bu işin bitmesi... Çünkü, ben, bir zaman bir konuşmamda, onu orada söylemiştim; demiştim ki: "GAP'ın bitmesiyle, her tarla bir fabrika olacak."

Bakınız, ilk sulamayı verdiğimiz zaman, ben, Manisa Valisiydim. Size samimî olarak söylüyorum; Manisa Ovasında, pamuk ve üzüm toplamakta sıkıntı çektik; çünkü, kendi burnumuzun dibindeki tarlada istihsal vardı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakanım.

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla) – Ben teşekkür ediyorum.

Sizlere saygılar sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sağ olun Sayın Valim, teşekkür ediyoruz.

Demokratik Sol Parti Grubu adına, Kütahya Milletvekili Sayın Emin Karaa...

HÜSAMETTİN KORKUTATA (Bingöl) – Çalışma süremiz dolmak üzere Sayın Başkan.

BAŞKAN – Daha 10 dakika var efendim.

HÜSAMETTİN KORKUTATA (Bingöl) – 20 dakika konuşacak.

BAŞKAN – 10 dakika fazla çalışırız, ne olacak?!

Sayın milletvekilleri, Sayın Emin Karaa’nın konuşma süresinin bitimine kadar Meclis çalışma süresinin uzatılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Buyurun Sayın Karaa.

Süreniz 20 dakika.

DSP GRUBU ADINA EMİN KARAA (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, benim, ne Fazilet Partisi Grubu adına konuşan Sayın Ramazan Toprak gibi hatıralarım var ne Doğru Yol Partisi Grubu adına konuşan Sayın Necati Çetinkaya gibi hatıralarım var; ben, sadece kanun tasarısı üzerinde konuşacağım.

Görüşmekte olduğumuz Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı yeni değildir. Kamuoyunda pişmanlık yasası olarak da bilinen kanun, siyasî ve ideolojik amaçla suç işlemek için kurulmuş teşekkül, silahlı çete, cemiyet veya gizli ittifak mensuplarının, suç işlemelerini önlemek, mensubu bulunduğu örgütün amaçladığı suçların işlenmesine engel olmalarını sağlamak ve işledikleri suçtan pişmanlık duymaları halinde cezalandırılmayarak, topluma kazandırılmalarını temin etmek amacıyla, ilk olarak 5.6.1985 tarihli 3216 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun olarak yürürlüğe konulmuş ve yürürlük tarihi iki yıl olarak belirlenmişti. Bundan sonra sırasıyla, 1988 yılında 3419 sayılı, 1990 yılında 3618 sayılı, 1992 yılında 3853 sayılı, 1995 yılında da 4085 sayılı aynı mahiyetteki kanunlar yürürlüğe konulmuştur.

Ülkemizin bölücü terör örgütlerine karşı yapmakta olduğu mücadelede bugüne kadar binlerce insanımız ölmüştür ve Türkiye kalkınmasında kullanacağımız milyarlarca doları bu alanda kullanmak zorunda kaldık. Türkiye, bundan sonra da, bölücü ve yasadışı örgütlere karşı büyük bir kararlılıkla mücadelesini elbette sürdürecektir.

Bugüne kadar çıkarılan 5 pişmanlık yasasının uygulamasından, hem ülke hem güvenlik kuruluşları olarak faydalar sağlanmıştır. İtirafta bulunan şahısların verdiği bilgiler doğrultusunda, yasadışı örgütlere büyük darbeler indirilmiştir.

1985 yılından 13 Ağustos 1999 tarihine kadar 5 kez çıkarılan pişmanlık yasasından yararlanmak için 3 509 kişi başvuruda bulunmuştur. Bunlardan 775'inin durumu, Bakanlıkça uygun olarak değerlendirilmiştir; 2 721 başvurunun durumu kabul edilmemiştir. Görüldüğü gibi, devlet, önüne gelen her pişmanlıktan yararlanma başvurusunu kabul etmemektedir. Kabul edilen 775 kişinin itirafları sonucunda, 2 320 örgüt mensubu tespit edilmiş, 591 olay aydınlatılmış ve pek çok sayıda sığınaklar, depolar, silahlar ve mühimmat ele geçirilmiştir.

Bugün yeniden düzenlenen kanuna göre, siyasî ve ideolojik amaçla suç işlemek için, Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesine göre kurulmuş olan teşekkül, Türk Ceza Kanununun 125 ve 131, 146 ilâ 162 nci maddelerinde yazılı suçları işlemek üzere kurulmuş silahlı çete ve cemiyet mensuplarından, işlenen suçlara iştirak etmeyenler, yetkili makamlara mukavemet göstermeksizin kendiliklerinden teslim olup, bu kanundan yararlanmak istediklerini beyan edebileceklerdir. Bu kişilerin verdikleri bilgiler çerçevesinde, teşekkül, çete veya cemiyetin dağılmasına veya meydana çıkarılmasına neden olanlar, çete veya cemiyetin amaçladığı suçun işlenmesine engel olanlar hakkında ceza verilmeyecektir.

Siyasî veya ideolojik amaçla suç işlemek için, Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesine göre kurulmuş teşekkül mensubu olup da, bu kanunun yayımı tarihinden önce aynı amaçla suç işleyenlerden veya Türk Ceza Kanununun 125 ve 131 inci maddeleri ile 146 ilâ 162 nci maddelerinde yazılı suçları, bu kanunun yayımı tarihinden önce işleyenlerden veya 171 inci maddedeki gizli ittifak mensuplarından biri, suçu ve diğer failleri, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra açılacak son tahkikata kadar yetkili makamlara ihbar ettiği ve ihbarın doğruluğu anlaşıldığı takdirde, hal ve şartlara ve hadisenin hususiyetlerine göre ölüm cezası yerine dokuz yıldan, müebbet ağır hapis cezası yerine altı yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası alabilecekler ve diğer cezalar da yedide 1'e kadar indirilerek hükmolunacaktır.

Buna karşılık, tasarı kapsamına giren suçları işlemek için, silahlı teşekkül, çete veya cemiyet teşkil edenler veya yönetenler veyahut bu teşekkül, çete veya cemiyette üst seviyede amirlik ve kumandayı haiz olanlar ile bizzat silah kullanarak güvenlik güçleri mensuplarından birini veya diğer bir kimseyi öldürmek veya yaralamaktan suçlu bulunanlar, getirilen imkânlardan faydalanamayacaklardır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ülkemizin terör örgütleriyle yapmakta olduğu mücadelede, önceki yıllarda 5 kez çıkarılmış olan pişmanlık yasasına bugün de ihtiyaç vardır. Çok sayıda terör örgütü mensubu, anılan kanundan yararlanmak için talepte bulunmaktadırlar. Güvenlik güçlerinin kararlı mücadeleleri sonucunda dağılmaya yüz tutan grupların çözülmesinin hızlandırılmasına yardım edeceği aşikâr olan bu kanunun, 6 ncı kez olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde çıkarılmasında yarar vardır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Karaa.

Sayın milletvekilleri, çalışma süremiz tamamlandı.

Çalışmalarımıza kaldığımız yerden devam etmek için, saat 20.00'de toplanmak üzere birleşime ara veriyorum.

Kapanma Saati : 19.57

 

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 20.00

BAŞKAN : Başkanvekili Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER : Mehmet AY (Gaziantep), Mehmet ELKATMIŞ (Nevşehir)

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 58 inci Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.

Kanun tasarısının görüşmelerine, kaldığımız yerden devam edeceğiz.

VI. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

3. – Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/517) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerinde.

Tasarının tümü üzerinde, gruplar adına söz sırası, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Kilis Milletvekili Sayın Mehmet Nacar'da.

Buyurun Sayın Nacar.

Konuşma süreniz 20 dakika efendim.

MHP GRUBU ADINA MEHMET NACAR (Kilis) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı hakkında konuşmalarıma başlamadan önce, büyük Türk Milletini ve dünyayı derinden sarsan büyük bir felaket sebebiyle, uğramış olduğumuz acıyı ifade etmek istiyorum.

Keşke, meydana gelen bu felaket, bize derin acılar bıraktı diye başlayabilseydik. Daha da ötesi, bu büyük felaket, bizi, kelimelerin manasız kaldığı, ifade etmekte güçlük çektiğimiz acılara gark etmiştir. Bu sebeple, vefat etmiş tüm kardeşlerimize Allah'tan rahmet diliyoruz. Yine, bu felakette yaralanmış değerli kardeşlerimize acil şifalar, Türk Milletine ve dünya insanlarına da geçmiş olsun diyoruz. Bu felaket sebebiyle, hükümetimiz, bakanlarıyla, deprem bölgesinde çalışmalar yapmakta, insanlarımızın acılarını paylaşmakta, meydana gelmiş depremin etkilerini bir an önce ortadan kaldırmak için çalışmalar yapmaktadır. Yine, bu felaket sebebiyle, milletvekili arkadaşlarımızın birçoğu, deprem bölgelerinde yaraların sarılmasına ve hasarın tespitinde gözetim ve yardımcı olmak amacıyla bulunmakta, bu arkadaşlarımıza, diğer görevli ve hizmetlilerimize de başarılar diliyorum.

Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı, benden önce konuşan hatip arkadaşlarımın da belirtmiş oldukları gibi, 5 defa, yani, bundan 14 yıl önce ilk defa 1985 yılında uygulamaya konulmuştur. Bu kanun tasarısının Yüce Heyetiniz tarafından kabul edilmesiyle birlikte, uygulama, altınca defa hayata geçirilmiş olacaktır.

Terör illeti, ülkemizi, 1980'li yıllardan itibaren yavaş yavaş sarmaya başlamış, bu suretle, gerçekten, binlerce insanımızın ölümüne, şehit olmasına veyahut da mağdur olmasına, yaralanmasına sebep olmuştur. Tüm insanlık âleminin kabul etmediği ve ülkemizde de derin acılar bırakan terör, bilhassa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde başlamış olmasına rağmen, daha sonra, ülkemizin diğer bölgelerinde ve büyük şehirlerde de cereyan etmeye başlamış, zaman içerisinde tırmanarak korkunç boyutlara ulaşmış, Rabbimize şükür ki, bugün, bu terör örgütünün elebaşısı yakalanmış, hak ettiği cezayı almış ve bu cezanın neticesini de görmek üzere son günlerini beklemektedir.

Terör, bir toplum için en yıkıcı, en acı yaşam biçimidir. Bundan kurtulmanın ilmî, teknik yolları muhakkak ki, vardır. Toplumda pişmanlık yasası olarak bilinen ve tüm dünya ülkelerinde de, teröre muhatap olan ülkelerde de uygulama alanı bulan pişmanlık yasaları, terör örgütlerinin çökertilmesi, etkilerinin azaltılması ve o örgütlere mensup kişi, belge, bilgi ve silahlarının ortaya çıkarılması için bir yol olarak önerilmektedir.

Ben, konuşmamda, pişmanlık yasasının uygulanması neticesinde, bu yasadan faydalanmak için müracaat etmiş veya bu yasadan faydalanmış olan kişilerin sayısı ve elde edilen neticelerle ilgili konuşmayacağım; çünkü, daha önce, konuşmacı arkadaşlarım, bu konuda, detaylı olarak bilgiler aktardılar.

Benim, burada, bahsetmek istediğim hadise şudur: Biz, 16 yıldan beri, terör illetiyle iç içe yaşamaya başladık ve bu yaşam biçimini öğrenmeye başladık. Bu mücadele içerisinde alınan önlemlerle ilgili olarak, toplumun düşüncelerini, toplumun bakış açısını gözardı etmeden, buna çözüm yollarının bulunması noktasında, bir fikir ve düşünce içerisinde hareket ettik. Bu sebeple de, bu pişmanlık yasasına; yani, daha önce uygulanmakta olan ve çeşitli vesilelerle kesintiye uğramış olsa bile, uygulamasının devam ettirilmek istendiği bu yasaya, toplumda uzlaşmayı, bu terör veyahut da eylemleri neticesinde, mağdur olan insanlarımızı incitmeyecek, onların hassasiyetlerini de göz önünde bulundurarak, değişik ve önemli bir hususiyetin eklenmesi hususunda çalışmalar yaptık. Bu çalışmalardır ki, terör örgütünden zarar gören ve toplumda geniş bir kaygı yaratan; yani, bir tarafta insanlarımız, evlatlarımız, sivillerimiz öldürülüyor diye o acıyı yaşayan ve bu acının neticesinde de, devlet, bu insanları, bir şekilde suçluluktan veya ceza almaktan bertaraf ediyor diye, meydana gelmiş olan hassasiyeti göz önünde bulundurmaya çalıştık.

Bu sebepledir ki, önümüzde tartışmakta olduğumuz ve Yüce Heyetinizin de, biraz sonra, oylarıyla kabul edilecek olan bu yasa, diğer yasalardan büyük bir farklılık göstermektedir; bu farklılık, gerçekten çok önemlidir. Tasarıda "...silahlı teşekkül, çete veya cemiyet teşkil edenler ile böyle bir teşekkül, çete veya cemiyeti yönetenler yahut bu teşekkül, çete veya cemiyette üst seviyede amirlik ve kumandayı haiz olanlar ile bizzat silah kullanarak güvenlik güçleri mensuplarından birini veya diğer bir kimseyi öldürmek veya yaralamaktan suçlu bulunanlar, bu madde hükümlerinden yararlanamazlar" denilmektedir. Sayın milletvekilleri, getirilmiş olan bu hüküm ile, insanlarımızın, yurttaşlarımızın vicdanında rahatsızlık yaratan, askerimize, polisimize, masum insanlarımıza, bebeklerimize kurşun sıkan insanlar affediliyor şeklindeki mülahazaları ortadan kaldırmaya ve gerçekten; ama, gerçekten suçlu olan insanların, hiçbir surette, bu yasa hükmünden yararlanarak, kendilerini aklamasına müsaade etmeme düşüncesine dayanıyor ki, bu düşünce ve bu uygulama, sanıyorum ki, insanlarımızın aramış olduğu ve vicdanlarını rahatlatacak en büyük unsurdur.

Bu yasa, bu yönünün dışında, şu anda örgütün bulunduğu konum itibariyle, dağılmaya yüz tutmuş ve çökme aşamasına gelmiş örgüte son darbeyi vurmak için en büyük fırsattır. Bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekir. Bu yasa hükmünden, sadece, vatandaşımıza, bebeklerimize, kadınımıza, masum insanımıza, güvenlik güçlerimize, polisimize, askerimize kurşun atmayan, yaralamayan insanların faydalanmasını temin etmiş olması itibariyle de, yerinde olduğu kanaatindeyiz. Bu sebeple, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, bu yasanın çıkması hususunda olumlu rey kullanacağız.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Nacar.

Hükümetin söz talebi vardır.

Buyurun Sayın Bakan.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli üyeler; Türkiye, 15 yıldan beri teröre karşı amansız bir mücadele vermekte, çeşitli terör örgütleriyle boğuşmaktadır. Bunların başında ayrılıkçı terör örgütü gelmektedir.

Bu büyük mücadelenin çeşitli yönleri vardır. Bu mücadelede başarıya ulaşmak için kullanılabilecek yöntemlerden biri, şimdi görüşmekte olduğumuz kanun tasarısında yer alan yöntemdir.

Türkiye'de, ilk kez, 1985 yılında, kamuoyunda pişmanlık yasası olarak adlandırılan 3216 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun çıkarılmıştır. Bu kanun, iki yıl süreliydi. Ondan sonra, 1988 yılında, ikinci kanun 3419 sayıyla Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun olarak çıkarılmıştır. Bu kanunda bir sistem değişikliğine gidilmiş ve sadece 1 inci maddesinin iki yıl süreli olacağı belirtilmiştir. Ondan sonra da, üç kanun daha çıkarılmıştır; böylece, 1995 yılına gelindiği zaman, pişmanlık yasası olarak çıkarılan kanunların sayısı 5'i bulmuştu; ama, 3419 sayılı Kanundan itibaren çıkarılan bütün yasalarda, hep 1 inci madde için süre konulmuş, kanunun geri kalan maddeleri yürürlükte kalmıştır. Dolayısıyla, bugün de, 3419 sayılı Kanunun 1 inci maddesi dışındaki maddeleri yürürlüktedir. Tabiatıyla, geçici maddesi zaman içerisinde hükmünü ifa etmiş olmakla, o da, fiilen yürürlükten kalkmış durumdadır.

Bugün yeniden böyle bir kanun çıkarma gereksinmesini duyuyoruz; çünkü, bunun için elverişli bir ortam vardır. Bu kanun, terörle mücadelede bir yöntemdir. Bugünkü hükümeti oluşturan Koalisyon Protokolünde ve Hükümetin Programında kamuoyunun benimseyeceği bir pişmanlık yasasının terörle mücadelenin aracı olarak çıkarılacağı ifade edilmiştir. Bugün, o söz yerine getirilmektedir.

Getirilen kanun tasarısı, 1995 yılında çıkarılan ve dört ay sonra yürürlükten kalkan ve böylelikle, 3419 sayılı Kanunun artık hükmü kalmamış olan 1 inci maddesini yeniden düzenlemektedir ve bunun yanında, bir de geçici hüküm getirerek, kanunun yürürlüğünden önceki fiilleri düzenlemektedir. Bir ikinci geçici maddeyle de, daha önceki pişmanlık yasalarından yararlanmış olanların yeniden suç işlemeleri durumunda bu kanundan yararlanamayacakları hükme bağlanmaktadır.

Bu kanun, terörle mücadeleyi nasıl sağlayacaktır? Kanunun dayandığı sistem, kamuoyundaki adının vereceği izlenimle, sadece, terör örgütlerine katılmış olan bir kimsenin, bundan dolayı pişmanlık duyarak, gelip teslim olmasından ibaret değildir. Kanunun dayandığı sistem, o kimsenin, devlete, terör örgütü hakkında onu çökertecek, dağılmasını sağlayacak, ele geçirilmesine yardımcı olacak veya terör örgütünce bazı suçların işlenmesini önleyecek bilgiler vermesidir. İşte, bu bilgiler karşılığında, bilginin veriliş dönemine göre, bilgiyi veren kimse, bir başka deyişle itirafçı, ya tamamıyla cezasız kalmakta ya da cezasında indirime gidilmektedir. Eğer, bu kimse, terör örgütüne katılmış olmakla birlikte, herhangi bir suça iştirak etmemişse veya iştirak etmiş olsa dahi henüz hakkında soruşturma açılmamışsa, mukavemet etmeksizin kendiliğinden yetkili makamlara teslim olması ve terör örgütü hakkında bilgi vermesi kaydıyla, cezadan kurtulacaktır.

Daha sonraki aşamalarda ve bu arada kanunun yürürlüğe girmesinden önce işlenmiş olan fiilerden dolayı da benzeri bir uygulama söz konusudur. Mahkemece hüküm verildikten, hatta hükmün kesinleşmesinden sonra dahi, terör örgütü hakkında, o örgütün dağılmasını, ele geçirilmesini sağlayacak bilgiler verenler bundan yararlanacaktır. Orada, verilecek cezalarda indirim söz konusudur. Böylece, bu tasarı, bundan önceki Pişmanlık Yasalarında olduğu gibi, bir yandan terör örgütünün dağılmasını amaçlamakta, bir yandan da ona herhangi bir nedenle katılmış; ama, daha sonra nedamet getirerek, o örgüt hakkında bilgi veren ya da o örgütün işleyeceği suçların önlenmesine yardımcı olan insanların topluma kazandırılmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Böylece ikili bir amaç izlenmektedir.

Demek ki, bu tasarının dayandığı model, ceza hukukunda faal nedamet olarak adlandırdığımız durumdur; sadece pişmanlık değil, o pişmanlığın sonucunda, terör örgütünün çökmesini sağlayacak bilgilerin verilmesi veya onun işleyeceği suçların önlenmesidir.

Şimdiye kadar, terör örgütü hakkında bilgi veren ve ondan yararlanan insanlar hakkında, sayıları hakkında da bilgi sunmak istiyorum. Şüphesiz, verilen bilgilerin doğruluğunun kontrol edilmesi gerekir. 3419 sayılı Kanunun yürürlükte olan hükümlerine göre, bu kontrol, verilen bilgilerin doğruluğunun araştırılması İçişleri Bakanlığınca yerine getirilmektedir ve bu değerlendirme sonucunda da, bilgi veren kimse ya da itirafçı, bu kanunun getirdiği olanaklardan yararlanmaktadır. Bu olanaklar, sadece, ceza indiriminden ibaret değildir. Bilgi veren kimseye, yeni bir kimlik sağlanmasından tutunuz, yeni bir fizyonomi kazandırılmasına, kendisine ve eşine iş bulunmasına kadar giden çeşitli koruyucu ve yardım sağlayıcı tedbirler öngörülmüştür.

İlk kez, Türkiye'de, 1985 yılında çıkarılan kanunun yürürlüğe girdiği 11 Haziran 1985 tarihinden bugün; yani, 26 Ağustos 1999 tarihine kadar 3 512 kişi, pişmanlık yasalarından yararlanmak için başvurmuştur. Bunların içerisinde 2 722 kişi hakkında olumsuz görüş bildirilmiştir. Örneğin, verdiği bilgilerin doğru olmadığı anlaşılmıştır. Hakkında olumlu görüş bildirilenlerin sayısı 777'dir. Geri kalan 13 kişiyle ilgili tahkikat devam etmektedir.

Bu arada, şimdiye kadar çıkarılan 5 pişmanlık yasasından yararlanan hükümlülerin sayısı -hiç ceza görmeyenler dahil olmamak kaydıyla- 762 kişidir; yani, hiç ceza görmeyenler dışındaki hükümlü sayısı 762'dir; ancak, bu rakam, çeşitli pişmanlık yasalarıyla bağlantı kurularak elde edilen bir rakam olduğu için, gerçekte yararlanan hükümlü sayısı 679'a düşmektedir. Şimdiye kadar pişmanlık yasalarından yararlanıp da yeniden suç işleyenlerin sayısı, bir başka deyişle mükerrirlerin sayısı, 22'dir. Demek ki, genel olarak, bu yasalardan umulan yarar elde edilmektedir.

Şimdi, elde edilen yarar hakkında da bilgi sunmak istiyorum. Şimdiye kadar, pişmanlık yasasından yararlananların verdiği bilgilerle tespit edilen örgüt mensubu sayısı 2 320'dir; yakalanan örgüt mensubu sayısı 755, bu bilgilerle açıklığa kavuşturulan olay sayısı 591, tespit ve imha edilen sığınak ve depo sayısı da 233'tür.

Şu anda, yeni bir pişmanlık yasasıyla, belirtilen çerçeve içerisinde terör örgütlerinin çökertilmesi ve teröre karşı mücadelede kesin bir başarı kazanılması bakımından uygun bir ortamda bulunmaktayız. Hükümetimiz, tasarıyı, bu düşünceyle getirmiştir. Bu tasarının, önceki tasarılardan, önceki kanunlardan ayrılan bir farkını, biraz önce konuşan arkadaşımız belirtti; terör örgütlerinin kurucuları, yöneticileri veya o örgütlerde üst düzeyde emir ve komuta yetkisine sahip olanlar veya bizzat silah kullanarak güvenlik kuvvetleri mensuplarının ya da başka insanların ölümüne ya da yaralanmasına sebep olanlar, bu yasadan yararlanamayacaklardır. Böylece, bu yasa tasarısında, kamuoyunun duyarlılıkları da göz önünde bulundurulmuş; kamuoyunun benimseyeceği, halkımızın benimseyeceği, halkımızın destekleyeceği bir kanun tasarısı hazırlanmıştır. Bu kanun tasarısının, kabul edildiği takdirde, terörle mücadelede çok büyük bir katkı sağlayacağı inancındayız.

Bu düşünceyle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Şahısları adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu?.. Yok.

Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı?..

BEKİR SOBACI (Tokat) – Konuşmayacağım.

BAŞKAN – İçel Milletvekili Sayın Ali Güngör.

Buyurun efendim.

ALİ GÜNGÖR (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamuoyunda Pişmanlık Yasası olarak bilinen bir kanun tasarısını altıncı defa yasalaştırmak üzere görüşmelere başlamış bulunuyoruz.

Bu kanunun niçin çıkarılmak istendiğini anlamak bakımından, gerekçesini ve madde gerekçelerini dikkatlice incelemeye çalıştım. Daha önceki tarihlerde getiriliş gerekçelerini de dikkatlice okudum. Şu ana kadar gruplarımız adına yapılan konuşmaları ve Sayın Bakanın izahlarını da dinlemiş bulunuyorum.

Gördüm ki, 1985'ten bugüne, bu kanunun her getirilişinde, gerekçeler, aynı cümleler, aynı kelimelerle ortaya konulmuş ve bugün de yine aynı cümleler, aynı kelimelerle kurulmuş olarak Meclisimize getirilmiş bulunuyor. Bir tesadüf müdür, yoksa bilerek bir araya getirilmiş bir konuyla mı karşı karşıyayız onu da düşünmeden edemedim.

Bu kanundan hemen önce, bir başka kanunu Meclis olarak çıkarmış bulunuyoruz. Bu kanunla, suçlulara, suçlularla mücadele eden, teröristlerle mücadele eden kamu görevlilerinin, emniyet kuvvetleri mensuplarının, görevleri esnasında yapmış oldukları kötü muamelelerden dolayı, işkenceden dolayı, yapmış oldukları işkenceyle ilgili suçlardan dolayı cezalarını artırdık. Muhakkak ki, işkence, bir insanlık suçudur; bu kanunu takdirle karşılıyorum. Ancak, hemen onun arkasından, bugün, teröristelerin, canilerin, belli şartları yerine getirmeleri halinde salıverilecekleri hükmünü getirecek veya idama mahkûm olan bir teröristin, bir caninin cezasını dokuz yıla indirecek -bunu, İnfaz Yasasıyla da birleştirdiğimizde üç yıla- müebbet hapse mahkûm bir teröristin de cezasını altı yıla -İnfaz Yasasını dikkate aldığımızda iki yıla- indirecek bir kanunu çıkarıyoruz.

Değerli milletvekilleri, kanunun çıkarılmasının temel amacı, muhakkak ki, terörü önlemeye yönelik, terörün amacını ortadan kaldırmaya yönelik bir adım olsun diyedir, bunun için gündeme getirilmiş bulunuyor.

Türkiye'nin yaşadığı terör, bugüne kadar çok büyük boyutlarda olmuştur; arkasında, her zaman, birçok yabancı ülkenin lojistik ve bilgi desteği olmuştur. Terörü ortaya koyan örgütlerin amacı, sıradan terör örgütlerinden farklı olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü parçalamak ve Türk _evletini yıkmak olmuştur.

1968'den 1980 yılına gelinceye kadar, bu terör örgütleri, değişik adlar altında, değişik stratejileri ülkemizde uygulamışlar ve çok sayıda can almışlardır. 1980'den sonrasında ise, bu terör örgütleri, bir başka ad altında ve daha da büyük boyutlarda ülkemizin gündemindeki birinci sırayı bugüne kadar işgal edegelmiştir.

PKK adıyla faaliyet gösteren bu cinayet şebekesinin saldırıları sonucu, asker, polis, mühendis, öğretmen ve bölge halkından bebek, kadın ve yaşlı 30 binin üzerindeki insanımız hayatını kaybetmiştir; yüzbinlerin üzerindeki gencimiz, hayatının baharında, kolunu, bacağını, gözünü kaybetmiştir. Ülkemiz ekonomisinde yol açtığı maddî kaybın, yirmi yıla yaklaşan zaman içerisinde, 100 milyar doların üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

Güvenlik güçlerimiz ve bölge insanımızın, canları pahasına sürdürdükleri uzun bir mücadelenin sonunda, yeni bir noktaya gelinmiştir. Terör örgütünü yönetenler ve bu örgüte destek veren düşman güçler, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, bu saldırılarla yıkamayacaklarını ve binlerce yıldır bir arada yaşamış, et tırnak olmuş, aynı soydan gelen ve aynı dine inanan Türk Milletini bölemeyeceklerini anlamışlardır.

Şimdi geldiğimiz noktada, bu cinayet şebekesinin başı yakalanmış ve bağımsız Türk adaleti tarafından hak ettiği cezaya çarptırılmıştır. Şimdi, hem terör örgütünü yönetenler hem de bu terör örgütüne ve onun amacına destek veren düşman güçler, yeni bir stratejinin arayışı ve hazırlığı içerisindedirler.

Türkiye için, terör ve terörist örgütlerin amacı ciddî bir tehlike olmuştur, olmaya da devam edecektir. Bu bakımdan, terör ve amacı, ülkeyi yönetenler tarafından çok ciddiye alınması gereken, önemli ve öncelikli bir konu olmak durumundadır. Böyle olunca, bir kanunun, altıncı defa getiriliyor olmasını ve hele de aynı cümlelerle, aynı kelimelerle, üzerinde hiç kafa yorulmadığı izlenimini veren aynı gerekçeyle getiriliyor olmasını, gerçekten yadırgamamak mümkün değildir. Şimdi, bu kanunun, yedinci, sekizinci, dokuzuncu defa yeniden tekrarlanmayacağını herhalde kimse söyleyemez, söyleyecek olan çıkarsa da inandırıcılığı olmaz.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Devletini yöneten hükümetlerin ve Meclisimizin görevi, terörü ve amacını kökünden ortadan kaldıracak tedbirleri almak olmalıdır. Bunun için getirilecek kanun tasarılarının, ciddî araştırmaların sonuçlarını içine alacak şekilde ve amaca ulaşmayı sağlayacak şekilde hazırlanmasına ihtiyaç vardır.

Hazırlanışıyla ve yasalaşmasıyla terörü ve terörün amacını ortadan kaldırmaya yönelik ciddî bir tedbire girişildiğini ve devletin bu konudaki kararlılığını ortaya koyma ihtiyacı vardır. Yine, yasaların uygulanışında aynı kararlılığı hissettiren bir yönetim anlayışına ihtiyaç vardır.

Emniyet kuvvetlerinin canları pahasına yakalayıp, savcı ve hâkimlerimizin cezaevlerine gönderdiği terörist canilere, cezaevlerinde hâkim olamadığı intibaını veren bir yönetimin, dağdaki ve şehirdeki teröriste tedbir aldığına veya alabileceğine inanmak mümkün değildir.

Yirmi yıla yakın terörle mücadele döneminde, terörist caniler, Eskişehir Cezaevine gönderilememişlerdir; değişik zamanlardaki değişik hükümetlerin adalet bakanları gönderme teşebbüsünde bulunmuş; ancak, teröristlerin, cezaevlerinde başlattığı açlık grevleri ve isyanlar sonucu teşebbüslerini geri almışlardır. Teröristlerin ortaya koyduğu gerekçeler, Eskişehir Cezaevinin yapısının insan haklarına uygun olmadığıdır. Bazı adalet bakanlarına sorulduğunda bu gerekçeye ses çıkarmamış, zımnen kabullenmiş, bazıları ise açık kalplilikle cezaevlerinde devletin hâkim olmadığını itiraf etmiştir; ama, bakanlık koltuğunda da oturmaya devam etmiştir. Ne yazıktır ki, bu Hükümet döneminde de Çankırı Valimize suikast düzenleyen terörist caniler önce Eskişehir Cezaevine konulmuşlardır. Orada başlattıkları açlık grevi sonrası ve bunlara diğer cezaevlerinde destek amacıyla başlayan isyanlar sonucu, sonradan, bu cezaevinden alınarak başka cezaevlerine nakledilmişlerdir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Güngör, toparlayın efendim.

İSMAİL AYDINLI (İstanbul) – Karagümrük çetesi de gitti, niye bir şey söylemiyorsunuz?!

ALİ GÜNGÖR (Devamla) – Değerli milletvekilleri, şimdi akla gelen soru hemen şu: Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü bulunan teröriste iradesini kabul ettiremeyen, cezaevlerine hâkim olamayan bir hükümet, dağdaki ya da şehirdeki teröriste ve teröre nasıl hâkim olacaktır?

Çok değerli milletvekilleri, bu tasarı bir af kanunu tasarısı olarak getirilmemiştir; ancak, getirdiği hükümler itibariyle tamamıyla özel bir af yasa tasarısıdır. Dikkatlice incelendiğinde, maddelerde de görüleceği şekilde, bu, bir özel af tasarısıdır, teröristlere ve canilere yönelik bir af tasarısıdır. Bu haliyle de bu kanun tasarısı, Anayasamızın 87 nci ve 14 üncü madde hükümlerine aykırıdır. Bu sebeple, bu tasarının Hükümet tarafından, yeniden ele alınarak, terörü ve terörün amacını geldiğimiz noktada ortadan kaldırmayı hedefleyecek şekilde yeniden düzenlenmesini talep ediyor, Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Şahsı adına başka söz isteyen var mı efendim?

MEHMET YALÇINKAYA (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, söz istiyorum efendim.

BAŞKAN – Buyurun.

MEHMET YALÇINKAYA (Şanlıurfa) – Değerli Başkan, muhterem milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Af yasasıyla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum. Ayrılıkçı terör, Urfa'da, Diyarbakır'da, Mardin'de, Hakkâri'de, Van'da başladı ve bugün bunlar da bu affın kapsamına alınmak istenmektedir.

Ben, tarihten bazı şeyler anlatmak istiyorum. Bizim Urfa'nın Şehit Nusret Bey diye bir valisi var tarihte. Osmanlı Devletinde, Ermeni hadiseleri patlak verdiği zaman, bugünkü Avrupalı müfettişler gibi, yine müfettiş göndermişler "gidin, bu Ermeniler niye katledildi" diye. Gelen müfettişlerin araştırması sonucu, vali beyin cevabı şu olmuştur "Osmanlı Devletinin, Ermenileri katletme diye bir politikası yoktur; ama, burada uygulanan politikayı, ben, kendi valiliğimde, kendi inisiyatifimde yaptım" ve neticede Şehit Nusret Bey, İstanbul'da yargılanır, idama mahkûm olur, asılır.

Yine, İttihat veTerakki Cemiyetinden Yüce Divanda yargılanan Doktor Nazım'ın bu olaylarla ilgili Yüce Divanda verdiği ifadeyi burada sizlere anlatmak istiyorum. Yüce Divandaki mahkeme reisi, Doktor Nazım'a şunu der: "Burada 3 milyon Ermeni katledildi. Bu Ermenilerin katledilmesinde Talat Paşa, Cemal Paşa, Enver Paşa -bunlar asker kökenli oldukları için- bunların öldürülmelerinde belki bir beis görmediler; ama, siz doktorsunuz, Hipokrat yemini etmişsiniz, bunların öldürülmesine nasıl cevaz verdiniz" diyor. Doktor Nazım'ın cevabı: "Efendim, bu Ermeniler benim şahsıma zarar vermiş olsalardı affederdim; benim çoluk çocuğuma zarar vermiş olsalardı affederdim; ama, ortada vatan mefhumu söz konusu olunca, ben de bunların öldürülmesinde bir beis görmedim."

Değerli arkadaşlar, ortada vatan mefhumu söz konusudur ve bu caniler 30 bin kişiyi katletmişlerdir bugüne kadar. Böyle olunca, bunların affedilmesi ve affından yarar ummak, bence, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir husustur. Bütün bunları affediyoruz; ama, İstanbul'a çok büyük hizmetler yapmış olan Tayyip Erdoğan'ı 312'den, Ziya Gökalp'in şiirini okuduğundan dolayı mahkûm ediyoruz. Bunun, adaletle, insafla, afla, merhametle, insanlıkla ilgisi olabilir mi değerli arkadaşlarım?!. (FP sıralarından alkışlar)

Bu sebeple, bu af herkes için düşünülüyorsa, gerçekten, bu konuda vatanseverliğinden şüphe etmediğimiz Tayyip Erdoğan'ın ve benzer arkadaşlarımızın da aynı af kapsamına alınmasını sizlerden istirham ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yalçınkaya.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Sayın Başkanım, çok özür dilerim, bir açıklama yapabilir miyim?

BAŞKAN – Buyurun efendim.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Değerli hatip, biraz evvelki konuşması sırasında, sanıyorum, sehven, Osmanlı İmparatorluğunun Ermeni katliamı yaptığına dair bazı ifadelerde bulundu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ve Osmanlı tarihinde, Ermenilere karşı herhangi bir katliam söz konusu değildir; bu, bilimsel olarak da böyledir.

Bunun, kayıtlarda tekrar düzeltilmesini talep ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Yalçınkaya da böyle bir şey söylemedi.

MEHMET YALÇINKAYA (Şanlıurfa) – Ben de arkadaşımızın açıklamasına ve değerlendirmesine katılıyorum.

BAŞKAN – Zabıtlara geçti efendim.

Teşekkür ederim.

Sayın milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır; ancak, görüşmekte olduğumuz kanun tasarısının tümünün Anayasaya aykırı olduğuna ilişkin İçel Milletvekili Ali Güngör'ün bir önergesi vardır.

Sayın milletvekilleri, İçtüzüğümüzün 84 üncü maddesine göre, tasarı veya teklifin belli bir maddesinin Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle önerge verilebilir. Sayın Güngör'ün önergesi İçtüzüğün 84 üncü maddesine uygun olmadığı için, işleme konulması da mümkün değildir ve ben de işleme koymuyorum.

Şimdi, tasarının maddelerine geçilmesi hususunu oylarınıza sunuyorum: Maddelerine geçilmesini kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1 inci maddeyi okutuyorum:

BAZI SUÇ FAİLLERİ HAKKINDA UYGULANACAK HÜKÜMLERE DAİR

KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA İLİŞKİN KANUN TASARISI

MADDE 1. — 25.3.1988 tarihli ve 3419 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunun yürürlükten kalkan 1 inci maddesi aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.

“Madde 1. — Siyasî ve ideolojik amaçla suç işlemek için Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesine göre kurulmuş teşekkül, Türk Ceza Kanununun 125 ve 131 inci maddeleri ile 146 ila 162 nci maddelerinde yazılı suçları işlemek üzere kurulmuş silahlı çete ve cemiyet mensubu olup da;

a) Bu teşekkül, çete veya cemiyet tarafından işlenen suçlara iştirak etmeyenlerden,

b) Bu teşekkül, çete veya cemiyet tarafından bu Kanunun yayımı tarihinden önce işlenen suçlara iştirak etmiş olmakla beraber haklarında tahkikata başlanmamış olanlardan,

Yetkili makamlara mukavemet göstermeksizin kendiliğinden teslim olup, bu Kanundan yararlanmak istediğini beyan ederek, teşekkül, çete veya cemiyetin yapısı ve faaliyetleri hakkında bilgi vermek suretiyle; teşekkül, çete veya cemiyetin dağılmasına veya meydana çıkarılmasına sebep olanlar veya güvenlik kuvvetlerine silah ve malzemelerini teslim edenler veya verecekleri bilgi ve belgelerle veya bizzat gösterecekleri çaba ile teşekkül, çete veya cemiyetin amaçladığı suçun işlenmesine engel olanlar hakkında ceza verilmez.

Siyasî ve ideolojik amaçla suç işlemek için Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesine göre kurulmuş teşekkül mensubu olup da, bu Kanunun yayımı tarihinden önce aynı amaçla suç işleyenlerden veya Türk Ceza Kanununun 125 ve 131 inci maddeleri ile 146 ila 162 nci maddelerinde yazılı suçları bu Kanunun yayımı tarihinden önce işleyenlerden veya 171 inci maddedeki gizli ittifak mensuplarından biri, suçu ve diğer failleri, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra açılacak son tahkikata kadar yetkili makamlara ihbar ettiği ve ihbarın doğruluğu anlaşıldığı takdirde hal ve şartlara ve hadisenin hususiyetlerine göre ölüm cezası yerine dokuz yıldan, müebbet ağır hapis cezası yerine altı yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası verilir ve diğer cezalar yedide bire kadar indirilerek hükmolunur.

Bu teşekkül, çete veya cemiyet tarafından bu Kanunun yayımı tarihinden sonra işlenen suçlara iştirak etmiş olanlardan haklarında tahkikat başlamadan yukarıdaki fıkralarda gösterilen şekilde hareket etmiş bulunanlar için, ikinci fıkrada yazılı indirim hükümleri uygulanır.

Bu madde hükümleri, Türk Ceza Kanununun 169 ve 314 üncü maddelerinde gösterilen şekilde teşekkül, silahlı çete veya cemiyet mensuplarına, bunların hal ve sıfatlarını bilerek barınacak yer gösteren veya erzak veya silah ya da cephane tedarik eden yahut başka yollardan yardım edenler hakkında da uygulanır.

Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemek için silahlı teşekkül, çete veya cemiyet teşkil edenler ile böyle bir teşekkül, çete veya cemiyeti yönetenler yahut bu teşekkül, çete veya cemiyette üst seviyede amirlik ve kumandayı haiz olanlar ile bizzat silah kullanarak güvenlik güçleri mensuplarından birini veya diğer bir kimseyi öldürmek veya yaralamaktan suçlu bulunanlar, bu madde hükümlerinden yararlanamazlar.”

BAŞKAN – Madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Bingöl Milletvekili Sayın Hüsamettin Korkutata; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA HÜSAMETTİN KORKUTATA (Bingöl) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı üzerinde Grubum adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, Sayın Bakanın da söylediği gibi, bu kanun yıllardır uygulanmaktadır. Tabiî, maddeleri süreli olduğu için, zaman zaman, bu süre bittiğinden, yenilenmiş ve bugün, yine yenilenmekte; fakat, bazı değişiklikleri de beraberinde getirmektedir.

Değerli arkadaşlar, bu tasarının temel amacı, tabiî ki, toplumda, birliği, beraberliği, devlet-millet kaynaşmasını sağlamak ve insanların daha fazla mustarip olmamasını sağlamaya, suçluların da daha fazla suç işlemelerini önlemeye yöneliktir; elbette ki, bu, bizim arzumuzdur. Bu bölgede, yıllardır, bu kanunun işleyiş biçimini yerinde görüyoruz. Ayrıca, faili meçhul siyasal cinayetlerle ilgili komisyon olarak inceleme yaptığımızda, birçok şeye şahit olduk. Ben, bunlara kısaca değinmek istiyorum.

Bugün, bölgede, 20 000'den fazla insan bu dertten mustariptir; hangi dert; yardım ve yataklık denilen dertten. Şu anda 10 000 kişi tutuklu, 10 000 küsur kişi de yargılanmaktadır. Bu sayı, bölgenin yapısı, aile yapısı, özellikleri göz önüne alındığında 100 000 kişi etmektedir; 20 000 kişiyi 5'le çarptığınız zaman tam 100 000 kişi bu dertten mustariptir.

Şimdi, biz bu tasarıyla -demin, MHP'li arkadaş söyledi- işte, dağdan silahını almış, al kardeşim diye silahını teslim ettiği -ne yaptığını, zaten, biz de bilmiyoruz; söyleyen vars, söyler- ondan sonra da bir iki yer gösterdiği zaman, buna sen, itirafçı oldun, eğer, idamlık bir adamsa, kendisine, en fazla dokuz yıla kadar; değilse, müebbetse, buna da altı yıla kadar diyoruz. Belki, birkaç yıl fazla da olabilir, hâkimin takdirine bağlı. Fakat, bu adamın itirafıyla, kendi evine gidip, silahını da böyle dizine koyup, adamın hanımı karşısında, namusu karşısında, kendisine caka satarak "ben, yemek yiyeceğim arkadaş, getir bakalım yemeğimi" dediğinde getiren adama da "kardeşim, vallahi, sen içeride yat" diyoruz. Bunun, adaletle, insanlıkla bağdaşan hiçbir tarafı yoktur.

Evet, şimdi, arkadaşlar diyecekler ki, onlara da bir hak verilmiş burada. Doğrudur, verilmiş; burada, onlara da yedide bir indirim öngörülmüş; fakat, yine şarta bağlanmış. Geleceksin, bize bilgi vereceksin, bu bilgilerini de biz yeterli bulacağız; eğer, bunların hepsini yeterli buluyorsak -zaten, emniyetin veyahut da ilgililerin görevi odur- hakkında rapor verirlerse, o zaman, sen de istifade edersin. Peki, vatandaş diyor ki, yahu, ben bir yemek verdim, adamın hangi inde olduğunu bilmiyorum, adamın nerede silah sakladığını bilmiyorum; eğer, siz, yalanı kabul ediyorsanız, ben de birkaç tane atayım; ama, doğruysa, ben bilmiyorum; çünkü, ben, teröristle dolaşmamışım, dağa da çıkmamışım, evimde bir yemek yemiş veya gelmiş, benim atımı almış götürmüş, köyden bir şeyler yüklemiş götürmüş, eşeğimi götürmüş veyahut da başka bir şey yapmıştır, üstümdeki ceketimi almış, götürmüştür. Devlet de bana sahip çıkmadığı için, bu adamlar gelmiş, bunu götürmüş. Sonra da gitmiş, itirafçı olunca “bu bana ceket verdi” demiş. Ceketi ben vermedim, o aldı ve Adalet Bakanlığı incelediği takdirde görecektir ki, bu 10 bin dava içinde, karakolun dışında, hiçbirisi savcıya, hâkime, -belki yüzde 5 çıkar, belki yüzde 10 çıkar diyelim, kesinlikle yüzde 10 çıkacağına da inanmıyorum- ben böyle fiil işledim dememiştir. Bu insanların büyük çoğunluğu -kendi ilim Bingöl’den örnek veriyorum- mahkemeye dahi gitmemiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesinden ifadesinin alınması için Bingöl’e yazı yazılmış, Bingöl’de de adam “ben ne adamı tanırım, ne de böyle bir şey oldu, bu tarihte ben oradaydım veya değildim” demiştir ve sonradan bu adama 4,5 yıl ceza gelmiştir. Maalesef bu cezaların birçoğu da tasdik edilmiştir. Değerli arkadaşlar, şimdi biz böyle bir durumla karşı karşıyayız.

Kısaca birkaç konuya daha değinmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, bu itirafçıların büyük bir kısmı, bugün bunu kendilerine özel bir sektör edinmiştir, bunu bizzat güvenlik güçleri söylemişlerdir. Güvenlik güçleri, bizim komisyonumuza verdikleri bilgilerde demişlerdir ki, devlet itirafçılar için bir kanun çıkardı, sözde bunun şeklini değiştirecekti, yüzünü değiştirecekti, kimliğini değiştirecekti, mali imkânlarını sağlayacaktı; ama, bunların hiçbirisi sağlanmadı. Şimdi, başımıza bela oldu. Cebine harçlık koymak, güvenlik güçlerinin işi, ne varsa, imkânı varsa. İnsanların evine bizzat gittik, kendi lojmanlarında itirafçıları tespit ettik. Mecbur, ne yapalım, bu adam nereye gitsin; itirafçı olmuş. İtirafçı olmanın da bazı şartları var, iyi bilgi vereceksin, gideceğiz, bunlar doğru çıkacak ve ondan sonra senin için rapor vereceğiz; yani, yanında dolaştığı her adam onun amiridir. O da ne yapıyor, tabiî ki, bir taşla iki kuş vuruyor. Bölgede şerefli, haysiyetli, şahsiyetli birçok insan için diyor ki: “Efendim bu bana yemek verdi.” "Nerede verdi" diye sorulunca, işte, evinde, şöyle böyle diyor. Bir yerden de tüyolar almışsa, hiç gitmediği yerleri tarif ediyor. Ben, size açık ve net olarak şunu da söyleyeyim: Mehmet Dörtyama diye bir itirafçının, bir suçlu hakkında gazetelerde beyanatı var: "bu adam şu anda dağdadır; bu adam dağdan inerse her şey anlaşılacak" demiş. Sonra bir bakıyoruz, adam dağda değil, evinde oturuyor. Adam, 68 yaşında; ama, adamı tanımıyor o. Bazı isimler söylenmiş, bir şeyler yumurtlayacak. Bunu söylüyor ve sonra bu adama 4,5 yıl ceza geliyor. Bunun gibi nice nice insanlar var; örnek olarak veriyorum.

Bu itirafçılar, bu işi kendilerine bir kazanç kaynağı haline getirmek mecburiyetinde kaldılar. Devlet tam sahip çıkmadığı için belki, belki bunların çoğu iki yüzlü olduğu için. Ne yapıyor; gidiyor birisine, diyor ki: "Arkadaş, bak, senin hakkında dilekçe veriliyor; suçun, şu şu şu..." Şöyle oldu, böyle oldu, bir senaryo kuruyor. Eğer bu adam, devlet güvenlik mahkemesine giderse, zaten sırası altı ayda geliyor; içeri girdiği anda, sırası altı ayda ancak gelebiliyor. Üç ay kalıyor, dört ay kalıyor, bir yıl kalanlar var. Yük çok ağır çünkü; haddinden fazla bir yük var sırtlarında. O zaman diyor ki: "Sen bana şu kadar para ver, ben bu işi hallederim." Halbuki, dilekçeyi veren de kendisi, o işi tezgâhlayan da kendisi ve böylelikle cebine para doldurmaya kalkıyor.

Bu işi -geçen gün de söyledim- bir vatandaşın ihbarı üzerine tespit ettim. Savcılığa haber verdim. Savcılık gitti, tam para verileceği anda bir başka güç geldi, adamı aldı götürdü ve savcı buna rağmen, gerekli işlemleri yapmak üzere suç duyurusunda bulundu. Bunun gibi yüzlerce örnek var.

Burada netice olarak şunu söylemek istiyorum. Gerçekten, eğer, biz, bölgede, devletin, milletin kaynaşmasını istiyorsak, bu bir fırsattır arkadaşlar. 100 bin insan... İçinde suçlular yok değil demiyorum; zaten, bu gelenlerin hepsi suçlu... Adam, dağdan geliyor... Yalnız bu dağdakiler değil; başka terör örgütleri de var, başka suç teşekkülleri de var. Şurada, 213, 125, 131, 146, 162, 169, 314 gibi çeşitli maddeler var; yani, devlete karşı suç teşekkülü içinde bulunanların birçoğu bu maddelere giriyor. Bunların hepsi geliyor; hatta, suçu kesinleşmişse dahi, idamlıksa dahi, bir şeyler söylediği zaman, bu defa, en az 20 yıl, eğer, idamlık değilse, o zaman 15 yıl...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Korkutata, toparlayın lütfen.

Buyurun.

HÜSAMETTİN KORKUTATA (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Madem ki, bunlar var, gelin, bu arkadaşları, gerçekten çoğunun suçsuz olduğuna şahsen inandığım bu insanları, bu şarta bağlamayalım; çünkü, şartta, bu saf vatandaşın söyleyeceği bir şeyi yok; olsa söyleyecektir. Bilmeyen, herhangi bir teröristle dolaşmayan, onunla hiçbir ilgisi olmayan vatandaş ne gibi bir bilgi verebilir; bu adamın bilgi vermesi mümkün değil. Madem öyleyse, bu kadar ciddî şekilde, bölgede huzur ve güvenin devamlılığını, devlet-millet kaynaşmasını ve devletin şefkatini ve merhametini ön saflara almak istiyorsak, lütfen... Önerge verdim; DSP Grubu hariç diğer grupların hepsiyle görüştüm, hepsi de uygun görüyor; doğrudur, haklıdır... Bölge milletvekillerinin tamamı bunu çok iyi biliyorlar; aynen bu böyledir... Fakat, buna rağmen, grup başkanvekillerine, bunu, buraya monte ettiremedik. Ben, buna rağmen, yine, gerekli önergeyi verdim. Bazı arkadaşlar diyorlar ki, "biz, bunu, Af Kanununda monte ederiz." O da gelirse başımız gözümüz üstüne. Çünkü, bizim amacımız, burada herhangi bir şey değil, burada, gerçek anlamda bir sektör haline gelen bu melanetin bir an önce önlenmesi ve bölgenin, süratle, huzura ve güvene kavuşmasıdır.

Hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Korkutata.

Şimdi, söz sırası, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Sayın Kemal Çelik'te.

Buyurun Sayın Çelik.

DYP GRUBU ADINA KEMAL ÇELİK (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının 1 inci maddesi üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Yine, bu vesileyle, tarihimizde görülmemiş büyüklükte bir tabiî afet olan depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımızı rahmetle anıyor, yaralılarımıza acil şifalar ve Türk Milletine başsağlığı diliyorum.

Değerli arkadaşlarım, kısa adı Pişmanlık Yasası olan bu yasa, zaman zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilerek uygulandı. Sayın Bakanın ifade ettiği gibi, amacına az da olsa ulaşıldı; ama, bana göre, terörle mücadelede çok önemli bir mesafe almamıza da yarayan bir yasa olmamıştır; ama, her hükümet de, bunu, buraya getirmiş, terörle mücadelede az da olsa katkısı nedeniyle, uygulamaya sokmuştur.

Yasanın amacı, örgüte, terörle mücadelede darbe vurmak, örgütü çökertmektir. Bu amaç, geçmişteki uygulamalardan da görüldüğü gibi, fazla da gerçekleşmemiştir.

Değerli arkadaşlarım, bunu, şöyle bir tahlil edecek olursak; bugün, terörle mücadelede gelinen noktaya baktığımız zaman, onbeş yılda alınan mesafe, şu gün itibariyle övünülecek bir durum olsa da, onbeş yıl gibi büyük bir zaman dilimi göz önüne alındığında, çok da hoş bir durum yok.

Bugün, eşkıyabaşı yakalandı. Türk Milleti bununla gurur duyuyor. Nasıl yakalandı, yakalandı mı, teslim edildi mi; o konuya burada girmek istemiyorum; o ayrı bir konu; ama, şöyle veya böyle, eşkıyabaşı, İmralı'ya hapsedildi. Orada bir yargılama yapıldı; o yargılama sonucu, malum olduğu üzere, idam cezasıyla cezalandırıldı ve bir anda, toplumda şöyle bir yaygara oldu; bu asılmalı. Ne olduysa, sonradan, bu asılma konusu, maalesef, değişik bir safhaya büründü. Asalım mı asmayalım mı tartışmalarına başlandı ve "Apo'yu neden asmayalım"ın gerekçeleri de hazırlanmaya başlandı. Bazı siyasîlerimiz, hükümet yetkililerimiz ve büyüklerimiz "bu, karışık bir iş" dediler; yine, Sayın Başbakanımız da "herkes üzerine düşeni yapsın" gibi bir ifade kullandı ve Apo'nun asılmaması gibi, kamuoyunda değişik şeyler oluşturulmaya başlandı.

Şimdi, tabiî, bu arada ne oldu; oradaki, İmralı'daki eşkiyabaşı da boş durmadı; olayı nereye götürdü, terörle mücadelede alınan mesafeyi nereye götürdü derseniz; o da, olayı siyasallaştırmaya götürdü ve bugün, ister istemez, olay siyasallaşmış. Olay siyasallaştırmaya giderken, Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, maalesef, çok etkili olamadı; çünkü, terörle mücadeledeki haklılığımızı, biz, dünyaya anlatamadık. Eşkıyanın, PKK'nın, bir eroin ticareti yapan, gelmiş geçmiş, dünyanın en kanlı örgütü olduğunu anlatamadık. Bunların, biz, maalesef, birer eşkıyabaşı olduğunu, eli kanlı katil olduğunu çok iyi anlatamadık.

Bunun sebepleri de var. Zaman zaman, hükümetlerimiz, Avrupa'yla ilişkileri kopardı; Avrupa da burada bazı dayatmalarda bulundu. Hükümetimizin geçmişteki yöneticileri "Avrupa defterini kapattık"gibi ifadeler kullandı. Bugün AGİK toplantısına gidiyorsunuz, Avrupa Birliği toplantısına gidiyorsunuz, çeşitli uluslararası platformlara gidiyorsunuz, orada görüyorsunuz ki, karşınızda, sizin bildiğiniz PKK terör örgütü değil, başka terör örgütünden söz edilmekte.

İşte, biz, bunu dünyaya iyi anlatamadık. Şu suçludur, bu suçludur demiyorum; ama, bu da bir gerçek. Avrupa'nın dayatmaları Türkiye'ye karşı hızla yürüdü ve Avrupa, dayatmasını artırdı, turizmi de etkileyecek derecede olayı, maalesef, istismar ettiler ve bu istismara da bizler müsaade ettik; bunu kabul edelim.

Ama, ne oldu; sonradan bir şeyler oldu; devreye Amerika Birleşik Devletleri de girdi. Amerika Birleşik Devletleri girince ve eşkıyabaşı da siyasal taktiğini yapınca, bazı şeyler, maalesef, değişmeye başladı gibi oldu.

Ne dedi; "ben, örgütün, 1 Eylülden itibaren yurtdışına gitmesini, silahlı mücadeleyi bırakmasını istiyorum" dedi. Yani, yurdun dışına gidecek, Türkiye sınırları dışına gidecek; ama, orada duracak. "Teslim ol" çağrısı yapmadı ve maalesef, biz, bundan medet umar hale geldik.

Bazıları dediler ki: "Bunu iyi değerlendirelim." Bunun değerlendirilecek bir tarafı falan yok; çünkü, örgütü dağıtmadı, örgüte "silahınla beraber teslim ol" demedi, örgütü lağvetmedi "dışırıda bekleyin, zamanı gelince tekrar girersiniz" der gibi, bir şey yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti bu konuda da hazırlıklı değildi; hiçbir zaman da hazırlıklı olamadı. Türkiye Cumhuriyeti, kısa vadeli, uzun vadeli ve orta vadeli çözüm önerilerini bulamadı. Bana göre, hükümetlerin, bulacak vakti de olmadı. Hükümetler, bu konuyu bir hükümet politikası olarak görmedi; bu olayı, bir Silahlı Kuvvetler işi, bir polisiye iş olarak gördü. Hayır, öyle değildir, terörle mücadelenin, evet, silahlı güç olarak, Silahlı Kuvvetlerle, emniyetle ilgili bir boyutu var; ama, esas politika, tabiî ki, hükümet politikasıdır, daha da ötesi, devlet politikasıdır; çünkü, bu, bizim, içpolitika sorunumuz olmaktan ziyade, bir dışpolitika sorunumuz olmuştur. Görüyorsunuz, Ortadoğu'da bazı dengeler değişiyor. Ortadoğu'da, 2000'lerde yeni bir harita oluşturuluyor; acaba, bunların farkında mıyız? Farkında olmamız gerekiyor, üzerine basa basa söylüyorum. Bugün, bir Kuzey Irak olayı var, dikkatinizi çekiyorum. Evet, Kuzey Irak'la, PKK mücadelesi arasında çok yakın bir bağlantı var; bunu hiçbir zaman gözardı etmeyelim. Yani, PKK terör örgütünün başı, İmralı'dan "sınırımızın ötesinde bekleyin" diyor. Sınırımızın ötesi ilk başta neresi, Kuzey Irak, İran; evet, buralarda Kuzey Irak olayı var. Onun için, biz, Kuzey Irak politikasında, maalesef, hep yaya kaldık ve terörle mücadelede, bugün, dayatmalarla karşı karşıya geldik.

Amerikan Dışişlerinden bir yetkili geliyor, bölgede geziyor, çok ilginç önerilerde bulunuyor. Buna hiç de sert tepki falan gösteremedik; çünkü, biz, hazırlıklı değildik; çünkü, biz, demokrasiye sarılmadık; çünkü, biz, demokratik gelişmelerden korktuk. Halbuki, bizim, üniter yapımız çerçevesinde, toprak bütünlüğümüz çerçevesinde demokrasiden korkacak hiçbir şeyimiz yoktur. Bizim Silahlı Kuvvetlerimiz de, bizim emniyet güçlerimiz de, demokratik mücadelede her zaman var olmuşlardır, her zaman destek olmuşlardır. Terörle mücadelenin uzun sürmesinde de, demokrasiye olan inanç yatmaktadır; ama, biz, maalesef, bunları yapmadık.

Kendi insanımızdan korkacak bir şeyimiz yok; biz o bölgede görev yaptık. Kendi insanımızdan korkmadan, Hakkâri'deki düzen neyse, Manisa'daki düzenin de aynısını kuralım, hiç çekinecek bir durumumuz yok. İl sistemi içerisinde, üniter yapı içerisinde her türlü tedbiri alabiliriz. Artık, yapısal değişim zamanı gelmiştir. Bu deprem de, artık bunu göstermiştir. İnşallah, bundan sonra böyle tedbirleri alırız.

Burada şunu söylemek istiyorum: İçpolitikada da, dışpolitikada da inisiyatifi elimizde tutalım...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Çelik, toparlayınız.

Buyurun.

MUSTAFA İLİMEN (Edirne) – O zaman valiydiniz.

KEMAL ÇELİK (Devamla) – Evet, o zaman valiydim, görevimi yaptım.

MUSTAFA İLİMEN (Edirne) – Sonra da Emniyet Genel Müdürü...

KEMAL ÇELİK (Devamla) – İçpolitikada da, dışpolitikada da gereğini yapalım.

Bakınız, geçen sene eylül ayında, Sayın Başbakan Amerika'ya gitti, maalesef, Kuzey Irak'taki inisiyatif elimizden kaçtı. Şimdi, Sayın Başbakanımız, yine eylül ayında Amerika'ya gidiyor, başımıza, inşallah, Kıbrıs'la ilgili bir şey gelmez; inşallah, Kuzey Irak'la ilgili yeni bir oluşum gelmez; inşallah, inisiyatifi elimizde tutarız, Türk Devletinin büyük devlet politikası izleme yoluyla büyük devlet olacağı gerçeğinden hareketle politikamızı belirleriz, dünyadaki etkin ve saygın yerimize tekrar kavuşuruz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelik.

Şimdi, şahsı adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu.

Sayın Hatiboğlu?.. Yok.

Tokat Milletvekili Sayın Sayın Sobacı?.. Yok.

Madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır; ancak, madde üzerinde 3 önerge vardır; önergeleri, önce geliş sıralarına göre okutacağım, sonra aykırılık derecelerine göre işleme tabiî tutacağım.

İlk önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının 1 inci maddesi beşinci fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederim.

Ali Güngör

İçel

"Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemek için silahlı teşekkül, çete veya cemiyet teşkil edenler ile böyle bir teşekkül, çete veya cemiyeti yönetenler yahut bu teşekkül, çete ve cemiyete amirlik ve kumandayı haiz olanlar ile güvenlik güçleri mensuplarından birini veya diğer bir kimseyi öldürme ve yaralama fiiline iştirak edenler bu madde hükümlerinden yararlanamazlar."

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının 1 inci maddesindeki ikinci ve üçüncü fıkraların madde metninden çıkarılması hususunun Genel Kurulun takdirlerine sunulmasını arz ederim.

Ali Güngör

İçel

BAŞKAN – Bu önerge, maddeye en aykırı önergedir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

153 sıra sayılı kanun tasarısının 1 inci maddesinin üçüncü bendinin "suçun işlenmesine engel olanlar" ibaresinden sonra gelmek üzere "terör örgütlerine barınacak yer gösteren veya erzak ve malzeme tedarik edenler veya başka yollardan yardımcı olanlar" ibaresinin eklenmesini.

Hüsamettin Korkutata Maliki Ejder Arvas Veysel Candan

Bingöl Van Konya

Sacit Günbey Fethullah Erbaş Ali Oğuz

Diyarbakır Van İstanbul

BAŞKAN – En aykırı önergeyi okutuyorum efendim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının 1 inci maddesindeki ikinci ve üçüncü fıkraların madde metninden çıkarılması hususunun Genel Kurulun takdirlerine sunulmasını arz ederim.

Ali Güngör

İçel

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge sahibi olarak konuşacak mısınız?

ALİ GÜNGÖR (İçel) – Evet.

BAŞKAN – Süreniz 5 dakika efendim; buyurun.

ALİ GÜNGÖR (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan, Muhterem Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. 

Kanun tasarısının bütününün, Anayasanın 87 nci ve 14 üncü maddelerine aykırı olduğuna yönelik önergem, Başkanlık tarafından, usulüne uygun olmadığı gerekçesiyle işleme konulmadı.

Ancak, kanun tasarısının 1 inci maddesindeki değişiklik önergesi vesilesiyle bu hususu, kayıtlara geçmesi bakımından, ifade etmek istiyorum.

Anayasamızın 87 nci maddesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini sıralarken aynen şöyle demektedir: "Anayasanın 14 üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere, genel ve özel af ilanına karar vermek."

Bu duruma göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi, genel ve özel af ilanına karar verebilir; ancak, Anayasanın 14 üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giymiş olanlara yönelik genel ve özel af yetkisine sahip değildir.

Geneli üzerindeki konuşmamda da ifade ettiğim gibi, bu kanun tasarısı, bir af yasa tasarısı olarak gelmemiş olsa dahi, esas itibariyle ve içeriği itibariyle, özel bir af yasasıdır. Nitekim, kanun tasarısının 1 inci maddesinde ve değiştirilmesini teklif ettiğim fıkralarında, müebbet hapse mahûm olan bir teröristin cezası altı yıla indirilmekte, idama mahkûm olan bir teröristin cezası da dokuz yıla indirilmektedir. Bu kanun tasarısının bu şekliyle, özel bir af yasa tasarısı olmadığını söylemek mümkün değildir.

Anayasamızın 14 üncü maddesi aynen şöyledir: "Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar. Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler kanunla düzenlenir."

Değerli milletvekilleri, terörist örgüt PKK ve onun mensupları, Anayasanın 14 üncü maddesinde ifadesini bulan bütün bu suçları işlemişlerdir; Anayasanın ve kanunların öngördüğü şekilde cezalarını çekmelidirler.

Değerli milletvekilleri, 1 inci maddenin birinci fıkrasında, kendiliğinden teslim olan teröristler, madde kapsamında, her türlü cezadan muaf tutulmaktadırlar. Ancak, ikinci ve üçüncü fıkralarında, halen cezaevlerinde bulunan ve hatta hüküm giymiş teröristlerin dahi, bu kanun çıktığı andan itibaren, birtakım şartları yerine getirdikleri takdirde cezaları indirime tabi tutulmaktadır.

Eğer, amaç terörle mücadele ve dağdaki teröristin teslim olmasını temin etmek ise, 1 inci maddenin birinci fıkrası bu amaca yöneliktir ve yeterlidir. Suç işlemiş, cezaevlerinde halen yatmakta olan, hüküm giymiş teröristlerin affına yol açacak ikinci ve üçüncü fıkralar, terörle mücadelenin amacıyla da doğrudan doğruya çelişki halindedir. Mutlaka, bu fıkraların, terörle mücadelede amaca ulaşmak bakımından, madde metninden çıkarılmasının faydalı olacağı kanaatimi ifade etmek istiyorum, Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının 1 inci maddesi 5 inci fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederim.

Ali Güngör

İçel

"Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemek için silahlı teşekkül, çete veya cemiyet teşkil edenler ile böyle bir teşekkül, çete veya cemiyeti yönetenler yahut bu teşekkül, çete ve cemiyete amirlik ve kumandayı haiz olanlar ile güvenlik güçleri mensuplarından birini veya diğer bir kimseyi öldürme ve yaralama fiiline iştirak edenler bu madde hükümlerinden yararlanamazlar."

BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN - Önerge sahibi, gerekçeyi mi okutayım efendim?

ALİ GÜNGÖR (İçel) – Gerekçe okunsun efendim.

BAŞKAN - Gerekçeyi okutuyorum:

Kanundan istifade edeceklerin sınırını belirleyen bu fıkra, mevcut haliyle kanunlaştığı takdirde, yorum ve kavram karışıklıklarına yol açacaktır.

Terörist örgüt mensubu caninin silahlı teşekkül, çete veya cemiyette amirlik ve kumandayı haiz olup olmadığı ya da üst düzey yönetici olarak görev yapıp yapmadığı hususunun tespiti, hangi kriterlerle, ne derecede doğru olarak tespit edilebilir.

Bu durumun, 1974 affında olduğu gibi, Anayasanın eşitlik ilkesiyle ne derecede bağdaşıp bağdaşmadığı hususu da sanırım gözardı edilmiştir.

Diğer taraftan, fıkra hükmünde yer alan "bizzat silah kullanarak" ifadesi, kanundan istifade edemeyecekleri çok aza indiren, nihaî noktada bir çok caniye af kapısını açan bir ibaredir.

Gruplar halinde saldırılarını gerçekleştiren cinayet şebekesi terörist örgüt mensuplarından hangilerinin bizzat silah kullandığı, kaç tanesinin mayın döşediği, kaçının gelebilecek güvenlik güçlerinin yardımını engellediğinin net olarak bilinmesi mümkün değildir.

Kaldı ki, bu fiillerin her birinin yan yana getirilmesiyle birlikte, terörist saldırıların etkinliği artmaktadır. Öldürme ya da yaralama fiilinde bizzat silah kullananın sorumluluğu ne kadar ise, güvenlik güçlerinin yardıma gelmesini engelleyenlerin, yollara ve dağlara mayın döşeyenlerin, bu harekette gözcülük ve halen muhabere görevini yürütünlerin sorumluluğu da en az diğeri kadar olmalıdır.

Bu sebeple "bizzat silah kullanarak" ifadesi yerine, fıkranın, önergede belirtildiği gibi "öldürme ve yaralama fiiline iştirak edenleri" kanundan istifade edeceklerin dışına çıkarması, daha adaletli bir yaklaşım olacaktır.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

153 sıra sayılı kanun tasarısının 1 inci maddesinin üçüncü bendinin "suçun işlenmesine engel olanlar" ibaresinden sonra gelmek üzere "terör örgütlerine barınacak yer gösteren veya erzak ve malzeme tedarik eden veya başka yollardan yardımcı olanlar" ibaresinin eklenmesini.

Hüsamettin Korkutata (Bingöl) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge sahibi, konuşacak mısınız efendim?

HÜSAMETTİN KORKUTATA (Bingöl) – Evet efendim.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Korkutata.

Süreniz 5 dakika.

HÜSAMETTİN KORKUTATA (Bingöl) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; demin kısaca değinmiştim, bu önergeyi vermemizin asıl sebebi, gerçekten, burada, bir haksızlık ve adaletsizlik olduğunu bilmemizden kaynaklanıyor. Bu olayların tamamını, benim gibi, bütün partilerde bulunan bölge milletvekilleri yakinen bilmektedir. Herkesle, hemen hemen tamamıyla da görüştüm, hepsi de bu hakkı teslim etmektedirler. Madem böyleyse, bu önergeyle dedik ki, burayı düzeltelim. Şimdi, bu önergeyle, biz...

Değerli arkadaşlar, burada sayılan suçlar var; "yetkili makamlara mukavemet göstermeksizin kendiliğinden teslim olup, bu kanundan yararlanmak istediğini beyan ederek teşekkül, çete veya cemiyetin yapısı ve faaliyetleri hakkında bilgi vermek suretiyle, teşekkül, çete veya cemiyetin dağılmasına veya meydana çıkarılmasına sebep olanlar ve güvenlik kuvvetlerine silah ve malzemelerini teslim edenler veya verecekleri bilgi ve belgeler ile bizzat gösterecekleri çabayla teşekkül, çete veya cemiyetin amaçladığı suçun işlenmesine engel olanlar hakkında ceza verilemez" denilmektedir. Halbuki, bu sayılan suçların hepsi, ağır suçlar. Devletin varlığına, birliğine, beraberliğine kastedenlerin hepsine diyoruz ki, eğer, bunlar, böyle yapıyorsa, biz bunlara hiç ceza vermiyoruz. Şimdi, bunlara hiç ceza vermeyen bir yasa, bunlara ekmek verenlere ceza veriyor. Yani bilerek dahi verse... Kesinlikle, ben, bilerek verenleri de kastetmiyorum; bunun yüzlerce örneği var, çoğu mecbur olmuş, bunları vermiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu Mecliste çok konuşuldu 3 000 den fazla köy yandı, yıkıldı; mezra yandı, yıkıldı; maalesef, o yıktı, bu yıktı, bunlara da girmiyoruz. Biz koruyamadık bu vatandaşlarımızı. Köyleri yanmış, yıkılmış onu koruyamamışız. Şimdi, ekmek vermesini veya evinden ceket alınmasını veya evinden bir kazma, kürek alınmasını neyle yorumlayabiliriz?!. Biz, devlet olarak, eğer, görevimizi yapsaydık, bunların hiçbirisi olmazdı; yapamadık, şöyle veya böyle.. O zaman, gelin, eğer biz devlet, millet kaynaşmasını istiyorsak; eğer, biz, bu işin adil olmasını istiyorsak; birlik ve beraberliği istiyorsak; mutlaka, bu kanunun burasına, bunu, monte etmeliyiz.

Bundan sonra Af Yasa Tasarısı gelecek, o Af Yasa Tasarısı içerisine de bunun alınmadığını komisyonlarda öğrendik. Biraz önce, çok değerli arkadaşlar dediler ki "efendim, biz, bunu da o yasanın içine koyacağız." Orada, fikir suçlarından, gazeteciler için... Efendim, baskı unsurlarıdırlar, fakir fukara değillerdir; arkasından dolanarak, Anayasanın arkasından dolanarak onları bu kapsam içine alıyoruz; ama, eğer, bir insanın sesi çıkmıyorsa, mazlumsa, bunun da üstüne çıkıyoruz, bu, ikinci bir depremdir değerli arkadaşlar. Çünkü, gerçekten gayri adil bir uygulama olur ve vicdanlarımızın hepsinde de deprem etkisi yapar ve bundan bir fayda da mülahaza edilmez netice olarak.

Bana göre, gerçekten, terörün de bitmesinin ana unsurlarından birisidir bu; çünkü, demin söyledim 100 000 insana hitap ediyor bu; yalnız 20 000 davalının veya 10 000 mahkûmun meselesi değildir. Biliyorsunuz ki, bölge insanları birbirine tutkun insanlardır. Bu tutkun insanların tamamını hesapladığınız zaman, 100 000'i de belki geçer. Ayrıca, bu sebepten dolayı, gerçekten, korucusundan itirafçısına, birçok kişi tarafından da, ciddî şekilde istismar edilmektedir. Sadece, kendisini itirafçı olarak kabul ettirmek için, binbir yalana başvuruluyor.

Zamanım varsa bir şeyi söylemek... Aslında, hiç söylemek istemiyordum; ama, mecbur kaldım, söyleyeceğim.

Değerli arkadaşlar, bizim Bingöl'ün, ekseriyetle Alevilerin oturduğu bir köyü yandı kışın ortasında. Köy yanınca, şöyle veya böyle demedik, arkadaşlar buraya kadar geldiler; o günkü sayın bakanlara götürdük, Meclis Başkanvekillerine götürdük, ilgilendik, ne yapalım, yanmış köyünüz, biz, hiç olmazsa, bu kış idare etmeniz için, Valiliğe söyleyelim, bir miktar para çıkaralım dedik...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Korkutata; toparlayın, lütfen.

HÜSAMETTİN KORKUTATA (Devamla) – Gittik, resmen, devletin bütçesinden Valiliğin bütçesine bir miktar para çıkardık. Vali de çok merhametli, dürüst bir insan "evet, biz bu vatandaşları şehrin yakınında bir yerde iskân ettirelim; otları yok, kendilerine ot bedeli verelim; bu kış idare etsinler, yazın Allah kerimdir" dedi ve yine, bir itirafçı, sağda solda, hatta okullara gidip konferans vermiş "Hüsamettin Korkutata PKK'ya yardım etti" demiş! "Yahu, nereden yardım ettik; biz de farkında değiliz; nasıl yardım ettik, şunu bulsanıza" dedim. Konuşturdular "efendim, o köye yardım etmiş ya; para yardımı, o zaman, o da PKK'lıdır" dedi. Yahu, köy PKK'lı mı?! Niye içeri atmadınız?.. Ee, PKK yanlısıdır!..

Yanmış, tutuşmuş bir köy için, devletin bütçesinden yardım ediliyor. Eğer milletvekili olmasaydım, devlet güvenlik mahkemesine gitseydim belki de, daha hâlâ oradaydım; dava ya biterdi, ya bitmezdi!

Değerli arkadaşlar, çoğu insanlar, böyle yanlış, iftirayla karşı karşıya kalarak mahkûm olmuşlardır.

Bu önergenin kabul edilmesi bu büyük sıkıntıyı giderecek ve buradaki insanlar, devlete müteşekkir olacak, bu Meclise müteşekkir olacaktır.

Hepinizi saygıyla selamlarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Korkutata.

Sayın milletvekilleri, komisyonun ve hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir efendim.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

Geçici 1 inci maddeyi okutuyorum:

GEÇİCİ MADDE 1. – Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce:

A) Siyasî ve ideolojik amaçla suç işlemek için Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesine göre kurulmuş teşekkül, Türk Ceza Kanununun 125 ve 131 inci maddeleri ile 146 ila 162 nci maddelerinde yazılı suçları işlemek üzere kurulmuş silahlı çete veya cemiyet mensubu olup da, bu teşekkül, çete veya cemiyet tarafından işlenen suçlara iştirak etmeyenlerden;

a) Haklarında hazırlık tahkikatı ve son tahkikatı yapılmakta olanlar ile verilen mahkûmiyet hükümleri kesinleşenlerden, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içinde yetkili makam veya hükmü veren mahkemeye başvurup da teşekkül, gizli ittifak, çete veya cemiyetin yapısı ve faaliyetleri hakkında bilgi vermek suretiyle teşekkül, gizli ittifak, çete veya cemiyetin dağıtılmasına veya meydana çıkarılmasına sebep oldukları anlaşılanlar,

b) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce, haklarında yapılan tahkikatın herhangi bir safhasında veya tahkikata başlanmadan önce veya verilen hüküm kesinleştikten sonra, yetkili makamlara açıklama yapmak suretiyle teşekkül, gizli ittifak, çete veya cemiyetin dağılmasına veya meydana çıkarılmasına sebep oldukları anlaşılmış bulunanlardan yetkili makam veya davayı görmekte olan veya hükmü veren mahkemeye başvuranlar.

Hakkında bu Kanunla yeniden düzenlenen 1 inci maddenin birinci fıkrası hükmü uygulanır.

B) Siyasî ve ideolojik amaçla suç işlemek için Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesine göre kurulmuş teşekkül mensubu olup da aynı amaçla suç işleyenlerden veya Türk Ceza Kanununun 125 ve 131 inci maddeleri ile 146 ila 162 nci maddelerinde yazılı suçları işleyenlerden veya 171 inci maddedeki gizli ittifak mensuplarından;

a) Haklarında son tahkikat yapılmakta olanlar ile verilen mahkûmiyet hükümleri kesinleşenlerden, suçları ile ilgili teşekkül, gizli ittifak, çete veya cemiyeti ve diğer failleri, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içinde davayı görmekte olan veya hükmü veren mahkemeye başvurmak suretiyle açıklayan ve bu açıklamalarının doğruluğu anlaşılmış olanlar hakkında; açıklamanın hüküm kesinleştikten sonra yapılmış olması halinde, hal ve şartlara ve hadisenin hususiyetlerine göre ölüm cezası yerine yirmi yıldan, müebbet ağır hapis cezası yerine onbeş yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası verilir ve diğer cezalar üçte bire kadar indirilerek hükmolunur. Açıklama son tahkikat safhasında yapılmış ise hal ve şartlara ve hadisenin hususiyetlerine göre ölüm cezası yerine onbeş yıldan, müebbet ağır hapis cezası yerine on yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası verilir ve diğer cezalar dörtte bire kadar indirilerek hükmolunur.

b) Haklarında yapılan tahkikatın herhangi bir safhasında veya tahkikata başlanmadan önce veya verilen hüküm kesinleştikten sonra suçları ile ilgili teşekkül, gizli ittifak, çete veya cemiyeti ve diğer failleri, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce yetkili makamlara açıklamış olup da bu açıklamalarının doğruluğu anlaşılmış bulunanların yetkili makam veya davayı görmekte olan veya hükmü veren mahkemeye başvurmaları halinde haklarında; açıklamanın hüküm kesinleştikten sonra yapılmış olması halinde, hal ve şartlara ve hadisenin hususiyetlerine göre ölüm cezası yerine yirmi yıldan, müebbet ağır hapis cezası yerine onbeş yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası verilir ve diğer cezalar üçte bire kadar indirilerek hükmolunur. Açıklama son tahkikat safhasında yapılmış ise, hal ve şartlara ve hadisenin hususiyetlerine göre ölüm cezası yerine onbeş yıldan, müebbet ağır hapis cezası yerine on yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası verilir ve diğer cezalar dörtte bire kadar indirilerek hükmolunur. Eğer açıklama tahkikata başlanmadan önce ve hazırlık tahkikatı sırasında yapılmış ise bu Kanunla yeniden düzenlenen 1 inci maddenin ikinci fıkrası hükmü uygulanır.

Bu madde hükümleri Türk Ceza Kanununun 169 ve 314 üncü maddelerinde gösterilen şekilde teşekkül, silahlı çete veya cemiyet mensuplarına, bunların hal ve sıfatlarını bilerek barınacak yer gösteren veya yardım eden, erzak veya silah veya cephane tedarik eden veya başka yollardan yardım edenler hakkında da uygulanır.

Hükmü veren mahkemenin herhangi bir nedenle kalkmış olması halinde bu husustaki kararlar, kaldırılan mahkemenin işlerine devam eden mahkemece, böyle bir mahkemenin bulunmaması halinde, suçun işlendiği yer itibariyle davaya bakmaya yetkili Devlet Güvenlik Mahkemesine verilir.

Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemek için silahlı teşekkül, çete veya cemiyet teşkil edenler ile böyle bir teşekkül, çete veya cemiyeti yönetenler yahut bu teşekkül, çete veya cemiyette üst seviyede amirlik ve kumandayı haiz olanlar ile bizzat silah kullanarak güvenlik güçleri mensuplarından birini veya diğer bir kimseyi öldürmek veya yaralamaktan suçlu bulunanlar, bu madde hükümlerinden yararlanamazlar.

BAŞKAN – Geçici 1 inci madde üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına, Adıyaman Milletvekili Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat.

Buyurun Sayın Fırat.

FP GRUBU ADINA DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; şu anda tezekkür etmiş olduğunuz ve halk arasında "Pişmanlık Yasası" olarak belirtilen ve daha evvel beş defa çıkarılmış olan bir yasanın tekrarını görüşmekteyiz.

Aslında, bu son döneme baktığımız zaman, bir aflar zinciri geldiğini görüyoruz. Birinci zincir, bu "Pişmanlık Yasası" dediğimiz yasa tasarısı, bundan sonra adi suçlar için kısmî bir af yasa tasarısı, ondan sonra gelecek olan bir basın af yasa tasarısı ve onun arkasından da devlet memurlarıyla ilgili bir yasa tasarısı daha var. Bu dört tasarıyla elde edilmek istenen sonuç, bir toplumsal barışın sağlanmasıdır.

Malumları olduğu üzere, Türkiye, onaltı yıldır çok kanlı bir iç kavgadan geçiyor. Binlerce insanımız, binlerce askerimiz, binlerce öğretmenimiz bu yolda şehit oldu; birçok vatandaşımız yok oldu gitti, Türkiye'nin kalkınması için kullanılabilecek milyarlarca dolarlık imkânlar maalesef yok oldu.

Ancak, son zamanlarda güvenlik güçlerimizin uzun ve yoğun bir çabasından sonra Türkiye'deki PKK terörü asgarî düzeye indirildi ve başı da -birçok başı- yakalanarak yargılandı ve cezaevine konuldu.

Şimdi, süreç, Türkiye'de barışın yeniden sağlanmasıdır. Bu tasarı, bu barışın sağlanması için atılmış olan ilk adımlardan birisidir ve Grubumuz olarak böyle bir yasanın çıkarılmasının gerekli olduğu kanısındayız; ancak, bu yasanın yeterli olduğu kanısında değiliz. Aslolan, dağdaki silahlı kişinin, oradan indirilip yeniden bu topluma kazandırılması meselesidir. Devlet olarak kindar olamayız, devlet olarak öç almayı öngöremeyiz. Orada bulunan insanların birçoğu, kandırılarak götürülmüş olan bu memleketin evlatlarıdır. Belki onların yetiştirilmesinde bu devletin veya bizlerin kusurundan dolayı; belki, onlara o iş imkânını sağlayamadığımızdan dolayı; belki, onun perişanlığından dolayı, okuma imkânını veremediğimizden dolayı kandırılmış ve kendi ülkesine karşı çatışır duruma getirilmiştir. Bunu, silahla yok etme yolunu aramak, bence, en kolay yollardan birisidir. Çünkü, devlet güçlüdür; karşısında ne kadar büyük bir güç olursa olsun, bu gücü ezebilecek güçte ve kudrettedir; ancak, devlet, aynı şekilde de müşfiktir; devlet, aynı şekilde de yaraları sarmak durumundadır.

Bunun haricinde, tasarının kendi içerisinde olan bir çelişkisini arkadaşlarım benden önce izah ettiler. Bu çelişki şu: Bir kere, silahıyla gelip teslim olan ve örgütün çökmesinde faydalı olacak olan insanın affının gerekli olduğu kanısındayım; ama, bir yerde, düşünün; Bingöl dağlarında yalnız başınıza bir evde kaldığınızı değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi lojmanlarında, oturmuş olduğunuz lojmanlarda, bir teröristin, her ne halle olursa olsun, evinize girdiğini farz edin.

ORHAN BIÇAKÇIOĞLU (Trabzon) – Giremez...

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Devamla) – Mesela, girdiğini farz edelim.

ORHAN BIÇAKÇIOĞLU (Trabzon) – Başka yeri söyle bari; orayı söyleme.

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Devamla) – Oraya da girerler... Bir süre önce, hatırlarsınız, polis bir operasyon yaptı ve bir araç yakaladı; demek girilebiliyormuş!

Girdiğini farz edelim ve silah tehdidi altında sizden ekmek istedi veya sizden başka bir şey istedi. Peki, vicdanen, sizden şunu soruyorum: Bu silah tehdidi altında, çoluk çocuğunuzun hayatı tehlike altında iken, hanginiz ekmek vermeyebilirsiniz? Bir de, Bingöl'de, Tunceli'de, Muş'ta, Diyarbakır'da, başka yerlerde; o dağ başında, yalnız başına yaşayan insanın halini düşünün!

ORHAN BIÇAKÇIOĞLU (Trabzon) – Ekmeğin içine zehir koysun da versin.

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Devamla) – Onu siz yaparsınız inşallah!

ORHAN BIÇAKÇIOĞLU (Trabzon) – İnşallah...

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Devamla) – İnşallah yaparsınız; ama, burada olduğunuza göre, yapmamışsınız demek ki.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, karşılıklı konuşmayın; lütfen...

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Devamla) – Efendim...

BAŞKAN – Size söylemedim ki efendim.

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Devamla) – Hayır; çok konuşmak ister arkadaşlar, herhalde yeterli olmadı konuşmaları!..

BAŞKAN – Ben müdahale ettim efendim; siz müdahale etmeyin.

Buyurun.

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Devamla) – O bakımdan, şimdi, silahıyla inmiş olan bir insana af yasası getiriliyorsa... Adlî istatistikler de incelendiğinde şu görülüyor: Şu anda hapiste yatan, tutuklanmış veya mahkûm edilmiş olan insanların çoğunluğu, o, dağda olan insanlar değil; çünkü, çoğu, öldürülmüştür, yok edilmiştir; ancak, yakalananların da çoğu, yataklık suçundan dolayı hapiste yatmaktadır; yani, biraz evvel izah etmiş olduğum olaydan dolayı hapisteler.

Şimdi, elinde silahı olan insanı affediyoruz; ancak, silah tehdidiyle, tehditle, o teröriste ekmek veren insanın cezasını kısmen affediyoruz. Bence, bunun mantıkî bir yönü yoktur. Kaldı ki, kanun gerekçesinde de gördüğümüz üzere, PKK terör örgütünün yıkılmasında, bundan evvel çıkarılmış olan 5 pişmanlık yasasının çok etkin olduğu, hükümetin kendi ifadesidir. İnanıyorum ki, bu, son pişmanlık yasası olacak ve bu bela, Türkiye'nin başından silinecektir.

Elbirliğiyle, bu bölgenin yeniden kalkındırılmasının, bu bölgenin yeniden mamur olması için çaba gösterilmesinin, insanları hapishanelerden kurtarıp topluma kazandırmanın da, bence, faydalı olacağı kanısındayım. Bu yöndeki değişiklik önergemizin kabul edilmeyeceğinin farkındayım; çünkü, getirilmiş olan tüm yasalarda, tüm çarpıklıklara rağmen, koalisyon hükümeti arasındaki protokol şartlarının, siyasî partileri ve milletvekillerini zorladığının farkındayım. O bakımdan, herhangi bir değişiklik önergesi vermeyi düşünmüyorum. Ümit ediyorum ki, hükümet, burada yapılmış olan yanlışlığın giderilmesi için... Bundan sonra gelecek olan iki yasa tasarısında imkân var; bunlardan birisi af yasa tasarısıdır, diğeri suç erteleme yasa tasarısıdır. Suç erteleme yasa tasarısında, bunun göz önüne alınarak, bu hatanın ortadan kaldırılmasının, yaraların sarılmasında faydalı olacağı ve toplumsal bütünlüğü, sosyal bütünlüğü yeniden sağlayacağı kanısıyla, hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Fırat.

Şahısları adına, Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı?.. Yok.

Madde üzerinde başka söz talebi?.. Yok.

Sayın milletvekilleri, geçici 1 inci maddeyi oylamadan önce, maddenin son fıkrasından önceki fıkranın sonunda yer alan "mahkemesine" ibaresinin "mahkemesince" şeklinde düzeltilmesi, Komisyon ve Hükümetçe istenmektedir.

Maddeyi bu şekliyle oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde, bu şekliyle kabul edilmiştir.

ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya) – Açık oylama talebimiz vardı.

BAŞKAN – Geçtik efendim, oyladık; rica ederim...

Açık oylamayı, tümünün üzerinde istediniz.

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Evet Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Geçici 2 nci maddeyi okutuyorum:

GEÇİCİ MADDE 2. — Haklarında 5.6.1985 tarihli ve 3216 sayılı, 25.3.1988 tarihli ve 3419 sayılı, 21.3.1990 tarihli ve 3618 sayılı, 26.11.1992 tarihli ve 3853 sayılı, 28.2.1995 tarihli ve 4085 sayılı Kanun hükümleri uygulanmış bulunanlar, anılan kanunların kapsamına giren suçları yeniden işlemeleri durumunda bu Kanundan ve 3419 sayılı Kanundan tekrar yararlanamazlar.

BAŞKAN – Geçici 2 nci madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Gaziantep Milletvekili Sayın Bedri İncetahtacı.

Buyurun Sayın İncetahtacı.

FP GRUBU ADINA MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisinden oluşan 57 nci hükümetin tasarısı üzerinde görüşmelerde bulunuyoruz. Pişmanlık Yasası, Türkiye'de, çok uzun bir zamandan beri, lehte ve aleyhte görüşlerle ele alınan ve çok çeşitli fikirlerin ortaya konulduğu bir mesele. Bunun teknik yönü üzerinde, hukukî yönü üzerinde arkadaşlarımız detaylarıyla durdular. Ben, müsaade ederseniz, terörün ülkemizde ve dünyadaki durumu hakkında bazı hususları dile getirmeye çalışacağım.

Terörün bir cinayet olduğu konusunda, bütün dünyada ortak bir fikir birliği vardır. Hatta, bu, o kadar büyük bir konsensüs oluşturmuştur ki, bizatihi teröre bulaşanlar dahi terörün cinayet olduğunu, çıkmaz bir yol olduğunu söylemişlerdir.

Değerli milletvekilleri, bütün bu itiraflara rağmen, bütün bu ortak fikre rağmen, terör, ne ülkemizde ne de dünyada ortadan kaldırılamamıştır. Bana göre bunun sebebi; Türkiye'de de, diğer ülkelerde de, terörü meydana getiren unsurlara karşı atılması gereken adımların atılmamış olmasıdır.

Şimdi, Pişmanlık Yasa Tasarısını görüşüyoruz. Pişmanlık, esas itibariyle, herhangi bir kişinin yapmış olduğu bir işten dolayı tamamiyle üzüntü duyması, nedamet duyması, ondan vazgeçmesi demektir ve eskilerin ifadesiyle, bir daha o işi işlememeye azmü cezmü kast eylemesi demektir -eskiler öyle derlerdi- yani, bir insan bir hata işleyecek, ondan sonra kesinlikle o hatayı işlemeyecektir, o zaman pişman olmuştur.

Şimdi, biz, bu meseleye baktığımız zaman, acaba, pişmanlık yasasından faydalandıracağımız insanlar, gerçekten, cezaevinde oldukları için mi pişman olduklarını söylemektedirler veya gerçekten, yaptıklarının yanlış olduğunu anladıkları için mi pişman olmuşlardır? İşte, mesele buradadır. Şu ana kadar, Türkiye ve birçok ülke, terörle ilgili meseleleri ele alırken, Pişmanlık Yasasıyla ilgili bu noktayı tartışmamışlardır. Eğer, insanlar, cezaevlerinde oldukları için değil, mahkûm oldukları için değil, gerçekten yaptıklarının yanlış olduğunu anlamış, bir daha yapmamaya karar vermişlerse, işte o zaman gerçek manada bir pişmanlıktan bahsedilebilir.

Değerli arkadaşlarım, ancak, pişmanlık karşılıklı olmalıdır. Biz de, devletin görevlileri olarak, terörle ve başka konularla ilgili bu son onbeş senede yapılan bazı şeylerden dolayı nedamet duymalıyız. Bu tasarıdan evvel, buradan, işkenceyi önlemeyle ilgili bir yasa geçirdik. Türkiye'nin cezaevlerinde, çok çeşitli sebeplerle, bazı görevlilerin işkence yaptıklarını biliyoruz; bu işkencelerin, Türkiye'de terörün artmasına sebebiyet verdiğini de biliyoruz. Biz temenni ederiz ki, devlette bu tür yanlışlıkları yapanlar da pişman olsunlar, bir daha böyle şeyler işlememek için kararlı olsunlar; çünkü, ancak bu şekilde toplumsal barışı ortaya çıkarabiliz, ancak bu şekilde arzu edilen noktaya ulaşabiliriz.

Değerli arkadaşlarım, terörün ortadan kalkması için Türkiye'de atılması gereken adımların yanında, bir de, bir bilgi seviyesine, bir bilinç seviyesine ulaşmamız lazım. Bu da şudur: Türkiye'de, çok uzun bir zamandan beri, devletin güvenliği ile insan haklarının korunması konusu birbirine zıt iki mefhum olarak ele alınmaktadır. Türkiye'de, bir insan, eğer, ülkenin güvenliğini savunuyorsa, insan hakları ihlalleri konusuna pek fazla ehemmiyet vermiyor demektir; bir insan da, insan haklarını savunuyorsa, onun da, ülkenin güvenliğiyle pek ilgisi yokmuş gibi bir düşünce vardır. Bu, çok bük bir eksiklik ve hatadır. Esasen, ülkenin güvenliği ile insan hakları ihlallerinin, birbirlerine zıt iki kavram değil, birbirini tamamlayan, birinin varsa diğerinin de muhakkak olması gerekli iki kavram olduğunu asla unutmamamız gerekir. Ülke güvenliğini savunanlar, aynı şiddetle ve aynı içtenlikle insan haklarını savunmalıdırlar; insan haklarını savunanlar da, aynı içtenlikle ülkenin güvenliğini savunmalıdırlar. Bu iki unsuru beraber savunmayı başardığımız zaman Türkiye’de birçok şeyi halletmiş olabiliriz.

Biraz sonra terörle ilgili bazı sualler tevcih edeceğim; ama, bakınız, Sayın Bakanımızın ve bu işle görevli olan bürokrasimizin şu suale cevap vermesi lazım: Türkiye öyle dönemler yaşadı ki, bu memlekette yetişmiş, bu memlekette eğitim görmüş, bu memleketin ekmeğini yemiş, günde ortalama 20 gencimiz teröre katıldı. Onların hepsini aldatılmış insanlar olarak kabul edemeyiz. Onların birtakım gerekçeleri vardı; bu gerekçelerden bir tanesi de, insan hakkı ihlali idi. Bunu bizim kabul edip etmememizi burada tartışmıyorum. Tartıştığım şey şu; Türkiye’de, eğer biz, ülkenin güvenliğini savunurken, insan haklarını ihlal etmeyi normal bir halmiş gibi görmeye devam edersek, terör konusunda bugün gelmiş olduğumuz noktadan, tekrar, gerilere gitmemiz, belli bir zaman sonra kaçınılmaz olacaktır.

Değerli milletvekilleri, ifade ettiğim gibi ülkenin güvenliğiyle, insan haklarını, birbirine zıt olmayan, birbirine paralel olan, iki kavram olarak göreceğiz ve böylelikle, Türkiye’yi bir hukuk devleti yapacağız. Ancak, bu da yeterli değil, hepimizin, bu Meclisin çatısı altında bulunan 550 milletvekilinin tamamının, serdedeceğim bu sualler üzerinde düşünmesi gerektiğine inanıyorum.

Bunlar şunlardır: Pişmanlık yasasını 6 defa çıkardık. Niçin bu onbeş yıl içerisinde 6 kez pişmanlık yasası çıkardığımız halde, istediğimiz sonucu alamadık? Bu sualin üzerinde hepimizin düşünmesi lazım. Onbeş yıllık terör tarihi boyuncu, neden terörün bir sektör haline gelmesini engelleyemedik? Hepimiz itiraf etmeliyiz ki, bugün, Türkiye’de, terörün varlığından maddî manevî imkânlar elde eden sektörler oluşmuştur. Bu bir realitedir, bunu görmek zorundayız.

Devam ediyorum: Niçin, PKK’nın propagandası karşısında, vatandaşlarımız etkilenmiştir? Belli kesim etkilenmiştir; az etkilenmiştir, çok etkilenmiştir; ama, Türkiye’de terörün propagandası karşısında insanlarımız etkilenmiştir. Bu realiteyi görmek ve bu sualin cevabını vermek zorundayız.

Türkiye'de -başka bir vesileyle dile getirmiştim- çok başarılı bir emniyet var ve çok başarılı narkotik polisi var. Bunların yakalamış olduğu uyuşturucu, dünyada yakalananlara oranla çok yüksektir; ama, hâlâ, Türkiye'de, 40 milyar dolarlık uyuşturucu ticareti engellenememektedir ve bu da terörü besleyen önemli bir unsurdur. Bunun, niçin hâlâ önlenemediğini bilmek ve bunun cevabını ortaya koymak zorundayız.

Bir kaygıyı, bir sualle ortaya koymak istiyorum: Niçin, bütün bu yenilgilere rağmen; neden, bütün bu tahribata rağmen, yeniden, PKK'nın veya başka benzer bir terör örgütünün, en azından, fikrî manada Türkiye'de yeniden etkili olacağı kaygısını taşımaktayız? Bu suali de kendimize sormak zorundayız. Eğer, bu suali soruyor ve kaygı duyuyorsak, öyleyse, kendimizde düzeltmemiz gereken birtakım eksikliklerin olduğunu da söylemiş olmaktayız.

Değerli milletvekilleri, esas itibariyle, biz, Fazilet Partisi olarak, bu tasarıya, eksik olmasına rağmen destek vermekteyiz. Ülkede barışa, ülkede özgürlüğe, ülkede insan haklarına doğru atılan her adımın arkasındayız, takipçisiyiz ve destekçisiyiz; ama, bunun yeterli olmadığını, bu düşünce sistemi değişmediği müddetçe Türkiye'de terörün tamamıyla ortadan kalkmayacağının da bilinmesi gerektiğini bir kez daha ifade ediyor ve Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisinin tasarısının hayırlı olmasını temenni ediyor, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın İncetahtacı.

Şimdi, söz sırası, Doğru Yol Partisi Grubu adına, İçel Milletvekili Sayın Turhan Güven'de.

Buyurun Sayın Güven.

DYP GRUBU ADINA TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, hepinizi, Doğru Yol Partisi Grubu adına saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Evvela, Ali Güngör kardeşime, hemşerime bir teşekkür ediyorum huzurlarınızda.

Hukuk Fakültesinde okuduğumuz yıllarda, rahmetli Bülent Nuri Esen Anayasa Hukuku hocamızdı. Bir konuyu gündeme getirir, sonra, parmakla "kabul edenler, etmeyenler" derdi ve arkasından da şunu ilave ederdi: "Bir yerde parmakların fazla olması, o işin doğruluğunu göstermez." Fevkalade güzel, fevkalade muhtevalı bir önerge verilmiştir; ama, bu önerge kabul görmedi. Ben, bunu arz etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Korkutata da konuşmasında, özellikle bu itirafçıların, yani, şu pişmanlık yasasından yararlanmak isteyenlerin bunu bir özel sektör haline getirdiğini ifade etti.

Ben, komisyondan, çalışmaları esnasında şunu araştırmalarını isterdim: Acaba, uygulama nedir? Yani, bu kanun, daha evvel beş defa uygulanan bu kanun, tekrar yürürlüğe girdiği zaman veya girmesinden evvel, Yargıtayın 9. Ceza Dairesinden bu uygulamayı sordular mı? Ne getirdi, ne götürdü? Acaba, Ceza Genel Kurulunun bu konudaki kararları nedir; hiç, bakmak ihtiyacını, gereksinmesini duydular mı? Zannetmiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bir kanun çıkarılır. Niçin çıkarılır; millete yarar sağlayacağı noktasından ve bir uygulamada ferahlık getireceğini, huzur getireceğini bilerek, umut ederek bir kanun çıkarılır. Ama, Sayın Bakanın ifadelerinden de anladık ki, onbeş yıldan beri -yani, 1985 yılından bugüne kadar- altıncısını çıkarmakla meşgul olduğumuz bu kanun, uygulanmış, süreler konulmuş; ama, bugüne kadar 777 kişi istifade etmiş; fakat, bunların yaptıkları itirafları sonucunda, getirdikleri belgeler sonucunda ise, yine, o miktarda insan mahkûm edilebilmiş.

Şimdi, müteaddit defalar çıkan bu kanunun -hangi dönemde çıkarsa çıksın- yarar getirdiğini söylemek, pek mümkün değil. Hele, bu dönemde, yeniden bu kanunu niye çıkarıyoruz?.. Bu kanunu çıkarmaktaki amacımız nedir?.. Eğer, bugüne kadar çok fazla yarar sağlamışsa, bir daha tekrarlayalım; doğru; hatta, birkaç defa daha tekrarlayalım; ama, onbeş sene içinde 777 kişi... Onbeş sene içinde 777 kişi... O zaman, bu kanun, maksadına varamamıştır, maksat hâsıl olmamıştır. Bu bakımdan, bir kanun, uygulama bakımından eğer bir şeyler vermiyorsa, onu tekrar tekrar getirmenin başka bir maksadı var mı; onu, Yüce Milletimizin ve sizlerin anlayışına bırakıyorum.

Ayrıca -Anayasaya aykırılığını bir tarafa bırakalım- daha sonraki yürürlük maddesinde "altı ay" deniliyor. Niye altı ay? Niye üç ay değil? Yani, altı ay daha, biz, neyi bekleleyeceğiz?

Bir başka şey; bakınız: "Yeniden işlemeleri durumunda yararlanamazlar" deniliyor.

Değerli arkadaşlarım, eğer, daha karar verilmeden, yani, adlî sicil kayıtlarına sabıka kaydı geçmemişse, siz, bu kişinin durumunu nereden bileceksiniz?.. "Yararlanamazlar" demeniz için, kesin hüküm, kaziyei muhkeme olması lazım değil mi? Yani, adlî sicilde bu kişinin kaydının olması lazım değil mi? Eğer, bu yoksa, hiçbir yerde kaydı olmadığına göre, "yararlanamazlar" demeniz mümkün değildir. Daha evvel bırakmışsınız, bir yerde de kaydı yok; bir kere daha işlediğinde, ilk defa işliyor gibi işlem görmeyecek mi acaba?.. Olay bu ve siz, atfı cürmü suç haline getiriyorsunuz. Yani, Sayın Korkutata'nın dediği gibi, uygulamada görülmüştür ki -çok daha genişçe anlattı- bunu, bir özel sektör haline getiren kişiler, bu şekilde pişmanlık yasasından yararlanmak isteyenler, özellikle hasımlarını ve Türkiye'ye yarar sağlayan korucuları hep hasım olarak gösterdikleri için, onlara atfı cürümde bulunuyorlar, bilgi ve belge de buluyorlar ve bu memleketin birliği, dirliği, düzeni için çalışan bu insanlar, töhmet altında kalıyor. Bu itibarla, bu töhmet altında kalan insanları mahkûm edecek hale geliyorsak, çok adil bir davranış olmaz ve hak yerini bulmuş olmaz.

Elbette, bazı yararları olmuştur; ama, çok cüzi bir yarardan ötürü, bu kanunu tekrarlamak, bence, pek yarar da sağlamayacaktır. Bu itibarla, kanun tasarısının, bir kere daha gözden geçirilmesi iyi olur. Pişmanlık yasasını, bir kere daha, atfı cürüm niteliğinden öteye götürerek, doğrudan doğruya suç vasfı haline getirerek, insanları kötüleme noktasında bir yanlışın içinde olmayalım diyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Güven.

Söz sırası, şahsı adına, Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı'da.

Sayın Sobacı?.. Yok.

Şahsı adına başka söz talebi var mı? Yok.

Geçici 2 nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2 nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2. — Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve 1 inci madde yayımı tarihinden itibaren altı ay sonra yürürlükten kalkar.

BAŞKAN – Gruplar adına söz talebi?.. Yok.

Şahsı adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu?.. Yok.

Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı?.. Yok.

2 nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

3 üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3. — Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Konya Milletvekili Sayın Lütfi Yalman, Fazilet Partisi Grubu adına konuşacaklar.

Buyurun Sayın Yalman.

FP GRUBU ADINA LÜTFİ YALMAN (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, kamuoyunda pişmanlık yasası diye bilinen yasa tasarısı üzerinde Grubum adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerimin başında, büyük depremde vefat edenlere Cenabı Hak'tan rahmet, yaralananlara acil şifalar, milletimize ve geride kalanlara da başsağlığı diliyorum.

Yine, bu yasa tasarısı görüşülürken, vatan ve millet için şehit olanlarımıza rahmet, gazilerimize de sıhhat ve afiyet diliyoruz.

Değerli arkadaşlar, toplumu ve kamuoyunu ilgilendiren kanunlar hazırlanırken, mutlak manada, toplumun da görüş ve düşünceleri dikkate alınmalı, kamu vicdanı da dikkate alınmalıdır. Bu konuda, 1985 yılından bu tarafa hazırlanan yasa tasarılarının hem kapsamı bu kadar geniş değildi, hem de toplumsal rahatsızlıklar bu boyutlarda değildi. Bu sebepledir ki, bu kanun tasarısı hazırlanırken kamu vicdanının yeterince dikkate alınmadığı kanaatindeyiz.

3419 sayılı Kanunun bugüne kadar olan uygulamalarından, hakikaten, ülkemiz ve güvenlik kuruluşlarımız fayda sağlamıştır; belki azdır, ama, fayda sağlamıştır; ancak, sağlanan bu faydaların, genel gerekçede ifade edildiği şekliyle, azamî ölçüde gibi bir sıfatla sıfatlandırılmasının da yanlış olduğunu zannediyorum.

Bu yasa tasarısının güzel ve faydalı tarafları, tahmin ederim şunlardır: İtirafta bulunan şahısların verdiği bilgiler doğrultusunda, yasadışı örgütler veya çeteler hakkında bilinmeyen bazı yönler ve konular tespit edilmiş olabilir; faili meçhul cinayetlerden aydınlığa çıkarılanlar olabilir; silah, cephane, patlayıcı madde, örgütsel doküman, bilgi, belge veya malzeme temin edilmiş olabilir; sığınaklar veya barınaklar da tespit edilmiş olabilir. Bunlar, hepimizin beklediği, hoşlandığı, ümit ettiği şeylerdir; ancak, değerli arkadaşlar, Bakanlar Kurulumuz bu kanunu yürütürken, bu kanunu uygularken, şu konuları dikkate alması gerektiği kanaatindeyim: Bu kanun tasarısı, daha önce yukarıda saydığımız gerekçelerle, beş defa daha çıkarıldığı halde, aslında, istenilen netice de tam alınamamış, beklenen, ümit edilen fayda da sağlanamamıştır. Nitekim, 1985'ten bu tarafa yapılan itiraflar sayesinde yakalanan değişik örgütlere mensup insan sayısı -Sayın Bakanın da ifade ettiği gibi- 755 civarındadır ve toplanan silah sayısı -büyük-küçük toplamı- 248 civarında; işte, 12 telsiz, 2 cep telefonu .

15 yılda alınan bu netice, çok da başarılı bir netice değildir. İtiraflar sayesinde çökertilen herhangi bir suç örgütü de yoktur; ama, tespit edilmiş, çökertilmiş 233 kadar sığınak vardır.

Bu yasa tasarısı da, daha önceki yasaların hemen hemen aynısıdır; ancak, bir özelliği var, kapsamı biraz daha geniş. Demek ki, bu yasa tasarısının düzenlenmesi sırasında, daha öncekilerde olduğu gibi, yeterince gerekli tedbirler alınmamış, önceki yasalardan elde edinilmesi gereken tecrübeler, elde edilememiş, kanunun aksayan yönleri masaya yatırılıp analiz edilmemiştir. Bu sebepledir ki, bu kanunun uygulanması, her defasında, faydayı gittikçe azaltmıştır. İlgili bakanların, bu kanunu uygularken, daha önceki uygulamalar sırasında tespit edilen aksaklıkları mutlaka dikkate almaları gerekir.

Değerli arkadaşlar, bir diğer konu şu: Hepimizin bildiği ve kamuoyunun da değerlendirdiği gibi, aslında, bu, dolaylı bir af yasasıdır. Onun için, bu yasa tasarısının uygulanması sırasında, ilgili bakanlıklarımızın çok dikkat etmesini arzu ettiğimiz iki önemli konu var:

Bunlardan birincisi, bu kanundan istifade etmek isteyenlerin, mutlak manada istismarının önlenmesidir ki, daha önceki uygulama dönemlerinde de bu yanlışlıklar görülmüş.

İkincisi, bu kanun tasarısının kapsamının, daha önceki yasalara göre çok geniş olduğunu hepimiz biliyoruz; bunun, şehit ailelerinin ve gazilerimizin rencide edilmemesi konusunda, uygulanırken, dikkate alınması gerekir.

Bir başka konu daha var; itiraflarda bulunan örgüt mensuplarının kendilerinin veya itirafları sırasında verdikleri isimlerin, güvenlik görevlileri veya vatandaşlarımızdan herhangi birisini şehit edip etmediğinin nasıl tespit edileceği konusu. Bu kanun uygulanırken, bunun da üzerinde dikkatle durulması gerekir.

İlgili bakanlarımızın ve bakanlık bürokratlarımızın dikkat etmesi gereken çok önemli bir diğer konu, itirafçıyım diyenlerin, başkalarına, hele ilgisizlere iftira etmeyeceğini nasıl garanti altına alabileceğiz?.. İyice düşünülmesi, iyice analiz edilmesi ve geçmiş tecrübelerden istifade edilerek bunların dikkate alınması gerekir.

Ayrıca, 1 inci maddenin son fıkrasına "üst düzey yönetici" tabiri konularak bir ekleme yapıldı; böylece, bölücü örgütün hem üyeleri hem de yöneticileri kapsama dahil edilerek, aslında, bu yasa tasarısının boyutları, alanı, tehlikeli bir biçimde genişletilmiş oldu.

Değerli milletvekilleri, çıkacak olan bu yasanın, beklenen, umulan faydayı sağlamasını gerçekten arzu ederek, ümit ederek, hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Gruplar adına başka söz talebi?.. Yok.

Şahsı adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu?.. Yok

Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı?.. Yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, tasarının tümünün oylamasının açık oylamayla yapılması konusunda bir talep vardır; okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 153 sıra sayılı yasa tasarısının tümünün oylanmasının açık oylamayla yapılamasını arz ederiz.

BAŞKAN – Şimdi de, açık oylama isteminde bulunan üyelerin salonda olup olmadıklarını tespit edeceğim:

Fethullah Erbaş?.. Burada.

Lütfi Yalman?.. Burada.

Bedri İncetahtacı?.. Burada.

Şükrü Ünal?.. Burada.

Mustafa Geçer?.. Burada.

Özkan Öksüz?.. Burada.

Mehmet Batuk?.. Burada.

Ahmet Nurettin Aydın?.. Burada.

Azmi Ateş?.. Burada.

Yaşar Canbay?.. Burada.

Ali Oğuz?.. Burada.

Rıza Ulucak?.. Burada.

Eyüp Sanay?.. Burada.

Celal Esin?.. Burada.

Nurettin Aktaş?.. Burada.

Kemal Albayrak?.. Burada.

Zeki Ünal?.. Burada.

Zeki Çelik?.. Burada.

Cevat Ayhan?.. Burada.

Hüseyin Arı?.. Burada.

Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım: Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Alınan karar gereğince, açık oylama elektronik cihazla yapılacaktır.

Oylama için 3 dakika süre vereceğim. Bu süre içinde sisteme giremeyen sayın milletvekillerinin teknik personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme giremeyen üyelerin, oy pusulalarını, öngörülen 3 dakika içinde Başkanlığa vermelerini rica ediyorum.

Ayrıca, vekâleten oy kullanacak sayın bakanlar var ise, hangi bakana vekâleten oy kullandığını, oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını da taşıyan oy pusulasını, yine, oylama için öngörülen 3 dakikalık süre içinde Başkanlığa vermelerini rica ediyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının tümünün yapılan açık oylama sonucunu arz ediyorum:

Katılan : 256

Kabul : 213

Ret : 33

Çekimser : 9

Mükerrer : 1

Böylece, tasarı kanunlaşmıştır efendim.

Sayın milletvekilleri, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ve Dışişleri Komisyonları raporlarınan müzakeresine başlıyoruz.

4. – Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ve Dışişleri Komisyonları Raporları (1/325) (S. Sayısı: 82) (1)

BAŞKAN – Komisyon?.. Burada.

Hükümet?..

Hükümet niye nazlanıyor?! Buyurun...

TURHAN GÜVEN (İçel) – Bu kadar bayanın arasından bir bakan seçseydiniz, hükümeti bulmakta zorlanmazdınız...

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerlerini aldılar.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Bu hükümette bayan bir bakan olsaydı, konuşma hakkımızı kullanacaktık.

BAŞKAN – Komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Komisyon raporunun okunmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Komisyon raporunun okunması kabul edilmemiştir.

Tasarının tümü üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Nazlı Ilıcak; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair 82 sıra sayılı Kanun Tasarısı hakkında Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım; hazırunu saygıyla selamlıyorum.

Bu arada, ülkemiz büyük bir felaket yaşadı, yakınlarını kaybedenlere sabır, vefat edenlere Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Deprem dolayısıyla insanoğlunun çaresizliğini müşahede ettik, devletin çaresizliğini gördük ve kahrolduk; ama hayat devam ediyor ve bugün biz burada toplanmış bir şekilde kadınlarla ilgili bir konuyu tartışıyoruz.

Konumuz, kadına karşı ayırımcılığın kaldırılması. Kadın, anamız, bacımız; bu özelliğiyle baş tacımız. Kadın, erkeğini rezil de eden, vezir de eden sahne arkasındaki gizli güç. Kadın, istismar edilmeye açık, zayıf bir varlık. Kadın, ailenin direği, yarınki nesillerin hamurunu yoğuran kutsal el.

Kadının sorunları var, ben burada ayırımcılık yapmak istemiyorum, erkeğin de sorunları var. Meseleye, kadın çerçevesinden bakarken, konuyu insan hakları zeminine, insan zeminine oturtmak gereğine inanıyoruz. Bir ülke, eğer insana değer veriyorsa, kadına da değer verir. Şeyh Edebali Hazretlerinin, Osman Gazi'ye vasiyetinde söylediği gibi "insanı yaşat ki, devlet yaşasın", insan merkezli bir hizmet anlayışına sahibiz. Eğer bir ülkede, insanın değeri yoksa, kadının da değeri olmaz. Şiddete maruz kalan kadınlar, dayak yiyen kadınlar; elbette, buna karşıyız; ama, şiddete maruz kalan erkekler, çocuklar da var. Bilhassa olağanüstü dönemlerde, bilhassa olağanüstü bölgelerde yoğunlaşan işkence kurbanlarını biliyoruz.

Bu yüzden, önce insan diyoruz. Kadın olsun, erkek olsun, çocuk olsun, yaşlı veya genç olsun, hatta suçlu olsun, insanlarımızı sevelim. Fertlerin hak ve hürriyetlerine saygılı davranalım. Onlara, insan haysiyetine yakışan muamele yapalım. Onlara, insan haysiyetine yaraşan bir hayat standardı verelim. Bu genel başlık altında, elbette, kadına özel bir itina göstermek gerekiyor.

(1) 82 S. Sayılı Basmayazı Tutanağa eklidir.

Hiç şüphesiz, erkekler dünyasında yaşıyoruz, hiç şüphesiz erkeklerin egemen olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Şöyle bir bakın etrafınıza, Parlamentoda kaç kadın var? Ya hükümette? Hükümete tek bir kadın bakan bile giremedi ve maalesef, bugün, bu tartışmayı izleyen Bakanımız, kadından sorumlu Bakan, erkek bir Bakan. Niye giremedi kadınlar, erkeklerden daha eğitimsiz oldukları için mi, daha akılsız, daha beceriksiz oldukları için mi, ehliyetsiz oldukları için mi?! Aksine... Şunu itiraf etmek istiyorum: Belirli bir noktaya gelen kadınlar, o noktaya gelebilmek için, erkeklerden daha tecrübeli, daha bilgili, daha akıllı olmak zorundalar. Parlamentoya, siz, hiç, bir ilkokul mezunu veya ortaokul mezunu bir hanımın girdiğini gördünüz mü?! Kadınlar, erkek çemberini kırabilmek, kendilerine biçilen rolü aşabilmek için, çok daha iyi yetişmiş olmak mecburiyetindeler.

Biz, Fazilet Partililer olarak, sadece şehirli kadının değil, köyde, tarlada çalışan, fabrikada işçi olarak çalışan, evde hizmetli olarak çalışan, alt sosyal katmanlardaki kadının dertleriyle de ilgiliyiz. Aslında, mağdur oldukları için, mazlum oldukları için, daha ziyade onlarla ilgiliyiz. Buram buram Anadolu kokan o kadının, Türkiye'nin temel direklerinden biri olduğunu biliyoruz. Orada asıl büyük sorun, eğitimsizlik. Kadına ne kadar hak verirseniz verin, eğitimli olmadığı takdirde, kendi haklarının bilincine varamıyor; çocuklarını gerektiği gibi yetiştiremiyor, eziliyor, horlanıyor, dövülüyor; ama, hakkını arayamıyor.

Toparlamam gerekirse, demek, önce insan; insana saygı, insana sevgi. Sonra; alt başlık olarak kadın; özellikle düşük gelir düzeyine sahip, eğitimsiz, işçi ve köylü kadınlar. Tarlada çalışan, evde çalışan onlar. Zaman zaman, erkeğin, eskimiş bir eşya gibi, başından attığı ve hakkını arayamayan kadınlar onlar.

Biz, kadının dört duvar arasına mahkûm olmasına karşıyız. Aile huzurunu bozmayacak, çocuklarını ihmal etmeyecek ortamın hazırlanması şartıyla, kadın, dış dünyaya açılmalı, dinamik bir güç olarak ülke ekonomisine ve aile bütçesine katkıda bulunmalı. Zaten, Fazilet Partisinin başarısının arkasında, evlerde atıl kalan o muazzam güce bir kimlik kazandırarak, onu siyasete çekmesi yatmıyor mu? O atıl güç, politikaya soyunmuş ve Fazilet Partisinin başarısının altına imzasını atmıştır. Buradan, teşkilatta çalışan, Fazilet Partisine hizmet eden hanımlarımıza sevgilerimi ve tebriklerimi yollamak istiyorum.

Biz, kadın okusun, kendisini yetiştirsin, çalışsın, siyasete girsin istiyoruz; özgürce düşünsün, özgürce yaşasın, bütün enerjisini ülke ekonomisine katabilsin istiyoruz; inancını yaşayarak, bütün bunları yapabilsin; talebimiz bu. İnancından dolayı hanımlarımızın önü kesilmesin istiyoruz. İşte, bu noktada, başörtüsü, önemli bir ayırımcılık unsuru olarak ortaya çıkıyor. Aynı inancı paylaşan erkeklerin, devlet dairesinde çalışmasında veya milletvekili olmasında bir mahzur yok; onlar, serbestçe üniversiteye gidebiliyor; onlar, hâkim olabiliyor; onlar, savcı olabiliyor; ama, başörtüsü, dış dünyaya açılmak isteyen, dış dünyaya açılarak özgürleşmek isteyen, bir kimlik kazanmak isteyen her kadının önüne bir engel teşkil ediyor. Bilimin ışığına, rengârenk başörtüleriyle koşan genç kızlarımızın önü kesiliyor. Onları, laik cumhuriyetin düşmanı gibi gören yobaz kafaları, Meclis kürsüsünden kınıyorum ve onlara bu kürsüden sesleniyorum: Gönlünüzün, vicdanınızın gözüyle seyredin olayları; kafanızdaki örümcek ağlarını parçalayın, gözlerinizdeki o atgözlüklerini çıkarın. O takdirde, siz de, benim gözlerimle göreceksiniz olayları. Bilimin ışığına koşan rengârenk kelebekleri, başörtülü güzel kızlardan oluşmuş bir çiçek tarlası göreceksiniz; tek tip bir üniforma görmeyeceksiniz; yaşayan, duyan, hisseden, üzülen, ağlayan insanlar göreceksiniz üniversite kapısında; bu Meclisten kovulduğu için gözleri yaşlı, boynu bükük insanlar göreceksiniz karşınızda; o insanı göreceksiniz.

Biz, konuyu istismar etmiyoruz ve diyoruz ki, sorunu siz halledin. Bu sorunu kim hallederse halletsin, bu sosyal yarayı ortadan kaldırın. Kim pansumanlarsa pansumanlasın bu sosyal yarayı; kim yaparsa bunu, ona alkış tutalım.

Adalet Komisyonundan geçen öğrenci affında da, maalesef, aynı ayırımcılık ortaya çıkmıştır. Millî Eğitim Komisyonunda, değerli Milliyetçi Hareket Partili üyelerin de katkısıyla, başörtülü kızların sınav hakkından yararlanabilmeleri için başlarını açma mecburiyeti kaldırılmıştı; ama, sırf bu yüzden, öğrenci affında Millî Eğitim Komisyonu tali komisyona dönüştürülmüş, Adalet Komisyonu esas komisyon olarak meseleyi ele almıştır ve Fazilet Partisinin bütün çabalarına, yoğun gayretlerine rağmen, hükümetteki uyum adına ilkeler terk edilmiş ve başörtülü talebelere gene şartlı af getirilmiştir; yani, ayırımcılık yapılmıştır. Kırk katır mı, kırk satır mı... Başını açarsan okuyabilirsin, açmazsan üniversite kapısı yüzüne kapanacak. Devlet, başını örtene eğitim hizmeti vermiyor. Bakın, hizmet vermiyor. Bundan daha ayıp, daha keyfî bir davranış gördünüz mü?! Bir başörtüsü mü laik cumhuriyeti tehdit edecek?! Anayasanın 2 nci maddesinin gerekçesinde laikliğin tarifi şöyle: "Herkesin inancını istediği gibi yaşayabilmesi ve bundan dolayı farklı bir muameleye tabi tutulmaması." İşte, biz laikliği böyle anlıyoruz. Efendim, o kızların başındaki örtü geleneklere uygun değilmiş, geleneklere uygun olması için çenenin altından bağlanması gerekirmiş. Esas itibariyle, Türkiye'nin en önemli sosyologlarından olan Nilüfer Göle ve Elizabet Özdalga, geleneklere uygun olmamasını, geleneklerden kopuşu bireyselleşmenin bir sonucu olarak gösteriyor, bir modernleşme olarak gösteriyor; yani, bu şekilde bir başörtüsü bağlamak, geleneklerden koparak, bireyin kendi ayaklarında, kendi kimliğiyle durduğunun bir işareti sayılıyor. Vatandaşın kılık kıyafetini tanzim eden bir devletle karşı karşıyayız. O devlet ki, biraz fazlaca başörtüsüne dolandığı için olacak, 48 saat gecikmeyle ancak depremzedelerin yardımına koşabildi.

Değerli arkadaşlarım, milletimiz kan ağlıyor. Bu yüzden, zelzele konusuna girip, meseleyi siyasî bir malzeme konusu yapmak istemem; ama, depremden alınacak dersler var. Milletçe el ele vermek ve sorunları el ele halletmek zamanı geldi. Esasında millet bize örnek olmalı; çünkü millet, el ele verdi, gönül beraberliği içerisinde âdeta bir seferberlik ilan etti.

Biz, şimdi, yöneticilerimizden aynı anlayışı, aynı tutumu bekliyoruz. Hem büyük bir haksızlığın hem derin bir sosyal yaranın hem de kadın-erkek ayırımcılığının konusu olan başörtüsü sorunu halledilmelidir. Eğer başörtüsünü istismar edip, siyasette ikbal arayanlar varsa, sorunu çözün, sorunu çözün ki, ellerinden bu malzemeyi alın. Bunu yaptığınız takdirde, biz de, sizi alkışlarız, canı yürekten alkışlarız.

Anayasanın 10 uncu maddesine göre "herkes, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir." İnancının bir tezahürü olarak başörtüsünü takan insana karşı bir ayırımcılık yapmak, onu üniversiteden dışarı atmak, onu Meclisten dışarı atmak bir ayırımcılıktır, Anayasaya aykırı bir davranıştır.

Laik devlet, dindarları olmayan, dindarları ortalarda gözükmeyen, dindarlarından utanan bir devlet değildir. Kimliğinin bir parçasını insanlar evinde terk edemez, parçalanmış kişilikler olarak yaşayamaz. Laiklik, bir toplum mühendisliğinin aracı da değildir. Laiklik, her şeyden önce özgürlüktür; biz bu şekilde anlıyoruz laikliği. Ben bütün bunları kimseyi üzmek, kimseyi tahrik etmek için söylemiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bilim şüpheyle başlar. Acaba başörtüsünü şu veya bu şekilde bağlanış biçimiyle laik cumhuriyete düşmanlık olarak görenler yanılmış olamazlar mı? İç düşmanlar yaratarak milleti ikiye bölmek, sermayeyi yeşil, beyaz diye tefrik etmek, acaba ülkemizin menfaatına mı?! İşte, mesela bir deprem oluyor, görüyoruz, KOMBASSAN yardım edecek, önü kesiliyor; Mazlum-Der'in bankadaki hesaplarına el konuluyor. Devlet, irtica olunca birdenbire ortaya çıkıyor; ama, depremzedelere yardım konusunda, nedense, işi epeyce yavaştan alıyor.

Birilerinin dediği o bakış açısı denendi ve ülkeye huzur getirmedi; acaba farklı bir yaklaşım daha müspet sonuçlar vermez mi; bir düşünelim. Bence, fikir değiştirmek kötü değil; sabit fikirli olmak, peşin hükümlü olmak kötü. Kendimden misal vermek istiyorum: Ben, ülkemin ve milletimin bölünmez bütünlüğüne candan bağlı olan bir insanım ve Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesi kalkarsa ülkem bölünecek diye ödüm kopuyordu; güneydoğudaki olağanüstü hali destekliyordum. Aradan onbeş yıl geçti; seçim oldu, oyların çoğu HADEP'e gidiyor. Demek, güneydoğuda birtakım yanlışlar yapılıyor; orada kanayan bir yara var. Devekuşu gibi başımızı kuma sokarak meseleleri hallettik zannedemeyiz.

Aynı şekilde, başörtüsüne de farklı bir bakış açısıyla yaklaşmaya gayret edelim. İşte, iki kadın sosyoloğun görüşleri -biraz önce bahsettim, Nilüfer Göle ve Elizabet Özdalga- her ikisi de başörtüsünü, laik cumhuriyete karşı bir kalkışma, bir ayaklanma olarak değerlendirmiyorlar. Onlar bilim adamları, bilim kadınları; bilimsel yönden meseleye yaklaşıyorlar, peşin hükümle değil. Acaba, onlar haklı olamaz mı; bir düşünelim.

Bakın, değerli meslektaşım Ertuğrul Özkök bile, MHP'li Devlet Bakanı Ramazan Mirzaoğlu'nun başörtülü kızını gördükten sonra kanaat değiştirdi ve bir makalesinde şöyle yazdı: "Acaba yanıldık mı? Bu genç kızın laik cumhuriyete karşı olması mümkün değil. Çünkü, fevkalade iyi yetişmiş. Üstelik başı açık bir annesi var. Babası da böyle."

Şimdi, ayırımcılığa gelmek istiyorum. Ramazan Mirzaoğlu'nu Bakan koltuğuna oturtabiliyoruz; ama, onun kızı, bir gün milletvekili olmaya kalksa, kızını Meclisten kovacaklar mı, "çık dışarı" mı diyecekler?

Bakın, bizim mücadelemiz, yarın, gelecek nesiller için, Türkiye daha demokrat olsun diye, bizden sonraki gelen nesiller daha özgür bir Türkiye'de yaşasınlar diye; daha ileri bir demokrasiyi solusunlar istiyoruz; onlar, vesayet altındaki özürlü bir rejimin kuklaları olmasın, kaderlerine hâkim olsunlar, kaderlerine sahip çıksınlar.

Gelin, elbirliğiyle, halkın iradesi önündeki engelleri kaldıralım. Son depremde sivil inisiyatifin ortaya koyduğu birlik ve beraberlik duygusundan ilham alalım. Ülkemizi, çağdaş hukuk devleti normlarına kavuşturalım. Demokrasinin standardını yükseltelim. Çağdaş, demokratik Türkiye'yi elbirliğiyle kuralım, kadınıyla erkeğiyle, genciyle ihtiyarıyla, çoluğuyla çocuğuyla el ele. Temel hak ve özgürlüklerin kâmilen yaşanmasını önleyen başörtüsü meselesine, 312 nci maddeye takılıp kalmayalım. Bu problemi, özgürlüklerden yana ağırlığımızı koyarak çözelim. Yasakçı zihniyetle bir yere varamayız, varamadığımızı gördük.

Özetle söylemek gerekirse, biz, önce insan diyoruz. Bu genel başlık altında, kadına özel bir ihtimam gösterilmesi gerektiğine inanıyoruz; çünkü, ister kabul edelim ister kabul etmeyelim, erkekler dünyasında yaşıyoruz. Aile hayatında, şiddet, daha ziyade kadına yöneliyor. İşyerinde, kadın cinsel tacize uğruyor. Eğitim açısından kadın daha mağdur durumda. 1990 yılı itibariyle, kadınların hâlâ yüzde 28'i okuma yazma bilmiyor; bilhassa doğu ve güneydoğuda her 10 kadından 7'si okuryazar değil. Kadının sorunlarını, eğitimle ve onu, toplumun faal bir parçası yaparak aşabiliriz. Bu yüzden de, zihnî takıntılardan, kuruntulardan, vesveselerden kurtulup, özgürlük ortamını ülkemizde tesis etmeye çabalamalıyız. Demokrasi ve hukuk devleti kavramlarını sıkça telaffuz ediyoruz; bunları hayata geçirelim. Daha özgür bir ülkede, kadınıyla erkeğiyle, hepimiz, hürriyetin tadını çıkaralım, hürriyetin keyfini yaşayalım.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ilıcak.

Şimdi, söz sırası, Demokratik Sol Parti Grubu adına, Bilecik Milletvekili Sebahat Vardar'da.

Buyurun Sayın Vardar. (DSP sıralarından alkışlar)

DSP GRUBU ADINA SEBAHAT VARDAR (Bilecik) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin 20 nci Maddesinde Yapılan Değişikliğin Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerinde, Demokratik Sol Partinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerime başlamadan önce, yaşamış olduğumuz ve acısını yüreğimizde hissettiğimiz deprem felaketinde hayatlarını kaybeden yurttaşlarımıza Allah'tan rahmet, yakınlarına ve tüm Türk Ulusuna başsağlığı ve geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Bu büyük felaketin yol açtığı tahribatı, ulusça, el ele vererek aşacağız ve yaraların bir an önce sarılmasında gerekli dayanışmayı göstereceğiz; zaten, bu, Türk Ulusunun bariz karakteridir.

Bilindiği gibi, 20 nci Yüzyılın özellikle son çeyreği, dünyanın her yanında, kadın hareketlerinin yoğun bir biçimde gündeme geldiği bir dönem olmuştur. Kadınlar, 20 nci Yüzyılda, toplumsal eşitlik ve siyasal haklar konusundaki mücadeleleriyle oldukça başarılı bir profil çizmişlerse de, kadın-erkek eşitsizliği, toplumsal ve ekonomik yaşamın çeşitli alanlarında varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Günümüzde, kadınlar, hâlâ, farklı derecelerde cinsiyet ayrımcılığına tabi tutulmakta, ekonomik kaynaklardan ve eğitimden eşit ölçüde yararlanamamaktadırlar. Toplumsal ve ekonomik gelişmenin yükünü taşıdıkları halde, hak ettikleri toplumsal statüyü elde edememekte, karar alma süreçlerine katılma hakkından yoksun bırakılmaktadırlar. Kadın-erkek arasında sürmekte olan bu eşitsizlik, 20 nci Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, tüm dünya kadınlarını uluslararası alanda çözümler aramaya itmiştir. Bu nedenle, Meksika, Nairobi ve Pekin'de toplanan kadınlar konferanslarında birçok uluslararası karar alınmıştır.

Kadınlara erkeklerle eşit haklar tanınması için verilen mücadele İkinci Dünya Savaşının sona ermesiyle hızlanmış, Birleşmiş Milletlerin kuruluşuyla evrensel bir boyut kazanmıştır. İlk kez Birleşmiş Milletler Anayasasında yer alan kadın-erkek eşitliği, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesiyle pekiştirilmiştir. Kadın-erkek eşitliğinin uluslararası metinlerde yer almasıyla birlikte, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin birkaçı dışında hemen hepsi, anayasa ve yasalarına kadın ve erkek vatandaşlarına eşit haklar tanıyan hükümler koymuştur.

1959 yılında kabul edilen ve 1959 yılında Türkiye tarafından onaylanan Kadınların Siyasî Haklarına Dair Sözleşme, kadınların erkeklerle eşit koşullar altında, seçme, seçilme ve kamu görevlerine girme haklarına sahip olacağını belirtmiştir. Daha sonra, 1967 yılında ilan edilen Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirisinde, kadınların siyasal haklarının sağlanması için uygun tedbirlerin alınması öngörülmüştür.

Yasalarda ve sözleşmelerde yer alan eşit hak ve ilkelere karşın, uygulamada, kadınların insan hak ve özgürlüklerinden eşit bir biçimde yararlanamaması üzerine, Birleşmiş Milletler, tamamen kadın haklarına yönelik, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini oluşturmak zorunda kalmıştır.

1980 yılında imzaya açılan ve 1985 yılında Türkiye tarafından imzalanan Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesiyle, taraf devletler, ülkelerinin siyaset ve kamu yaşamında kadınlara karşı ayırımcılığı kaldırmak için uygun tedbirleri almayı taahhüt etmişlerdir. Sözleşmede, ayrıca, tam bir eşitlik için, erkek ve kadının geleneksel rollerinde değişimin sağlanması konusunda, örf ve âdetlerin değişimi yolunda her türlü önlemin alınması ve bu bağlamda yasal ve yönetsel düzenlemelerin yapılması gerektiğine yer verilmiştir. Kısaca, sözleşmeyle, temel olarak, kadının statüsünün bütün dünyada güçlendirilmesi amaçlanmıştır.

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesinin ardından Birleşmiş Milletlerce imzaya açılan en geniş katılımlı bir sözleşme olmuştur. Ne var ki, kadınlara karşı ayırımcılığı önlemek doğrultusunda, gerek uluslararası metinlerde gerekse iç hukuk metinlerinde birçok hüküm yer alsa da, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, kadınlar, geleneksel toplumun yasaklamalarından henüz kurtulabilmiş değildirler. Ülkemizde, gerek siyaset alanında gerek bürokratik karar alma mekanizmalarında çok az sayıda kadınımızın bulunduğu gerçeği, bu gelenekçi yapıdan ve kadına biçilmiş geleneksel rolden kurtulamadığımızın bir göstergesidir. Yalnız, dikkat çekici olan nokta, bunun sadece bize özgü bir olgu olmadığıdır. Dünyanın hiçbir yerinde, siyasal haklar ve karar organlarında temsil açısından kadın-erkek eşitliğinin gerçekleştiği söylenemez. Buna karşın, gelişmiş ülkelere ilişkin veriler, eğitim ve istihdam açısından belirli bir düzeye ulaşmanın, siyasal katılma ve karar organlarında temsil için bir önkoşul olduğunu göstermektedir.

Sayın milletvekilleri, bir toplumda kadınların durumu, o toplumdaki uygarlaşmanın ya da insanîleşmenin ölçüsü olarak alınabilir. Bir ilke olarak, eşitlik, doğuştan itibaren bütün demokratik toplumların siyasal ideolojisinin ayrılmaz bir parçasını en büyük ülküsünü oluşturmuştur; ancak, temsili demokrasi, bugüne kadar ki, uygulamasıyla, en çok kadınları dışlamıştır. Bu da temel bir çelişki olarak karşımıza çıkmaktadır. Aktif politika yaşamında kadınların azlığı, bunun en çarpıcı göstergesidir.

Toplumumuzdaki kadın-erkek farklılaşması nedeniyle, para, eğitim ve zaman gibi kaynaklar, kadınların aleyhine dağılmakta ve kadınların politikada var olma taleplerini sınırlamaktadır.

Demokrasinin temelinde, bütün insanların eşit haklardan yararlanması ilkesi bulunmaktadır; bu nedenle, hükümetler ve siyasî partiler, kadınların tüm ulusal ve yerel kurumlardaki faaliyetlere eşit katılımlarını sağlama yönünden çabalarını yoğunlaştırmalıdırlar.

Çağımız, bilim, teknoloji ve sanayi çağıdır. Değişen sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasî koşullar içinde, kadının üretime ve sosyal yaşama katkısı kaçınılmazdır. Bu koşullar sağlandığında, kadının toplum içerisindeki konumu da giderek değişecektir.

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine, ülke olarak imza koyarken, bir üyesi olduğumuzu söylediğimiz uygar dünyaya, kadınlarımıza yönelik ayrımcılık içeren hukuk sistemini gözden geçireceğimize, kadının eğitimine, çalışma yaşamına, siyasal mekanizmalardaki konumuna dair bazı sözler vermiş bulunmaktayız. Uygar ve verdiği sözü yerine getiren bir ulus olduğumuzu, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, tüm dünyaya kanıtlamak zorundayız. Aksi takdirde, kadınlara yönelik ayrımcılık sürer, kadın ikinci sınıf vatandaş konumundan bir türlü kurtulamaz.

Elbette, 21 inci Yüzyıla girdiğimiz şu günlerde, hâlâ, kadın-erkek eşitliğinden söz etmek üzücü bir durumdur. Mevcut eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için, elbette yapılacak daha çok iş vardır. Geçmiş hükümetlerin ve Meclislerin bu yönde hızlı adımlar atmadığını üzülerek tespit ediyoruz. Bugün, bunlardan bir tanesini daha ortadan kaldırmak, 57 nci hükümete ve 21 inci Dönem Meclisine nasip olmuştur.

Sayın milletvekilleri, şu anda görüşmekte olduğumuz tasarı, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin 20 nci maddesinde yapılan teknik değişikliğin uygun bulunmasına yöneliktir. Sözleşmenin 20 nci maddesi hükmü gereği olarak, denetim organı olan komitenin, yılda bir kez, 2 hafta toplanması şeklindeki sınırlaması kaldırılmaktadır. Zaten, bu değişiklik, komitede temsil edilen ülkemizce de onaylanmıştır.

Bu tasarının gündeme gelmesi, kadın hakları konusundaki görüşlerimizi açıklama fırsatı vermiştir. Demokratik Sol Parti Grubu adına teşekkür ediyor, Yüce Heyete saygılar sunuyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Vardar.

Şimdi söz sırası, Anavatan Partisi Grubu adına, İzmir Milletvekili Sayın Işılay Saygın'ın.

Buyurun Sayın Saygın. (ANAP sıralarından alkışlar)

ANAP GRUBU ADINA IŞILAY SAYGIN (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında, Anavatan Partisi Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, siz saygıdeğer milletvekillerini saygıyla selamlıyorum.

Sözlerime başlamadan evvel, Türkiye'nin başına gelen felaketin son olmasını Yüce Allahımdan diliyorum. Depremde ölenlere rahmet, yaralı ve hastalarımıza acil şifa, Yüce Milletimize başsağlığı dileğimi ifadeyle sözlerime başlamak istiyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Birleşmiş Milletler tarafından, 1947 yılından itibaren, kadının statüsünün iyileştirilmesi ve erkeklerle eşitliğinin sağlanması yönünde çok sayıda sözleşme ve karar hazırlanmıştır. 1975 yılında Meksika'da, 1980 yılında Kopenhag'da, 1985'te Nairobi'de ve son olarak da 1995 yılında Pekin'de düzenlenen "Dünya Kadın Konferansları"yla, erkek-kadın eşitliği konusu ülkelerin gündemine taşınmıştır.

Toplumların kalkınmasında insan faktörü başta gelmektedir. Bu da, kadın-erkek her iki cinsin, eşit fırsat ve imkânlar çerçevesinde kalkınmaya katılması ve nimetlerinden de eşit yararlanmasıyla mümkün olabilir. Bütün dünyada kadın-erkek eşitliğini sağlama çabalarının başında, kadın eğitiminin artırılması gelmektedir.

Kadınlarımızın statüsünü yükseltmek amacıyla, 1990 yılında, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Genel Müdürlük, Anayasadaki eşitlikçi hükümler ve diğer iç mevzuat yanında, uluslararası sözleşme ve kararlara katılarak faaliyetlerini sürdürmektedir.

1981 yılında yürürlüğe giren Birleşmiş Milletlerin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, kadının statüsünün dünya çapında güçlenmesi yönünde güzel bir çalışmadır. Ülkemiz, Sözleşmeyi, 11 Haziran 1985 yılında 3232 sayılı Kanunla imzalamış ve 19 Ocak 1986 tarihinde de bu Kanun yürürlüğe girmiştir.Sözleşmenin uygulanmasının denetim organı olan CEDAW Komitesinde, ülkemizi, Orta Doğu Teknik Üniversitesinden Profesör Feride Acar temsil etmekte ve komite çalışmalarına faal olarak katılmaktadır. Ülkemiz, komiteye, birleştirilmiş ikinci ve üçüncü dönem raporunu, 1997 yılında -Birleşmiş Milletlere- sunmuştur. Başkanlığımdaki çalışma grubu, 98 soruya oldukça kapsamlı cevaplar hazırlamış ve komitenin takdirini kazanmıştır.

Kadınlara götürülen hizmetlerin çağdaş dünya normlarına uygun ve eşitlikçi yaklaşımla yürütülmesi için, uluslararası sözleşmeler elbette dayanak olmaktadır; ancak, Türk kadınının yaşadığı sıkıntıları yakından bilen bir kişi olarak, kadınların özellikle yasalar karşısında eşitsizliklerini giderici önemli çalışmalar yapmaktan da -geçmiş dönemde- onur duymaktayım ve yine de bu çalışmalarımıza süratle devam etmekteyiz.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 55 inci hükümet döneminde yapılan çalışmalarımızı, Bakanlığım dönemindeki çalışmalarımızı özetlersek, şöyledir:

Medenî Kanunun 153 üncü maddesi değiştirilerek, kadının, evlendikten sonra da, talep ederse, kocasının soyadından önce gelmek üzere kızlık soyadını kullanma imkânı sağlanmıştır. Bu da, kadının kimliğinin kaybolmaması açısından çok önemli bir yasa değişikliğidir.

İkincisi, nüfus cüzdanlarında yer alan "medenî hal" bölümüne ilişkin çalışmadır. Zamanın İçişleri Bakanı Sayın Murat Başesgioğlu'na binlerce defa teşekkür ediyoruz, bu güzel çalışmaya verdikleri destekten dolayı. Anayasamızın 20 nci maddesinde "Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz" hükmü yer almaktadır. Bu çerçevede, Devlet Bakanlığının önerisi üzerine, İçişleri Bakanlığınca, nüfus cüzdanlarındaki "medenî hal" bölümünde "dul" veya "boşanmış" ibareleri kaldırılarak sadece "evli" veya "bekâr" ifadelerinin kullanılmasına karar verilmiş, 19.11.1997 tarih ve 5783 sayılı genelgeyle tüm valiliklere iletilmiştir.

Üçüncü bir çalışmamız da şudur: Emekli Sandığı karnelerinde "yetim", "dul" "kadın" gibi soğuk ibareler vardı hepinizin bildiği gibi. Vatandaşlarımızın ve bilhassa kadınlarımızın ısrarlı talebi neticesinde "emeklinin eşi", "emeklinin kızı", "emeklinin oğlu" ibarelerinin yer alması sağlanmıştır.

Gelir Vergisi Kanunu 55 inci hükümet döneminde değiştirilirken, bunun içinde yaptığımız bir çalışmayla, kadınlarımızın kocalarından ayrı vergi beyannamesi vermesi sağlanmıştır. Bundan evvel, bekâr bir kadın vergi mükellefiyse, evlendikten sonra eşinin vergi mükellefliği içine giriyordu ve bu, çok mağduriyetine neden oluyordu. O nedenle, kadınlarımızın da kocalarıyla birlikte aynı çatı altında, ayrı beyanname vermesi sağlanmış bulunmaktadır.

Diğer bir çalışmamızla, her türlü kimlik belgelerinde baba adının yanında ana adının da yer alması sağlanmıştır.

Diğer önemli bir yasamız, hepinizin de yakinen bildiği gibi, reform niteliğinde olan 4320 sayılı Aileyi Koruma Kanunudur. Bu kanun, daha evvel "aile içi meseledir" diye şiddet ortamında müdahale edemeyen polisin, olaya derhal müdahale etmesini ve şiddet uygulayan kişiyi hâkim karşısına çıkarmayı amaçlamaktadır.

Reform niteliğinde olan bu yasa, bütün dünyada uygulanmaktaydı; Müslüman bir ülke olan Malezya'da bile varken, bizde yoktu. Çok büyük reform niteliğinde olan bu yasanın da çıkması, ülkemiz, kadınlarımız ve çocuklarımız açısından çok büyük önem arz etmektedir.

Mart 1999'da, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda konuşan Hillary Clinton, bu yasadan dolayı, ülkemizden övgüyle bahsetmiştir. Bu da, yasanın ne kadar önemli olduğunun belirtisidir.

1995 yılında Pekin'de düzenlenen, Dördüncü Dünya Kadın Konferansında, ülkemizin verdiği taahhütleri yerine getirmek için çeşitli çalışmalar gerçekleştirildi. Dördüncü Dünya Konferansında, ülke olarak, benden evvelki bakanımızın -tabiî ki, devlette devamlılık esas- vermiş olduğu taahhütler çok önemli. Sekiz yıllık eğitime geçilecek diye, 1995 yılında taahhüt etmişler; çok şükür, 55 inci hükümet döneminde, bu verilen taahhüt gerçekleşti. Böylelikle, sekiz yıllık eğitimin gerçekleşmesi, kız çocuklarının örgün eğitim sisteminde daha uzun süre kalmasının sağlanması bakımından, kadının statüsünün yükselmesi bakımından da çok önemli bir adımdır.

İkinci olarak, 2000 yılına kadar, okuma yazma bilmeyen kimse kalmayacak; okuma yazmanın oranlarını yüzde 100'e çıkaracağız diye taahhütte bulunmuşuz. Bu konuyla ilgili olarak da, Devlet Bakanlığı-Millî Eğitim Bakanlığı işbirliği çerçevesinde, halk eğitim merkezleri aracılığıyla ve gönüllü kuruluşların işbirliğiyle, 80 ilin valisine yazılan genelgeler doğrultusunda, bugüne kadar 300 000 kadınımız okuryazar hale gelmiştir.

Resmî nikâhı olmayan birliktelikten doğan çocuklar, nüfus cüzdanları olmadığı için, okullara kaydolamıyorlar ve okuma imkânları sağlayamıyorlardı. Bunun dışında, kadınlarımızın medenî haklardan yararlanmaları söz konusu değildi. Bunlar için de, bugüne kadar 50 000 çift resmî nikâha kavuşarak, bu mağduriyetleri giderilmiş oldu.

Onun dışında, diğer önemli bir madde; yine taahhütlerimiz arasında, anne ve çocuk ölüm oranlarını yüzde 50 oranında azaltacağız demişiz. Bu kadın sağlığı konusunda da, KASAKOM olarak büyük çalışmalar yaptık ve bu arkadaşlarımız çalışmalarına devam etmekteler.

Onun dışında, yine önemli bir madde; 2000 yılına kadar CEDAW çekincelerinin kaldırılması konusunda taahhütlerimizin yerine getirilmesi için gereken yapıldı.

Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu faaliyetleri, gönüllü kuruluşlarımızla işbirliği içerisinde oluşturduğumuz eğitim, sağlık, istihdam ve hukuk komisyonlarıyla gerçekleştirdik, güçlerimizi birleştirdik, istişarî mahiyette de olsa çok büyük güç aldık.

Kadınlarımıza götürülen hizmetlerin etkinliğinde, bütün kamu kuruluşları, gönüllü kuruluşlarda olduğu gibi, Meclisimize de görev düşmektedir. Kadınlar için olumlu olacak yasaların bir an önce çıkarılması dileğimizdir. Ayrıca, merkezde Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğünün yaptığı koordinasyonu illerde de valilerin yürütebilmesi için, ilk etapta, 13 il ve valilik nezdinde kadının statüsü birimlerinin açılmasını gerçekleştirerek, büyük destek verdik. Bu birimler, gönüllü kuruluşlar ve ildeki kamu kuruluşlarıyla işbirliğiyle, kadına yönelik faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Bugün görüşülen CEDAW sözleşmesine taraf olan ülke sayısı 161'e ulaşmış olup, komitenin incelemek zorunda olduğu ülke raporları da buna bağlı olarak artmaktadır. Komitenin yıllık toplantı süresinin iki hafta olarak belirlenmiş olması, mevcut iş yükü karşısında sıkıntı yaratmaktadır. Bu nedenle, sözleşmenin süreyle ilgili maddesinin değiştirilerek yıllık toplantı süresinin üç haftaya çıkarılmasıyla, komite çalışmaları rahatlayacaktır.

Bu konudaki ülkemizin onayının uygun bulunduğuna dair kanun tasarısının kabul edileceği inancıyla hepinizi saygıyla selamlarken, 57 nci hükümette, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğünün bile bir erkek bakana bağlı olmasını, tüm kadınlar adına kabul edemediğimi belirtir, anlaşmalarla değil, icraatla kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasının gerekli olduğuna olan inancımı tekrarlar, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Saygın.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Sayın Nesrin Ünal; buyurun. (Alkışlar)

MHP GRUBU ADINA NESRİN ÜNAL (Antalya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısıyla ilgili, Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum; Milliyetçi Hareket Partisi ve şahsım adına, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Yüce Türk Milletinin geçirdiği deprem felaketinden dolayı, geçmiş olsun ve başsağlığı, geride kalan acılı ailelerimize sabır ve metanet, yaralılara şifa, ölenlere Cenabı Allah'tan rahmet diliyorum.

Deprem olduğu gece, Milliyetçi Hareket Partisinin aslî görevi doktor olan bütün milletvekilleri, sabah, deprem bölgesine gitmiştir; burada, doktorluk yapmış, enkaz altından yaralıları çıkarmıştır. Burada, bir hekim olarak gördüğüm, sağlık ekibinin, bakanından hemşiresine, doktoruna kadar özveriyle ve canhıraş bir şekilde çalıştığıdır ve burada, gördüğümüz bir polis memuruna sorduğumuzda "geçmiş olsun, ailenizde bir şey var mı" dediğimizde, polis memuru "ailem enkaz altında; ama, ben burada görevdeyim" demiştir. Bu polis memuru da devlettir.

Biz, Milliyetçi Hareket Partisi milletvekilleri olarak, bu tür çalışmalarda şov yapılmaması gerektiğine, bunların gönüllü çalışmalar olduğuna ve Allah rızası için yapıldığına inanıyoruz. (MHP sıralarından alkışlar)

Dışişleri Komisyonunda kabul ettiğimiz bu tasarının Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine öncelikli olarak alınmasını sağlayan değerli grup başkanvekillerimize teşekkür ediyorum.

Türk kadını, tarih boyunca hiç ayrımcılığa maruz kalmadan, devlet adına verilen önemli kararlarda erkekle eşit söz hakkına sahip olmuştur. Anadolu kadını, ne erkeğinin arkasında ne erkeğinin önünde, sadece, erkeğinin yanında yer almıştır; ama, her nedense, son yıllarda, kadınımız, sürekli statü kaybetmiş, okuma yazma oranı çağın gerisinde kalmıştır. Yapılan çalışmalarda ise, kadınımıza fırsat verildiğinde eğitim hayatında daha başarılı olduğu görülmüştür. Bugün, üniversitelerimizde kadın öğretim görevlisi arkadaşlarımızın sayısı, neredeyse yarıdan daha fazladır.

Köyden kente göçte ise, en büyük statü kaybını kadınlar yaşamıştır. Toplumun erkeğe yüklediği aile reisliği misyonu nedeniyle, erkeklerin iş bulması daha kolay olmuş ve buldukları işte de sosyal güvenlik kapsamına girme şansları daha yüksek olmuştur. Kadın ise, eğitim ve nitelik eksiklikleri nedeniyle, statüsü düşük, sosyal güvenlik kapsamına girmesi zor işlerde çalışmıştır.

Bazı partilerin, geçmişte, siyasette kadınlara kota getirilmesini istediğini duyunca, çok üzüldüğümüzü belirtmek isterim. Bizce, kadın için istenen kota bile, kadını ikinci sınıf ya da korunmaya muhtaç sınıfına sokmaktadır ve bu, ayırımcılığın odak noktasıdır. Aslında, kadın da erkeklerle eşit şartlarda siyasî mücadelesini yapmalı ve bazı tabuları yıkarak, toplum, kadın nüfusuna oranlı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilmelidir.

Dünya ülkelerinde kadının siyasette ağırlığı artmakta ve siyasette yaşanan tıkanmaların kadın sayısının artmasıyla aşılacağı söylenmektedir. Dünya globalleşmektedir. O halde, aynı süreç Türkiye'de de yaşanacaktır ve toplum hayatının her kesiminde olduğu gibi siyasette de kadın sayısı artacaktır.

Kadın ayırımcılığının yapıldığı bir başka konu da, yönetim kademesinde kadınların az sayıda olmasıdır. Ben, bir hekimim ve Türkiye'deki hekimlerin yarısına yakını hanımdır; ama, başhekimlerin ya da sağlık müdürlerinin çoğu erkektir ve kadınlar yok denecek kadar azdır.

Kadın, Türkiye'de üretimin lokomotifidir. Anadolu kadını, sadece tarlada çalışmakta, çocuk doğurmakta, askere yollamakta ve canından çok sevdiği çocuklarını bu vatan için şehit vermektedir; ama, devlete verdiğinin karşılığını tam alamamaktadır. Anadolu kadını tarlada çalışırken, yarın endişesi olmamalı, çocuklarımı nasıl büyütürüm, nasıl okuturum, nasıl evlendiririm korkularını yaşamamalıdır; çünkü, bu kaygı ve korkuları Anadolu kadını hak etmemektedir.

Osmanlı devletinde kurulan büyük hastaneler, vakıflar, darülacezeler, yetimhaneler hep kadın eliyle kurulmuştur ve bugüne kadar da yaşamıştır. Yani, Türk kadını, fıtratına, kültürüne, inancına uygun olarak, koruyucu anne ve çalışan olarak, toplum problemlerine sahip çıkmış, toplumun sosyal yaralarını sarmış ve iyileştirmiştir. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun ve keresteyi getiren, mahsulleri pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, kağnısı ile kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, hep o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Ana kucağı kadar sıcak Anadolu'yu bütün kötü şartlara rağmen bugüne taşıyanlar, yine bu Anadolu kadınıdır. Onun için, hepimiz, büyük ruhlu ve duygulu kadınlarımızı, şükran ve minnetle, ebediyen sevgi ve saygıyla anmamız gerekir.

Atatürk'ün bir sözünü hatırlatmak istiyorum: "Ey kahraman Türk kadını, sen omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın." Ayrıca, İslamiyette "cennet, anaların ayağı altındadır" hadisi şerifinde buyrulduğu gibi, kadının ulviyeti ve makamların en yücesine oturtulduğu görülmektedir.

Kadın, toplumun bir parçası, bireyidir ve kadın, birey olmanın sorumluluğuyla işini yapmalı, uzmanı olduğu konularda toplumun problemlerine çözüm üretmelidir, kendine karşı olan her türlü ayrımcılığa karşı tepkilerini birlikte göstermelidir.

Milliyetçi Hareket Partisinde, camiasının bir ferdi olarak, hiçbir ayırımcılıkla karşılaşmadım; ama, toplumda bu ayrımcılığın yapıldığını görmekteyim.

Kadın bir ölçüdür; bir milletin hal ve istikbalini onunla takdir edebilirsiniz. Milliyetçi Hareket Partisi, kadınlar ile erkeklerin, ekonomik, sosyal, kültürel, medenî ve siyasî haklarında eşit faydalanmalarının gerektiğine inanmaktadır. Bu arada da, çalışan annelerimizin şartlarının iyileştirilmesinin, anneliğin himayesinin ayırımcılık olmadığı görüşündeyiz. Kadınların, ailenin refahına, toplumun kalkınmasına büyük katkısı mevcuttur ve nesillerin sağlıklı yetişmesi için, aile içinde ayırım olmamalıdır. Erkek ve kadın, yani, toplumun tamamı, çocuk yetiştirilmesinde sorumluluğu paylaşmalıdır.

Bir ülkenin tam ve eksiksiz kalkınması için, dünyada refahın ve barışın elde edilmesi için, kadınların erkeklerle eşit şartlarda azamî katkılarının gerekliliğine inanıyoruz. Bir insanın bir eli kadınsa, diğer eli erkektir; bir ayağı kadınsa, diğer ayağı erkektir. Kadın ve erkek, ayrılmaz bir bütündür. Bu uzuvlardan birini yok sayarak, toplumun geleceğini inşa edemezsiniz.

Milliyetçi Hareket Partisinin, kadınlara karşı olan ayırımcılık yanında, cins, etnik, dil, din, bölge, mezhep dahil, her türlü ayırımcılığın karşısında olduğumuzu söyleyerek, böyle bir tasarının öncelikli olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçmesinden dolayı, Yüce Heyetinize teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ünal.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, bir noktayı arz edebilir miyim efendim.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Hükümetin tarzı terekküp şeklindeki bu durumunda, böyle bir anlaşmanın Türkiye Büyük Millet Meclisinde konuşulması keyfiyetinin pek uygun olmadığı düşüncesiyle, Doğru Yol Partisi olarak hiçbir hanım arkadaşımızı konuşturmuyoruz.

Teşekkür ederim efendim.

BAŞKAN – Sayın Güven, bir 14 sene daha mı bekleseydi?.. Bırakın geçsin.

TURHAN GÜVEN (İçel) – O 1985 değil efendim. Müsaade buyurun. Bu daha yeni. 1985'te onaylanan kanunu değiştiriyorsunuz.

BAŞKAN – Gruplar adına başka söz talebi yoktur.

Şahısları adına söz isteyen var mı? Yok.

Tasarının maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1 inci maddeyi okutuyorum:

KADINLARA KARŞI HER TÜRLÜ AYRIMCILIĞIN ÖNLENMESİ

SÖZLEŞMESİNDE YAPILAN DEĞİŞİKLİĞİN ONAYLANMASININ

UYGUN BULUNDUĞUNADAİR KANUN TASARISI

MADDE 1. – 11 Haziran 1985 tarihli ve 3232 sayılı Kanunla katılmamız uygun bulunan “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)”nin 20 nci maddesinin 1 inci paragrafında yapılan değişikliğin onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Gaziantep Milletvekili Sayın Mehmet Bedri İncetahtacı; buyurun.

FP GRUBU ADINA MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Elbette, dört hanımefendiden sonra konuşmanın zorluğunu biliyorum; ama, buna gayret edeceğim.

Önce bir gerçeği sizlerle paylaşmak istiyorum. Gerçekten güzel şeyler söylendi; ama, üzerinde konuştuğumuz meseleyi, sanıyorum, birçok arkadaşımız okumadı. Yapılan şey sadece şudur: "Birleşmiş Milletlerde CEDAW iki haftada bir toplanır" şeklindeki cümle "her yıl toplanır" şeklinde değiştirilmiştir. Yani, öyle çok abartılı bir şey yapmıyoruz.

Muhterem milletvekilleri, bunu niye söyledim; bugün, bir gazeteci arkadaşımız, köşesinde diyor ki "depremden sonra milletimiz bir gerçeği bize anlattı; artık milletimiz birinci sınıf devlet istiyor, birinci sınıf siyasetçi istiyor." Birinci sınıf siyasetçi ne demek? Birinci sınıf siyasetçi demek, memleketin meselelerine gerçekçi bakan ve gerçekçi çözümler üreten siyasetçi demektir.

Burada, elbette güzel konuşmalar yapmak mümkündür, elbette partilerin bu konuşmalarla birbirleriyle yarışması da mümkündür; ama, bakınız, milletimiz bizden çözüm bekliyor.

Değerli milletvekilleri, 20 nci Yüzyıl, modernitenin egemen olduğu bir yüzyıldır. Moderniteyi hepimiz iyi biliyoruz. Modernite, problemleri çözüyor gibi görünen; ama, gerçekte çözmeyen bir anlayıştır. Bakın, dünyada çözemediğimiz büyük problemler var; açlık problemi var, işsizlik problemi var, çevre kirliliği problemi var, silahlanma problemi var, bunlarla beraber bir de kadın problemi var. Tabiî, bütün bunların özünde, insan hakları problemi var. Birleşmiş Milletler, bütün bunları çözmek için çok çeşitli kurullar oluşturmuştur, hepsini çözme gayreti içinde olduğunu söyler; ama, değerli milletvekilleri, bakın, asrı bitiriyoruz, bunların hiçbiri çözülmemiş, her biri daha büyük problemler olarak 21 inci Asra devredilmektedir. Bunun sebebi çok açıktır; çünkü, modernite, bu problemleri temelde problem olarak görmez.

NAMIK KEMAL ATAHAN (Hatay) – Türkçede "modernite" diye bir kelime yok!

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla) – Görmediği için, bunları çözebilmek için gerekli olan performansı da göstermez.

Dolayısıyla, ben, aslında, şu hususu sizlere arz etmeye çalışıyorum: Türkiye'nin gerek kadın problemini gerek diğer problemlerini çözebileceğimiz yer, Türkiye'dir. Elbette, biz, Birleşmiş Milletlerdeki, dünyada oluşan çözüm arayışlarına katkıda bulunacağız, onlara katılacağız. İşte, bugün yapmaya çalıştığımız da budur; ama, gerçekçi olalım. Türkiye'deki kadın-erkek problemi arasında kadının itilmişliği, kendi toplumundan dışlanmışlığının probleminin çözüm yeri Türkiye Büyük Millet Meclisidir, Türkiye'nin ta kendisidir.

Bu gerçekleri bilmeden, birtakım güzel nutuklarla meseleyi halletmeye kalkmamız, biraz evvel söylediğim birinci sınıf siyasetçi isteyen milletimiz için, asla bir çözüm noktası, bir çözüm yolu olmamaktadır.

Ben, sözü daha fazla uzatıp, sizleri yormak istemiyorum; ancak, şuna bütün milletvekillerini davet ediyorum. Türkiye'de kadının problemlerini çözebilmek için, Türkiye'nin gerçeğini ve Türkiye'de kadının bugünkü statüsünü belirleyen tarihî dönemleri hepimizin iyi bilmesi lazım ve biraz evvel, Fazilet Partisi Grubu adına konuşan Sayın Nazlı Ilıcak'ın da söylediği gibi, bugün, bu konuda bizde oluşan fikirlerin, birer sabit fikir olarak değil, Türkiye'nin gerçeklerine göre değişen fikirlere dönüşmesini sağlamak, her aklıselim sahibinin yapması gereken bir vazifedir. Bunu belirtiyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın İncetahtacı.

Madde üzerinde başka söz isteyen?.. Yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Müteakip maddeyi okutuyorum:

Madde 2.- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Ankara Milletvekili Sayın Zeki Çelik söz istemişlerdir.

Buyurun Sayın Çelik.

FP GRUBU ADINA M. ZEKİ ÇELİK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde söz almış bulunuyorum; hepinizi hürmetle selamlıyor, hayırlı akşamlar diliyorum.

Tabiî, biraz evvelki konuşmacının da ifade ettiği gibi, hanımların yerine konuşmamız belki biraz şeydir; ama, benim eşim, Fazilet Partisi Hanım Komisyonları Genel Başkanı olduğu için, belki, burada, onun adına ifade etmek istiyorum. (Gülüşmeler) Evet, böylece, kalbi ılıklardan olduğumuzu da size duyurmak istiyorum.

Bu cuma gecesi sizleri fazla tutmak istemiyorum; hepinize hayırlı akşamlar diliyor, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelik.

2 nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

3 üncü maddeyi okutuyorum:

Madde 3.- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Madde üzerinde söz isteyen?.. Yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, bu tasarı açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım. Açık oylamanın, elektronik oylama makinesiyle yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Oylama için 3 dakika süre vereceğim. Bu süre içinde sisteme giremeyen üyelerin teknik personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme giremeyen üyelerin, oy pusulalarını, oylama için öngörülen 3 dakikalık süre içinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum. Ayrıca, vekâleten oy kullanacak sayın bakanlar var ise, hangi bakana vekâleten oy kullandığını, oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadıyla imzasını taşıyan oy pusulasını, yine, oylama için öngörülen 3 dakika içinde Başkanlığa bildirmelerini rica ediyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının açık oylamasına 216 sayın milletvekili katılmış, 215 kabul, 1 mükerrer oy çıkmıştır.

Tasarı kanunlaşmıştır, hayırlı olsun efendim. (Alkışlar)

Sayın milletvekilleri, şimdi, 27.11.1975 tarihli ve 13 sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası Kuruluşuna Dair Kanun Hükmünde Kararnameye ilişkin kanun tasarısının müzakeresine başlayacağız.

5. – 27.11.1975 Tarihli ve 13 Sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası Kuruluşuna Dair Kanun Hükmünde Kararname, 14.11.1983 Tarihli ve 165 Sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 15.7.1988 Tarihli ve 329 Sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 12.2.1990 Tarihli ve 401 Sayılı Türkiye Kalkınma Bankası Anonim Şirketinin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede DeğişiklikYapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/21, 1/48, 1/115, 1/155, 1/515) (S. Sayısı : 155)

BAŞKAN – Komisyon?. Yok.

Hükümet?.. Yok.

Alınan karar gereğince, kanun tasarı ve tekliflerini sırasıyla görüşmek için, 27 Ağustos 1999 Cuma günü saat 10.00'da toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum.

Hayırlı akşamlar efendim.

 

Kapanma Saati : 23.37

 

VII. — SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1. —Konya Milletvekili Özkan Öksüz’ün;

– Konya-Cihanbeyli, Kulu, Çeltik ve Tuzlukçu İlçelerine bağlı köylerdeki kanalizasyon ve atıksu şebekelerine ilişkin

– Konya-Cihanbeyli, Kulu, Yunak, Çeltik ve Tuzlukçu İlçelerine bağlı bazı köy yollarına ilişkin

– Konya-Cihanbeyli, Kulu, Yunak, Çeltik ve Tuzlukçu İlçelerine bağlı bazı köylerin içme suyu şebekelerine ilişkin

Soruları ve Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz’ın yazılı cevabı (7/351, 352, 353)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Köy Hizmetlerinden sorumlu Devlet Bakanı Sayın Mustafa Yılmaz tarafından yazılı olarak cevaplandırılması hususunda gereğini arz ederim.

Özkan Öksüz Konya

Konya İli, Cihanbeyli, Kulu, Yunak, Çeltik ve Tuzlukçu İlçelerinde;

Soru 1. Kanalizasyon ve atık su şebekesi olmayan köyler var mıdır? Varsa bu köylerin isimleri nelerdir?

Soru 2. Kanalizasyon ve atık su şebekesi olmayan köylerimizin kanalizasyon ve atık su şebekelerinin yapılması için ne gibi çalışmalar yapılmaktadır?

Soru 3. Köy Hizmetleri Konya İl Müdürlüğü tarafından 1999 yılının ilk yarısında kanalizasyon ve atık su şebekesi yapılan köyler hangileridir? 1999 yılı yatırım programına göre hangi köylerin kanalazisyon ve atık su şebekesi yapılacaktır?

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Köy Hizmetlerinden sorumlu Devlet Bakanı SayınMustafa Yılmaz tarafından yazılı olarak cevaplandırılması hususunda gereğini arz ederim.

Özkan Öksüz Konya

Konya İli, Cihanbeyli, Kulu, Yunak, Çeltik ve Tuzlukçu ilçelerinde;

Soru 1. Yolu asfalt olmayan köyler var mıdır? Varsa bu köylerin isimleri nelerdir?

Soru 2. Yolu asfalt olmayan köylerimizin yollarının asfaltlanması için ne gibi çalışmalar yapılmaktadır?

Soru 3. Köy Hizmetleri Konya İl Müdürlüğü tarafından 1999 yılının ilk yarısında yolu asfaltlanan köyler hangileridir? 1999 yılı yatırım programına göre hangi köylerin yolları asfaltlanacaktır?

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Köy Hizmetlerinden sorumlu Devlet Bakanı SayınMustafa Yılmaz tarafından yazılı olarak cevaplandırılması hususunda gereğini arz ederim.

Özkan Öksüz Konya

Konya İli, Cihanbeyli, Kulu, Yunak, Çeltik ve Tuzlukçu ilçelerinde;

Soru 1. İçme suyu şebekesi olmayan köyler var mıdır? Varsa bu köylerin isimleri nelerdir?

Soru 2. İçme suyu şebekesi olmayan köylerimizin içme suyu sorunlarının giderilmesi için ne gibi çalışmalar yapılmaktadır?

Soru 3. Köy Hizmetleri Konya İl Müdürlüğü tarafından 1999 yılı ilk yarısında içme suyu şebekesi yapılan köyler hangileridir? 1999 yılı yatırım programına göre hangi köylerin içme suyu şebekesi yapılacaktır?

T.C. Devlet Bakanlığı 25.8.1999 Sayı : B.02.0.010/031.4445

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : TBMMBaşkanlığı Genel Sekreterliğinin 9.8.1999 gün ve A.01.0.GNS.0.10.00.02-1473 sayılı yazısı.

Konya Milletvekili Sayın Özkan Öksüz’ün 7/351-352-353 sıra sayılı soru önergeleri incelenmiştir.

Kanalizasyon ve atıksu şebekesi olmayan köyler ve bu köylerde yapılan çalışmalar hakkında sorular ile ilgili olarak,

1. Cihanbeyli, Kulu, Çeltik ve Tuzlukçu ilçelerinin köylerinde kanalizasyon mevcut değildir.

2. Kanalizasyon ve atıksu şebekesi olmayan köylerle ilgili bugüne kadar yapılan çalışmalar :

– Cihanbeyli/Böğrüdelik, Sağlık,

– Kulu/Altılar, Kırkkuyu, Fevziye,

– Tuzlukçu/Erdoğdu

Köylerinde kanalizasyon projeleri yapılmıştır.

3. Ilgın-Kapaklı ve Akşehir-Alanyurt köylerinin kanalizasyon şebekeleri ise 1999 yılının ilk yarısında yapılmıştır. 1999 yılı yatırım programının ikinci yarısında yapılacak çalışmalar :

1. Ilgın Mahmuthisar

2. Ilgın-Mecidiye (Kanalizasyonu bitti. Foseptik yapılacak)

3. Beyşehir-Başgöze

4. Akşehir-Söğütlü (Kanalizasyon bitti, Foseptik yapılacak)

5. Akşehir-Ulupınar (Yapım devam ediyor)

6. Höyük-Başlamış

7. Seydişehir-Kızılcaköy

8. Seydişehir-Dikilitaş (Kanalizasyon bitti, Foseptik yapılacak)

Köylerin kanalizasyonu ve atık su şebekeleri 1999 yılı içinde tamamlanacaktır.

Konya İline bağlı Cihanbeyli, Kulu, Yunak, Çeltik ve Tuzlukçu ilçeleri köylerinin yolları hakkındaki soruları ile ilgili olarak yapılan inceleme sonucunda;

1. Cihanbeyli ve Tuzlukçu ilçelerinde asfalt yolu olmayan köy bulunmamaktadır.Kulu İlçesinde Karacadere, Soğukkuyu, Canımana, Dipdede, Seyitahmetli, Köşkler köylerinin,

Yunak İlçesinde ise Yeşiloba, Odabaşı, Karayayla, Sevinç, Sinanlı, Özyayla, Hacıömeroğlu, Ortakışla, Hatırlı, Çayırbaşı, Sertler köylerinin,

Çeltik İlçesinde Adakasım, İsakuşağı, Yk. Alicomak köylerinin, asfalt yolu bulunmamaktadır.

2. Asfalt yolu olmayan köylerin asfalt çalışmaları ancak gerekli ödenek ayrıldığı takdirde yıllık programlar doğrultusunda yapılacaktır.

3. Konya İl Müdürlüğümüz tarafından 1999 yılının ilk altı ayında asfalt kaplama çalışması yapılmamıştır. 1999 yılının ikinci altı ayında Kayı, Yeniyayla, Uzuncayayla, Hursunlu, Harunlar, Yavaşlı, Kıllar, Eğrikuyu, Yığar, Kuyubaşı, Kundullu, Köklüce köylerinin asfalt kaplaması 1999 yılı programında yer almakta olup, bugünkü tarihi itibariyle Kundullu-Köklüce köy yollarının asfalt kaplaması yapılmıştır. Diğer yollarda ise halen ekipler asfalt altyapı çalışmalarına devam etmektedirler.

Konya İli Cihanbeyli, Kulu, Yunak, Çeltik ve Tuzlukçu ilçeleri köylerinin içmesuyu hakkındaki soruları ile ilgili olarak;

1. Konya-Cihanbeyli İlçesine bağlı Yeşilmısır, Yünlükuyu, Çalköyü, Kulu İlçesine bağlı Çöpler, Güzelyayla-Yunak İlçesine bağlı kıllar, Hatırlı, Yığar, Eğrikuyu köylerinin gurup içmesuyu projeleri hazırlanmış olmakla beraber 1999 yılı bütçe ödeneklerinin kısıtlı olması ve bu ödeneklerin de devam eden işlerde kullanılması nedeniyle programa yeni iş alınmamıştır.

2. Konya Cihanbeyli İlçesine bağlı Dipdede-Doğantepe, Acıkuyu, Yunak İlçesine bağlı Sertler, Sıram, Kavgalı gurup köy yollarının içmesuyu sorunları mahallî imkânlarla 1999 yılı içinde çözümlenecektir.

3. Konya-Cihanbeyli-Kulu-Yunak-Çeltik, Tuzlukçu ilçelerinde yukarıda açıklaması yapılan köyler haricinde susuz, şebekesiz köy bulunmamaktadır.

Bilgilerinize arz ederim.

Mustafa Yılmaz DevletBakanı

2. — Bursa Milletvekili Kenan Sönmez’in, Umurbey’de bulunan Celal Bayar’ın anıt mezarının yeniden düzenlenmesine ilişkin sorusu ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Koray Aydın’ın yazılı cevabı (7/339)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın, Bayındırlık ve İskân Bakanı SayınKoray Aydın tarafından yazılı olarak cevaplandırılması hususunda gereğini arz ederim.

Saygılarımla.

Kenan Sönmez Bursa

Sorular :

1. Umurbey’de bulunan T.C. 3 üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın anıt mezarının yeniden düzenlenmesi nedeniyle 1990 yılında mevcut imar planına göre özel kişilere ait arazilerin kamulaştırılması ve belediyeye ait arazilerin hazine adına tescili sağlanmış, fakat bu aşamadan sonra bir gelişme kaydedilmemiştir. Anıt mezar ve müze çevre düzenlemesi için hazırlanmış bir proje mevcut mudur? Mevcut ise sözkonusu projenin bitirilme tarihi nedir?

T.C. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı 23.8.1999 Sayı : B.09.0.APK.0.22.00.00.17/666

Konu : Bursa Milletvekili Kenan Sönmez’in yazılı soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : TBMM Genel Sekreterliğinin 3.8.1999 gün ve KAN.KAR.MD.A.01.0.GNS.0.10.00.02-7/339-1250/3415 sayılı yazısı.

İlgi yazı ilişiğinde alınan, Bursa Milletvekili Kenan Sönmez’in, Umurbey’de bulunan Celal Bayar anıt mezarının yeniden düzenlenmesi hususunda Bakanlığımıza yöneltilmiş olduğu TBMM 7/339 esas sayılı yazılı soru önergesine dair cevabımız ekte sunulmuştur.

Bilgi ve gereğini arz ederim.

Koray Aydın Bayındırlık ve İskân Bakanı

Bursa Milletvekili Kenan Sönmez’in TBMM 7/339 Esas Sayılı
Yazılı Soru Önergesine Dair Sorular ve Cevapları

Sorular :

1. Umurbey’de bulunan T.C. 3 üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın anıt mezarının yeniden düzenlenmesi nedeniyle 1990 yılında mevcut imar planına göre özel kişilere ait arazilerin kamulaştırılması ve belediyeye ait arazilerin hazine adına tescili sağlanmış, fakat bu aşamadan sonra bir gelişme kaydedilmemiştir. Anıt mezar ve müze çevre düzenlenmesi için hazırlanmış bir proje mevcut mudur? Mevcut ise sözkonusu projenin bitirilme tarihi nedir?

2. Projenin gerçekleşmesi aşamasında beldenin mevcud yapısına uygun bir düzenleme yapılabilmesini sağlamak için Umurbey Belediye Başkanlığı ile irtibata geçilecek midir?

Cevaplar :

1-2. “3 üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar Anıt Mezarı ve Çevre Düzenlemesi” işi 1990 yılında yapılan ulusal bir proje yarışması sonucunda, birinciliği kazanan projeye göre inşa edilmiştir.

Sözkonusu projenin inşası sırasında, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun çevre düzenlemesi amacıyla aldığı kararına istinaden gerçekleştirilen imar planı tadilatı gereğince, anıt mezar yakınında bulunan bir kısım bina ve arsalar kamulaştırılmıştır.

Kamulaştırması yapılan bu alanın sınırları içerisinde 3 adet tescilli sivil mimarlık örneği yapınında bulunması nedeniyle, bu yapılarla ilgili avan projelerin valiliğince hazırlanarak, Bursa Klütür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kuruluna onaylatılmasını müteakip, yatırım programında da yer alması halinde ihalesinin yapılabileceği Bakanlığımızın 30.6.1998 tarih ve 3089 sayılı yazısı ile valiliğine bildirilmiştir.

Ancak, Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Bursa Valiliğince (Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü) hazırlanan avan projelerini incelemesi esnasında üç adet tescilli sivil mimarlık örneği yapıda tespit ettiği rölöve eksikliklerini giderip, proje müellifininde görüşü alındıktan sonra bütüncül bir planlamanın getirilmesi durumunda, hazırlanan projenin değerlendirilebileceğini 25.12.1998 tarih ve 6881 sayılı kararında belirtmiştir.

Bunun üzerine, Bakanlığımıza iletilen avan projelerde sözü edilen yapıların misafirhane, bekçi lojmanı ve müze olarak işlevlendirilmiş olması ve anıt mezarın I inci kısım çevre düzenleme alanında da müze ve siname salonu gibi yapıların bulunması nedeniyle, adı geçen fonksiyonların yeniden değerlendirilmesi uygun görülmüştür.

Projelerde yeralan yapıların ne amaçla kullanılacağının belirlenebilmesi için 22.6.1999 gün ve 824 sayılı yazı ile konu Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğüne bildirilmiştir. Buradan gelecek cevaba göre, tescilli sivil mimarlık örneklerinin işlevleri yeniden belirlenerek; yatırım programında yer alması halinde projelerin hazırlanmasının daha uygun olacağı mütalaa edilmiştir.

Sözkonusu anıt mezarın düzenleme sahası sit alanı kapsamında bulunduğundan, anılan projeyle ilgili olarak, beldenin mevcut yapısına uygunluğuna dair onaylar alındığı ve gerektiği taktirde, Umurbey Belediye Başkanlığıyla irtibata geçilecek olup, bu husustaki çalışmalar titizlikle sürdürülecektir.

3. — Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Kapadokya’nın çevre düzenlemesi ve korunması çalışmalarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Çevre Bakanı Fevzi Aytekin’in yazılı cevabı (7/369)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Sayın Başbakan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygı ile arz ederim.

Mehmet Elkatmış Nevşehir

Nevşehir, Kapadokya Bölgesini de kapsayan kültür ve tabiat varlıkları yönünden zengin bir ilimizdir. İlimiz, her yıl milyonlarca yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilmekte ve yine her yıl bir çok ilmî ve ticarî toplantı ile kongreye ev sahipliği yapmaktadır. Bu nedenle ilimizin bir çok bölgesi sit alanı olarak ilan edildiğinden imar çalışmaları yönünden sıkıntılar yaşanmakta ve vatandaşlarımız mağdur ve mutazarrır olmaktadır. Bahsedilen sebeplerden dolayı, Kapadokya Bölgesi için acilen Kapadokya’da çevre düzenlemesi yapılması ve Kapadokya Koruma Kanunu çıkması gerekmektedir.

Sorular

1. Kapadokya’nın korunması için bir kanun hazırlığınız var mıdır? Varsa hangi safhadadır? Yoksa münhasıran Kapadokya için bir kanun tasarısı hazırlamayı düşünüyor musunuz?

2. Kapadokya Çevre Düzenlemesi için bir plan çalışmanız var mıdır? Varsa hangi safhadadır? Plan yoksa, Bakanlığınızca böyle bir plan çalışması düşünülmekte midir?

T.C. Çevre Bakanlığı Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı 23.8.1999 Sayı : B.19.0.APK.0.22.00.02/0012/816-6922

Konu : Yazılı soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : Başkanlığın 11.8.1999 tarih ve B.02.0.KKG.0.12/106-46-28/3909 sayılı yazısı.

İlgide kayıtlı yazı eki, Nevşehir Milletvekili Sayın Mehmet Elkatmış’a ait yazılı soru önergesi cevaplandırılarak ekte sunulmaktadır.

Bilgilerinize arz ederim.

Fevzi Aytekin Çevre Bakanı

Nevşehir Milletvekili Sayın Mehmet Elkatmış’ın 7/369-1334

Esas Numaralı Soru Önergesinin Cevabı

Soru 1. Kapadokya’nın korunması için bir kanun hazırlığınız var mıdır? Varsa hangi safhadadır? Yoksa münhasıran Kapadokya için bir kanun tasarısı hazırlamayı düşünüyor musunuz?

Cevap 1. Konuya ilişkin olarak Kültür Bakanlığının cevabı aşağıdadır;

“Bakanlığımızca 1994 yılı içinde Aksaray, Kayseri, Nevşehir, Niğde illerini kapsayan Kapadokya Bölgesinin doğal, tarihi ve kültürel değerlerinin kamu yararı gözetmek korumak, geliştirmek, tanıtmak, gelecek kuşaklara ulaşımını sağlamak, yörede sosyoekonomik kalkınmanın gereği olan yatırımlar için her türlü arazi kullanımı ve alt yapı tesisleri ile ilgili kararın, koruma ve kullanma dengesi ilkesinden hareketle, belli bir planlama süreci içinde disiplin altına alınmasını ve alınan kararlar için uygulama araçlarının belirlenmesini ve diğer hususlara ilişkin esasların tespit edilmesini sağlamak amacıyla “Kapadokya Koruma ve Geliştirme Teşkilâtı Kurulması, Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun Tasarısı” hazırlanarak Başbakanlığa iletilmiştir.

Ancak, Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğünün 20.1.1995 gün ve 359 sayılı yazısı ekindeki Maliye Bakanlığı, Bütçe ve Malî Kontrol Genel Müdürlüğünün 13.1.1995 gün ve 755 sayılı yazısıyla; çeşitli genelgelerle teşkilât genişlemesine sebebiyet verecek ve tasarruf tedbirlerini zedeleyecek şekilde yeni kadro ihdası cihetine gidilmemesi ve zorunlu bulunmadıkça yeni birim kurulmaması gerektiği, yurdumuzda korunması gerekli her yöre için özel düzenlemeler yapılması, görev ve yetki karışıklığına neden olacağı gerekçesiyle bahsedilen kanun taslağı uygun mütalaa edilmemiştir.”

Soru 2. Kapadokya Çevre Düzenlemesi için bir plan çalışmanız var mıdır? Varsa hangi safhadadır? Plan yoksa, Bakanlığınızca böyle bir plan çalışması düşünülmekte midir?

Cevap 2. Konuya ilişkin olarak Orman Bakanlığı Millî Parklar ve Av-Yaban Hayatı Genel Müdürlüğünün vermiş olduğu cevap aşağıdadır;

“Nevşehir İl sınırları dahilinde bulunan Göreme ve çevresinin 9572 hektarlık kesimi, ilgi çekici jeomorfolojik bir manzara yapısı içinde Bizans kilise mimarisi ve dinsel sanat tarihinde önemli bir devri sergilemesi sebebiyle 1986 yılında “Göreme Tarihî Millî Parkı” olarak ilan edilmiştir.

Yörenin Millî Park olarak ilanından önce 1967 yılında uzun devreli gelişme planı hazırlanmış, 1971 yılında ise plan revizyonu yapılmıştır. Bu planın da günümüz koşullarına göre revize edilmesi gerekmektedir. Bu sebeple; Göreme Tarihî Millî Parkı uzun Devreli Gelişme Planı revizyon çalışmalarının ihale edilmesi planlanmış, ancak Başbakanlığın 1998/24 sayılı genelgesinin “Yatırım Harcamaları” başlıklı 2 nci bölümünde belirtilen “Kamu kurum ve kuruluşlarının kendi bütçeleri veya tasarrufundaki diğer kaynaklardan yürüttükleri yatırım programında yeralan yıllık veya yıllara sari projeler, ihale ilanına çıkılmış ve/veya dış kredi anlaşması yapılmış veyahut yapılacak olanlar hariç olmak üzere durdurulmuştur” hükmü gereği sözkonusu iş ihale edilememiştir.”

Diğer yandan, Bakanlığımızın bağlı kuruluşu olan Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığının konuya ilişkin cevabı da aşağıda belirtilmiştir;

“Kapadokya yöresi dahilinde Bakanlar Kurulu Kararı ile sınırları tespit edilen Ihlara Özel Çevre Koruma Bölgesi yer almaktadır. Bu bölgeye ait 1/25 000 ölçekli Çevre Düzeni Planı ile Selime ve Ihlara yerleşmelerine ait 1/1000 Uygulama İmar Planları kurumumuz tarafından hazırlanmıştır. Ihlara beldesine ait 1/1000 koruma amaçlı Uygulama İmar Planı, Kültür Bakanlığına bağlı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunda onaylanmak üzere beklemektedir.

Ihlara Özel Çevre Koruma Bölgesinde yeralan termal kaynakların, hidrojeolojik ve hidrojeokimyasal araştırma çalışmaları 1993 yılında tamamlanmıştır. Bu çalışma sonucunda Yaprakhisar Köyünde belirlenen yeni alanda gerçekleştirilmek üzere Ziga kaplıcaları mimari uygulama projeleri hazırlanmıştır. Ayrıca, Ihlara Vadisine yönelik planla belirlenen 7 adet giriş ve bakı noktasına ait projelendirme çalışmaları da tamamlanmış ve bu projelerden 5 adeti uygulanmıştır.”

4. — Balıkesir Milletvekili İlyas Yılmazyıldız’ın;

– Anadolu basınının güçlenmesi için alınacak tedbirlere ve verilen kredilere ilişkin Başbakandan sorusu,

– Basın ve yayın kuruluşlarına son üç yılda verilen devlet kaynaklı kredilere ve Anadolu basınına ilişkin soruları ve Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik’in yazılı cevabı (7/397, 433)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Başbakan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini arz ederim.

Saygılarımla.

İlyas Yılmazyıldız Balıkesir

Sorular :

1. 57 nci Hükümet olarak, Anadolu basınının güçlenmesi için program ve projeleriniz nelerdir? Varsa ne zaman hayata geçirmeyi düşünüyorsunuz?

2. Çoğunluğu sınırlı imkânlarla yayın hayatını sürdürmeye çalışan Anadolu’daki gazeteler, makine ve teçhizat bakımından çağın son teknolojilerinin çok gerisindedirler. Anadolu’nun sesi olarak nitelendirilen yerel basını son teknoloji imkânlarından yararlanmalarını sağlayacak teşvik ve tedbirleriniz var mıdır?

3. Anadolu basınına, son üç yılda kuruluşların adları belirtilmek üzere verilen kredi miktarı ne kadardır? Hangi kuruluşlara, hangi ölçütler baz alınarak hangi amaçlarla verilmiştir?

4. Basın meslek odalarının oluşumu için Hükümetinizin bir çalışması var mıdır?

5. İletişim dışında, Devlete bağlı çalışan ajanslardan Anadolu basınının ücretsiz şekilde yararlanabilmelerine imkân tanınabilir mi?

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Devlet Bakanı Sayın M. Ali İrtemçelik tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini arz ederim.

Saygılarımla.

İlyas Yılmazyıldız Balıkesir

Sorular :

1. Büyük basın olarak adlandırdığımız yaygın basın ve yayın kuruluşlarına son üç yıllık dönemde Devlet Bankalarından ve Devlet kaynaklı verilen kredilerin tutarı nedir? Bu kredilerin geri ödeme süresi, toplam faizleri oranı ve hangi kuruluşlara verilmiştir?

2. Basının promosyon çalışmalarını, yayınsal anlamda sürdürebilmeleri ve başkaca bir sektörün işine karışmamaları yönünden, 57 nciHükümetin ne gibi çalışmaları vardır?

3. Vasıflı yerel gazetelerin, Basın İlan Kurumu Yönetmelikleri gereği belli oranda personel istihdam etmesi gerekmektedir. Günlük bir gazetenin, bir yazı işleri müdürü, üç muhabir çalıştırması şartı vardır. Buda yerel gazeteleri SSKprimleri ve diğer sosyal güvenlik şartlarını ekonomik olarak yerine getirmekte zorlanmaktadırlar. Fikir işçisi kadrosundaki personelin SSKpirimleri ve diğer sosyal güvenlik konularında Hükümetinizin Anadolu basınına kolaylık tanıyacak bir çalışması var mıdır?

4. Yerel basınının tüm sektörlerdeki müesseselerde olduğu gibi vergi yükü altında ezildiği şüphesizdir. Anadolu basınının vergi yükünü hafifletici tedbirleriniz var mıdır?

5. Anadolu basınınının daha iyi hizmet verebilmesi için ne gibi projeleriniz vardır? Yerel basının ekonomik şartlarının daha iyi hale getirilebilmesi için düşük faizli kredi vermeyi düşünüyor musunuz?

T.C. Devlet Bakanlığı 24.8.1999 Sayı : B.02.0.0015/302

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : a) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının 12.8.1999 tarihli ve KAN.KAR.MD.A.01.0.-

GNS.0.10.00.02-7/397-1411/3810 sayılı yazısı.

b) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının 16.8.1999 tarihli ve KAN.KAR.MD.A.01.0.-

GNS.0.10.00.02-7/433-1507/3991 sayılı yazısı.

Balıkesir Milletvekili İlyas Yılmazyıldız’ın Sayın Başbakanımıza tevcih ettiği ve Bakanlığımız koordinatörlüğünde cevaplandırılması tensip edilen yazılı soru önergesi ile tarafıma yöneltilen yazılı soru önergesine ilişkin cevaplar aşağıda verilmektedir.

57 nci Hükümet Döneminde Yerel Medyaya Tanınan Olanaklar

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılıp, Cumhuriyet’in kurulmasında, demokrasimizin gelişip, kurumsallaşmasında büyük katkıları olan Anadolu’nun sesi olarak nitelendirilen yerel medyanın önemi inkâr edilemez.

Küreselleşme olgusunu yaşadığımız ve 21 inci yüzyıla girmekte olduğumuz bu dönemde, ülkemizin ulusal kültür ve değerleri ile diğer uluslar arasında kendi kimliği ile yer alabilmesi, ülkemizin hak ettiği konuma gelmesi için yerel medyaya büyük görevler düştüğünün bilinciyle, 57 nci hükümet olarak, yerel medyanın çağdaş bir iletişim ortamına ulaşması bağlamında hem içerik, hem de teknik açıdan katkıda bulunmakta, bu çerçevede çalışmalar yapmaktayız.

Yerel medya ile ilişkileri geliştirmek, koordinasyon sağlamak için iller bazındaki örgütlenme çalışmaları devam etmektedir. Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü bünyesinde faaliyet gösteren İstanbul, Diyarbakır, Adana, Antalya, İzmir, Trabzon ve Erzurum İl Müdürlüklerinin yanı sıra, ihdası Bakanlar Kurulu kararı ile yakın tarihte uygun görülen 9 il müdürlüğünün (Batman, Bingöl, Elazığ, Hakkâri, Mardin, Siirt, Şırnak, Tunceli, Van) açılması için de çalışmalar sürdürülmektedir.

Yerel basının kullandığı teknolojinin yetersizliği nedeniyle habere ulaşmadaki zorlukları dikkate alınarak, yerel basına haber kaynağı oluşturmak, bölgeler arasında haber ve bilgi akışını sağlamak amacıyla;

“Anadolu’nun Sesi” adıyla aylık, 3000 tirajlı bir gazete ve Anadolu’ya Haberler adı altında 900 tirajlı bir bülten yayınlanmaktadır ve yerel basına dağıtımı yapılmaktadır. Bu bültenler aynı zamanda internete girmektedir.

İç ve Dış Enformasyon Akış (IDEA) projesi çerçevesinde tedricen 24 il’e (Kayseri, Erzurum, Diyarbakır, Samsun, Trabzon, Gaziantep, Eskişehir, Afyon, Aydın, Çanakkale, Van, Burdur, Konya, Antalya, Bolu, İçel, Ordu, Malatya, Adana, İzmir, Manisa, Edirne, Bursa ve Rize) haber akışı devam etmektedir. Sözkonusu illerin valiliklerinde Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne ait birer bilgisayar terminali bulunmakta, yurtdışındaki Basın Müşavirliklerinden gelen haberler ve yurtiçinde bağlantılı olunan ajanslardan gelen haberler merkezde değerlendirilip, daha çok bölgesel ve yerel basının yararlanacağı genel haberler valiliklerde bulunan terminallere aktarılarak, yerel basının hizmetine sunulmaktadır.

Ayrıca, haber akışının daha da yaygınlaştırılması amacıyla günlük olarak çıkarılan “Haber Anadolu” adlı bülten, Valiliklerimizin Basın Müşavirlikleri ve Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün İl Müdürlükleri aracılığıyla yerel medyaya faksla iletilmektedir.

Yine yerel medyaya haber ve bilgi akışının sağlanması bağlamında, bakanlıkların basın açıklamaları ve kamuoyunu ilgilendiren icraatlarına ilişkin bilgilere yönelik “Türk Haber” adlı bülten yayınlanmakta ve bültende yeralan açıklamalar anında internete girmektedir.

Öte yandan, yerel basının Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün fotoğraf arşivinden (Devlet büyükleri ve çeşitli konulara ilişkin) yararlanması sağlanmaktadır.

Bu arada hükümetimiz, yerel gazetecilerin eğitim sorunlarının giderilmesi hususunda da oldukça hassas davranmış ve çalışmalarımız içerisinde bu tür faaliyetler ivme kazanmıştır.

12-13 Mart 1998 tarihlerinde Diyarbakır’da başlayıp, Trabzon ve Bursa’da devam eden Yerel Medya Eğitim Seminerleri’nin dördüncüsünü 9-10 Eylül 1999 tarihlerinde Erzincan’da düzenleyeceğiz. Medya alemi içindeki dayanışmanın güçlenmesi, toplumsal kaynaşmaya katkı, teknik ve içerik anlamında meslekî yönden bilgilenme açısından yararlı gördüğümüz bu seminerleri, Türkiye’nin tüm bölgelerinde gerçekleştireceğiz.

Anadolu Basını ve Kredi

Anadolu Basınına, son üç yılda kredi verilmesi sözkonusu değildir. Ancak, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünce geliştirilen bir proje kapsamında, Millî Mücadeleden bu yana Atatürk ilkelerini savunan yayın politikasını kesintisiz olarak bugüne kadar sürdüren, ilkelerinden ödün vermeden 25 Aralık 1998 tarihinde 80 inci yılını kutlayan “Yeni Adana” gazetesine Tanıtma Fonundan sağlanan “İstisnaî Ödül” verilmiştir.

Diğer taraftan, Cumhuriyetimizin 75 inci yılının kutlanması etkinlikleri çerçevesinde, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı yıllarında ve Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre sonra kurulan, Cumhuriyet tarihimiz açısından özel bir yere sahip olduğu düşünülen ve ilkelerinden sapmayarak yayın hayatlarını günümüzde de sürdüren, Cumhuriyet ilkelerinin yerleşmesi sürecine katkıda bulunan, yayın yılı 60’ın üzerinde olan 8 yerel gazete, 6.10.1998 tarihinde ödül yolu ile desteklenmiştir. Bu gazeteler, Yeni Adana (1918), Antalya (1922), Bartın (1924), Trakya’da Yeşilyurt (1925), Yeşil Giresun (1925), Ülker (1927), Turan (1930) ve Siirt (1937) gazeteleridir.

Yaygın Basın ve Kredi

Son üç yılda büyük basın olarak adlandırdığımız yaygın basın ve yayın kuruluşlarına, basın için kredi tarzında Devlet Bankalarından ve Devlet kaynaklı kredi verilmesi gibi bir durum sözkonusu değildir.

Basın ve Promosyon

Sanayi ve Ticaret Bakanlığımız tarafından, promosyona yönelik yapılan düzenlemeler çerçevesinde, basınla ilgili tüketicinin haklarının korunmasına ilişkin çalışmalar yapılmaktadır.

Basın-SSK Primleri-Vergi

Fikir işçisi kadrosundaki basın personelinin SSK primleri ve diğer sosyal güvenlik konularına ilşikin düzenlemeler 212 sayılı yasada derpiş edilmiştir. Bu bağlamda, Anadolu Basınıyla ilgili olarak bu konuda ve genel vergi yükünün hafifletilmesi hususunda bir çalışma öngörülmemektedir.

Basın Meslek Odaları

Basın meslek odalarının oluşumuna ilişkin herhangi bir çalışma mevcut değildir. Zira, çoğu basın-yayın kuruluşunun ortak görüşü, basındaki örgütlenmenin “meslek odası” biçiminden ziyade “federasyon” şeklinde olması yönündedir. Kaldı ki, 55 Gazeteciler Cemiyeti biraraya gelerek “Gazeteciler Federasyonu”nu oluşturmuşlardır.

Buna benzer oluşumların özellikle yerel basının sorunları ve bu meselelerin çözüm yolları hakkında bizzat yerel basın temsilcileri arasında bir uzlaşı sağlanmasına katkıda bulunmasını ümit ediyoruz.

Bilgilerinize arz ederim.

Mehmet Ali İrtemçelik Devlet Bakanı

5. — Konya Milletvekili Veysel Candan’ın, başarılı işadamlarına verilecek pasaporta ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/348)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sn. Sadettin Tantan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması hususunu saygılarımla arz ederim. 29.7.1999 Veysel Candan Konya

5682 Sayılı Pasaport Kanununun 12 nci Maddesinde değişiklik yapılarak ülkemiz ekonomisinde tartışmasız bir konuma sahip Oda-Borsa ve Birlik Kurulu üyeleri ile ülkemiz ekonomisinin lokomotifi durumundaki özel sektör müteşebbislerinden ülkemize belirli düzeyde döviz kazandıran, yüksek miktarda vergi ödeyen ve personel istihdam eden, işadamlarımızı özel pasaport hükümlerinden yararlandırmayı düşünüyor musunuz?

T.C. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü 23.8.1999 Sayı : B.05.1.EGM.0.12.01.01.192537

Konu : Yazılı soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : TBMM Başkanlığının 9.8.1999 gün ve A.01.GNS.0.10.00.02-7/348-1283/3483 sayılı yazısı.

Konya Milletvekili Veysel Candan tarafından TBMM Başkanlığına sunulan ve tarafımdan yazılı olarak cevaplandırılması istenilen soru önergesinin cevabı aşağıya çıkarılmıştır.

Yıllık gelir vergileri yönünden, Maliye Bakanlığınca belirlenecek esaslar dahilinde Türkiye genelinde ilk yüz arasına giren mükellefler ile illerinde birinci olan mükelleflere verginin tahakkuk ettiği aydan itibaren iki sene geçerli,

İşçi ve İşveren Sendikaları Konfederasyonları ile Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyon başkanlarının yaptıkları görevin önemi itibariyle yabancı ülkelere gidecekleri zaman hususi damgalı pasaport verilmesi için 5682 sayılı Pasaport Kanununun 4 ve 14 üncü maddelerinde değişiklik yapılması yolunda bir yasa tasarısı taslağı çalışmaları, Bakanlığım yetkili birimlerince sürdürülmektedir.

Bilgilerinize arzederim.

Sadettin Tantan İçişleri Bakanı

6. — Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Nevşehir-Acıgöl Hükümet Konağı inşaatına ilişkin sorusu ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Koray Aydın’ın cevabı (7/411)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Sayın Bayındırlık ve İskân Bakanı tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygı ile arz ederim.

Mehmet Elkatmış Nevşehir

1996 yılı sonlarında ihale edilen Nevşehir İli Acıgöl İlçesi Hükümet Konağı’nın kaba inşaatı tamamlanmıştır. Ancak inşaatta bu yıl için hiç bir faaliyet yoktur. Halbuki Acıgöl İlçemiz yeni ilçe olan bir yerdir. Bütün resmî kurumlar çeşitli yerlerde ve dağınık olarak çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu durumda koordinasyon zorlaşmakta ve verimliliği düşürmektedir. Hükümet konağı Acıgöl için çok acildir.

Sorular

1. Acıgöl Hükümet Konağının yüzde kaçı yapılmış ve ne kadar para harcanmıştır?

2. İnşaatın tamamen ikmali için ne kadar paraya ihtiyaç vardır?

3. 1999 yılı içinde sözkonusu inşaata ne kadar ödenek ayrılmıştır?

T.C. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı 23.8.1999 Sayı : B.09.0.APK.0.22.00.00.17/668

Konu : Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın yazılı soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : TBMM Genel Sekreterliğinin 11.8.1999 gün ve KAN.KAR.MD:A.01.0.GNS.0.10.00.02-

7/411-1445/3871 sayılı yazısı.

İlgi yazı ilişiğinde alınan, Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Acıgöl Hükümet Konağı inşaatı hakkında Bakanlığımıza yöneltmiş olduğu TBMM 7/411 esas sayılı yazılı soru önergesine dair cevabımız ekte sunulmuştur.

Bilgi ve gereğini arz ederim.

Koray Aydın Bayındırlık ve İskân Bakanı

Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, TBMM 7/411

Esas Sayılı Yazılı Soru Önergesine Dair Sorular ve Cevapları

Soru 1. Acıgöl Hükümet Konağının yüzde kaçı yapılmış ve ne kadar para harcanmıştır?

Cevap 1. Sözkonusu Hükümet Konağı inşaatının fiziki olarak, % 30’u gerçekleştirilmiş olup, sözleşme fiyatlarına göre yapılan harcama 4 963 005 392.-TL, fiyat farkları + KDV olmak üzere toplam 14 388 232 896.- TL. sı harcanmıştır.

Soru 2. İnşaatın tamamen ikmali için ne kadar paraya ihtiyaç vardır.

Cevap 2. Anılan inşaatın tamamlanabilmesi için 1999 yılı birim fiyatları ile (% 30 hariç) 170 000 000 000.-TL ödeneğe ihtiyaç duyulmaktadır.

Soru 3. 1999 yılı içinde sözkonusu inşaata ne kadar ödenek ayrılmıştır.

Cevap 3. Yatırımcı Kuruluş olan Maliye Bakanlığınca programın detaylandırılması sonucu, 1999 yılı itibariyle 30 000 000 000.-TL ödenek tefrik edilebilmiştir.

7. — Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya’nın, Erzincan İline bağlı bazı ilçe yollarının 1999 yılı programına alınıp alınmadığına ve ayrılan ödeneğe ilişkin sorusu ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Koray Aydın’ın yazılı cevabı (7/314)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Bayındırlık ve İskân Bakanı Sayın Koray Aydın tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasına delaletlerinizi saygı ile arzederim. 22.7.1999 Tevhit Karakaya Erzincan

1. Karayolları 16 ncı bölge sorumluluğunda bulunan Erzincan-Pülümür-Erzurum hududu Mutu Kavşağı keskin virajlı olup sık sık kazalara sebep olmaktadır. Sansa Boğazı yolu 1997 yılında ihale edilmişti. Ancak bugüne kadar önemli bir gelişme kaydedilmemiştir. 1999 yılı için ne kadar ödenek ayrılmıştır? Proje ne zaman tamamlanacaktır?

2. Erzincan Çevre Yolu; 5 milyar lira ödenek konularak, 1998 yılı yatırım programına alınmış olmasına rağmen henüz işe başlanılmamıştır. İşe başlanılması için herhangi bir çalışma yapılmakta mıdır? 1999 yılı için ne kadar ödenek ayrılmıştır?

3. Kemah-İliç-Divriği yolunun İliç-Divriği arası bitirilmemiştir. Sözkonusu yol, 1999 yılı programına alınmış mıdır? Ne zaman bitirilecektir?

4. Kemah-Refahiye karayolu kamulaştırma ve proje ihalesi 1997-1998 yılında yapılmıştır. Sözkonusu yolun ikmali için 1999 yılı programına ödenek konmuş mudur? Yolun yapım projesi bu yıl ihale edilecek midir?

5. Henüz bitirilmemiş bulunan İliç-Refahiye Sinebeli 1999 yılında bitirilecek midir?

6. Kemaliye-Bağıştaş karayolunun tamamlanması için 1999 yılı yatırım programına yeterli ödenek konulmuş mudur? Proje ne zaman bitirilecektir?

7. Birçok kazaya sebep olan, Erzincan Küçük Sanayi Sitesi kavşağı ile E-80 karayolu-Erzincan Kamu lojmanları Akyazı merkezi arkası refüjü 1999 yılı yatırım programına alınmış mıdır?

T.C. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı 23.8.1999 Sayı : B.09.0.APK.0.22.00.00./17/667

Konu : Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya’nın yazılı soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : TBMM Genel Sekreterliğinin 3.8.1999 gün ve KAN.KAR.MD:A.01.0.GNS.0.10.00.02-1365 sayılı yazısı.

Erzincan’a bağlı bazı ilçe yollarının 1999 yılı yatırım programına alınıp, alınmadığına ve ayrılan ödeneğe ilişkin olarak Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya’nın, Bakanlığımıza yönelttiği TBMM 7/314 esas sayılı yazılı soru önergesine dair cevabımız ekte sunulmuştur.

Bilgi ve gereğini arz ederim.

Koray Aydın Bayındırlık ve İskân Bakanı

Sayın Tevhit Karakaya

Erzincan Milletvekili

Sorular :

1. Karayolları 16 ncı Bölge sorumluluğunda bulunan Erzincan-Pülümür-Erzurum hududu Mutu Kavşağı keskin virajlı olup, sık sık kazalara sebep olmaktadır. Sansa Boğazı yolu 1997 yılında ihale edilmişti. Ancak bugüne kadar önemli bir gelişme kaydedilmemiştir. 1999 yılı için ne kadar ödenek ayrılmıştır? Proje ne zaman tamamlanacaktır?

2. Erzincan Çevre Yolu; 5 Milyar Lira ödenek konularak, 1998 yılı yatırım programına alınmış olmasına rağmen henüz işe başlanılmamıştır. İşe başlanılması için herhangi bir çalışma yapılmakta mıdır? 1999 yılı için ne kadar ödenek ayrılmıştır?

3. Kemah-İliç-Divriği yolunun İliç-Divriği arası bitirilmemiştir. Sözkonusu yol, 1999 yılı programına alınmış mıdır? Ne zaman bitirilecektir?

4. Kemah-Refahiye karayolu kamulaştırma ve proje ihalesi 1997-1998 yılında yapılmıştır. Sözkonusu yolun ikmali için 1999 yılı programına ödenek konmuş mudur? Yolun yapım projesi bu yıl ihale edilecek midir?

5. Henüz bitirilmemiş bulunan İliç-Refahiye Sinebeli 1999 yılında bitirilecek midir?

6. Kemaliye-Bağıştaş karayolunun tamamlanması için 1999 yılı yatırım programına yeterli ödenek konulmuş mudur? Proje ne zaman bitirilecektir?

7. Birçok kazaya sebep olan, Erzincan Küçük Sanayi Sitesi Kavşağı ile E-80 karayolu Erzincan Kamu lojmanları Akyazı merkezi arkası refüjü 1999 yılı yatırım programına alınmış mıdır?

Cevaplar :

– Erzincan-Pülümür-Erzurum Hududu Yolu : “(Erzincan-Pülümür) Ayr.-12. Bl.Hd.” proje ismi ile Yatırım Programında yer almakta olan yolun yapım ihalesi 19.10.1997 yılında Genel Müdürlükçe 3.8 Trilyon keşif bedelle yapılmıştır. Mutu kavşağı olarak adlandırılan yer, ihalesi yapılmış olan bu projenin başlangıç noktasıdır. Kavşağın geometrik standardı yetersizdir. Bu projeye ileriki yıllarda yeterli ödenek tefriki yapılabilirse, kavşak düzenleme çalışmalarına da girilebilecektir. 1998 yılında 100 Milyar TL. kullanılarak, yolun son 10 km. sinde yol genişletme ve istinat duvarı çalışmaları yapılmıştır. 1999 yılı ödeneği 95 Milyar TL. olup, bu ödenek doğrultusunda çalışmalar sürdürülecektir. Mevcut yolun geometrik ve fiziki standardı doğrultusunda çalışmalar sürdürülecektir. Mevcut yolun geometrik ve fiziki standardı oldukça yetersiz olup, ihale şartlarında yıllar bazında ayrılması gereken ödenekler temin edilerek, yeni proje güzergâhının bir an evvel tamamlanması uygun olacaktır.

– Erzincan Çevre Yolu : 98E040160 DPT numarası ile 1998 yılı Yatırım Programında yer almıştır. 5 Milyar TL. ödenek verilmiştir. İhale edilebilirlik şartını sağlayan ödenek tefriki yapılamadığından, 1998 de ihale edilememiştir. Yoğun şehirlerarası transit trafiğinin, şehir merkezinden çıkarılması çevreyolu projesinin hayata geçmesi ile mümkün olacaktır. Ancak sözkonusu yol için 1999 yılında 1 Milyon TL. ödenek ayrılabilmiştir. Çevre yolunun proje ve kamulaştırma mühendislik hizmetleri tamamlanmıştır.

– Kemah-İliç-Divriği Yolu : Bu güzergâhın tamamlanmamış olan İliç-Divriği arası (69 km. lik Kesim) 19.8.1996 tarihinde ihale edilmiş olup, 1997 yılından itibaren yoğun bir çalışmaya girilmiştir. Projenin bir an evvel hayata geçmesi için yıllar bazında yeterli ödenek tefrik edilmesi gerekmektedir. 1999 yılı için 610 Milyar TL. ödenek ayrılmıştır. İşin bitirilebilmesi için 1,8 Trilyon TL. gerekli olup, fiziki gerçekleşme % 75 dir.

– Refahiye-Kemah Yolu : Yolun iyileştirilmesi kapsamında Etüt-Proje Mühendislik hizmetleri 2.10.1997’de, Kamulaştırma mühendislik hizmetleri ise 24.7.1998 Genel Müdürlüğümüzce ihale edilmiş, Etüt-Proje çalışmalarına 1998 de başlanmıştır. 1999 Yılı için 35 Milyar TL. ödenek verilmiştir. Proje ve kamulaştırma çalışmalarının bitimini müteakip Yatırım Programına alınıp yeterli ödenek ayrılabilirse yol yapım ihalesi yapılabilecektir. Halen, standardı düşük stabilize olan mevcut yolun, rutin bakım ve onarım çalışmaları aksatılmadan sürdürülmektedir.

– İliç-Sünebeli-Refahiye Yolu : 76 km. olup, (Refahiye-Kemah) Ayr.-Gümüşakar arası (21 km.) asfalttır. Ayrıca Kuruçay-İliç arasındaki 24 km. lik kesim de, geçmiş yıllarda projeli olarak yapılarak asfaltlanmıştır. 5 km. si sathi kaplama, 26 km.si stabilize olmak üzere, toplam 31 km. lik Gümüşakar-Kuruçay arasının rutin bakım hizmetleri sürekli olarak yapılmaktadır. Ancak yatay ve düşey standardı yetersiz olan bu güzergâhın Refahiye-Kuruçay arasının Etüt-Proje mühendislik hizmetleri ihalesinin 1999 yılında yapılması planlanmaktadır. Projenin tamamlanmasından sonra yol yapım programına teklif edilebilecektir. Ayrıca ödenek imkânlarına göre stabilize olan mevcut yol kesimlerinin de asfaltlanması çalışmalarına ileriki yıllarda devam edilebilecektir.

– Kemaliye-Bağıştaş-İliç yolunun, Bağıştaş-İliç arası 12 km. lik bölümü, Ky. 16 ncı Bölge (Sıvas) Müdürlüğü sınırları içeresindedir. 12 km. lik bu yol Devlet Demir Yolları ile üç yerde hemzemin kesişmektedir. Mevcut yolun standardı yetersizdir. Mevcut bu yolu devre dışı bırakarak, yapımı devam eden İliç-Divriği yoluna, Bağıştaş mevkiinde bağlantı kuran takriben 2,5 km. lik yeni bir proje güzergâhı belirlenmiş, ancak bağlantı kuracağımız bu alanda, Fırat nehri üzerinde Bağıştaş 1 ve 2 barajlarının ileriki yıllarda yapılabileceği öğrenilmiştir. Bu durumda barajların proje durumları netlik kazanıncaya kadar proje çalışmaları askıya alınmıştır. Bu arada mevcut 12 km. lik yolun rutin bakım hizmetleri sürekli olarak yürütülmektedir. Mevcut yol püremanet çalışmalarla iyileştirilerek asfalta hazır hale getirilmiştir. Yolun asfaltlanması püremanet gerçekleştirilecektir. Global asfalt programında bu yol için 9 Milyar TL. ödenek verilmiştir. Temel mıcır temin ve nakli taşeron marifetiyle, yapılması gerekli olup, 50 Milyar TL. ek ödeneğe ihtiyaç vardır.

– Erzincan Küçük Sanayi Sitesi Kavşağı : Erzincan kamu lojmanları ile Akyazı kavşağı arasının bölünmüş yol haline getirilmesi ve yine bu arada bulunan küçük sanayi sitesi kavşağının projelendirilmesi çalışmaları bu yıl başlatılacak, tamamlanmasından sonra ödenek imkânlarına göre yatırım programına alınmasına çalışılacaktır.

8. — Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Nevşehir Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünün makine parkına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz’ın yazılı cevabı (7/365)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Köy Hizmetlerinden sorumlu Devlet Bakanı tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygı ile arz ederim.

Mehmet Elkatmış Nevşehir

Nevşehir Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünün hizmetleri, makina parkının yetersizliğinin yanısıra, mevcut makinalarının da çok eski olması sebebiyle aksamaktadır.

Nevşehir, Kapadokya Bölgesini de kapsayan kültür ve tabiat varlıkları yönünden zengin bir ilimizdir. İlimiz, her yıl milyonlarca yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilmekte ve yine her yıl bir çok ulusal ve uluslararası ilmî ve ticarî toplantı ile kongreye ev sahipliği yapmaktadır. Bu nedenle her türlü hizmetin en iyi şekilde yapılması zarureti vardır. Eski ve yetersiz makina parkı ile layıkı veçhile hizmet edilemeyeceği de bir vak’adır. Bu nedenle Nevşehir Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünün makina parkının nitelik ve nicelik olarak zenginleştirilmesi gerekir.

Sorular

1. Nevşehir Köy Hizmetleri il Müdürlüğünün eskiyen makina parkını yenilemeyi ve araç sayısını artırmayı düşünüyor musunuz?

2. Düşünüyorsanız bu husus ne zaman gerçekleşecektir?

T.C. Devlet Bakanlığı 25.8.1999 Sayı : B.02.0.010/031.4445

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : TBMMBaşkanlığı Genel Sekreterliğinin 9.8.1999 gün ve A.01.0.GNS.0.10.00.02-1473 sayılı yazısı.

Nevşehir Milletvekili Sayın Mehmet Elkatmış’ın 7/365 sıra sayılı soru önergesi incelenmiştir.

Nevşehir Köy Hizmetleri İlMüdürlüğünün Makine Parkının yenilenmesi ve güçlenmesi konusunda Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü Makine Yenileme ve Dengeleme Projesi kapsamında ihaleler yapmıştır. Makinaların teslim alınması müteakip, illerin mevcut köy yolları ağları dikkate alınmak suretiyle dağıtımları yapılacaktır.

Bilgilerinize arz ederim.

Mustafa Yılmaz DevletBakanı

9. — Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, devlet karayolu ve otoban yapımı için açılan ihalelere ilişkin sorusu ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Koray Aydın’ın yazılı cevabı (7/318)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Sayın Bayındırlık ve İskân Bakanı tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygı ile arz ederim.

Mehmet Elkatmış Nevşehir

Sorular

1. 55 inci Hükümet döneminde Bakanlığınızca veya bağlı kuruluş olan Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından hangi devlet karayolu veya otobanlar, hangi müteahhitlere, ihale edilmiştir?

2. İhale edilen bu yolların keşif bedelleri, ihale bedelleri ve iskonto miktarı ne kadardır?

3. Bu ihalelerin işe başlama ve bitiriliş tarihleri nedir? İhale edilen bu işlerde yer teslimi yapıldı mı?

4. Medyada yeralan haberlere göre; bu ihalelerde, ihaleyi alan şirketin dış krediyi de kendisinin temin edeceği belirtilmektedir. Bu haberler doğru mudur? İlgili firmalarca sözkonusu dış krediler bulundu mu? Bulundu ise hangi şartlarda bulundu? Hazine garantisi var mı? Hazine ihale alan firmalara garanti vermediyse sebebi nedir? İhalelerin akıbeti ne olacaktır?

T.C. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı 23.8.1999 Sayı : B.09.0.APK.0.22.00.00.17/669

Konu : Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın yazılı soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : TBMM Genel Sekreterliğinin 3.8.1999 gün ve KAN.KAR.MD.A.01.0.GNS.0.10.00.02-1365 sayılı yazısı.

55 inci Hükümet döneminde yapılan devlet karayolu ile otoyolu ihaleleri konusunda, Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Bakanlığımıza yöneltmiş olduğu TBMM 7/318 esas sayılı yazılı soru önergesine dair cevabımız ekte sunulmuştur.

Bilgi ve gereğini arz ederim.

Koray Aydın Bayındırlık ve İskân Bakanı

 

Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, TBMM 7/318
Esas Sayılı Yazılı Soru Önergesine Dair Sorular ve Cevapları

Soru 1. 55 inci Hükümet döneminde Bakanlığınızca veya bağlıı kuruluş olan Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından hangi devlet karayolu veya otobanlar, hangi müteahhitlere ihale edilmiştir?

Soru 2. İhale edilen bu yolların keşif bedelleri, ihale bedelleri ve iskonto miktarı ne kadardır?

Soru 3. Bu ihalelerin işe başlama ve bitiriliş tarihleri nedir? İhale edilen bu işlerde yer teslimi yapıldı mı?

Cevap 1-2-3. Karayolları Genel Müdürlüğümüzce 55 inci Hükümet döneminde (1.7.1997-27.10.1998 tarihleri arasında) ihale edilen devlet karayolu ve otoyolların adı, keşif bedeli, tenzilat oranı, ihale bedeli, işi alan firma, ihale usulü, yer teslim tarihi, işe başlama tarihi, iş bitim tarihi ve dış kredili ise kredi ile ilgili son durum ekli listelerde gösterilmiştir.

Soru 4. Medyada yeralan haberlere göre; bu ihalelerde, ihaleyi alan şirketin dış krediyi de kendisinin temin edeceği belirtilmektedir. Bu haberler doğru mudur? İlgili firmalarca sözkonusu dış krediler bulundu mu? Bulundu ise hangi şartlarda bulundu? Hazine garantisi var mı? Hazine ihale alan firmalara garanti vermediyse sebebi nedir? İhalelerin akıbeti ne olacaktır?

Cevap 4. (Devlet ve otoyollarda) Müteahhitlerce temin edilecek olan Hazine Müsteşarlığı garantili ve kabul görebilecek şartlarda kredi ile yapılacak işlerden, Karadeniz Sahil Yolundaki 6 adet iş için 1998 yılında 146 Milyon Dolarlık kredi bulunmuş ve bunun tamamı kullanılmıştır. 1999 yılında da Hazine Müsteşarlığı ile mutabakat sağlanarak toplam 205 Milyon Dolarlık bir kredinin bulunması için ilgili firmalara talimat verilmiştir.

(Otoyol projelerinde) 1999 yılında 297,1 Milyon Doları devam eden işler için, 125,5 Milyon Doları da yeni başlatılacak Gaziantep-Şanlıurfa, Bursa Çevre Otoyolu, Ankara-Pozantı Otoyolu ve Kemerhisar-Pozantı arası olmak üzere toplam 422,6 Milyon Dolar kredinin temini için Hazine Müsteşarlığının görüşü alınmış olup, kredilerin bulunması için de ilgili otoyol firmalarına gerekli talimat verilmiştir.

Dolayısıyla, her iki gruptaki kredi bulma çalışmaları firmalarınca yürütülmekte olup, Hazine Müsteşarlığının onaylayacağı krediler ile çalışmalar sürdürülecektir.

 

BİRLEŞİM 58’İN SONU