Sayın Başkan, hem ziyaretiniz için hem de verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.
Değerli arkadaşlar, Bağımsız Kamu Görevlileri Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı Sayın Resul Akay ve Yönetim Kurulu üyeleri ile bazı sendikaların temsilcileri olan arkadaşlarımız bugün TBMM'ni ziyarete geldiler.
Kuruluşundan bu yana bir yıl gibi kısa bir zaman geçti. Bu kısa zamanda hem örgüt açısından hem tesir açısından güçlü bir sendika, güçlü bir konfederasyon oldular. Bu konfederasyonda görev alan Sayın Akay'ı ve bütün arkadaşlarımı kutluyorum, daha nice yıllar büyük başarılarla kamu görevlilerine hizmet etmelerini, ülkemize yararlı çalışmalar yapmalarını diliyorum.
Bu randevu son zamanlardaki yoğunluk sebebiyle biraz gecikti ama bugün gerçekleşmiş olmasından da ayrıca memnuniyet duyuyorum. Sayın Başkan ve belki biraz sonra tanışacağımız değerli arkadaşları, kamu görevlileri ile ilgili sendika yasasının çıkmasında da, kamu görevlilerinin örgütlenmeleri konusunda da çok büyük çabalar göstermişti. Bu konuları en iyi bilenlerin başında gelmektedir. Dolayısıyla verdiği bilgilerden hem bizim hem de Hükümetin yararlanması ve bu konularda çalışmalar yapılması çok yararlı olacaktır.
Şüphesiz kamu görevlileri yani memurlar, çalışanların güçlü bir kesimidir. İçinde bulunduğu maddi ve psikolojik sıkıntıları da biliyoruz. Bunların çözülmesi hem çalışma barışına katkıda bulunur hem de çalışanları sadece bir kişi olarak kabul etmek mümkün değil. Onlar bir ailedir ve o ailelerle, Türkiye'de çok büyük bir kesim temsil edilmektedir. Kendilerinin huzur, refah, mutluluk içerisinde işlerini yapmaları, ülkeye de büyük yararlar getirecektir. Tabii maaş ve diğer özlük hakları gibi konularda, memurların henüz istenen seviyeyi bulamadığı çok açıktır. Özellikle son yıllardaki ekonomik krizin, toplumun bütün kesimlerine yansıdığını, hükümetlerin iç ve dış borç sarmalı karşısında zaman zaman çaresiz kaldıklarını da biliyoruz. Dolayısıyla fedakarlık yapmak gerektiğinde, toplumun bütün kesimlerinden bunu beklemek ve özellikle memurların bu işin içinde olduğunu görmek elbette tabiidir.
Şüphesiz bu fedakarlıkların hükümetlerden başlayarak, parlamentosuna ve bütün kamu kurumlarına,işverenlerine kadar, toplumda temsil edilen bütün kesimlerin katkısıyla yapılırsa ancak bir anlam ifade eder. Yoksa çalışanların ücretlerinden kesinti yapmak veya artış yapmamak, enflasyon karşısında sürekli geri gitmek, onları geçim darlığı içerisinde, endişeli biçimde görevlerini yapmalarını beklemek çok zordur. Ben Hükümetin alacağı tedbirlerle hem işçi kesimine hem memur kesimine hem de şüphesiz işverenlere, KOBİ'lere, bu konuda yatırım yapacak herkese kolaylıklar sağlaması gerektiğini, eğer fedakarlık gerekiyorsa da bunun her tarafa yayılmasını, eşit ve adaletli olarak bunun yürütülmesini beklemek hakkımız olduğuna inanıyorum.
Tabii 2003 Yılı Bütçesi ve memur maaşlarında yapılacak artışların henüz netlik kazanmaması ve bu konuda endişeler bulunması, arkadaşlarımızın haklı talepledir. Bunların Hükümet tarafından karşılanması gerekir. Biz sadece yasama organıyız. Aynı zamanda denetim gerekiyorsa, bunu TBMM'nin üyeleri yerine getirirler. Ancak Hükümetin bu konudaki çabalarının sonucunu beklemek ve o sonuca göre hareket etmek gerekir diye düşünüyorum.
Personel rejiminde bir reform yapılması, yıllardan beri konuşulan bir konudur. Ama herhalde çok netameli bir iştir ki, hiçbir Hükümet de bugüne kadar bu konuda başarılı olamadı. Yani eşit işe-eşit ücretten tutunuz, savurganlığın önlenmesine kadar, personelin kaliteli hizmet üretmesine varıncaya kadar, bir reforma ihtiyaç vardır. Şüphesiz kamu görevlileri, kamuda çalışanlar, ellerinden gelen bütün gayretleri ile hizmetlerini yürütmeye çalışıyorlar. Şüphesiz maaşlarda, özlük haklarında ve diğer pek çok konularda aynı masada çalışanlar arasında dahi çok büyük farklılıklar olduğu da bilinmektedir. Bizim Meclis'imiz de bile alınan ücretler konusunda değişik statüde çalışanların birbirinden farklı noktada bulundukları bir gerçektir. Bunun sorumlusu biz değiliz. Biz böyle bulduk. Bu Hükümet de böyle buldu ama bundan böyle aynı şekilde eğer zarar veriyorsa, kamu çalışanları arasında eşitsizlik ve adaletsizlik devam ediyorsa, ancak biz bunun sorumlusu olabiliriz. Bunların düzeltilmesi, etkin, verimli kaliteli hizmet üretmeleri ve gerçekten insanca yaşama haysiyetinin gerektirdiği maaşları almaları, özlük haklarına sahip olmaları, hükümetlerin de, işverenlerin de, ister kamuda olsun ister özel sektörde olsun, en büyük görevleri arasında bulunmaktadır.
Şüphesiz geçen dönemlerde çıkan bu Kamu Görevlileri Sendikası büyük tartışmalara yol açmıştı. Getirilen kanunun çok ideal olmadığı ancak "Göç gide gide düzelir" veya "Kervan gide gide düzelir" kabul edilen, Sayın Başkan ile o zaman ki tartışmaları hatırlıyorum. Hele "Bu haliyle bir çıksın, daha sonra uygulama sırasında bazı gelişmeler, bazı değişiklikler yapılabilir" düşüncesiyle çıkarılmıştı. Bugüne kadar da belli bir uygulama alanı buldu. Ancak ben diğer kamu görevlileri sendikalarından da aldığım izlenimlerle -kanunda bazı değişiklikler yapılması gerektiğini- onlar da ifade ediyorlar. Bu konuda tabii Hükümetin yeni bir tasarı ile bu kanunda uygulamada görülen aksaklıkların veya yeni kazanımlar elde etmenin yoluna gitmemiz gerekir diye düşünüyorum.
Ekonomik-sosyal konseydeki eşitsizlik veya buna benzer taleplerle, herhalde Hükümet ile ilgili çalışmalar da ortaya konacak şeylerdir. Çünkü biz Meclis olarak, Hükümetten gelen tasarıların da, milletvekillerinden gelen kanun tekliflerinin de -eğer çalışanların lehine ise- süratle geçmesi için TBMM olarak elimizden geleni yapıyoruz. Son bir konu çok önemlidir. Sayın Başkan temas ettiler. Biz de İçtüzüğümüzde yapacağımız bir değişiklikle, bugün görüşülecek İçtüzük değişikliklerinde maalesef bu konu yok. Komisyonlarda kanun tasarı ve teklifleri görüşülürken, mutlaka bu konu ile ilgili sivil toplum kuruluşlarının, demokratik kitle örgütlerinin -bunlar içerisinde şüphesiz sendikalar da var- mutlaka çağrılmaları, davet edilmeleri, onların görüşlerinin alınmaları konusunda, İçtüzüğe ayrıca bir hüküm koymayı düşünmüştük. Bugün buna benzer bir hüküm var ancak komisyon başkanları arzu ediyorlarsa davet ediyorlar. Bu konuda geçmiş dönemlerde hatırlarsanız bir takım tartışmalarda yaşanmıştı. Bunu bir amil hüküm haline getirmeyi şahsen çok uygun buluyorum. Çünkü bir kanun tasarı veya teklifi, özellikle o konuda çalışan bir kesimi ilgilendiriyorsa, o kesimin taleplerinin gözardı edilmesinin doğru olmadığına inanan bir kişiyim.
Ben bu ziyaretiniz vesilesi ile değerli basınımızın önünde sizlere bir kez daha teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
SORU : ABD'nin, Kuzey Irak'ta bir direnişle karşılaşmaması herkes için şaşırtıcı oldu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? İkincisi, burada bir devletin kurulacağına dair görüşler var. Bu noktada TSK ne yapmalı?
ARINÇ : Ben bu işin başından beri konuşulması ve yapılması gereken herşeyi konuşmuş ve yapmış bir insanım. Sözlerime çok fazla ilave edeceğim bir şey yok. Ancak sorunuzun tam karşılığı olmasa bile iki şey söyleyebilirim. Irak'ta bir savaş oldu. Bu savaşta, dünyanın hemen hemen tek süper gücü olan ABD, en son teknoloji ile donanmış olan silah gücünü kullandı. Bildiğiniz gibi Irak, on yıldan daha fazla bir zamandır bir büyük ambargo altında. Ellerinde top ve tüfeklerden başka silahı da yok. Füzelerin, bombaların, uçakların, helikopterlerin altında sürekli bombalanan bir ülkede, böylesine cılız bir güçle, hangi tarafın galip geleceğini herhalde herkesin biliyor olması gerekli. Böylesine bir büyük süper güç ve böylesine silah gücünden yoksun bir ülke. Bu savaşın galibi daha baştan belliydi.
İkinci olarak şunu söyleyebilirim. Her zaman konuşuldu ve söylendi ki, Irak'ın silahsızlandırılması veya Irak halkının özgürleştirilmesi için, iki sebep söyleniyordu. Birincisi, Irak'ın elinde büyük kitle imha silahları vardır, kimyasal silahlar vardır ve 11 Eylül olayları ile doğrudan terör örgütleri ile bağlantı vardır. Bugün alınan netice gösteriyor ki, Irak böyle bir silaha sahip değil. Hatta BM Silah Gözlemcileri, bu hadiseden çok önce elindeki, iki-üç tane Es-Samud Füzesi'nin bile imha edilmesini kolaylaştırmıştı. Dolayısıyla bu iddia edilen iki sözün, tam yerine oturmadığını, daha fazlasını söylemek istemiyorum. Her şey, herkesin gözü önünde cereyan ediyor ve böyle bir bahanenin de gerçek olmadığını da savaşın sonunda görmüş oluyoruz.
Bir diğer tespitim şudur: Dünyada bütün diktatörlükler yıkılacaktır. Saddam Rejimi de bir diktatörlüktü. Ben Saddam ve rejimi için hiçbir zaman gözyaşı dökmedim, ah-vah etmedim, hiçbir zaman onu da düşünmedim. Ben masum Irak halkını düşündüm. Doğumevlerinin bombalanmasını, çocukların elsiz-kolsuz kalmasını düşündüm, annesinin kolları altına sığınmış kuş gibi titreyen yavruları düşündüm. Onlar için ağladım ve gözyaşı döktüm. Dünyada hiçbir zaman zulüm payidar olmaz. Zalimler gider, diktatörlükler yıkılır. Bunun yolu hiçbir zaman bir ülkenin topyekün bombalanması değildir. Bunun yolu o ülke halkına şans tanımaktır yahut demokratik yollarla, her ülkedeki diktatörlüklerin sonu gelir ve gelmelidir.
Görülüyor ki, Saddam ve etrafındaki birkaç tane zavallı insan, BAAS Partisi'nin militanlarına ümit bağlayanlar veya Cumhuriyet Muhafızları gibi şişirilmiş insanlar da kendi ülkesini ve şehrini koruyamadılar. Bir zulmün ve diktatörlüğün yıkılmasından sevinç duymak mümkündür. Ama korkarım ki, yağmurdan kaçanlar doluya tutulmasınlar. Ben, böyle bir savaşın, böyle bir sonuçla karşılaşacağını ve böyle bir sonucun mukadder olduğunu sizin gibi tahmin eden, bilen insanlardan biriydim. Bugün böyle bir sonuçla karşılaşıyoruz ama ben bu savaşın ötesinde de bir takım kaygılara sahip olduğumu, sizlerin televizyonlarında, sizlerin sorularına karşı, çok rahat ifade etmiştim. Ben, "Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir zaman savaş olmasın" derken, özellikle kendi coğrafyamızda böyle bir savaşın sonrasındaki rejim ve coğrafya değişikliklerinin endişe verdiğini söylemiştim.
Şimdi siz bana o endişeleri soruyorsunuz. Bu endişeler vardır, bu endişelere karşı TC Hükümet'i, Silahlı Kuvvetlerimiz, elbirliği içerisinde mutlaka gereken tedbirleri alacaktır. Bundan da kaygım yoktur. Teşekkür ediyorum.
|