Yazılı ve Sözlü Sorular Araştırma Komisyonları Soruşturma Komisyonları
                                                                      Son Tutanak Tutanak Sorgu Tutanak Metinleri Gizli Oturum Tutanakları
                                                                                                                                            Uluslararası Komisyonlar Dostluk Grupları
                                                                                      Genel Sekreterlik Mevzuat Telefon Rehberi Etik Komisyon Duyurular

DÖNEM : 21 CİLT : 3 YASAMA YILI : 1

 

T. B. M. M.

TUTANAK DERGİSİ

21 inci Birleşim

24 . 6 . 1999 Perşembe

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

  I. — GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II. — GELEN KÂĞITLAR

III. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

1. — 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/1) (S. Sayısı : 3)

2. — 1997 Malî Yılı Genel Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1997 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/3, 3/122) (S. Sayısı : 8)

3. — Katma Bütçeli İdareler 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/2) (S. Sayısı : 4)

4. — 1997 Malî Yılı Katma Bütçeye DahilKuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkinSayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1997 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/4, 3/123) (S. Sayısı : 9)

IV. — SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1. — Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt’un şahsına sataşması nedeniyle konuşması

V. — SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1. — Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya’nın, Çiğli Kaymakamı tarafından FP Genel Başkanlığına çekilen telgrafa ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/1)

2. — Konya Milletvekili Veysel Candan’ın, İstanbul’da bir gazete sahibinin evinde yapıldığı iddia edilen toplantıya ilişkin Başbakandan sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/11)

3. — Bursa Milletvekili Mehmet Altan Karapaşaoğlu’nun, çifte vatandaşlık sahibi milletvekili ve bürokratlara ilişkin Başbakandan sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/12)

4. — KaramanMilletvekili Zeki Ünal’ın, izin almadan yabancı ülke vatandaşı olan kişiler hakkında yapılacak işlemlere ilişkinBaşbakandan sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/18)

 

I. — GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 15.00’te açıldı.

İstanbul Milletvekili Aydın Ayaydın’ın, vergi kanunlarında değişiklik yapan 4369 sayılı Kanunun uygulamada yarattığı sorunlara ilişkin gündemdışı konuşmasına, Maliye Bakanı Sümer Oral cevap verdi.

Kocaeli Milletvekili Mehmet Batuk, memur ve işçi emeklilerinin hayat şartlarına,

Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş da, İran’da yapılan İslâm Konferansına,

İlişkin gündemdışı birer konuşma yaptılar.

Karaman Milletvekili Zeki Ünal ve 19 arkadaşının, köylerin sorunlarının araştırılarak köy kalkınması ile ilgili alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi (10/16),

Bayburt Milletvekili Suat Pamukçu ve 36 arkadaşının, telefonların yasadışı olarak dinlendiği iddialarının araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi (10/17),

İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak ve 23 arkadaşının, bazı basın kuruluşlarının kamu imkânlarından, baskı kurmak suretiyle yararlandıkları iddialarının araştırılması (10/18),

Amacıyla birer Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergelerin gündemdeki yerlerini alacağı ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki örgörüşmelerin, sırasında yapılacağı açıklandı.

23.6.1999 tarihli gelen kâğıtlarda yayımlanan 7 sıra sayılı, Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkında 3046 Sayılı Kanunda DeğişiklikYapılmasına Dair Kanun Tasarısının 48 saat geçmeden, gündemin “Kanun Tasarısı ve Teklifleriyle Komisyonlardan GelenDiğer İşler” kısmının 1 inci sırasına alınmasının ve 1 inci ve 2 nci sıradaki kanun tasarılarının görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışma süresinin uzatılmasına ilişkin Danışma Kurulu önerisi kabul edildi.

Kuzeyden Keşif Herakâtının görev süresinin 30.6.1999 tarihinden itibaren altı ay süre ile uzatılmasına ilişkin Başbakanlık tezkeresi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edildi.

Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkında 3046 Sayılı Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının (1/374) (S. Sayısı : 7) yapılan görüşmelerden, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü Şartının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının da (1/346) (S. Sayısı : 5) elektronik cihazla yapılan açık oylamadan,

Sonra kabul edilip kanunlaştıkları açıklandı.

Alınan karar gereğince, 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1997 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarılarını görüşmek için, 24 Haziran 1999 Perşembe günü saat 10.00’da toplanmak üzere, birleşime 20.03’te son verildi.

Nejat Arseven Başkanvekili

Hüseyin Çelik Levent Mıstıkoğlu Van Hatay Kâtip Üye Kâtip Üye

No. : 16

II. — GELEN KÂĞITLAR

24 . 6 . 1999 PERŞEMBE

Sözlü Soru Önergesi

1.— İstanbul Milletvekili Osman Yumakoğulları’nın, eğitime katkı payı adı altında toplanan paranın miktarına ilişkin Milli Eğitim Bakanından sözlü soru önergesi (6/7) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

Yazılı Soru Önergeleri

1.— Şırnak Milletvekili Abdullah Veli Seyda’nın, Şırnak ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde su ve kanalizasyon alt yapı sorunları ile ilgili bir çalışma olup olmadığına ilişkin Devlet Bakanından (Mustafa Yılmaz) yazılı soru önergesi (7/71) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

2.— Şırnak Milletvekili Abdullah Veli Seyda’nın, Şırnak ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde bu yıl beklenen buğday üretimi açığına, canlı hayvan sayısına ve hububat ekimine ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/72) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

3.— Şırnak Milletvekili Abdullah Veli Seyda’nın, Şırnak ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinin okul ve öğretmen ihtiyacının karşılanması için alınan önlemlere ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/73) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

4.— Şırnak Milletvekili Abdullah Veli Seyda’nın, Şırnak ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki eğitim hastanesi ile sağlık personeli sayısına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/74) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

5.— Şırnak Milletvekili Abdullah Veli Seyda’nın, Şırnak ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinin havaalanı ve demiryolu ihtiyacına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/75) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

6.— Şırnak Milletvekili Abdullah Veli Seyda’nın, Şırnak ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki karayollarının ıslahı ile ilgili bir çalışma olup olmadığına ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/76) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

7.— Şırnak Milletvekili Abdullah Veli Seyda’nın, Dicle Ilısu Barajı projesine ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/77) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

8.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, THK ile bir şirket arasında 1 inci Dünya Hava Oyunlarının düzenlenmesiyle ilgili yapıldığı iddia edilen bir sözleşmeye ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/78) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

9.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, THK’na pilot alımlarında uygulanan kıstaslara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/79) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

10.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, THK’nda işine son verilen paraşütçü ve pilotlara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/80) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

11.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, zirai ilaçlama ve orman yangını ile mücadele uçağı üretim projesi çerçevesinde THK’nın batık bir şirketle anlaşma yapıp yapmadığına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/81) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

12.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, THK’nun 1996 yılında Vakıflar Bankası’ndan aldığı krediye ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/82) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

13.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, Atilla Taçoy’un başkan olduğu tarihten itibaren THK’nın gelir ve harcamaları ile bugünkü varlıklarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/83) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

14.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünün THK uçakları ile ilgili raporlarına uyulup uyulmadığına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/84) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

15.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, Atilla Taçoy’un başkan olduğu tarihten itibaren THK’na alınan personele ve bunlara yapılan ödemelere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/85) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

16.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, Atilla Taçoy’un THK’nun gelirlerini ve imkanlarını kişisel çıkarları için kullandığı iddialarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/86) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

17.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, Efes Havaalanında kaz, ördek, tavuk ve at yetiştirildiği iddiasına ve bazı personele zam yapılıp yapılmadığına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/87) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

18.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, THK’nun 1 inci Dünya Hava Olimpiyat Oyunlarına talip olup olmadığına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/88) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

19.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, THK tarafından toplanan fitre, zekat, kurban derileri ve bağırsaklardan elde edilen gelirlerden diğer kuruluşların payının ödenmediği iddiasına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/89) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

20.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, THK’ca gerçekleştirilen uçuşlarda 1990 yılından bugüne kadar meydana gelen kazalara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/90) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

21.— İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in, THK’nun uçak üretimi konusunda bir İngiliz firmasıyla ilgili yerlerden görüş almadan anlaşma yapıp yapmadığına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/91) (Başkanlığa geliş tarihi : 22.6.1999)

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 10.00

24 Haziran 1999 Perşembe

BAŞKAN : Yıldırım AKBULUT

KÂTİP ÜYELER : Tevhit KARAKAYA (Erzincan), Melda BAYER (Ankara)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 21 inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yetersayısı vardır; görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçiyoruz.

III. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN
DİĞER İŞLER

1. — 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/1) (S. Sayısı : 3)

2. — 1997 Malî Yılı Genel Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1997 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/3, 3/122) (S. Sayısı : 8)

3. — Katma Bütçeli İdareler 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/2) (S. Sayısı : 4)

4. — 1997 Malî Yılı Katma Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1997 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/4, 3/123) (S. Sayısı : 9) (1)

BAŞKAN – Gündemimize göre, 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1997 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunu Tasarılarının görüşmelerine başlıyoruz.

Komisyon?.. Hazır.

Hükümet?.. Hazır.

Sayın milletvekilleri, kanun tasarıları ve komisyon raporları bastırılıp dağıtılmıştır.

Komisyon raporlarının okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunacağım : Raporların okunmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Sayın milletvekilleri, şimdi, bütçe kanunu tasarılarının sunuş konuşmasını yapmak üzere, hükümete söz vereceğim.

Buyurun Sayın Bakan.

MALİYE BAKANI SÜMER ORAL (İzmir) – Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyeleri; sözlerime başlamadan önce, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Bugün, 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1997 Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarılarını görüşmek üzere toplanmış bulunuyoruz.

Sayın Başkan, bütçelerin devlet hayatındaki anlam ve önemini, bütün değerli üyelerin çok iyi takdir ettiklerini biliyorum. Bütçeler, devletin ekonomiden aldığı kaynakları nasıl kullanacağını belirleyen; bu kullanımı bir plan, program ve disipline bağlayan belgelerdir.

Bütçelerin uygulanması, milletimizin, siz değerli temsilcileri vasıtasıyla verdiği yetkiyle, kanunla mümkün bulunmaktadır. Kamuya tahsis edilen kaynakların ülke için en verimli ve en tasarruflu şekilde, yerli yerinde kullanılması, vatandaşlarımıza harcanan her kuruşun hesabının verilmesi, hükümetlerin sorumluluklarının başında gelir.

Bütçeler, sadece devlet için değil, tüm ülke ekonomisi için de büyük önem taşır. Bütçeler, ülkede alınacak bütün ekonomik kararlar için en temel göstergedir, ülke ekonomisindeki dengelerin oluşumunda en önemli faktördür.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 1999 Yılı Bütçe Kanunu Tasarılarını normal zamanından altı ay kadar bir süre sonra global dünyanın, global ekonominin yaşadığı derin bir krizin olumsuzluklarından yavaş yavaş arınmaya başladığı bir dönemde sunuyoruz.

Hepinizin bildiği üzere, 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1997 Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarıları, 55 inci hükümet tarafından, süreleri içinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştu; ancak, Plan ve Bütçe Komisyonunda kuruluşların bütçeleri görüşülmüş ise de, Maliye Bakanlığı bütçesi ile maddelerin müzakeresi ve oylaması yapılamamış, 18 Nisan 1999 genel seçimleri nedeniyle de, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 77 nci maddesi uyarınca, söz konusu tasarılar hükümsüz kalmıştır.

Diğer yandan, 1999 malî yılında bütçe uygulamalarının kesintiye uğramaması için, 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeleri Kanunlaşıncaya Kadar Devlet Harcamalarının Yapılmasına ve Devlet Gelirlerinin Tahsiline Yetki Verilmesine Dair 4387 sayılı Kanun çıkarılarak yürürlüğe konulmuştur. Bütçe uygulamasına geçici olarak yetki veren bu Kanunun yürürlüğü 30 Haziran 1999 tarihinde sona ermektedir. Bu nedenle, 1 Temmuz 1999 tarihinden itibaren bütçe uygulamalarının devam edebilmesi için, 1999 Yılı Bütçe Kanunu Tasarılarının bu tarihe kadar kanunlaşıp yürürlüğe konulması zorunlu bulunmaktadır.

28 Mayıs 1999 tarihinde göreve başlayan 57 nci hükümetin önünde 1999 bütçesiyle ilgili olarak iki seçenek bulunmaktaydı. Bunlanlardan birincisi, yeni bir bütçe kanunu tasarısı hazırlayarak Türkiye Büyük Millet Meclisine sunmaktı; ikinci seçenek ise, İçtüzüğün 77 nci maddesinde yer alan "Bir yasama döneminde sonuçlandırılamamış olan kanun tasarı ve teklifleri hükümsüz sayılır; ancak, hükümet veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri bu tasarı veya teklifleri yenileyebilirler" hükmünün tanıdığı imkândı.

Hükümet her iki seçeneği de değerlendirmiştir. Takdir edeceğiniz üzere önümüzdeki zaman son derece sınırlı idi. Ne kadar yoğun bir çalışma içerisine girilirse girilsin, yeni bir tasarı hazırlığı için, kuruluşlarla tek tek bütçe görüşmeleri yapılıp değerlendirilmesi ve yeni tasarının Mecliste müzakeresinin bir aylık süre içerisinde tamamlanabilmesi mümkün görülememiştir. Normal bir bütçe takvimi en az altı aylık bir süreyi gerektirmektedir. Hükümet ve Parlamentonun yoğun çalışması ile bu süre yarı yarıya kısaltılsa dahi ve 4387 sayılı Kanunun yürürlüğü iki ay uzatılsa bile, bütçe yılının sekiz ayı geçmiş olacak; önümüzde, sadece dört aylık bir süre kalacaktır. Bu dönem de, 2000 yılı bütçe hazırlık çalışmalarının en yoğun şekilde cereyan edeceği bir dönemdir; iki bütçe üst üste çakışacaktır. Malî yılın bitimine üç dört ay kala yürürlüğe giren bir bütçe kanunu, geekte bütçe değil, bir kesinhesap kanununa dönüşecektir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; işin bir de ekonomik yönü vardır; asıl önemli olan da budur. Bütçenin bir ekonomik bütünlüğü vardır; uygulamadan sonra bütçe yapılmaz, uygulanmak üzere bütçe yapılır. Bütçe, bütün ekonomiye bir mesaj verir.

Bir diğer önemli nokta da, ülkenin hâlâ bütçesiz kalmasının toplum bilincinde yarattığı psikolojik faktördür. Ekonomide belirsizlik ve beklentinin tahribatı büyüktür. Bunu bir an önce ortadan kaldırmak gerekmektedir.

Yukarıdan beri izah etmeye çalıştığım bütün bu nedenlerle, hükümetimiz, 1999 yılı için yeni bir bütçe kanun tasarısı hazırlayarak Türkiye Büyük Millet Meclisine sunmak yerine, müzakeresi yarım kalmış bulunan tasarıyı, İçtüzüğün 77 nci maddesinin verdiği imkân çerçevesinde yenileme seçeneğini tercih etmiş bulunmaktadır.

Sayın Başkan, Anayasamız, Yüce Meclisin Plan ve Bütçe Komisyonuna bütçe kanun tasarılarında her türlü değişikliği yapma imkânını vermektedir.

Huzurunuza getirilen tasarılar, Plan ve Bütçe Komisyonunda, değerli komisyon üyelerinin çok yoğun ve özverili çalışmalarıyla, başından sonuna kadar tekrar incelenmiştir.

Bütçe uygulamasına geçici olarak yetki veren 4387 sayılı Kanunun beş aylık uygulama sonuçları değerlendirilmiş, ekonominin ve kamuya hizmet götüren dairelerin bugünkü ihtiyaçları göz önünde tutulmuştur. Huzurlarınızdaki tasarılara, kamunun ve ekonominin güncel ihtiyaçlarına uygun bir yapı ve içerik kazandırılmıştır.

Bu vesileyle, Plan ve Bütçe Komisyonunun kıymetli üyelerine huzurlarınızda bir kere daha teşekkürlerimi sunarım.

Sayın Başkan, 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarıları, Yüce Meclisin değerli üyelerinin yapıcı katkılarıyla daha da olgunlaşarak, ülke ihtiyaçlarına uygun bir nitelik kazanacaktır. Değerli üyelerin yoğun ve özenli çalışmalarıyla, tasarının 1 Temmuz 1999 tarihine kadar kanunlaşacağına inancım tamdır. Kamuoyunun bizden beklentisi de budur. Bu yoldaki çabalarınız için, Sayın Başkan, size ve değerli üyelere şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum.

Değerli Başkan, sayın milletvekilleri; 1999 yılı bütçesine geçmeden önce, sizlere, dünyadaki ve ülkemizdeki ekonomik durum hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum.

Hepinizin bildiği üzere, 1997 yılında Asya'da, ardından 1998 yılında Rusya'da ortaya çıkan krizler nedeniyle yükselen pazar ekonomilerine güveni iyice sarsılan yabancı yatırımcılar, bu ekonomilerden kaçmaya başlamışlardır. Bu kaçış, bütün borsalarda menkul kıymet değerlerinin düşmesine, faizlerin yükselmesine, borçlanma maliyetlerinin artmasına, talebin daralmasına, üretimin azalmasına, işsizliğin ve enflasyonun artmasına neden olmuştur. Global kriz, önce finans kesimini, daha sonra da özellikle gelişmekte olan ülkelerde reel kesimi ciddî şekilde etkilemiştir. Ülkeler ve uluslararası kuruluşlar, bu global krizin yayılmasını önlemek, olumsuz etkilerini asgariye indirmek ve gidermek için çaba göstermişlerdir.

Diğer taraftan, Asya krizi nedeniyle azalan talep sonucunda petrol ve petrol dışı malların fiyatlarında önemli düşüşler olmuştur. 1997 yılına kıyasla 1998 yılında petrol fiyatları yüzde 32,1, petrol dışındaki malların fiyatları ise yüzde 14,8 oranında düşmüştür.

Bu durum ise, ihracatçı ülkeleri, dışgelirlerini azaltması nedeniyle olumsuz etkilerken, ithalatçı ülkelerin ekonomilerini olumlu etkilemiştir; ancak, ihracatçı ülkelerin gelirlerinin düşmesi, bu ülkelerin dıştaleplerinin de azalmasına sebep olmuştur.

Bu gelişmeler sonucunda:

1997 yılında yüzde 4 civarında olan dünya üretimi ortalama büyüme hızı, 1998 yılında yüzde 2,5'e düşmüştür.

Gelişmiş ülkelerin büyüme hızı 1997 yılında yüzde 3,2 iken, 1998 yılında yüzde 2,2'ye inmiştir.

Son yıllarda yüzde 6 civarında büyüme gösteren gelişmekte olan ülkelerin büyüme hızı ise, 1998 yılında, neredeyse bunun yarısı olan yüzde 3,3'e düşmüştür.

Öte yandan, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra serbest piyasa ekonomisine geçmeye çalışan ülkelerde, uzunca bir süre yaşanan gerilemeden sonra, 1997 yılında büyüme başlamış ve ortalama büyüme hızı yüzde 2,2 oranında gerçekleşmişti; ancak, 1998 yılında, özellikle Rusya'daki durumun etkisiyle, bu olumlu gelişme devam etmemiştir.

1999 yılında ise, dünya üretimi ortalama büyüme hızının yüzde 2,3'e, gelişmiş ülkelerin ortalama büyüme hızının yüzde 2'ye, gelişmekte olan ülkelerin ortalama büyüme hızının yüzde 3,1'e düşeceği, geçiş sürecindeki ülkelerin ortalama büyüme hızının ise binde 9 oranında daralacağı tahmin edilmektedir.

Diğer taraftan, 1998 yılında, krizlerin etkisiyle dünya ticaret hacmindeki artış hızı önemli oranda yavaşlamış; 1997 yılında yüzde 9,9 iken 1998 yılında yüzde 3,3'e inmiştir.

Bu çerçevede:

Gelişmiş ekonomilerin 1997 yılında yüzde 10,3 olan ihracat hacmi artışı, 1998 yılında azalarak yüzde 3,2 olmuştur. 1997 yılında yüzde 9,1 olan ithalat hacmi artışı, 1998 yılında yüzde 4,7'ye düşmüştür.

Gelişmekte olan ülkelerin 1997 yılında yüzde 11,4 olan ihracat hacmindeki artış, 1998 yılında yüzde 2,2'ye inmiştir. 1997 yılında yüzde 11,2 olan ithalat hacmi artışı ise, 1998 yılında binde 7 gerilemeye dönüşmüştür.

Geçiş sürecindeki ülkelerin 1997 yılında yüzde 6,2 olan ihracat hacmi artışı, 1998 yılında yüzde 4,1'e düşmüş; 1997 yılında yüzde 9,3 olan ithalat hacmi artışı ise, 1998 yılında yüzde 1,2'ye düşmüştür.

1999 yılında ise, dünya ticaret hacmindeki artışın yüzde 3,8 dolayında olacağı, gelişmiş ülkelerin ihracat haciminin yüzde 2,8, ithalat hacminin yüzde 5 artacağı; gelişmekte olan ülkelerin ihracat hacmi artışının yüzde 4,6'ya, ithalat hacmi artışının ise yüzde 2,6'ya yükseleceği; geçiş sürecindeki ülkelerin ihracat hacmi artışının yüzde 6,4 olacağı, ithalat hacminin ise binde 2 daralacağı tahmin edilmektedir.

Kriz sonrası üretimlerinde önemli daralmalar yaşayan Asya ülkelerinde ekonomik faaliyetler, 1998 yılının sonlarından itibaren yavaş yavaş canlanmaya başlamıştır.

1999 yılının bugüne kadar olan gelişmelerine bakıldığında, krize giren Asya ülkelerinden Kore, Filipinler ve Tayland'da ekonomik faaliyetlerin krizin etkisinden kurtularak canlanma belirtileri gösterdiği, Japonya'daki durgunluğun aşılmaya başlandığı, Brezilya'daki krizin kontrol altına alındığı, uluslararası finans piyasalarında güvenin yeniden sağlanmaya başlandığı, petrol fiyatlarındaki yükselmenin ihracatçı ülkelere olumlu yansıyacağı; ancak, Rusya'daki belirsizliğin devam ettiği gözlenmektedir.

Olumlu gelişmelerin sürmesi halinde, 1999 yılında dünya ekonomisinin genel olarak daha yüksek bir büyüme hızına ulaşması mümkündür. Dünya ekonomisindeki yavaşlamanın 2000 yılından itibaren iyileşmeye dönüşeceği tahmin olunmaktadır.

Dünya ekonomisinde yaşanan bu gelişmeler, şüphesiz, ülkemiz ekonomisini de yakından ilgilendirmekte ve etkilemektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde ise, 1998 yılında, enflasyonda kalıcı bir düşüşü sağlamayı ve makro ekonomik dengelerde istikrarı oluşturmayı temel hedef alan bir program uygulamaya konulmuştur. Yılın ilk yarısında hedefler tutturulmuş ve gelişmeler olumlu yönde giderken Rusya'da başlayan ve dünyaya yayılan kriz, içte ve dışta tüm finansal piyasaları olumsuz yönde etkilemiş; yabancı yatırımcıların borsa ve içborçlanma piyasalarından çekilmeleri, faiz oranlarının yükselmesine ve hisse senetleri fiyatlarının hızla düşmesine neden olmuştur.

Bu duruma ülkenin seçim ortamına girmesinin de eklenmesiyle, 1998 yılının üçüncü çeyreğinde ekonomik faaliyetler duraklamaya, son çeyreğinde de gerilemeye başlamıştır; ancak, kararlılıkla uygulanan programın, global krizin Türkiye'ye bulaşma etkisini dengelemede önemli ölçüde katkısı olmuş ve yıl sonu itibariyle program hedeflerine büyük ölçüde ulaşılmıştır.

1997 yılında yüzde 8,3 olan gayri safî millî hâsıla artış hızı, 1998 yılının ilk çeyreğinde yüzde 9,2, ikinci çeyreğinde yüzde 4,4, üçüncü çeyreğinde yüzde 2,4 ve dördüncü çeyreğinde de yüzde 0,7 olmuştur. Böylece, 1998 yılında gayri safî millî hâsıla büyüme hızı, hedefin 0,8 puan üzerinde olan yüzde 3,8 seviyesinde gerçekleşmiştir.

Sektörler itibariyle büyüme hızları, tarımda yüzde 7,6; sanayide yüzde 1,8; hizmetlerde ise, yüzde 2,1 seviyesinde gerçekleşmiştir.

1997 yılında 3 080 dolar civarında olan kişi başına gayri safî millî hâsıla ise, 1998 yılında yüzde 4,7 artışla 3 224 dolara yükselmiştir.

1998 yılında, kamu sabit sermaye yatırımları yüzde 15,1 oranında artarken, özel sabit sermaye yatırımlarının yüzde 6,7 oranında gerilemesi sonucu toplam sabit sermaye yatırımları da, yıllık bazda, yüzde 2,4 oranında gerilemiştir.

Devlet İstatistik Enstitüsünün aylık üretim endeksleri ile kapasite kullanım anketlerine göre, 1999 yılının ilk üç aylık döneminde de, özellikle özel sektör üretimindeki gerilemenin devam ettiği; ancak, nisan ayında ekonomide bir canlanmanın başladığı, bunun mayıs ayında da sürdüğü anlaşılmaktadır.

1997 yılında ihracatımız yüzde 13,1 artışla 26,3 milyar dolar, ithalatımız da yüzde 11, 3 artışla 48,6 milyar dolar olmuş ve dışticaret hacmi yüzde 11,9 artarken ihracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 54,1 seviyesinde gerçekleşmiştir.

1998 yılı sonunda ise, ihracatımız, bir önceki yıla göre yüzde 2,7 artarak 27 milyar dolar; ithalatımız ise, yüzde 5,4 azalarak 45,9 milyar dolar olmuştur. Dışticaret hacmi yüzde 2,6 oranında azalırken, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 58,7'ye çıkmıştır.

1998 yılında ihracat artışının düşük kalmasında, dıştalepteki olumsuz gelişmeler ile ihracat fiyatlarında gözlenen yüksek oranlı düşüşler etkili olmuştur.

1998 yılında, OECD ülkelerine yapılan ihracatımız yüzde 9 artışla 15,6 milyar dolardan 17 milyar dolara çıkarken, OECD üyesi olmayan ülkelerden Afrika ve Amerika ülkelerine yapılan ihracatta artış, diğerlerinde azalış yaşanmıştır.

1998 yılı temmuz ayının ortalarından itibaren krize giren Rusya Federasyonuna 1997 yılında 2,1 milyar dolar ihracat gerçekleştirilmişken, 1998 yılı ihracatı, yüzde 34,5 azalışla 1,3 milyar dolarda kalmıştır.

Diğer taraftan, 1998 yılında bavul ticareti yüzde 36,9 azalarak 3,7 milyar dolara gerilemiştir.

1997 yılında 2,6 milyar dolar açık veren cari işlemler dengesi, 1998 yılında, dışticaretteki 14,3 milyar dolarlık açığa karşılık, turizm, işçi, faiz ve diğer kalemlerden sağlanan 16,2 milyar dolarlık gelirle 1,9 milyar dolar fazla vermiştir.

1999 yılının ocak-mart döneminde ise, ihracatımız, geçen yıla göre yüzde 10,4 azalışla 6 milyar dolar, ithalatımız ise, yüzde 30,6 azalışla 7,9 milyar dolar olmuş; ithalatın ihracattan daha yüksek oranda azalması sebebiyle de, dışticaret açığımız, yüzde 60,2 oranında azalarak 1,8 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmiştir. Dışticaret hacmi ise, yüzde 23,1 azalarak 13,9 milyar dolarda kalmıştır.

1999 yılının ilk üç ayında, toplam ihracat içinde yüzde 87 payı olan imalat sektörü ihracatı yüzde 10,6 ve yüzde 11,7 payı olan tarım ve ormancılık sektörü ihracatı yüzde 5,5 azalırken, ithalat içinde yüzde 68 payı olan aramalları ithalatı yüzde 30,9; yüzde 19,6 payı olan sermaye malları ithalatı yüzde 33,4 ve yüzde 11,5 payı olan tüketim malları ithalatı yüzde 26,6 azalmıştır.

1998 yılının ilk üç aylık döneminde 1,1 milyar dolar olan bavul ticareti, 1999 yılının aynı döneminde yüzde 60,4 azalarak 444 milyon dolara gerilemiştir.

Yılın ilk üç aylık dönemi itibariyle 1998 yılında 1,1 milyar dolar açık veren cari işlemler dengesi, 1999 yılında dışticaretteki yüzde 61,4 azalmayla 1,2 milyar dolar olan açığa, turizm, işçi, faiz ve diğer kalemlerden sağlanan ve geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 7,8 artışla 2,2 milyar dolara ulaşan gelirlerin katkısıyla, 996 milyon dolar fazla vermiştir.

Brüt uluslararası rezervlerimiz, 1997 yılı sonunda 27,2 milyar dolar iken, 1998 yılı sonunda 29,5 milyar dolara ulaşmıştır. Bu rakamlara göre, rezervlerimizde, bir yıl içerisinde 2,3 milyar dolar artış olmuştur.

28 Mayıs 1999 tarihi itibariyle, bankalarımızda 10,1, Merkez Bankasında 22,8 milyar dolar olmak üzere, toplam brüt rezervlerimiz, 33 milyar dolar düzeyindedir. 11 Haziran 1999 tarihi itibariyle, sadece Merkez Bankasının döviz rezervleri 21,6 milyar dolardır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, çok uzun bir süredir yüksek enflasyonla yaşamaktadır. Bu durum, ekonomide ciddî belirsizliklere, kaynakların rasyonel kullanılmamasına ve gelir dağılımının dargelirliler aleyhine daha da bozulmasına yol açmaktadır.

1998 yılının en öncelikli hedefi, enflasyonun düşürülmesi idi ve toptan eşya fiyatlarındaki artışın, yıl sonunda yüzde 50 oranına inmesi hedef olarak alınmıştı. Global krize rağmen, uygulanan politikalar sonucunda, 1998 yılı sonunda toptan eşya fiyatları, bir önceki yıla göre 36,7 puan azalışla, yüzde 91'den yüzde 54,3'e inmiş ve hedefte, sadece 4,3 puan sapma olmuştur. Hedef rakama ise, 1999 Ocak ayında ulaşılmıştır.

Toptan eşya fiyatlarındaki yıllık artış, şubat ayında yüzde 48,3'e, mart ayında da yüzde 48,2'ye inmiştir; nisan ayında tekrar yüzde 50'ye çıkmış, mayıs ayında da bu seviyeyi korumuştur.

Tüketici fiyatlarındaki yıllık artış ise, 1998 yılı sonunda bir önceki yıla göre 29,4 puan azalışla yüzde 99,1'den yüzde 69,7'ye inmiş, Ocak 1999'da yüzde 65,9'a, şubat ayında yüzde 63,9'a ve mart ayında da yüzde 63,5'e inmiştir. Ancak, nisan ayında yüzde 63,9'a yükselmiş ise de, mayıs ayında yüzde 63'e inmiştir.

12 aylık ortalamalara göre ise, 1998 Aralık ayında, toptan eşya fiyatları, yüzde 81,8'den yüzde 71,8'e, tüketici fiyatları da yüzde 85,7'den yüzde 84,6'ya gerilemiştir. Toptan eşya fiyatları, 1999 Mayıs ayında yüzde 57'ye, tüketici fiyatları ise yüzde 71,3'e inmiştir.

Bir önceki aya göre artışlarda, her iki fiyat endeksi de, 1998 Şubat ayından itibaren bir önceki yıl seviyelerinin altında kalırken, 1999 Nisan ayında geçen yıl seviyesinin üstünde gerçekleşmiş, mayıs ayında tekrar altına inmiştir.

Nisan ayındaki artışta, uluslararası hampetrol fiyatlarındaki gelişmenin etkisiyle, petrol ürünleri alt sektöründe kaydedilen yüzde 10,9 oranındaki artışın etkisi olmuştur.

1999 yılının mayıs ayı sonunda toptan eşya fiyatları, 1998 sonuna göre yüzde 21, tüketici fiyatları ise yüzde 21,5 oranında artış göstermiştir.

Bu dönemde toptan eşya fiyatları, kamu kesiminde yüzde 27,2, özel sektörde ise yüzde 19,3 oranında artmıştır.

57 nci hükümet olarak bizim hedefimiz de, kronik enflasyonun süratle tek haneli düzeye indirilmesidir. 1998 yılında başlatılan mücadele, aynı kararlılıkla sürdürülecektir.

Enflasyonla mücadelemizde, dargelirlilerimizin içinde bulunduğu durum mutlaka göz önünde bulundurulacaktır.

Sayın Başkan, değerli miletvekilleri; şimdi biraz da borçlarımız hakkında bilgi vermek istiyorum.

Ülkemizin, özel sektör borçları da dahil, 1997 yılında 91 milyar dolar olan dışborç stoku, 1998 yılının sonunda 102,7 milyar dolara yükselmiştir.

Dış borcun yüzde 73,5'i orta ve uzun vadeli olup, tutarı 75,4 milyar dolardır. 27,2 milyar dolar olan kısa vadeli borcun oranı ise yüzde 26,5'tir.

Orta ve uzun vadeli dışborç içinde, konsolide bütçe, yerel yönetimler, fonlar, üniversiteler ve kamu iktisadî teşebbüslerinden oluşan kamu kuruluşlarının borç tutarı 39,9 milyar dolar, özel sektör borçlarının tutarı 23,8 milyar dolar ve Merkez Bankasının borç tutarı da 11,7 milyar dolardır.

Diğer taraftan, 1998 yılında ödenen dışborç anapara ve faiz tutarı 12,5 milyar dolardır. 1999 yılının ocak-mayıs döneminde ise 3,5 milyar dolarlık ödeme yapılmıştır.

Ülkemiz, uzun süreden beri, net dışborç ödeyicisi durumunu korumaktadır.

Dışborç stokumuzun gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 50 düzeyindedir.

1997 yılı sonunda 6,3 katrilyon lira olan içborç stokumuz, 1998 sonunda 11,6 ve 1999 yılı mayıs ayında da 16 katrilyon liraya yükselmiştir. Bu tutarın yüzde 26'sı bono, yüzde 74'ü ise tahvildir.

Devlet iç borçlanmalarında, 1996 yılında yıllık ortalama vade 188 gün iken, 1997 yılında 264 ve 1998 yılında da 226 gün olmuş; 1996 yılında ağırlıklı yıllık bileşik faiz oranı yüzde 132 iken, 1997 yılında yüzde 107,2 ve 1998 yılında da yüzde 115,8 olmuştur.

1998 yılında, temmuz ayına kadar faiz oranlarında düşüş gözlenirken, Rusya'da başlayan ve dünyaya yayılan global krizin, borçlanma maliyetini artırması nedeniyle, bu ayın ortalarından itibaren faiz oranları yükselmeye başlamıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; halen ülkemizde yaşanan ekonomik sıkıntıların temelinde yatan en önemli neden, kamu kesiminin finansman modelidir. Kamu finansman yapısı fevkalade sağlıksızdır. Bu yapı, bu model düzeltilmediği sürece, ekonomideki sorunlara kalıcı ve köklü çözüm bulmak son derece güç olacaktır. Türkiye'de uzun bir süredir, kamu kesiminin borçlanma ile finansmanına dayalı bir model uygulanmaktadır.

Türkiye'nin 1998 yılı sonu itibariyle içborç stokunun gayri safi millî hâsılaya oranı yüzde 21,9'dur. Bu oran, 1990 yılında yüzde 14,4 idi.

Millî gelire oranı itibariyle bakıldığı zaman, içborç stoku korkulacak boyutlarda değildir, Maastricht Antlaşmasında öngörülen düzeyin altında bir seviyededir. Ne var ki, Türkiye'de malî piyasalar yeterince gelişmiş, yeterince derinlik kazanmış değildir. Bu piyasalara, devletin, yüksek rakamlara varan bir taleple girmesi, kıt tasarruf kaynakları üzerindeki arz-talep dengesini ciddî biçimde bozmaktadır.

Kamu kesiminin, sağlıklı kaynaklar yerine borçla finansmanı, bir yandan malî piyasaların kaynaklarının büyük ölçüde devlet tarafından kullanılmasına, diğer yandan faiz hadlerinin aşırı şekilde yükselmesine yol açmaktadır.

Uygulanan model, hem özel ekonomiyi hem de devlet bütçesini olumsuz şekilde etkilemektedir. Devlet, bu piyasaların diğer müşterilerini, özel yatırımcıları, ticarî kredi ihtiyacı içinde olanları piyasanın dışına itmektedir. Diğer bir ifadeyle, özel ekonomiye yeterince kaynak kalmamakta, kalan yetersiz miktardaki kaynağın maliyeti de yükselen faizler nedeniyle artmaktadır.

Malî imkânları olanların, bunu yatırıma, üretime yönlendirmelerinin alternatif maliyeti de artmaktadır. Devlete borç vermek daha kârlı bir hale gelmektedir.

Firmalar, kaynak yetersizliği nedeniyle, faaliyetlerini optimum düzeylerde sürdürememekte; artan finansman maliyetleri, Türk özel sektörünün üretim ve işletme maliyetlerini yükseltmekte, rekabet gücünü olumsuz şekilde etkilemektedir. Bu sistem, özellikle, dış piyasalara açılma çabası içinde olan Türk ekonomisi için bir engel teşkil etmektedir.

Borçlanma esasına dayanan bu finansman modeli, kamu kesimini de devlet bütçesini de bir çıkmazın içine sürüklemektedir.

Bütçeye baktığımız zaman, gayet iyi bilindiği gibi, bütçe giderlerinin en önemli kalemini borç faizleri meydana getirmektedir. Faiz ödemeleri bugün bütçenin taşıyamayacağı bir düzeye erişmiş ve âdeta bütçeleri kilitlemiştir.

Böylece, ekonomik politikanın en etkin bir aracı olan bütçeler, bu özelliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bütçelere bu temel özelliğin mutlaka yeniden kazandırılması gerekir.

Vergi gelirlerinin bütçe giderlerini karşılama oranının giderek küçülmesi, bütçe uygulamalarında izlenen en çarpıcı gelişmedir. Vergi gelirlerinin bütçe giderlerine oranı 1985 yılında yüzde 71 iken, 1990 yılında yüzde 66,4'e, 1995 yılında yüzde 62,9'a ve 1998 yılında yüzde 59, 2'ye düşmüştür.

Bu gelişmelere paralel olarak, bütçe açıklarını makul düzeyde tutma imkânı da ortadan kalkmıştır. Bütçe açıklarının gayrî safî millî hâsılaya oranı 1985 yılında yüzde 2,2, 1990 yılında yüzde 3, 1995 yılında yüzde 4 ve 1998 yılında yüzde 7 olmuştur.

Bu gelişmeler, bütçenin ne ölçüde tıkanmış olduğunu ortaya koyan ciddî ve önemli göstergelerdir.

Sayın Bakan, değerli milletvekilleri; görüldüğü gibi, bütçe hizmetleri borçla karşılanmaya başlanmış ama, bu iş o kadar ileri götürülmüş ki, faizini de ödemek için yeniden borçlanmak mecburiyeti ortaya çıkmıştır.

Mevcut bütçe yapısı içinde, borç idaresinin sadece faiz ödemeleri bölümünü görüyoruz. Bunun ayrıca anapara bölümü de var. Onu ödemek için de yine borç alıyoruz.

Bu finansman modelinin çarpıcı bir yönü de, yüksek faiz oranları nedeniyle, aynen özel kesim üretim ve işletme maliyetlerinin artması gibi, kamu hizmet maliyetlerinin de artmasıdır.

Bütçenin bu sağlıklı olmayan finansman yapısından bahsederken bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Bu da, bütçelerimizin son yıllarda faizdışı dengede fazla vermiş olmasıdır. Bunu önemsiyoruz.

Bütün bunlara rağmen, kamu finansmanını sağlıklı hale dönüştürmenin yolunun, kamunun borçlanma ihtiyacını küçültmekten geçtiğini bir kere daha belirtmek isterim.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 1999 yılı bütçesine geçmeden önce, bütçeyle birlikte görüşülecek olan 1997 yılı kesinhesabına ilişkin bazı bilgiler vermek istiyorum.

1997 yılı bütçesi, yarısı 54 üncü hükümet, yarısı da 55 inci hükümet tarafından uygulanmış bir bütçedir. 6 katrilyon 255 trilyon lira gelir ve bu tutarda da gider gösterilerek denk olması öngörülen bu bütçe, 700 trilyon lirası ilk altı ayında olmak üzere, 2 katrilyon 235 trilyon lira açık vermiştir. Bu nedenle, 1,8 katrilyon lira eködenek alınmıştır.

1997 yılı bütçesinde giderler 8 katrilyon 50 trilyon lira, gelirler 5 katrilyon 815 trilyon lira olarak gerçekleşmiştir.

1997 bütçesinin faiz ödemeleri hariç dengesi ise 42,8 trilyon lira fazla vermiştir.

1997 yılı bütçesinde giderlerin gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 27,4, gelirlerin oranı ise yüzde 19,8'dir. Vergi gelirlerinin gayri safî millî hâsılaya oranı da yüzde 16,1 olmuştur.

1998 yılında bütçe, disiplinli bir uygulama sonucu hemen hemen hedeflerine ulaşmıştır.

1998 yılı için bütçe açığının gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 8,1 olarak öngörülmüş, bu rakam daha da azalarak yüzde 7'ye düşmüştür.

1998 yılı bütçesinde faizdışı fazla, gayri safî millî hâsılanın yüzde 3,9'u olan 1,9 katrilyon lira olarak öngörülmüş iken, gerçekleşme 2,5 katrilyon lira olmuş ve gayri safî millî hâsılaya oranı da yüzde 4,7'ye yükselmiştir.

Ancak, global kriz nedeniyle dış borçlanmanın zorlaşması ve dış borçların ödenebilmesi için içeriden borç alınması, içborç faiz oranlarını, dolayısıyla da bütçedeki faiz ödemelerini büyük ölçüde artırmıştır.

1998 yılı bütçesi, personel giderleri ile faiz ödemeleri dışında, hedeflendiği gibi gerçekleşmiştir.

1998 yılında bütçe giderleri yüzde 93,6 artışla 15,6 katrilyon lira, gelirler ise yüzde 104,4 artışla 11,9 katrilyon lira olmuştur.

Vergi gelirleri ise, programlanan 8,9 katrilyon lirayı 333 trilyon lira aşarak, yüzde 94,6 artışla 9,2 katrilyon lira düzeyinde gerçekleşmiştir. 1997 yılında vergi gelirlerinin gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 16,1 iken, 1998 yılında bu oran 1,3 puan artışla yüzde 17,4'e yükselmiştir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 1999 bütçesine geçmeden önce, sizlere, 4387 sayılı Geçici Bütçe Kanununa göre bugüne kadar yapılan bütçe uygulamaları hakkında da bilgi vermek istiyorum.

4387 sayılı Kanunla, 30 Haziran 1999 tarihine kadar 11 katrilyon 889 trilyon liralık harcama yetkisi verilmiştir.

Mayıs ayı sonu itibariyle beş aylık dönemde gerçekleşen harcama 10 katrilyon 155 trilyon liradır. Bunun; 2 katrilyon 561 trilyon lirası personel giderlerine, 352 trilyon lirası diğer cari giderlere, 294 trilyon lirası yatırımlara, 4 katrilyon 298 trilyon lirası borç faizlerine, 1 katrilyon 91 trilyon lirası sosyal güvenlik kuruluşlarına, 534 trilyon lirası vergi iadelerine, 360 trilyon lirası fonlara, 664 trilyon lirası da diğer transfer kalemlerine ait bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 1999 yılının ilk beş aylık dönemine ilişkin vergi tahsilat sonuçları da alınmış olup, bu veriler, yılın tamamında vergi gelirlerinin ne düzeyde gerçekleşeceği konusunda bize bir tahmin olanağı vermektedir.

Genel olarak 1998 yılı sonlarına doğru kendisini etkili bir şekilde hissettirmeye başlayan krizlerin ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerinin vergi gelirlerine de yansıdığını görüyoruz.

1999 yılı ilk beş aylık vergi geliri tahsilatı 4 katrilyon 833 trilyon lira olarak gerçekleşmiştir. Bu sonuç, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 48,8 düzeyinde bir artışı ifade etmektedir. 1999 yılının ilk beş aylık döneminde vergi gelir artış oranları enflasyon düzeyinin altında seyretmiştir.

Gelir Vergisi artış oranlarının yüzde 39,4 gibi düşük bir düzeyde kalmasında, kuşkusuz, vergi oranlarında yapılan ciddî indirimlerin payı büyük olmuştur.

İlk dört ayda düşük düzeyde seyreden Kurumlar Vergisi, mayıs ayında yeni geçici vergi rejimine göre tahsil edilen kurumlar geçici vergi geliri nedeniyle yüzde 105,5 oranında artış göstermiştir.

Dahilde alınan Katma Değer Vergisi ilk beş ayda yüzde 57,7, ithalde alınan Katma Değer Vergisi ise yüzde 28,1 artış göstererek, ekonomideki yavaşlamanın etkisini anında yansıtmışlardır. Yılın ilk beş ayında ithalatta görülen gerileme ise, ithalde alınan Katma Değer Vergisindeki artışın çok düşük düzeyde kalmasına neden olmuştur.

Vergi gelirinde önemli bir yere sahip olan Akaryakıt Tüketim Vergisindeki artış, gerek dünya petrol fiyatlarının tahminin altında seyretmesi gerek ürünler düzeyindeki Akaryakıt Fiyat İstikrar Fonunun düşük tutulması nedenleriyle yüzde 52,8 düzeyinde gerçekleşmiştir.

Diğer vergiler ise, ortalama olarak yüzde 49,6 oranında artmıştır.

Bütçe tasarısıyla, vergi gelirleri toplamında, 1998 yılı gerçekleşme büyüklüklerine oranla, yıllık olarak yüzde 57,4 artış öngörülmüştür. Buna mukabil ilk beş ayda gerçekleşen artış, yüzde 48,8'le, daha düşük bir düzeyde seyretmektedir.

Bu gelişmeler sonucunda 1999 yılı ocak-mayıs döneminde bütçe açığı 4 katrilyon liranın biraz üzerinde gerçekleşmiştir. Faiz hariç bütçe dengesi ise 285 trilyon lira fazla vermiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 17 Ekim 1998 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarılarında; konsolide bütçe harcamaları 23,7 katrilyon lira, bütçe gelirleri 18,1 katrilyon lira, bütçe açığı 5,5 katrilyon lira, faizdışı bütçe fazlası ise 3,4 katrilyon lira olarak öngörülmekteydi.

Bugüne kadar olan gelişmeler dikkate alınarak yapılan tahminlere göre, içinde bulunduğumuz ekonomik konjonktür nedeniyle, vergi gelirlerinin tasarıda öngörülenin bir miktar altında gerçekleşmesi beklenmektedir.

Yine, başta özellikle, borç faizleri ve personel giderleri olmak üzere, bir kısım ödenek kalemlerinde tasarıdaki rakam ve büyüklüklerin içinde kalınamayacağı, öngörülen ödeneklerin yetersiz kalacağı anlaşılmıştır.

Plan ve Bütçe Komisyonunda, ilk beş aylık dönem gerçekleşmeleri ve yıl sonu projeksiyonları göz önünde bulundurularak yapılan değerlendirmeler sonucunda bütçe büyüklükleri yeniden belirlenmiştir. Buna göre; bütçe ödenekleri, tasarıya göre yüzde 15,3 artışla 27,3 katrilyon lira, bütçe gelirleri de 18 katrilyon lira olarak revize edilmiştir.

Bütçe ödeneklerinin; 6,9 katrilyon lirası personel giderlerine, 2,4 katrilyon lirası diğer cari giderlere, 1,4 katrilyon lirası yatırım harcamalarına, 16,6 katrilyon lirası da transfer giderlerine ayrılmıştır.

Transfer giderlerinin; 10,3 katrilyon lirası faiz ödemeleri, 2,4 katrilyon lirası sosyal güvenlik kuruluşlarının finansman açıkları, 3,9 katrilyon lirası diğer transferler içindir.

Bütçe gelirlerinin ise; 14,2 katrilyon lirası vergi gelirlerinden, 1,9 katrilyon lirası vergidışı normal gelirlerden, 1,9 katrilyon lirası özel gelirler ve fonlardan, 80 trilyon lirası da katma bütçe gelirlerinden oluşmaktadır.

Bu rakamlar çerçevesinde ve bazı ödeneklerden yapılacak kanunî kesintiler dikkate alındığında, bütçe açığının 9,1 katrilyon liraya ulaşması beklenmektedir. Bunun gayri safî millî hâsılaya oranı ise yüzde 11,6'dır. Buna göre, faiz hariç bütçe dengesi de 1,2 katrilyon lira fazla vermektedir ve bu rakam, gayri safî millî hâsılaya oranlanırsa, yüzde 1,5 olacaktır.

Bütçenin faizdışı dengesinin fazla vermesi, borç ödeme kabiliyetimizin devam ettiğini ifade etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 1998 yılı bütçesinde başarıyla uygulanan ve 4387 sayılı Geçici Bütçe Kanunuyla 1999 yılının ilk yarısında da uygulanmasına devam olunan; devletin kendi parasına faiz ödemesini önleyen kamu haznedarlığı; hazinenin sağlıklı bir nakit planlaması yapmasına imkân vermek ve kuruluşların ödeneklerini daha verimli kullanabilmelerini sağlamak amacıyla ödenek kullanımının ayrıntılı harcama programlarıyla önceden belirlenmesi; iç borçlanmaya sınır getirilerek, gereksiz borçlanma yapılmasının önlenmesi; dış borçlanmalarda Hazine garantisinin kontrol altına alınması; yeterli ödeneği olmayan yatırımlara başlanılmaması; hedeflerin ve gerçekleşmelerin kamuoyuna açıklanması uygulamaları, devlete olan güveni artırmak, malî disiplini sağlamak, kaynak israfını önlemek ve kamu finansman yapısını daha sağlıklı hale getirmek amacıyla, 1999 yılının ikinci yarısında da aynen sürdürülecektir.

Global ekonomik krizden etkilenmekte olan ihracatçımıza ekfinansman imkânı sağlanması, küçük ve orta boy işletmelere verilmekte olan yatırım ve işletme kredilerinin yükseltilmesi ve geri kalmış yörelerdeki yarım kalmış yatırımların tamamlanması yanında turizmimizin desteklenmesi amacıyla ekkaynaklar sağlanmıştır.

Ayrıca,bazı kamu hizmetlerinin fiyatlandırılması imkânı getirilerek, kurumların kaynak yaratmalarını sağlayıcı tedbirler de alınmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin uzun yıllar içinde bulunduğu yüksek enflasyon, artan kamu harcamaları, yüksek miktarlarda borçlanma ve faiz ödemeleri, vergi gelirlerinin önemini giderek artırmıştır.

Bilindiği gibi, Türkiye'nin en önemli sorunlarından birisi, kronik hale dönüşen, sosyal ve ekonomik hayatı çarpıtan yüksek enflasyon oranıdır. Enflasyonla mücadelede kamu harcamalarının sağlam gelir kaynaklarıyla karşılanması gerekli olup, en sağlam gelir kaynağı da vergi gelirleridir.

Vergi gelirlerinin son 10 yıllık seyri izlendiğinde, bu konuda gelişmiş ülkeler düzeyine ulaşabilmek için önemli yol katedildiği; ancak, henüz yeterli bir düzeye gelinememiş olduğu ortadadır.

Vergi ve benzeri gelirlerin gayri safî millî hâsılaya oranı giderek yükselmiş ve 1998 yılında yüzde 21,6 düzeyine ulaşmıştır. OECD ülkeleri ortalamasına baktığımızda, bu oranın daha yüksek bir yerde, yüzde 27,9 seviyesinde olduğunu görmekteyiz.

Vergi oranlarının önemli ölçüde düşürülmesi, kayıtlı sisteme geçmeye dönük teşvikler ve vergi kimlik numarası uygulaması, verginin tabana yayılması ve mükelleflerin sisteme uyum sağlamaları için uygun bir ortam yaratmıştır.

Kayıtdışı ekonominin kayıt altına alınmasını hızlandırmak amacıyla vergi kimlik numarası uygulamasının, başta bankacılık sistemleri olmak üzere, daha fazla ekonomik işleme yaygınlaştırılması için çalışmalar sürdürülecektir.

Vergi sistemini adaletli ve etkin hale getirmek için geçen yıl yapılan değişikliklere ek olarak, bu yıl da dolaylı vergilerdeki dağınıklığı giderip, verimliliği artıracak özel tüketim vergisi tasarısının hazırlanıp kanunlaştırılması için gerekli çalışmalar başlatılacaktır.

Vergilemede felsefemiz, verginin tabana yayılması ve kayıtdışı çalışan, vergi vermeyen grupların mutlaka vergi kapsamına alınmasıdır; ama, vergi olayına sadece fiskal açıdan bakmıyoruz. Verginin ekonomik ve sosyal boyutunu, en az fiskal boyutu kadar önemsiyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; vergi sisteminin sağlıklı ve etkin işlemesinin en önemli şartı, güçlü bir vergi idaresidir. Kanunlar çok mükemmel olsa bile, altyapısı, uygulama gücü ve insan kaynakları itibariyle kuvvetli bir vergi idaresi olmadığı sürece, vergi sisteminin başarılı çalışması mümkün değildir.

Bu kapsamda çeşitli projeler hayata geçirilmiş, önemli bir kısmı da halen devam etmektedir. Özellikle, kayıtdışı ekonomiyi küçültmek amacıyla geçen yıl kanunlaşan vergi düzenlemelerinin bazı maddeleri, kanunun ana maksadından uzaklaşılmaksızın yeniden ele alınarak, düzenlemelere ekonomik boyut ve sadelik kazandırılacaktır.

1999 yılında, vergi idaresini otomasyona geçirip güçlendirmeyi, bilgisayarlı denetim tekniklerini yaygınlaştırmayı ve böylece, vergi idaresinin etkinlik ve verimliliğini artırarak, vergi gelirlerinde daha fazla artış sağlamayı planlamaktayız.

Vergi uygulamalarında kolaylık sağlayıcı pratik tedbirlere önem verilecek, vatandaşlarımızın bu yoldaki şikâyetlerinin önlenmesine büyük çaba gösterilerek, idare-mükellef ilişkileri daha sağlıklı bir yapıya kavuşturulacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmamın bu bölümünde, kamu çalışanlarımızın ve emeklilerimizin aylıkları konusunda kısaca bilgi vermek istiyorum.

Bütçe kanunu tasarısında, çalışanların ve emeklilerin aylıklarında, 1999 yılının ilk altı aylık dönemi için yüzde 25 oranında bir maaş artışı öngörülmüş idi. Ancak, bütçe kanunu tasarısının yasalaşmaması üzerine, 4387 sayılı Geçici Bütçe Kanununun verdiği yetkiye istinaden, Bakanlar Kurulu, maaş artış oranını ortalama yüzde 27,5 seviyesinde belirlemiştir. İçinde bulunduğumuz yıl yürürlüğe giren vergi dilim ve oranlarındaki değişikliğin sağladığı ilave artışla birlikte 1999 yılının ilk yarısı için ortalama toplam maaş artışı yüzde 30 seviyelerinde gerçekleşmiştir.

65 yaşın üzerindeki 900 000 muhtaç vatandışımıza ödenen aylıklar ile 50 000 civarındaki gazimize ödenen aylıklara esas göstergeler de, anılan Bakanlar Kurulu kararıyla ayrıca artırılmış olduğundan, muhtaç vatandaşlarımıza ve gazilerimize genel zam oranının üzerinde, yüzde 52 ile yüzde 71 oranları arasında bir artış sağlanmıştır.

Bütçe kanunuyla, 1999 yılının ilk altı ayında uygulanan katsayılar belirlenmiştir. Temmuz ayından geçerli olmak üzere, 1999 yılının ikinci altı ayı için uygulanacak katsayılar, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 154 üncü maddesi uyarınca Bakanlar Kurulunca belirlenecektir.

Hükümet olarak gerçekleştireceğimiz artışlar, çalışanlarımız ve emeklilerimizin içinde bulunduğu durum ile enflasyon düzeyi ve bütçenin dengeleri göz önüne alınarak belirlenecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; huzurlarınıza gelen 1999 bütçesi, Plan ve Bütçe Komisyonunda, bütün gelişmeler dikkate alınarak değerlendirilmiş, bütçe büyüklükleri ve dengeleri gerçekçi bir boyuta çekilmiştir.

Bütçe, netice itibariyle bir tahmindir. Asıl sonuçlar uygulama ile alınacaktır. Bütçenin uygulanmasında önceliklerin doğru tespitine büyük önem verilecektir. Vatandaşın dişinden tırnağından kısarak ödediği verginin her kuruşu, mutlaka, yerli yerine harcanacaktır.

57 nci hükümet olarak, disiplinli ve kararlı bir uygulama ile Yüce Meclisin kabul ettiği hedefleri gerçekleştirme azim ve gayreti içinde olacağız.

Değerli Başkan, sayın milletvekilleri; bugün, ekonomideki sorunların en önemli nedeni, yukarıda da ifade ettiğim gibi, kamu maliyesinin içinde bulunduğu sağlıksız durumdur. Bu tablonun böyle gitmesi de, esasen mümkün değildir. Kamu açıklarının küçültülmesi ve malî dengelerin, kalıcı bir biçimde, yeniden kurulmasında zaruret vardır.

Yapısal değişiklikler başta olmak üzere, kamu açıklarını daraltmaya yönelik gelirler ile giderlere ilişkin tedbirlerin süratle ve eşzamanlı olarak gerçekleştirilmesine büyük önem veriyoruz. Malî politikalara ağırlık kazandırılacaktır.

Bu çerçevede, kamu harcamalarında rasyonelliğin sağlanması amacıyla gider kanunlarında yapılması gereken değişiklikleri belirleyecek çalışmalar Maliye Bakanlığında başlamış bulunmaktadır.

Ekonomik politikalarımızın temel amacı, ekonomiye yeni bir atılım kazandırmak, ülkede yatırım ve üretim iklim ve şevkini sağlamak ve korumaktır.

Türkiye, geçen yılın son yarısını seçim ve hükümet tartışmalarının yarattığı belirsizlik ve kararsızlık ortamında geçirdi; bu yılın ilk yarısı da yine seçim ve geçici bütçe ortamında belirsizlikle geçti. Şimdi, 21 inci Dönem Parlamentosu ve 57 nci hükümetle beraber bu belirsizlikler ortadan kalkmış, halkımızın uzun süredir beklediği siyasî iktidar ortamı sağlanmıştır.

Kaynaklarımızın etkili ve verimli bir şekilde kullanıldığı, rekabetçi bir pazar ekonomisi içinde istikrarlı bir büyümenin sağlanması; gelir dağılımındaki adaletsizliklerin ve bölgelerarası gelişmişlik farkının giderilmesini amaçlayan bir sosyal devlet anlayışı temel ilkelerimiz olacaktır.

Şu anda görüşmekte olduğumuz 1999 yılı bütçesi, bir yandan 20 inci yüzyılın tam 76 yılını kapsayan cumhuriyetimizin bu yüzyıldaki son bütçesi, bir yandan da yeni yüzyıla yansıyacak olan yine cumhuriyetimizin ilk bütçesi olmak gibi iki anlamlı özelliği birlikte taşımakta ve hepimize yaşatmaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve cumhuriyet hükümetleri olarak, dünyayı etkileyen büyük, küçük ekonomik krizlerin yaratacağı çalkantıların ülkemizin ekonomik gücünü zaafa uğratmasına ve tüketmesine asla izin vermeyelim.

Olacağı görme yeteneği 21 inci yüzyılın en önemli değeri olacaktır. "Bugünü tüketmeden yarını yaratmak" ilkesi hepimizin hedefi olsun. Bu anlayışa dayalı bir bütçe kavramını yeni yüzyıl için yeni bir adım sayalım.

Sayın Başkan, yapacağınız çalışmalar için size ve değerli milletvekillerine şimdiden teşekkür ediyorum.

1999 bütçesinin devletimize ve yüce milletimize hayırlı olmasını diler; saygılarımı sunarım. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Meclisteki görüşmelerimizin daha sağlıklı bir biçimde devam edebilmesi amacıyla, lütfen, telefonlarımızı kapatalım efendim. (Alkışlar)

Sayın milletvekilleri, bütçe görüşmeleri, 16.6.1999 tarihli 16 ncı Birleşimde alınan karara uygun olarak, basılıp dağıtılan programa göre yapılacaktır.

Başlangıçta, bütçenin tümü üzerindeki görüşmelerde, siyasî parti grupları ve hükümet adına yapılacak konuşmalar 1'er saat (bu süre, birden fazla konuşmacı tarafından kullanılabilir) kişisel konuşmalar 10'ar dakikadır.

Şimdi, bütçenin tümü üzerinde, grupları ve şahısları adına söz alan sayın üyelerin adlarını sırayla okuyorum : Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Sayın Oktay Vural; Anavatan Partisi Grubu adına Sayın Güneş Taner, Sayın Agâh Oktay Güner; Demokratik Sol Parti Grubu adına Sayın Ertuğrul Kumcuoğlu, Sayın Ali Günay; Fazilet Partisi Grubu adına Sayın Cemil Çiçek, Sayın Abdüllatif Şener.

Şahısları adına; lehinde, Sayın Orhan Bıçakçıoğlu, Sayın Yılmaz Karakoyunlu; aleyhinde, Sayın Kamer Genç, Sayın Ali Coşkun.

DYP Grubu, henüz konuşmacısını belirlememiştir, bize ulaştığı takdirde Yüce Meclise duyuracağız.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Sayın Oktay Vural; buyurun efendim. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarılarının tümü hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle, tüm Grup adına, milletvekillerimiz adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Devlet bütçeleri, devletin sadece gelir ve giderlerini gösteren bir belge değildir; aynı zamanda, siyasal tercihlerin ortaya konmasının fırsatı ve belgesidir. Bu sebeple de bütçeler, çok geniş bir şekilde, tüm kamu kesimince tartışılmakta, siyasî tercihlerin ele alınması suretiyle, Meclis Genel Kurullarında değerlendirilmektedir. Bu yönüyle, 57 nci hükümetin Yüce Meclise sunduğu 1999 yılı bütçesinin değerlendirmesinin, bu bütçeyi Meclise arz eden hükümetin kuruluş ve bütçenin hazırlanış şartları, hükümet programı, iç ve dış dünyada yaşanan ekonomik ve siyasî gelişmeler dikkate alınarak yapılması gerekir.

Sayın milletvekilleri, yeni bir yüzyılın eşiğinde yapılan 18 Nisan seçimleri sonucunda, milletimiz, 20 nci Yasama Dönemine son noktayı koymuştur. Bu seçim, yeni bir dönemin siyaset aktörlerini, siyaset anlayışını ve hareket tarzlarını belirleyerek, sosyal ve siyasî tarihimizdeki güzide yerini almıştır. Milletimiz, bu önemli seçimlerde, Milliyetçi Hareket Partisine büyük bir teveccüh göstermiştir. Milliyetçi Hareket Partisi, oylarını, yüzde 125 ile en fazla artıran parti olmuştur. Böylece, Yüce Türk Milleti, Milliyetçi Hareket Partisine, Türk siyasetinin geleceği açısından çok önemli görev ve sorumluluklar yüklemiştir.

Sayın milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisinin siyaset anlayışının çerçevesini, Genel Başkanımız şu şekilde çizmiştir: "Bizler, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, her şartta ve zamanda hem kişisel hem de kolektif anlamda görev ve sorumluluklarımızın bilincinde olacağız. Türkiye'ye ve dünyaya, gerektiğinde ,sade bir vatandaşımızın gözüyle, içeriden, gerektiğinde de kuşbakışı bakmaya devam edeceğiz. Millî ve manevî hassasiyetlerimizi hiçbir zaman kaybetmeyeceğiz; onların istismarına da, karalanmasına da karşı çıkacağız. Bizler, Milliyetçi Hareket camiası olarak, hem ülke sathında hem de Yüce Meclisin bünyesinde, kardeşliğin, huzurun, uzlaşma ve hoşgörünün öncüsü olmaya devam edeceğiz. Türkiye Cumhuriyetinin kıyamete kadar var olması için, her vatandaşımızın mutluluğu için elimizden geleni yapacağız. Partimiz, Türk insanı için makul olanın anlayışı şeklinde özetleyebileceğim çizgisinden taviz vermeyecektir. İnsanımız, şimdi, seçtiği Meclisin verimli, uzlaşmacı ve seviyeli bir çalışma temposu ortaya koymasını beklemektedir; çünkü, karşılıklı anlayış ve işbirliği havasının hâkim olmadığı zamanlarda yaşanılan sıkıntıların tekrarlanmasını arzu etmiyor. Kurulan hükümetin de, aynı şekilde, uzun ömürlü ve uyumlu bir karaktere sahip olmasını, başarılı bir yönetim sergilemesini bekliyor."

İşte bu siyaset anlayışının bir sonucu olarak, Milliyetçi Hareket Partisi, üzerine düşen sorumluluğun idraki içerisinde, geçmişin derinliklerinde ve gerisinde kalmış tartışmalara girmeden, önyargısız ve aşırı duygusal olmadan, siyasette belirlemiş olduğu saygı, nezaket ve üslup dengesini oluşturarak, 57 nci cumhuriyet hükümetinde yer almıştır. İstikrarlı ve uzun vadeli hükümet arayışlarının bir sonucu olarak, Milliyetçi Hareket Partisi, Demokratik Sol Parti ve Anavatan Partisi hükümeti kurularak, Türkiye Büyük Millet Meclisinden büyük ekseriyetle güvenoyu almıştır.

Koalisyon hükümetleri uzlaşma ve hoşgörüyü gerektirir. Bir program çerçevesinde bir araya gelen siyasal partilerin, kendi programlarında öngördükleri şekilde bir idare tarzı sergilemeleri mümkün değildir. Bu bakımdan, siyasî iktidarı paylaşan partilerimizin hepsi, kendi yönetimlerinde olan kamu alanları içerisinde hükümetin protokolünü tatbik etmeli, karşılıklı anlayış ve hoşgörüyü sergilemelidirler.

Değerli milletvekilleri, 1999 yılı bütçesinin huzurlarınıza getirilme süreci ve bugüne kadar hükümetimizin meselelere bakış açısı dikkate alındığında, hem yeni koalisyon hükümetinin bir araya gelme temelini oluşturan siyaset anlayışının hem de bize güvenen, artık toplum hayatında kardeşlik ve istikrar arayan milletimiz için iktidar ortağı olan Milliyetçi Hareket Partisinin yaklaşımının izlerini taşımaktadır.

Bilindiği gibi, tartıştığımız 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarıları ve 1997 Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarıları, mevzuata uygun olarak, 17 Ekim 1998'de Yüce Meclise sunulmuştur. 55 inci hükümetin güvensizlik oyuyla düşürülmüş olması sebebiyle, Plan ve Bütçe Komisyonundaki görüşmeler tamamlanamamış ve Meclis Genel Kurulunda ele alınamamıştır; ancak, bütçe uygulamalarının kesintiye uğramaması için, 4387 sayılı Kanunla, bütçe uygulamasına 30 Haziran 1999 tarihine kadar yetki verilmiştir. Bu durumda, ya geçici bütçenin iki ay daha uzatılması ya da yeni bir bütçenin hazırlanması gerekmekteydi. Uzun ömürlü ve istikrarlı bir hükümetin, henüz kuruluş aşamasında, geçici bütçe uygulamasını sürdürmesi, ekonomik belirsizliklerin devamına sebebiyet verecek, beklentilerin oluşturabileceği tahribat büyüyebilecekti. Diğer taraftan, ülkemizin bütçesiz kalması, toplumda, siyasî otoritenin bir zaafı olarak algılanacaktı. Şüphesiz, böyle bir ortam, bu hükümetin kurulmasına yol açan 18 Nisan 1999 seçimlerinden önce siyasete ve onun kurumlarına duyulan güvensizliğin daha da derinleşmesine sebebiyet verebilirdi. Bu bakımdan, geçici bütçe uygulamasına gitmemek, yeni kurulan hükümetin doğru bir tercihi olarak ortaya çıkmıştır.

Sayın milletvekilleri, diğer taraftan, yeni bir bütçe hazırlanması, bütçe bütünlüğünü zedeleyebilecektir. Bütçe yılının yarısını aştıktan sonra siyasî iktidarın değişmesi sebebiyle yeni bir bütçe uygulaması da söz konusu olmamıştır. Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmesi neredeyse tamamlanmış, hazırlanmış olduğu dönemin hükümeti tarafından makroekonomik dengeler ve politikalar üzerine oturtulmuş olduğu dikkate alındığında, bütçe bütünlüğünün bozulmaması amacıyla, 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının hükümet tarafından Meclis gündemine alınmasını, Milliyetçi Hareket Partisinin son derece büyük önem verdiği devlette devamlılık ilkesinin bir tezahürü olarak görüyoruz. Şüphesiz, böyle bir tasarrufun, yeni bir bütçe yaparak siyasî tercih ve yaklaşımlarımızın tam manasıyla yansıtılması imkânını daralttığını kabul etmekle beraber, yeni bir bütçede de, yılın yarısından fazlasının geçmiş olduğu gerçeği karşısında, bu tercihlerimizi tam manasıyla yansıtabilmenin mümkün olmadığını düşünüyoruz.

1999 yılı bütçesinin değerlendirilmesinde, bu hususların dikkate alınmasında büyük fayda vardır. Böyle olmakla beraber, geçici bütçe uygulamasının sonuçlarına göre, yeni Meclisin oluşturduğu Plan ve Bütçe Komisyonunda, temel bütçe hedefleri ve büyüklükleri ve 1999 yılının ilk beş ayındaki gelişmeler dikkate alınarak, bu gelişmeler doğrultusunda, bütçe revize edilmiştir.

Bütçe kadar, bütçe uygulaması da son derece önemlidir. Bu bakımdan, görüşülen bütçenin 1999 yılının kalan bölümünde, 57 nci Hükümetin program çerçevesindeki uygulamaları daha fazla önem kazanmaktadır.

Bütçenin hazırlanmasında olmasa bile, uygulamasında, bu hükümetin önünde fırsatlar bulunmaktadır. Kaynakların kullanımında etkinliğin temini, borç yönetiminde etkinlik, israfın önlenmesi, yatırımların tamamlanması gibi uygulamalar ağırlık kazanmalıdır. Zaten, 57 nci Hükümet Programında, 1999 yılında öncelikli hedefin, ülkemizin istikrar içinde büyümesinin altyapısının geliştirilmesi olacağı, bu çerçevede, üretime ve dışsatıma dayalı, sağlam ve sağlıklı kaynaklarla finanse edilen, dengeli ve sürekli bir büyüme stratejisi oluşturulacağı ifade edilmiştir. Bu yaklaşımı gerçekçi bulmaktayız. Önemli olan, bu yaklaşımı yansıtan araçların önümüzdeki dönemde gündeme getirilmesidir.

Sayın milletvekilleri, bütçe ilkelerinin biri, önceden izin ilkesidir. Bu ilke, malî yıla ait harcama yapma ve gelir toplama yetkisinin, yasama organınca, o dönem başlamadan önce, bir bütçe kanunuyla yürütme organına verilmesi gereğini belirtir. 1999 yılının ortasında Meclis gündemine getirilen, 1998 yılında hazırlanmış ve kısmen, komisyonda zorunlu olarak yılın ilk beş ayındaki gelişmelere göre revize edilmiş 1999 yılı bütçesi, bir bakıma, dengeleri önceden belirlenmiş ve büyük ölçüde harcanmış bir bütçedir. 1999 malî yılı bütçesinin Meclise getirilmesi kadar, bu bütçenin hazırlanma şartlarının da dikkate alınması gerekmektedir. 55 inci hükümet 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısını Plan ve Bütçe Komisyonuna sunarken, zamanın Maliye Bakanı, dünya ekonomisinin 1999 yılındaki beklentiler açısından durgunluk sürecinin devam edeceğini, bu durgunluğun yükselen pazar ekonomilerindeki yansımalarının uluslararası sermayenin hareketlerini azaltacağını, bu pazarlarda ihracat ve üretim finansman imkânlarını zayıflatacağını ifade etmiştir. Görüşülmekte olan bütçe, yukarıda özetle sunulan bir dünya konjonktüründe hazırlanmıştır; bugün de bu şartların tam olarak geçtiği söylenemez. Dünya ekonomisindeki bu yavaşlamanın 2000 yılından itibaren iyileşmeye dönebileceği tahmin edilmektedir.

Global krizin ülke ekonomisini etkilemiş olduğu bir vakıadır. Globalleşme vetiresi, herhangi bir ülkede meydana gelen ekonomik krizin etkisinin kısa bir süre içerisinde ülkemize kadar yansıması gerçeğini de karşımıza getirmiştir. Şüphesiz, bu krizlerden gerekli dersi çıkarmak kadar, krizlerden faydalanma imkânı da bulunmaktadır. Uluslararası ekonomik ve malî şartların bozulma sebepleri, Uzakdoğu Asya ülkeleriyle Japonya'daki durgunluk ve Rusya'daki borç krizidir.

1980'lerde meydana gelen borç krizinden çok farklı bir krizle karşı karşıya bulunmaktayız. Global üretim tahmin edilenden fazla düşmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin ticaret, ihracat, dış borç temin imkânı daralmaktadır. Finansal kriz, yabancı sermaye akışını da azaltmaktadır. Bu bakımdan kullanılacak politik araçlar çok farklı olacaktır. Destekleyici, makro, kurumsal ve borç yeniden yapılanması araçlarına ihtiyaç vardır.

Global krizden çeşitli sosyal sonuç ve dersler çıkarmak, bunlara göre hareket etmek gereklidir. Krizlerde yoksulların durumu odak noktası olmuştur. Bu bakımdan yoksulu korumaya yönelik politikalara önem verilmelidir.

Krizden alınması gereken bir başka ders ise, sosyal güvenliktedir. Sosyal güvenliğin ikame edilmesi mümkün olmamakla beraber, sosyal güvenlik sisteminin planlanması artık bir zorunluluk halini almıştır.

Günümüzde, krizleri öngörebilme sezgisi, büyük bir önem arz etmektedir. Dünyadaki ekonomik gelişmelerin yakından takibi, bir erken uyarı sisteminin kurulması, gerekli tedbirlerin zamanında alınması için şarttır. Krizleri öngörebilme yeteneğinin gelişmesi, krizin avantajlarını, dezavantajlarını avantaja dönüştürebilme imkânlarını da beraberinde getirebilecektir. Ülkemizi bugüne kadar etkilemiş olan krizin boyutlarının ve manasının zamanında algılanamamasının, krizin ülkemize yansıma derecesini etkilemiş olabileceğini düşünüyoruz.

Global krizden alınacak bir başka ders de, finansal serbestleştirmenin kurumsal kapasiteye göre uyumlaştırılmasının gerekli olduğudur.

Sayın milletvekilleri, Türkiye ekonomisi, 1999 yılına, hepimizin malumu olduğu üzere durgunluk konjonktürü içinde girmiştir. Bir yanda 1998 yılının ortalarından itibaren, özellikle reel sektörün lokomotif işkollarında meydana gelen ağırlıklı olarak global kriz kaynaklı olumsuzluklar, diğer yanda başta enflasyon olmak üzere kronikleşmiş bir dizi yapısal sorunlarımız ve maalesef, bu sorunları hızlandıran siyasî istikrarsızlık, söz konusu konjonktürün belirleyici faktörleri olmuştur. Ekonomimizin içinde bulunduğu bu süreç, sebep ve sonuç dünyasında dolaşabilenler için hiç de şaşırtıcı değildir. Mevsimlik ekonomi politikalarının başarısını kalıcı göstermeye çalışan miyop bir anlayışla birleşen siyasî istikrarsızlık, bu uyarıların gerektiği ölçüde dikkate alınmasını engellemiştir.

Türkiye ekonomisi; değerli kur, yüksek faiz, sıcak para üçgeni içinde yüksek enflasyonla beslenerek, gelişimini sürdürmüştür. Yüksek faizli içborçlanma politikasıyla görünürde oluşturulan sunî dengelerin ve yüksek büyüme oranlarının sürdürülebilir olmadığı ve er geç bir daralma sürecinin çıktığı, 1994'te olduğu gibi, 1998'de de doğrulanmıştır. Bu bakımdan, 57 nci Hükümet Programında dengeli ve sürekli bir büyüme stratejisinin oluşturulmasına yönelik taahhüt, son derece yerindedir.

Sayın milletvekilleri, global krizin etkisini küçümsememekle birlikte, Türk ekonomisinin düzlüğe çıkabilmesinin, çoğu kamu kesimiyle ilgili yapısal sorunların çözümüne bağlı olduğunu düşünüyoruz. Bu sorunlarımız halledilmedikçe, yeni ekonomi anlayışının özünü oluşturan rekabet gücünün geliştirilmesindeki teknoloji ve verimlilik şeklindeki önkoşulların hak ettiği önceliği alamayacağından endişe duymaktayız.

Globalleşmenin ekonomik boyutunu vurgulayan ve yeni ekonomik düzenin eksenini serbestleştirme uygulamaları teşkil etmektedir. Serbestleştirmenin nihaî hedefi, devletin ekonomik faaliyet alanının küçültülmesidir; ancak, bu küçültme süreci boyunca, devletten, toplum refahını artırmak için sosyal nitelikli hizmetlerin sürdürülmesi beklenmektedir. Yoksullukla mücadelenin esası da budur. Bu beklentiyi gerçekleştirebilecek en etkin araç olarak da devlet bütçesi gelmektedir.

Bu noktada, globalleşmenin, gelişmekte olan ülkelerin hemen hepsinde olduğu gibi, Türkiye açısından da bir açmazı söz konusudur. Bütçenin refah iktisadına yönelik sosyal fonksiyonunu yerine getirebilmesi, öncelikle malî fonksiyonuna, bir başka ifadeyle, sürdürülebilir bir gelir- harcama düzeyine bağlıdır. Oysa, bilindiği gibi, sürekli borçlanmaya dayalı bir finansman modelinin yol açtığı kartopu etkisiyle bütçe, malî fonksiyonunu dahi yerine getirememektedir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; şüphesiz, bugün, Meclis Genel Kurulunda görüşmelerine başladığımız bütçe politikasının, bu ekonomik sorunların çözüme kavuşturulmasının en etkili araçlarından birini teşkil etmesi gerekir. Maalesef, Maliye Bakanımızın, gerek şimdi gerek Bütçe Plan Komisyonuna sunuşunda belirttiği gibi, bütçe politikası, ekonomi politikasının en etkin aracı olma hüviyetini kaybetmiştir. Yıllardan beri, bütçeler, âdeta, faiz harcamalarını ödeme bütçesi haline gelmiştir. Kamu kesiminin borçla finansmanı, yüksek faizler nedeniyle, bir yandan tasarrufların yatırımlara transferini engelleyerek özel sektörün üzerinde dışlama etkisi meydana getirmekte, üretim ve işletme maliyetleri artmakta ve rekabet gücü olumsuz bir şekilde etkilenmektedir; diğer yandan, rant ekonomisinin boyutlarını genişleterek gelir dağılımının daha da bozulmasına neden olmaktadır. Çarpıcı bir bulgu olarak, devletin 100 lira vergi toplamak için katlandığı işlem maliyetleri arasında eşdeğer içborçlanma maliyetinin giderek daha fazla arttığı gözlemlenmektedir.

Ekonomik sıkıntıların temelinde, kamu finansman modeli yatmaktadır. Ekonomik ve malî istikrarın bir önşartı olan malî bütçe disiplini, bugün gelinen noktada, esas itibariyle, içborçlanma sorununun çözümüne bağlıdır. İçborç sorunu çözülmedikçe, özelleştirmeden ve vergilerden elde edilecek ilave gelirler bütçedeki açıkların kapatılmasına yetmeyecektir. Türkiye'de 1998 sonu itibariyle dışborç stokunun gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 50, içborç stokunun oranı ise yüzde 21,9'dur. Toplam yüzde 71,9'luk bu oran, gelişmiş ülke ortalamalarının oldukça üstündedir. Maastrich kriterlerine göre borç stokunun GSMH'ye oranı yüzde 60'ı geçmemelidir. Dışborcun net kaynak transferi, içborcun da yüksek faiz oranları nedeniyle tasarruf kaynakları üzerinde arz kaydırıcı etkisi dikkate alındığında, yatırımların neden arzulanan düzeye ulaşmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Hazinenin toplam borcu 1997 yılında 6,3 katrilyon lira, 1998 yıl sonunda 11,6 katrilyon lira idi. Bu borç stoğu, yaklaşık, her ay, 1 katrilyon lira artmaya başlamıştır. Nisan 1999'da 15,4 katrilyon olan içborç stoku, bugün, 18 katrilyon liraya dayanmıştır. Bugün, içborç stokunun ulaştığı rakam, 1999 yılında devletin tüm vergi gelirlerinin üzerinde bir rakamdır. 1999 yılının ilk beş ayında borç faiz ödemeleri tüm 1999 yılı için öngörülen faiz ödemelerinin yüzde 48'ini aşmıştır. Şüphesiz, bu artıştaki temel sebep, borçlanma faiz oranının, tahmin edilenin üzerinde artmasıdır. Bu durumda, 1999 bütçesinde öngörülen faiz ödeme ödeneği, yılın ekim ayı ortalarında bitmiş olacaktı; Plan ve Bütçe Komisyonunda, bu gelişmelerin ışığında, zorunlu olarak, tasarıdaki faiz ödemeleri ödeneği artırılmıştır.

Millî gelire oranla bakıldığında, içborç stoku endişe verecek miktarlarda değildir. Ancak, önemli olan, bu stokun her ay 1 katrilyon lira büyümesi, borcun kısa vadeli olması ve faizin yüksekliğidir.

Sayın milletvekilleri, bütçenin ekonomik fonksiyonunu yerine getirebilmesinin önkoşulu, kamu finansmanının sağlıklı bir yapıya kavuşturulmasından geçmektedir. Bu yapının oluşturulabilmesi için, açıkların finansmanında borçlanma hacminin kademeli olarak küçültülmesi gerekmektedir. İçborç sorununun çözümünde kısa vadede yapılacak olan, borçlanmada vadeyi uzatan, maliyeti düşüren borçlanma tekniklerinin geliştirilmesidir.

Mevcut, sabit nominal faizli borçlanma, âdeta, enflasyon üzerinde yapılan bir spekülasyona dayanmakta, bu spekülatif oyundan devlete borç verenler kazançlı çıkmaktadır. 1998 yılında, devlete, içborçlanma yoluyla borç veren kesimler, ortalama yüzde 30, yüzde 40 reel faiz elde etmişlerdir. Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik şartlarda ve dünyanın başka ülkelerinde, spekülatif alanlar dışında hiçbir ekonomik faaliyet, yüzde 30, yüzde 40 reel getiri getiremez.

İçborç stokunu orta ve uzun vadede azaltmak için, özelleştirmenin, arazi satışlarının hızlandırılması, buradan elde edilen gelirlerin büyük ölçüde içborçların azaltılmasında kullanılması ve vergi tabanının genişletilerek ekonomik faaliyetlerin genişletilmesi suretiyle vergi gelirlerinin artırılması gerekmektedir.

Sayın milletvekilleri, global krizin ortaya çıkardığı bir sonucun, finansal serbestleştirme olduğunu ifade etmiştim. Türkiye, 1980'lerin başında, 1994'te ve nihayet 1998'de bankacılık sektöründeki boşlukların sıkıntılarını çok çekmiştir. Şüphesiz, ülkemizin içinde bulunduğu siyasî yapı, buna ilişkin tedbirlerin önceden alınması imkânını daraltmıştır. Yeni kurulan 57 nci hükümetin, bankacılık sektöründe düzenleme yapmak üzere Bankalar Kanununu yeniden yasalaştırmasını son derece yerinde buluyoruz. Böylelikle, global krizden alınan bir dersin gereğini, biraz gecikmeyle de olsa, yerine getirmiş olduk. Banka kurma, kredi verme esasları yeniden belirlenmiş ve denetime önem veren bir yapıya kavuşturulmuştur. Bankacılık sektörünün düzenlenmesinin siyasî otoriteden ayrı bir kuruma bırakılmış olması, sektörü baskılardan uzaklaştıracaktır. Bankacılık Kanununda yaptığımız yeni düzenlemenin malî piyasalarda güven ve itibar tesis edeceğine, denetim ve gözetim yetkisinin daha etkin olarak kullanılmasına yol açacağına ve orta vadede reel faizleri düşüreceğine inanmaktayız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamu finansmanının sağlam kaynaklara dayanması gerektiği açıktır. Bu bakımdan, vergi gelirlerinin önemi daha da artmış bulunmaktadır. Vergi ve benzeri gelirlerin gayri safî millî hâsılaya oranı 1998 yılında yüzde 21,6'ya ulaşmış olmasına rağmen, yüzde 27,9 olan OECD ülkeleri ortalamasının altında gerçekleşmektedir. 1999 yılının ilk beş aylık vergi tahsilatı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 49 düzeyinde artmıştır. Bu artış oranı, enflasyon düzeyinin altında kalmıştır. 1999 yılının ilk beş ayında, Maliye 4,8 katrilyon vergi toplayabilmiştir. Vergi gelirlerinin tasarıda öngörülen miktarın altında gerçekleşeceği dikkate alınarak, bütçede vergi gelirleri -335 trilyon eksiğiyle- 14 katrilyon 535 trilyondan 14 katrilyon 200 trilyona düşürülmüştür. Harcamalar, geçen yıla göre yüzde 81,5 artarken, vergi gelirleri yüzde 49 artmıştır; reel olarak vergi gelirleri düşmüş demektir.

Vergi gelirlerinin azalmasındaki temel sebep, ekonomimizin içinde bulunduğu durumdur. Özellikle, mal ve hizmetlerden alınacak vergi miktarında komisyonda yapılan eksiltme, ekonomik durgunluğun bir neticesi olarak değerlendirilebilir. Bu gelişmeler, verginin, gelir yönü kadar, ekonomik ve sosyal politikanın da en önemli araçlarından biri olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim, 57 nci hükümet programında bu husus vurgulanırken, ekonomide canlılığın korunmasında vergi politikalarının uygulanmasının da dikkate alınacağı ifade edilmektedir. Bu yaklaşımın, Türk ekonomisinin içinde bulunduğu durumda, acilen ele alınması gerekmektedir.

Sayın milletvekilleri, ekonominin içinde bulunduğu şartlarda, durgunluğa giren sektörlere ve dargelirlilere yönelik uygulanabilecek nispeten genişletici bir maliye politikasının enflasyonist etkilerini sıkı para politikalarıyla nötralize etmek gerçekçi bir politika olarak değerlendirilebilir. Bu tip bir politikayla enflasyonu makul düzeyde tutarken ekonomiyi durgunluktan çıkarmak da mümkündür. Hükümet programında yer aldığı gibi, vergiyi tabana yayarak, bir yandan durgunluk içindeki sektörlerde gelir etkisi meydana getirirken, diğer yandan dargelirlilerin satın alma güçlerini korumak inceayar politikasının bir yönüdür.

Sayın milletvekilleri, vergilemede adalet ilkesini önplana alan dolaysız vergilere dayalı bir politikanın sonuçları için zamana ihtiyaç vardır. Bu bakımdan, harcamaya yönelik politikaların da geliştirilmesi kaçınılmazdır; çünkü, bütçe açığının sürdürülebilirliği kısa vadede harcama reformunun gerçekleştirilmesine bağlıdır; aksi takdirde, geriye kalan yegâne araç, kolaycı bir yöntem olan ve her zaman dargelirlilerin aleyhine olan dolaylı vergi kullanımıdır. Nitekim, 57 nci hükümet programında, kamu harcamalarında savurganlığı önleyecek, ihalelere gölge düşürmeyecek, yolsuzluklara imkân tanımayacak, kamudan haksız kaynak transferine yol açmayacak gider reformu yapılacağı vurgulanmıştır. Kısa dönemde enflasyonu azaltmak, orta, uzun dönemde verimi artırmaya yönelik harcama reformunda harcamalar kesinlikle gelirlerle ilişkilendirilmeli, harcamalar üzerinden vergi veren vatandaşların dolaylı kontrolü sağlanmaladır. Bu yaklaşım, ancak Türkiye Büyük Millet Meclisinin bütçe üzerindeki kontrolünün artırılması yoluyla gerçekleştirilebilir. Bu bakımdan, kamu harcamalarının bütçe disiplini içine alınması gereklidir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'deki sosyal güvenlik sistemi en önemli karadelik halini almıştır. Sosyal güvenlik kurumlarının Hazineden finansmanı, erken emeklilik kanununun yıkıcı etkisini gösterdiği 1992 yılında başlamıştır. 1992-1998 döneminde 8,6 milyar dolar aktarılan sosyal güvenlik kuruluşlarına, 1999 yılı için öngörülen rakamla birlikte yaklaşık 4,5 katrilyon ayrılmış olacaktır; bu da bütçe açığının yarısını kapatabilecek bir rakamdır. Tedbir alınmadığı takdirde 3 milyar dolar olan açığın 2010 yılında 7,5 milyar dolar olacağı tahmin edilmektedir. Sosyal güvenlik kurumlarındaki kriz emekliye yansımakta olup, reel alım gücünü azaltmaktadır. Global krizden çıkarılan sonuçlardan birinin de, planlı bir sosyal güvenlik sistemine duyulan ihtiyaç olduğunu daha önce ifade etmiştim; bu bakımdan, hükümet programında belirtildiği gibi, bir sosyal güvenlik reformunun gerçekleştirilmesini kaçınılmaz görmekteyiz.

Bankalar Yasasında olduğu gibi, sosyal güvenlik ve tarımsal destekleme reformlarının gerçekleştirilmesi, antienflasyonist politikaların başarısında büyük önem taşımaktadır. Bu reformların hayata geçirilmesi, Ululslararası Para Fonuyla, malî destek içeren bir anlaşmanın yapılmasını da mümkün kılarak, reel faizlerin düşürülmesinde doğrudan bir etki sağlayabilecektir.

Sayın milletvekilleri, bir yandan verimsiz kamu harcamalarını kısarak enflasyonla mücadel ederken diğer yandan da altyapı ve yenileme yatırımlarına hız kazandıracak eğitim ve sağlık harcamalarını gelişmiş ülke düzeylerine çıkarabilecek ilave kaynakların bulunması zorunludur. İlave reel kaynakların bulunabilmesi ise, ekonominin yeniden yapılanması ve deregülasyon politikalarına işlerlik kazandırılmasına bağlıdır.

Gerek enflasyonla gerekse yoksullukla mücadelede kalıcı başarıların sağlanması, uzun dönemli etkin harcama politikasyıyla doğrudan ilişkilidir. Uzun dönemde kamusal kaynakların daha verimli hale gelebilmesi için, kaynak transferinin, azalan ve sabit maliyetle faaliyet gösteren sanayilere transferi zorunludur. Bu noktada, tarım ve sanayi sektörlerine doğrudan gelir transferi sisteminin uygulanması yönteminin kullanılması mümkündür. Bu yöntemle, bir yandan KOBİ'ler tekelci eğilimlere karşı korunurken,; diğer yandan, tarım sektöründe de uluslararası piyasalara yönelik, kalite yönlü primli üretim sistemi teşvik edilebilecektir. Bu politikalar bir yandan tarım ve sanayi sektöründe gelir dağılımını iyileştirirken, diğer yandan, reel sektörlerin büyümesine bağlı olarak istihdamın genişlemesine, bir başka ifadeyle, işsizliğin azaltılmasına imkân sağlayacaktır.

Sayın milletvekilleri, içborçlanmanın dozunu azaltıp, terkibini değiştirebildiğimiz ölçüde, bütçenin kabul edilebilir bir açıkla sürdürülmesi, bir yandan, az yönlü politikanın uygulama imkânını artırırken, diğer yandan da, transfer harcamalarının gerçek işlevine dönmesini sağlayarak, orta vadede yoksullukla mücadele programımıza katkı sağlaması mümkün olabilecektir.

Kamu maliyesi açısından anahtar büyüklük, bütçenin faiz öncesindeki durumudur. Faiz öncesi dengede açık verilmesi, devletin, ücret ve maaşlarını bile borçlanarak ödediği anlamına geldiğinden, yakın bir krizin en belirgin işaretidir. Nitekim, 1993 yılında, bütçenin faiz öncesi açığı, gayri safî millî hâsılanın yüzde 1'ine ulaşmıştı, 1994 ve sonrasında fazlalar belirdi. 1994 ve 1995'te yüzde 3,5; 1996'da yüzde 1,8 1997'de binde 2 ve 1998' de yüzde 4,7 faizdışı bütçe fazlası olmuştur. 1999 yılı bütçesi Plan ve Bütçe Komisyonuna sunulduğunda, faizdışı bütçe fazlasının gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 4,3 öngörülmüştü. Ancak, Plan ve Bütçe Komisyonunda, 1999 yılının ilk beş ayındaki gelişmelere göre revize edildikten sonra, faizdışı bütçe fazlası yüzde 1,5'e düşmüştür. Faizdışı bütçe fazlasının faiz ve diğer transfer ödemelerinin artması nedeniyle azalmış olmasını dikkatle takip edilmesi gereken bir uyarı olarak değerlendirmek gerekir. 57 nci hükümetin, Türkiye'nin, faizdışı bütçede açık vermesi sonucunu doğuracak bir konjonktüre girmemek için gerekli tedbirleri alması kaçınılmazdır.

Sayın milletvekilleri, enflasyonla mücadele politikalarının etkenliği, bir yandan bütçe, KİT, sosyal güvenlik, kamu bankaları ve yerel yönetim açıklarının azaltılmasına, diğer yandan da serbest rekabet piyasasının etkin ve işler hale getirilmesine bağlıdır. Diğer bir ifadeyle, yukarıda tanımladığımız politikalar çerçevesinde, hem talep hem de arz yönlü politikalara ihtiyaç vardır.

Enflasyonla mücadelede bütçe açıkları ve bütçe arasındaki ilişki, gerek teorik gerek ampirik açıdan doğrulanmıştır. 1999 Malî Yılı Bütçe Kanun Tasarısında açık 5 katrilyon 520 trilyon lira öngörülmüştü. 1999 yılının ilk beş ayında, yıl sonunda öngörülen bütçe açığının yüzde 73'üne ulaşılmıştır. Esas itibariyle transfer harcamalarının artırılması, kısmen de vergi gelirlerinin azaltılmasıyla komisyonda revize edilen bütçede açık 5,5 katrilyondan 9,2 katrilyona çıkmıştır. Bu noktada, bütçenin enflasyonla mücadele aracı olma özelliğine Milliyetçi Hareket Partisi olarak çok önem vermekteyiz. Zira, bütçe, hükümet programında yer aldığı şekliyle, dargelirliyi ve üretken kesimleri mağdur etmeden enflasyonla mücadelenin etkin bir aracı olarak görülmektedir. Bütçeyi bir ekonomik istikrar aracı olarak kullanırken bütçedışı kaynaklara başvurulmamalıdır. Merkez Bankası kaynaklarına hiçbir şart ve biçimde başvurulmayacağına dair güvence hükümet programında verilmiştir.

Sayın milletvekilleri, devletin bütçe aracılığıyla çözmesi gereken sorunlardan biri de devlet üretiminin sınırlarıdır. Devlet bütçesi içinde yer alan ve kamu tarafından yerine getirilmesi gereken hizmet ve yatırımların bu bütçe imkânları ölçüsünde tam manasıyla yerine getirilebilmesi oldukça zordur.

Devlet Planlama Teşkilatı 1999 yılı programına göre, kamunun, temeli atılmış, ancak tamamlanmamış 5 556 yatırımı olup, bunların tamamlanabilmesi için yaklaşık 200 milyar dolar kaynağa ihtiyaç vardır. Mevcut trende bakıldığında her yıl yaklaşık 10 milyar dolar kaynak ayrıldığında söz konusu yatırımların tamamlanması uzunca bir süre alacaktır. Bu husus dikkate alındığında, hükümet programında yer alan "kaynakların verimli ve tutumlu kullanılmasını sağlamak amacıyla başlamış veya planlanmış kamu yatırımlarında kesin öncelikler belirlenecektir" yaklaşımının ne kadar gerekli olduğu görülmektedir. Bu hususun önümüzdeki dönemdeki ekonomik programda dikkate alınması gerekmektedir.

Bütçeler, yıllardan beri bir faiz bütçesi haline gelmiştir. Bütçede yatırımlara ayrılan pay yüzde 5'tir. Milletimizin sahip olduğu kaynakların borç faizi ödemelerine gitmesi, sadece özel sektöre giden kaynakları azaltmamakta; fakat, aynı zamanda devletin yüklendiği hizmetler için yeterince yatırım yapmaması sonucunu doğurmaktadır.

1999 yılı bütçesinde yılın ilk beş ayındaki faiz oranındaki artışlardan kaynaklanan ilave artış 1,4 katrilyon liradır; oysa, 1999 yılı bütçesinde öngörülen yatırım da 1.4 katrilyon liradır. Eğer,. hiç olmazsa faizlerdeki artış gerçekleşmemiş olsaydı, önümüzde duran bütçe dengesi içinde 310 000 konut yapılabilir, konut sorunu çözüm yoluna konulabilirdi; her birisi 300 yataklı, tanesi 2 trilyon 666 milyar lira değerinde 526 hastane yapılabilir, böylelikle önümüzdeki sağlık sistemi rahatlatılırdı; kilometresi 1 trilyon 250 milyar liradan 1 120 kilometre otoyol yapılarak ülke kalkınması için gerekli ulaşım altyapısı tamamlanırdı; İstanbul için hayal edilen ve yaklaşık 1,3 milyar dolar krediye ihtiyaç duyan İstanbul tüpgeçit projesinden iki tanesi tamamlanırdı; her bir ihracatçıya ve KOBİ'ye 50 milyar kredi verilmiş olsaydı, 28 000 işletmeye kredi verilebilirdi; her bir kişiye imalat sanayiinde iş imkânı bulmak için 42 milyarlık yatırım yapılmasına ihtiyaç olduğu durumda, yaklaşık 33 300 kişiye istihdam imkânı sağlanırdı. Şüphesiz, sayın bakanlarımız, bu yatırımları gerçekleştirebilecekleri bütçe imkânları olması halinde, kendilerine verilen görevleri layıkıyla yerine getirebilme fırsatını bulmanın sevincini yaşayacaklardı. Devlete bütçeyle verilen görevlerin tam manasıyla yerine getirilebilmesinin, borç, faiz ödemelerindeki iyileştirmeden geçtiği açıktır.

Sayın milletvekilleri, devlete verilen görevleri yerine getirmek için yeterli kaynak bulmak bir sorun olmakla beraber, devletin görev tanımlarının da yeniden çizilmesi gerektiği aşikârdır. Bu çerçevede, kamunun yürüttüğü bazı faaliyetlerin kamu dışına çıkarılması bir zaruret halini almıştır. Özelleştirme, bugüne kadar ekonomik politikaların en önemli unsuru olarak siyasî iktidarlar tarafından ortaya konulmuş olmasına rağmen, arzu edilen hedefe ulaşılmış değildir. Şüphesiz, özelleştirme politikası bir taraftan kamu ekonomisinin sınırlarını diğer taraftan kamu harcamalarını ve gelirlerini doğrudan ilgilendirmekte önemli siyasî ve ekonomik tercihleri ortaya koyan bir politikadır.

1994 yılından bu yana 4046 sayılı Özelleştirme Kanunu çıkarılmış olmakla birlikte, özelleştirme ve özerkleştirme konusunda vaatler ya hiç uygulamaya konulamamış ya da dar anlamda net sonucu ekonomiye yansımayan özelleştirmeye konu olabilmiştir. Nitekim, 57 nci hükümetin son yaptığı Özelleştirme Yüksek Kurulu toplantısında, bugüne kadar yapılan özelleştirme gelirlerinin, özelleştirme için yapılan harcamalara eşit olduğu ortaya konmuştur. Ülke kalkınmasında tarihsel fonksiyonu bilinen KİT'ler, son yirmi yıldır ekonominin karşı karşıya bırakıldığı yüksek enflasyon, döviz ve faiz kısır döngüsü sonucunda gerekli ikame ve idame yatırımlarının zamanında yapılamaması, popülist idarî tasarruflar sonucunda, iktisadî performansı düşük zeye gelmiş, ekonominin karadeliği haline dönüştürülmüştür.

Rasyonelleri oluşturulmamış, güven vermeyen uygulamalar, hazır ve kolaycı heveslerle verilmiş beyanatlar, eksik ve çekirdeği doldurulmayan hukukî düzenlemelerden dolayı, yüksek yargının sık sık iptalleriyle karşılaşılmıştır. Özelleştirme sürecindeki her bir iptal kararı, kamuoyunda istikrarsız, güvensiz çağrışımlar yaptırarak, istenen zaman ve şartlarda özelleştirmenin gerçekleştirilmesini engellemiştir. Bu hususlar dikkate alındığında, 57 nci hükümetin, Özelleştirme Yüksek Kurulunda, özelleştirmenin masaya yatırılarak, yeni bir stratejinin tespitine yönelik uygulaması son derece yerindedir. Bu çalışmayla, kamuoyu önündeki tüm tartışmalar dikkate alınacak ve objektif kriterlerle tespit edilen öncelikler ve rasyoneller, kanunların verdiği yetki çerçevesinde hükümete sunulacaktır. Hükümet de uygulama serbestiyetine güven içinde kavuşmuş olacaktır. Böylece, yeniden yapılanma sürecinde, spekülatif rahatsızlıklar ve verimsiz, başarısız uygulamalardan arındırılmış, kamu vicdanının güvenini kazanmış ve beklentilere orta vadede cevap verebilen kalıcı uygulamalar ortaya konabilecektir.

Sayın milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, üzerinde önemle durduğumuz hususlardan biri gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Yıllardan beri devam eden yüksek enflasyon ve borçlanma politikası gelir dağılımını daha da bozmuştur. Dünyada kişisel gelir dağılımındaki adaletsizlik sıralamasını hesaplayan Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansının 1997 raporuna göre, yoksulluk açısından, 92 ülke arasında Türkiye 26 ncı sırada bulunmaktadır. Türkiye'den daha adil bir gelir dağılımına sahip ülkeler arasında Madagaskar, Hong Kong, Nijerya, Bolivya ve Nepal yer almaktadır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Teşkilatının insanî yoksulluk raporuna göre, sosyal imkânlar yoksulluğu bakımından, 1996 yılına göre, Türkiye, gelişmekte olan ve azgelişmiş 101 ülke arasında 31 inci sıradadır. Türkiye'de gelir dağılımı araştırma sonuçlarına göre, kişisel gelir dağılımında, nüfusun, en alt yüzde 20'lik kesiminin aldığı pay yüzde 4,9 iken, en üst yüzde 20'lik kesiminin millî gelirden aldığı pay yüzde 54,9'dur. En fakirle en zengin arasında 11 kattan daha fazla bir fark vardır. Şüphesiz, böyle bir adaletsizlik, yıllardan beri uygulanan ekonomik ve sosyal politikaların sonuçlarıdır. Böyle bir yapı, toplumsal huzursuzlukların kaynağını teşkil edebilecek niteliktedir.

Kamu kesiminin borçlanma politikası, kaynaklarımızın, tasarruf meyli yüksek olan zengin kesime akmasına, buna mukabil, kaynak oluşturmak için, dargelirlilerin gelir artışlarını sınırlamaya yol açmakta, böylece, gelir dağılımı politikasını daha da bozmaktadır. Borçlanma politikasındaki iyileşmelerin, gelir dağılımındaki adalete katkıda bulunacağını düşünüyoruz.

Bununla beraber, gelir dağılımı adaletsizliğinde, sabit ve dargelirlilerin aleyhine tecelli eden dolaylı vergi uygulaması da önemli bir yer tutmaktadır. Toplam vergi gelirleri içerisinde dolaysız vergi miktarı dolaylı vergiden daha azdır. Bu hususu önümüzdeki dönemlerde dikkate almak gerekmektedir.

Daha önce ifade ettiğim gibi, global krizin ortaya çıkardığı derslerden biri de, yoksulu korumaya yönelik politikaların geliştirilmesi gereğidir. Zaten 57 nci hükümet programı, yoksulluğa karşı önlemleri hızlandıracağını ifade etmiştir. Bu bakımdan, 1999 malî yılı bütçesinde, kamu çalışanlarına, emeklilere, muhtaç vatandaşlarımıza, gazilerimize, şehit dul ve yakınlarına maaş artışlarının, imkânların azamileştirilmesi suretiyle değerlendirilmesi gerekmektedir. Hükümetten, memurlarımızın içinde bulunduğu geçim sıkıntısını ve ekonomik şartları gözden uzak tutmamasını istiyoruz.

Memurlarımızın gelir dağılımı açısından iyileştirilmesi yanında, gerek kurumlararası gerekse kurumiçi gelir adaletsizliklerini de gidermeye yönelik tedbirlerin alınması gerekmektedir. Bu çerçevede, memur haklarının korunmasına yönelik memur sendika yasasının Meclis gündemine getirilmesinin de önem taşıdığını belirtmek istiyoruz.

Sayın milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisinin son derece önemli gördüğü bir husus da, yolsuzlukla mücadeledir. Rüşvet ve yolsuzluk açısından, Uluslararası Şeffaflık Kurumunun 1998 verilerine göre, Türkiye, 85 ülke arasında yolsuzluğun yüksek olduğu grupta 32 nci sırada yer almaktadır. Türkiye, gizlilik ve örtbasın yaygın olduğu ülkeler arasında 3 üncü sırada yer almaktadır; Kolombiya en başta yer alırken, onları Polonya ve Türkiye izlemektedir. Bütçe, yasama organı tarafından, yürütmeye, devletin gelirlerini toplama ve giderlerini yapma yetkisinin verilmesidir. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, bu bütçenin uygulanması yetkisini verirken, hükümetimizin bu bütçenin uygulanmasında yolsuzlukla mücadeleyi öncelikli olarak hedeflemiş olmasının güvenini hissediyoruz. Bu mücadelenin hükümet programında belirtilen tedbirlerle güçlendirilmesi de, siyasete olan güveni artıracaktır.

Sayın milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Türk cumhuriyetleriyle olan ilişkilerimizin geliştirilmesine de büyük bir önem veriyoruz. Türk cumhuriyetlerine 1996 yılında 917 milyon dolar olan ihracatımız, 1997 yılında 1 milyar dolara yükselmiş, geçen yıl ise, 992,5 milyon dolara inmiştir. Bu yılın ocak-şubat döneminde yapılan ihracatta yüzde 41,2 oranında gerileme yaşanırken, ithalatta yüzde 50,1 azalma olmuştur.

Türk cumhuriyetlerinde yapılan yatırımlarda da geçen yıl önemli düşüşler yaşanmıştır. Türkiye için önemli bir pazar olan Türk cumhuriyetleriyle ticarî ilişkilerde istikrar sağlanarak ticarî potansiyelin artırılması için KOBİ'lerin ortak yatırımı teşvik edilmeli ve tarıma dayalı sanayilerde yatırım yapılmalıdır. Bu çerçevede, ulaşım ve enerji alanlarında işbirliğimiz ve altyapımız geliştirilmelidir.

Değerli milletvekilleri, bildiğiniz gibi, sanayileşmiş 8 ülkenin son olarak Köln'de yaptığı zirvenin sonunda yer alan ortak açıklamada Kıbrıs sorununa da yer verilmiştir. 8 ülke, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinden, Kıbrıs'taki tarafları 1999 sonbaharında görüşmelere davet etmesini talep etmiş ve kasım ayında yapılacak Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Zirvesine kadar bir sonuç alma ümidini dile getirmiştir. 8 sanayileşmiş ülkenin Kıbrıs'a müdahil olmasını kabul etmemiz mümkün değildir. Bugüne kadar, Kıbrısla ilgili görüşmelerin başarıya ulaşmamasının sebebi, çözüm istemeyen Kıbrıs Rum tarafıdır. Şüphesiz, çözümsüzlük üretmede, Kıbrıs Rum tarafının tanınmış olması ve Lüksemburg Zirvesiyle başlayan Avrupa Birliği ve dolayısıyla Yunanistan'la başlayan bütünleşme süreçleri önemli faktörlerdir. Kıbrıs sorunu Türkiye'nin millî bir davasıdır. Bu meselenin çözüme kavuşturulması, üçüncü taraflarca değil, ancak ve ancak iki devlet arasında sağlanabilir ve Türkiye ile Yunanistan arasında dengeleri koruduğu takdirde kalıcı olabilir. Şüphesiz, görüşmelerin sonuç almasına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin sanayileşmiş 8 ülke tarafından tanınmış olmasının büyük bir katkıda bulunabileceğini bize tavsiyede bulunan ülkelere hatırlatmakta büyük bir fayda görüyoruz.

Sayın milletvekilleri, Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs sorunu dışında Ege sorunları, Batı Trakya Türk azınlığına uygulanan sistemli baskı politikası ve başta PKK terör örgütü olmak üzere Türkiye aleyhtarı faaliyetlere Yunanistan tarafından sağlanan destekler gibi sorunlar bulunmaktadır.

Yunanistan, Türkiye'yi Batı'dan ve Balkanlardan soyutlama, Türkiye çevresinde bir Ortodoks mihveri, Güney Kıbrıs Yönetimiyle bir tek Helen alanı ve Türkiye'nin ilişkilerinin hassas olduğu Ermenistan, İran ve Suriye'yle bir dostluk ittifakı kurma politikası takip etmektedir. Yunanistan, bölücü örgüt PKK'ya ve bölücübaşına açıkça destek vermiştir. Bebek katili Öcalan, Suriye'den çıktıktan sonra üç kez Yunanistan'a gitmiş, bu sürede Yunan devlet yetkililerinden destek görmüştür. Teröristbaşı, Kenya'da saklandığı Yunan ininden kahraman güvenlik görevlilerimizin bir operasyonuyla ülkemize getirilmiştir; Kenya'da bulunan 3 PKK'lı terörist ise, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri tarafından Atina'ya getirilmiştir.

Yunanistan'ın, terörizmi destekleyen bir ülke olduğu açıktır. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Yunanistan'ın, Türkiye aleyhtarı faaliyetlerine son vermeden, PKK'ya verdiği desteği kesmeden bir diyaloğu anlamlı görmemekteyiz. Bu ülkenin bize zarar veren faaliyetlerini sona erdirecek uluslararası çabaların artırılması gerektiği kanaatindeyiz.

Sayın milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisi, bireylerin haklarını kullanma hürriyetinin birbiriyle çatışan ve birbirini kısıtlayan bir niteliğe sahip olduğunu değil, ancak birlikte var olan ve genişleyen bir özelliğe sahip olduğunu düşünmektedir. Demokrasi, sadece siyasî bir rejim değil, aynı zamanda bir hayat tarzıdır. Bu bakımdan, sosyal ve siyasî hayatın demokratikleşmesinin gereğine inanmaktayız. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, hükümetimizden, demokratikleşme ve insan haklarının geliştirilmesine yönelik düzenlemeleri hazırlayarak Meclis gündemine getirmesini bekliyoruz. Bu çerçevede, devlet güvenlik mahkemeleriyle ilgili anayasa değişikliğinin Yüce Meclis tarafından gerçekleştirilmesini, partilerarası uyum ve uzlaşmanın bir zaferi olarak telakki etmekteyiz.

1982 Anayasasında dördüncü değişikliğin yeni bir hükümetin ilk ayında yapılmış olması son derece önemlidir. Bu bakımdan, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, hükümet dışında, bu tasarıya destek olan tüm partilere ve değerli milletvekillerine de teşekkür ediyoruz. 57 nci hükümeti de, bu konuda partilerarası bir uzlaşmayı temin etmesi açısından kutluyoruz; bu anlayışın devam edeceğine inanıyoruz. 21 inci Dönem Meclisin, Türk siyasî tarihine, iktidar ve muhalefet anlayışını terk etmeden, ülke menfaatına olan önemli meselelerde uzlaşma temin edilebilen bir meclis olarak geçmesini diliyoruz.

DGM'lerle ilgili düzenleme, hem sivilleştirme hem de uluslararası sözleşmelere uyum bakımından son derece önemli bir adımdır. Bu değişikliğin sadece bölücübaşının devam eden yargılanma süreciyle alakalı olmadığı açıktır. Bu değişiklikte, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin haksız yere töhmet altında bırakılmasının devam etmemesini temin etmenin de bir zorunluluk teşkil ettiğini düşünüyoruz. Bu vesileyle, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, bölücübaşı hakkında bağımsız yargının vereceği karara, eğer gerekiyorsa, Yüce Meclisin katılacağına olan inancımızı tekrar ediyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi Grubu, 129 değerli milletvekiliyle, yargı kararının arkasında olacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne kasteden terör hareketini akamete uğratacak, bu konuda kamuoyunu rahatsız edecek hiçbir hukukî tedbiri bir mücadele aracı olarak görmediğimizi de ifade etmek istiyoruz.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 57 nci hükümet, Milliyetçi Hareket Partisinin Türk siyasî hayatında örnek teşkil edecek bir olgunluk ve uzlaşma anlayışı içinde, uzun ömürlü ve istikrarlı bir hükümet olmak amacıyla kurulmuştur. Bu hükümetin kuruluşunda ortaya konulan anlayış birliği, 1999 malî yılı bütçesinin Meclise sunulmasında da kendisini göstermiştir. Bir uzlaşma ve atılım hükümeti olarak kurulan 57 nci hükümet, kuruluşundaki temel esasları dikkate alarak, bugüne kadar kurulma amacına yönelik uygulamalarla temayüz etmiştir. 57 nci hükümet, siyasî, sosyal ve ekonomik istikrarın sağlanması istikametinde süratle harekete geçmiş, DGM'lerle ilgili anayasa değişikliğini gerçekleştirmiş, DGM'lerin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile Askerî Hâkimler Kanununu, Bankalar Kanununu yasalaştırmış, ekonomik ilişkilerimizi geliştirmeye yönelik Karadeniz Ekonomik İşbirliği Anlaşmasını onaylamıştır. Diğer taraftan, ekonomimizin içinde bulunduğu sorunların çözüm yollarını aramaya, vergi yasalarında yapılacak iyileştirmelere, özelleştirme politikalarının tespitine yönelik yaklaşımları güven verici ve gerçekçidir. Memur maaş zamları için de imkânlar zorlanmaktadır. Turizmde meydana gelen krizi aşmaya yönelik acil çözüm bulma girişimleri takdire şayandır. Sosyal güvenlik reformlarına yönelik çalışmalar tamamlanmaktadır. Bütün bu hususlar hükümetimizin gündemini oluşturmaktadır.

Tarım sektöründe hububat fiyatlarının yüzde 51'in üzerinde artırılarak deflatörün 7 puan üzerinde bir fiyat verilmesi ve çiftçilerimize peşin ödeme esası getirilmesi, mevcut ekonomik şartlar içerisinde tarım kesimini memnun etmiştir.

Bu yaklaşımlarıyla, 57 nci hükümet, sunî gündemlerle değil, milletimizin gündeminde yer alan sorunlarla uğraşmayı öncelikli hedef saymıştır; bu yaklaşımlarını son derece olumlu bulmaktayız. Hükümetin uyumlu ve başarılı çalışmalarının sunî gündemlerle gözardı edilmeyeceğine ve bu gündemlerle uyumun bozulmayacağına inanıyoruz. 21 inci Dönem Meclisi, ülke ve millet gündemindeki sorunları çözmeye yönelik çalışmalarını yoğunlaştırmıştır; bu yaklaşım Türk Milletinin özlem duyduğu yaklaşımdır. Meclis çalışmalarının daha da yoğunlaşması gerektiği kanaatindeyiz. Milletimize verilen her taahhüde ve sözüne sadık kalan Partimiz, yine millete verilmiş bir söz olan 57 nci hükümet programı ve protokolünde yer alan taahhütlerin yerine getirilmesinin takipçisi olacaktır.

Sayın milletvekilleri, gerek dünya ekonomisindeki gelişmeler gerekse ülke ekonomisinin içinde bulunduğu durum son derece önemli ekonomik meselelerimizin bulunduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu konjonktürde ekonomik istikrarı temin edecek tedbir ve uygulamaların başarı şansı siyasal ve toplumsal uzlaşmaya bağlıdır. 57 nci hükümetin kurulmasına esas olan uzlaşma mantığı ve yaklaşımı ekonomik meselelerimizin çözümünün anahtarıdır. Uzlaşmaya dayalı uzun vadeli bir hükümet, siyasî istikrarı ve buna paralel ekonomik istikrarı temin edecektir. Ekonomik kesimlerin, hükümetimizin aldığı tedbirlere desteğini temin etmek kaçınılmazdır. Bu çerçevede, sadece siyasî iktidara değil, muhalefete, sivil toplum kuruluşlarına ve medyaya da görev düşmektedir. Zira, ülke meselelerinin çözüme kavuşturulmasında herkesin ve her kesimin yapacağı görevler bulunmaktadır.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, hükümetten, ekonomik ve sosyal konseye işlerlik kazandırmasını bekliyoruz. Bu konseyin genişletilerek iktidar, muhalefet ve sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelerek ülke meselelerine çözüm arama ve uzlaşma platformu olmasını önemsiyoruz. Meselelerimizin çözüm yoluna kavuşturulmasının, istikrarlı ve uyumlu bir hükümet yapısından geçtiği düşünüldüğünde, uyumu bozmaya yönelik girişimlerin Hükümet ortakları tarafından ciddiye alınmaması, başarılarının güvencesini teşkil edecektir. Bu bakımdan, uzlaşma ortamını ortadan kaldıracak yaklaşımlardan kaçınmak, siyasî iktidarı oluşturan partiler kadar, diğer siyaset aktörleri bakımından da gereklidir.

57 nci hükümetin kuruluşundaki uzlaşma anlayışı ve ülke meselelerinin çözümüne yönelik kısa vadede yürüttüğü çalışmalar, kamuoyunun desteğini haklı kılmaktadır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; son derece önemli iç ve dış sorunlarla karşı karşıya bulunduğumuz açıktır. Bu sorunlarımızın bir anda çözülmesinin mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz. Sorunlarımızı çözmek için birlik ve beraberliğe ve hoşgörüye ihtiyacımız vardır. Toplumsal değerlerin ayrışma noktası olarak kullanılmasını, toplumda gerilimin yükselmesini ve buna bağlı olarak ortaya çıkabilecek cepheleşmeleri önleyici tutum izlemek, hepimizin görevidir. Bu şekilde, toplumsal değerler etrafında birleşilerek, huzur ortamı gelişmiş olacaktır. Bu ortamın gelişmesini bozacak gündemlerin, sorunlarımızın çözümüne katkı sağlamayacağı açıktır. Şahsî tartışmalara girmeden, iktidar-muhalefet didişmesi yapmadan; ama, birbirimizi denetleyerek, ülke sorunlarının çözümünde işbirliği yaparak bu ülkeye hizmet etmek şerefi hepimize ait olacaktır.

Bu düşüncelerle, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, 1999 malî yılı bütçesinin, ülkemizin içinde bulunduğu sorunların çözümüne vesile olmasını, milletimizin lehine hayırlı sonuçlar doğurmasını Cenabı Haktan diler, hepinizi saygıyla selamlarım. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Anavatan Partisi Grubu adına, Sayın Güneş Taner. (ANAP sıralarından alkışlar)

Sayın Taner, süreyi herhalde eşit paylaşıyorsunuz?

ANAP GRUBU ADINA GÜNEŞ TANER (İstanbul) – Evet efendim; yalnız, yarım saatlik konuşma süremin bitimine 3 dakika kala bana ihtar ederseniz efendim, ona göre toparlayayım.

BAŞKAN – Peki.

Buyurun efendim.

GÜNEŞ TANER (Devamla) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; televizyonlarından bizleri izleyen değerli vatandaşlarımızı, Anavatan Partisi Grubu adına, saygıyla selamlıyorum.

Her sene bütçeler yapılır, her sene bütçelere üzerinde hamasi görüşler, konuşmalar yapılır. Türkiye'nin geçmişine baktığımız zaman, nadir senelerde, yapılan bütçelerin sene bittiğinde hedeflerine yaklaşıldığı görülmüştür. Demek ki, Türkiye, içerisinde bulunduğu şartlardan dolayı, Türkiye, eski alışkanlıklarından dolayı, bir türlü, arzu ettiği bütçeyi, arzu ettiği hedefleri yakalamakta zorluk çekmektedir ve netice olarak da, bundan, gerek siyasetçiler, ama, büyük çapta da vatandaşlar şikâyetçi olmaktadırlar.

Bugün, bizden evvelki konuşmacılarımız, Türkiye'nin 1999 yılı bütçesiyle ilgili görüşlerini ifade ederlerken, 1998 yılının, 1997 yılının nasıl geçtiğini, bu dönemler içerisinde sadece Türkiye değil; ama, dünyada oluşan krizin Türkiye'yi ne kadar etkilediğini; ama, o gün hükümette bulunan kişilerin, o şartlar altında hangi kararları, hangi zorluklarla ve hangi müşkülat içerisinde aldıklarını ve Türkiye'nin geçmişten gelen zorluklarına ilaveten bir dünya krizinin Türkiye'ye çarpmasına rağmen, 1998 senesinde, Türkiye'nin, uzun yıllardır geçmişinde olmayan bir ekonomik performansı sergileyebildiğini ve bu sergilemeyi de, sadece siyasetçilerin kendilerini övgüleriyle değil, dünya, uluslararası ortamda, internet aracılığıyla, bizlerin ifadelerinden ziyade, bu işte eksper, işleri bu olan uluslararası kuruluşlar -ki, bunlar, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu veya dünyanın ileri gelen çokuluslu bankaları olsun- ifade etmişlerdir.

Sizi, çok uzağa değil, bundan altı ay evveline bir götürmek istiyorum ve 1998 senesi krizinin, 1997'de başlayan bir Asya krizinin, o dönemde yüzde 9 civarında büyüyen dünya ticaretine nasıl sekte vurduğunu hatırlatmak istiyorum; arkasından gelen bir Körfez krizini, arkasından, Türkiye'yi, bir sel, bir deprem, bir selin daha vurduğunu ve son olarak da, ağustos ayında, Rusya krizinin, dünyaya etkisini ve Türkiye'ye etkisini hatırlatmak istiyorum ve bu konjonktür içerisinde, hükümetin, hangi kararları, hangi imkânları aldığını ve geçmişten gelen zararları kapatmaya çalışmak için neler yaptığını hatırlatmak istiyorum.

Geçmiş dönemlerde, çeşitli siyasî maksatlarla geride bırakılan, zarurî hale gelen kamu fiyat ayarlamalarının yapılması; kamu çalışanları ve emeklilerinin ücret ayarlamaları; 1997 senesinde enflasyon üstü 8,1 verilen ücret artışı, 1998'de, enflasyon çıktıktan sonra, yüzde 10,1'lik iyileştirme... Yani, zaman zaman, herkes "işçiyi, memuru, çalışan kesimi ezdirmeyeceğiz, ezdirmeyeceğiz ve bu niyetle bütçe yapıyoruz" diyor; ama, geçmiş bütçelere bakıldığı zaman, maalesef, bunun, yerine getirilmediği görülüyor; ama, 1998 senesinde, bu uygulamanın, verilen sözlerin ve vaatlerin yerine getirildiğini, burada ifade etmek istiyorum.

Hazine, Merkez Bankasıyla yapmış olduğu protokolde, bugün geldiğimiz serbest piyasa rejiminin temelini teşkil etmiştir. İçborç Danışma Komitesinin tahsisi, içborç programının ilanı; yani, herkesin merakla beklediği "bu ay Hazine ne kadar para borçlanacak veya borçlanmayacak" yerine, Interbank başta olmak üzere, Türkiye'de ve uluslararası piyasalarda, herkesin görebileceği bir şeffaflıkta ve dünyada bu uygulamaya paralel olarak diğer gelişmekte olan ülkelerden istenen bir şekilde, Türkiye, bir uygulamaya geçmiştir. Ziraat Bankası ve Halk Bankasının kredi faizlerinin düzenlenmesi, vergi reformu, malî sektör reformunun hazırlanması, tarımsal destekleme programı, teşvik sisteminin düzenlenmesi, Merkez Bankası para programının yapılması, ilan edilmesi ve buna uyulması ve buna uyulduğunun da, Uluslararası Para Fonu tarafından, gelip, üzerine mühür basılarak, âdeta bir noter gibi bütün dünyaya ilan edilmesi...

Özelleştirme programı : Çok tartışıldı, çok konuşuldu, çok tenkit edildi; ama, ilk defa olarak, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, özelleştirmenin konsept olarak başladığı, harekete geçtiği tarihten itibaren, ilk sekiz senede 500 milyon dolarlık özelleştirme yapılırken, 1998 senesi içerisinde, sadece 2 milyar dolarlık özelleştirme yapılmıştır. Bu özelleştirmenin şeklini beğenmeyebilirsiniz, usulünü tasvip etmeyebilirsiniz; yanlış yapılmışsa, yapılan yanlışlar düzeltilmelidir; ama, bundan sonrası planlanıp, bundan sonrası için harekete geçilmelidir. Bugünden yarına, önümüzdeki yirmi sene içerisinde mükemmel bir özelleştirme yapacağız diye eğer beklerseniz ve bu özelleştirme yapılmazsa, bu, doğru bir işlem olmaz.

Sürdürülebilir açık: Biraz evvel, Maliye Bakanı burada bahsettiler, Türkiye'nin tarihihinde, ender sürelerde yüzde 4,7 civarında faizdışı fazla verilmiştir. Dileriz, 1999 senesinde de, hükümet, bu yaptığı programla, yine faizdışı fazla verir ve bu rakamı artırır.

Şeffaflık ve Uluslararası Para Fonu ile yakın izleme anlaşması: Bu anlaşma, Türkiye'ye, beş kuruş krediyi IMF'den getirmemiştir; ama, IMF ile yapmış olduğunuz anlaşmada, uluslararası piyasalara bağrınızı açıp, bizim, kimseden saklayacak bir şeyimiz yok demeniz, size, 2 milyar doları aşkın bir kredi imkânını, 1998 krizi içerisinde, dünya piyasalarından borçlanabilme imkânını getirmiş ve 1997'de de, bugün ve bugünden sonra başlayacak olan imkânları da hazırlamıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütçe, çok önemli bir planlama aracıdır. Alınan kararlar ve uygulamalar ile sadece devletin işleyişini değil, tüm ülkenin, ekonomik, sosyal ve kültürel kaderini tayin ederken, uluslararası etkinliğinizi ve millî savunma harcamalarıyla ülkenin geleceğini tayin ve tespit edersiniz. Vatandaşlarımızın hür teşebbüs gücünü destekler veya engellersiniz. Özel teşebbüse, küresel rekabet içerisinde destek olabileceğiniz kadar, köstek olabilirsiniz. İyiniyet şart; ama, yeterli değildir. Öncelikleri doğru tayin etmek, uygulamaları ise vakit geçirmeden yapmak durumundasınız. Hiçbir şey yapmamak, en az yanlış yapmak kadar tehlikelidir.

Hükümetler çözüm ve üretim merciidir. Hükümetlerin mazeret gösterme lüksü ve hakkı hiç yoktur.

Basit bir tarifle, bütçe, gelirler ve giderler dengesi optimizasyonudur. Bazı bütçeler, gelirlerin ve kaynakların esiri olurlar; bazı bütçeler ise harcamaların ve borçların eseri olurlar, gelecekten yerler; ama, önünde sonunda fatura ödemekten kaçmak mümkün değildir. Fatura her zaman vatandaşa çıkar; netice itibariyle ya vergiler artırılır veya enflasyon vergisi, dargelirliyi ve sabit ücretliyi silip süpürür.

Önce, hangi koşullar içinde yeni bütçemizi yapıyoruz, beraberce bir göz atalım. Bugün ülkemizde hiçbir kimse hayatından memnun değildir. İşsizlik vardır, piyasalarda durgunluk vardır. Kredi maliyeti, taşınmayacak kadar artmış, faizi kabul edilse bile, kredi imkânı ortadan kalkmıştır. Kapasite kullanım oranları tehlikeli seviyeye düşmüştür. Tekstil sektörü, demir-çelik sektörü, imalat sanayii ve turizm sektörü kriz yaşamaktadır. Esnaf, hayatından bezmiş ve geleceğinden kuşkuludur. İşçi, memur ve emekli, umutsuzluk içerisindedir. Özel sektör ve devlet yatırımları âdeta durmuştur. Dış piyasalardan kredi bulmak zorlaşmış ve kredi faizleri de dünya piyasalarının üç veya dört misline yaklaşmıştır. Hazine, çok yüksek faizlerle borçlanabilmektedir. Özelleştirme durmuştur. Yabancı sermaye yatırım yapmaya çekinmektedir. Sermaye ürkmüş, kaçmış ve gelecekle ilgili karar aşamasındadır. Devlet, piyasalara ve bankalara borçlu, devlet bankalarına verdiği görevlerin maliyetlerini karşılayamayacak durumdadır. Ne olmuştur, neden olmuştur ve kim yapmıştır; artık, önemli değildir. Bu cümleleri, bir müdafaa etmek, biz bunu iyi yaptık; onlar, bunu kötü yaptı; şu, doğru yaptı; bu, yanlış yaptı demek için söylemiyorum; ama, bir hatırlatma yapmak istiyorum. Bizden sonra çıkacak olan bazı muhalefet partisi milletvekilleri derler ki, "yahu, Hükümetin ortaklarından biri çıktı, Türkiye'nin durumu perişan bunları bunları söyledi" söyledi de, bunları kim yaptı?..

SABAHATTİN YILDIZ (Muş) – Siz yaptınız...

GÜNEŞ TANER (Devamla) – Buraya, Türkiye nasıl geldi : Bakınız, 1992'de SSK'da yapılan kanun değişikliğinin, Türkiye'ye yıllar içinde getirdiği açık, bugün bütçe açığımız içerisinde, yaklaşık, 2,5 katrilyon lirasını SSK'da yapılan o günkü yanlış ortaya koymaktadır.

1994 senesinde sübvansiyonlu kredi verilmeye başlanmıştır; Ziraat Bankasına verilmiştir, Halk Bankasına verilmiştir. Ondan sonra gelen hükümetler demişlerdir ki, bizim elimizde bütçe imkânlarımız yetmiyor; kütlü pamuğa Ziraat Bankası para versin" Kütlü pamuğa, Ziraat Bankası para vermiştir; görev zararı vermişlerdir,ama, Ziraat Bankasına para ödenmemiştir. Bugün Ziraat Bankasının, Halk Bankasının devletten alacağı toplam görev zararı, yaklaşık 5 katrilyon liraya gelmiştir. Niye verilmiştir; şüphesiz, iyi niyetle verilmiştir, o günkü hali çözmek için verilmiştir; ama, bugün geldiği, biriktiği nokta, Türkiye'yi bir darboğaza getirmiştir; bunu ifade etmek için söylüyorum.

Devlet, 1994'te krize girmiştir. Krize girince, bankalar kapanmaya başlamıştır; bankalara destek çıkılmıştır; bankalara garanti verilmiştir. Sene 1994, sene 1999... Bankaların üzerindeki garanti kaldırılmamış; ama, bakın ne olmuştur: Türkiye'deki her bankanın mevduatı devlet tarafından garanti edildiği için, bugün, yüksek mevduat vermek, mevduata yüksek faiz vermek, çok büyük akıllılıktır; çünkü, nasıl olsa, devlet garanti ediyor; o zaman, kim daha yüksek verirse, o daha fazla kendini fonlayacaktır. ama, bunun bir maliyeti vardır. O maliyetten dolayı banka zaafa düşerse, o zaman siz ne yapacaksınız? Siz gelip bankayı tasfiye etmeye kalktığınız takdirde, işte, 1994'te verilen kararname, sizi, bu bankadaki bütün mevduatı defaten ödemeye mecbur edecektir.

Bakın, size garip bir rakam vereyim. Üç tane banka -çok konuşulmuştur, işte "devlet hortumlanmıştır" diye- parası verilmiştir. Bu üç tane bankanın mevduatı 3,5 milyar dolardır. Siz, Hükümet olarak diyebilirdiniz ki "kardeşim, bankaları tasfiye edelim, biz de bu paraları verelim." Bu vatandaşın parasını, 3,5 milyar doları, ya devletin olmayan kasasından, olmayan imkânlarından, bütçe açığına bütçe açığı katarak, para basarak ödeyeceksiniz -üzerine oturmak olmaz- veya Mevduat Sigorta Fonundan bu bankaya kaynak vereceksiniz, bankayı zapturapta alıp, ayakta tutmaya çalışacaksınız. Bu, basit bir matematik, bir finans hadisesidir. Elinizde imkân varsa tercihen bunu yaparsınız; ama, yoksa, bu noktaya gelirsiniz.

İşte, gelmiş olduğumuz bu noktada, ben burada kimseye "o yanlıştır, bu yanlıştır" demek istemiyorum, durum tespiti yapmak istiyorum. Günün birinde hesabı kesmemiz lazım. Bakmamız lazım, nereye kadar yanlış yapılmıştır, bu yanlışlar hangi noktaya getirmiştir, bu noktadan sonra, acaba bu yanlışları, geriye açıp da konuşmak yerine, bugün yeni bir şeyler yaparak, Türkiye'yi bugünkü halden kurtarabilir miyiz; mesele, budur.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara)– Kendi yaptıklarından bahset.

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Mirasından bahset.

GÜNEŞ TANER (Devamla) – 1999 senesinin ilk dört ayında, dünyada petrol fiyatları yaklaşık yüzde 70 artmıştır. Bu artan petrol fiyatlarını siz, tabiî, piyasaya yansıtacaksınız. Yansıttığınız zaman, her yüzde 10'luk bir petrol artışının, toptan eşya endeksine 3 puan civarında bir etki edeceğini kabul edeceksiniz. Yani, 1999 senesinin tümünü göze alırsanız, yüzde 70'lik fiyat artışı, aylık yüzde 4, yüzde 5 civarındaki kur artışı -dövizle alıyorsunuz petrolü- bunu üst üste koyduğunuz zaman, 1999 senesindeki enflasyonun, sadece, yaklaşık yüzde 40-45'inin petrol fiyatlarının artışlarından geleceğini kabullenip, elinizdeki diğer imkânlarla enflasyonu, hayat pahalılığını elde tutabilmek için bir mücadele vereceksiniz. Yani, Türkiye'nin, Hükümetin, bugün elinde ki bu imkânları kullanması ve mücadele yaparken, bunu, kolaylıkla ve rahatlıkla yapması mümkün değildir; bunu ifade etmek için söylüyorum.

Peki, nedir mesele... Mesele, 1994-1997 seneleri içerisinde, Türkiye -demin, Maliye Bakanı bahsetti- dışarıya 12 milyar dolar net para ödemiştir. Yani, dışarıdan borç alacağımıza, kendi imkânlarımızı, içerideki kaynaklarımızı kullanmışız, dışarıya, uluslararası piyasalara bu parayı ödemişiz. Dikkatinizi çekiyorum, 12 milyar dolar... Peki, bu, hangi 12 milyar dolar; işte, bugün, hükümetin, Uluslararası Para Fonundan, uluslararası piyasalardan aradığı 12 milyar dolar... Ah, şu 12 milyar doları bulabilsek de, bu 12 milyar doları içpiyasada borçlarımızı ödemek in kullansak da, faizleri aşağıya düşürebilsek...

Faizler diyoruz... Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; şu anda, devletin, 16 katrilyon içborcu vardır; faizler yüzde 100, yüzde 110 civarındadır. Enflasyonun yüzde 50 olduğu bir yerde, yaklaşık yüzde 50 yüzde 60'lık reel faiz ne demektir bilir misiniz; sadece ve sadece, faizi 10 puan düşürdüğünüz zaman 1,6 katrilyon bütçe açığından tasarruf ediyoruz. Bakınız, bütçe açığını Sayın Maliye Bakanı çıkardı; 9,2 civarında tutmaya çalışacak, kendisine şans diliyorum, arzu ediyorum gönlümce, inşallah burada tutar; ama, siz, bu faizleri 10 puan, 20 puan aşağıya düşürdüğünüz takdirde, olması gereken yere; yani, 40-50 puan aşağıya indirebildiğiniz takdirde önümüzdeki altı ay içerisinde, bütçe açığınızın yüzde 60'ını bir anda ortadan yok ediyorsunuz. Kalkıp, sosyal güvenlik yasasını çıkarabilirseniz, o zaman, Türkiye'yi hayatında görmediği bir denk bütçeyi yakalayabilecek iktidar dönemiyle karşı karşıya bırakırsınız.

Peki, neler yapılmalıdır... Mesele, hükümetin alacağı kararlar ve uygulamalarla çözüm getirmesinde ve bir an evvel icraata başlamasında yatmaktadır. Kanaatimizce, kaybedilecek zaman kalmamıştır, bıçak kemiğe dayanmıştır.

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Sayın Bakan, dayanmamış, kemiği kesmiş...

GÜNEŞ TANER (Devamla) – Peki, Türkiye bu girdaptan çıkabilir mi, bu sorunlar aşılabilir mi sorusu çok önemlidir. Biz, Anavatan Partisi olarak, bütün bu sorunların çözümü olduğuna inanıyoruz. Kurulan 57 nci hükümetin arkasındaki siyasî desteğin getireceği istikrarla, sorunların üstesinden gelineceğini biliyoruz.

Yapılacakları, satırbaşlarıyla, sırasıyla bir gözden geçirelim : Asya ve Rusya krizlerinin ülkemize getirdiği konjonktürel etki, ekonominin soğumasına, ihracat pazarlarımıza talep daralmasına ve rekabetin artmasına sebep olmuştur. Küresel gelişmeler sermaye piyasalarını etkileyerek, yabancı portföy yatırımcılarının kaçışını teşvik etmiştir. Vergi düzenlemelerinin getirmek istediği denge bozulmuş, karamsarlık ve kuşku piyasalara hâkim olmuştur.

Değişen koşullara uymak ve yeni çözümleri uygulama ihtiyacı kendini göstermektedir. Bu ortamda, Vergi Yasasında yapılacak düzenlemeler ile devlet ve vatandaş arasında barışı sağlayıp yeni bir denge yaratmalıyız.

Reel faizin üzerindeki stopajı artıralım; ama, beyannamelerle olan ilişkisini keselim.

Menkul kıymetlere talep yaratmak için yeni teşvikler sağlayalım.

Mevduat artışını özendirmek ve vadelerinin uzamasını sağlamak için tedbir alalım.

Nereden buldun yerine, yatırım yapanları teşvik edelim.

Sermaye artırmak isteyenlere kolaylık sağlayalım.

Özelleştirmeyle, önümüzdeki üç ay içerisinde, 3 milyar dolarlık kaynak sağlayalım.

Rusya krizi döneminde piyasalardan çekilen 8 milyar doların Türk Lirası karşılığını sisteme geri vererek, faizlerin aşağıya çekilmesine imkân sağlayalım.

Bankacılık sistemini, zorlayarak değil, teşvik ederek, sistemdeki sermaye artışını hızlandıralım.

Karşılık kararnameleriyle, tekstil, turizm ve zorda olan diğer sektörlerin sistemle olan kavgasını ortadan kaldıralım.

Otomotiv sektöründeki alım vergilerini aşağıya çekerek -Maliye Bakanımız bunu sevmeyecektir- vatandaşlarımızın araç mülkiyetini teşvik edelim.

Otoyolların kullanılması, içturizmin canlanması, ülkemize bereket sağlayacak, iş sahalarının açılmasına fırsat verdiği gibi, vergi gelirlerinin artmasını sağlayacaktır. Bir başka deyişle, 2000 cc'ye kadar olan otomobillerdeki vergileri azaltırsanız, insanlar daha fazla araba alırsa, aldıkları daha fazla arabayla otoyollarını daha fazla kullanırlar, daha fazla benzin kullanırlar, benzin üzerindeki, akaryakıttaki vergilerle beraber, bizim, Türkiye olarak, makro ekonomi olarak bunların hepsinden toparlayacağımız, alacağımız menfaat, sadece, salt olarak üç tane arabanın üzerinden alacağımız ilave vergiden misli misli fazladır; bunu ifade etmek istiyoruz.

Sosyal güvenlik yasasını çıkaralım. Defalarca konuşuldu, tartışıldı, artık, bunun, mutlaka, arkasında 350'yi aşkın desteği olan bir hükümet tarafından çıkarılması şarttır. Bunu, niye yapalım; bunu, haklı olduğu için yapalım. Yani, dünyanın her yerinde olduğu gibi, kazanan, parasını bankaya yatırdığı gibi, sosyal güvenliğin nimetlerinden faydalansın; ama, buraya para yatırmayan da buradan bedava faydalanmasın. Ancak, yatırılan aktuarya hesaplarıyla bu dengelerin yerinde bulunması ve bunun, devletin imkânı olmayan bir bütçeden karşılanması suretiyle kendi kendimizi ayağımızdan vurmayalım. Buraya harcanacak olan paraları... Demin Milliyetçi Hareket Partisi sözcüsü söylediler, bu parayla şu yapılır, bu parayla bu yapılır... Evet, bütün paralarla bir şey yapılır; çünkü, para ortak bölendir, hepsini, kaldırır bir işe yatırırsınız, o işin hepsini bitirirsiniz, hatta beş mislini yapabilirsiniz; ama, bütün mesele, bu öncelikler içerisinde hangisini seçeceksiniz ve bunu seçerken seçici kim olacaktır. Seçmek, sıralamak, takdir ya bütün milletin ortaklaşa vereceği bir karardır, ki doğrusu budur; ama, her zaman siz buna gidemezsiniz. Neticede ne olacaktır; üç kişi, beş kişi Türkiye için bu doğrudur, bunun yapılması lazım diyecektir ve bunu yapacaktır; bundan faydalanmayanlar ise, bağırıp çağıracaktır. İşte, Türkiye'nin içinde bulunduğu nokta. Burada, dengeleri kurmak istiyorsak, ondan ziyade, boşa giden harcamalardan tasarruf edebilirsek, hiç olmazsa onları önleyebilirsek, o zaman vatandaşın karşısına çıkıp "sizden vergi istiyoruz; o vergiyi de burada kullanacağız" deme hakkına sahibiz. Bugün vatandaşın vergiye karşı en büyük reaksiyonu, en büyük rezistansı, diyorlar ki "bizim vergimizle ne yapıyorsunuz siz? Biz, bunu istiyor muyuz; hayır. Biz, bunu da istemiyoruz" İşte, bu konsensüsü, bir yerde, Batılı ülkelerin sağladığı gibi, Türkiye'de de sağlamanın yollarını aramak lazım. Ama, oralara, derinlere inip de, oralarda büyük büyük problemler, büyük büyük formüller üreteceğimiz yerde, en azından, harcama kısmını disiplin altına alırsak, bir noktaya varmış oluruz.

Şimdi, bakınız, ne garip; 5,5 milyon vatandaşımız kaçak çalışmakta Türkiye'de. Bu arkadaşlarımız...

Bazı arkadaşlarımıza komik gelebilir...

NEVZAT YALÇINTAŞ (İstanbul) – Ona gülmüyorlar; başka bir şeye gülüyorlar. Aralarında bir şey var...

GÜNEŞ TANER (Devamla) – Özür dilerim, ben zannettim ki...

Şimdi, 5,5 milyon vatandaşımız Sosyal Sigortalara prim ödemiyor. Eğer bu primi ödemiş olsaydı, bu yaklaşık 1,5 katrilyon lira civarında bir gelir olurdu. Yani, bu seneki 2,5 katrilyonluk açığın 1,5'ini buradan- büyük bir kısmını- karşılamış olabilirdik. Peki, bu vatandaşlarımız, kaçak ekonomi yerine, reel ekonominin içerisine girip de, tam olarak vergilendirilseydi, buradan 700-800 trilyon lira para gelseydi... Birdenbire, bakıyorsunuz ki, bu şekilde, devletin alacağı kararlarla, hükümetlerin alacağı kararlarla bizim yapabileceğimiz, ciddî maksatta bütçe açığını aşağıya çekebileceğimiz, hatta, bu bütçe açığını ortada tutup da, buradan yaptığımız tasarruflarla, bazı yapamadığımız harcamaları, mesela, sağlık sistemini daha kuvvetli bir hale getirebileceğimiz, vatandaşlara daha iyi bir imkân verebileceğimiz imkânlar doğabilir.

Sağlık sigortasını hayata geçirelim. İşsizlik sigortasını kuralım. Tarım reformunu bitirelim; ürün borsalarına, tarım sigortalarını tesis edelim ve mahallî idareler yasasını çıkararak, merkezî idarenin hantallığından kurtulalım.

Diyeceksiniz ki, bütün bu söyledikleriniz altı ay içerisinde olur mu? Hayır, altı ay içerisinde olmaz; ama, altı ay içerisinde bunlarla ilgili adımlar atılırsa, bunlarla ilgili niyet ortaya sergilenirse, başlangıç olursa, ikinci altı ayda veya 2000 senesinde bunlar biter. Bugün kaybettiğimiz veya bugün ucundan tuttuğumuzu 2000 senesinde sonuna getirir, bitiririz. Nitekim, işte bakınız, 1997-1998 senelerinde -birbuçuk sene içerisinde- yapılanlar az işler mi? Bir azınlık hükümetiydi, destek yoktu, her an gidebilirdi ve 18 ay zar zor durdu ve gitti; ama, çalışmasaydı, çaba göstermeseydi, uyum göstermeseydi, kendi arasında çekişme olsaydı, birinin ak dediğine diğeri kara deseydi, bunların hiçbiri olmaz.

Eğer, 55 inci hükümetin gösterdiği performansı, 57 nci hükümet de daha iyiniyetle, daha fazla azimle, çalışmayla gösterebilirse, ki gösterebilir, niyet vardır, istek vardır ve arkasında destek vardır; karşısında, bugün böyle, yarın şöyle diyen Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı Deniz Baykal yoktur. Böyle imkânlar içerisinde, Türkiye'nin bu şansına, bu bütçe döneminde gelin, hep beraber sarılalım; gelin, bu desteği verelim ve Türkiye'nin bu makûs talihini yenelim; çünkü, bahsettiğim bütün bu tablo içerisinde karamsarlığa düşmemek için önümüzde çok da büyük sebepler var.

Bakınız, Merkez Bankası rezervleri, her şeye rağmen, 22 milyar dolar civarındadır, 10 milyar da bankalarda var; Türkiye, bugünkü şartlarda 32 milyar dolarlık rezervle, ödemeler dengesi sıkıntısı yaşamayan bir ülkedir

BAŞKAN – Sayın Taner 3 dakikanız kaldı.

GÜNEŞ TANER (Devamla) – Başkanım, bağlıyorum.

Petrol fiyatlarının yüzde 70 artmasına rağmen, enflasyonun bu sene içerisinde yüzde 50 seviyelerinde tutulabileceği ümidi ortadadır. Yani, geçmiş dönemlerde olduğu gibi, en ufak şeyde enflasyon birden bire fırlayıp, vatandaş bunun altında ezilmez. Demek ki, ileriye dönük artmayacağını, en azından tuttuğumuzu göstermekteyiz.

Dünya krizinin geçmesiyle birlikte ülkemizde üretimde, hizmetler sektöründe ve ihracatta gözle görülür bir iyileşme başlamıştır; bunun arkasını getirebilmemiz lazım. Dışpiyasalarda Hazinenin borçlanma imkânları gelişmeye başlamıştır, piyasalar açılmaktadır. Nitekim, Bankalar Kanununun çıkarılması dışpiyasalarda kuvvetli bir rüzgâr estirmiştir. Bundan faydalanarak uluslararası piyasalarda Türkiye'nin içpiyasası için ihtiyacı olan kaynağı bulabilme imkânımız var.

Gelişmekte olan ülkelerin kendilerini toparladığı; dünya sermaye piyasalarının yeniden, gelişen ülkelere doğru yöneldiği bir gerçektir. Gelişmiş ülkeler ekonomilerinin canlandığını ve ithalat talebinin arttığını gözlemekteyiz. Küresel ekonominin gereği olarak, bölgesel ve ulusal özellikler gözönüne alınarak, yabancı sermaye yatırımlarının tekrar başlaması an meselesidir. Özelleştirme için iç ve dış talebin olduğunu gözlemekteyiz.

Son olarak; fevkalâde dinamik bir özel sektörümüz var. Hükümetler ve Meclis, iklimi yarattığı takdirde, önlerindeki taşları ayıkladığı takdirde atağa kalkacak ve her türlü riski alabilecek olan potansiyel onlarda var. Geliniz, Meclis olarak onlara önderlik edelim; onların aradığı morali, onların istediği istikamette icraatların yapılacağı mesajını verelim ve uygulamaya başlayalım.

Biz 1 verirsek onların 100 yapacağına inanıyor, Anavatan Partisi Grubu adına Yüce Meclise saygılar sunarken, 1999 bütçesinin memleketimize ve milletimize hayırlı, uğurlu olmasını Allah'tan niyaz ediyorum. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Agâh Oktay Güner; buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

ANAP GRUBU ADINA AGÂH OKTAY GÜNER (Balıkesir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, bizleri televizyonları başında izleyen aziz yurttaşlarım; hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.

Bugün, Türkiye'nin içerisinde bulunduğu ekonomik buhran, dünya şartları bakımından ve ülkenin kendi şartları bakımından, değerli bakan başta olmak üzere, benden önce konuşan arkadaşlarımız tarafından ifade edildi.

Değerli arkadaşlarım, ne yazık ki, dünyadaki gelişmeler çok çetin problemleri doğuruyor. 1960 yılında, dünya nüfusunun yüzde 20'si, en zengin memleketlerde oturuyordu ve 12 fakir ülkenin nüfusu da yüzde 20 olarak en düşük gelir seviyesini ifade ediyordu; aradaki fark 30 kat idi.

1995 yılında, bu yüzde 20 oranları aynen korunmuş, 30 kat gayri safî millî hâsıla zenginliğinin farklılığı 82 kata çıkmıştır. Bugün, dünya üzerinde 3 milyar insan, 10 frankla geçinmek veya daha düşük parayla geçinmek durumundadır. 4,5 milyardan fazla insanın yaklaşık üçte 1'i, yeterli içecek suyuna sahip değildir. Yapılan araştırmalar, bu 4,5 milyar insanın içecek su, eğitim, sağlık, yiyecek masraflarının dünyadaki toplam servetin yüzde 4'ü olan 225 büyük servetle karşılanabileceğini ve bu 13 milyar tutarındaki paranın, Amerika Birleşik Devletlerindeki ve Avrupa Birliğindeki halkın, parfüme ödediği paranın aynı olduğunu gösteriyor.

Böylesine adaletsiz bir dünyada, başkalarından yardım beklememiz mümkün değildir. Gerçekten, ekonomimiz çetin bir dönemdedir, zorluklar ortadadır. Siz, bu paraları, parfüme vereceğinize, bu fakir insanlara verin demek, onların, sadece nasıl tebessümüne sebep oluyorsa, ekonomisinin öz kaynaklarını harekete geçirememiş, kendi halkıyla bütünleşememiş yönetimlerin dışarıdan verimli kredi almaları da bir hayaldir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de büyük bir reform hamlesini geçen hükümet döneminde Anavatan Partisi dile getirdi. Geçen koalisyon hükümeti döneminde, ANAP, ekonomi politikalarından sorumluydu. Hükümet kurulduğu zaman, dış kredi çevrelerinin Türkiye'ye bakışı bugünden farklı değildi ve Türkiye, bunların hepsini, o günkü hükümet şartlarıyla aşabildi. Kararlı, cesur, tutarlı, hizmeti siyaset endişesinin üzerinde tutan ekonomi politikalarıyla büyük işler yapıldı.

1997 ve 1998 yılının bütün çiftçi borçları o dönemde ödenmiştir. Çiftçiye 8 milyon ton hububat karşılığı 407 trilyon lira para, her hafta ödenerek, peşin ödeme gerçekleştirilmiştir.

Enflasyon yüzde 91'den yüzde 50'ye çekilmiştir.

Dışticaret açığı 22 milyar dolardan 19 milyar dolara indirilmiş, cari işlemler dengesi 2,6 milyar dolar açıktan 2,7 milyar dolar fazlaya çekilebilmiştir.

Dünyadaki krize rağmen, ihracat yüzde 6 artırılmış, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 54'ten yüzde 59'a çıkarılmıştır.

Aziz arkadaşlarım, bütçe faizdışı fazlası binde 3'tü hükümet kurulduğu zaman; bu, yüzde 4,7'ye yükseltilmiş, bütçe disiplini sağlanmıştır.

Uluslararası rezervler, gayri safî millî hâsılanın yüzde 10'una ulaşmıştır.

Enerji alanında, otoyollar ve diğer alanlarda yapılan yatırımlarla önemli gelişmeler sağlanmıştır. Yap-işlet-devret modeliyle, yap-işlet modeliyle, sağlanmış olan güven duygusuyla, Türkiye, cumhuriyetten bu yana ürettiği elektrik enerjisini yüzde 54 artırmayı başarmıştır.

Bu sonuçlar, dünyada büyük ekonomik sıkıntılar yaşanırken sağlandı. Bu sonuçlar, Güney Kore, Rusya, Brezilya ve daha uzak ülkelerden bize de uzanan yıkıcı, ümit bozucu ekonomi darbeleri yaşanırken elde edildi ve bu sonuçların en önemlisi de, bu hükümet bünyesinde olmasını hiç istemediğimiz, sabehleyin "hükümetten çekiliyoruz" akşam "hükümete devam ediyoruz" diyen muhterem ortaklarımızın çelmelerine rağmen elde edildi.

Tabiî ki, bu başarıların kalıcı olması, bu başarıların bugün bir ümit bütçesini konuşturması sosyal güvenlik reformunu kabul etmemize bağlıydı. Sosyal güvenlik sistemi 1998 yılı bütçesinde 1 katrilyon açık veriyor, devletin yapabildiği altyapı yatırımları 1 katrilyondan ibaret kalıyordu. 1999 yılına dönerken, bu açık 2,5 katrilyon sonucuna yönlendi ve ne yazıkki devletin 1 katrilyon tutarında altyapı yatırımı yapması bile çok güç görünüyor. Ne yazık ki, Demokratik Sol Partinin tek başına hükümet olduğu dönemde alınması icap eden pek çok karar alınamadığı, ekonomi bürokrasisi verimli bir şekilde çalıştırılamadığı için, bizim de, Nasreddin Hocanın kar helvası gibi, yapıp, sonra beğenmediğimiz ve pek çok aksak yerini burada oy verirken görüp söylediğimiz Vergi Kanununun da tahribatıyla sanayi üretimi yüzde 7 geriledi ve ekonomi üretemeyen, satamayan, ihracatı düşen, banka borçlarını ödeyemeyen bir krizle tıkandı.

Değerli arkadaşlarım, 1999 yılını kaybetmemek için ciddî reform projelerini hızla ele almalı ve geçirmeliyiz, hükümete destek olmalıyız. Geçmişin yanlışları üzerinde durarak hiçbir yere gidemeyeceğimizi çok iyi bilmeliyiz.

Biraz sonra arz edeceğim bugünkü tablonun mesulü şu şahıstır, bu şahıstır demek bizi kurtarmaz. Bu tablonun sorumluluğunu, kendimizin yegan yegan mesuliyetini de görerek hep birlikte omuzlarsak, bu milleti 2000'li yıllara layık olduğu güçle kavuşturabiliriz.

Ekonomimiz bize şunu söylüyor : Yıllık borç oranı, artık, gayri safî millî hâsıla artış oranını zorluyor; borç, anapara ve faiz ödemeleri 1975'te yüzde 11,7; Yirmi yıl geçiyor 1995'te yüzde 175,2 oluyor. Devlet borçları öyle bir seyir takip etti ki, gelirlerin tamamını başka işlere harcamadan borçlara yatırsak, sadece yüzde 100'ünü ödeyebilecek, yüzde 75 oranında da borçlu kalacak bir noktaya doğru geldik. Borç faizi ödemeleri kendi başına ayrı bir önem kazandı. Borç faizi ödemelerinin vergi gelirlerine oranı 1975'te yüzde 3,6; 1995'te yüzde 53,1; yani, sadece borcumuzun yıllık faizini ödesek, yıllık vergi gelirimizin yarıdan çoğunu buna ayırmamız gerekecek. 1975'te her 100 dolarlık yatırım yaparken, 15,2 dolar faiz ödüyorduk.

Değerli arkadaşlarım, 1985'e geldik, on yıl sonra, her 100 dolarlık yatırım yaparken 65,5 dolar faiz öder olduk ve 1995'te her 100 dolarlık yatırım yaparken 627,7 dolar faiz ödedik; bütçemizin tarihi geçmiş içinde oluşmuş bazı özelliklerini, ortaya koymaya çalıştığım bu tablodan görmek ve değerlendirmek mümkündür; neyi görüyoruz; borcumuz, vergi gelirimizi aşmıştır. Gideri gelirinden fazla olan hiçbir kuruluş çıkmazdan kurtulamaz. Türkiye'nin, çıkmazdan kurtulması için, giderini azaltması, gelirini artırması lazım.

Sonra, borç faizi vergi gelirimizin yarısını geçer hale gelmiş ve en önemlisi, faiz ödemeleri oranı yatırım oranlarını geçmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bu bir kader değildir, bu millet buna layık değildir. Bizden sonraki nesilleri daha büyük yük altına bırakmak bize hiçbir şey kazandırmaz.

Bakınız, Japonya ile Türkiye'yi ele alalım: Japonya'nın nüfusu 124 milyon, bizim 2 katımız; yüzölçümü, bizim vatan coğrafyamızın yarısı; bizde 1 kilometrekareye 80 kişi, onlarda 328 kişi düşüyor; biz, vatan coğrafyamızın yüzde 35'ini tarım alanı olarak kullanıyoruz, onlar yüzde 14'ünü kullanabiliyorlar; gayri safî millî hâsılamız bizim 200 milyar dolar, onların 4 500 milyar dolar; şimdi, kişi başına düşen millî gelir bizde 3 500 dolarken, onlarda 32 bin dolar; satın alma gücü paritesini kullanırsanız, Türkiye'de 6 bin dolar rakamını elde ediyorsunuz; bu bile, onların altıda 1'inden daha az; biz, 26,8 milyar dolar ihracata ulaşabilmişiz, onlar 400 ile 450 milyar dolar ihracat yapıyorlar; biz, 46 milyar dolar civarında ithalat yapmışız. Onlar, 330 ilâ 350 milyar dolar ithalatı gerçekleştiriyorlar.

Coğrafî konumları Asya'nın doğusunda; 4 büyük ada ve 4 000 küçük adadan oluşuyor. Yeraltı hiçbir zenginlikleri yok; petrolden, neredeyse küle kadar, her şeyi dışarıdan alıyorlar.

Savaş, onlara atom bombasını indirmiş; biz, İkinci Cihan Savaşının dışında kalmışız.

Şimdi aziz kardeşlerim, bu işin sırrı ne; neden Japonya bu rakamlara ulaşıyor ve neden biz bu rakamlardan uzaklaşıyoruz; bunun sırrı, Japonya'nın eğitimi, teknolojiyi ve iş barışını önplana alması, devletin, işverenin, işçinin, Japon Milletinin modernleşme gayretlerinde, kendi millî kültür değerlerini, kendi kimliklerini inkâr etmeden, kendi kişilikleriyle çalışmayı bir aşk ve bir gayret bilmeleridir.

Muhalefeti ihanet olarak anlamak, nasıl ki İkinci Viyana Muhasarası bozgununa sebep olmuş ve bizi perişan etmişse, zaman zaman Türkiye'nin siyasî hayatında da muhalefet, sadece ihanet olarak anlaşılmış, iktidarlara yol göstermek, yardımcı olmak bir tarafa bırakılmıştır.

Aziz arkadaşlarım, bu hastalığın mikrobu nedir; nasıl ki, tıpta bütün hastalıkların mikropları o hastalığın serumu, o hastalığın kendi mikrobundan elde ediliyorsa, biz de, Türkiye'deki yanlışları düzeltmenin çaresini, bu yanlışları görerek bulacağız. Belki, bu bölümde söyleyeceklerime katılmayacaksınız; hiç şüphesiz, hepsine de katılmayabilirsiniz; ama, ben, birinci sorumlu olarak, vatandaşı değil, siyaset adamlarını görüyorum.

Aziz arkadaşlarım, siyaset adamlarının devlet adamı olma endişesini buraya bırakıp, sadece oy kaygısıyla hareket etmeleri, bu ekonomiyi dibe oturtmuştur. Bakınız, geliri olmayan, geliri giderini karşılamayan beldeleri belediye yaparak nereye geldik! Hepinizin odasına günde en az 10 belediye reisi geliyor "hizmet veremiyorum, makinem yok, hatta memurumun maaşını ödeyemiyorum" diyor.

Değerli arkadaşlarım, Karayollarının, Bayındırlık Bakanlığının, Köyişlerinin, Devlet Su İşlerinin, Devlet Su İşlerinin elindeki muazzam yol parkına rağmen, belediyelere de yol makineleri alıyor ve makine parkları kuruyoruz. Bunca makine parkı zenginliğine rağmen, ne şehirlerimizde ne ilçelerimizde ne köylerimizde rahatça araba kullanacağınız yol olmayışını, siz, nasıl izah ediyorsunuz? Kaynağı israf etmeden, bu muhteşem makine parkıyla, yol meselesini çözecek irade nerede?

Sistem, insan içindir; düzen, insana huzurlu, verimli hizmet vermiyorsa, hedefi vermek içindir; onu değiştirmek iradesini göstermekte geri kalmayalım ve yakın bir gelecekte, buraya, Meclisin huzuruna gelecek mahallî idareler reformunda, merkezî hükümet teşkilatının ve taşra teşkilatının yeniden düzenlenmesi projesinde, tıpkı Bankalar Kanununda olduğu gibi, anayasa değişikliğinde olduğu gibi, yapıcı irademizi hükümetten esirgemeyelim. Bu vesileyle, her iki kanun tasarısında da hükümet partilerine ortak olan, olumlu yolda irade beyan edip, oy kullanan sayın muhalefet partisi mensuplarına, değerli milletvekili kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum.

Aziz arkadaşlarım, dünyada mahallî idarelerle ilgili ölçek ekonomisi kavramı var, optimal hizmet alanı büyüklüğü kavramı var. Bu kavramla, mahallî idare birimlerinin, yeterli özkaynak yaratmaya ve kaynakları rasyonel kullanmaya, birim maliyetini düşürerek elverişli bir alan büyüklüğü sağlamaya yönelmesi kastediliyor. Bu amaca ulaşmak için, yerel yönetimlerin sayı olarak azaltılması, birleşmelerin kolaylaştırılması ve ortak hizmetlerin -itfaiye, iş makinesi parkı, çevre korunması, atık yönetimi gibi- yürütülmesinde birlikler oluşturulması teşvik ediliyor. Ülkemizdeyse, en temel mahallî idare birimi olan belediyelerin -büyük şehirler dahil- sayısında önemli artışlar söz konusudur. Bunların bazıları haklı sebeplerle kurulsa dahi, hepsi için bu söylenemez. Bu durum, bir taraftan cari giderleri artırmak suretiyle kamu hizmetlerinin maliyetini yükseltmekte; diğer taraftan, belirli alanda çok sayıda otorite oluşmasına yol açarak, imar planlaması ve uygulamasında kargaşa ve koordinasyon yokluğuna sebep olmaktadır.

Bu itibarla, il, ilçe, büyükşehir belediye kurulmalarında, coğrafî şartlar, ekonomik durum, hizmet gerekleri ve ölçek ekonomisi şartlarını birlikte değerlendirip, belirli bir alan, nüfus büyüklüğü kriterini tespit ederek uygulamakta sayısız faydalar vardır.

Sayın milletvekilleri, yatırımlar konusunda da bazı siyasîler hiç iyi imtihan vermemişlerdir. Törenlerle temeller atılmış, tabelalar dikilmiş; ama, finansman yetersizliği, kaynak akışı yokluğu sebebiyle, yatırımlar, yıllar boyu yarım bir halde, kendi kaderine terk edilmiştir. Doğudan batıya, güneyden kuzeye, bunun çok örneği var.

Bakınız, Balıkesir'de organize sanayi kurulması, Bakanlar Kurulu kararıyla, 1976 yılında Resmî Gazetede ilan ediliyor. Organize sanayi bölgesi hâlâ bitirilemedi.

Balıkesir kültür merkezi, 1992 yılında programa giriyor ve 8 milyar proje bedeli öngörülüyor. Bugüne kadar 75 milyar lira harcanabilmiş ve inşaatın yüzde 35'i ancak bitirilebilmiş; demirler çürümüş, birinci katın yarım betonları dökülüyor.

Balıkesir'in köy yolları, ilçe yolları ise, güneydoğudaki yollarımızı hayranlıkla, gıptayla seyredecek bir fena kalitede bulunuyor. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunun yolu nedir?

Değerli arkadaşlarım, oy uğruna temel atmamak ve bu sayın hükümet döneminde, öncelikle yarım kalmış yatırımlardan başlayarak, hızla bu yatırımları tamamlamaktır. Elzem olmadıkça, hizmet götürülmesi açısından zaruret bulunmadıkça, beldeleri ilçe yapmak, ilçeleri il yapmak, bütçeyi devamlı bir biçimde finansman açığına mahkûm etmek demektir.

Değerli arkadaşlarım, bu yıl, Sosyal Sigortalar Kurumu, Plan ve Bütçe Komisyonunu ve kamuoyunu fazlasıyla meşgul etti. Sosyal Sigortalar Kurumunu ele aldığımız zaman neyi görüyoruz; yine, burada da, sorumsuz siyasîlerin günahlarının ve hatalarının kurumu bu hale getirdiğini tespit ediyoruz. Kurumun bu hale gelmesinin sebebi, işçiler, sosyal sigorta emeklileri değil; sebep, SSK'nın elindeki paraları cari ödemelerde kullanan, özel bankalara düşük faizle yatıran, SSK'nın ihtiyaçlarını, özel bankalardan yüksek faizlerle onu borçlandırarak karşılayan hükümetlerdir.

İkinci tespitimiz: Emeklilik yaşını düzeltmek elbette ki ilk adımdır; ama, bunu, diğer yan tedbirlerle desteklemediğiniz zaman, topyekûn Türkiye'nin finansman tablosunu düzeltmediğiniz zaman, topyekûn SSK'nın nerelerde kara deliklerinin bulunduğunu görmeden ele almak, olumlu sonuçtan uzak kalmak demektir. Bu konuda, değerli Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımızın, hükümetle birlikte ciddî bir finansman modeli hazırlayacağına inanıyoruz ve bekliyoruz.

Aziz arkadaşlarım, işverenler, prim borçlarını ödemelidirler. Sermaye çevrelerinin bir bölümü işçi primlerini yatırmıyor. Hükümetler, SSK işverenlerinden alacağını sık sık affediyor. Hükümetlerin, böyle bir hakkının olmadığına inanıyorum. 1997 yılında çıkarılan bir yasayla, SSK'nın özel sektörden alacağı 100 trilyon, kamu kesiminden alacağı 200 trilyon lira sigorta prim borcu affedildi ve sonra, bu Meclise, SSK'ya 280 trilyon lira ödenek ayıran bütçe harcamasıyla gelindi. Bu tezatlara son vermeliyiz.

Kamuda personel fazlalığı var. Halk diyor ki "devlet, 1 yumurtayı 6 kişiye taşıtıyor." Bunlar azaltılmalıdır, ihtiyaç kadar elemanla sınırlandırılmalıdır; buradan sağlanan kaynakla, hem memurlara yeterli maaş hem de emekli olanlara insan gibi yaşayacakları maddî şartlar sağlanmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, sayın milletvekilleri; bir israfın içerisindeyiz; bu Meclis, o israfı yaşıyor. Bakınız, buraya en dinlenmiş kafayla geldiğiniz saatlerde, 1 veya 1,5 saat Başkanlık sunuşlarını dinlememizi emreden bir Meclis İçtüzüğü var. Bu, Tanrı'nın emri değil. Bu İçtüzüğü değiştirmek zorundayız. Bütçemiz, Anayasamızın 162 nci maddesine göre, Bütçe Komisyonunda her yıl 75 gün önce sunuluyor ve 50 ilâ 55 gün, detaylı bir biçimde müzakere ediliyor. Meclisteki bütün grupların sayın temsilcileri o komisyonda mevcut. Detaylı ve teferruatlı bir biçimde incelenen bütçeyi, bir 15 gün de Genel Kurulda incelemek Bütçe Komisyonuna itimatsız olduğumuzdan mı kaynaklanıyor; yoksa, zaman israfından zevk alışımızdan mı?!

Değerli arkadaşlarım, bu yıl, Türkiye Büyük Millet Meclisi bütçesi 80 trilyon liradır; harcamalarımız... Şimdi, 80 trilyon lira bütçenin saat başı maliyeti nedir; bunu görerek, Meclis İçtüzüğünü hızla değiştirelim. 5 dakikada oylama yapan makineler var burada; biz, buna rağmen, İçtüzük gereği, dön baba dönelim misali, yeşil, kırmızı, beyaz atıyoruz. Bu israfı, önce, Sayın Hükümetin ve değerli koalisyon ortağı sayın başkanların görmesini ve Meclis İçtüzüğünü, değerli Meclis Başkanımızın himmeti ve dirayetiyle değiştirmesini Yüce Heyetin hep birlikte tasvip edeceği kanaatini taşıyorum.

Sayın milletvekilleri, bu millet her türlü fedakârlığa hazır ve bu millet şu anda bir ümit bekliyor. Hükümetler hakikatle mağlup oldukları ölçüde, hakikatle mağlup olmayı bildikleri ölçüde gerçekçi ve başarılı olurlar. Türkiye'de ümit kalmamıştır, Türkiye'de güven kalmamıştır; Sayın Başbakanın birinci görevi, bu ümidi vermek ve bu güveni diriltmektir. Benim teklifim şudur: Sayın Başbakanım, lütfen, televizyonlara çıkınız, ekonominin bu tablosunu vatandaşlara anlatınız; sonra da deyiniz ki, KDV oranlarını yüzde 50 indiriyoruz. Korkmayınız, gelir azalmayacaktır; KDV oranlarının yüzde 50 azaltılması, piyasaya bir canlılık, bir ümit, bir hareket, istihdam hacminde artış, üretimde ileri rakamlara ulaşmayı sağlayacaktır. Arkasından, peşin vergiyi kaldırdığınızı, malî milat uygulaması, nereden buldun sorusunun kaldırıldığını ve enflasyon muhasebesinin gerekirse uygulanacağını beyan ettiğiniz zaman, ekonomi kendiliğinden fırlayacaktır. IMF ile yıllardır müzakere yapıyoruz. 5 milyar dolar almak, 10 milyar dolar almak, dünya kredi çevrelerinde bize itibar sağlıyor; ama, bağışlayınız beni, bu Vergi Kanununun Türkiye'den kaçırdığı paranın 80 milyar dolar civarında olduğunu, ülkenin çeşitli ekonomi çevreleri ifade ediyorlar. Karaparaya taraftar, kaçak ekonomiye taraftar tek adam yok. Ömrümün her devrine helal ve haram ölçüsü hâkim oldu; ama, bir gerçeği görelim; Türkiye'de şehirleşme bitip, Türkiye sanayileştiği, fert başına geliri 10 bin doları bulduğu zaman bütün bunların hepsi kendiliğinden bitecek; ama, Türkiye'yi, şimdi, vergi kanunuyla boğulan, vergi kanunuyla yaşama ümidini kaybetmiş bir ülke haline getirmeyelim.

Bankaya koyduğu parasının faizi karşılığında bir de beyanname veren vatandaşı Maliye kapılarında süründürmek yerine, bu beyannameyi kaldıralım, bu faizden vergiyi düşürelim ve uzun vadeli bankacılığa Türkiye'yi geçirelim.

Türk bankacılığının bir bölümünün tefeci zihniyetle hareket etmesi, bugün, sanayii kilitlemiştir. Sanayi kuruluşlarının kapanması, Türkiye'ye hiçbir şey kazandırmaz. Genç nüfusu olan Türkiye'nin, 800 bin gencine her yıl sanayi sektöründe iş bulması gereken Türkiye'nin, fabrika kapatması değil, daha çok fabrika açması lazım.

Sayın Başbakanın, halkın inançlarıyla ilgili konularda ölçülü üslubunu huzurunuzda tebrik ediyorum. Milletin imanıyla, milletin inancıyla, milletin mukaddesatıyla uğraşarak bir yere varmak mümkün değildir. (FP sıralarından alkışlar) Bunu görmek zorundayız, bunu kabul etmek zorundayız. Milletin tarihi var, milletin dini var, milletin örfü var, milletin yaşama üslubu var. Bugün hızla gelişen teknolojinin, bütün dünya milletlerine, âdeta, tek millet halinde, en güçlü ekonomiye sahip Amerikan kültürüyle şartlandırması karşısında, Fransızlar, kendi televizyon seyir alanlarında, birkısım Amerikan filmlerini, aile hayatlarını yıkıyor diye yasaklıyorlar ve dünya üzerinde değer gören bütün uluslar, dünyadaki ortak kültür zenginliğine katkıda bulunan bütün uluslar, önce kendi millî kültürlerine ve kendi millî zenginliklerine sahip. Geçen gün, değerli tasviplerinize mazhar olan "insan yetiştirme düzenimiz" konulu kısa konuşmamda bir gerçeğin altını çizdim: Biz, insanımızı israf ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bu ülkede öğretmen yetiştiren okullar vardı. Bu okullar, tam bir katılımcılık ve tam bir demokratik sistem içindeydi. Öğretmenler, öğretmen olabilecek çocuğu seçerler, kabiliyetlisini eğittikten sonra yüksek bölümlere gönderirlerdi. Eğitim, öğretmenle mümkündür. Hepimizin hayatına bir bakınız, kaç öğretmen yön vermiştir, şekil vermiştir. Biz ne yaptık; öğretmen yetiştiren bütün kurumları kapattık. Şimdi, insanlar bilgisayar makinelerine geliyor; makineler öğretmenleri seçiyor ve çocuklarımızı makinelerin seçtiği öğretmenlere teslim ediyoruz. Eğitim kalitesindeki düşme, bütün gayretlere rağmen Türkiye'deki okuma oranının artmaması, okuryazar bir toplum olmaktan hızla uzaklaşmamızın temelinde eğitim kurumlarını tahrip etmemiz yatıyor.

Değerli arkadaşlarım, bu konuyu sayın hükümetin öncelikle düşünmesini istiyorum. Eğitimi sekiz yıla, onbir yıla çıkarırız; bu kolay. Ama, ne veriyoruz, hangi insanı istiyoruz, 2000'li yıllarda bizim model insanımız nedir? Elbette ki demokratik bir ülke bunu düşünür. Fransızlar, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planlarını, Fransa'nın muhtaç olduğu insan modeli üzerine kurdular. Onun için, Anglosakson kültürüne karşı millî gelirlerinin yüzde 4'ünü burs olarak vererek kendi dillerini korumayı birinci iş biliyorlar.

Hükümet Programına kim koyduysa elleri dert görmesin. "Türkçemizi her türlü darbeden, yıkımdan kurtaracağız" diyorlar. Evet, bugün Türkçe dil çekişmektedir. Türkçe'de nesiller arası bağ kopmuştur. Türkçe'de ve Türkiye'de aydınlar, yükseköğrenim görmüş insanlar bile, kendi klasik eserlerini okuyup anlamaktan uzak hale gelmişlerdir. Dil kelimelerden oluşur; kelimeleri ihraç ederek, kelimeleri katlederek bir yere varmamız mümkün değildir. Kelimeler, beynin düşünme gücünü teşkil eder. Edep, hayâ, ar, namus, iffet kelimeleri vardı Türkçede. Bunların hepsini attık, "erdem" kelimesini getirdik; bir tek kelime...

Değerli arkadaşlarım, Türk maarifini idare edenler "Atatürkçü nesiller yetiştireceğiz" dediler; ama, huzurunuzda üzülerek ifade ediyorum; Atatürkünün nutkunu okuyup, anlamaktan aciz nesiller yetiştirdiler. Bugün, Atatürk'ün nutku da Türkçeleştiriliyor... Yani, Atatürk Türkçe konuşmuyor muydu, Atatürk'ün nesli Türkçe konuşmuyor muydu?.. Bu yanlıştan eğitimi kurtarmak, önce Türkçeyi kurtarmakla mümkündür.

İkincisi, tarihe bakışımızı ilimle ele almalıyız. Bugün, Türkiye'de tarihî meseleler konuşulduğu zaman, tarih ilmiyle meşgul âlimlerin dışında herkes konuşuyor; onlara soran yok; ama, yakın tarihimizle ilgili Türk Tarih Kurumunun yayınlarını ele aldığınız zaman, lise kitaplarıyla tam bir tezat halinde; hatta, üniversitede okutulan tarih konularıyla tam bir çatışma halinde. Millî Eğitim Bakanımızdan beklediğimiz, okulların müfredatını doğru dile ve doğru tarihe getirmesidir.

Biz, dinimizi de cahillerin eline terk ederek bir yere varamayız. Dinin mukaddes kitabı meydanda; tek harfi değişmeden günümüze gelmiş. Yüce Peygamberin hayatı meydanda; ama, biz, neyle uğraşıyoruz... Onlar, dört asır sonra yazdıkları dört ayrı İncil'le veya yedi asır sonra yazdıkları Tevrat'la huzurlu bir dinî hayat kurmuşken, bizim dinî hayatımızdaki huzursuzluğu çok ciddî bir biçimde sorgulamamız ve namuslu bir biçimde bunun cevabını vermemiz gerekiyor.

Anavatan Partisinin her zaman ifade ettiği gibi, Türkiye'de laiklikten yanayız; ama, biz, laikliği, dindar vatandaşımızın din inancını...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Güneş Beyin 1 dakikasını kullanabilir miyim?

BAŞKAN – 1 dakika daha ilave ediyoruz. Buyurun.

AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Biz, vatandaşımızın din inancını, ibadet hürriyetini, şu veya bu şekilde, keyfî uygulamalarla huzursuz kılma hak ve hürriyetini hiçbir kurumda görmüyor ve Yüce Meclisin üzerinde hiçbir otorite tanımıyoruz. (ANAP, FP ve DYP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, meclisler, milletlerinin inancına saygı duydukları ölçüde güçlü olurlar. Hepimiz sinei milletten geldik ve sinei millette olduğumuz ölçüde güçlü olacağız.

Cenabı Allah'tan hükümete başarılar diliyorum. Başarının sırrı, hükümetin, Meclisi bilgilendirmesi, Meclisin güçlü rüzgârını arkasına alması ve milleti inandırarak, bu Meclisin yardımını kazanmasıyla mümkündür. İnanmak, bir davayı yarı yarıya başarmak demektir. Toprağı zengin, insanı güzel, fedakâr bu aziz milletin layık olduğu güçlü çizgilere gelmesinde, omuzlarımız, o hizmeti vermek isteyenlere basamak olmaktan asla geri kalmayacaktır.

Türkiye'nin büyüklüğüne ve büyük geleceğine inanıyor; bu Meclisin o büyüklüğün bayraktarı olduğu inancıyla; hepinizi, saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, öğleden önceki çalışma süremiz dolmuştur.

Çalışmalarımıza kaldığımız yerden devam edebilmek için, saat 14.00'te toplanmak üzere, birleşime ara veriyorum.

Kapanma Saati : 13.05

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 14.00

BAŞKAN : Yıldırım AKBULUT

KÂTİP ÜYELER : Melda BAYER (Ankara), Tevhit KARAKAYA(Erzincan)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 21 inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Bütçe ve Kesinhesap Kanunu Tasarılarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam ediyoruz.

III. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN
DİĞER İŞLER (DEVAM)

1. — 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/1) (S. Sayısı : 3) (Devam)

2. — 1997 Malî Yılı Genel Bütçeye DahilKuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1997 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/3, 3/122) (S. Sayısı : 8) (Devam)

3. — Katma Bütçeli İdareler 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/2) (S. Sayısı : 4) (Devam)

4. — 1997 Malî Yılı Katma Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1997 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/4, 3/123) (S. Sayısı : 9) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon hazır.

Hükümet hazır.

Birinci Oturumda, bütçenin tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi Gruplarına adına yapılan konuşmalar tamamlanmıştı.

Söz sırası, Demokratik Sol Parti Grubu adına, Aydın Milletvekili Sayın Ertuğrul Kumcuoğlu'nundur.

Buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

Zannediyorum, süreyi paylaşıyorsunuz.

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) – Evet, yarı yarıya paylaşıyoruz efendim.

BAŞKAN – Peki, buyurun.

DSP GRUBU ADINA ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sözlerime başlarken, Yüce Heyetinizi ve şu anda ekranları başında bizleri dinleme fırsat ve olanağını bulabilen sevgili ve değerli yurttaşlarımızı, şahsım ve Demokratik Sol Parti Grubu adına, saygıyla selamlıyorum.

Önümüzdeki 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarıları, cumhuriyet tarihinin belki de en ilginç uygulaması olarak tarihe geçecek gibi görünmektedir. Bu yılki bütçenin dört temel özelliği, hemen dikkatlerimizi çekmektedir :

Bunlardan birincisi, en önemli ve bilinen bütçe ilkelerinden birisi olan, bütçelerin yıllık olması kuralına karşın, bu bütçe, içinde bulunduğumuz 1999 yılının yalnızca ikinci yarısını kapsamakta, dolayısıyla, ancak yarım yıllık bir bütçe niteliğini taşımaktadır.

İkinci olarak, bu bütçe, cumhuriyet tarihi boyunca, Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda hemen hemen bütünüyle iki defa müzakere edilmiş ilk ve tek bütçemizdir.

Üçüncüsü, bu bütçenin hazırlanması ile müzakere edilmeye başlanması arasında geçen dokuz aylık hayli uzun zaman diliminden dolayı, bütçenin gerçekçi bir zemine oturması şansı da oldukça zayıflamıştır. Bu nedenle, bütçenin büyüklüğü ve kompozisyonu, komisyonda önemli ölçüde değiştirilmek durumunda kalınmıştır.

Son olarak, bu bütçeyi, hazırlayan hükümet değil, bir sonraki de değil, iki sonraki hükümet uygulayacaktır.

Ancak, bütün bu tersliklere karşın, demokrasinin en temel olgularından ve doğuş nedenlerinden biri olan bütçe hakkının Yüce Meclisimizce gereği gibi kullanılabilmesi için, bu dokümanın süratle ve komisyonda güncelleştirilerek Genel Kurula indirilebilmiş olması, 57 nci cumhuriyet hükümetinin takdire değer bir başarısıdır.

Bu bakımdan, hükümetimize, Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1997 Kesinhesap Kanun Tasarılarının hazırlanmasında emeği geçen, başta Maliye Bakanlığı çalışanları olmak üzere, tüm cefakâr kamu personeline ve geceyi gündüze katarak bütçelere son şeklini veren Plan ve Bütçe Komisyonunun Değerli Başkanı ve üyelerine, şahsım ve Grubum adına içten teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

1999 yılı bütçesi üzerinde görüş ve değerlendirmelerimizi açıklamaya, dünya ekonomisine yönelik kısa bir ufuk turuyla başlamakta yarar görüyorum. Zira, dünya ekonomisindeki gelişmelerin sürekli ve dikkatli bir biçimde izlenmesinin, giderek dışa açılan ve dünya ekonomisine entegre olan ülkemizde sağlıklı politikalar üretilmesi açısından gerekli ve yararlı olduğuna inanıyoruz.

Dünya ekonomisi, hâlâ, 1997 yılında başgösteren yaygın ve oldukça derin bir küresel krizin etkisi altındadır. Önceleri, bu bunalımın 1929 buhranına benzer yıkıcı boyutlara ulaşmasından oldukça endişe edilmişti; ancak, bugün için, krizin şiddetinin korkulan boyutlara ulaşmadığı ve ulaşmayacağı görülmektedir. Mamafih, ateş yine de düştüğü yeri yakmakta ve ciddî biçimde acıtmaya devam etmektedir.

Bilindiği gibi, 1997 krizi, ilk önce Güneydoğu Asya ülkelerinde patlak vermişti. Önce, 1997 Temmuzunda Tayland'da başlayan kriz, kısa sürede Endonezya, Malezya ve Filipinler'e sıçramış, Kasım 1997'de Güney Kore'nin de sıraya girmesiyle krizin boyutları iyice genişlemişti. Bu arada, zaten bankacılık kesiminde ciddî sorunlarla uğraşmakta olan Japonya, kendi arka bahçesindeki ekonomik aktivitelerin daralmasından olumsuz yönde etkilenmiş, daha da ciddî sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalmıştır.

resel krizin arkasından bölge ülkelerinin uygulamaya başladıkları IMF destekli istikrar programları sonucunda büyüme hızlarının düşmesi ve buna koşut olarak iç ve dış talebin daralması, bu bölgeye yönelik ihracatın da düşmesine yol açmıştır. Ayrıca, söz konusu ülkelerde gerçekleştirilen devalüasyonların yol açtığı rekabet avantajı, bu sefer rakiplerinin ihracatını daraltıcı yönde etki yapmaya başlamıştır. Bu aşamada krizin bulaşıcı özelliği hemen kendini gösterir. Artık iyice küreselleşmeye başlayan kriz, 1998 yılı ortalarında Rusya'ya sıçramış, 1999 yılı başında da Brezilya'yı etkisi altına almıştır.

Kriz, bizim için, bizim dışticaret açımızdan önemli olan Avrupa ülkelerini de belli ölçüde etkilemiş, dünyanın bu yöresinde de iç piyasalara olan güvenin zayıflamasından kaynaklanan iç talep düşüşü, büyüme hızlarının yavaşlamasına yol açmıştır.

Bu dönemde küresel krizden en az etkilenen ülke Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. Başta Asya-Pasifik havzası olmak üzere, dünyanın çeşitli yörelerinde, farklı şiddetlerle de olsa, ciddî bir ekonomik sarsıntı yaşanırken; Amerika Birleşik Devletleri, düşük enflasyonlu, yüksek oranlı büyüme çizgisini sürdürebilmiştir. Bu süreçte, düşük faiz oranları, düşük işsizlik ve artan bütçe fazlası, Amerikan tüketici ve yatırımcılarının piyasaya güven duymalarını sağlayan başlıca etmenler olmuştur. Kanaatimce, Amerika Birleşik Devletleri Halkındaki bu güven duygusu ve buna dayalı yüksek ekonomik performans, 1997 krizinin daha da derinleşmesini ve 1929 benzeri bir yıkıma dönüşmesini önleyen başlıca nedenlerden biri olmuştur.

Yalnız, burada, önemli bir hususa dikkatinizi çekmekte fayda görüyorum: Bazı ekonomistler, Amerika Birleşik Devletleri ekonomisinin tek çekici ve sürükleyici güç, tek tutunulacak dal konumuna dönüşmesinden ciddî surette huzursuz olmakta, söz konusu ekonominin, bu yükü, sürekli olarak ve aynı etkinlikte taşıyabileceğinden ciddî kuşku duymaktadırlar. Onun için, Amerika Birleşik Devletlerinde müthiş bir prodüktivite artışına bağlı olarak ortaya çıkan yüksek büyüme hızına Avrupa'nın da ayak uydurması ve yeniden bir büyüme sürecine girmesi, hem mevcut krizin aşılması hem yeni krizlerden kaçınılması açısından yaşamsal önemde görülmektedir.

Dünya ekonomisi 1999 yılına bu karamsar tabloyla girmiş; ekonomik konjonktür, bu yılın başlarında da bir önceki yıla benzer biçimde düşük bir tempoyla seyretmiştir; ancak, yılın ilk üç ayından sonra çeşitli ülkelerden toparlanma işaretleri gelmeye başlamıştır. Önce, yine Güneydoğu Asya'da başlayan ekonomik canlanma, birer birer diğer ekonomileri de olumlu yönde etkilemeye başlamıştır. Bu çerçevede, Tayland, Endonezya ve Güney Kore'nin IMF destekli olarak uygulamaya koydukları reformların olumlu sonuçları yavaş yavaş alınmaya başlanmıştır. Bu ülkelerde, 1999 yılı için, daha önce yüzde 0 ilâ yüzde 1 arasında kalması beklenen büyüme hızları yeniden gözden geçirilerek, yüzde 2 ilâ yüzde 4 arasına yükseltilmiştir. Sermaye piyasalarında da hisse senetlerinin değerleri neredeyse ikiye katlanmıştır.

Asya-Pasifik havzasından gelen bu umut verici sinyaller, evvelki hafta açıklanan, Japonya'ya ilişkin ekonomik verilerle de desteklenmektedir. Nitekim, 1997 yılı ekiminden beri sürekli küçülmekte olan Japon ekonomisinin, 1999 yılının ilk üç ayında, 1998'in son üç ayına göre yüzde 1,9 oranında büyüdüğü açıklanmıştır. Bir önceki yılın aynı dönemine göre büyüme oranı ise yüzde 7,9 gibi çarpıcı bir düzeye çıkmıştır. Ayrıca, Brezilya'nın da bu iyileşme sürecine girmesi beklentileri artmış bulunmaktadır.

Bizim için hayatî önem taşıyan Avrupa'ya gelince : Geçen yılın son üç ayında daralma eğilimi gösteren Alman ekonomisinin, bu yılın ilk üç ayında, çok küçük oranda da olsa büyüme işaretleri vermesi, piyasalarda iyimser beklentileri yükseltmiştir. Bu bakımdan, Alman ekonomisinde, üçer aylık dönemler itibariyle, üst üste iki defa daralma yaşanması tehlikesinin atlatıldığı ve böylece bir resesyon sürecine girme tehdidinin uzaklaştığı görüşü piyasalara hâkim olmuştur. Ayrıca, gerek özel tüketim harcamalarındaki artışlar gerek imalat sanayii dalındaki üretim sıçraması, Alman ekonomisinin de güçlendiği izlenimini vermektedir.

Avrupa Birliğinin toplam hâsılasının üçte birini tek başına gerçekleştiren Almanya'nın, durgunluktan büyümeye geçmesi durumunda, bunun, başta diğer Avrupa ülkeleri olmak üzere, dünya ekonomisini de olumlu yönde etkilemesi beklenmektedir.

Ayrıca, ekonomik duraklama noktasına gelmiş olan İngiltere'nin, haziran ayı başında faiz oranlarında indirime gitmiş olması, bu ülkenin de durgunluktan çıkma sürecine gireceği umudunu artırmaktadır.

Yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığım üzere, mevcut işaretler, bu küresel ekonomik krizin, korkulandan daha ucuz atlatılabileceği umutlarını artırmaktadır; ancak "bir musibet bin nasihattan yeğdir" özdeyişinden hareketle, bu deneyimden alınması gereken bazı önemli dersler de olmalıdır diye düşünüyoruz.

Bunlardan birincisi, çağdaş hayatta mucizelere yer olmadığı artık anlaşılmıştır. Nitekim "Güneydoğu Asya mucizesi" diye adlandırılan bölgesel kalkınma modelinin mucizevî boyutu; yani, elemeği, alınteri, göznurundan kaynaklanmayan, spekülasyona ve rant ekonomisine dayalı bölümü, ilk fırtınada sazdan bir çatı gibi uçup gitmiştir. Bu ülkelerde, kriz sonrasında, toplam gayri safî millî hâsıla ortalama yüzde 15 dolayında küçülmüş, dengeler, gerçekten olması gereken daha aşağı düzeylerde yeniden kurulmuştur.

İkincisi, sıkıntı ne denli büyük, tablo ne denli karanlık olursa olsun, bilinçli, tutarlı ve kararlı politikalarla üstesinden gelinemeyecek sorun, bertaraf edilemeyecek tehlike, aşılamayacak kriz yoktur; yeter ki, kişisel ve kurumsal çıkar hesaplarından arınılabilsin; yeter ki, gelecek, günlük çıkarlara feda edilmesin; yeter ki, akıl ve izan, duygusallığın ve ideolojinin önüne geçebilsin. Kanaatimce, ilgili ülkelerde, krizle mücadele sürecinde bu gerçeğin açık bir şekilde görülüp kavranması, 1929 benzeri bir yıkımdan kaçınılmasına olanak vermiştir.

Üçüncüsü ve sonuncusu, yaklaşımları ve yöntemleri artık eskimiş, krizi zamanında ve doğru olarak öngörüp önlemeye çalışmakta başarısız kalmış olmasına karşın, IMF, krizin asgarî zararla atlatılmasında, yine kilit rol oynamıştır. Böylece, uluslararası ekonomik düzenin sağlıklı ve istikrarlı bir biçimde sürdürülebilmesi için, kurumsallaşmış ülkelerarası dayanışmanın önem ve yararı bir kere daha görülmüştür.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; yukarıda kısaca değindiğim dünya ekonomisinin genel durumu ve küresel kriz, son iki yıl boyunca, doğal olarak, Türk ekonomisini de olumsuz yönde etkilemiştir. 1997 yılı ortasından başlayarak 1998 yılı boyunca devam eden ve Amerika Birleşik Devletleri dışında, hemen hemen bütün dünyada yer yer ciddî daralmalara veya en azından durgunluğa yol açan küresel ekonomik kriz, bir yandan global talebi düşürdüğü, diğer yandan rekabet gücümüzü karşılaştırmalı olarak azalttığı için, özellikle ihracatımızı olumsuz yönde etkilemiştir. Bu durum, giderek dışa açılan ulusal ekonomimizde talep daralmasının daha belirgin bir biçimde hissedilmesine yol açmış ve yurtiçi ekonomik faaliyetlerde bir küçülme kaçınılmaz olmuştur. Bu yüzden, 1998 yılı sonunda büyüme hızı, bir önceki yıla göre gerilemiştir. Bu olgu, 1999 yılının ilk yarısı boyunca da sürmüş, Türk ekonomisi, henüz küresel iyileşmenin olumlu etkilerinden yararlanmaya başlayamamıştır.

Bu arada, uluslararası yatırımcılar açısından, Güneydoğu Asya'da yaşanan kayıplar, ister istemez risk primlerini artırmış ve uluslararası sermaye piyasalarında borçlanma maliyetleri yükselmiştir. Dolayısıyla, gelişmekte olan bir ülke olarak, tasarruf açığı veren ve kalkınmasını belli bir ölçüde dışkaynaklara dayandırmak zorunda olan ülkemizin, uluslararası sermaye piyasalarından boçlanma maliyetleri de yükselmiştir.

Ayrıca, uluslararası yatırımcılar, Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalardan çıkıp, ortalık durulana kadar, güvenli liman olarak gördükleri gelişmiş ülkelere yönelmişlerdir. Bu nedenle, yıllardır giderek büyüyen ve akut hale gelen bütçe açıklarını ancak borçlanma yoluyla kapatabilen Maliye hazinesi yurtdışından gereği kadar borçlanamamış, dolayısıyla, finansman gereksinimini içpiyasadan karşılama yoluna gitmek zorunda kalmıştır. Bu kapsamda, yurtiçi faiz oranları, yani, içborçlanma maliyetleri de doğal olarak yükselmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüldüğü gibi, 1999 yılı bütçesi, 1998 yılının ikinci yarısında dünya ekonomisinin üzerinde gri bulutların dolaştığı, küresel krizin derinleşerek mi, yoksa yumuşayarak mı süreceğinin tam olarak kestirilemediği, ileriye dönük sağlıklı ve dolayısıyla isabetli öngörüler yapılmasının çok güç olduğu bir dönemde kotarılmıştır. Dolayısıyla, bu aşamada, önümüzdeki bütçesin iddialı yaklaşımlar içerdiğini, önemli ve gösterişli hedefler koyduğunu, ne söylemek ne de beklemek, doğru ve haklı bir yaklaşım olmayacaktır.

Nitekim, bu bütçeyi Yüce Meclisimize sunan 55 inci hükümetin değerli Maliye Bakanı Sayın Zekeriya Temizel, bütçenin temel özelliğini, o zaman, Plan ve Bütçe Komisyonunda yaptığı konuşmada şu şekilde ortaya koymuştu: "1999 yılı bütçesi, bir yandan istikrar programının temel hedefi olan enflasyonu düşürme amacını güderken, bir yandan da dünyanın sürüklendiği global krizin 1999 yılındaki muhtemel olumsuz etkilerini azaltmayı hedeflemiştir." Ancak, 1999 yılının ilk yarısı boyunca yaşanan zorluklar ve sıkıntılar, bu yalın hedefin gerçekleştirilmesinde de bir hayli zorlandığımızı göstermektedir.

Bu zorlanmanın, kanaatimce, ana nedenlerinden birisi de şudur: 1997 kriziyle birlikte petrol fiyatlarının hızla ve önemli ölçüde düşmesi, gerek ithalatın kompozisyonunda gerek enerji üretiminde petrolün önemli bir yer tuttuğu ülkemizde, krizin etkisinin daha az hissedilmesini sağlamıştır; ama, daha sonra, yeniden kriz öncesi düzeylere yükselme eğilimine giren petrol fiyatları, özellikle 1999 yılının ilk yarısında Türk ekonomisini ciddî sıkıntıya sokmuştur.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 1999 yılı bütçesi, bu yüzyılın son bütçesidir. Bu bütçe kanunlaşır kanunlaşmaz, yeni bir yüzyılın, hatta yeni bir bin yılın ilk bütçesinin hazırlıklarına girişeceğiz. Bu bakımdan, 21 inci Yüzyıla girerken, milletçe, ekonomik kalkınmanın neresindeyiz, olanak ve eksikliklerimiz nelerdir, avantaj ve dezavantajlarımız nerededir soruları üzerinde kısaca durmakta yarar görüyorum :

1. Konuşmamın başında da işaret ettiğim gibi, küresel ekonomik kriz, yavaş yavaş da olsa, aşılmaktadır. O zaman, önümüzdeki aylarda, dünya ekonomisi yeni bir yükseliş sürecine girecek demektir. Bu olumlu trendten zamanında ve olabildiğince iyi yararlanabilmek için gerekli hazırlıklara, devlet ve özel kesim olarak hemen başlamakta yarar ve zorunluluk görüyoruz.

2. Son on yıldır, dünya, önemli değişmeleri çok hızlı bir biçimde yaşıyor. Dünyanın ekonomik haritası ve yapısı temelden değişiyor. Bu koşullar altında, uzun zamandır yaşanmamış bir Meclis çoğunluğuna dayalı, övgüye değer bir toplumsal uzlaşma sonucu oluşmuş bir hükümetimiz var. Bu olanağı en iyi şekilde değerlendirmeliyiz.

3. Ülkemiz, çok dinamik bir ekonomik yapıya sahiptir. Son yirmi yılda, hem yüzde 5 civarında bir reel büyüme gerçekleştirilmiş hem de dünya ekonomisine entegre olma ve teknolojik gelişmeleri yakalama yönünde önemli mesafeler alınmıştır. Bu iddiamızı ve tempomuzu artırarak sürdürmeliyiz.

4. Portföyümüzde, bir yandan, genç ve yaşam düzeyini hızlı bir şekilde yükseltmeye kararlı bir nüfus, diğer yandan, dünyadaki toplumsal ve teknolojik gelişmeleri izlemeye ve uygulamaya hazır bir girişimci kitlesi vardır. Bu zenginliğimizi daha etkin bir biçimde değerlendirmeliyiz.

Ve nihayet, 1950 ilâ 1990 döneminin aksine, son yıllarda, ülkemiz, dışticaret dengesini sağlayabilmiş durumdadır. Son beş yıldır devletin dışborcu hemen hemen aynı düzeyde seyretmektedir. Bunun bir anlamı da, uluslararası sermaye piyasalarından kaynak sağlamadan da belli bir büyüme çizgisinin tutturulabilmiş olduğudur. Bunun anlamını iyi kavramalı, değerini bilmeliyiz.

Görüldüğü gibi, Türk ekonomisinin durumu, diğer gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırıldığında, daha kötü ve ürkütücü değildir. Bugün, en ciddî sorunumuz olan borç yükümüz bile, henüz üstesinden gelinemeyecek kadar ağır değildir. Bu konuda önemli olan husus, içborç yükünün 1994 yılından bu yana belirgin bir büyüme trendine girmiş olmasıdır. İçborcumuz, reel olarak yılda yüzde 30 oranında büyümektedir. Bu nedenle, 1993 yılı sonunda 10 milyar dolar kadar olan içborç stoku, bugün, 40 milyar dolara ulaşmıştır. Demek ki, bugün, ülkemizin en birinci sorunu, yüksek reel faiz olgusudur; ancak, borç kompozisyonunu değiştirip, ortalama borç maliyetini makul düzeylere çekebildiğimiz takdirde, bu ciddî sorunu bile orta vadede aşma şansımız yüksek görülmektedir. Yani, gelecek, oldukça puslu; ancak, karanlık değildir. Açmazdan kurtuluş, elimizin uzanma mesafesindedir; yeter ki hastalığı doğru teşhis edelim, yeter ki doğru tedavi yöntemlerini bulabilelim.

Peki, devlet; yani, bizim devletimiz, neden makul ve katlanabilir faiz oranlarıyla borçlanamıyor? Demek ki, piyasalar devlete güvenmiyor, güvenemiyor. Burada "piyasa" kelimesine özellikle dikkatinizi çekmek isterim. Bugünlerde ülkemize giren dışkaynak sınırlı olduğuna göre, piyasa dediğimiz olgu, büyük ölçüde Türk kurumlarından ve yurttaşlarından oluşmaktadır. Yani, devlete verdiği borca karşılık yüksek, hatta fahiş faiz isteyenler, bizzat kendi insanlarımız, kendi seçmenlerimizdir. Aynı güvensizlik vade konusunda karşımıza çıkmaktadır. Bankalar, her ne kadar, altı aylık, bir yıllık hazine kâğıtları alıyorlarsa da, bu kâğıtları fonlamakta kullandıkları mevduat ve repo işlemlerinde vadeler, günlük, haftalık, aylık, azamî üç aylıktır. Demek ki, kısa vadade çözmemiz gereken sorun, Türk insanının, yurttaşımızın, devlete, kamu maliyesine dönük güvenini yeniden kazanma, ihya etme sorunudur. Aslında, devletimiz bu güvensizliği hak etmiş midir, yoksa, bu tutum, yatırımcının bir kaprisi midir sorusunu sorduğumuzda, yanıtı, maalesef, üzücüdür. Evet, vatandaşımız haklıdır; çünkü, devletimizin geçmişteki performansı, yurttaşlarımızın makul ve karşılanabilir beklentilerinin, maalesef, altında kalmıştır.

Peki, devlet olarak, bu güven krizini aşmak, seçilenler olarak seçmenimizle, yönetenler olarak yurttaşımızla barışmak için neler yapacağız, neler yapmamız gerekiyor; bu konudaki görüşlerimizi şu şekilde özetlemek istiyorum :

Son onbeş yıldır, her hükümet programı ve her bütçede enflasyonu düşürme hedefi ilan edip, hemen sonra bu taahhüdümüzü unutma alışkanlığımızdan artık vazgeçeceğiz.

Bütçe denkliğini inandırıcı ve kalıcı bir biçimde kuracağız.

Ekonomide verimliliği esas almamız, piyasa ekonomisi kurup tüm kurallarıyla çalıştırmamız, haksız rekabeti önlememiz gerekiyor.

Faktör piyasalarını düzenleyeceğiz. Faktör fiyatlarının uluslararası rekabete olanak verecek bir düzeyde oluşmasını sağlayacak önlemleri alacağız.

Özelleştirme politikamızı, süratle, rasyonel, etkin ve verimli bir zemine oturtacağız.

Birkısım vatandaşlarımızın 30-40 yaşında emekli edilip, bunun ceremesini gizli ve açık işsizlere ve sigortasızlara ödetmek yanlışından vazgeçeceğiz.

Devlet kadrolarını gereksiz yere şişirmeyecek, devlette personel alımlarını nesnel kurallara bağlayacağız.

Bankalar, ister devlete ister özel girişimcilere ait olsun, nitelikleri gereği, kamu kurumudurlar. Bankalarımızı bir kutsal emanet gibi görüp gözetecek, dikkat ve itinayla denetleyeceğiz. Yanlış yönetilmelerini ve kötüye kullanılmalarını önleyecek, belli kişi ve şirketlerin değil, toplumun hizmetinde olmalarını sağlayacağız.

Vatandaşın güven duyacağı, hızlı, etkin ve adil bir hukuk altyapısını süratle oluşturacağız.

Vergi toplamada etkinliği, verimlilik ve adaleti sağlayacağız, milletin kör kuruşuna sahip çıkacak, devlet parasını çarçur etmeyecek, ettirmeyeceğiz.

Tarım, sanayi ve ticarette teşvikleri, dünya ekonomik koşullarına uygun ve hesaplı bir biçimde vereceğiz.

Demokratik Sol Parti olarak, bütün bu hedeflerin gerçekleştirilebilir olduğuna yürekten inanıyoruz ve bu konuda, elimizden gelen her türlü gayreti ve ısrarı göstermekte kararlıyız.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; şimdi de, bir nebze, gelir bütçesi ve politikamız üzerinde durmakta yarar görüyorum.

Önümüzdeki tasarıya göre, 1999 yılı içinde harcanması öngörülen 27 katrilyon 266 trilyon liralık tutarın; yani, toplam bütçe giderinin yalnızca 14 katrilyon 200 trilyon liralık kısmı; yani, ancak yüzde 52'si vergi gelirleriyle; yani, devletin aslî finansman kaynaklarıyla karşılanabilecektir. Hemen dikkatinize sunmak isterim ki, bu oran, son onbeş yılda, yüzde 80'i aşan rakamlardan, bu yetersiz ve kabul edilemez düzeye düşmüştür. Buna göre, ülkemizde, vergi gelirlerinin gayri safî millî hâsılaya oranı, yani, vergi yükü, yüzde 18 olmaktadır. Doğal olarak sosyal sigorta primleri ve benzeri diğer yükümlülükler göz önüne alındığında, bu oran biraz daha artacaktır. Ayrıca, denilebilir ki, hukuka saygılı, vergisine sadık yurttaşlarımız için bu oran çok daha yüksektir; yüzde 50'lere, hatta yüzde 60'lara tırmanabilmektedir. Evet, doğrudur. Gerçekten ödeyenler için vergi yükü, elbette, daha ağırdır; ancak, ülkenin gündeminde bir de kayıtdışı ekonomi olgusu vardır. Ülkemizde kayıtdışı ekonominin payı sadece yüzde 10 kabul edilse, vergi yükü yüzde 16'lara düşmekte, zaman zaman ileriye sürüldüğü gibi, söz konusu pay yüzde 50'ler dolayındaysa, vergi yükü yalnız yüzde 9'dan ibaret kalmaktadır.

Bu yetersiz tablo içinde, biz, Maliye Bakanımıza, iyi ve denk bir bütçe yapınız, hükümetimize de bu bütçeyle ülkemizi çağdaş uygarlıklar düzeyine taşıyınız diyebilir miyiz. Bu oranlar çağdaş benzeri ülkelerle karşılaştırıldığında, sürdürülemeyecek ve savunulamayacak ölçüde düşük kalmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – 1 dakika ilave ediyorum.

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Devamla) – Bu durumda, ödeyene ağır gelen vergi yükünün taşınabilir düzeylere indirilebilmesi, ancak, şu veya bu biçimde ödemek istemeyenden, ödemeyenden hakça vergi alınmasıyla mümkün olacaktır. Artık, hem zihnimizde hem hukukumuzda hem de uygulamada, bu düğümü kesin olarak ve en sağlıklı biçimde çözmek zorundayız. Bu konuda yalnızca şikâyet etmek, yanlışlara veya yanlış olduğuna inandıklarımıza işaret etmek yetmiyor; onun da ötesinde, doğruyu; ama, sadece kendimiz için doğru olanı değil, toplum ve ülke için de doğru olanı, hakça olanı bulmak, benimsemek, savunmak ve gerçekleştirmek zorundayız.

BAŞKAN – Tamamlayın efendim; süreniz bitiyor.

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki dönemde, Türk vergi sistematiğiyle ilgili olarak yeni bir kanun tasarısı huzurlarımıza gelecektir. Bu konuda, bütün halkımız ve bu Mecliste hazır bulunan değerli milletvekillerinin, vergi kanunları üzerinde çalışır ve düşünürken, hükümet programının temel ilkelerine dikkat etmelerini özellikle istirham ediyorum. Bu konuda hükümet programında gayet açık ve anlamlı mesajlar mevcuttur.

1999 yılı bütçesine DSP Grubu olarak olumlu oy vereceğimizi beyan eder, bütçenin, ülkemize ve yüce ulusumuza hayırlı hizmetler getirmesini diler, hepinizi şahsım ve Demokratik Sol Parti Grubu adına saygıyla selamlar, teşekkür ederim. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Demokratik Sol Parti Grubu adına ikinci konuşmacı, Sayın Ali Günay; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

DSP GRUBU ADINA ALİ GÜNAY (Hatay) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sözlerime başlarken, Demokratik Sol Parti Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Meclisimiz, 1999 yılının altı ayı kullanılmış olan bütçesini görüşmeye başlıyor. Hatırlanacağı üzere, 1999 yılı bütçe yasa tasarısı, 18 Nisanda yapılan erken genel milletvekili seçimi sebebiyle görüşülememiş ve 1999 yılının ilk altı ayı için geçici bütçe uygulamaya konulmuştu.

Bilindiği gibi, nisan ayında, huzur ve güven ortamı içerisinde bir seçim yaptık. Halkımız, sandık başına giderek 21 inci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisini oluşturdu. Halkımızdan aldığımız yetkiyle geldiğimiz bu yüce kurumda, hep birlikte, uzlaşarak ve anlaşarak halkımıza hizmet edeceğiz ve halkımız yararına olan yasal düzenlemeleri hep birlikte yapacağız.

57 nci hükümetin kurulmasından hemen sonra, ilk önce Plan ve Bütçe Komisyonu oluşturulmuş ve 1999 yılı bütçe yasa tasarısı bu komisyonda görüşülerek Yüce Meclisin onayına sunulmuş bulunmaktadır.

Aynı komisyon tarafından görüşülerek Meclise sunulmuş olan Bankalar Yasa Tasarısı ise, kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

Anayasa Komisyonu tarafından görüşülerek Meclisin onayına sunulmuş bulunan ve Anayasanın "Devlet Güvenlik Mahkemeleri" başlıklı 143 üncü maddesinde değişiklik öngören yasa teklifi de kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

Bütün bu işler, kısa zaman içerisinde yapılmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilen bütün partiler, temel ulusal konularda uzlaşmanın güzel bir örneğini vermişlerdir. Bu örnek davranışın devam edeceğini umuyor ve bunu diliyoruz.

Değerli milletvekilleri, bildiğiniz gibi, 56 ncı hükümet döneminde hiçbir yasa çıkarılamamıştır. Çeşitli vergi yasalarında değişiklik yapan yasa ise, 55 inci hükümet zamanında çıkarılmıştır. Koalisyon hükümetlerinde sorumluluk bütün partilere aittir. Anavatan Partisi Genel Başkanının, 55 inci hükümetin Başbakanı olduğunu, bizden önce konuşan Anavatan Partisi Sözcüsü Sayın Güner'e hatırlatmak isterim. (DSP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ülkemizde çok sevindirici ve umut verici gelişmeler oluyor. Yakın bir geçmişe kadar, Türkiye'de, siyaset alanında sertlik vardı, sağ-sol kutuplaşması vardı, cepheleşme vardı. Şimdi ise, ülkemizde, siyaset alanında giderek uzlaşı ortamı yerleşiyor.

53 üncü hükümet, hatırlayacağınız üzere, ortanın solunda yer alan bir partinin dışarıdan koşulsuz desteğiyle, ortanın sağında yer alan iki parti tarafından; 56 ncı hükümet de ortanın sağında yer alan iki partinin dışarıdan koşulsuz desteğiyle, Demokratik Sol Parti tarafından, azınlık hükümetleri olarak kurulabilmişlerdi. Şimdi de, Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisinin iştirakiyle, bir koalisyon hükümeti olarak, 57 nci hükümet kurulabildi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi olağanüstü bir hızla çalışmaya başladı.

Bilindiği gibi, ülkemizin çözüm bekleyen birçok sorunu var. 57 nci hükümet, bu sorunlara çözüm getirmek, uzun ömürlü olmak, uyum içinde olmak, çalışmak ve başarılı olmak zorundadır. Hükümetin yapısından kaynaklanabilecek muhtemel güçlüklerin uzlaşıyla aşılabileceğine, koalisyon ortaklarının uyum ve uzlaşı içinde çalışabileceğine ve Türkiye'nin siyasal istikrara kavuşturulacağına inanıyoruz.

Ekonomik istikrarın da temeli siyasî istikrardır. Önümüzde, ağır ekonomik sorunlar var. Bunun başta gelen bir nedeni, Türkiye'nin yıllardır uzun ömürlü bir hükümetten yoksun kalmış olmasıdır. 57 nci hükümetin uzun ömürlü olmasını ve ekonomide köklü ve uzun vadeli değişiklikleri gerçekleştirmesini diliyoruz. 57 nci hükümetin kurulmasından sonra, Mecliste, bir toplantı yetersayısı ve karar yetersayısı sorunu yaşanmamıştır. Hükümet ortağı partilerin sayın genel başkanları, Meclis çalışmalarına sonuna kadar katılmakta, gündem konularını sahiplenmekte ve güven kaynağı olmaktadırlar; milletvekilleri de, sorumluluk bilinci içinde ve aslî görevlerini müdrik bir şekilde çalışmalara katılmaktadırlar. Bütün siyasî partilerimiz, farklı görüş ve programlara sahip olsalar da, sorunları teşhis etmekte uzlaşmaktadırlar. Bugüne kadar bu sorunların çözülemeyişinin sebebi, ülkemizin uzun bir süredir siyasî istikrarsızlık içinde oluşu, hükümet arayışlarıyla zaman yitirmesi ve sık sık sürüklendiğimiz seçim ortamı olmuştur. İstikrarsız bir siyasî yapının yanı sıra, uzlaşma kültürümüzde eskiden var olan eksiklik de, bir başka temel nedendir. Oysa, ekonomik kalkınmanın sağlanmasında, demokratikleşme ve yolsuzluklarla mücadelede başarı kazanmada birinci koşul siyasî istikrardır. Sürekli seçim ortamında yaşayan ve sürekli olarak hükümet arayışlarıyla zaman harcayan hiçbir ülke, ne ekonomisinde ne iç ne de dış politikasında istikrar oluşturamaz. Bu nedenle, 57 nci hükümetin, istikrarlı ve uzun ömürlü bir hükümet olarak, ülkemiz ve halkımız yararına başarılı çalışmalarda bulunmasını diliyor ve bekliyoruz. Hükümetimizin, karşılıklı güven ve anlayış içinde uzlaşarak, ülke sorunlarına çözüm bulacağına inanıyoruz.

Demokratik Sol Parti, her fırsatta, ülkemizde demokrasiyi sağlıklı bir biçimde yerleştirmek ve pekiştirmek için, siyasî yaşamımıza uzlaşma kültürünü yerleştirmenin zorunluluğuna işaret etmiştir; ülkemizin çözüm bekleyen temel sorunlarına ulusal dayanışmayla çözüm bulma alışkanlığının edinilmesi gerektiğini sık sık vurgulamıştır. Biz, bu anlayışımızı, 55 inci hükümetteki çalışmalarımızla yaşama geçirdik ve cumhuriyet tarihinin en iddialı reformlarını bu suretle gerçekleştirebildik. 57 nci hükümette de aynı şekilde çalışarak, kapsamlı reformları hayata geçirebileceğimize inanıyoruz. Bu açıdan, hükümetimize de Meclisimize de güveniyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Büyük Önderimiz Atatürk'ün temellerini attığı demokratik rejimimizi bütün kurumlarıyla eksiksiz yaşatmak hepimizin ortak sorumluluğudur. Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan laiklik, ulusal birliğimizin ve demokrasimizin güvencesidir; Atatürk devriminin ve çağdaşlaşmanın temel unsurudur. Bu nedenle, hükümetin hem programında hem de hükümet protokolünde yer aldığı gibi, laikliği ödünsüz korumak konusundaki duyarlılığı ve kararlılığı memnuniyet vericidir. Laikliği ödünsüz korurken, inanç, din ve ibadet özgürlüğüne saygı gösterilmesi, Demokratik Sol Partinin laiklik anlayışının temelini oluşturmaktadır. Bu açıdan, dinin ve inançların siyasal amaçlarla istismar edilmesini önlemek konusundaki her çabayı sonuna kadar desteklemeyi Demokratik Sol Parti olarak görev bilmekteyiz.

Türkiye, dünyada ağırlığı duyulan ve uluslararası ilişkilere yön veren bir önder ülke olmak durumundadır; bir yandan kendi bölgesinde ilişkilerini güçlendirirken, bir yandan da dünyanın her köşesindeki etkinliklerini hızla artırmak durumundadır. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti büyük ve güçlü bir ülkedir, bölgesel bir güç olma potansiyeline sahiptir. Çok yönlü ve dengeli ilişkiler sayesinde, ülkemiz, bu gücünü kullanabilir; bölge ülkeleriyle sağlıklı ilişkiler geliştirdikçe dünyada saygınlığı artan bir ülke haline gelecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, terörden büyük acılar çekmiş bir ülkedir. Devletimiz, onbeş yılı aşkın bir süreden beri, ülkemizi bölmeyi amaçlamış ırkçı bir terör örgütüne karşı büyük bir mücadele vermektedir. Onbeş yıldır kaynaklarımızın büyük bir kısmı terörle mücadeleye harcanmıştır. Bunun faturası, tahmin edersiniz ki, çok ağırdır. Maddî kayıplarımızın yanı sıra, terör, ülkemizde büyük sosyal yaralar açmış; ayrıca, bölgenin kalkınması büyük ölçüde gecikmiştir.

Bölücübaşının, yakalanarak ülkemize getirilmesi ve bağımsız Türk yargısına teslim edilmesi büyük bir başarıdır. Bölücü örgüt elebaşısının yaptığı açıklamalar, Türkiye üzerinde oynanan oyunları, bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bu sebeple, gerek hükümet protokolünde gerekse hükümet programında yer aldığı gibi, komşularımızla ve diğer bütün ülkelerle olan ilişkilerimizde bundan böyle gözetilecek en başta gelen koşulun bölücü teröre destek vermemeleri olduğu konusundaki hükümetimizin kararlı tutumundan büyük bir memnuniyet duymaktayız.

Günümüzde, hemen hemen bütün ülkelerin ortak sorunlarından birisi yolsuzluklardır. Yolsuzluk olayları, ülkemizin de, maalesef, en büyük problemlerinden birisidir. Bu problemle başetmenin en başta gelen koşulu, hukuk devleti ilkelerinin eksiksiz olarak uygulanmasıdır; gerek yargının tam bağımsızlığının sağlanması gerekse güvenlik birimlerinin hukuka uygun olarak birbirleriyle uyumlu çalışmasının sağlanması, sorunu büyük ölçüde çözecektir. Nitekim, 55 inci ve 56 ncı hükümetler zamanında sağlanan bu uyumlu çalışma sayesinde çetelerle ve mafyayla mücadelede epey ilerleme kaydedilmiştir.

Yargının her türlü siyasal etkinin dışına çıkarılması yargı bağımsızlığının temel koşuludur. Davaların kısa sürede sonuçlanmaması, adaletin gecikmesine, gecikmiş adalet de adaletsizliğe yol açmaktadır. Adalet hizmetlerindeki gecikmeler, uyuşmazlıkların yargı yoluyla çözümünden umulan yararı azaltmakta ve kimi vatandaşları yasadışı yollardan hak arayışlarına itmektedir. O nedenle, Demokratik Sol Parti, adalet hizmetlerinin hızlı ve etkili biçimde yürütülmesi için gerekli düzenlemelerin yapılmasını öncelikli bir görev saymaktadır.

Yolsuzluk, toplumdaki ahlâk sistemini yozlaştırmakta, demokrasiyi temelinden sarsmakta ve ekonomik kalkınmayı geciktirmektedir. Yolsuzluk olayları ve devleti saran karanlık ilişkiler ağı, ülkemizde büyük rahatsızlık yaratmaktadır. İster siyasetçi ister bürokrat olsun, rüşvet ve yolsuzluk olaylarına karışanların cezasız kalması, halkın hukuka ve adalete olan inancının sarsılmasına yol açar. Bu nedenle, kamu bürokrasisini ve siyasetçileri içine alacak şekilde çıkarılacak kapsamlı bir ahlâk yasasına Demokratik Sol Parti olarak içtenlikle destek vereceğiz. Bu arada, dokunulmazlıklar konusu da, bu çerçevede yeniden düzenlenmelidir. Anayasanın 83 üncü ve 100 üncü maddeleriyle ilgili değişiklikler, hükümetimizin de öncelikleri arasında sayılmalıdır.

Bilindiği gibi, kamuda istihdam edilecek personelin işe alımında partizanlık ve kayırmacılık gibi uygulamalar son derece rahatsızlık verir duruma gelmiştir. Bunu ortadan kaldırmak için, Demokratik Sol Partinin kurduğu 56 ncı hükümet döneminde, memur alımlarında merkezî sınav sistemi uygulaması getirilmiştir. İşe almada, atama ve görevde yükselmede zaten yasalarda var olan liyakat ve nesnel ölçülerle yapılacak sınavların temel alınması sistemi kamuda artık yerleşmelidir. Böylece, pek çok şikâyet sona erecek, kamu bürokrasisinde kalite yükselecektir. Koalisyon ortağı partilerin, bu konuda fikir birliği içinde olmaları sevindiricidir.

Değerli milletvekilleri, 21 inci Yüzyıla çok az bir zaman kalmıştır. Çağımız, bilgi çağıdır ve 21 inci Yüzyılın en değerli kaynağı da bilgi olacaktır. Bu nedenle, Atatürk'ün ulusumuza gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyini aşma hedefine ancak eğitimle ve bilgiyle ulaşabiliriz.

Bilgi ve teknolojide çok hızlı ve önemli gelişmeler meydana gelmektedir; bu gelişmelerin gerisinde kalan ülkeler, hiçbir alanda ilerleyememektedir. Bu nedenle, eğitim alanında başlatılan reform çalışmalarının ödünsüz devam etmesi gereğinin altını özellikle çizmek istiyorum. Gönül isterdi ki, eğitime çok daha fazla pay ayıralım, en fazla payı ayıralım.

55 inci hükümet döneminde, bildiğiniz gibi, çok iddialı ve kapsamlı bir eğitim reformu yasası çıkarıldı. Bu, yalnız sekiz yıllık zorunlu ilköğretimi içeren bir reform değildi; ülkemiz insan kaynaklarının, çağdaş koşullara ve ülke gereksinimlerine uygun ve özgür düşünen genç bir nesil yetiştirilmesi de amaçlanmaktaydı. Çağdaş eğitim ve iletişim teknolojilerinin tüm olanaklarının, ülkemizin her yanına eşit olarak ulaştırılması hedeflenmişti. Bu amaçlardan ve sekiz yıllık eğitim uygulamasıyla birlikte, eğitimde kalitenin de yükseltilmesi hedeflerinden sapılmamalıdır. Hükümetimizin de, bu konuya gereken önemi vermiş olduğunu görmek sevindiricidir.

Ülkemiz, ne yazık ki, sağlık göstergeleri açısından dünyadaki en kötü örneklerden biridir. Nüfusun büyük bir bölümü ya hiç ya yeteri kadar sağlık hizmeti alamamaktadır. Bunun yanında, mevcut sağlık kurumlarımızın birçoğu, son yıllardaki iyileşme ve gelişmelere rağmen, hâlâ hizmet standartları açısından çağdaş bir düzeye getirilememiştir.

Yaşama hakkı, en temel insan haklarından birisidir. Herkesin sağlıklı bir yaşam sürmesi için gerekli olan önlemleri almak, her şeyden önce Anayasamızda ifadesini bulan sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir. Kamu kesimindeki tüm hastanelerin ayırımsız olarak herkese hizmet verir duruma getirilmesi, böylece, kamu sağlık olanaklarının tam kapasiteyle dengeli bir hizmet vermesi sağlanmalıdır.

Sağlık sigortası uygulamalarını yaygınlaştırmak, sağlık kurumlarının hizmet standartlarını yükseltmek ve ülkemizin her yerindeki vatandaşlarımızın aynı kalitede sağlık hizmetlerinden yararlanmasını sağlamak üzere hükümetimizin getireceği her türlü düzenlemeye, Demokratik Sol Parti olarak sonuna kadar destek vereceğiz.

Bunun yanı sıra, özürlü vatandaşlarımıza, korunmaya muhtaç çocuklarımıza ve yaşlılarımıza gereken önemi vermek de, sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak ortaya çıkmaktadır.

Türk toplumunun en büyük hasletlerinden birisi yardımlaşma ve dayanışmadır. Vatandaşlarımızın da yardımları ve katkılarıyla, bugün devletimiz, 306 kuruluşla, yaklaşık 35 000 korunmaya muhtaç insana hizmet vermektedir; dolaylı olarak bu rakam 100 000'i bulmaktadır. Toplumlar, korunmaya, desteğe ve ilgiye gereksinimi olan insanlara sahip çıkmasıyla güçlü olurlar; ancak, bu tür hizmetler son derece pahalı hizmetlerdir; devletimiz ise, bütçe olanakları nedeniyle, herkesi kapsayamamaktadır. Bu hizmetlerin daha da yaygınlaştırılması için hayırsever insanların katkılarına da daha fazla ihtiyaç bulunmaktadır.

Yalnızca Türkiye'de değil, Avrupa Birliği başta olmak üzere, çok sayıda ülkede, son yılın en önemli sorunlarından birini sosyal güvenlik sistemleri oluşturmaktadır. Özellikle Avrupa Birliği ülkelerinin sosyal güvenlik sistemlerindeki sorun, nüfusun yaşlanması ve işgücü sayısının aynı kalması nedeniyle, aktif sigortalı başına emekli oranının yükselmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye'de ise son on yıldır tam tersi bir süreç yaşanmakta; yani, çalışan nüfus oranı hem yaş ortalaması olarak gençleşmekte hem de işgücü olarak artmaktadır. Buna rağmen Türkiye'de sosyal güvenlik sistemi açıklarının yükselmesi, özellikle 1992 yılında emeklilik yaşının indirilmesi ve sigortasız çalışma oranının yüksekliğinden kaynaklanmaktadır.

1991 yılına kadar borçlanma gereği olmayan Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı gibi sosyal güvenlik kuruluşları, daha sonraki iktidarlar döneminde sürekli ve büyüyen açıklar vermeye başlamışlardır.

1990'lı yıllarda pek çok ülkede sosyal güvenlik sistemlerinin reform çalışmaları geçmiştir; ancak, biz, maalesef, bu reformu henüz gerçekleştiremedik. Sistem, artık tıkanmıştır. Sosyal güvenlik sisteminin içine düşürüldüğü durum, sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Açıkların büyümesi, bütçelerin yatırım ve hizmet götürme boyutunu çoktan daraltmıştır.

Hükümetimizin bu konuda bir yasa tasarısı hazırladığını biliyoruz. Emeklilik yaşının, çalışanların kazanılmış hakları korunarak, ülkemizin koşullarına ve nüfus yapısına göre yeniden düzenlenerek, toplumsal mutabakat sağlanarak çıkarılacak bir sosyal güvenlik reformuna destek vereceğimizi burada ifade ediyorum.

Sosyal güvenlik gibi, yerel yönetimler de köklü değişiklikler yapmamız gereken bir başka alandır. Yerel yönetimler, halkımızın kendilerini en yakından ilgilendiren işleri hakkında karar aldıkları bir örgütlenme biçimidir; bunların iyi işlemesi, amaçlarının istenen doğrultuda gerçekleştirilmesi, sahip oldukları yetki ve olanaklara bağlıdır. Vatandaşın ilgisi ile yönetime katkı ve yardımları da, bu alanda önemli bir etkendir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde halen büyük bir nüfus kesimi -ki, 1997 yılı verilerine göre 22 milyon kişi- köylerde yaşamakta ve geçimini tarımdan sağlamaktadır; geçimini tarımdan sağlayan diğer nüfusu da kattığımızda, bu rakam 30 milyona yükselmektedir. Bu demektir ki, nüfusumuzun yarıya yakını çiftçilikle uğraşmaktadır. Buna rağmen, bazı tarım ürünlerinde tarım üretimi tüm ülkeyi besleyebilecek düzeye çıkamamaktadır. Hayvancılığımızın durumu da, maalesef, pek iç açıcı gözükmemektedir.

Ayrıca, yine, uygulanan yanlış politikalar çiftçimizi yoksullaştırmış, köyden kente göç olgusunu hızlandırmıştır. Tarım kesiminin gayri safî yurtiçi hâsıladan aldığı pay, 1980 sonrasında hemen hemen yarıya düşmüştür. Tarım kesiminin gelirindeki büyük düşüş, bir yandan, sanayi'e aktarılabilecek kaynakları azaltırken, diğer yandan, sanayi ürünlerine olan talebi düşürdüğü için de, sanayileşme çabalarına darbe vurmuştur. Tarım alanlarının bilinçsiz kullanımı, erozyon ve çevre sorunları da ülkemiz tarımını olumsuz etkilemektedir. Bu faktörler, tarımda yeni politika ve stratejilerin belirlenmesini zorunluluk haline getirmiştir. Bu nedenle, süratle önlem alınması ve yeni tarımsal politikalar üretilmesi gerekmektedir. 

Çiftçimiz üretim aşamasında desteklenmeli, köylümüz, çiftçimiz tarım ürünleri dışalımı konusunda haksız rekabetten kurtarılmalı, hayvancılığı yeniden canlandırmak için çağdaş hayvancılık yöntemlerine ve teknolojilerine işlerlik kazandırılmalı, kırsal alandaki tüm insanlarımız sosyal güvenlikten yararlandırılmalıdır.

Yurdumuzda, 35 000 köy bulunmaktadır. Bu nedenle, kırsal kesime götürülen hizmetler ve bu hizmetleri sağlayan kurumlar çok büyük öneme sahiptir. Bilindiği gibi, köylerimizin altyapı sorunlarının çözümüyle görevli olan kurum, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğüdür. Bu kurumumuz, mevcut olan bütçe olanaklarıyla, son yıllarda çok başarılı çalışmalar yapmaktadır. Bu kurumda uzun yılların birikimi olan geçici mevsimlik işçiler sorunu, 55 inci hükümet döneminde köklü bir biçimde çözüme kavuşturulmuştur. Bunu burada tekrar anımsatmaktan dolayı büyük bir mutluluk duyuyorum.

Doğal dengenin ve çevrenin korunması, ülkemizin ve insanlığın geleceğinin korunmasıyla eşanlamlıdır. Ormanlarımız ulusal varlığımızdır. Ormanların bir ekonomik değer olarak görülme devri geçmiştir. Ormanlara, artık, bir çevre değeri, doğal dengenin sağlanmasında en önemli işlevi yerine getiren bir varlık olarak bakılmaktadır. Bu nedenle, ülkemizin orman varlıklarını korumak ve Türkiye'yi çölleşmekten kurtarmak için, kapsamlı programlar uygulamaya konulmalıdır.

Erozyon ülkemizin büyük bir sorunudur. Erozyonla mücadele için daha etkin önlemlerin devreye sokulması gerekmektedir. Bozulan doğa dengesini yeniden yerine oturtmak çok zordur. Hükümetimizin bu konuya duyarlı olduğunu görüyoruz. Bu konuda uygulanacak kararlı politikaların destekçisi olacağız.

Turizm, Türk ekonomisinin en canlı ve hızlı gelişen sektörlerinden biridir. Turizm, hem yeni istihdam olanakları yaratması hem de döviz girdisi sağlaması açısından en önemli sektördür.

Türkiye, sahip olduğu doğal güzellikleri, iklim koşulları ve tarihî değerleriyle, yabancılar için çok cazip bir ülkedir; ancak, ne yazık ki, ülke olarak yeterli tanıtım yapamıyoruz.

Türk Ulusunun kendi kültürel değerleri korunurken geçmişiyle barışık ve kavga etmeyen; bunun yanında, ortaya çıkan değişimlere göre bunları yeniden yorumlayarak evrensel kültür değerleriyle de bütünleşebilen bir kültür politikasının gerektiğine inanmaktayız.

Çağdaş devletin ve ulusal kültür politikalarının hedefi ve amacı, dünyada ve toplumumuzda yaşanan hızlı değişimin ortaya çıkardığı çeşitli çatışmaları önlemek ve kültürü bir çatışma alanı değil, bir uzlaşma, barış ve hoşgörü aracı haline dönüştürmek olmalıdır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sözlerimin sonunda, memur maaşlarıyla ilgili olarak şunu söylemek istiyorum : Bilindiği gibi, ekonomimiz, dünyada yaşanan ekonomik krizin ülkemize de yansıması nedeniyle, bir darboğazdan geçiyor. Buna rağmen, bütün bütçe olanakları zorlanarak, memurlarımızın enflasyona ezdirilmemesini ve memurlarımızı olabildiğince rahatlatıcı bir zammın gerçekleştirilmesini hükümetimizden diliyoruz, bekliyoruz.

21 inci Yüzyıla yaklaştığımız şu günlerde, çağdaş eğitimin geniş kitlelere ulaştırıldığı, enflasyonla mücadelede başarının sağlandığı, halkın yaşam seviyesinin yükseltildiği bir ülke olmak hepimizin arzusudur. Siyasetçiler ve hükümetler bu amaç için vardırlar. Hepimizin amacı, bu hedeflere ulaşma doğrultusunda halkımıza hizmet etmektir. Hükümetimize, bu amaç ve hedefler doğrultusunda yapacağı çalışmalarda tekrar başarılar diliyorum.

1999 bütçesinin ülkemize ve ulusumuza yararlı olmasını temenni ederek, Demokratik Sol Parti Grubu adına, hepinize saygılar sunuyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Doğru Yol Partisi Grubu adına, Sayın Tansu Çiller; buyurun efendim. (DYP sıralarından ayakta alkışlar)

DYP GRUBU ADINA TANSU ÇİLLER (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama başlamadan önce, Yüce Meclisi ve televizyonları başında bizi izleyen aziz vatandaşlarımı şahsım ve Grubum adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Bütçe kanunları, elbette, sadece devlet harcamalarını disiplin altına almakla kalmaz, sorun ve çözüm önceliklerini de yansıtır. Bütün bunların yanında, toplumun önüne somut hedefler koyar. Bu açıdan baktığımızda, Türkiye'nin 55 inci hükümet döneminden başlayarak, devlet harcamalarında ve kaynak transferlerinde bir keyfîlik içinde hareket edildiğini, hazırlanan bütçelerin toplumun acil sorunlarına çözüm getirecek perspektifi ortaya koyamadığını ve nihayet, Türkiye'nin, altı aydır, ciddiyetten uzak bir geçici bütçeyle yönetildiğini görmekteyiz. O kadar ciddiyetten uzaktır ki, 1999 yılı için öngörülen bütçe açığı, yılın henüz ilk dört beş ayında aşılmıştır. İşin doğrusu şudur: Sayın Başbakan, Türkiye'yi bütçesiz yönetmeyi, Türkiye'de hükümetsiz idare olunmayı hemen hemen öğrenmişlerdir. Ne hükümetin programında ne de bütçede, Türkiye'nin sorunlarını görmek mümkün değil; âdeta, sanal bir Türkiye'de yaşanıyor ve hükümet, sanal bir Türkiye'yi idare ediyor.

Bu tespit bana ait değil; bu tespit, uzunca bir süredir batıyoruz diye feryat ettiği halde batmaktan kurtulamayan turizm sektörüne, ne içeriye ne dışarıya hiçbir şey satamaz hale gelen dışticaretle uğraşan kesime, sanayie, tekstil sektörüne, demir-çelik sektörüne, geçen yılki fiyatların yarısına bile malını satamayan inşaat sektörüne ve yine, can çekişen tarım sektörüne aittir; durgunluk içinde enflasyonla boğuşan memur, emekli, işçi, dargelirli tüm halkımıza ait bir feryattır.

İki yıla yakın bir süredir toplumun bütün kesimleri, âdeta, bir daralma süreci içinde yaşıyor. En sonunda, 55 ve 56 ncı hükümetlere sonuna kadar destek çıkan kimi kesimler dahi, artık, seslerini çıkarmaya başladılar. Hükümetin bütün bu sorunlara dönük bir algılaması yok gözüküyor; olsaydı, bunu bütçede görürdük. Boğazına kadar krize batmış bir ülkenin bütçesinin böyle olması düşünülebilir mi?!

İtiraf edeyim ki, yeni kurulan bir hükümete zaman tanınır; bizim isteğimiz de budur; ancak, ortaya çıkan hükümet kompozisyonu, bu hükümet içinde ortakların işbölümü, ülkeyi son iki yıldır yönlendiren ekonomi yönetiminin devamıdır. Dolayısıyla, bu yönetimin, son iki yıldan ve ülkenin geldiği kaostan, milletin içinde bulunduğu ıstıraptan da sorumlu tutulması gereği açıktır. Kısaca, bugün kurtarıcılığa soyunanlar ile ülkeyi bu noktaya getirenler, büyük ölçüde, aynı ortaklardır. Katılan yeni ortak ise, kamuoyunun gözünde, halen bir sessiz çoğunluk görüntüsündedir. (DYP sıralarından alkışlar)

Bu nedenle, aynı yanlışların tekrar edilmemesi yönünden, bazı suallerin sorulması gereği hasıl olmuştur; ancak, biz, yine de, pozitif siyaset anlayışı içinde, sadece yanlışlara işaret etmeyeceğiz, sadece geçmişin hesabını sormayacağız, aynı zamanda, çözümlere de, yer yer, yer vereceğiz.

Şimdi, bugünkü hükümetin eski ekonomi yönetiminin devamı olan görüntüsüyle, şu sualleri sorma gereği açıktır: İki yıldır millete kemer sıktırıyorsunuz; peki, neyi düzelttiniz? Sonuçta, bu millete ne verdiniz veya daha da önemlisi neyi vermeyi vaat ediyorsunuz? Ufukta görünen tek şey var; bugünkünden daha vahim bir daralma. Halka bu kadar fedakârlık yaptırıldı; peki, ne oldu? Devletin borçları mı azaldı; hayır, katlanarak büyüyor. Acaba yatırımlar mı artıyor; hayır, bir çivi çakılmıyor. Ekonomi yönetiminiz finans kesimiyle Hazine arasında oynanan bir köşe kapmacadan ibaret hale getirilmiştir; ama, bu kesimin gözünde de itibar yok. Niye; çünkü, eğer olsaydı, reel faizler bugün yüzde 50 ile 90 arasında değişmezdi. Dünyada, bu denklemin tek bir tanımı vardır geniş kitleler açısından. Bu reel faizin tek tanımı, geniş kitleler açısından, soygundur. Öyle bir çıkmaz sokağa Türkiye'yi soktunuz ki, her gün, çıkması biraz daha zorlaşıyor.

Şimdi, kısaca duruma bakalım. Özellikle memurlarla başlamak istiyorum. İlk önce "böyle bir ortamda memura yüzde 10 dahi verilmez" sözcüğüyle başladınız; bugün yüzde 20'ler... Derken, karar ertelendi.

Yapılan "U" dönüşüyle "Vergi Yasasından etkilenmesin diye finans kesimine geçen yılın parasıyla 900 trilyon transfer ettik" diye beyan ederken paranız var, üç özel bankaya 2,5 milyar dolar aktarırken de kaynak var; ama sıra memura ve dargelirliye gelince mi yok?! (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) 64 üncü madde kapsamındaki bir bankanın içi boşaltılırken Hazine neredeydi? Üstelik, aynı kişiye, tuttunuz, bir de devlet bankası verdiniz.

Mesele, Türkiye'nin imkânlarıyla açıklanacak bir mesele değil. Mesele, tamamen tercihlerden ve ahbap çavuş demokrasisinden kaynaklanıyor. Biz de kriz yaşadık, biz de kriz yönettik; ama, bu biz yıl sürdü. Şimdi hayretle izliyoruz. Bugünkü kriz, o günlerde, 1994 ile 1997 arasında, Türkiye'nin, bir dolar borç almadan geçirdiği bir dönemde, 12 milyar dolar dışarıya transfer etmesinden kaynaklanmış. Buna inanmak mümkün mü; bunun arkasına sığınmak mümkün mü?!

Doğrudur; Türkiye'yi, 3 milyar dolarlık bir krizle, yüzde 150 enflasyonla, eksi 6'lık bir krizle devraldık. Bu krizin geldiği, 1987'lerden, 1988'lerden itibaren açıktı ve birbuçuk yıl içerisinde, o yüzde 150 enflasyon yüzde 65'e düştü, eksi 6 büyüme yüzde 8'e çıktı ve 16 milyar dolarlarda olan ihracat -evet, evet- 23 dolarlara çıktı. Böyle bir ortamda dahi bırakılan Türkiye'de, bugün dışborç bulunuyor denilen Türkiye'de, 2,9 milyar dolarlık yıllık bir borçlanmayı bulabilmişken, IMF'den, acaba 40 milyar dolar mı, acaba 60 milyar dolar mı istesek, acaba 10 milyar dolar mı istesek denirken, sadece -2,9 dahi değil- 2,7 milyarlık bir imkân bulunabilmiştir.

Bakın, o dönem, üstelik Abdullah Öcalan'ın da ifade ettiği ve itiraf ettiği gibi teröre en büyük darbenin vurulduğu, bütün kaynakların öncelikli olarak oraya seferber edildiği, petrol fiyatlarının, bugünkü gibi düştüğü değil -evet, düştüğü değil; halen de, 15-16 dolarlarda olan petrol fiyatları, bir zamanların 23 dolarlarından inmiş düzeydedir; bugün de -öyle yüksek olduğu bir dönemdir ve o dönem, yine, Türk cumhuriyetlerinin çökmesiyle özellikle, tarihî bir sorumluluk bilinci içerisinde Türk cumhuriyetlerine aktarılan kaynaklarla ve gümrük birliğine girmiş bir Türkiye'nin -ona rağmen- ihracat seferberliğiyle aşılmış bir dönemdir.

Şimdi, gelinen bu noktada, dönüp, bu meseleyi, acaba, hakikaten, dünya krizine bağlayabilir miyiz? Gelinen bu nokta, dünya krizinin sonucunda gelinmiş bir noktadır. Bugün, aşağı yukarı herkes, Türkiye'deki her ciddî kurum, bunun böyle olmadığını da ifade etmeye başlamıştır.

Bakın, Asya krizinin Türkiye'ye etkisinin olması mümkün değil. Bütün Asya krizi içerisinde bulunan, ülkelerin Türkiye'nin ticareti içindeki payı, sadece yüzde 2'dir; rakamları alın, çıkarın bakın, görün, anlayın...

1998'in ikinci çeyreğinde Türkiye daralmaya başlamıştır; Rusya krizinden öncedir. Hedefi, bizzat hükümet, açık bir biçimde, yüzde 8'lerden indirerek getirmiştir. Bir daralma hedefi, bir daralma politikası Türkiye'nin gündemini belirlemiş, hedefler olarak planlara geçmiştir. Dünya krizinden önce bu böyledir ve tekrar etmek gerekirse, böyle bir ortamda Rusya krizinin de, aslında, Türkiye için, hele Laleli için bir fırsat olduğunu, yine 55 inci ve 56 ncı hükümetler kendi ağızlarından itiraf etmişlerdir. Laleli çökmesin diye gayret sarf ettik; Laleli çöktü. Peki, nereye gitti o Rusya'nın talebi; bugün Çin'de. Laleli'nin çöküşüyle, Anadolu'nun bütün küçük ve orta ölçekli işletmeleri çökmüştür. Mesele bu kadar açıktır.

Efendim, şimdi petrol fiyatları yukarı çıkmaya başlamış, onun için Türkiye'deki enflasyonu körüklemiş (!) Düşünebiliyor musunuz; 23 dolarlardan 12 dolarlara inecek, ona rağmen "bu kriz dünya krizinden geldi" denilecek, sonra 23 dolar olan geleneksel fiyat, bugün 15 dolarlarda olacak ve bu rakamın arkasına saklanılabilecek. Bunu anlamak mümkün değil. (DYP sıralarından alkışlar) Bunu anlamak mümkün değil.

Efendim, dünyadaki kriz herkesi etkilemiş (!) Dünyadaki krizin nasıl etkilediğini Avrupa'da görüyoruz. Bakın, Fransa Merkez Bankası Başkanı Jean Claude -çok etkin bir kişilik- geçen hafta yaptığı açıklamasında, açık bir biçimde, çeyrek asır içinde Avrupa'nın finans açısından en iyi durumda olduğunu söylemiştir. Bunların kendi ağzından bu. Bugün Almanya'da işsizlik yüzde 1. Bugün kriz içinde olan ülkeler denilen ve IMF yardımı aldı denilen ülkelerde, aslında, çok ciddî bir düzelme var. Yüzde 5'i aşmış büyüme Güney Kore'de. Her zaman Japonya onun önünde gelirken, biraz arkadan geldi; ama, geliyor. İşin en ilginç tarafı, IMF'nin hiç destek vermediği, IMF modeline hiç uyulmayan Malezya'nın, bugün, ayağa dikilip, bizden çok önce, milyarca dolar dış borç bulabilmesi imkânıdır.

Hiç kimse, bu dış krizin arkasına sığınmasın. Dış kriz denildi, borsalar çöktü Türkiye'de; dış kriz denildi, dünyanın en çok çöken borsası oldu. Bir "U" dönüşü yaptınız ve vergilerden -bir "U" dönüşünden sonra- geri adımlar attınız; âdeta yazboz tahtasına çevirdiniz ülkeyi ve sonra da bir baktık ki, borsalar ayağa kalktı. Nasıl oldu bu?! Hani dünya kriziydi?!. Vergiyi çıkardınız, çökerttiniz; 500 000 kişiye 7 milyar dolar kaybettirdiniz. Bunun hesabını kim verecek?! Soruyorum : Kim verecek bunun hesabını?! (DYP sıralarından alkışlar) Bunlar küçük tasarrufçuydu. Ne imkânı kaçırdınız biliyor musunuz? Dünyada 300 milyar dolara çıkmış, sadece emekli fonları var. Bu miktar, 1994'te böyleydi; 1997'de, bu, 700 milyar dolar. Türkiye bunlara açılabilirdi. Bu finans kesimindeki reformları biz yaptık. Bizim zamanımıza gelene kadar, daha İstanbul Menkul Değerlerin bir binası yoktu, bilgisayara geçmemişti; İspanya'nın önüne çıkan, emergent market haline geçirdik. Neden; işte, bunlardan faydalanacaktı Türkiye. IMF kapısında beklemeye gerek yok; gerek yok bütün bunlarda...

Şimdi, bu durum tespitini yapalım ve Türkiye'nin gerçek durumunu, bir kez görelim; sonra, bütçesine geçeceğim. Ama, Türkiye'nin, geleneksel olarak büyümesi yüzde 7,8; üç yıl ortalama... Ne zaman; Doğru Yol Partisinin iktidarları döneminde. Yıl 1995, yıl 1996, 1997, 1998. 1998'e baktığınız zaman düşme; ama, o zamana kadarki geçen sürede (1995, 1996, 1997) büyüme yüzde 7,8. Türkiye, büyümede OECD birincisi, bir tür Avrupa birincisi. Ne oldu... (DSP sıralarından gürültüler)

Açın rakamlarınıza bakın, bakmadan konuşmayın... Açın rakamlarınızı... Yüzde 7,8; OECD birincisi. Şimdi, sanayide eksi 7. (DYP sıralarından alkışlar)

Bakın, işsizliğin en büyük, önemli nedenlerinden bir tanesi de, açık bir biçimde, inşaat sektöründe yaşanıyor. Bu inşaat sektörünün çökmesinde, bu Vergi Yasasının hiç rolü olmadı mı?! Yüzde 7,8'lik bir katsayı. Bugün, satmaya kalksa yarı fiyatına satamıyor; vergi ödeyecek, o fiyat da yükseliyor.

Peki, bütün bunlardan sonra dönüyoruz KOBİ'lere, esnafa; hepsi çökmüş. Şimdi, stagflasyon yaşatıyorsunuz Türkiye'ye. Bu stagflasyonu siz yarattınız. Bugünkü ekonomi yönetimi, eski Anasol yönetimidir; Anasol-D gitmiştir, Anasol-M gelmiştir; ama, ekonomi yönetimi Anasol'dur, Anasol'dur... (DYP sıralarından alkışlar) Bunun hesabını kim verecek, bu stagflasyonun?

Şimdi, enflasyona bakıyoruz. Enflasyonda, gerçekten yüzde 63'lük bir tüketici fiyatları ve yüzde 50'lik bir toptan eşya fiyatlarıyla birlikte bir kombinasyon gündemde. Son ay itibariyle "core" dediğimiz çekirdek enflasyon, imalat, özel imalat sanayiinin enflasyonudur. Bu, yüzde 4,2. Bu yüzde 4,2, giderek artacağının ciddî işareti. Şimdiye kadar enflasyon düştü denilen rakam, aslında, kamu kesiminde KİT fiyatlarının dondurulmasıyla... Kamu kesiminde... 1998'de, 2,6 kamu kesimi, özel sektörde 4. Arasındaki fark nedir; kamu iktisadi teşekküllerinin dondurulmuş fiyatları. Nedir bu; açıktır. Nedir bu; netice itibariyle borçlanmadır. Mesele de bundan ibaret bir hale geldi.

Bakın, petrol fiyatlarındaki ciddî düşmeye rağmen, bugün yeni hükümet geldi ve ilk iş, yine zamlar başladı. Millet Anasol'a zaten alışık da, buna Anasol'un "M"si ne diyor; ben onu merak ediyorum "M"si ne diyor? (DYP sıralarından alkışlar)

İçki, sigara, şeker, telefon, Türk Hava Yolları... Sadece Tekel'e yüzde 30 ve duyuyoruz, posta ücretlerine yüzde 15 zam geliyormuş. Telefon zamlanacak, Türk Hava Yolları keza öyle ve benzine şok zam, yüzde 10... Adımınızı attınız...

Bütün bunlardan sonra, Doğru Yol Partisi olarak bir de önerimiz var; gelin, şu enflasyon rakamlarını, birtakım siyasî mülahazalardan kurtaralım. Bunu yapmanın yolu şu: Gelin, bir çekirdek enflasyon çıksın. Bu fiyat dondurmaları, ithalattan gelen, petrol fiyatlarındaki düşmeler, hepsini bir kenara alalım. Bunu, TOBB hazırlasın veyahut da bir başka kurum hazırlasın. Mesela, TÜRMOB da olabilir, bu da hazırlayabilir. Böyle bir çekirdek enflasyonu görelim ve hakikaten, enflasyon iniyor mu, inmiyor mu bunu ciddî bir biçimde ortaya koyalım.

Bakın, yanlışlar nelerdir, çözümler nelerdir, onu da söyleyeyim: Birincisi, bir kere, enflasyonu düşürmeye büyümeyi aşağı çekerek yaklaşma modelinden vazgeçin. Türkiye'de büyüme artar, büyüme arttıkça arz artar ve enflasyon düşebilir. Bunun örneği var mı; var. İşte, 1994 - 1995 yılları rakamları açık; yüzde 150 olan enflasyon yüzde 65'e düşmüş, eksi 6 olan büyüme, birbuçuk yıl içerisinde artı 8'e çıkmış. Bunun başka yöntemi yoktur Türkiye'de. Bırakın IMF reçetelerini. IMF reçetelerinin uygulandığı ülkelerin yüzde 80'ine yakınında çöküntü olmuştur.

Bakın, mesela Bangladeş, yine Kenya, yine Nijerya; buralarda büyüme son derece düşük, enflasyon da düşük. Yani, burada enflasyon düşük olunca büyüme artıyor değil, bunlar negatif. Birbirleriyle tam ters orantılı giden meseleler değildir. Birincisi, bu modelden vazgeçmektir. İkincisi, bu yeni bir hükümettir, yeni bir başlangıçtır; bu ahbap çavuş demokrasisi ve ekonomi yönetiminden uzaklaşın, uzaklaşın bundan. Çünkü, bakın, bütün çöken ülkelere bir göz atalım; Malezya çöktü, Endonezya çöktü, Güney Kore çöktü. Buralardaki veriler şöyle: Bu ülkelerde batık kredi yükselmiş, bu ülkelerde özel sektörün KİT'leri var, bu ülkelerde özel sektör KİT'lerine kayırmayla çok ciddî kaynaklar aktarılıyor ve bu ülkelerde ciddî olarak haklı rekabet ortamından uzaklaşılıyor. İkinci büyük yanlış budur; bunu düzeltmek lazım. Üçüncüsü ise, hiç vazgeçilmeyecek mesele olan kur politikasıdır; ona da ihracat kapsamında değineceğim.

Şimdi, bakın, Türkiye 1980'den bu yana, büyümesini dışa açık bir sanayileşme modeline oturtmuştur. Kriz dönemlerinde de -24 Ocak olsun bu veyahut da 5 Nisan kararları olsun- büyümeyi, dışa açılarak, rekabet ortamı içinde devam ettirmiştir. Türkiye'nin seçtiği ve başarılı olduğu model budur. Şimdi, ilk kez, bu dönemde görüyoruz ki, bu modelden uzaklaşılıyor.

Şimdi, bir büyük daralma var -onların hepsine biraz sonra geleceğim- bütçede daralma; aşağı yukarı faturası büyük ölçüde memura, işçiye çıkarılıyor. KOBİ'ler çökertilmiş, esnaf çökertilmiş, ziraî kesimde çok ciddî sıkıntı var, içeride daralma var; ama, içerideki daralmayı ikame edecek olan, dışa satma, dışa satabilmek. Dışa satma imkânını bu kur politikasıyla yok ettiniz. Vazgeçin bu toptan eşya fiyatlarına endekslemekten, şunu bir tüketici fiyatlarına endeksleyin. Bakın, aksi takdirde ne oluyor: Bir kere, tekstilde -rakamları veriyorum- eksi 27'lik bu ilk beş ay itibariyle ihracat düşmesi var tekstilde. Bu, işsizlik demektir. Onun arkasından, bakıyoruz, demir ve çelikte yüzde 13 net bir daralma; sadece son ay itibariyle, yüzde 17'lik de ilk beş ay itibariyle. Yine, bakıyoruz, bu defa tarım ürünlerine; vahim. Yüzde 70'lik düşme ihracatta, sadece tütünde; yüzde 40'lara varan ihracat düşmesi fındık ve fındık ürünlerinde ve yine yaş ve sebzede. Bu gıda sanayii çöktü, tarım sektörü çöktü, tekstil sektörü çöktü, demir-çelik çöktü; başka ne kaldı, ne kaldı geriye?!

Şimdi, bütün bunların içerisinde en önemli nedenin finansman olduğuna geliyorum. Bakın, KOBİ'lerin borçlanmasında yüzde 10-12'lik faiz, 27 günlük bir hesap ve 10 milyarlık limit. Bunun anlamı. yüzde 250 faiz demektir, yüzde 250 faiz; yüzde 250'ye yakın reel faiz... Siz, bunu... Açın bakın, açın bakın; Halk Bankasının rakamlarını açın bakın. (DYP sıralarından alkışlar) Bunlar elinizde, elinizde bunlar.

Şimdi, asıl, karşımda duran ekibe de soruyorum : ihracat için yüzde 140'dan kredi faizi verip, siz bu ihracatın nasıl rekabet etmesini bekliyorsunuz?! Şimdi, libor artı yüzde 10-20; bunların hepsi verilerdir; bunların hepsi sizin elinizde olması gereken veriler. Şimdi, böyle bir ortamda, Eximbank, Türkiye'nin bütün ihracat kredilerinin sadece yüzde 15'ini karşılıyor ve siz, böyle bir ortamda, birkaç trilyon aktarmaktan bahsediyorsunuz. İlk yapılması gerekli olan şey de, bu döviz taahhütlerini uzatmaktır; altı ay... Çöker... Bakın söyleyeyim; Türkiye'nin bütün sektörleri çöker; en başta da ihracat sektörü, arkasından banka sektörü... Bunu hazırlıyorlar; duyduk bunu. Bakanlar Kurulu bunun üzerine eğilmiş; memnuniyetle karşılıyoruz; ancak bu altı aylık bir geciktirmeyle olacak iş değil. Bunun arkasından mutlaka bir af çıkarmanız lazım. Kur politikası ve vergi olayı özellikle çökertmiştir...

Bu iktidar, bu hükümet, Bankalar Yasasını çıkarırken, ne olduğunu anlayarak çıkardığı konusunda, verdikleri beyanlardan sonra, çok ciddî kuşkularım oldu; çünkü, şöyle bir beyanla karşılaştık: "Vergi yasasını çıkarıyoruz ve şimdi kredi hacmi rahatlayacak." Hiç anlamamışsınız!.. Siz, kredi imkânlarını o Bankalar Kanunuyla daraltığınızı bilerek mi yoksa bilmeyerek mi çıkardınız; şimdi o soruyu soruyorum; bilerek mi bilmeyerek mi?.. (DYP sıralarından alkışlar) Bir kere, kredi hacmini daraltacaksınız...

Ha, o yasanın olması lazım, söyleyeyim, o yasanın olması lazım. 1994-1995 yıllarında o yasayı biz çıkardık, Bankalar Kanununu çıkardık. O zaman muhalefette oturan sizler, çıktınız götürdünüz, Anayasa Mahkemesine bunu iptal ettirdiniz. 1997 yılında bir daha hazırladık, getirdik elinize bıraktık; onu da çıkarmadınız. Geciktik; doğrudur. Geciktik; ama, şimdi çıkardığınızda siyaset yok mu diyorsunuz siz ona?! Yedi kişiyi seçeceksiniz; sonra da, siyasetten arındırdık diyeceksiniz!.. Kim seçecek onu?! Bırakın Meclis seçsin o zaman. (DYP sıralarından alkışlar) Bırakın Meclis seçsin. Bırakın Meclis denetimi olsun hiç olmazsa. Denetim de yok. Accountability... Böyle olan her yerde bu vardır. Bunları yapan ülkeler -biliyor musunuz ki- bankaları ilkönce ranking'e tabi tutarlar; ilkönce A kategorisi, B kategorisi derler. Bunların hiçbir tanesi yapılmış durumda değil; Bankalar Kanununu çıkardınız; her derde deva!.. Bakın, Vergi Yasasını çıkardığınız zaman, bunları kalktık söyledik, bu kürsülerde söyledik; dinlemediniz; bugün, U dönüşleri içerisindeniz; U dönüşü üstüne U dönüşü yapıyorsunuz. (DYP sıralarından alkışlar)

Bakın, tekrar ediyorum: Bu Bankalar Yasasıyla, kredi hacmi daralacaktır, fonlar yükselecektir. Ama, bunları sorarım sonra; yine gelir buraya sorarım sonra; yine mahcup olursunuz, söyleyeyim, yine mahcup olursunuz!..

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – İyi şeyleri kıskanmayın!..

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Şimdi, burada batık kredilerin, bu banka kesiminde yüzde 8,8 olduğunu biliyoruz. Bu, çok yüksek bir nokta gibi gözüküyor; ancak, gerçek rakam da yüzde 20'lerde. Böyle bir ortamda, buna karşılık fonlar alınacaktır ve bunlar takibe alınacaktır, bunlar geri çağrılacaktır, ciddî bir daralma banka kesiminde olacaktır. Onun için, iki önergeyle geldik ve dedik ki, gelin, şurada, hiç olmazsa ihracatçıya verilen kredi limitleri yükseltilsin; gelin yükseltelim şunu. Geldiniz, onu da reddettiniz. Niye reddettiniz? Yani, bu ihracat çökerken, bunu reddetmek imkânı var mı?!. Ama, bunların anlaşıldığından dahi kuşkularım var.

Değerli arkadaşlarım, bir diğer mesele turizmdir. Bu turizm, çok ciddî bir olay. Bu turizm, bizim bütün istihdamımızın yükünü kaldıran kesim.

Şimdi, 55 inci hükümetin başı, o dönemde, Avrupa Birliğine girme sürecinde Almanya'ya gitti; Kohl, iki defa arkasını sıvazladı; dedi ki "ben, Avrupa Birliği tam üyeliğini aldım, istediğimi aldım -hatırlayacaksınız bunları- geldim." Sonra bu, olmadı; olmayınca, Almanya'ya hakaretler yağdı; sizin turistinizi de istemeyiz dedik, Avrupa Birliği defterini de kapattık dedik. Kapattınız da, kapattığınız turizm defteri oldu, o gençlerin iş sahaları oldu!.. (DYP sıralarından alkışlar)

Şimdi, siz biliyor musunuz ki, bugün, Almanya'dan Türkiye'ye gidiş dönüş bileti dahil, otellerde kalma dahil, turlar dahil, 250 dolara 5 yıldızlı otellere müşteri getirmeye çalışıyorlar; yani, bu, yazıktır... (DYP sıralarından "Bir haftalık" sesleri) Daha da, daha da iyi...

Şimdi, böyle bir ortamda görüyoruz ki, Antalya'ya yüzde 47 civarında turist daralması var; sadece Antalya'ya!.. Eskiden kış aylarında açık olan oteller, 5 yıldızlı oteller dahi kapanma süreci içinde ve böyle bir ortamda 300'e yakın otel el değiştirmek için satışta; şu anda, 300'e yakın otel... Alıcısı var mı yok mu; belli değil. Yapılacak şey; onu da söyleyelim :

Bakın, Türk Hava Yollarına ve özellikle Türk özel hava yollarına mutlaka kaynak aktarmak lazım. Bizim dönemimizde bir yükselme olmuştur. Gelen turist, daima, ya Türk Hava Yollarıyla gelir veya Türk özel taşımacılığıyla gelir. Mutlaka, buna ve tur operatörlerine çok ciddî kaynak aktarılmalı. Yapacak daha çok şeyler de var; ama, bütün bunlar istenirse eğer, bu konularda daha uzun sizlerle çalışmaya, aydınlatmaya da hazırız.

Değerli milletvekilleri, en önemli kesim, hiç kuşkusuz ki, ülkemizin nüfusunu beslemesi açısından, tarımdır. Çalışan nüfusun yüzde 46'sı tarımda. Şimdi, böyle bir ortamda, tarıma millî gelirden sadece yüzde 12 pay düşüyor. Bu, geleneksel olarak böyle. Bu, iktidarlarla ilgili bir olay değil; ancak, Anasol ekonomi yönetiminin çok ciddî yanlışlarına ve çözümlerine de buradan işaret edeceğim.

Bakın, bir kere, desteklemenin nasıl olacağını anlayan bir yönetim olmadı. Nasıl olmadı, bakın; şeker fabrikalarında bugün itibariyle 1,5 milyon tonluk şekerpancarı stokta.

ZEKİ EKER (Muş) – Pancarda stok olmaz; şekerde...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Bütün birliklerde aynı. Aynı şekilde, Fiskobirlik de sonuna kadar dolu. Aynı şekilde, pamuk, ayçiçeği, birliklerde dolu. Toprak Mahsulleri Ofisi sonuna kadar dolu. Tütünde, çok ciddî bir iyileştirmeyi gündeme getirmiştik; dört yıla yetecek stok var, dört yıllık stok. Nasıl yaptınız bunu; bilmiyorum. Nasıl yaptınız?! Nasıl becerdiniz bunu?! Neyse...

Şimdi böyle bir ortamda sadece rakamlara bakıyorum : Çiftçiye böyle bir ortamda 1,5 katrilyon acil kaynak lazım sadece Toprak Mahsulleri Ofisinin alım yapabilmesi için ve bakıyoruz ne verecekler diye; verilen fiyat, yüzde 51'lik bir artışla, 80 bin lira.

Şimdi, ondan önce, bizim iktidarlarımız dönemindeki artışlara bakıyoruz : Yüzde 51 fiyat artışı... Biz, yüzde 94 vermişiz; sonra yüzde 157 vermişiz. Son iki yıllık iktidar da yüzde 60 ve yüzde 51 veriyor; her ikisi de enflasyonun altında. Bizim verdiklerimiz, enflasyonun puan puan üzerinde, ciddî olarak üzerinde; enflasyon yüzde 80 iken, yüzde 94 gibi rakamları vermişiz.

Şimdi, meseleye bakıyorum : Yüzde 51'lik bir artış_ Peki, bizim zamanımızda, böyle bir dönemde, faizler yüzde 32 ile yüzde 42 arasındayken, faizi yüzde 76'ya çıkarmışsınız; yüzde 51 fiyat artışı veriyorsunuz. Bir de girdilerine bakıyorum şimdi, maliyetlerine bakıyorum : Maliyetlerde ayrıca yüzde 200'lere kadar varan -çeşitli girdilerde- yükselmeler var ve gübre sübvansiyonunu yüzde 50 olarak bıraktık, nominal baza geçirildi, bugün yüzde 10'lar civarında eriyor; bir de bunlar_

Bütün bunlarla birlikte, ayrı bir yük olarak üzerine Vergi Yasası geldi, ayrı bir yük olarak Hâl Yasası geldi ve siz, bu yılda yüzde 51'lik bir fiyat artışını getiriyorsunuz!..

Şimdi bu, çiftçinin çöküşü demektir; ama, daha vahimine geliyorum şimdi, daha vahimine geliyorum_ Şimdi, bu parayı nereden bulacaksınız, bir. Parayı bulsanız dahi, tüccar, artık sizin bu yönetiminizden sonra o pazara girip onu alır mı zannediyorsunuz; alır mı; tüccar alır mı?! Niye almaz; çünkü, siz, geçen sefer tüccarı pazara soktunuz, arkasından Toprak Mahsulleri Ofisini pazara çıkardınız, fiyatları düşürdünüz, tüccarla Toprak Mahsulleri Ofisini rekabet ettirdiniz. (DYP sıralarından alkışlar) Toprak Mahsulleri Ofisi bir regülatördür; başını çeker, alımı yapmaz; tüccarı içeri sokar, sonra da tüccarla rekabet etmez.

Şimdi bakın, bu bir yönetimdir, bu bir yönetim anlayışıdır. Ya bunları öğrenin veyahut da bu ülkeye, çıkın, biz yanlış yaptık, özür diliyoruz deyin, hiç olmazsa bunu duysun millet. (DYP sıralarından alkışlar)

Şimdi, yüzde 18'lik çay yükseltmesi...

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI HASAN HÜSAMETTİN ÖZKAN (İstanbul) – 18 Nisanda çıktı...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Bakın, size bir doğru yolu gösterelim, özellikle pamukta gösterelim : Pamukta, 20 sent vereceğiz dediniz; demediniz mi? 20 sent vereceğiz dediniz, değil mi?

HALİT DİKMEN (Aydın) – 10 sent vereceğiz dedik...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Hayır, hayır... Bakın, duyarlar sonra... Millet duyar, gelir sonra buraya, söyleyeyim... Millet gelir sonra buraya... 20 sent dediniz... 20 sent dediniz...

20 sent dediniz ve bu 20 senti ödemediniz; ama, mesele şu: Eğer prim verilecekse, ilkönce dünya fiyatı verilir, dünya fiyatının üzerine prim konulur. Siz, dünya fiyatı vermediniz; dünyanın üzerinde bir fiyat verdiniz ve piyasayı çökerttiniz. Nasıl verdiniz; bakın -o prim, 40 sent de olur, 60 sent de olur ilk önce, mühim olan, üreticinin eline dünya fiyatını vermek. Neden; çünkü, o zaman, o üretici ihracat yapabilir. Eğer dünya fiyatının üzerinde olursa, ne olur; ihracat yapamaz; o dünya fiyatının üzerinde olursa, tekstil sanayii ne yapar; dünya fiyatından hammadde almak için, çıkar Suriye'ye, çıkar Yunanistan'a, oradan pamuk ithalatı yapar. Kendi üreticinize vermediğinizi, kendi pamuk üreticinize vermediğinizi, götürdünüz, Suriye'ye, Yunanistan'a verdiniz. Kim verecek bunun hesabını şimdi? (DYP sıralarından alkışlar) Rakam da 700 trilyon... Rakam da 700 trilyon... Hani, arıyorsunuz memurlara nereden kaynak bulalım diye; sadece şu pamukta yaptığınız yanlışı düzeltseniz, bu eder 700 trilyon... Bu eder 700 trilyon...

NECATİ ALBAY (Eskişehir) – 1995'te ne oldu?..

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Açın rakamlarınızı, yapın evödevinizi... Yapın, yapın evödevinizi... Ondan sonra gelin...

Şimdi, bütün bunlarla birlikte, açıkça söyleyelim ki, bu meselenin en sıkıntılı yönü, hem üretici mağdur hem devlet mağdur. Şimdi, bütün bunlara bakıyoruz, stok halinde... Devlet, müthiş bir sıkıntının içerisine girmiş, hiçbir şeyi satamamış; satsa, görev zararı bütçeye binecek -onun da karşılığı yok ya bütçede, o da başka mesele- böyle bir ortamda çiftçi de mağdur... Bu işin yöntemi budur.

Şimdi geliyorum Vergi Yasasına... Doğrusu, bu Vergi Yasasında herkes hayret içinde, herkes hayret içinde. Bu Vergi Yasası yanlışmış... Şimdi karşıda baş sallıyorlar; yanlışmış... Peki, bu Vergi Yasasını kim çıkardı? Kim çıkardı da, milleti bu hale getirdi? Siz buralarda oturmuyor muydunuz o zamanlar, otur muyor muydunuz?! (DYP sıralarından alkışlar) Siz, bu ülkeyi bir kobay haline getirdiniz; yaz boz, yaz boz... (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Bakın, size U dönüşlerinizi söyleyeyim: İlkönce, bir vergi yasası çıkardınız. Aman dedik, yapmayın, yapmayın; bunların hepsinde yanlış var; çökertirsiniz... Finans kesimini çökerttiniz.

Bakın, U dönüşlerinizden birkaç tanesi: İlkönce, iç borçlanmada yüzde 13,3 bir stopaj getirdik dediniz; sil baştan, U dönüşü; 6,6'ya indirdiniz; ondan sonra, ondan vazgeçtiniz, kaldırdık dediniz. Derken, mevduat faizlerinde yüzde 13,2 dediniz; sonra, ondan vazgeçtiniz, düşürdünüz bütün bunları. Daha sonra, forward işlemlerini sınırlandırdınız; sonra ondan vazgeçtik dediniz. Bunların hepsi oldu, bunların hepsini biliyorsunuz sizler. Ondan sonra, açık pozisyonlarda sınırlar geriye dönük vesaire dediniz. Ben, burada böyle... Yani, liste o kadar uzun ki, ben şurada sırf bunun üzerine konuşsam, inanın vaktim yetmez.

Şimdi çıkmışsınız; malî milat yanlışmış... Ülkeyi sosyalist bir ülke haline getirdiniz; şimdi çıkmışsınız; malî milat yanlış... Peki, kim çıkardı bunu?! Kim çıkardı bu yasayı?! Kim çıkardı şu yasayı?!

Efendim, peşin vergi... Bakın, bu peşin vergiyi koymayın dedik. Bu peşin verginin kaldırılmasıyla ilgili yasa tasarısını buraya indirdik Doğru Yol Partisi olarak. Gelin, hep birlikte kaldıralım, kaldırın; şu vergiyi, kaldırın, şu peşin vergiyi kaldırın, kaldırın... (DYP sıralarından alkışlar) Şimdi kalkılmış, efendim, şöyle değişiklik yapacaklarmış, böyle kurtaracaklarmış, şöyle yapacaklarmış! Yani, inanılır gibi değil; çökerten siz, kurtarıcılığa soyunan siz; ama, ezilen millet. Bunun da hesabını biz sorarız tabiî, biz sorarız, sorarız; ama, haklı olarak sorarız, değil mi! (DYP sıralarından alkışlar)

Şimdi, bütün bunlardan sonra bir de ÖTV'yi getiriyorsunuz; bu ÖTV doğruydu da, bu Vergi Yasasından sonra değil. Madem öyle, niye bu Vergi Yasasını çıkardınız?! İlkönce bu ÖTV'yi çıkaracaktınız, yapılması gerekli olan tek şey oydu. Çıktınız meydanlara, millete "bu vergi reformu, büyük reform" demediniz mi?!

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Dedik; arkasındayız da...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Ee, madem o büyük reformdu, şimdi niye değiştiriyorsunuz?! Niye değiştiriyorsunuz?!.

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Stajyer bunlar...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Madem o zaman doğruydu, şimdi niye yanlış diyorsunuz?! Çıkın, milletten özür dileyin; özür dileyin milletten. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Şimdi, yeni Vergi Yasası neler getirecek; bakın, söyleyeyim: Akaryakıta, onun yanında tütüne, onun yanında birtakım kozmetik vesaire, onun yanında beyaz eşyaya tekrardan yükselme getirmesi beklenebilir; bakın, söyleyeyim bunları. Bunu baştan yapacaktınız bu yasa içinde, hiçbir biçimde milleti ezmeden; bugün, Türkiye vergi toplayabilir bir konumda olacaktı.

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Staj yapıyorlar, staj...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Şimdi, bu Vergi Yasasını çıkardınız, millet ezildi, millet feryat ediyor. Ne oldu Vergi Yasasından sonraki vergi gelirlerine?!

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) — Onlar seneye...

TANSU ÇİLLER (Devamla) — Biliyor musunuz ne oldu; yüzde 44 vergi artışı, yüzde 81 harcama artışı... Enflasyon yüzde 65 ise, nedir bu; vergiler geriliyor demektir. Ne oldu sizin vergi reformunuza?! Hani, siz gelir getirecektiniz?! Yani, bunlara evet demek mümkün mü!

Şimdi, bakın, bundan sonra bir bütçe çıkarılıyor; bütçenin zaten daha ilk üç, dört, beş ayında görülüyor ki, bütün yıl için konulmuş olan hedef açılıyor ve 3,5 katrilyonluk bir açık gündeme geliyor; vergideki artışlar yeterli değil, yeni bir bütçe tasarısı gündeme getiriliyor ve bu bütçede ilginç olan şu: Giderler yükseltiliyor, gelirlerde de 100 trilyonluk bir düşüş öngörülüyor; iyi mi?!. Bu halde, giderler daha da yükseliyor -Türkiye ekonomisi bu halde- gelirlerde de 100 trilyonluk bir düşüş!..

Bir de, faizdışı bütçe açığı varmış... Faizdışı bütçe açığı falan yok. Bakın, söyleyeyim; yani, bunu bilen herkes ortaya koyar; 1 katrilyona yakın bir şey var orada. O reel faizlerin, eğer yüzde 60-70'lere ulaştığı bir dönem varsa ülkede, onu, yüzde 60-70 olarak bütün şeylerin içine koyup, faiz dışı diyemezsiniz...

Şimdi, bütün bunlarla birlikte, bugün görülen şey şudur ki, daha altı ay içerisinde yüzde 70 oranında yanlış hesaplanmış bir bütçeyle Türkiye karşı karşıyadır. Bu TÜFE + x borçlanmasını biz çıkardık; şunu yeniden bir an önce gündeme getirmekte yarar var; aksi takdirde Türkiye, bununla devam etme imkânına sahip değil.

Gelirleri 100 trilyon düşürüyorsunuz; yetmiyor;,bütün özelleştirmeyi durduruyorsunuz. Bir dönem iktidar olduğumuz SHP ve ondan sonra iktidar olduklarımız, özelleştirmeye karşıydılar; ama, o dönem de bile, özelleştirme rekorları kırılmıştır. Sayın Özal'dan beri, altı aydır, tek kuruşluk özelleştirme yapılmadığından -birkaç ufak tefek gayrimenkul satışından maada- haberdar mısınız!... Altı aydır tek bir özelleştirmenin olmadığından haberdar mısınız!... Haberdar mısınız!..

Bir de çıkmışlar -burada bilen arkadaşlarım da var- diyorlar ki; efendim, 4,5 milyar dolarlık bir geliri varsa, 4 milyar dolarlık da gideri varmış... Dolayısıyla, özelleştirmeye, hani neredeyse gerek yok!.. Siz bilmiyor musunuz ki, o 4 milyar dolar, KİT'lerin zaten borçları, mecburî sermaye artırımları; o olsa da olmasa da, zaten olacak; özelleştirmenin bunun içindeki kaynağı, olsa olsa, yüzde 5'tir. Bu kadar bilgisizlik içerisinde edilen laflar bazen millet adına üzüyor; açıkça ifade etmekte yarar var.

Bakın, POAŞ ve Türkbank skandalları olmasaydı, özelleştirme bugün Türkiye'nin bütün kaynak sıkıntısını götürmüştü. POAŞ'ta, birinci olana değil, üçüncü olana verdiniz, Türkbankta yine skandal üzerine skandal patladı ve özelleştirme yapılamaz hale geldi. Siz kaynak arıyorsunuz; bunların nerede olduğunu da görmek lazım.

Memurlar... Memurları elbette önemsiyoruz. Nasıl önemsemeyelim; aileleriyle birlikte on milyonluk bir kitle bunlar. Memurlara gelince, denildi ki "yüzde 10 dahi beklemesinler." Şimdi, yüzde 20 telaffuz ediliyor. Yeni ortak nerede Allahaşkına, yeni ortak nerede?! Memurların hakkını korumayacak mısınız? Nerede?!. Nerede?!. (DYP sıralarından alkışlar)

Bakın, rakamları bir görelim; 1998'in TÜFE fiyat artışları yüzde 99,3 -hani, Anasol'a millet alışık da onun için soruyorum, bakalım ne olacak diye bekliyoruz- verilen ücret artışı da yüzde 70 civarında. Bu ne demektir; yüzde 29,3 -kabataslak- memur maaşları erimiş -öyle değil mi- bu demek. Şimdi, bunu -yüzde 30'u- koyun bir kenara. Ondan sonra, bu seneye bakıyoruz; ilk altı ayda yüzde 30 verilmiş, enflasyon en az yüzde 35. Şok benzin zammını daha yeni yaptınız, daha memura vermeden aldınız elinden, onu da daha koymadım üstüne. En az, bu defa yüzde 40 vermeniz, onlara ancak bu seneyi kurtarır. Yüzde 70 vermeniz lazım. Ne için; bıraktığımız noktadaki memurun maaşını eşitleyebilmek için yüzde 70 lazım. Ben size bilhassa söylüyorum ki, belki bunların müdafaasını yaparsınız. Aynı zamanda, eşit işe eşit ücret ve sendikal hakları... Buna ilişkin yasa tasarısını, Doğru Yol Partisi, önümüzdeki haftabaşı indirmiş olacaktır; bunu, biran önce de Meclise taşıyalım ve hep birlikte yapalım.

Kaynak denecek; kaynağın nereden geleceğini de size söyleyeyim:

1. Eğer, yüzde 10'luk bir faiz düşmesi gündeme getirebilirseniz -düşünün, o reel faizler var ya yüzde 70-80- bunun getireceği tasarrufun ne olacağını biliyor musunuz?

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Biliyoruz... Biliyoruz...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Haydi bir söyleyin, madem "biliyoruz" diyorsunuz. (DYP sıralarından alkışlar, gülüşmeler)

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Biliyoruz... Biliyoruz...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Haydi bir söyleyin... Haydi bir söyleyin... (DYP sıralarından alkışlar)

SALİH SÜMER (Diyarbakır) – Onlar sessiz çoğunluk...

BAŞKAN – Lütfen, karşılıklı konuşmayalım efendim; lütfen...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Haydi söyleyin... Haydi söyleyin... Bir söyleyin haydi... Açıkça söylüyorum, bakın, bu tasarruf 1,5 katrilyondur.

Yüzde 5'lik memur maaşının getireceği yükü biliyor musunuz; onu da söyleyeyim...(DSP sıralarından "söyle, söyle" sesleri) O da 200 trilyondur...

Bakın, 1,5 katrilyonla, siz, açıkça, memur maaşlarına, bugün yapılacağın üstüne 25–30 puan daha artış yapsanız; bu yapacağınız yüzde 20'lerin üstüne yüzde 30 yapsanız, sadece yüzde 10 faiz indirimiyle bunu karşılarsınız. Haa, kaynak mı arıyorsunuz; 5 tane bankayı hibe ettiniz, 5 banka... Milyonlarca dolar... O verdiklerinizden, gidin geri alın, memura verin... Gidin memura verin... Gidin memura verin onu... Gidin memura verin... (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Kimin ne hakkı var milletin parasını birilerine peşkeş çekmeye, kimin ne hakkı var?! Sonra memura gelince yok... (DSP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Lütfen, hatibe müdahale etmeyelim efendim; lütfen...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – Buna gelince yok...

Şimdi, doğrularla yoğruluyoruz burada. Şimdi, eğer arıyorsanız, özelleştirme olsaydı, kaynak vardı; şu Vergi Yasası düzeltilse, yeterince kaynak bulunur.

Değerli arkadaşlarım, önemli bir mesele de burada, hiç kuşkusuz, ülkenin tümünün meselelerine bir arada bakabilmektir. Hep söyledik, Türkiye'de ve bütün dünyada, ekonomi politik diye bir kavram var; bu doğru; ama, politik ekonomi diye bir kavram olmaz. Yani, politik tercihlere göre, ekonominin her şeyini iyi gidiyor ilan ederseniz, rakamlarını iyi okumaya çalışırsanız, bir gün gelirsiniz ve karşınızda bu gerçeği bulursunuz. Şimdi, uzunca bir süre -onu da şaşkınlıkla izliyoruz- her şey iyi gidiyor; aman ne güzel, enflasyon düşüyor; dışticarette her şey yerinde denen bütün kesimlerden bugün ses çıkmaya başladı. İçe kapanmış bir ekonomi ve haksız rekabet, özellikle ahbap çavuş ekonomisinin altyapısıdır. Ahbap çavuş ekonomisi... Ahbap çavuş ekonomisi... (DYP sıralarından alkışlar)

Burada yapılması gerekli olan şey, hızla, büyüme modeline geçmektir; hızla, ahbap çavuş modelinden vazgeçmektir ve hızla, bunun gereği olan sistem değişikliğinden yana olmaktır. Diyeceksiniz ki, peki siz ne yaptınız; bakın, söyleyelim.

Bizim iktidara geldiğimiz dönemde -buradaki Maliyeci arkadaşlarım bilirler, buradaki eski Maliyeci arkadaşlarım da bilir- katrilyonlara varan fonlar vardı; onlar, bir zamanın ANAP döneminde, özellikle de Başbakanın emrine verilmiş ve istenildiği gibi harcanan esnek fonlardı; o günün belki zaruretiydi, belki değildi; ama, geldik, onların hepsini kaldırdık ve Maliyenin denetimine verdik. Bakın, çok önemli bir olay bu.

İkincisi; hemen arkasından, nakit teşvikleri kaldırdık. Bu çok büyük bir olaydı, nakit teşvik verilirdi; yazar birisi oradan, o nakit teşvikler, istenilene nakit olarak ödenirdi; turizm için verilir, başka bir şey yapılır; doğu ve güneydoğuya verilir, turistik tesis kurulur; durum buydu; bunu kaldırdık. Arkasından, karaparayla mücadele yasasını çıkardık -bizim iktidarlarımızı söylüyorum- arkasından, kumarhaneleri kapatmak için yasayı çıkardık; yukarıdan döndü, Cumhurbaşkanından döndü; tekrar getirdik. Bundan sonra da, ayrıca, antitekel ve antikartel yasalarını çıkardık. Bunun dışında da, ayrıca -buradaki arkadaşlarımın iyi bildiği gibi- Rekabet Kurulunu kurduk. Bunlar bir başlangıç, bunlar yeterli değil; ama, sistemin, bu sistem bazında ele alınarak, yeniden, hep birlikte düşünerek, demokrasisi yüksek ülkelerde bulunan -hem siyasî hem iktisadî- haklı rekabet normlarına -içte ve dışta- oturtulma gereği var.

Değerli milletvekilleri, şimdi bugün görüyoruz ki, Türkiye'nin içinde bulunduğu sahipsizlik hali sadece ekonomiyle de sınırlı değil; özellikle dışplotikada bir inisiyatifsizlik ve sahipsizlik hâkim. Kosova sorunu, hem kısa vadede taşıdığı riskler hem de uzun vadede yaratacağı problemler itibariyle, herkesten çok Türkiye'yi ilgilendiren bir sorundur. Ne var ki, Türkiye'nin son iki yılına damgasını vuran dışpolitika anlayışı "Kosova'ya bir kara harekâtı söz konusu olursa, inşallah bizden asker istemezler" diyebilmiş bir anlayıştır. Sonuç itibariyle, sadece birkaç Kızılay çadırı gönderilerek, vicdanlar ilk etapta rahatlatılmaya çalışılmıştır; bu da olumludur; ama, elbette yetersizdir.

Bütün bunlarla birlikte, Türkiye, önündeki çok ciddî bir fırsatı kaçırmıştır; yüz yıl önce mağlup sıfatıyla terk ettiğimiz topraklara barış unsuru ve barış yapıcısı olarak dönme fırsatı kendiliğinden doğmuştu; bunun yeteri biçimde değerlendirildiği konusunda ciddî kuşkularımız var.

Şimdi bakın, bir Rus birliği, NATO'yu atlatarak Priştine Havaalanına yerleşiyor; elbette, içi boş bir zafer; ama, Türkiye'nin konumu da cidden hazin. Şimdi bir düşünün; o kara Balkan harbinde Kosova'yı veren taraf biz değil miyiz, biz vermedik mi Kosova'yı? Balkanlar, bizim kimliğimizin önemli bir coğrafyası değil mi? 600 yıllık tarihimizde bir elimiz burada değil miydi? Türkiye NATO ülkesi değil mi? Türkiye'de, Kosova nüfusundan daha fazla Kosova kökenli vatandaşımız yaşamıyor mu? Gelişmeler, bu coğrafyada, belki, en çok bizi etkileyecek.

Şimdi, Rusya, Kosova'da nüfuz alanına sahip olmak istiyor, bu açık. NATO birlikleri ile Rus kuvvetleri arasında sorumluluk alanları, zamanla, fiilî bir taksime yol açabilir mi? Bakın, bugün, Rus askerleri, ABD'nin, Almanya'nın ve Fransa'nın bölgelerine yerleştiriliyor; bir de, Priştine Havaalanına ufak bir bölük, ufak bir birim yerleştiriliyor; ama, Rus birlikleri NATO komutası altına girmiyor. Böyle bir durumda, Rus birliklerinin bu tür sorumluluk alanlarının zamanla fiilî bir taksime yol açması beklenebilir mi? Buna karşı tedbirlerimiz var mı? Bunun dışında, Kosova hâlâ bölünebilir ise, biz, buna karşı değil miyiz?

Neden bu oluyor; bakın, açıkça söyleyeyim. Bugün, Avrupa, Güneydoğu Avrupa diye bir kavramla karşı karşıya. Bu Güneydoğu Avrupa dedikleri olay, Balkanlardır. Avrupa Birliğinin içerisinde görülüyor bu; Türkiye ise, Avrupa Birliğinin dışında; Türkiye, kendi kendine bunu yaptı. Bir gidiyorsunuz "biz Avrupa Birliği defterini kapattık diyorsunuz, geliyorsunuz bu kürsüde şahinleri oynuyorsunuz "gölge etme başka ihsan istemeyiz" diyorsunuz; sonra, gidiyorsunuz, Schröder'e mektup yazıyorsunuz: "Bizi lütfen al." (DYP sıralarından alkışlar) Ne oluyor; biz, bir yerden de, Avrupa Birliğinden dışlanmış oluyoruz. Şimdi, Kosova'yı içimizde hissetmedik bu defa, hissetmedik; mesele budur ve demokrasinin standardı yükseltilmeden de, Türkiye'nin, bir Avrupa ülkesi standardında bir demokrasiye kavuşması, elbette, mümkün değildir.

Şimdi, bakın, neler yapılabilir denirse eğer, yapılabilecekleri de söyleyelim: Çok ciddî miktarda, Türkiye'nin de içinde olabileceği miktarlarda, buralarda, ciddî kaynak ayrımları Türkiye'nin gündemine getirilmiş, Türkiye'nin gündemine değil, dünyanın gündemine getirilmiş. Sadece 30 milyar dolarlık bir fon inşaat için ayrılmış. Bizim özel müteahhitlerimiz var, en az bunlardan faydalandıralım. Bosna'da biz neler yapılabileceğini gösterdik, malî yardımı oraya götürdük, Müslüman Türk askerini cumhuriyet tarihinde oraya ilk defa götürdük o dönemde ve bütün dünya âlemi bomba altındayken, oraya çağırarak, Bosna meselesine Türkiye ciddî biçimde el koymuştur. Bütün bunlar dikkatli olmamızı gerektiren meselelerdir. Türkiye, böyle, Yunanistan ve Suriye ile rekabet eden bir kulvarla geleceğin tarihini karşılayamaz. Türkiye, mutlaka, Rusya'nın tarihî konumunu ve tarihî rekabetini diplomasi kanalıyla iyi değerlendirmek durumundadır.

Apo ile ilgili dava devam ederken DGM'leri Meclise getirdiniz, destek istediniz. Aslında, açıkça söylüyorum, kişiye özel anayasa değişikliği ve zamanlaması doğru değildi. Yargılama hakkı, hükümranlık hakkıdır. Bütün bunlara rağmen, bu Meclisten destek istediniz ve verdik, bu Meclis verdi; ama, bugün görüyoruz ki, dış baskılar devam ediyor. O gün "dış baskıyla yapmadık bunu" dediniz, öyleydi veya değildi, görüntüsü elbette o hali verdi; ama, bugün yargı kararı çıkar ve bu yargı kararına rağmen, yine dış baskıyla, yargının verdiği karardan vazgeçilirse, millet hesap sorar sizden, başta da gelir, biz sorarız, açıkça söylüyorum. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Değerli milletvekilleri, görülüyor ki, üretimden ihracata, içpolitikadan dışpolitikaya kadar ciddî bir daralma ve içe kapanma Türkiye'nin her meselesine damgasını vurmuş. İçeride ve dışarıda Türkiye daralıyor, dışarıdan kopuyor, haklı rekabetten kopuyor. Hiçbir hükümete hayal edilmeyen destek verilmesine rağmen, Anasol İktidarı -ki, bugünkü ekonomi yönetiminin başındadır- bütün bunları, siyasetiyle, dışpolitikasıyla, ekonomisiyle Türkiye'nin gündemine getirmiştir ve o günlerde...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – 1 dakika ilave ediyorum efendim...

TANSU ÇİLLER (Devamla) – ...açık bir biçimde "irtica tehlikesi için getirildi, kuruldu" denilen iktidar, bugün anlaşılıyor ki, onu dahi yapamamış. Madem devlet için tehlike vardı, madem size bilgi ve brifing verilmişti, madem laik Türkiye Cumhuriyeti için tehdit vardı, niye bunun gereğini yapmadınız? Yok, eğer doğru idiyse yaptığınız, o zaman, çıkın söyleyin; o zaman, çıkın "bizim yaptığımız doğrudur" deyin, millet rahatlasın.

Her şeye rağmen, sizin ciddî olarak başarılı olmanızı isteyen bir muhalefet var; çünkü, gelinen noktada, meseleler, siyasî olmaktan çok, artık, millî boyuta varmıştır.

Bu anlayış içerisinde, bu bütçenin hayırlı olmasını diliyorum.

Hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum. (DYP sıralarından ayakta alkışlar, FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, söz sırası, Fazilet Partisi Grubunundur.

İlk konuşmacı, Sayın Abdüllatif Şener.

Buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

Süreyi eşit kullanıyorsunuz.

FP GRUBU ADINA ABDÜLLATİF ŞENER (Sıvas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Fazilet Partisi olarak, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

55 inci Ecevitli Hükümet ve 56 ncı, 57 nci Ecevit Hükümetleri, Türkiye'yi bir felaketin eşiğine getirmiştir. Ecevit zihniyeti, ülkemizi ve insanlarımızı, açıkça ifade etmek gerekirse, mahvetmiştir; güzel ülkemizi bir yangın yerine çevirmiştir; ekonomiyi tahrip etmiştir; şimdi, 1999 yılı bütçesiyle de, aynı tahribata devam kararını almıştır. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

Mevcut 57 nci Ecevit Hükümeti, iki yıldır işbaşında bulunan 56 ve 55 inci hükümetlerin açıkça bir devamıdır. DSP ve ANAP birlikteliğine, şimdi, Milliyetçi Hareket Partisi eşlik etmektedir. Statükocu, değişime ve gelişime kapalı bu Ecevit zihniyetinin iki yıllık iktidarı sonrasında ülkemizdeki düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü, hatta teşebbüs özgürlüğü ağır yara almıştır. Bugün, piyasalar durmuştur; yaprak kıpırdamıyor. İşsizlik korkunç boyutlardadır. Gelir dağılımı bozulmuştur; halk geçim sıkıntısı içindedir. Tüm ekonomik göstergeler bir felaket sinyali vermektedir. Bu aziz millet, Ecevit iktidarlarını hep ekonomik felaket dönemleri olarak hatırlamıştır ve yaşamıştır. (FP ve DYP sıralarından alkışlar) Son iki yıl, Sayın Ecevit'in ilk tahribatı değildir; 1970'li yıllarda, yine yoksul halkı bu zihniyet mahvetmiştir. 1970'lerin Ecevit Hükümeti, yağ kuyruklarıyla, benzin kuyruklarıyla, karaborsalarla ve yokluklarla hatırlanmaktadır; ancak, hemen belirtmek isterim ki, bu kötü tablonun bugünkü sorumlusu, yalnızca DSP ve Sayın Genel Başkanı değildir; onu Başbakanlık koltuğuna omuzlarında taşıyanlar da aynı kötü gidişe ortaktırlar, müteselsilen sorumludurlar. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

Burada neyi tartışıyoruz; 1999 yılı bütçesini... Bütçeler neyi gösterir; bütçeler, bir iktidarın ne yapmak istediğini gösterir, ne yapmak istemediğini gösterir, kimlerden alıp, kimlere dağıttığını gösterir. Şimdi 1999 bütçesi ve 1998 bütçe rakamlarını incelediğimiz takdirde, iki yıldır bu zihniyetin Türkiye'de ne yaptığını, ne yapmadığını, bundan sonrası için de, kimlerden toplayıp kimlere dağıtma kararı aldığını birlikte incelemiş oluruz.

Değerli milletvekilleri, hepinizin hatırladığı gibi, 54 üncü Refahyol Hükümeti, önemli ekonomik sorunlarla birlikte işbaşına gelmişti. Bu sorunlarla, o hükümet, içinde bulunduğum hükümet mücadele etmiştir. 54 üncü Refahyol Hükümeti, kamu açıklarını azaltmıştır, memurlara vermiştir, emeklilere vermiştir, Bağ-Kurlulara vermiştir; yatırımları artırmıştır, yatırımcıları, gerçek işadamlarını, KOBİ'leri desteklemiştir; Refahyol Hükümeti, tarım ve hayvancılığı korumuştur, desteklemiştir, esnafı, sanatkârı rahatlatmıştır; ama, 54 üncü Refahyol Hükümeti, faiz ödemelerini, ranta giden kaynakları kısmıştır; temel mücadelesi, temel hedefi de bu olmuştur. (FP sıralarından alkışlar)

Bu söylediğim, ifade ettiğim cümlelerin her biri, bu hükümet döneminde devletin resmî yayınlarında yer alan rakamlarla teyit edilmektedir. Bunları tek tek verip sizleri yormak istemiyorum; ama, siz iki yıldır ne yaptınız, 1999 bütçesiyle de ne yapmak istiyorsunuz. Konunun özeti şudur : Bütün üretenleri, çalışanları, emeklileri mahvettiniz, mahvetme kararınızı 1999 bütçesiyle de ilan ettiniz; ama, rantiyeyi beslediniz, rantiyeyi besleme kararınızı da yine 1999 bütçesiyle ilan ettiniz.

Bunu nasıl yaptınız ve nasıl yapmaya devam edeceksiniz. Önce kamu açıklarıyla mücadele edecek yerde, kamu açıklarını artırdınız. Belki de bilinçli bir politikanın ürünü olarak artırdınız; çünkü, rantiyeye kaynak aktarımını meşrulaştırmanın en önemli aracı, kamu açıklarıdır. İşte, rakamlara baktığımızda bunu açıkça görüyoruz; 1996 bütçesinde kamu kesimi borçlanma gereği 8,8 iken, Refahyol döneminde, bu, 7,6'ya düşürülmüştür; ama, siz, 1998 bütçesinde 8,7'e çıkardınız; şimdi, 1999 yılında da yüzde 10'a doğru tırmandırıyorsunuz.

1998 yılı bütçe açıklarını düşük gösterebilmek için bu açıkları kamu bankalarına yansıttınız; ama, genel kamu açıklarını incelediğimiz takdirde, iki yıllık Anasol-D Hükümetinin, kamu açıklarını sürekli artırdığı net bir şekilde görülmektedir.

1996-1997 yıllarında ve daha önceki son birkaç yılda, KİT'ler kâr ederken, 1998 ve 1999 yıllarında, yine, aynı şekilde KİT'leri dahi zarara soktunuz.

1999 bütçe açığı, şu anda elimize ulaşan rakamlara göre, korkunç boyutlara ulaşmıştır. 1999 bütçe açığını 9,2 katrilyon lira olarak belirlediniz. Bütçe gelirlerinin yüzde 52'si açık olarak görülmektedir. 1999 yılının ilk beş ayındaki bütçe açığı ise, şimdiden 4 katrilyon liraya ulaşmıştır ve vergi gelirlerinin tamamı miktarınca ilk beş aylık açık vardır.

Yanlış Ecevit politikaları ve beceriksiz yönetiminiz yüzünden, vergi gelirlerinde de ürkütücü bir azalma ortaya çıkmıştır. 1999 yılının ilk beş ayında tahsil edilen toplam vergi miktarı, 4,8 katrilyon liradır. Bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 48'lik artış vardır; enflasyon oranından daha düşük bir artıştır; yani, vergi gelirlerini reel olarak azalttınız. İlk beş ayda ödenen toplam faiz de 4,3 katrilyon liradır, yani, vergi gelirlerinin yüzde 90'ına faiz ödemeleri ulaşmıştır.

Hele, vaktiyle, Sayın Demirel "dört kaz verseniz, akşama, ikisini kaybeder, döner" lafını boşuna söylememiş diye düşünüyorum şu anda. (FP sıralarından alkışlar) Üstelik, vergilere yaptığınız bunca zamma rağmen, Ecevit zihniyeti işbaşına gelir gelmez, vatandaşı, vergi yağmuruna tutmuştur. Kesintisiz eğitime katkı diye, uçan kuşa ilave vergiler yüklediniz. Gelir gelmez, fakir fukaranın sırtına binen Akaryakıt Tüketim Vergisine yüzde 30 zam yaptınız. Vergi Reform Kanunu çıkarıyoruz dediniz, bununla vergi gelirleri artacak dediniz, vatandaşın tepesine bindiniz; tam tersi oldu, beceriksizliğiniz, yanlış politikalarınız yüzünden, vergi gelirleri azaldı. Bakın, aramızdaki fark da buradadır...

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) – İktidarı koyup kaçtınız!..

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Refahyol döneminde, kamu kâğıtlarından veya diğer yollarla elde edilen faiz gelirlerinden alınan yüzde 12'lik stopaj yoluyla vergi dışında, tek bir kuruşluk ilave vergi yüklemedik; sadece faizleri vergilendirdik; ama, oniki yıllık Refahyol Hükümeti döneminde, vergi gelirleri yüzde 100'ün üzerinde artmıştır. İşte, ay ay hesabını veriyorum: Temmuz 1996, Rehafyol'un ilk ayıdır, vergi gelirlerindeki artış oranı yüzde 100,7'dir; Ağustos, ikinci aydır, yüzde 102,9 artış vardır. Eylülde yüzde 103,8; ekimde yüzde 103,7; kasımda yüzde 105,8; Aralık 1996'da, yüzde 107 vergi gelirlerinde artış vardır. 1997'nin ocak ayında yüzde 104,8; şubatta yüzde 116; martta yüzde 116,8; nisanda yüzde 116,1; mayısta yüzde 102,9 ve haziran ayında da yüzde 101 vergi gelirlerinde artış vardır. Refahyol dönemi, faize yüklediği ilave vergi dışında, vatandaşın sırtına tek bir kuruşluk ilave vergi koymadığı halde, yüklemediği halde, vergi gelirlerinde, işbaşında bulunduğu oniki ay boyunca, yüzde 100'ün üzerinde artış sağlamıştır; ama, siz, Vergi Reform Yasası çıkardık dediniz, Akaryakıt Tüketim Vergisiyle fakir fukaranın sırtına bindiniz, kesintisiz eğitim diye dargelirlinin, yoksul yurttaşın tepesine bindiniz; ama, vergi gelirleri, bugün, reel olarak azalmıştır, artış oranı enflasyonun altına düşmüştür. Ancak, sizin, vergi gelirlerinde yaşattığınız bu düşüş, sadece ve sadece 1999 yılına ait değildir; aslına bakarsanız, vergi gelirlerindeki düşme 1998 yılında başlamıştır. 1998 yılında nasıl başladı derseniz, hesap ortadadır; 1998 yılı vergi gelirlerindeki artışımız yüzde 94'tür diyorsunuz; ama, kamu kâğıtları üzerinde vergi yokken, yüzde 12'lik stopajla vergilendiren biziz ve siz, işbaşına geldikten bir süre sonra, bu yüzde 12'lik stopajı kaldırdınız. Refahyol'un koyduğu, sizin kaldırdığınız bu stopajdan, 1998 yılında 554 trilyon lira gelir elde edilmiştir. Fakir fukaraya yansıyan Akaryakıt Tüketim Vergisine yaptığınız ilave zamla tahsil edilen 250 trilyonu da çıktığınızda, aslında, 1998 yılında vergi gelirleri 8,4 katrilyon liradır ki, bu, vergi gelirlerinde, 1998 yılında yüzde 78'lik artışı ifade eder. O yıl için, TÜFE ortalama enflasyonu yüzde 85 olduğuna göre, vergi gelirlerindeki düşüşünüz 1998 yılında başlamıştır ve 1999 yılında da devam etmektedir.

Hani, vergi reformu yapmıştınız... Vergi gelirleri artacaktı... Reform dediğiniz şey, ülkeyi tahrip etmiştir, batırmıştır; çünkü, politikalarınız yanlıştır, ekonomik modelleriniz yanlıştır ve de zihniyetiniz yanlıştır.

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) – Seçim sonuçlarına bak sen!..

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Evet, iki yıllık DSP-ANAP ortaklığı, kamu açıklarını artırdıktan, vergi gelirlerini azalttıktan sonra, rantiyeyi beslemek için her şey müsait hale gelmiştir ve aslında, bu, sizin varlık sebebinizdir; çünkü, sizin bütçeniz, yoksul halkın, tuz, şeker, zeytin, peynir alırken, fiyatlara karışmış olarak ödediği vergileri, diğer tüm vergileri, bir emmebasma tulumba gibi rantiyeye faiz olarak ödeme aracı haline gelmiştir.

Sizin varlığınız, milletimizin sırtındaki en büyük yüktür. 4 katrilyon olarak devraldığınız içborç stoku iki yılda 4 katına çıkmıştır ve 16 katrilyon lirayı bulmuştur; 28 milyar dolar olarak aldığınız içborç stoku 39,5 milyar dolara çıkmıştır.

Şu tabloya bakın: Dışborç stoku 103 milyar dolar, içborç stoku 39,5 milyar dolar, içborç niteliğindeki Ziraat ve Halk bankalarının görev zararı 10 milyar dolar; toplam borç stoku 150 milyar dolara çıkmıştır ve bu da gayri safî millî hâsılanın yüzde 73'üdür; uluslararası kabul edilebilirlik sınırının üzerine çıkmıştır.

1998 yılının ikinci yarısında yaptığınız borçlanmalardaki ortalama faiz oranı yüzde 140 olmuştur; bazen yüzde 150, yüzde 160 faiz oranlarıyla borçlandınız. Daha, önceki gün yaptığınız borçlanmada borçlanma faiz oranı yüzde 120'yi aşmıştır. Hani enflasyon oranı yüzde 50 idi?! Eğer, enflasyon oranı yüzde 50 ise, yüzde 50-60 reel faiz oranlarıyla borçlanıyorsunuz demektir ki, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar yüksek oranlarla borçlanma yoktur.

Refahyol dönemindeki faiz yüküyle mücadele politikasını terk ettiniz. Refahyol dönemindeki 1997 yılı bütçesine baktığınızda hem millî gelire oranı itibariyle hem bütçe büyüklüklerine oranı itibariyle faiz ödemelerinin düştüğünü, aşağılara doğru indiğini göreceksiniz; ama, Ecevit zihniyetinin işbaşına gelişinden itibaren faiz ödemelerinde korkunç artışlar meydana gelmiştir ve bugünkü tablo sizin eserinizdir.

Bütün devlet hazinesini rantiyeye faiz olarak ödedikten sonra, şimdi diyorsunuz ki: "Paramız yok; yatırımlara paramız yok, memura emekliye paramız yok, çiftçiye paramız yok, yatırımcılara paramız yok." Gerçekten, bütçeleriniz tahlil edildiği takdirde, yatırım ödeneklerinin korkunç derecede aşağıya doğru düştüğünü görürsünüz.

1997 yılı bütçesi, Refahyol'un hazırladığı bütçedir; bu bütçede yatırım ödenekleri, bir önceki yıla göre, yüzde 151 artmıştır; bütçe içindeki payı yüzde 6'dan yüzde 7,5'e çıkmıştır ve gayri safî millî hâsıla içerisindeki pay da artmıştır; ama, 1998 ve 1999 yıllarında, bu üç büyüklük itibariyle de, yatırımların bütçe içerisindeki payı sürekli düşmüştür, sürekli azalmıştır, aşağıya doğru inmiştir ve 1999 yılı bütçesindeki yatırım ödeneği 1,4 katrilyon liradır. 1999 yılında ödeyeceğiniz faiz miktarı 12 katrilyon liraya ulaşacaktır. Faiz ödemelerinin onda 1'i kadar -düşük- bir yatırım ödeneğiyle, Meclisin karşısına gelmek, elbette, sıkılınacak bir durum olarak kabul edilmelidir. Bu 1,4 katrilyon liralık yatırım ödeneği, sadece ve sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bir yılda yapmış olduğu yatırım düzeyindedir.

Maalesef, bu İktidar işbaşına geldiği ilk günden itibaren, yatırımları azaltmayı temel bir politika haline getirmiştir. 1998 bütçesinde olduğu gibi, 1999 bütçesinde de tarım yatırımları reel olarak azalmıştır; madencilik yatırımları reel olarak azalmıştır; ulaştırma, turizm, konut, eğitim, sağlık, içmesuyu, kanalizasyon, teknolojik araştırmayla ilgili bütün yatırım ödenekleri reel olarak azalmıştır.

Aynı zamanda, bütün bütçe imkânlarını rantiyeye bir emme basma tulumba gibi bastıktan, dağıttıktan sonra, şimdi, memurun durumu da, gerçekten, içler acısı bir tablo sergilemektedir. Şu iki yılda memura, emekliye yönelik uyguladığınız politikaları bir başkası uygulasaydı, sizin yerinizde bir başkası olsaydı, memur ve emeklilere iki yıldır yaptıklarını hatırlayınca, başını önüne eğerdi. Ancak, görünen odur ki, şu an başlarınızı dik tutmaya çalışıyorsunuz; ama, biz, biliyoruz ki, başınızı eğdiğiniz yerler de vardır, merciler de vardır; ama, oralar farklıdır. (FP sıralarından "Bravo"sesleri, alkışlar)

Bakın, Refahyol, 1996 Haziran ayında işbaşına geldi ve 1997'nin Haziran ayında gitti; tam bir yıllık bu süre içerisinde, memur maaşlarında yüzde 31'lik kümülatif artış sağlamıştır. Ortalama enflasyon ise, bu süre içerisinde, yüzde 78,5'tir; yani, yüzde 52'lik bir fark vermiştir, maaşlarda yüzde 52 puan artış sağlamıştır. Ondan sonraki bir yıllık dönemde, yani, 1997'nin ikinci yarısıyla 1998'in birinci yarısında Anasol-D Hükümeti, memur maaşlarında yüzde 76'lık artış sağlamıştır; ortalama enflasyon yüzde 94'tür; yani, maaşları, 18 puan aşağıya doğru çekmiştir. 1998'in ikinci yarısıyla 1999'un ilk yarısında ise, kümülatif olarak yüzde 65 vermiştir; ortalama enflasyon yüzde 71'dir. Dolayısıyla, memur maaşlarını 6 puan aşağıya çekmiştir.

Bu durumda, Anasol-D Hükümetinin iki yıllık döneminde, geçmiş iki yıldan dolayı memurun yüzde 24'lük bir alacağı vardır. 1999 yılının ikinci yarısındaki muhtemel enflasyonun da, asgari olarak, yüzde 25 olduğunu düşünürseniz, toplam, yüzde 50 yapar. Geçen iki yıllık ve önümüzdeki altı aylık refah payından memurun alması gereken miktarı da hesaplarsanız, en az, yüzde 10 verirsiniz, dolayısıyla, bugün memurların ve emeklilerin maaşı, iki yıl önceki seviyesine ulaşabilmesi için, memur maaşlarına en az, yüzde 60, yüzde 70 zam yapmanız lazımdır.

Emekliler için de aynı şeyi, aynı hesabı yapabiliriz. Refahyol döneminde, Hükümet kurulur kurulmaz, memur ve emeklilere yüzde 50 maaş artışı sağlanmıştır, hemen ertesi ocak ayında yine yüzde 50'lik maaş artışı verilmiştir, yüzde 50, yüzde 50 maaş artışları yapılmıştır; ama, maalesef, bütçe dengeleri de kurulduğu ve korunduğu halde, bu Hükümet, bu zihniyet, iki yıldır memuru, emekliyi mahvetmiştir, perişan etmiştir, reel ücretleri aşağıya doğru çekmiştir. Nitekim, Devlet Planlama Teşkilatının rakamları da hem memur maaşlarındaki düzeyin reel olarak azaldığını hem Emekli Sandığına tabi emeklilerin maaşlarının reel olarak azaldığını, SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin de iki yıldır maaşlarının reel olarak azaldığını göstermektedir.

Resmî raporlara göre, kamu kesimindeki işçi ücretleri yerinde saymıştır. Asgarî ücretse, yüzde 7 civarında azalmıştır.

Esnaf ve sanatkâr da, yine, bu iki yıllık yanlış politikalar yüzünden mahvolmuşlardır. Ekonomi canlılığını kaybetmiştir, piyasalar durmuştur ve bunun neticesinde, işyerleri, şirketler hızla kapanmaktadır. Esnaf ve sanatkâr kan ağlamaktadır; çekler, senetler ödenemez hale gelmiştir, senet protestoları yüzde 140 artmıştır. Esnaf, bugün, kefalet kooperatiflerine borçlarını dahi ödeyemez olmuştur. İç talep azalmıştır. Vergi reformu, yine esnafı vurmuştur.

İşadamları ve yatırımcılar açısından da geçen iki yıllık dönem, gerçekten bir felaket dönemi olmuştur. Ülkedeki tasarruflar kamu kesimi tarafından emilmiştir, piyasada para bırakılmamıştır. Rant ekonomisini özendirdiğiniz için yatırımlardan caydırmışsınızdır, ülke ekonomisini tahrip etmişsinizdir, yatırımlar ve üretimler durmuştur, geriye doğru gitmiştir ve ekonomi mefluç bir görüntü sergiler hale gelmiştir.

Yabancı sermaye dahi, bu Ecevit zihniyeti sebebiyle, âdeta Türkiye'yi terk etmiştir. Devri iktidarınızda, yabancı sermaye girişi 1998 itibariyle gerilemiştir. Buna karşılık, 1998'in ikinci yarısında, piyasadan yaklaşık 7 milyar dolar dışarı çıkmıştır; yanlış vergi politikalarınız yüzünden, sermayeyi renklerine göre ayırmanız yüzünden.

Bugün, Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri işsizliktir. 23 milyon aktif işgücü vardır, her yıl 500 000 yeni işgücü piyasaya girmektedir; mevcut 500 000 işsizi de ilave ederseniz 1 milyon işsiz vardır. 1998 yılındaki yanlış politikalarınız yüzünden bu 1 milyon işsize yeni yüzbinlerce kişi ilave edilmiştir. Bu tablo karşısında bilinen bir gerçek varsa, o da, bunun çaresi siz değilsiniz, siz sadece bir felaketsiniz. (FP sıralarından alkışlar)

Çiftçilerimiz, yine aynı şekilde, döneminizde, yani iktidarınızda zor günler geçirmişlerdir. Mazot, gübre, ziraî ilaçlar bir üretim yılından diğerine ikiye, üçe katlanarak zamlanmıştır; ama, düşük tabanfiyatlarla, ödenmeyen, geç ödenen ürün bedelleriyle çiftçiyi perişan ettiniz, mahvettiniz ve çiftçinin reel gelirini düşürdünüz. Pancar ekim alanlarına getirdiğiniz tahditler ve sınırlamalarsa, pancar üreticisini zor durumda bırakmıştır. Refahyol döneminde buğday ve hububat tabanfiyatı yüzde 83 olarak belirlenmiştir; ama, 1998'de ve şimdi 1999'da siz yüzde 60 ve yüzde 50 olarak belirlediniz, buğday ve hububat üreticisini mahvettiniz, tarım maliyetlerini karşılayamaz duruma, düzeye düşürdünüz.

Şekerpancarına Refahyol Hükümeti yüzde 150 zam yapmıştı, tabanfiyat belirlemişti, siz 1998'de yüzde 50 verdiniz, Refahyolun üç verdiğini bir verdiniz.

Yine aynı şekilde, çay üreticisini de bu iktidar, Ecevit zihniyeti düşük taban fiyatlarla mahvetmiştir. Tütün üreticisi mahvolmuştur, perişan olmuştur. Zeytinyağı üreticisi, pamuk üreticisi, fındık üreticisi, bütün ziraî faaliyetlerde bulunanlar düşük tabanfiyat politikalarınız, yüksek tarım maliyetleri politikalarınız yüzünden mahvolmuştur ve perişan olmuştur.

Yine aynı şekilde, Refahyol döneminde et ithali yasaklanmıştı, hayvancılıkta bir gelişme, canlanma başlamıştı. Maalesef, yanlış politikalarınız, Türkiye'de, hayvancılığı da geriye doğru götürmeye başlamıştır. Özellikle kaçak hayvan girişi 29 Kasım 1998 ve 31 Aralık 1998 tarihli et ithaline izin veren kararnameleriniz, hayvancılıkla uğraşanları hayal kırıklığına uğratmıştır.

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) – Gram et girmedi, yasak devam ediyor.

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Ve bu kararnamelerin Resmî Gazetede yayımlanmış olması dahi...

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) – Gram et girmedi, yalan söylemeyin.

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – ...sizin zihniyetinizin ne olduğunu açıkça göstermektedir. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Lütfen, hatibe müdahale etmeyin efendim. Hatibe müdahale etmeyin...

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Çiftçinin eline geçen geliri gösteren fiyat endeksine baktığımızda, 1996-1997 yıllarında, Refahyol döneminde çiftçinin eline geçen geliri gösteren fiyat endeksinde reel iyileşmeler olduğu halde, 1998 yılında, bu endeks aşağıya doğru inmiş ve çiftçi, reel gelir kaybına uğramıştır. Çiftçinin 1998 yılındaki reel gelir kaybı yüzde 12'dir.

Evet, sayın milletvekilleri, işte ekonominin iki yıllık hazin tablosu budur. Ekonomi, önceki yıl 8,3, geçen yıl da 3,8 büyümüştür. Şimdi, Hükümete ve hepinize soruyorum: Ekonomi iki yıldır büyürken, herkesin kaybetmesi mümkün müdür?!. Son iki yıldır, Ecevitli hükümetler döneminde işsizlik arttığına, memur, işçi, emekli, esnaf, sanatkâr, yatırımcı işadamları ve çiftçiler kaybettiğine göre, sizin iktidarınız döneminde kim kazandı; kim kazandı sizin iktidarınız dönemininde?!. (DSP sıralarından gürültüler, FP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Çarpılacaksın... Ceza aldınız mı seçimlerde...

BAŞKAN – Lütfen... Lütfen...

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Ceza aldınız mı ceza...

BAŞKAN – Sayın Hatip, Genel Kurula konuşun efendim, lütfen Genel Kurula konuşun.

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Burası Genel Kurul değil mi Sayın Başkan?!

BAŞKAN – Hayır, genele hitap edin efendim, genele hitap edin.

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Burayı Genel Kurul saymıyorsanız, buraya hitap etmeyeyim. (FP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Önüne doğru söyle.

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Ve siz, iki yıldır kime çalıştınız; iki yıldır kime çalıştınız?.. (DSP sıralarından gürültüler)

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) – Millete... Millet cevabını verdi.

BAŞKAN – Lütfen, müdahale etmeyin. Sayın milletvekilleri... Sayın milletvekilleri...

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Ve siz...

BAŞKAN – Bir saniye efendim...

Sayın milletvekilleri, lütfen, hatibe müdahale etmeyin efendim.

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Hatip ediyor efendim.

BAŞKAN – Hayır efendim, hayır... Genel olarak hitap ediyor, şahıslarınıza hitap etmiyor, genel olarak konuşuyor; siz müdahale etmeyin efendim. Lütfen... Lütfen... (FP sıralarından alkışlar)

Buyurun.

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – 60 milyon halk, iki yıllık iktidarınız döneminde kaybetmiştir; ama, sizin iki yıllık iktidarınız döneminde rantiyeciler kazanmıştır, rantiye kazanmıştır. Bütçe rakamları da, açıkça bunu göstermektedir. (FP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Sana öyle geliyor!..

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Ama, bilesiniz ki, iki yıldır kimlere çalıştıysanız, 1999 bütçesiyle de onlar için çalışıyorsunuz; hepinizi uyarıyorum ve dikkatlerinizi çekmek istiyorum; bu kez, DSP, Milliyetçi Hareket Partisi ve ANAP olarak -bütçe rakamları bunu teyit ediyor, bunu doğruluyor ve bunu gösteriyor ve açıkça söylüyorum- geriye dönüp baktığınızda "şunu da halk için yaptık, iyi yaptık" diyebileceğiniz tek bir cümle var mı?..

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) – Halk hepsini biliyor...

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Tek bir cümle istiyorum. (FP sıralarından alkışlar) Tek bir cümle...

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Onun için mi halk size ceza verdi?

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Diyeceksiniz ki, enflasyon rakamlarını düşürdük. Bilesiniz ki, düşürdüğünüz sadece rakamlardır; aslında, hayat pahalılığını artırdınız. Bu kez de rakamları düşürüp hayat pahalılığını artırarak, halkı vurdunuz ve perişan ettiniz.

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) – Sizi de vurduk!..

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Önce, enflasyon rakamlarını verirken, toptan eşya fiyatları endeksinden vazgeçin. Bu ülkede, bir kamyon şeker, bir tanker mazot alan hiçbir tüketici yoktur. (FP sıralarından alkışlar) Halen, tüketici fiyatlarındaki ortalama değişime göre yıllık enflasyon da yüzde 71,3'tür. Bazı temel gıda maddelerine baktığınızda rakamların çok daha büyük olduğunu görürsünüz. Bir yıl içerisinde, ekmek yüzde 100 artmıştır, kıyma yüzde 217, pirinç yüzde 125, zeytin yüzde 124, tavuk yüzde 185, kurufasulye yüzde 173, margarin yüzde 87 ve beyaz peynir yüzde 91 artmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Şener, 1 dakika eksüre ilave ediyorum; buyurun.

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – O 1 dakika yeter bana sayın milletvekilleri...

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) – Biz de sana yeteriz hiç merak etme!..

ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Evet, halkın mutfakta yaşadığı enflasyon çok daha yüksektir; ama, rakamları düşürüyoruz diye, halkın gelirini daha fazla düşürdünüz. Bütün gelir gruplarının reel gelirlerini azalttınız; yani, hayat pahalılığını artırdınız. Önemli olan, enflasyonda rakamların düşmesi değildir, hayat pahalılığının düşmesidir; ama, siz, rakamları düşürüyoruz diye, hayat pahalılığını daha da çekilmez, tahammül edilemez derecede yükselttiniz. Refahyol yüzde 83 olarak devraldığı TÜFE'yi yüzde 78'e düşürmüştü; ama, aynı zamanda, 60 milyon insanın reel gelirini artırmak suretiyle, hayat pahalılığıyla mücadele etmişti.

İşte, siz ve işte biz... Aramızdaki fark da budur diyorum ve hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Fazilet Partisi Grubu adına, ikinci konuşmacı Sayın Cemil Çiçek, buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sizleri ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum. Yapmakta olduğumuz bu çalışmaların ülkemizin huzur ve refahına, insanlarımızın mutluluğuna vesile olmasını Allah'tan niyaz ediyorum.

Anamuhalefet Partisi olarak bizim görevimiz, milletimiz için en güzel şeyleri samimi olarak temenni etmektir. İktidar olarak sizin göreviniz de, temenni edilenleri, iyilikleri, güzellikleri temin etmektir. Zira, güç sizdedir, icra yetkisi de sizdedir. Doğru iş yaparsanız, ülkenin hayrına adımlar atarsanız, hiç şüpheniz olmasın ki, size en büyük destek bizden gelir. Bunu, sorumlu bir siyaset anlayışının gereği olarak yaparız, ülkemizi sevdiğimiz için yaparız, vatanseverliğimizden dolayı yaparız. Diğer taraftan, bu desteği, birlikte icra etmekte olduğumuz ve her geçen gün biraz daha dibe vuran siyasete itibar kazandırmak ve bu müesseseye itibar kazandırmak için yaparız. Onun için, sizlerin başarısızlığı değil, samimi olarak itiraf edeyim ki, başarınız bizleri memnun eder; çünkü, siyasetin çok önemli bir kavram ve bir kurum olduğunu kabul ediyoruz. Siyasetin özünde, insana ve hayata duyulan saygı vardır; siyaset, insana ve millete adanmış bir hayattır, bir aksiyondur. Çünkü, siyaset, fazilettir, faziletli bir iştir, bunun önceliği de Türkiye'dir, bu desteği ondan dolayı yaparız. (FP sıralarından alkışlar)

Yeni yüzyıla girerken siyasete yeni bir üslup, yeni bir muhteva, yeni bir anlayış, albenisi olan yeni bir yaklaşım getirmemiz gerektiğine inanıyoruz. Kendi varlığını başkasının yokluğunda arayan çirkin siyasetin terk edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. O sebeple, biraz sonra arz edeceklerimi, mutat olarak yapılan bir iktidar-muhalefet ikilemi içerisinde değil, gerçekten ülkesini seven bir insanın yüreği yanarak söyleyeceği tespitler, temenniler ve ikazlar olarak almanızı bilhassa istirham ediyorum.

Zannediyorum ki, Fazilet Partisi olarak, biz, bu dönemde güzel imtihanlar verdik. Şu kısa çalışma dönemi içerisinde, başta anayasa değişikliği olmak üzere, Bankalar Yasası ve DGM yasalarında güzel örnekler ortaya koyduk. Anayasa değişikliğini yeterli bulmamamıza, hatta seçim beyannamemize de aykırı olmasına rağmen, Bankalar Yasasında birçok yanlışlıklar ve eksiklikler olmasına rağmen, tekliflerimizi yaptık, ikazlarımızı yaptık; ama, sonunda vebalini de omuzlarınıza yükleyerek, gelip olumlu oy verdik. Neden; çünkü, aziz şehitlerimizin hatırasına hürmeten, geride bıraktıkları dul ve yetimlere, gazilerimize saygıdan dolayı, geldik kabul oyu verdik. (FP sıralarından alkışlar) Eğer, o oylama sonuçlarını iyi değerlendirirseniz, biz kabul oyu vermeseydik, 143 üncü madde şu an referandum yolunda olurdu. Bunu iyi anladığınızı, iyi değerlendirdiğinizi ümit ederim.

Ülkenin huzurunu, refahını, birliğini, dirliğini temin etmek sizin göreviniz; ama, bu noktada hiçbir mazeretiniz de yoktur ve olamaz.

1961'den beri, en fazla Meclis desteğine sahip bir hükümetsiniz. Hemen her yasayı çıkaracak bir çoğunluğunuz var. "Yerimiz dardı, oynayamadık" da diyemezsiniz; ama bundan başka bir avantajınız var : Size, her konuda yardımcı olmaya hazır, iyi niyetli, güzel örneğini de daha düne kadar vermiş bir muhalefet var. Bu da sizin bir başka şansınız.

Sayın Ecevit'in 80 öncesi yaptığı muhalefeti bir hatırlayın; o cins bir muhalefetin ülkeye, demokrasiye neler kaybettirdiğini bir hatırlayın; akan kanları, dökülen gözyaşlarını, yanan fabrikaları, duran ekonomiyi bir hatırlayın... Şimdi, bizim muhalefetimizi, daha iyi takdir etmeniz gerekir diye düşünüyoruz. Bizler, Fazilet Partililer olarak, o muhalefeti beceremediğimizden değil, yapamadığımızdan değil, ülke yararına bulmadığımızdan; o tip bir muhalefeti, çok ilkel bulduğumuzdan dolayı benimsemiyoruz.(FP sıralarından alkışlar) Bunu, iyi anlayın, iyi kavrayın ki, önümüzdeki zorlukları, ancak, birlikte böyle aşabiliriz.

57 nci hükümet, 1961 yılından bu yana Meclisin en fazla sayısal desteğine sahip olan bir hükümettir. İnşallah, bu çoğunluk, sayısal bir çoğunluk değil, siyasî bir çoğunluktur, siyasî ağırlığı olan bir çoğunluktur, ne yapacağını bilen bir çoğunluktur; çünkü, Türkiye'nin ihtiyacı olan bu ikincisidir.

Türkiye, bugün, ihtişamla sefaleti bir arada yaşıyor. Bir tarafta açlık sınırına gelmiş 15 milyona yakın insanla beraber, sayıları 70 bin civarında, petrol krallarını imrendirircesine Türkiye'de sefahat içerisinde yaşayan insanların birlikte yaşadığı bir ülke.

Onun için, Türkiye'nin, bu tezatlardan kurtulması lazım. Türkiye, her geçen gün yeni tezatlarla, yeni garipliklerle, yeni acayipliklerle karşı karşıya. Bir tarafta, Türkiye'de, yüksek enflasyon var, ekonomide yüksek enflasyon yaşanıyor; ama, televizyonda haberleri açtığınızda, gazetelerde manşetlere baktığınızda bir garip ifadeyle karşılaşıyorsunuz : "Ankara'nın gündemine bomba gibi düştü!" İşte, Ankara'nın gündemine bomba gibi düşen her olay, Türkiye'de, millî iradede devalüasyon meydana getiriyor; ekonomide enflasyon, millî iradede, hukukta ve demokraside, Türkiye, bir yüksek devalüasyon yaşıyor. (FP sıralarından alkışlar)

Türkiye, gariplikler ülkesi; bir tarafta, zengin bir avuç tefeci, vurguncu atını dağdan aşırıyor; ama, öbür tarafta, 65 milyon fakir fukara millet düz yolda yolunu şaşırıyor. (FP sıralarından alkışlar) Türkiye, gariplikler ülkesi; benim devletim, bir tarafta, Kafdağı'nın arkasından, telefon konuşmalarından Abdullah Öcalan'ın yerini tespit edebiliyor -bu kadar güçlü bir devlete mensubuz, bundan dolayı iftihar ediyoruz- ama, öbür tarafta, burnunun dibinde bankaların içi boşaltılıyor, bunlardan haberdar olamıyor. Bu türlü zıtlıkları yaşayan bir ülke. (FP sıralarından alkışlar)

Türkiye, bir anayasal devlet; anayasası var; bir hukuk devleti, 2 nci maddesinde öyle deniliyor. Evet, bir tarafta, hukuk devleti, anayasası var, hâkimiyet kayıtsız şartsız milletin gözüküyor -biz, buna yürekten inanıyoruz, bunu doğru buluyoruz, çağı aşan bir doğru olarak kabul ediyoruz- ama, öbür tarafta, Türkiye, oligarşik adacıklar ya da anayasal dükalıklar ülkesi. (FP sıralarından alkışlar) Bir açın bakın şu Anayasaya, bir açın bakın. Türkiye, her gün, bunların sıkıntısını, bunların ıstırabını çekiyor; biz de, burada, bütçe kanunu tasarısını görüşüyoruz bu anayasal dükalıklara ya da oligarşik adacıklara ikmal sağlamak için, onların huzur ve refahını temin etmek için. (FP sıralarından alkışlar) Getirdiğiniz bu bütçe onlara hizmet ediyor, millete hizmet etmiyor, milletin huzuruna ve refahına hizmet etmiyor.

Bakınız şu üniversitelerin haline. Üniversiteler ki, o milletin geleceğidir. Üniversitesinde istikrar yoksa, üniversitesinde bilim yoksa, üniversitesinde özgürlük yoksa, o ülkenin gideceği yer, bugün, Türkiye'nin geldiği noktadır. Bir üniversite ki, bir üniversite yönetimi ki, hukuka bağlı değil, bilime bağlı değil, özgürlükten yana değil, eli değnekli çarşı ağası gibi, o ülkeyi, o üniversiteyi yönetmeye çalışıyorsa, orada, bilim olmaz; orada özgürlük olmaz. (FP sıralarından alkışlar) Evet, şimdi, bakınız şu üniversitelerin haline, bilimle değil giyimle uğraşıyorlar, kafanın içiyle değil kafanın dışıyla uğraşıyorlar, muhtevayla değil şekille uğraşıyorlar. Şimdi, üniversitelerin hali böyle olursa memleketin hali nice olur!.. Ee, şimdi, bu üniversite yönetenlerin birkısmı noksanlıkta kemal sahibi, noksanlıkta... (FP sıralarından alkışlar) Türkçe'yi, başında görev yaptığı üniversiteyi, Türk dilini ilim dili olmaz diyecek kadar aşağılayacak, Türk kültürüne, Türk diline sırtını çevirecek insanların yönetiminde bir üniversitede bilim olmaz, bilimsel keşifler olmaz, icatlar olmaz, kem alât ile kemalât olmaz, nitekim de olmuyor. Onun için, anayasal dükalıklar ülkesi diyoruz.

Şimdi, geçen hafta Bankalar Kanununu çıkardınız, çıkardığınız Bankalar Kanunuyla yeni bir dükalık daha ihdas ettiniz. Milletten toplayacaksınız, 65 milyon fakir fukaradan toplayacaksınız, bir avuç zadegâna götürüp teslim edeceksiniz; Türkiye'nin geldiği nokta bu.

Türkiye'nin gündeminin bunlar olmaması lazım. Türkiye'nin gündemi bunlar olmaması lazım ki, tarihte karşılaştığımız sıkıntılarla karşı karşıya kalmayalım. Tarihe ilgi duyanlarınız bilir, bugün II. Balkan Savaşının başladığı gün. Türkiye Osmanlı Devleti o noktaya nasıl geldi; iç kısır çekişmelerden dolayı geldi, sen - ben kavgalarıyla geldi, milletin hayrına olmayan kavgaları günlerce, aylarca sürdürmekten geldi; itilafçılar bir tarafta ittihatçılar bir tarafta, onlar öbürlerine "dinsiz" dedi, berikiler ötekilerine "vatansız" dedi; ama, sonunda Balkanların tamamı gitti, Kosova gitti, Belgrad gitti, Bosna-Hersek gitti, binlerce şehidin kanı pahasına elde ettiğimiz aziz vatan parçaları birer birer gitti.

Şimdi, peki, bugün neyle uğraşıyoruz; Kosova Savaşı bitti, ama kaset savaşları bir türlü bitmedi... (FP sıralarından alkışlar) Türkiye bir seneden beri, birbuçuk seneden beri kaset savaşlarıyla gündemi tıkıyor. Bununla enflasyon düşse zararı yok, bununla içborç azalsa zararı yok, bununla ülkenin hayrına bir gelişme olsa zararı yok; ama, bunların hiçbirisinden hayır çıkmıyor; çünkü devletin çivisi çıkmış vaziyette. Bu çiviyi yerli yerine oturtmak lazım. Bu çivi yerli yerine oturtulamaz ise, bu çivi doğru dürüst çakılamaz ise, korkarım ki, önümüzdeki dönem, daha büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalacağız.

Şu kaset savaşları bir gerçeği gösterdi; birkısım kamu görevlileri, devletten maaş alıyorlar, görevleri devlete ve millete çalışmak; öyle anlaşılıyor ki, topladıkları bilgileri en evvel kendileri için topluyorlar, kendi ikballeri için, kendi saltanatları için topluyorlar, şantaj için topluyorlar; beş sene saklıyorlar, on sene saklıyorlar, bir gün, bir "G" günü için saklıyorlar, bir "G" günü için; o gün geldiğinde, bunları kullanıp, bu 65 milyon insanın huzurunu kaçırıyorlar, rahatını kaçırıyorlar; yiyecek ekmeği yok, hiç olmazsa evinde huzurlu olması lazım. Artık, giderek, Türkiye'de, bu sıkıntılar, vatandaşı canından bezdirir hale geldi.

Türkiye'yi bu sıkıntılardan kurtarmanın yolu, hukuk devletini tesis etmek idi; ama, öyle görünüyor ki, bu kaset savaşları yedi cephede birden devam edecek ve zannediyorum, modern Mc Carthycilik, önümüzdeki günlerde yeniden Türkiye'ye avdet edecek.

Biz, düşünürdük ki, Türkiyemiz açısından, globalleşen dünyada, bütün dünyayla beraber bir bilim çağına adım atıyoruz, bir gelişme, demokrasi, insan hakları çağına adım atıyoruz. Böyle düşünüyorduk, böyle ümit ediyorduk; ama, bugün, bu saatte, yüreği yanan bir insan olarak ifade ediyorum ki, 21 inci Yüzyılın ilk günleri Mc Carthyciliğin hortladığı günler olacak. (FP sıralarından alkışlar)

Şimdi, tabiatıyla, bunların hepsine bir şekilde son vermek gerekecektir. Bunu, elbette, hükümetten bekliyoruz. Acaba, 57 nci hükümet bu nitelikte mi, bu yetenekte bir hükümet mi; gelin, şimdi buna bir bakalım: Bunun böyle olup olmadığının göstergesi, her hükümet için göstergesi olan iki tane temel belgeye bakmak lazım. Bunlardan bir tanesi hükümet programı, diğeri de o programa dayalı hazırlanan bütçe.

Şimdi, hükümet programları, o siyasî heyetin, dünya ve Türkiye meselelerini kavrama yeteneğini, zihnî derinliğini, hayat, siyaset, devlet felsefesini, sorunlara yaklaşımını, neyi nasıl anladığını ya da nasıl anlamadığını gösteren, bunları nasıl, ne zaman ve ne yolla gerçekleştireceğini gösteren temel belgelerdir. Bu programlar, bu kürsülerden okunduğu zaman, o topluma, o Meclise umut verir, heyecan verir, ufuk açar. Bu açıdan baktığımızda, hem 57 nci hükümetin programına hem de şu an müzakare ettiğimiz bütçesine bir bakın, o müzakereleri hatırlayın -bugüne kadar pek çok hükümetin içinde bulunmuş, program yazımında ve müzakerelerinde bulunmuş bir insan olarak ifade ediyorum ki- bu çatı altında gerçekleştirilen en heyecansız, en iddiasız, en umutsuz bir müzakereydi. Ülkeyi yeni bir yüzyıla taşıyacak bir siyasî heyetin değil, hayatından bezmiş varyemezin ya da iş bilemezin vasiyetini dinler gibi olduk. O gün, Cebeci Asri Mezarlığı bile buradan daha hareketliydi, daha umutluydu. (FP sıralarından alkışlar)

Şimdi, bakın değerli milletvekilleri, program diye sunulan şey, alışverişe çıkan bir vekilharcın sipariş listesi gibi; uygulanabilir bir program değil uyarlanabilir bir program esasa yönelik değil usulen yazılmış bir program, varları değil yokları olan bir program, umutlara, özlemlere değil, yasaklara, tehditlere, dayatmalara sığınan bir program; onun için de ümit vermedi, heyecan vermedi; içinde takvimi yoktu, tedbiri de zaten yoktu.

Değerli milletvekilleri, şimdi, bir şeyde anlaşmamız gerekiyor: Siyaset dediğimiz şey, yazmak değildir yapmaktır. Yazdıklarınızı neyle yapacaksınız, neyle gerçekleştireceksiniz; bütçeyle. Şimdi, gelin, ikinci belgeye bir bakalım: Sabahtan beri bu bütçeyi konuşuyoruz; yani, ikinci temel siyasî belgeyi. Bütçenin adı var kendisi yok. Usulen yazılan bir programın bütçesi de usulen olur. Konserve bir bütçe; kapağını açmışlar, ambalajını değiştirmişler, altı ay evvelki bütçeyi yeni Meclisin önüne getirmişler. Bütçe diye Yüce Meclisin önüne getirilen, müzakere ettiğimiz şey, iflas etmiş bir şirketin tasfiye raporudur. (FP sıralarından alkışlar) Bu tasfiye raporunu 57 nci hükümetin çok güzel yazdığını takdirle ifade etmem gerekir, kendilerini tebrik ediyorum; çünkü, bu bütçeye baktığımız zaman içimiz kararıyor. Samimi olarak ifade edeyim ki, Hatça Ananın seferberlik bohçası bile bugünkü bütçeden daha az yamalıklıdır. (FP sıralarından alkışlar)

Şimdi, bütçe diye müzakere ettiğimiz şey ne? Bu milletin kaderinde, bir asır sonra, yeniden bir Düyunu Umumiye raporunu müzakere etmek varmış. Biz, şimdi, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bir bütçesini değil bir Düyunu Umumiye raporunu konuşuyoruz. İşte, tartıştığımız metin böyle bir tarihî özellik taşıyor. Sanki, 57 nci hükümetin bakanları da Düyunu Umumiyenin acar memurları. Doğrusu, bu şeref (!) de her hükümete nasip olmaz... (FP sıralarından alkışlar) İşi bu noktaya getirenler eserleriyle övünebilirler.

Bu hükümet, biz, yeni bir hükümetiz, yeni geldik; daha kırkımız bile çıkmadı şunun şurasında; her türlü olumsuzluğu önümüzde bulduk -şimdi, bu "önümüzde bulduk" lafı, çok önemli bir laf. Ben, uzun süre sosyal hizmetlere baktım; babası belli olmayan, nereden tedarik edildiği belli olmayanları getirip cami kapılarında bırakırlardı. Şimdi, ülkenin önüne sorunlar ya da kasetler bırakıyorlar- iki ayda ne düzeltilebilirdi diyebilir. Bu sual şeklen doğru; ama, acaba, bu hükümet yeni bir hükümet mi? Kapı numarasına bakarsanız, 57 numara, yeni; ancak, iyi bilesiniz ki, yeni bir hükümettir; fakat, eski bir siyasî iktidardır; 18 Nisan istasyonundan tedarik edilmiş, yeni bir ortakla yoluna devam eden eski bir siyasî iktidardır. (FP sıralarından alkışlar) Yani, olumsuzluklardan sorumlu eski bir iktidardır, ülkeyi borç batağına sürükleyen eski bir iktidardır, devleti, dışarıda ve içeride itibarsız kılan eski bir siyasî iktidardır, toplumun bütün kesimlerini perişan eden, fakir fukara fonuna muhtaç eden eski bir siyasî iktidardır, devlet garantisiyle, vatandaşı, halkı soyduran bir iktidardır ve bütün bunlardan önemlisi, millete rağmen kurulmuş eski iktidarların devamıdır.

Şimdi, burada Milliyetçi Hareket Partisiyle ilgili olarak bir parantez açmam lazım. Samimi olarak, içim yanarak söylüyorum, Milliyetçi Hareket Partisi, yeni hükümetin yeni ortağı ya da eski iktidarın yeni ortağı; kendileriyle özel kendileriyle özel hukukumuz var. Yaptıkları mücadeleye saygı duyuyorum. Buraya gelinceye kadar çok meşakkatlerden, çok sıkıntılardan geçtiklerini biliyorum; yakın çevremden biliyorum, vilayetinden biliyorum, şahsından biliyorum. Onun için, bu söyleyeceklerim, bu ıstırapla ola, söylenmiş olan şeylerdir.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, sizler, kendi elinizle, kendi iradenizle bu oyuna girdiniz, bu oyunun parçası oldunuz. Şikâyete hakkınız yok, mazerete de hakkınız yok; bir bedel ödeyeceksiniz. Herkes bilir ki, körle yatan şaşı kalkar; siz de bu şaşılıktan nasibinizi alacaksınız. (FP sıralarından alkışlar)

Bu hükümet dışındaki her modelde, başbakan olma imkânınız vardı. Bu hükümette olduğu gibi, siyasî iktidarın mütemmim cüzü değil, asli unsuru olabilirdiniz; tamamlayıcı bir rol yerine belirleyici bir rolün sahibi olabilirdiniz. Millet, size, gelin bu köyün muhtarı olun dedi; siz, muhtarlık yerine birinci azalığı tercih ettiniz. (FP sıralarından alkışlar) Hiçbir mazeretin arkasına sığınamazsınız. İmkânları iyi değerlendirebilseydiniz, ayaküstü beyanatlarla, aynı milletten rey alan birkısım partileri dışlamak gibi bir tecrübesizliği yaşamasaydınız, Meclis Başkanı da sizden olurdu Başbakan da sizden. Bir kere daha anlaşıldı ki, devletlü olmak başka devleti yönetmek başka. (FP sıralarından alkışlar) Bir iktidarın bir parçası olmanın neye mal olduğunu birlikte görüp yaşayacağız.

Şayet enerji işleri olmasaydı, kamu bankaları olmasaydı, özelleştirme mamaları olmasaydı, sizi arayan da olmazdı soran da olmazdı. Hani, Nasreddin Hoca'ya demişler "kavuğun niye büyük" o da "evdeki bulgura tuzak..." Sizi eskiden yok sayanların methu senaları, işte bu özelleştirmelere, bu ihalelere tuzaktır.

Görünüşe bakılırsa, bu hükümet, zıtların içtima ettiği bir hükümettir, bir iktidardır; muhalefeti de kendi içinde olan ilk cumhuriyet hükümetidir. Hani, eski bir tabir var ya, tahtında müstetir; muhalefeti kendi tahtında müstetir bir iktidar, zıtların iktidarı. Daha kurulurken birbirine iğne batırmakta beis görmeyen tek cumhuriyet hükümeti. Umutta, heyecanda, yeni hedeflerde değil; korkularda gıdalanan bir iktidar, benzemezlerin iktidarı, yeni bir tarihî yanılgıya teşne bir iktidar...

Adamın biri, bilmediği bir şehre gelmiş, adres soracak, yol kavşağında gözü şaşı bir adama gideceği yeri sormuş; adamın eli bir istikameti gösteriyor, gözü öbür tarafa kaymış. Şimdi, bu millet, elin gösterdiği istikamete mi gidecek, gözün kaydığı istikamete mi; yoksa, hiçbirine mi?.. İktidarın bir kanadına göre rüzgâr Altaylardan esecek, diğer kanadına göre keşişlemeden. (FP sıralarından alkışlar) Devletin gemisi, dümeni ne yana kıracak, yelkeni ne yana çevirecek? Bunları, daha ilk günden görmeye başladık. Gazete sayfalarına bakın, bu tespitlerimin hepsini göreceksiniz.

Bir şeyi daha göreceğiz: Geçmiş iktidar döneminde, birkısım yöneticilerin, eli işte, gözü oynaşta oldu; yani, ihalelerde oldu, özelleştirmelerde oldu; iş, ihaleye fesat karıştırmaya kadar vardı. Şimdi, bu iktidarın hal ve gidişi nasıl olacak? Büyük ihaleler nerede yapılacak, menfez ihaleleri nerede yapılacak? Diyebilirsiniz ki "biz, bunların hepsini programa yazdık; dürüst olacağız, şeffaf olacağız diye" ama, bu ifadelerin hepsi, 55 inci hükümetin programında da vardı. Onun için, dedim ya, siyaset, yazmak değil, yapmaktır. Kasap kedilerinin, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı civarında, kamu bankalarının çevresinde, Özelleştirme İdaresinin yakınında dolaştığını gördüğüm için bunları söylüyorum. İster tespit olarak alın, isterseniz 65 milyon bu aziz millet adına ikaz olarak alın; çünkü, geçmiş iktidar, her kesimin iktidarı değil, bir kesimin, özellikle de o kesimin iktidarı oldu. Şimdi, bu 57 nci hükümet, her kesimin mi iktidarı olacak, yoksa o kesimin mi iktidarı olacak? Bütçeye bakarsanız, değişen hiçbir şeyin olmadığı çok açık gözüküyor.

Peki, bütün bunlar neden oluyor derseniz -bu misalleri çoğaltmak mümkün, bu tezatları çoğaltmak mümkün- size, bu çatı altında yapılmış bir müzakereden, bir hükümet programı müzakeresinden bir bölüm okuyorum, aynen: "Biliyorum, bu işlerde mahir politikacılar var, onların yarattığı kamuoyları var. Lütfen, sekiz yıldan beri hep sahip çıktığınız, hep üzerine titrer gözüktüğünüz şu rejime zarar vermemek uğruna, bu huyunuzdan vazgeçin." Hangi huy; mebus transferi. "... çünkü, sevgili milletvekilleri, milletin vermediği çoğunluğu, birtakım menfaat çevrelerinden medet umarak sağlayamazsınız." Bu konuşmayı yapan Sayın Genel Başkan doğruyu söyledi; ama, doğruyu yapmadı. Geçen hükümetlerin nasıl kurulduğunu hatırlayın o iktidarların; o hükümeti kurduranların içinde, bankaların içini boşaltanlar var mıydı, yok muydu; ya da, o hükümetin önceliği, neden her kesim olmadı da, o kesim oldu? Bunun kararını siz verin. Ben söyleyeyim: O hükümetler, millete rağmen kurulmuş hükümetlerdi de ondan. Getirilen bu bütçe, bu kesime kaynak yatırmaya devam ediyor. Memura para yok, çiftçiye para yok, köylüye para yok, esnafa kredi yok, emeklinin esamisi okunmuyor, 65 milyonluk ülke rantiyeciye çalışıyor.

Bunları niçin söylüyorum değerli milletvekilleri; bunları söyleyişimin bir başka sebebi var, o da dışpolitikayla alakalı. Gırtlağına kadar borca batmış bir ülkenin, şahsiyetli bir dışpolitika takip etmesinde ciddî bir zorluk vardır; o, dışpolitika olmaz -sürçü lisan ederek söylemeye çalıştım- o, boş politika olur. Nitekim, 55 inci ve 56 ncı hükümet döneminde Türkiye'de yaşanan budur. Memur maaşlarını bile tefeci faiziyle ödeyen, IMF heyeti geliyor, yeşil ışıktan vazgeçtik, sarı ışık yaksa diye, Topraklık sırtlarından 21 pare top atışıyla karşılamaya teşne bir iktidarın bu ülkeye verebileceği hiçbir şey yoktur. (FP sıralarından alkışlar) Tabiatıyla, böyle bir hükümetin dışpolitikayla ilgilenmesi de söz konusu olamaz.

Bakın şu çevrenizde olan bitenlere: Ortadoğu haritası yeniden şekilleniyor, haberimiz yok; Kafkaslarda Rusya, İran, Irak çok yakın bir işbirliğine giriyor, bilgimiz yok; Azerbaycan toprağının yüzde 25'i Ermeni işgali altında, ilgimiz yok; Kıbrıs konusu her geçen gün zora giriyor, bu konuyu doğru dürüst Meclis gündemine bile getiremiyoruz. Türk dünyasıyla ilişkilerimiz dibe vurdu. Özbekistan'la ipler koptu. Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Rusya'nın çekim alanına kayıyor. Balkanlarda ne yaptığımız, ne yapacağımız belirsiz. Barzani ve Talabani Amerika'ya gidiyor, geliyor, gidiyor; herhalde check-up için gidip gelmiyor. Doğu Türkistan'da ve Suriye'de insanlar idam ediliyor, tutuklanıyor. Avrupa Birliği ile ilgili umutlar bir başka bahara kaldı. En güncel konu, aktüel konu Kosova... Gerçekten, sayın milletvekilleri, biz, bu Kosova işinin neresindeyiz, hangi konumdayız, imarında neresindeyiz; inşasında, yönetiminde neresindeyiz? Anlaşılıyor ki, biz, Balkanlarda da yokuz. Bu ve benzeri soruların arkasını getirebilirsiniz, başka sorular sorabilirsiniz; ama, bilirsiniz ki, tatminkâr cevap alamazsınız.

Değerli milletvekilleri, anlaşılıyor ki, hükümet, dışpolitikayı sizinle paylaşmak istemiyor. Bakınız, 2 Mayıstan beri bu Meclis açık. Çoğu zaman, hükümet kurulunca, hükümet kurulup, programını vesairesini okuyuncaya kadar, gündemdışı üç konuşmayla bu Meclisi açtık, kapattık. Her gün, biz iş yapsak da yapmasak da, bu Meclisin maliyeti ülkeye 100 milyardan aşağıya değildir. Neden, bir gün, bir dışpolitika meselesini Türkiye'nin gündemine getirmedik? Ne olurdu yani, bu Meclisle beraber, bu dışpolitikayı şekillendirebilseydik?

Osmanlı Devletinin 700 üncü Kuruluş Yıldönümü... Bu kürsüden, gelip, bu devleti bize armağan edenlere minnet ve şükranlarımızı arz etmemiz gerekmez miydi, böyle bir ihtiyacımız yok muydu?! (FP sıralarından alkışlar) İki aydır bu Meclis açılıyor kapanıyor, açılıyor kapanıyor; bir mahallî olay kadar bile, Türkiye'nin en hayatî meseleleri, tarihî meseleleri geçiştiriliyor. İşte, yüreğimin yanması bundandır. Milliyetçi Hareket Partisinin içinde olduğu bir hükümette işlerin bu kadar sorumsuzlukla gitmiş olması benim yüreğimi parçalıyor.

Bakınız, değerli milletvekilleri, çok açık ifade ediyorum; bu Mecliste, hiçbiriniz, hiçbirimiz, Sayın Başbakanın muhterem eşleri kadar, Türkiye'nin nereye gittiğini, dışpolitikada hangi noktada olduğunu bilmiyoruz. Bilirsiniz ki, devlette üç alan vardır; bir tanesi dışpolitika, bir tanesi güvenlik, bir tanesi de eğitim ve kültür. Bunlar milletle beraber yapılır, milletin meclisleriyle beraber yapılır. Arkasında Meclis yoksa, halk desteği yoksa dışpolitika diye gündeme getirdiğiniz şey, devlet büyüklerinin turistik ziyaretinden öteye gitmez. Neticede geldiğimiz nokta budur.

Yaptığınız içpolitikada, güvenliğin arkasında millet yoksa, o zaman Türkiye'de huzuru ve barışı sağlayamazsınız. Bakınız, şimdi, Türkiye'de olan ne; bu millet, dünyadaki gelişmeye paralel olarak kendini bilme, kendini bulma, kendisi gibi olmanın gayreti içerisinde, çabası içerisinde. Bunu tehdit olarak algılıyoruz; ama, milletin soyulmasını, fakir fukaranın soyulmasını, bir gecede, trilyonların bir yerden bir yere kaynak aktarılmasını, kanunsuz olarak aktarılmasını, bu ülkede tehdit olarak algılayamıyorsak, o içpolitikanın arkasında da millet yoktur. Böylesine güvenliği sağlayamazsınız. (FP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Korkuya dayalı millî birlik olmaz. Korkuya dayalı beraberlik olmaz; sevgiye dayalı birlik ve beraberlik olur. Bunun da yolu, iktidar ve muhalefet diyalogudur. Hani adamın yürüyüşüne bakmışlar, bilinen adrese ne kadar zamanda gider. Adam yürüyüşü gördükten sonra söylemiş... Emin olun, şu Hükümetin kurulduğu günden beri, diyalog noktasında, sınıfta kaldığınızı çok açık olarak ifade etmemiz lazım; çünkü, biz, her müspet işinizde size yardımcı olmaya çalışıyoruz. Bir "kurulur" lafını "kurulabilir" hale getiremediniz...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Yani, Clinton'ın isteğini bu Meclis yerine getirecek, Schröder'in isteğini yerine getirecek; ama, Ahmetlerin, Mehmetlerin, Fatmaların, Ayşelerin isteğini yerine getiremeyecekse, onların özgürlük taleplerini yerine getiremeyecekse, bizim demokrasimiz, doğrusu millet yararına yeteri kadar işlemiyor demektir. Zaten bizim demokrasimiz de perili köşke benziyor. Her tarafından garip sesler geliyor, her tarafında, her odasında hayaletler dolaşıyor. Allah sonumuzu hayır getirsin.

Söylenecek çok söz var. Başkanın müsamahasını da istismar etmek istemiyorum; ancak, bütün bu olumsuzluklara rağmen, milletimizin bu zorlukları aşacağına inanıyorum. Bu Mecliste görev yapan, buradan buraya kadar, bu 550 milletvekilinin vatansever gayretleriyle, çabalarıyla bu zorlukları aşabileceğimize inanıyorum.

Milletimize, 1999 bütçesinin hayırlı ve uğurlu olmasını Cenabı Allah'tan niyaz ediyorum. Saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, gruplar olan konuşmalar tamamlanmıştır.

Şimdi, şahıslar adına konuşmalara geçiyoruz. İki arkadaşımıza söz vereceğim; birisi lehte, diğeri aleyhte olmak üzere.

Lehte söz almak isteyen, Sayın Orhan Bıçakçıoğlu; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

Süre 10 dakikadır.

ORHAN BIÇAKÇIOĞLU (Trabzon) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

1999 yılı bütçesi üzerinde, şahsım adına, söz almış bulunuyorum. Bütçenin, ülkemize, milletimize hayırlara vesile olmasını Cenabı Hak'tan niyaz ediyorum.

Bütçenin hazırlanmasında katkıda bulunan 55 inci hükümete, 20 nci Dönem Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerine, 57 nci hükümete, 21 inci Dönem Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerine ve değerli bürokratlarımıza çalışmalarından dolayı teşekkür ediyorum.

Üç hükümet ve iki parlamento gören başka bir bütçe, herhalde daha önce yoktu. 17 Ekim 1998 tarihinde, 55 inci hükümet tarafından, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan ve Maliye Bakanlığının bütçesi hariç, diğer kuruluşların bütçesi Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmüştü. 18 Nisan seçimleri dolayısıyla, 4387 sayılı Kanunla bu bütçe geçici olarak yürürlüğe konmuştur. 57 nci hükümet, 30 Haziran 1999 tarihinde yürürlükten kalkacak olan 4387 sayılı Kanununla yürürlüğe konmuş olan ve yürürlükten kalkacak olan bu bütçeyi, İçtüzüğün 77 nci maddesinin verdiği yetkiyi kullanarak huzurlarınıza getirmiştir.

1920 yılında, yani, Kurtuluş Savaşımız sırasında, ilk Mecliste, böyle bir bütçe uygulaması olmuştur. 21 inci Dönem Parlamentosunda, bunun ikincisinin olmasında da bir hayır vardır diye düşünüyorum; ama, ülkemizde yıllardır uygulanan politikalar, birikip gelen sosyal ve ekonomik meselelerimiz, işçinin, memurun, esnafın, emeklinin ve diğer kesimlerin dertlerinin de dermanının bu bütçe olmadığı biliyorum.

100 milyar dolar dışborç, 15 katrilyon Türk Lirasına dayanmış içborç; dışborcun gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 50'ler, içborcun gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 25'lerde olduğu düşünülürse ve bütçe giderlerinin en önemli kalemini borç faizlerinin teşkil ettiği gerçekse, bu bütçe, dertlinin dermanı değildir demektir. Bu ülkeyi bu hale kim getirdi, bu ülkeyi bu duruma kim soktu; bunu, aziz milletimiz gayet açık ve net biliyor. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

Bu bütçe, bu faiz ödemelerini taşıyamayacak düzeye gelmiş ve bütçeyi kilitlemiştir. Yani, yatırım ve hizmetler, borçla karşılanmaktadır ve işi o kadar ileriye götürmüşler ki, faizi ödemek için, yine, faizle para alıyorsunuz, artı, bir de anaparalar duruyor, onlar için de, yine dışarıya borçlanıyorsunuz. Bugün, bu ülkede devlete borç para vermek, en kârlı ticaret haline gelmiştir. Bu finansman modeli, devlet bütçesini de bir çıkmazın içerisine sürüklemiştir.

Değerli milletvekilleri, bu bütçe tasarısını 17 Ekim 1998'de Türkiye Büyük Millet Meclisine sunanlar, 1999 yılı için ortalama dolar kurunu 374 bin Türk Lirası hesaplamışlardı. Bugün, âdettendir, her başarısızlığı bir kılıfa sokmak, bu ülkede moda olmuştur. Hiç kimse, Asya ve Rusya krizlerine, sığınılacak bir liman olarak bakmasın; son onbeş yıldır ekonomimizin patronluğunu yapanlar, milletimize bunu unutturabileceklerini zannediyorlarsa, aldanırlar. (MHP sıralarından alkışlar)

Yıllardır, ne ad altında olursa olsun, uygulanan ekonomik politikalar milletimizi mutlu etmemiş, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, layık olduğu lider ülke, süper devlet mertebesine eriştirmemiştir. Aksine, ülkemizde insanlar, bu politikalar yüzünden, doğup büyüdükleri yerlerden, âdeta göçe mecbur bırakılmış; bölgeler arasındaki sosyal ve ekonomik dengelerin farklılığı, gün geçtikçe daha da artmıştır; zengin, daha zengin olurken, ortadirek kırılmış, çadır göçmüştür.

Yıllardır dinliyorum, bütçe görüşmelerinde hep aynı konuşmalar, hamaset üzerine kurulmuş konuşmalar... Özellikle, buradan, 57 nci hükümetin Tarım ve Köyişleri Bakanına teşekkür ediyorum. Bu yıl, tahıla verilen taban fiyat, çiftçimizi ve köylümüzü memnun etmiştir ve olumlu karşılanmıştır. Türkiye Ziraat Odaları Genel Başkanı Sayın Faruk Yücel, Tarım ve Köyişleri Bakanımıza, verilen bu taban fiyattan dolayı teşekkür etmiştir.

Peşin vergi uygulamasından şikâyet edenler, Net Aktif Vergisinden neden bahsetmezler; Ekonomik Denge Vergisinden neden bahsetmezler? (MHP ve DSP sıralarından alkışlar) 5 Nisan kararlarıyla yüzde 400'lerle borçlanmaktan neden bahsetmezler? Lütfen, tenkit ederken, arkanızda bıraktığınız izleri de görünüz? (MHP ve DSP sıralarından alkışlar) Kendi anahtarlarının sayısını artıranlara, milletimiz, vaat ettikleri iki anahtarın hesabını 18 Nisanda sormuştur değerli milletvekilleri. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar) Ve birilerinin ayağını yere bastırmış, birilerinin de başını göğe değdirmiştir. (MHP sıralarından alkışlar) 21 inci Dönem Parlamentosu ve 21 inci Dönem Parlamentosunun yeni seçilmiş üyeleri adına söz veriyorum: 21 inci Yüzyıla girdiğimiz bugünlerde, başı göğe değecek olan Aziz Türk Milleti olacaktır; bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. (MHP sıralarından alkışlar) Bırakın elimizi taşın altına koymayı, bizler, kafamızı taşın altına koyduk, bu yüce çatı altına öyle geldik; bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın; çünkü, vatana ve millete hizmet etmeyi, ibadetten sonra gelen en ulvî duygu olarak benimsemiş bir kadronun mensuplarını sizlere takdim etmekten şeref ve onur duyuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

Bu duygu ve düşüncelerle, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyor; 1999 yılı bütçesinin, bir kez daha vatanımıza, milletimize hayırlara vesile olmasını Cenabı Hak'tan niyaz ediyorum.

Saygılar sunarım. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Aleyhte söz isteyen, Sayın Kamer Genç; buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum. 1999 bütçesini mi yapıyoruz; yoksa, çelik çomak mı oynuyoruz; yoksa, misket mi oynuyoruz, ben onun farkında değilim! Çünkü, öyle bir bütçe düşünün ki; yani, memura bir şey vermiyorsunuz, işçiye bir şey vermiyorsunuz, çalışana bir şey vermiyorsunuz, sadece, rantiyecinin rantiye gelirlerini garanti altına almak için bir bütçe yapıyorsunuz. Ayrıca, Anayasanın 162 nci maddesinde, bütçenin, Genel Kurula bir gider ve gelir rakamlarıyla gelmesi lazım. Şimdi, bugün, katsayı belli mi? Yok. Hükümete soruyorum, katsayı nedir bugün? Arkadaşlar, bu Genel Kurulda gider artırıcı bir kalem tespit etmeyeceğimize göre, bu bütçedeki gider nedir, bize ylesinler. Genel Kurula bu giderin sabit olarak gelmesi lazım. Bir defa Anayasaya uygun bir bütçe değil. Bu itibarla; yani, böyle, kimin aklına ne geliyorsa bir bütçe yapıyor, getiriyoruz buraya; yani, daha doğrusu yasa; ama, ne Anayasayı dinleyen var, ne hukuku dinleyen var, neyse onları kısa kısa söyleyeyim. Ayrıca da yatırımı olmayan bir bütçe 9,2 katrilyon açığı var, 16 katrilyon civarında iç borçlanma var. Bu bütçeyi alsınlar, burada methedenler ne yaparlarsa, nerelerine koyarlarla koysunlar. Gerçekten çok büyük bütçe yapmışlar, güzel yapmışlar; yani, başlarının üzerine mi koyacaklar, ayaklarının altına mı koyacaklar, onu söylemek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, gerçekten, Türkiye'de memurlarımız çok büyük sıkıntı içindedir. Aslında, memurun maaşına... Özellikle, öğretmenler mecburen ikinci işe itiliyor, devletten kendilerine yapılan ödemeler tatmin edici değil, enflasyon rakamları ortada; ama, buna rağmen, maalesef bunlar ihmal ediliyor.

Biraz önce arkadaşlarımız burada konuştular; şimdi, arkadaki izleri değil, siz gelmişsiniz, ne yapacaksınız, onu söyleyin. Bu Parlamento, bu Meclis size büyük bir destek vermiş, ekonomisi iflas etmiş bir hükümete ortak olmuşsunuz, o önemli.

Değerli milletvekilleri, Anayasamızın 10 uncu maddesine göre, herkes, din, mezhep, ırk ayrımı gözetilmeden kanun önünde eşittir. Devlet organları ve idarî makamları her eylem ve işlemlerinde bu eşitlik ilkesine uymak zorundadır.

Şimdi, burada, Diyanet İşleriyle ilgili bir konuyu belirtmek istiyorum. Memleketimizde Alevî inançlı kardeşlerimiz vardır, Sünnî inançlı kardeşlerimiz vardır. Diyanet İşlerine 172 trilyon lira ödenek ayrılmıştır; ayrılsın, daha da fazla ayrılmasını istiyorum; ama, bu memlekette Alevî inançlı insanlarımız da vardır. Geçen sene, Hacı Bektaş Veli kutlamalarına Başbakan katıldı, Cumhurbaşkanı katıldı, Başbakan Yardımcısı katıldı; "eğer, devlet, çeşitli inanç gruplarına göre ibadet eden insanlarımızın ibadetleri için para ayıracaksa, her inanç grubuna da hisse ayrılacak" denildi; ama, bu bütçede bir kuruş yok; bu da, Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine aykırıdır; dileriz ki, uygulamalarda bunlar giderilecektir.

Değerli milletvekilleri, memleketimizin önemli sorunlarından biri de terördür. Terörün en yoğun olduğu, terörden en çok zarar gören illerin başında Tunceli geliyor ve onun da temsilcisiyim. Gerçekten, yirmi seneye yakın bir zamandır, bu terör memleketimize çok pahalıya mal oldu. Bu terörü destekleyen Yunanistan var, Suriye var ve diğer ülkeler var. Biraz önce burada bir grup sözcüsü dedi ki "Yunanistan terör işini düzeltmeden biz kendisiyle görüşmeyiz." Bana göre, görüşmeyiz değil; Yunanistan'a gerekli dersi vermemizin zamanı gelmiştir, bunu herkesin bilmesi lazım; çünkü, Avrupa Birliğine giriyoruz, gümrük birliğindeki fonlarımıza engel oluyor, Avrupa'dan gelecek kaynakalarımız önlüyor; kendi topraklarında Türkiye'ye karşı her türlü düşmanları besliyor ve turist gelmesini engelliyor; yani, bizim candamarlarımızı kesiyor. Bizim, artık, devlet olarak, devlet gibi, buna karşı bir tavır koymamız lazım. Eğer, o, bizim turizmimizi kesiyorsa, biz de keselim; yani, gerekirse Yunanistan'a...

Bakın, bugün terörün Türkiye'de desteklenmesi dolayısıyla güneydoğuda, tabiî ki, ordumuz büyük bir manevra kabiliyetini kazanıyor; ama, biz, buna da büyük bir fedakârlıkta bulunuyoruz. Eğer gerekiyorsa, Yunanistan'a silahlı güçle de karşılık vermemiz lazım, zaman zaman onları huzursuz etmemiz lazım ve gerekirse onların turizmini bizim de baltalamamız lazım. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar) Ama, maalesef, Dışişlerimiz çok zayıf; yani, bu konularda, maalesef, bu konuların üzerine gidecek kadar bir kabiliyete, bir cesarete sahip değil. Tabiî ki, geçmiş Osmanlı Devletinde de, dışpolitika çok zayıftı.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye Cumhuriyeti Devletini yönetecek insanların, Türkiye Cumhuriyeti halkının gerektirdiği basirette, kuvvette, yüreklilikte olması lazım. Ben, bunu, özellikle şey ediyorum ve hangi devlet bize karşı ne yapıyorsa, onun karşılığını vermemiz lazım. Aksi takdirde, bu iş, işte böyle kardeşlikle, dostlukla olmaz; onlar bize bir zarar veriyorsa, biz de onlara iki zarar verelim.

Terör konusunda, PKK terörü konusunda da önemli birtakım şeyler vermek istiyorum. Şimdi, dağda silahlı mücadele eden insanlar -ben Tunceli'nin dağlarında da konuşuyorum, burada da konuşmak istiyorum- kime hizmet ediyorlar. Bırakın bu silahları, gelin.

Bakın, bundan onbeş yirmi gün önce, Tunceli'nin Darıkent İlçesinde gece bir baskın yaptılar, karakolun olduğu yeri bastılar ve altı ailenin kapılarına benzin döktüler, yakmaya çalıştılar. Bu, dünyanın hangi insanlık tarihinde var?!. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar) Kime hizmet ediyorlar?!. Artık, bu silahları bırakın, gelin, bu memleketin barışa ihtiyacı var. Dünyanın hangi ülkesinde silahla, bugün, artık, devrimden söz ediliyor; mümkün değil, bunlar yapılmıyor; ama, bu iktidarda MHP'nin olması da, bana göre bir şans.

Değerli arkadaşlar, artık biz, bu memlekette yeni yeni şehit cenazelerini görmek istemiyoruz. Bunu, bu kanı elbirliğiyle durdurmamız lazım. Nasıl yapacaksak, uzlaşarak buna bir çare bulmamız lazım. Yani, bir sel aktığı zaman, bir yangın çıktığı zaman insanlar, önce o selin önünü kesmek zorundadır, o yangını söndürmek zorundadır. Aksi takdirde, böyle birtakım yerleri kötüleyerek bu işten çıkamayız. Çok önemli bir sorundur.

Bu terör, Güneydoğu Anadolu'daki meseleler halledilmedikçe, Türkiye'de demokrasinin standartları artmaz, Türkiye'de ekonomik sefalet devam eder ve bunu elbirliğiyle halletmemiz lazım; çünkü, biz, artık, bu milletin bu Meclisinde bu konsensüsü de sağlamak zorundayız. Yani, artık, terörden, kandan, kimse, ne siyasetten bir umut beklesin ne de bir yarar beklesin; bunun üzerine gidelim. Biz, bu terörü bitirdiğimiz zaman, Türkiye, o zaman dünyada lider bir ülke olur; o zaman, biz istediğimizi Yunanistan'a da kabul ettiririz, Avrupa'ya da kabul ettiririz. Onların istedikleri olay şu, diyorlar ki: "Bu Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok dinamik bir devlettir, yarın bunun ayakları yer tuttuğu zaman, ta Avrupa'ya kadar gelir bizi tehdit ederler"

Değerli milletvekilleri, biz, tabiî, baştan beri dedik ki, bu hükümete bir avans verelim; ama, bu hükümetin... Bakın, biraz önce burada bir arkadaş dedi ki: "Biz, devletin kör kuruşunun hesabını sorarız" Biz, sizden, kör kuruşun hesabını sormuyoruz, bankalarda batan 2,5 milyar doların hesabını sorun. Kim bunun ortakları, Türkbankta kim kime ne paralar verdi?.. Bugün, Emlak Bankasını sıfıra indiren, 185 trilyon lira civarında alacağını tahsil etmeyen, Emlak Bankası Menkul Değerlerine, kendi yandaşlarını, piyasalarda düşük parayla topladığı menkul değerleri getirip de 24 trilyon lira zarar ettiren insanlara hesap sorun.

Bakın, şimdi, Emlak Bankası Genel Müdürü, söylendiğine göre, görevden alınıyormuş; ama, Sayın Cumhurbaşkanı, alınmaması için kararnameyi imzalamıyor. İyi; ama, yani, acaba bu Emlak Bankasından, Sayın Cumhurbaşkanının çevresindeki insanlar kredi aldı mı almadı mı; onları bir araştırmak lazım.

Yine, bir Çağlar grubunun bilmem 45 adamı içeri alınıyor -tabiî, bilmiyoruz, doğru mu alınıyor, ön kapıdan alınıp, arka kapıdan salınıyor mu, salınmıyor mu- ama, patron nerede; Çankaya'da karşılanıyor, misafir ediliyor.

Türkiye'de taşları yerine iyi koymak lazım, sorumlu kimse hesap sormak lazım. Aksi takdirde, sayın milletvekilleri, bir yere varamayız. Yani, biz burada gerçekleri dile getirmeye çalışıyoruz, kimseyle şeyimiz yok.

Yalnız, bütçe, tabiî, çok yetersiz bir bütçe. Ben kendi ilimle ilgili bir iki sorunu dile getireyim. Bizim orada, Tunceli'de, iki tane önemli sulama suyu var. Birisi Çemişkezek'in Akçapınar ve Pulur'daki sulama işi, birisi de Mazgirt Akpazar'da yani Tunceli hudutları içinde bir sulama şeyi yok... Geçen sene ihale yapılacaktı; yapılmadı.

Bir de bu Çemişkezek'in bir feribot iskelesi vardı; mevcut feribotla 45 dakika gidiyorsunuz ve bu feribotu belediye çalıştırıyor, güvenlik bakımından çok önemli; ama, bir yol güzergâhının değiştirilmesi sırasında, 45 dakikalık süre, 7 dakikaya düşüyor. Bunu, Plan ve Bütçe Komisyonundaki arkadaşlara söyledik, buraya bir ödenek ayıralım dedik; ama, Sayın Maliye Bakanımız söz verdi, inşallah yıl içinde, bütçe uygulamaları sırasında, bu yolu...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KAMER GENÇ (Devamla) – Sayın Başkan, herhalde 1 dakika veriyorsunuz değil mi?

BAŞKAN – Veriyorum... Veriyorum...

Buyurun.

KAMER GENÇ (Devamla) – Bu yolu inşallah yapacağız; çünkü, yani, askerî birlikler oradan gidiyor, ve orada da bir dalga oluyor, dalga olması nedeniyle insanların hayatları tehlikeye giriyor.

Değerli arkadaşlar, 28 Şubattan bahsediliyor. Bu 28 Şubatın nemasını yiyenler, bakıyorum, bugün, 28 Şubattan çok şikâyetçiler. Sayın Mesut Yılmaz, bu 28 Şubattan sonra, işte, Kutlu Aktaş'ı tuttu, bir rapor düzenledi, bu rapor çıktıktan sonra, dedi ki : "Biz, 5 tane soruşturma komisyonu kurduk, bu soruşturma komisyonları nerede, kimle ilgili ne karar verdiler, onları da açıklamak istiyoruz. Çetelerin üzerine gitmiyorsanız, buyurun gidelim." Böyle, çetelerin üzerine gitmiş gibi görünerek; ama, hiçbir şey yapmamak da, hakikaten, sizin inandırıcılığınızı yok eder ortadan.

Değerli milletvekilleri, biz, istiyoruz ki, bakın, bu hükümet... Bu millet size çok büyük şey verdi... Yani, programınızı açıklayın; böyle, kendinizi istirahate çekmeyin; Türkiye'nin, ciddî sıkıntıları var. Bunları yapmazsanız, bunun ilerideki bedeli çok yüksek olur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KAMER GENÇ (Devamla) – Sayın Başkan, 1 dakika daha verir misiniz?

BAŞKAN – 1 dakika daha ve son olarak...

KAMER GENÇ (Devamla) – Peki efendim.

Şimdi, memleketimizde ciddî ekonomik sıkıntılar var. Bakın, deniliyor ki "kaynak nereden bulalım" bakın, arkadaşlar, bankalarda batırılan parayı biz tahsil edersek, bugünkü, işte Türkbankta, Bank Expreste, İnterbankta batırılan 3 milyar dolara yakın parayı tahsil edin sahiplerinden ve getirin memura, işçiye verin. Bunlar 1 katrilyonu aşan paralardır; aslında bu 1 katrilyon da değil. Devlet 1 katrilyon para bulmak için, gidip de yüzde 120 faizle borç para alıyor. Yani, onun Türkiye'ye maliyetini de hesaplayabilirsiniz. Dolayısıyla, artık, baklava çalan insanların peşinde koşmak yerine, hakiki, memleketi çalan, hortumlayanların peşinde koşmamız lazım. Burada, Türk basınına da tabiî özellikle bir serzenişte bulunuyorum, bulunmak da istiyorum; yani, baklava çalan çocuklara; işte, devamlı bunlara ceza veriliyor; ama, bankaları 3 milyar, 4 milyar dolar hortumlayanları birkaç defa yayınlayın canım, bunda bir sıkıntı olmaz! (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Çok teşekkür ediyorum.

CEMAL ENGİNYURT (Ordu) – Sayın Başkan, tutanaklara geçmesi açısından söylüyorum; Türkiye'de, Alevîler ile Sünnîler arasında, İslam açısından bakıldığında hiçbir fark yoktur. Sayın Kamer Genç, bütün konuşmalarında, Alevîler ile Sünnîler arasında bir kavga olduğunu söyleyerek bölücülük yapmaktadır; sizi, bu konuda dikkatli olmaya davet ediyorum. Türkiye'de Alevîlerin ve Sünnîlerin hiçbir problemi yoktur; hiçbir meselesi yoktur aralarında. (MHP sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, sataşma var; beni, bölücülük yapmakla itham etti; söz istiyorum.

BAŞKAN – Biraz sonra... Biraz sonra...

KAMER GENÇ – Hayır, vereceksiniz değil mi efendim?

BAŞKAN – Biraz sonra...

CEMAL ENGİNYURT (Ordu) – Yeter be!.. Kamer Genç... Kamer Genç... Mecliste senden başka adam mı yok.

BAŞKAN – Hükümet adına Sayın Hikmet Uluğbay; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ – Bana söz vereceksiniz değil mi?

BAŞKAN – Vereceğim efendim, vereceğim...

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Ankara) – Sayın Başkan, değerli üyeler; her şeyden önce, konuşmama, bu kürsüye gelip, 1999 bütçesiyle, aynı zamanda hükümetlerin icraatlarını değerlendiren arkadaşlarımıza, yaptıkları değerlendirmeler için teşekkürlerimi sunarak başlıyorum. O değerlendirmelerin bir bölümüne katılsam da katılmasam da, elbette, her fikir muhteremdir, o fikirleri saygıyla karşılamamız lazım; katılmadığımız boyutlarını da -yine, onlar, nasıl kamuoyuna açıklıyorlarsa- yanlışlıklarıyla, doğru olmayan boyutlarıyla halkımıza bildirmemiz lazım.

Değerli arkadaşlarım, zaman zaman ben bu kürsüye çıktığımda bir şeyin altını çizerim. Çizdiğimiz husus da, bizi izleyen milletimize, gerçekleri; ama, sadece gerçekleri tam olarak söyleyebilmek; siyasetin de, Türkiye Büyük Millet Meclisinin de halkımız nezdinde itibarının yükselmesi ancak ve ancak icraatlarımızla birlikte buna bağlıdır.

Şimdi, bütün değerli arkadaşlarımız bütçeyi değerlendirirken, şu kesimlere yeteri kadar kaynak ayrılmıyor, bu kesimlere yeteri kadar kaynak ayrılmıyor; ancak, şu şu bölümlere büyük kaynaklar ayrılıyor...

Değerli arkadaşlar, her ne kadar, bütçeler, yıllık iseler de, aşağı yukarı, yılların izlerini taşırlar. Yani, bugün, bütçenin 10 trilyon liradan fazlası faiz olarak ödeniyorsa ve bu yük nedeniyle de diğer kesimlere yapılan yatırımlar başta olmak üzere bazı hizmetler noksan götürülüyorsa, samimî olarak, bunun nedenini, yıllardır nereden kaynaklandığını ve bugün buraya nasıl gelindiğini hep beraber iyi bilmek ve halka söylemek lazım.

Şimdi, her şeyden evvel, bunu söylemeden önce, bir hususun altını çizmek istiyorum: Elbette, Türkiye Büyük Millet Meclisinin çatısı altında bulunan tüm siyasî partilerin ve tüm milletvekillerinin özlemi, Türkiye Cumhuriyetinin her bir vatandaşını, bir Alman vatandaşı kadar müreffeh yaşatmak, bir Alman çocuğunun, bir Japon çocuğunun veya bir Hollanda çocuğunun sahip olduğu imkânlara sahip kılabilecek gerekli her türlü tedbiri almaktır; işte, bunun için de, ulus olarak kaynaklarımızı başından itibaren akıllı kullanacağız; gerektiği takdirde de, bu seviyeye ulaşmak için diğer ülkeler ne yaptılarsa, yükümlülüklerini nasıl paylaştılarsa, bizim de öyle paylaşmamız lazım.

Şimdi, ben, elbette, bir tarih seçmek gerektiği için, bir tarih seçerek sözlerime başlıyorum. 1980 yılında bütçe giderlerinin gayri safî millî hâsılaya oranı, yani, millî gelirimize oranı yüzde 20,3'tü. Yani, yarattığımız millî gelirin yüzde 20'sinin üzerindeki kısmını bütçeler eliyle topluma hizmet olarak götürüyoruz; güzel. Peki, o tarih itibariyle bu giderleri karşılamak için toplumdan sağladığımız borçlanma dışı kaynakların ulusal gelire oranı ne; yüzde 17,2. Yani, başlangıç tarihi olarak seçtiğim andan itibaren yüzde 3,1 boyutunda bütçelerimiz açık vererek geliyor. Bu, bir başlangıç noktası değil. Tarihimiz boyunca baktığımız takdirde...

NEVZAT ERCAN (Sakarya) – 1978-79 dönemini iyi hatırlayın.

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Bakın, ben sizin müdahalenize gerek kalmadan bazı şeyleri söylüyorum. Tarihimiz boyunca baktığımız takdirde, bu sürecin, ağırlıkla böyle olduğunu görürüz diyorum. Yani, ben, hiç kimsenin üzerine alınacak bir şey söylememeye özen gösteriyorum, sadece, bilgilendirmeyi amaçlıyorum.

NEVZAT ERCAN (Sakarya) – Dönemleri hatırlayalım.

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Bu bağlamda, yıllar itibariyle bakıyoruz, geliyoruz, 1996'da, 1997'de, 1998'de bütçe giderlerinin gayri safî millî hâsılaya oranları yüzde 26, yüzde 29 arasında çıkmış durumda. Yani, bu, hem hizmet götürme hem de biraz evvel konuştuğumuz, işte, o tarihli, başından beri oluşan borçların servisine ilişkin yükümlendiğimiz boyut. Dönüp bakıyoruz aynı dönemde bütçenin gelirlerine; vergi gelirlerimiz yüzde 15, yüzde 16, yüzde 17; yani, giderlerimizi artırmışız da, bu giderleri karşılayacak gelirleri sağlamamışız. Doğal olarak, bu, hem iç hem dışborç stokunun artması ve dolayısıyla, bugün herkesin şikâyet ettiği faizlerin bütçe içerisindeki yükünü artırmıştır; dolayısıyla, buraya gelişte her dönem çıkardığımız bütçeler ve her çıkardığımız bütçeyle birlikte belirli önlemleri almamanın birikmiş bir sorununu toplum olarak yaşıyoruz ve bunu çözmek durumundayız. Bu açıdan baktığımızda, devamlı olarak açıklarımız büyümüş. Açıklar büyürken, elbette ki, bunun borçlanması da artmış.

Şimdi, borçlanmayı zaman zaman nasıl yapmışız? Geçmişe baktığımız vakit, bütçe açıklarının finansmanı için iki yönteme başvurulmuş : Önce, Merkez Bankası kaynaklarına başvurulmuş. 1994 yılına, baktığımız vakit, Merkez Bankasının finanse ettiği bütçe açıkları yüzde 6-7 arasında değişiyor; yani, para basarak açığı finanse etmişiz; yani, enflasyon vergisi konulmuş. Daha sonra bu alışkanlıktan vazgeçilmiş ve bunun yerine, tüm borçlanma enflasyon parasıyla finanse edilmek yerine, devletin borçlanması da tümüyle kâğıt çıkarılarak yapılmış; bu, önemli bir değişikliktir. Nedir; para bastığınız vakit, gayri adil bir vergi dağıtıyorsunuz ve bunun bütçelere yansıma boyutunu da sıfıra getiriyorsunuz; ama, buna mukabil, ben borçlanacağım dediğiniz vakit, vatandaşımız ne kadar borçlanıyorsa, faiz ödüyorsa, devlet olarak ben de bu kadar borçlanıp faizi ödeyeceğim ve politikalarımı ona göre belirleyeceğim, devlet olarak vatandaşla yükü paylaşacağım denilmiş. Bu, ciddî bir felsefe değişikliğidir. Evvela bunu bilmemiz lazım ve çözümleri de ona göre üretmemiz lazım. İşte bu nedenle de, bu açıkların nerelerden kaynaklandığına sağlıklı teşhis koyup, ona göre de çözüm üretmek lazımdır.

Bu bağlamda, bir şeyin altını çizeyim. 1994 yılından bu yana, Türkiye, konsolide bütçe itibariyle, net dışborç ödeyicisidir ve 1994'ten bu yana konsolide bütçe çerçevesinde ödenen borcun miktarı -yani, kullanılan borçtan fazla ödenilen miktarı topladığınız vakit- 13 milyar dolardır; yani, 13 milyar doları ülke ekonomisinde yaratmışız ve dışarıya transfer etmişiz.

Peki, niye bu böyle? Niye bu böyle; çünkü, 1994 krizinden bu yana, birtakım gelişmeler, dışarıdan borçlanmada, Türkiye'yi, dikkatle izlenilen bir ülke konumuna getirmiş. Dolayısıyla, şimdi yapmamız gereken, Türkiye'yi, tekrar, yatırım yapılabilen, borç verilebilen bir ülke konumuna taşımak.

Bakın, 1994'te konsolide bütçenin toplam dış borcu 39 milyar dolar civarında; bugün de 39 milyar dolar civarında... Bu arada dış borçlarımız arttı. Dış borçlarımız nereden arttı: Bir, vatandaşlarımızın döviz hesaplarından kaynaklanan bir artış var Türkiye'ye girişte; iki, banka sistemi ve özel sektörün borçlandığı boyutlar var, belediyelerin borçlandığı boyutlar var, diğer kesimlerin borçlandığı... Dolayısıyla, büyümelerin nereden kaynaklandığına da bakıp, sağlıklı karar vermemiz gerekiyor.

Biraz evvel söylediğim gibi, bütçede, oluşumlar, belirli siyasî tercihlerimizin ürünü. Elbette ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve hükümetlerin siyasî tercihi var. Yalnız, bu siyasî tercihi yaparken, temelde, bütçe demek ya "ben, şu siyasî tercihi yaptım, bunu, şu gelirle finanse ediyorum" demek veya onu demiyorsanız "bütçenin içindeki şu programlardan vazgeçtim; şu kesimlere götürdüğüm hizmetten vazgeçiyorum, buna karşılık şu kesimlere ben bu hizmeti götürüyorum" demeniz lazım.

Şimdi, bu noktada üzerinde durmamız gereken unsurlardan biri, bu borçların büyümesinde önemli katkısı olan sosyal güvenlik kurumlarının açıklarıdır.

Şimdi, vatandaşımız, aldığı emekli maaşından memnun değil, devlet, uygulamasından memnun değil; doğrudur. Denilebilir ki: "Efendim, biz, sosyal güvenlik kurumlarının sisteminde şu katkıyı yapacağız; ona göre emeklilik yaşını ben 38'e indiriyorum." Bir siyasî tercihtir; bu tercihi yaptığınız vakit de "ben, bunu, şu şu gelir kalemleriyle finanse edeceğim" diye bir karar alırsınız; eğer, bu kararı almıyorsanız "bütçedeki yatırımlardan şu kadar kesiyorum, memur maaşından bu kadar kesiyorum, tarım desteklemesinden bu kadar kesiyorum" iradesini de beraberinde getirmeniz lazım "-getirmeniz lazım" derken, herhangi bir grubu ele alarak söylemiyorum; Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak söylüyorum- bunu yapmamışız; 1989'da gayri safî millî hâsılanın yüzde 1'inin altında 0,65 boyutunda olan ve sadece Emekli Sandığına ait olan açık, birike birike bugün gelmiş, gayri safî millî hâsılanın yüzde 3'üne dayanmış.

Şimdi, biraz evvel dediğim gibi, borçtan şikâyet ediliyor; bunun karşısında, şu kesime şu verilmiyor, bu kesime bu verilmiyor... İşte, bir tercih yapılmış, denilmiş ki : "sosyal güvenlik sistemi açık verecektir; bu açığı da bütçeden finanse edeceğiz." Ama, onun karşılığında şu irade söylenilmemiş : "Şundan şunu keseceğim, bundan bunu keseceğim..." Netice itibariyle, gelmiş, borçla finanse edilmiş bütün bunlar; içborç stoku buraya kadar gelmiş ve arkasından diyoruz ki : "efendim, bu, sizin sorununuzdur." Hayır arkadaşlar... Buraya kademe kademe gelinmiştir ve her iktidarın belirli bir katkısı vardır; bunu, çıkıp buraya söylemediğiniz takdirde, vatandaşları aldatırız. Şunu unutmayın, vatandaşlarımız, artık kimin ne yaptığını çok iyi biliyor ve onun da sonucunu 18 Nisanda "ben bunu biliyorum arkadaşlar" diyerek sandığa yansıtmıştır. (DSP sıralarından alkışlar)

İktidarı oluşturan partiler ne demiştir 18 Nisan seçimlerine girilirken: "Bu sosyal güvenlik rejimi böyle devam edemez..." Vatandaşın önüne çıkıp açık seçik söylemişlerdir bunu ve pansuman tedbirler alacağız şeklinde değil de, açıkça "biz bu konuda önlem alacağız" demişlerdir. Demesine rağmen, popülist olmamasına rağmen, bu oylarla üç parti iktidara gelebilmiştir. Vatandaşımız, artık, kendisine, bu kürsüden de, seçim kürsüsünden de, ne yapılacaksa, doğrusunun söylenilmesini istiyor. Doğru söylenildiği vakit de, fedakârlığa katlanılması gerektiği vakit de, fedakârlığa katlanır. (DSP sıralarından alkışlar)

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Sayın Bakan, üç parti değil, iki parti...

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Değerli arkadaşlar, yine, aynı anlayışla doğruları söylemeye devam edelim.

Şimdi deniliyor ki, efendim, çiftçi ezdiriliyor, çiftçiye yeteri kadar fiyat verilmiyor.

Değerli arkadaşlar, bu seçimlerde, benim hatırladığım kadarıyla, azınlık iktidarında olan bir parti olarak, selamet içinde seçimleri gerçekleştirme yükümlülüğümüz vardı; fakat, o koşullar altında dahi tütün fiyatını ilan ederken, yine, azınlık hükümeti olarak görevdeyken, çayın fiyatını ilan ederken hiçbir zaman popülist bir davranış içinde olmadık, ekonomi neyi gerektiriyorsa onu yaptık; bunun da siyasî olarak sorumluluğu varsa üstlenmeye hazır olduğumuzu kamuoyunun önünde söyledik. İşte, bu bir medenî cesarettir, bu, vatandaşa güven veren unsurların başında geliyor. (DSP sıralarından alkışlar)

Buna karşılık ne yapılmış; yıllarca önce, 1991-1992 yılında kütlü pamuk desteklemesi denilerek Ziraat Bankasında bir hesap açılmış, oraya 4,5 trilyonluk bir şey -biraz evvel dediğim gibi, bu bir siyasî tercihtir, o farkı ödemek isteyebilirsiniz; bütçenize koyar ödersiniz- konulup ödenmemiş ve bugün bu gelmiş, 2,3 katrilyon liraya dayanmış.

Efendim, Ziraat Bankası çiftçiye yeteri kadar kredi veremiyor... Verecek şey bırakılmamış ki!.. Zamanında, bu, bütçeye konulup bu ödenmemiş... E, şimdi, siz koyun!.. Biriktirilmiş, biriktirilmiş; buyurun, siz bir sene de çözün...

İşte, bütün bunları çözebilmek için, dikkat ederseniz, 55 inci hükümet, Türkiye'nin sorunlarını çözmeye kararlı olarak işe başlamıştır. Ne yapmıştır; birçok yasa çıkarmıştır. O yasalar içerisinde... Bakın, buraya gelen arkadaşlarımız eğitimi eleştirdiler."Evet, çocuklarımıza, daha iyi, kaliteli eğitim vermek yükümlülüğündeyiz. Bunun için de, gereken parayı, halka dönüp "istiyoruz" demiştir; popülist politikayla "borcu artırarak yapacağız" dememiştir. Bu, bir iradedir ve bu vergi benzeri şeyler salınmış olmasına rağmen, vatandaş da tutup tepki vermemiş, doğru yaptınız kardeşim, çocuğuma daha iyi eğitim vermek için ben bunu ödemeye hazırım demiştir.

Aynı şekilde, 55 inci hükümet zamanında vergi kanunu çıkarılmıştır. Şu yönünü, bu yönünü eleştiriyorsunuz. Cesaretle getirilmiştir, çıkarılmıştır. Yani, vaktiyle, seçimlerden önce veya seçimlerden sonra, sosyal güvenlikle beraber vergi kanunlarında şu yönde değişiklik yapıp, kamu gelirlerini erozyona uğratmak gibi bir siyasî tavır sergilenmemiştir. O vergi kanunundan dolayı meydanlarda eleştirilmeye rağmen, iktidarı oluşturan partiler bugünkü konumuna gelmiştir.

Dolayısıyla, içborç...

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – MHP mi çıkardı vergi kanununu?

NEVZAT ERCAN (Sakarya) – Neyi değiştiriyorsunuz Sayın Bakan?

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Efendim, değiştirme ihtiyacı, eğer, objektif kriterlere dayanan bir ihtiyacın gerektirdiği bir sonuçsa, o, değerlendirmeye alınır; söylenilen de bundan ibarettir.

Şimdi, biraz evvel söyledim; destekleme... Doğrudur. Bakın, buraya, kürsüye geldiklerinde Sayın Çiller dediler ki "pancar stokları dağ gibi büyüdü, dört yıla yeter." Tabiî, aslında, kastının şeker stokları olduğunu hepimiz biliyoruz. (DSP sıralarından alkışlar)

MURAT AKIN (Aksaray) – Pancar stokuyla şeker stoku aynı değil mi Sayın Bakan; ondan da şeker oluyor!

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Efendim, ben, sadece muradımızı ifade ettim, artniyetle söylenmiş herhangi bir şey değildir; eğer, öyle algılıyorsanız, özür dilerim.

MURAT AKIN (Aksaray) – Şeker, pancardan yapılır...

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Sayın Bakan, hata bu mu?.. Kocaman konuşmada hata bu mu oldu Sayın Bakanım, yapmayın...

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Hayır efendim, ben, oraya geliyorum.

Değerli arkadaşlar, bakın, eğer o stoklardan şikâyetçiysek, ona göre politika izleyegeliriz. Yapılacak nedir; Türkiye'de, insan unsuru, sermaye kadar, topraklarımız da kıt. Topraklarımızı da, diğer şeyler kadar akıllıca kullanmak durumundayız. Şimdi, şekerden pancar üretimini özendirmek yerine, eğer, bir başka ürünü özendirmek suretiyle çiftçimizin refahını yükseltmek mümkünse, onu bir politika olarak uygularsınız; dersiniz ki "sana, şu şu ürünlerde teşvik veriyorum. Böylece, o şikâyet ettiğimiz şey değişir. Nitekim, böyle bir politika izleneceği de 57 nci hükümetin programında yer almıştır; yani, o şikâyet edilip, yıllardır biriktirilen sorunların çözümüne, yine 57 nci hükümet soyunmuştur ve kararlılıkla programında ilan ederken de söylemiştir. Aynı şekilde, 57 nci hükümet veya 57 nci hükümeti oluşturan partilerden hiçbirisi de, seçim öncesinde, çıkıp "efendim, tütün fiyatı şu olacak" deyip, "onun üstüne şu kadar da ben vereceğim" popülizmine de kapılmamıştır.

Değerli arkadaşlar, işte bugünkü resme gelişte, her birimizin değişik boyutlarda katkıları var derken, herkes, kendisinin ne kadar katkı yaptığını vicdanında çok iyi tartsın, ondan sonra, gelip, burada konuşsun. (DSP sıralarından alkışlar)

Yine, Türkiye'deki kur politikası eleştirildi. Denildi ki "kurları belirlerken ihracatı özendirmek için, durgunluğu aşabilmek için, TÜFE'ye geçin."

Değerli arkadaşlar, elbette ki, çeşitli endekslerin kendi içinde değerleri var; o değerleri çok sağlıklı değerlendirmek gerekir. Sayın Çiller, yine, çok doğru olarak bir şey söylemiştir "özel imalat sanayiine benzer bir endeksi kullanmamız lazım" demiştir; doğrudur. İşte, 1990'ı esas aldığınız takdirde, 1987'yi esas aldığınız takdirde, toptan eşya fiyat endeksine göre de, özel imalat sanayii endeksine göre de, Türk Lirasının değeri, yüzde 2,5-3 arasında aşınmıştır. Şimdi, niçin tüketici fiyat endeksi olmasın; çünkü, kuru belirlerken, Türk ekonomisinin üretim maliyetine giren unsurların dengeli yansıyan bir endeksini almak durumundasınız. Tüketici fiyat endeksinin içinde, kira, özel eğitim giderleri ve sağlığın ağırlığı yüzde 30'dur. Şimdi, bu saydığınız yüzde 30'un; Allahınızı severseniz, sanayinizin rekabetini belirleyen kurun içine alınmasından ne fayda elde edilir?! Dolayısıyla, TÜFE'yi esas almak gerçekçi değildir, şimdiye kadar olduğu gibi, toptan eşya fiyat endeksi ve özel imalat sanayii endeksleri izlenmektedir.

Şimdi, bunun yanında, bir şeyin daha altını çizeyim; evet, durgunluk vardır, dış ekonomilerden; yani, 1997 krizinden bu yana Türk ekonomisi etkilenmiştir, bunu hiçbirimizin inkâr etmemesi lazım; ama, biraz evvel söylediğim gibi, kur politikasının gerçekçi olarak izlenmesi sonucunda, otomotiv ve yan sanayiin ilk beş ay içindeki ihracattaki artışı yüzde 35'in üzerindedir; bu, çok önemli bir şey. Böyle bir ortamda, intikal eden, devletin yayınladığı rakamlar değil, ihracatçı birliklerinin verdiği rakamlardır. Şimdi, dünya skalasında çok ciddî rekabet isteyen -her boyutuyla- otomotiv sanayiiniz bir önceki yılın beş ayına göre yüzde 35'in üzerinde bir artış gösteriyorsa, bunun üzerinde eleştiri yaparken, diğer sektörlerde çok sağlıklı düşünmemiz lazım.

Şimdi, 1998 yılındaki ihracatımızda yüzde 5'e yakın bir artış vardır; ama, Rusya ve Uzakdoğuya yapılan ihracat rakamlarını çıkardığınız vakit, ihracattaki artış yüzde 8,8'dir. Demek ki, o dünya konjonktürüne rağmen, ihracatı özendirebilmek için gereken önlemler 55 inci ve 56 ncı hükümetler döneminde alınmıştır ve Eximbanktan verilen kredilerde de önemli bir imkân geliştirmesine gidilmiştir.

Yine, birçok konuşmacı, bu kürsüden "efendim, birtakım bankalara devletin paraları verildi" dedi.

Değerli arkadaşlarım, kavram kargaşasını bu Mecliste yaratmaya başlarsak vatandaşın zihnini karıştırırız ve haklı olarak da, doğru adımlarımızı atmaya kalktığımız vakit, vatandaş bize tereddütle bakar.

Bir defa, bu kullanılan paralar, Mevduat Sigorta Fonunu kaynağından gelmektedir, bütçeden veya bir başka kaynaktan gelmemektedir. Mevduat Sigorta Fonu, nereden oluşur; bankaların, mevduatı sigorta ettirmek için ödedikleri primlerden oluşur; yani, sistem, kendi güvencesini oluşturmaktadır. Biz arabamızı nasıl sigorta ettiriyor ve bunun primini yatırıyorsak, o da, vatandaşın parasını sigorta ettirmek için bu primleri yatırmıştır. Ne için yatırmıştır; yarın bir gün mevduatta bir sıkıntı olduğu takdirde, bu sıkıntının karşılanabilmesi için.

İşte, 1994'teki krizle birlikte banka sisteminde yaşanan olaylar... Sisteme karşı güven aşınması, bazı bankalarda mevduat çekilmesine yol açtığı vakit, mevduat çekilmesini karşılamak için bu fondan yine sistemin parası verilmiştir; artı, sistemdeki bankaların, bu şekilde para çekilen bankaların malî gücünü artırabilmek için Mevduat Sigorta Fonunun, yönetimine elkonduğu bankalara, sermaye benzeri olarak verdiği kaynaklardır. Dolayısıyla "şuradan şuna, şu kadar para peşkeş çekildi" diyerek, doğru olmadığını bile bile, gelip, bu kürsüden beyanda bulunmayalım arkadaşlar.

Şimdi, bu çerçevede, bu işlerde sorumlu olanlara, hesabı sorulmakta. Aynı şekilde, bir banka ismi verildi -benim âdetim değildir burada banka ismi vermek- "efendim, onların, bilmem konutuyla, bilmem nesiyle şu olmuş... Ne oldu?.." Bütün bu dosyalar savcılığa intikal ettirilmiş, ilgililer hakkında soruşturma açılmıştır.

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Önlemek lazım efendim onları; sistem önlemeli.

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Efendim, önlemek lazım!.. Önlemek için de, işte, yapanın yanına kâr bırakmazsanız, o noktada, herkes tedbirini ona göre alır ve işlemini ona göre yapar; ama, 1980'den bu yana banka batıranlar konusunda herhangi bir fiilî yaptırım olmazsa, bu da özendirici olur. (DSP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Birkaç tane orada var...

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Şimdi, yine, burada yapılan bir değerlendirmede, KOBİ'lere yüzde 250 faiz uygulandığı söylendi. Ben, zabıtlara baktım, o hesabın nasıl yapıldığını anlayamadım; belki benim anlayışım biraz kıt, onun için özür dilerim; ancak, ben bu konuda, vatandaşlarımıza uygulamaları da söylemek yükümlülüğündeyim. KOBİ'lere açılan kredilerin faizi, kalkınmada öncelikli yörelerde yıllık yüzde 20. Bu, nasıl yüzde 250 reel faize dönüşüyor; bana lisede okutulan matematik, anlamama imkân vermiyor. Diğer yörelerde yıllık yüzde 30...

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Normal KOBİ'ler de var...

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Geliyorum efendim, kademe kademe geliyorum.

Haziran 1999 tarihi itibariyle, 4 000 KOBİ'ye bu fondan 63 trilyon lira kredi açılmış; bu kredilerle de 39 115 ilave istihdam yaratılmış. Kalkınmada öncelikli yörelerde 1 776 KOBİ'ye açılan kredi miktarı 32,7 trilyon lira. Bu bölgelerde de 19 787 ilave istihdam sağlanmıştır. KOBİ kredileri firma limiti, dönemimizde, 15 milyar liradan 75 milyar liraya yükseltilmiştir; vadesi de bir yıla uzatılmıştır. Bunlar, şu anda uygulanmakta olan, dolayısıyla, vatandaşımızın, birebir, Halk Bankasına gittiği vakit yararlandığı unsurlardır. Vatandaşımız bunun böyle olduğunu biliyor. Onun dışında söylediğiniz vakit, bizi, herhalde tebessümle izliyor.

Halk Bankası yurt dışından da kredi alabilmektedir. Sağladığı fonlarla, yıllık, yüzde 9 ilâ 11 gibi, döviz üzerinden faizle orta vadeli krediler de açmakta; yani, döviz bazında da kredi isteyen olduğu vakit... Bunun da faizi, yıllık, döviz esası üzerinden, yüzde 9 ilâ 11.

Esnaf kredisi, 1997 yılında 150 trilyon, 1998'de 220 trilyon lira, 1999 Haziran ayında ise 293 trilyon liraya ulaşmıştır.

Toplam KOBİ kredileri, 1997'de 150 trilyon lira iken, Haziran 1999'da 320 trilyon liraya ulaşmıştır.

Halk Bankasının esnafa ve KOBİ'lere verdiği krediler, 1997 yılında... Pardon, bu noktadaki bilgi noksan; onun için, onu telaffuz etmiyorum.

Şimdi, üzerinde durmak istediğim diğer bir nokta da memur maaşlarının artış oranlarının şu olduğu, bu olduğu... Dönemsel mukayese yapıldığı için, üzülerek, şimdiye kadar yapmaktan kaçındığım dönemsel bir mukayeseyi de yapmak durumundayım. 1997 Haziran, -1998 Haziran döneminde ortalama maaş artışı yüzde 94,4. Bu dönemde, bir önceki döneme göre tüketici fiyatlarındaki artış ise, yüzde 94'tür. Yani, tüketici fiyat artışı kadar verilmiş. "Daha fazla verdik"diyerek bağırıp çağırmanın anlamı yok.

1998 Temmuzu ile 1999 Haziran döneminde ise, ortalama maaş artışı yüzde 79,7. Aynı dönemde, tüketici fiyat endeksindeki ortalama artış ise yüzde 69,5. Yani, hangi dönemde, kimin, tüketici fiyat endeksinin üzerinde ne kadar artış verdiğini rakamlar söylüyor.

Aynı şekilde, geçmiş dönemle ilgili rakamlara bakıp da... Biraz evvel, burada; çünkü, haziran sonu itibariyle enflasyonun yüzde 35 olacağı ifade edildi. Biliyorsunuz, memurlarımıza yılın ilk yarısı için yüzde 30 zam yapılmıştı. Peki, bugün itibariyle; yani, mayıs ayı sonu itibariyle tüketici fiyat endeksindeki artış ne kadardır; yüzde 21,5. Haziranda yüzde 4 olsa, bu çıkacak 25,5-26'ya. Yani, haziran sonu itibariyle dahi yapılan maaş düzenlemesinde, reel olarak 4 puan fazlalık vardır. Yüzde 35 enflasyon beklentisini nereden, kim, neye göre hesap etti, bilmekte fayda var; ama, devletin rakamları, tarafsız rakamları bunun böyle olmadığını, haziran ayında yüzde 4'lük bir tüketici enflasyonu olsa bile, yüzde 4, altı aylık reel artış olduğunu net ve açık bir şekilde söylüyor.

Şimdi, bu tüketici ve toptan eşya fiyat endekslerine bakarak konuştuğumuzda, yine, buraya gelindiğinde, efendim, işte, devletin mallarına zam yapılmadı, özel sektörün fiyatlarındaki gelişmeler nedeniyle enflasyon düşük çıkıyor...

Değerli arkadaşlar, enflasyonun oluşmasında ve fiyatların oluşmasında özel kesim için hâkim olan temel prensip, arz ve talep kanunlarıdır. Özel sektör, talep çok büyükse, o talebi karşılayacak üretimi yapamıyorsa, bu, fiyatlara yansır; ama, akıllı bir özel sektör, derhal üretimini artırmak suretiyle satışlarından kâr marjını da büyütür.

Şimdi, bu duruma bakmışız... Biraz evvel söylediğim gibi, 1997'den beri dünyada bir kriz var; Almanya'dan sonra ikinci ihracat pazarımız olan Rusya gibi bir pazarı kaybetmişsiniz. Rusya'dan kalkıp, insanlar, İstanbul'a, vesaireye gelip mal alamaz hale gelmiş, ticaret şirketleri olarak alamaz hale gelmiş ve bunun sonucunda, ekonomide bazı sektörlerde gerileme var; artı, reel faizler nedeniyle, tüketici, tüketimini erteliyor; ondan kaynaklanan nedenlerle şeyle özel sektör fiyatlarını artıramamış. Bir bakıma, evet, durgunluğun olması, üzüldüğümüz ve çözmeye çalıştığımız bir unsur; ama, pazar ekonomisinin gerektirdiği koşullar bunlar. Öbür tarafta devlet ne yapmış; devlet, kendi ürünlerine muntazam bir şekilde yaptığı düzenlemeleri yapmış. Bunun yanında bir şey daha yapmış... Değerli arkadaşlar, hiçbir hükümetin daha önce yapamadığı, 55 inci hükümet döneminde yapılmış ve temmuz ayından itibaren petrol ürünlerinin fiyat düzenlemelerinde otomatiğe geçilmiş. Diyeceksiniz ki, ne lüzum vardı, buna niye geçtiniz? 1980 öncesinde dünya petrol krizi patladığı vakit, Türkiye'de, sabit kur ve petrol fiyatlarını zamanında yansıtamamasının bedelini, 1980'de ekonomi her boyutuyla ödedi. Şimdi, bir yandan, pazar ekonomisi, param konvertibl diyeceksiniz, uluslararası rekabete açılmışsınız, her bir endüstri dünya petrol fiyatlarındaki gelişmeden etkilenecek, siz bunu yapmayacaksınız, bir tarihte düzeltmeye kalkacaksınız... İşte, öyle, biriktirip biriktirip de yapılan düzeltmelerin bedelini, millet, 1980'de yaşadı. Onun için, akıllıca bir şekilde, kur politikasında da, petrol fiyatları politikasında da, rekabet gücünü koruyabilmek için gerekenler yapılıyor. Şimdi, petrol fiyatları düşerken denildi.

Değerli arkadaşlarım, 1 mart ile 1 nisan arasında dünyadaki petrol fiyatlarının, hampetrol bazında yüzde 41 arttığını, ürün bazında ise artışların yüzde 50'ye kadar vardığını görmezlikten gelip "efendim, işte, bu fiyatlar yükseltiliyor" denildiği vakit, yine, samimî olmuyoruz. Fakat, vatandaşımıza, uluslararası petrol fiyatları artmayan bir ortamda bu yapılıyor dediğimiz vakit de, yine, vatandaşımıza karşı samimî olmuyoruz; çünkü, birisi gelip, doğruları, samimiyetle söyleme imkânına sahiptir.

Diğer bir arkadaşımız, burada "katsayı rakamı bütçede yer almıyor" diyerek eleştiri getirdi. Bütçe Kanununun 45 inci maddesinde belirli düzenlemeler yer almıştır. Maaş miktarları konusunda, Bakanımızın yaptığı sunuş konuşmasındaki açıklamalarda da gereken bilgiler verilmiştir. Unutmayın, her yıl, bu düzenlemeler yapılırken, Bütçe Kanununa bazı hükümler konulur; o konulan hükümlerden sonra da alınan kararlar, Bakanlar Kurulu tarafından alınır ve açıklanır.

"Özel tüketim vergisini" getiriyorsunuz diye, yine, burada bir eleştiri oldu.

Değerli arkadaşlar, bir yandan gümrük birliği anlaşmanız olacak ve gidip buna imza atacaksınız; arkasından, Avrupa Birliğine tam üye olmak istiyorum diyeceksiniz ve bütün bu ülkeler, vergi sistemlerinde bu tür vergileri birleştirip, tek vergi ismi altında toplamış ve ekonomilerinde bu şekilde kullanıyor ve uyum sürecinde sizin de bunu yapmanız gerekiyor ve vatandaşa da işlemlerde kolaylık sağlamanız gerekiyor; bunu getiriyorsunuz diye eleştiriyorlar. Teşekkür edilmesi beklenirdi. Kusura bakmayın, vaktiyle, biz, bunu yapamadık; aslında, gümrük birliği anlaşmasını imzaladığımızın ertesi günü getirmemiz gerekirdi demek lazımdı. Siz unutmuşsunuz, bu hükümet getiriyor.

Değerli arkadaşlar "Vergi Kanunu çıktı, 7 milyar dolar kaybedildi" iddiası var. 7 milyar doların neden kaybedildiğini, daha doğrusu Türk ekonomisinden çıktığını herkes çok iyi biliyor; eleştiren de çok iyi biliyor, dinleyen vatandaş da çok iyi biliyor, iş âlemi de çok iyi biliyor. Nedir; biraz evvel söylediğim gibi, Uzakdoğu'daki kriz başlayıp, Rusya'ya vurup da geldiği vakit, gelişen pazarlar konusunda tereddüt olduğu için, Türkiye'de bulunan paralardan yabancı sermaye çıkmıştır; yani, banka sisteminden çıkmıştır, menkul kıymetler borsasından çıkmıştır. Dolayısıyla, içeride, fon arz talebinde 7 milyar dolar azalmıştır. Yani, bir taraftan, iktisadî kurallar çerçevesinde konuşacağız diyeceğiz; ondan sonra, arz-taleb kanununu bir yerde unutacağız, sizin piyasanızdan bu kadar kaynak çıkmış ve bu kaynak çıkması faizlere yansımayacak... Kolay; yansıtmazdınız; basardınız parayı, ondan sonra enflasyonu azdırırdınız... O sorumsuzluk yapılmamıştır. Biraz evvel de söylediğim gibi, onun neticesinde, yüzde 140'a kadar çıkan faiz, izlenen politikalara iç ve dış piyasalardaki güvenin sonucu, 99'lara kadar inmiştir. Ondan sonra, erken seçim üzerinde, bu Mecliste, 20 nci Dönemde yaşanan olaylar nedeniyle, bir günde faizler yüzde 10-15 puan artmıştır ve onun maliyeti de, yine bütçelerimize ve vatandaşa yansır konuma gelmiştir. Dolayısıyla, bu gibi konuları gündeme getirirken, lütfen, değerli arkadaşlar, sağlıklı değerlendirmeler yapalım.

Aynı şekilde, 1994 dönemi anlatılırken, başarı övüldü. Başarı nedir; yüzde 149,6'ya çıkmış bir enflasyonu yüzde 65'e indirmek. Kutlarım; kutlarım da; yalnız, 1993'de yüzde 60 olan enflasyon nasıl oldu da yüzde 149'a çıktı; onu da izah etmek lazımdır bu kürsüden. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar) Önce, birinci başarı var; yüzde 60'dan yüzde 150'ye çıkarma başarısı! Çıtayı yükseltiyorsunuz, ondan sonra da geliyorsunuz, yüzde 64'e, 65'e indirdik... Vallahi, bravo!..

A. TURAN BİLGE (Konya) – Sayın Bakanım, yüzde 400 faiz...

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Teşekkürler hatırlattığınız için.

Şimdi, o dönemlerde Hazine "üç ayda yüzde 50 net vereceğim" diyerek bir kâğıt çıkarıyor. Bunu, bize liselerde öğretilen bileşik faiz hesabıyla yaptığınız vakit yüzde 400 faize gelir. Bir tarihte bütün bunlar yaşanmış, vatandaşa da yaşatılmış, ondan sonra da, yine, güzel atasözümüzün arkasına sığınılarak, hafızai beşer nisyan ile maluldur... Vatandaşınki malul değil, benim bildiğim o. (DSP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, yine burada yapılan değerlendirmelerde "Türkiye et ithal etti, hayvan ithal etti" denildi. İyi, güzel de, gümrük birliği anlaşmasını imzalarken, tarıma yönelik özel koruma önlemleri iyi müzakere edildi mi?.. Bunu kendimize bir soralım bakalım; o müzakereleri yapanlar kendilerine bir sorsunlar. (DSP sıralarından alkışlar)

Bugün hayvancılık buraya geldiyse, birtakım insanların zamanında müzakereyi doğru yapmamasından da gelmiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da birtakım vatandaşlarımız sıkıntı çekiyorsa, bunun nedenini de çok iyi bilmemiz lazım.

ASLAN POLAT (Erzurum) – 3 milyon kaçak hayvan geliyor; buna ne diyorsunuz?..

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Kaçak hayvanların gelmesinde de, orada, devlet, önlemlerini almaya devam ediyor ve onu önlemeye çalışıyor. İnsanlarımızın kaçak yola gitmesini özendirecek şey, işte, o insanları kaçak hayvan getirmeye özendirmeyecek şekilde, biraz evvel burada anlattığım gibi, o bölgede yatırım yapacak o insanlara imkânları aktarırsınız, yatırımınızı yaparsınız, insanları o yola muhtaç etmezsiniz. İşte, 57 nci hükümet onu yapacağını söylüyor. (DSP sıralarından alkışlar)

NEVZAT ERCAN (Sakarya) – Sayın Bakan, muhalefetten biri gibi konuşuyorsunuz... İki yıldır ülkeyi siz yönetiyorsunuz.

BAŞKAN – Lütfen karşılıklı konuşmayalım efendim.

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – İki yıldır biz yönettiğimiz için bugünkü noktalardaki iyiliklere gelindi. İki yıldır -Allah muhafaza- siz yönetiyor olsaydınız, Allah bilir neredeydik! (DSP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım...

NEVZAT ERCAN (Sakarya) – O iki yılları, 1978-1979'ları filan millet unutmadı! Aynı kafa, aynı zihniyet...

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Benim, Değerli Heyetinize ve vatandaşlarımıza sunmak istediğim ekonomik gerçekler bunlardır.

Beni sabırla dinlediğiniz için ve dediğim gibi, saygı duyduğum; fakat katılmadığım eleştirilerinizi de gelip bu kürsüde yaptığınız için hepinizi tekrar saygıyla selamlıyor ve Yüce Heyetinize saygılarımı sunuyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Sayın Başkan, İçtüzüğün 69 uncu maddesi uyarınca, izin verirseniz, Sayın Bakanın KOBİ kredileriyle ilgili arz ettiği bir hususa açıklık getirmek istiyorum... Yanlış anlaşılma var...

BAŞKAN – Hangi konuda efendim?

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – KOBİ kredileriyle ilgili bir yanlış anlaşılma oldu, izin verirseniz, onu düzeltmek istiyorum. (DSP sıralarından gürültüler) Yeni bir sataşmaya yol açmamak şartıyla, müsaade ederseniz buradan arz edeyim, isterseniz kürsüden iki cümleyle arz edeyim... (DSP sıralarından gürültüler, "İstanbul Bankasını mı savunacaksın?" sesi)

BAŞKAN – Lütfen efendim...

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Biz, neyi savunacağımızı biliyoruz.

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya) – Önce Sayın Çiller'in konuşma tutanağını iyice okuyun, ondan sonra...

BAŞKAN – Lütfen, sataşmaya meydan vermeden, kısa bir açıklama yapın.

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Sayın Komisyon Başkanı "tutanağı okuyun" dedi; okuduk. Gerçekten de, tutanağı okuduğumuz zaman, KOBİ kredileriyle ilgili bir yanlış anlaşılma var; o konuda görüşlerimizi açıklamamız gerekir diye düşünüyorum.

Doğrudur, Sayın Bakanın dediği gibi, KOBİ'lere, Halk Bankası, kararnameyle, 1 yılı ödemesiz, 3 yıl vadeli kredi vermektedir. Bunun faizi de yüzde 20-30 gibi son derece düşük rakamdır ve bugün, 4 bin civarında firma bunu kullanmaktadır. Tabiî ki, o KOBİ kararnamesini bizim çıkardığımızı söylememize gerek yok herhalde; Sayın Bakan bunu takdir edecektir; bizim çıkardığımız kararnameyi devam ettiriyorlar; ama, Halk Bankası, KOBİ'lere, ticarî kredi statüsünde de kredi vermektedir; çünkü, Türkiye'de 200 bin KOBİ vardır; ama, KOBİ kararnamesinden faydalanan firma sayısı, iki yılda ancak 4 bine gelebilmiştir; son derece düşüktür.

Sayın Çiller'in konuşmasında bahsettiği, Halk Bankasının KOBİ kredilerinin bileşik faizi; kompaundu; yani, 27 günlük faizini bileşik faize vurduğunuz zaman yüzde 200-250'lere gelen bir faizdir. Bunun da bir küçük işletme için ne kadar yüksek olduğunu vurgulamak için söylenmiştir. Küçük işletme, ihracatçı, sanayici yüzde 200'le kredi kullanmıyor mu bugün; bu, gerçek. O KOBİ kararnamesindeki kredi ile bu KOBİ kredisi farklıdır. Halk Bankası iki tür kredi veriyor; bir, KOBİ kararnamesine göre veriyor, bir de KOBİ'lere normal ticarî kredi veriyor.

Bunu düzeltmek için söz aldım.kredi veriyor. KOBİ'lere, kararnameyle ilk kez teşvik ve kredi getiren bir iktidarın mensubu olarak bunu açıklamayı bir borç bildim. Sabrınız için teşekür ediyorum.

Sağ olun. (DYP sıralarından alkışlar)

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Ankara) – Sayın Başkan, açıklamada aynı hata tekrarlandı; izin verirseniz o hatayı düzeltmem gerekiyor.

BAŞKAN – Bu hususta son sözü veriyorum efendim, buyurun. (DSP sıralarından alkışlar)

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Ankara) – Değerli arkadaşlar, açıklamada, zabıtlardaki husus yine tekrarlandı.

27 gün için yüzde 12 faiz uygulanıyor... Allahınızı severseniz, 27 gün nereden çıktı! Bir vatandaş 27 gün kredi mi kullandı!..

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Kullanılır... Günlükde kullanılır...

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Yani, mürekkep faiz olarak hesaplıyorsunuz...

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Bileşik faiz.

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Faizler yıllık olarak ilan edilir, kullandığınız döneme tekabül eden faizi ödersiniz.

H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Aylık kredi kullandıkları vaki.

DEVLET BAKANI HİKMET ULUĞBAY (Devamla) – Dolayısıyla, hayalî bir 27 gün seçiyorsunuz, ona bir yüzde 12 uyguluyorsunuz; ondan sonra da bunu mürekkep faize tabi tuttuğumda, bu da yüzde 250 ediyor. Doğru; kendi içinde bir Aristo mantığı var; ama, gerçek bu değil.

Söylediğiniz gibi, 27 günü seçerseniz, o hesabı yaparsanız, matematik olarak doğrudur da, uygulanan o değildir. Uygulanan nedir, onu söyledik biz burada.

Teşekkürler.(DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler Sayın Bakan.

VI. — SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1. — Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt’un şahsına sataşması nedeniyle konuşması

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkanım, sataşmadan dolayı söz istemiştim...

BAŞKAN – Evet, sataşmadan dolayı Sayın Kamer Genç'e söz veriyorum; ancak, bir diğer sataşmaya meydan vermemek ve 3 dakikayı geçmemek üzere.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Tamam. Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Genç.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biraz önce yaptığım bir konuşmada, Alevî inancından ve Sunî inancından olan Müslüman kardeşlerimizden bahsettim. MHP sıralarından, Ordu Milletvekili Sayın Cemal Enginyurt, hiç de kabul edemeyeceğim bir şekilde "Alevî-Sunî ayırımı yaparak, bölücülük yapıyor" dedi.

Değerli milletvekilleri, bu salon da bilir, Türkiye de bilir; benim en nefret ettiğim konu, bölücülüktür. Ben, laik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bütünlüğünü, hayatım ve onurum kadar kutsal sayıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

Ama, "Alevî" kelimesi... Alevî, bu memleketin bir gerçeği midir? Alevilik ne zamandan gelmedir; Hazreti Ali efendimizden gelmektedir, ehlibeytten gelmektedir. (DYP sıralarından alkışlar)

Şimdi, bu memlekette 25 milyon Alevî var. Ne dedim ben: Bütçe yapılırken, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi yüzde 78,8 artırılıyor ve 172 trilyon liraya getiriliyor. Bizim istediğimiz nedir; bir yandan, yani, Alevî inançlı vatandaşlarımızın bir kısmı camiye gidiyor, bir kısmı da cemevine gidiyor; biz istiyoruz ki, yani, camiin yanında cemevi de yapılsın.

İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Camiye gitsinler...

KAMER GENÇ (Devamla) – Yani, insanlar kendi özünü anlasın; eğer, düşünceler üzerine baskıyı uygularsanız, orada demokrasi olmaz. Düşünce üzerinde, inanç üzerinde baskıyı kaldırırsanız, demokrasinin standartları yükselir. Bizim dediğimiz o.

Biz, Alevî insanların birlikten yana olduğunun, hoşgörülü olduğunun, barıştan yana olduğunun, laik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin teminatı olduğunu, herkes tarafından bilinmesi gerektiğini, her yerde, ifade ediyoruz. Haa, bunlar da kuru laflarla olmuyor. Daha önce, Hacı Bektaş Veli kutlamalarına devletin Cumhurbaşkanı katıldı, Başbakanı katıldı, Başbakan Yardımcısı katıldı ve orada, kamuoyuna söz verildi; denildi ki: "Eğer, devletimiz, bütçeyle, belli bir inanç sahiplerine, herhangi bir bütçeden bir yardım yapılırsa, Alevî inancındaki arkadaşlara da bu yardım yapılacaktır." Biz istiyoruz ki, buraya da bir disiplin gelsin. Bugün, cemevlerinde, hakikaten, bazı terör olaylarına karışan insanlar, orayı, bayağı, o kutsal vasfından çıkarmaya çalışıyorlar. Özellikle, onu da vurgulamak istiyorum. Yani, devletin, oradaki, o cemevlerinin bulunduğu yerdeki valisine ve emniyet müdürüne, yani, oradaki güvenliği, oradaki zavallı bekçiye bırakmasınlar. Herhangi bir yasadışı bir eylemin, orası, odak noktası yapılmaya çalışıldığı zaman, ona müdahale etsinler; odak noktası haline de gelmesin. Cemevine de, yani, Alevî inaçlarındaki, işte, Cem Vakfı var, Hacı Bektaş Veli dernekleri var; bunlara da belirli bir para aktarılırsa, bu insanlar da kendi inançları doğrultusunda, ibadetlerine daha sağlıklı bir zemin kendilerine sağlanmış olur. Bunda bölücülük yok. Yani, bazı kelimeleri de duymaya tahammül edin. Bakın, burada, aynı çatı altındayız; biz, burada, hoşgörülü olmak zorundayız.

Teşekkür ederim Sayın Başkan. (DYP ve DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

III. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1. — 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/1) (S. Sayısı : 3) (Devam)

2. — 1997 Malî Yılı Genel Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1997 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/3, 3/122) (S. Sayısı : 8) (Devam)

3. — Katma Bütçeli İdareler 1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/2) (S. Sayısı : 4) (Devam)

4. — 1997 Malî Yılı Katma Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkinSayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1997 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/4, 3/123) (S.Sayısı : 9) (Devam)

BAŞKAN — Sayın milletvekilleri, son söz milletvekilinindir kaidesine uygun olarak, lehte olmak üzere, Sayın Yılmaz Karakoyunlu'ya söz veriyorum efendim.

Buyurun.

YILMAZ KARAKOYUNLU (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, bu salon, bu yeni kıyafetiyle kurulduğu günden beri, her kürsüye çıktığımda, konuşmacının zamanı iyi kullanmasına yardımcı olmak üzere, karşıya, biri gerçek saati gösteren, diğeri de konuşmacının kullandığı zamana göre azalan zaman faktörüne ayarlanmış bir saat konulmasını (Alkışlar) her vesileyle söylüyorum, bugün de huzurunuzdayım ve bu vesileyle konuyu tekraren söylüyorum. Bugüne kadar, bu bahse temas etmiş olmama rağmen, Başkanlık Divanını işgal edenlerden, herhangi bir şekilde, bir mütalaa ortaya konmadı. Bu defa, Yüce Meclisimizin çok Değerli Başkanı bu celseye başkanlık yapmaktadır; yerine getirilmesi konusunda inşallah tavassut eder.

BAŞKAN – Derhal yaptıralım efendim, derhal. (Alkışlar)

A. TURAN BİLGE (Konya) – Sayın Başkan,1 dakikasını arkadaşımız bu konuya hesretti, 1 dakika, süresine ilave edersiniz herhalde...

BAŞKAN – Arzu ederse, veririm efendim.

YILMAZ KARAKOYUNLU (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisinde bütçe müzakere usulünün metodolojisiyle ilgili olarak bir iki şey söylemek istiyorum.

Aslında, bütçenin lehinde konuşmak üzere söz almıştım; ancak, benden evvel elini çabuk tutan Orhan Bıçakçıoğlu arkadaşımız bu imkânı kullandığı için, son söz milletvekilinin fırsatını değerlendirmek istedim.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde bütçeyle ilgili en zahmetli hizmet, Plan ve Bütçe Komisyonunda görülür. Zira, tanzim edilmiş esaslar çerçevesinde, bütçede, gelir azaltıcı ve gider artıcı nitelikteki müdahalelere tek yetkili kurum olarak Plan ve Bütçe Komisyonu olduğu için, orada, son derece zahmetli hizmetler verilir. Bu komisyonun çok değerli üyelerinin -ben de o üyelerinden birisiyim- ne kadar önemli hizmetler verdiğini, gecenin yarılarına kadar çalışıp ülkemize hayırlı bir bütçe hazırlamak istediklerinin zahmetlerini gördüm. Aynı şekilde, Maliye Bakanlığının değerli mensupları da aynı hizmetin içinde oldular, diğer bakanlıkların memurları da, mensupları da aynı zahmetin içinde oldular.

Dolayısıyla, huzurunuza, gelir azaltma ve gider artırma şansı olmayan bir bütçe getirdik. Mesele böyle olunca, artık, bütçenin, teknik detaylarda veya sayısal sistemin birbiri peşine nispî ilişkilerini anlatan, çok istatistikî bir konuşmayla getirilmesinin, 21 inci Yüzyıla şu kadar kısa süre kalmış bir dönemde, geleceğimizin nasıl idrak edileceğinin tartışılmasına verilecek fırsatın elden alınmasına sebebiyet verdiğini gördüm. Dolayısıyla, bütçenin lehinde değil, bütçenin üzerinde konuşmaya karar verdim.

Değerli arkadaşlar, Türkiye'nin bütçe geleneğine, bütçe tarihine baktığınız zaman, son derece önemli iki bütçe görüşmesi var. Bunlardan bir tanesi, 1327, yani, 1911 bütçesi. O dönemin Maliye Vekili Mehmet Cavit Bey -biraz evvel işaret edildi- yaşanmakta olan harp halinin getirdiği sıkıntıları da ifade edecek genişlikte ve böyle devam ederse, muhtemel bir dünya savaşının çıkabileceğine de temas ederek, Osmanlı İmparatorluğunun geleceğini tartışır. Bu tartışmanın zabıt ceridesinden, suretini fotokopi olarak aldım ve buraya getirdim. Bunu da danışmanıma vereceğim ve ilgi duyan her milletvekiline bundan bir kopya verilebilir; çünkü, maliye tarihimizin, nadir zarafette, nadir dikkat ve ciddiyette hazırlanmış bir bütçe takdim konuşmasıdır, içinde tek bir kelimeyle sayı yoktur; çünkü, o tarihte de, bütçenin müzakeresi, tıpkı şimdi bizim yapmakta olduğumuz gibi, komisyonlarda müzakere edilir, bütçenin malî kıyafeti orada giydirilir, daha sonra Meclise getirilerek bütçe vesilesiyle, hükümet, neleri yapmakta olduğunu, neleri yapacağını, neleri yükleneceğini, neleri yüklenemeyeceğini ortaya koyardı.

1911 bütçesi, sadece malî tarihimizde değil, siyasî tarihimizde de çok önemli bir vesikadır ve 1911 bütçesinde, Maliye Vekili Mehmet Cavit Beyin konuşması, bu salonda yapıldığı gibi, sadece 60 dakikayla sınırlı değildi; tam 4 gün sürmüştü. Bu 4 gün boyunca, herkes pürdikkat dinlemiş, sadece Kirkor Zöhrab Efendi bir defa kendisine bir müdahale cümlesinde bulunmuş, geri kalan zamanın tamamını, Maliye Bakanı, memleket meselelerini gündeme getirip tartışmaya tahsis etmiş ve değerli milletvekillerinin dikkatli müdahaleleri sonunda getirilecek eleştirilerin tümünü cevaplayabilmeye yönelik mükemmel bir siyaset belgesi sergilemiştir.

Şimdi, önümüzdeki bütçeye bakıyorum; bu bütçe, bu mavi kitap, bizim bundan üç gün evvel Komisyonda müzakere edip olgunlaştırdığımız sayıları burada tekrar etmekten ibarettir. Dolayısıyla, Sayın Bakanımıza herhangi bir tarizde, bir sitemde bulunmak değil, bütçenin Meclisimizde nasıl müzakere edilmesine ilişkin bir metodoloji oluşturmak açısından örnek veriyorum.

İkinci örnek de, değerli arkadaşlarım, 1957 bütçesidir. 1957 bütçesi, Dördüncü Menderes Kabinesinin bütçesidir ve dönemin Maliye Bakanı, tıpkı Sayın Maliye Bakanımız gibi, sayılarla süslenmiş bir konuşma yapar.

A.TURAN BİLGE (Konya) – Hasan Polatkan.

YILMAZ KARAKOYUNLU (Devamla) – Merhum Hasan Polatkan.

Onun arkasından, Sakarya Milletvekili Ekrem Alican kürsüye çıkar ve Ekrem Alican da bir bütçe tenkidi yapar. Ekrem Alican'ın yapmış olduğu bütçe tenkidi -bendeniz o yıllarda mülkiye talebesiydim- maliye ders kitaplarına ilave bir belge olarak eklenecek zarafette ve ehemmiyette bir belge idi.

Şimdi, iki tane önemli bütçe örneği verdim. Bunlardan birisi, Osmanlı İmparatorluğunun çok ciddî sıkıntılı günlerinde yaşanmış; yine aynı şekilde, 1957'de de, siyasî olarak dış politikamızın ciddî sarsıntılar geçirmekte olduğu yıllarda yapılmış iki önemli müzakere belgesidir. Peki, bu belgelerden ortaya çıkan nedir?

Değerli arkadaşlar, bu bütçe müzakereleri içerisinde, bu kürsüye, eski Başbakanlar, eski Maliye Bakanları ve cami kenarına bırakıldığını söyledikleri çocuk bakanları –bu deyimi hoş bulmadığım için tekrar ediyorum, ama- gelip konuştular. Aşağı yukarı, getirdikleri eleştirilere, tarihe, geriye dönüp baktığım zaman gördüğüm ifade hususiyeti, kendilerinin Başbakanlıklarında veya Maliye Bakanlıklarında veya Çocuk Esirgemeden sorumlu bakan oldukları yıllarda, kendilerine, muhalefet tarafından yönlendirilmiş eleştirileri, sanki, cımbızla ve özenle seçilmiş cümlelerini derleyip, toparlayıp, burada bir takdimle eleştiri olarak getiriyorlar. Sonra da kendilerine verilen cevabı izlemek için Meclisi teşrif etmek zahmetini yüklenmiyorlar. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar) Alkışa lüzum yok. Yani, bir gerçeği anlatmak için söylüyorum.

Burada 10 kişi konuştu. Şu 10 kişiden, belki 3 kişi var burada ve ilginç olan tarafı, eleştirilerin tamamı Maliye Bakanına yöneltildiği halde, Maliye Bakanı, kürsüye çıkma imkânı olmadığından, kendisine yönelmiş soruları ve eleştirileri cevaplama fırsatı bulamadı. Sadece, bu eleştirilerden Hazineye taalluk edenler için, Hazineden sorumlu Bakanımız çıktı ve eleştirdi ve onları cevaplamaya çalıştı. Bir koalisyon hükümetinde, bütçe müzakeresinin, Maliye Bakanı tarafından takdim edilip, savunmanın, Hazineden sorumlu bakan tarafından yapılmasını da bütçe müzakere metodolojisi bakımından sağlıklı bulmadığımı ifade etmek istiyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hazine ve Maliye birdi eskiden canım.

YILMAZ KARAKOYUNLU (Devamla) – Eskiden, Hazine ve Maliye birdi; dediğiniz doğru; ama, şu anda farklı farklı; sorumluluklar farklı; sorumluları farklı; görev tarifleri farklı. Dolayısıyla, bu meseleye dikkat etmek lazım geldiğini düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, Maliye Bakanımızın konuşmasında, son derece ilginç bir cümle var; kendisi diyor ki: "Cumhuriyetimizin 76 ncı yılında, Yüzyılımızın son bütçesi

yüzyılımızın son bütçesi ve gelecek yüzyılın da ilk bütçesi olma niteliklerini taşıyan bir belgeyle, fevkalade önemli iki niteliğini takdim ediyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – 1 dakika ilave ediyorum.

YILMAZ KARAKOYUNLU (Devamla) – Ben de hızlanıyorum.

Peki, bu cümlenin arkasında ne var? Türkiye'nin geleceğine ilişkin olarak, geçmişindeki ıstırapların telafisinde bulunabilecek bir örnek verebiliyor muyuz?

Unutmayınız, bundan beş sene evvel, bütün siyasî partiler, siyasî ideolojik tasnif farkı göstermeksizin "2000'e 5 kala" sloganının etrafında, gelecek yüzyıla doğru beş yılımızı restorasyon dönemi olarak ilan etmişlerdi; ama, Türkiye, bugün, yaşadığı bütün sorunları 2000 yılına devretmektedir ve hiçbirine bir çözüm gelmemiştir.

Bütçeyle ilgili eleştirilerin içerisinde neler var, neler yok diye düşünebilirsiniz. Çok şey var söyleyecek; ama, bunların her birisini, Sayın Başkanımızın lütfettiği 1 dakika içerisinde özetlemek mümkün değil. İnsanlar 1 dakika içerisinde belki söyleyemez; ama, 10 dakika içerisinde çok şeyleri söyleyebilirdi. Ben de, sanıyorum, bu 10 dakikalık zaman içerisinde birtakım şeyleri size söyleyebildim.

Söz söylemenin ustası olanlar, 2 dakika içerisinde fevkalade şeyleri ifade edebilirler. Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi 2 dakikalık bir konuşmadır; ama, 14 asırdan beri bir abide belgedir ve ebediyete kadar da, bu hususiyetini idame ettirecektir.(Alkışlar)

Biz de, bize tahsis edilmiş olan bu zamanlar içerisinde, hakikaten geleceğe bir şey bırakacak şeyleri söyleyelim. Bakıyorum, dikkat ediyorum, ne bir nükte sanatı var ne bir sitem ne bir tarize verilebilecek cevap zerafeti var.

BAŞKAN – 1 dakika daha ilave ettim.

YILMAZ KARAKOYUNLU (Devamla) – Sağ olunuz Sayın Başkan.

Sadece ve sadece, birbirimizi, neredeyse alenî tahkir edebilecek asabiyet sergileyen bir bütçe müzakere üslubu benimsedik.

2000 yılına artık bir şey kalmadı. 2000 yılının bütçesinde, inşallah, şu eleştirdiklerimin hiçbirisine fırsat vermeyen, ciddî ve hakikaten önemli bir bütçe müzakeresi örneği veririz ve 21 inci Dönem, bunu başlatan Meclis dönemi olarak da, yıllar sonra, hatırla, şükranla, rahmetle anılır.

Hepinize saygılar sunuyorum. Bütçenin, ulusumuza, ülkemize hayırlı olmasını diliyorum; saygılarımı yeniliyorum; teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1997 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunu Tasarılarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1997 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunu Tasarılarının maddelerine geçilmesini oylarınıza sunacağım.

1999 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1997 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarısının maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1999 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısının maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1997 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanunu Tasarısının maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Böylece, 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1997 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunu Tasarılarının maddelerine geçilmesi kabul edilmiştir.

Şimdi, sırasıyla, her 4 tasarının da 1 inci maddelerini okutuyorum :

1999 MALÎ YILI BÜTÇE KANUNU TASARISI

BİRİNCİ KISIM

Genel Hükümler

BİRİNCİ BÖLÜM

Gider, Gelir ve Denge

Gider Bütçesi

MADDE 1. – Genel Bütçeye giren dairelerin harcamaları için bağlı (A) işaretli cetvelde gösterildiği üzere (27 186 600 000 000 000) liralık ödenek verilmiştir.

KATMA BÜTÇELİ İDARELER

1999 MALÎ YILI BÜTÇE KANUNU TASARISI

BİRİNCİ KISIM

Genel Hükümler

Ödenekler, Öz Gelirler, Hazine Yardımı

MADDE 1.- a) Katma bütçeli idarelerin 1999 yılında yapacakları hizmetler için (1 889 417 782 000 000) lira ödenek verilmiştir.

b) Katma bütçeli idarelerin 1999 yılı gelirleri (80 000 000 000 000) lira öz gelir, (1 313 581 482 000 000) lirası Hazine yardımı, (495 836 300 000 000) lirası yükseköğretim kurumlarının cari hizmet giderlerine yapılacak devlet katkısı olmak üzere toplam (1 889 417 782 000 000) lira olarak tahmin edilmiştir.

1997 MALÎ YILI

KESİNHESAP KANUN TASARISI

Gider Bütçesi

MADDE 1. – Genel bütçeli idarelerin 1997 malî yılı giderleri, bağlı (A) işaretli cetvelde gösterildiği üzere, (7 993 610 168 216 000) lira olarak gerçekleşmiştir.

1997 MALÎ YILI KATMA BÜTÇELİ İDARELER KESİNHESAP KANUN TASARISI

Gider Bütçesi

MADDE 1. – Katma bütçeli idarelerin 1997 malî yılı giderleri, bağlı (A) işaretli cetvelde gösterildiği üzere, (945 839 022 103 000) lira olarak gerçekleşmiştir.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Anayasanın 164 üncü maddesi uyarınca, bütçe kanunu tasarıları ile kesinhesap kanunu tasarılarının görüşmeleri birlikte yapılacağından, okunmuş bulunan 1 inci maddeler kapsamına giren kuruluşların 1999 malî yılı bütçeleri ile 1997 malî yılı kesinhesaplarının görüşmelerine yarınki birleşimde başlanacaktır.

Sayın milletvekilleri, programa göre, kuruluşların bütçe ve kesinhesaplarını görüşmek için, 25 Haziran 1999 Cuma günü saat 10.00'da toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati : 18.45

 

V. — SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1. — Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya’nın, Çiğli Kaymakamı tarafından FP Genel Başkanlığına çekilen telgrafa ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/1)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorulardan İçişleri Bakanı Sayın Cahit Bayar’ın yazılı cevap vermesine delaletlerinizi arz ederim. 5.5.1999 Musa Uzunkaya Samsun

Soru 1. 21 inci Dönem Milletvekili olarak seçilen SayınMerve Kavakçı’nın 2 Mayıs 1999 tarihinde TBMMsalonunda yapılan yemin törenine başı kapalı olarak gelmesine telgrafıyla bu derece densiz ve siyasî taraf olması asla düşünülmeyecek bir mevkiide bulunan İzmir Çiğli Kaymakamı Mevlüt Kurban’a ait olan telgrafın doğruluğunun teyid edilmesini düşünüyor musunuz?

Soru 2. Fazilet Partisi Genel Başkanlığına böyle bir telgrafı hangi siyasî sıfatla mezkûr kaymakamınızın çektiğini açıklayabilir misiniz?

Soru 3. Devleti tarafsız olarak bulunduğu mevkiide temsil durumunda olan Sayın Kaymakamın haddini aşarak çekmiş olduğu bu telgraf karşısında ne suretle tecziye edileceğini kamuoyuna açıklamayı düşünüyor musunuz?

Ankara 18 tr

51121 ızr3 tr

ız 1040

İzmir fax tel 56 55 35 1020

Fazilet Partisi Genel Başkanlığına

Ankara

21 inci Dönem Milletvekili genel seçimlerinde İstanbul İlinden Milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın 2 Mayıs 1999 tarihinde, TBMM de yapılan yemin töreni için genel kurul salonuna Atatürk İlke ve İnkılâplarına ve Lâik Türkiye Cumhuriyeti yapısına aykırı bir kıyafetle katılmasını kınıyorum. 3.5.1999 Mevlüt Kurban Çiğli Kaymakamı

T.C. İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü 23.6.1998 Sayı : B050PGM0710001-Ş/6869

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : 31.5.1999 gün ve Kan. Kar. Md.’lüğünün A0100GNS0100002-7/1-0037/00268 sayılı yazınız.

Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya’nın Sayın Başbakanımıza tevcih ettiği ve tarafımdan yazılı olarak cevaplandırılması tensip edilen soru önergesine (7/1-37) ait cevaplar aşağıya çıkartılmıştır.

Arz ederim.

Sadettin Tantan İçişleri Bakanı

Soru önergesindeki konuların incelenmesi sonucunda; Çiğli Kaymakamı Mevlüt Kurban’ın bir vatandaş olarak telgraf çektiği, telgraf metninden dolayı herhangi bir kusurunun olmadığı anlaşılmıştır.

2. — Konya Milletvekili Veysel Candan’ın, İstanbul’da bir gazete sahibinin evinde yapıldığ iddia edilen toplantıya ilişkin Başbakandan sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/11)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Sayın Başkanlığına 12.5.1999

10 Mayıs 1999 tarihinde basında çıkan haberlerde İstanbul Valisi Erol Çakır, İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir ve 1 inci Ordu Komutanı Çevik Bir’in bazı iş adamlarıyla birlikte,

Basının büyük patronlarından Aydın Doğan’ın Çamlıca’daki konağında birgün boyu devam eden bir toplantı yaptıkları haberi yayınlanmıştır.

Bu haber nedeniyle aşağıdaki sorularımın Başbakan Sayın Bülent Ecevit tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasına delaletlerinizi saygılarımla arzederim.

Veysel Candan Konya

1. Bu haber doğru mudur?

2. Haber doğru ise bu toplantı ne amaçla yapılmıştır?

3. Toplantıda neler konuşulmuş, neler görüşülmüştür?

4. Toplantıda devlet ihalelerinin konuşulduğu doğru mudur?

5. İstanbul gibi bir kentin en üst düzeydeki resmî görevlilerinin bir medya patronunun özel konutunda toplanmalarını doğru buluyor musunuz?

6. Bu kişilerin konuta gelişlerinde geldikleri araçlara göstermelik sivil plaka takmalarının sebebi nedir?

7. Özel konutta görüşülen konu hakkında adı geçen kişiler hakkında soruşturma yapılması düşünülüyor mu?

T.C. İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü 23.6.1999 Sayı : B050PGM0710001-Ş/6868

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : 31.5.1999 gün ve Kan. Kar. Md.’lüğünün A010GNS0100002-7/11-0099/00522 sayılı yazınız.

Konya Milletvekili Sayın Veysel Candan’ın Sayın Başbakanımıza tevcih ettiği ve tarafımdan yazılı olarak cevaplandırılması tensip edilen soru önergesine (7/11-99) ait cevaplar aşağıya çıkartılmıştır.

Arz ederim.

Sadettin Tantan İçişleri Bakanı

Soru önergesindeki konuların incelenmesi sonucunda; İstanbul Valisi Erol Çakır ile İl Emniyet Müdürü Hasan Özdemir’in, işadamı Aydın Doğan’ın yemekli, müzikli ve açık havada düzenlenen davete katıldıkları, davette amacına uygun konuların görüşüldüğü, gizli bir konunun görüşülmesinin mümkün olmadığı ve bu davete yaklaşık 250 kişinin katıldığı,

Basında yeralan haberlerin yalan, yanlış ve kasıtlı olduğu,

Araç plakalarıyla ilgili yasadışı bir durumunda söz konusu olmadığı anlaşılmıştır.

3. — Bursa Milletvekili Mehmet Altan Karapaşaoğlu’nun, çifte vatandaşlık sahibi milletvekili ve bürokratlara ilişkin Başbakandan sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/12)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın delaletiniz ile Sayın Başbakan tarafından yazılı cevaplandırılmasının teminini saygı ile arz ederim.

Mehmet Altan Karapaşaoğlu Bursa

Sorular

1. TBMM üyelerinden kimler

2. Devlet Bürokrasisi içinde bulunan :

a) Müsteşar

b) Müsteşar Yardımcısı

c) Genel Müdür

d) Dışişleri Bakanlığı görevlilerinden tamamı içinde çifte vatandaşlık statüsünde olanlar var mıdır? Bu kişiler Prosedüre uygun hareketle gerekli izinleri alarak mı çifte vatandaş olmuşlardır?

3. Hangi ülkenin vatandaşıdırlar?

4. Hangi tarihten itibaren çifte vatandaştırlar.

5. İsimleri ve görev yerleri ile cevaplandırılması.

T.C. İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü 23.6.1999 Sayı : B050NÜV0080003.226/8561

Konu : Soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : a) TBMM Bşk. 31.5.1999 tarihli ve A.01.0.GNS.0.10.00.02-7/12-108/00561 sayılı yazısı.

b) Başb. Kan. Kar. Gn. Md. lüğü 7.6.1999 tarihli ve B.02.0.KKG.0.12/106-2-10/2526 sayılı yazısı.

Bursa Milletvekili Mehmet Altan Karapaşaoğlu’nun Sayın Başbakanımıza tevcih ettiği ve kendileri adına tarafımdan cevaplandırılması tensip edilen yazılı soru önergesi incelendi.

1.1.1997-31.5.1999 tarihleri arasında 57 018 vatandaşımız çifte vatandaşlık hakkını elde etmiştir.

1587 Sayılı Nüfus Kanununun 43 üncü maddesinde “Aile kütükleri; ailenin bütün fertlerinin cinsiyetini, adı, soyadı, baba ve anası adıyla soyadlarını, sağ olup olmadıklarını, il ve ilçe itibariyle doğum yeri ve tarihlerini, vücutlarındaki belirli değişikliklerini, dinini, okur-yazar olup olmadıklarını, medenî hallerini ve diğer şahsî hal değişikliklerini ihtiva edeceği” öngörülmüş olup, bunlar arasında kamu veya özel kurum ve kuruluşlardaki görevlilerin unvanlarının da yazılacağına dair herhangi bir hüküm bulunmadığından bu konuda istitistikî bilgi tutulamamaktadır.

Arz ederim.

Sadettin Tantan İçişleri Bakanı

4. — Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın, izin almadan yabancı ülke vatandaşı olan kişiler hakkında yapılacak işlemlere ilişkin Başbakandan sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/18)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımınBaşbakan Sayın, Bülent Ecevit tarafından yazılı olarak cevaplandırılmısını saygılarımızla arz ederim. 21.5.1999 Zeki Ünal Karaman

Yabancı ülkelerin vatandaşlık haklarını kazanmış ve izin almadan o ülkenin vatandaşı olmuş gurbetçiler; “Acaba Hükümet bizim T.C. vatandaşlığımızı da” düşürecek mi? diyerek telefon ve fakslarla, telaş ve tedirginliklerini bize bildirmektedirler.

Sorularım Şunlardır :

1. İzin almadan yabancı bir ülkenin vatandaşlığına geçen T.C. vatandaşlarımızın, vatandaşlıklarını kaybettirmeyi düşünüyor musunuz?

2. Düşünüyorsanız, ne gibi tedbirler alacaksınız?

T.C. İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü 23.6.1999 Sayı : B050NÜV0080003.226/8562

Konu : Soru önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : a) TBMMBşk. 31.5.1999 tarihli ve A.01.0.GNS.0.10.00.02-7/18-129/00712 sayılı yazısı.

b) Başb. Kan. Kar. Gn. Md. lüğü 7.6.1999 tarihli ve B.02.0.KKG.0.12/106-2-15/2525 sayılı yazısı.

Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın Sayın Başbakanımıza tevcih ettiği ve kendileri adına tarafımdan cevaplandırılması tensip edilen yazılı soru önergesi incelendi :

403 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununda Değişiklik yapan 2383 sayılı Yasa ile, Türk Vatandaşlık Hukukunda “çifte vatandaşlık” uygulaması getirilmiştir. Çifte vatandaşlık uygulaması ile vatandaşlarımız için politik, ekonomik ve sosyal nedenlerden kaynaklanan yararları sağlama politikasına dayanmaktadır.

Son 3 yılda 667 vatandaşımıza Türk vatandaşlığını muhafaza ederek yabancı devlet vatandaşlığına geçme izni verilmiştir.

Arz ederim.

Sadettin Tantan İçişleri Bakanı

Türkiye Büyük Millet Meclisi Resmi internet Sitesi
© 2009 T.B.M.M.